sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2011 Cuma

Yakın Dönem Tarihini İnceleme Metodları

Fatma ACUN
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi
Sayı 42 (Kasım 1998), 717-756
e-tarih.org Sitesi



Yakın dönem tarihi, geçmiş dönem tarihinden belirgin farklı özelliklere sahip bir çalışma sahasıdır. Bunun farkında olan tarihçiler, ya dönemden tamamen uzak durarak işi diğer sosyal bilimlere (siyaset bilimleri, sosyoloji, ekonomi vs.) bırakmakta, yada geçmiş dönemlerin çalışma metotlarını yakın döneme uygulamakta, bu durumda da yetersiz kalmaktadır. Günümüz tarihçiliğindeki "bugün için tarih yazma" pragmatik amacını göz önüne alırsak, tarihçilerin tavırlarını değiştirme gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkar. Bu makale, tarihi düşünce ve çalışma disiplininin, yakın dönem dünyasına uygulanıp uygulanamayacağı sorusuna cevap aramaktadır. Konu karşılaştırma yoluyla ele alınmış, geçmiş ve yakın dönem tarihi arasındaki farklar yakın dönem tarihçisi, olayları ve kaynakları, ve inceleme metodu bağlamlarında tartışılmıştır. Bu suretle bir yandan, yakın dönem tarihinin, geçmiş tarihten farklı olarak, nitelikleri daha belirgin hale gelirken, diğer yandan, yakın dönemin diğer sahalardan farkı ortaya çıkmıştır. Beliren bir başka nokta da, yakın dönem tarihinin geçici niteliğidir. Bütün bu nitelikler ve farklılıklar, yakın dönemi kendi başına bir çalışma sahası yapmaktadır, fakat bu arada, yakın dönemi çalışmak için diğer sosyal bilimler ile işbirliği gereği hasıl olmuştur. Yakın dönemin kendine has sınırlamaları ile birlikte disiplinler arası bir metotla çalışılabileceği sonucuna varılmıştır.


Yabancı dillerden yapılan tercümeler hariç tutulursa, Türkiye'de tarih metodolojisi konusunda çalışmalar maalesef az sayıdadır. Yakın dönem tarihi söz konusu olduğunda ise bunun yokluğa dönüştüğünü söylemek abartılı olmayacaktır. İşte bu makale, bu eksikliği gidermek ve yakın dönem tarihi çalışacak olanlara bir başlangıç noktası sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır.[1] Ayrıca ümit ediyoruz ki, makale yakın dönem tarihinin nasıl yazıldığı konusunda bilgi vermek suretiyle, bu dönem tarihi okuyucularının, okudukları eserleri eleştirel gözle değerlendirmelerine yardımcı olacaktır.

Tarih metodolojisinin zaman içinde gelişme ve olgunlaşması bir kaç evrede ele alınabilir. 19. yüzyıla kadar olan ilk evrede, tarih bir olaylar dizisi olarak görülmüş ve geçmişte neler olduğunun bilinmesi ve bunların gelecek nesillere aktarılması, tarihle uğraşmanın asıl amacını oluşturmuştu. 19. yüzyılla birlikte başlayan ikinci evrede, tarihçiler, tarihi olgularla çalışmayı genellikle doyurucu bulmuş ancak, olgular üzerine sorular sorma ve bunlara cevap aramanın gereksiz hatta kötü bir şey olduğunu düşünmüşlerdi. "Tarihteki anlam"ın, tarihte saklı ve kendiliğinden belli olduğuna inanıyor ve bir tarih felsefesine sahip olma gereğini kabul etmiyorlardı. Tarihte olguların başı çekmesine ilk meydan okuma bu yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşti ve 20. yüzyıla gelindiğinde, "tarihteki anlam"ın, tarih felsefesi yoluyla kavranılabileceğine inanan bir kısım tarihçiler, tarih ve tarihçinin yaptığı işi temelinden sorgulamaya başladılar. Bu üçüncü ve sonuncu evrede, tarihin ne olduğu, tarihçi ve olguları tartışıldıkça tarihin değişik tanımları yapıldı. Bunlardan en yaygın kabul gören E.H. Carr'ın tanımına göre tarih, "tarihçi ile olguları arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bugün ile geçmiş arasında bitmez bir  diyalogdur".[2]  Bu tanıma baktığımızda şu üç unsurun öne çıktığını görüyoruz: 1- Tarihi yazan kişi, yani tarihçi; 2- Tarihin konusu olan olay ve olgular ve bunların kaydedildiği kaynaklar; 3- Tarihçinin olguları (verileri) sorgulamada kullandığı metotlar. Bu çalışma da, bu üç unsur etrafında yapılandırılmıştır.

Makalenin bundan sonraki kısmında bu unsurlardan her biri yakın dönem tarihi açısından ele alınmaktadır. Bu yapılırken, büyük ölçüde yakın dönem tarihi "hakiki" tarih ile karşılaştırılmakta, farklılıkları teşhis etme yoluyla yakın dönem tarihi, tarihçisi, olayları ve kaynaklarının ayırıcı özellikleri daha net olarak ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Yakın dönem incelenirken kullanılan metotlara ve bu çerçevede de, bu dönem tarihinin diğer disiplinlerle olan ilişkisine yer verilmektedir. Tarihin diğer sosyal bilimlerle örtüşmesinin en yoğun ve geniş şekilde yakın dönemde gerçekleştiği göz önünde bulundurularak, tarihin kapsadığı alan belirlenmeye çalışılmaktadır. Sonuç kısmında ise yakın dönem tarihinin, tarihin bir türü olarak ne dereceye kadar ve ne şekilde çalışılabileceği hakkında bir değerlendirme yapılmaktadır.

Tabii burada ilk önce ele alınacak temel soru "yakın dönem tarihi deyince ne anlıyoruz?" olacaktır.

YAKIN DÖNEM TARİHİNİN TANIMI
Bu kısımda, yakın dönem tarihinin hangi zaman kesiti ile ilgilendiğini ve bu dönemi diğer dönemlerden ve çalışma sahalarından, özellikle de hakiki tarih[3]3   ve siyaset bilimlerinden, ayıran özelliklerin neler olduğunu tartışılarak, yakın dönem tarihinin kullanılabilir bir tanımı geliştirilmeye çalışacaktır.

Yakın zamanın, şimdiki ve geçmiş zamandan farklı olarak, ne zaman başladığını ve ne zaman bittiğini kesin olarak belirleyebilir miyiz? Bu biraz tartışmalı görünüyor. Yaşlı insanların hatıraları 1930'lu yıllara kadar uzanabilir, fakat üniversitede okuyan bir öğrenci için, II. Dünya Savaşı, kitaplardan öğrendiği tarihtir. Bazı tarihçiler 19. yüzyılın bile tarih adını alamayacak kadar bizden uzak olmadığını söylerken, çağdaş dünya ile ilgilenenler, her çalışmanın yaşadığımız güne kadar uzanması gerektiği görüşündedirler. Bu fikir ayrılıkları, tanımlarda kullanılan farklı kriterlerden doğmaktadır. Örneğin G. Barraclough, yakın dönemi, yeni problemler açısından görür ve günümüz dünyasındaki problemlerin ilk kez ortaya çıktığı zamanda,1890'larda, başlatır.[4]  Buna karşın, konuya uygarlıklar açısından yaklaşan F. Braudel'in yakın değil, şimdiki zamanı çok geniştir. Ona göre: "Şimdiki zamanı, kendi hayatımızın  ölçeğinde, şu çok ince, önemsiz gündelik zaman dilimleri halinde yargılamayalım. Uygarlıklar ve hatta tüm ortaklaşa inşalar ölçeğinde, onları anlamak ve kavramak için başka ölçüler kullanmak gerekir. Bugünün uygarlığının şimdiki zamanı, şafağı 18. yüzyılda ortaya çıkan ve gecesi henüz yakın olmayan şu muazzam zaman kitlesidir. Dünya 1750'lere doğru çok sayıda uygarlığı ile birlikte bir dizi alt üst oluşun, zincirleme felaketlerin zincirleme felaketlerin (bunlara sadece Batı uygarlığı maruz kalmamıştır) içine girmiştir. Bugün hala bu sürecin içindeyiz"[5]. Braudel in sosyal tarih anlayışının en belirgin özelliklerinden birinin, olayları uzun dönemde incelemek olduğu düşünülürse, iki yüz elli yılı kapsayan şimdiki zaman tanımını yadırgamamak gerekir. Bu tanım aslında, hemen yukarıda verdiğimiz Barraclough'un tanımıyla örtüşmektedir. Bir başka, daha alışılmış tanım ise yakın dönemi tarihçinin yaşadığı dönem olarak belirler.
...

YAKIN DÖNEM TARİHİNİ İNCELEME METOTLARI
19. yüzyılda yaşadığı altın çağdan sonra tarih 20. yüzyılda gerileme dönemine girmişti. Bunun asıl nedeni,19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında Avrupa toplumunun baştan aşağı değişmesi idi: endüstrileşme bütün Avrupa kıtasına yayıldı. Endüstrileşme bilimsel keşiflere bağlı olduğu için tabii bilimler destek kazandı. Sosyoloji, ekonomi, psikoloji gibi, endüstri toplumunun problemleri ile ilgili sahalara giderek artan ilgi doğdu. Tarih artık, sosyal dünyanın yapısını ve gelişmesini belirleyen güçlerin araştırılmasıyla ilgilenen tek bilim olmaktan çıktı. I. Dünya Savaşı ile dünyanın merkezi Avrupa'dan Amerika'ya kaymış, hemen ardından gelen II. Dünya Savaşı ise insanlığın yeryüzündeki varlığını tehlikeye düşürmüştü. Yarın veya öbür gün birisi düğmeye basabilir (atom bombası kastediliyor), bütün insanlığı yok edebilirdi. Bütün bu sarsıcı değişmeler tarihçiye, hızla gelişen olayları tarihi bir kontekste koyma işini yükledi.[38]  Tarihçi bu yükün altından,19. yüzyılın metotlarını kullanarak kalkamazdı, değişmeliydi, açılmalıydı. Tarihin diğer sosyal bilimlere açılması, istatistik metotlarını kullanması ve son olarak da bilgisayardan faydalanması değişme yönünde gösterilen çabalardan oldu.[39]

Değişme yönünde gösterilen çabalardan bir diğeri de günümüzün problemlerinden yola çıkarak geçmişin çalışılması oldu. Böylece bugüncülük, prensentizm, denen, tarihi bugüne faydalı olacak, bugünün sorunlarına ışık tutacak şekilde çalışma anlayışı doğdu. Bu anlayış, tarihi geçmişten başlayarak günümüze doğru çalışma geleneksel metodu yerine, günümüzden başlayarak geçmişe doğru çalışma metodunu (retrospektif metot) getirdi. Bu da, günümüze fazla yaklaşmayan tarihin sahasının uzak geçmişten günümüze doğru çekilmesine vesile olarak, tarihçilerin yakın dönemlerle ilgilenmesini sağladı. Günümüz için tarih yazmanın, günümüzün tarihini, yani yakın dönem tarihini yazmaya en önemli katkısı belki de, bu dönemi çalışmaya çekmek oldu. Günümüzün sorunları ile ilgilenen ve çözümü için diğer sosyal bilimlerle ortaklaşa çalışmayı gerektiren bu akım, tabii ki yakın dönemin konusunu ve çalışma sahasını da belirledi. Daha önce hiç tecrübe etmediği şekilde birbirine bağımlı hale gelen dünya toplumlarının karmaşık sorunlarını çözmek ancak bu yolla mümkün görünüyordu. Bu nedenle yakın dönem tarihinin konusu, yakın dönem dünyası oldu. Bu dünyada sosyoloji, ekonomi, politika, psikoloji, kısaca her şey vardır. Tarih eğer yakın dönemi çalışacaksa, kendi grubundaki diğer sosyal bilimlerden faydalanmak ve müşterek çalışma alanları geliştirmek zorunda idi. O zaman da ortaya bi sorun çıkıyordu: kendisi gibi yakın dönem toplumunu çalışan diğer sosyal bilimlerle tarihin konularının örtüşmesi. Bu örtüşme en fazla politik bilimlerde görüldü. Bazı siyaset bilimcilerinin emekli olduktan sonra kendilerini hükümet tarihçileri olarak tanıtmaları, siyaset bilimleri ile tarih arasındaki sınırın karışmasının bir ifadesi idi. Siyaset bilimleri ve yakın dönem tarihi birbiriyle iç içedir. Siyaset bilimlerinin asıl ilgi sahası hükümet ve politikadır. Siyaset bilimleri, günü birlik politik gelişmelerle yakın dönem tarihinden daha fazla ilgilenir, kavramları metotları ve ilgi sahası itibarıyla yakın dönem tarihinden farklıdır. Ancak bütün bu farklılıklar ve sınırlamaların, siyaset bilimlerinin yakın dönem tarihinden farkını açıkça ortaya koyduğunu söyleyemeyiz.[40] Günlük siyasetin, aradan bir süre geçtikten sonra siyasi tarihe dönüşeceği gerçeği, her iki sahanın iç içe olduğunu ve aralarındaki farkları teşhis etmenin pek de kolay olmadığını gösterir. Aradaki farklar teşhis edildiğinde bile, siyaset bilimlerinin günlük politika, politik düşünce ve teoriler ile ilgilenmesi, yakın dönem tarihi için ise bu konuların odak noktası olmaması durumu dışında ortaya kesin bir ayrım çıkmamaktadır. Bu ayrım da görüldüğü gibi, kesin ve yapısal bir ayrım değildir. Yazılı tarihin büyük bir kısmının siyasi tarih olması, tarih ile siyaset bilimleri arasındaki sınırların, tahmin edildiğinden çok daha belirsiz olduğunu göstermektedir.


...

Makalenin tamami icin tiklayiniz.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Aydınlanmacılık, Toplum Düşüncesi ve Karl Marx

DOĞAN GÖÇMEN

"Aydınlanmacılık, insanın taksiratlı reşit olmayan durumunun son bulmasıdır. Reşit olmamak, başkalarının güdümü olmadan aklını kullanamama beceriksizliğidir. Reşit olmama durumunun taksiratlı olmasının nedeni, aklın kusurundan değil ama birisinin kendi aklını kullanmasında yeterince kararlılık ve cesaret gösterememesidir. Bundan dolayı aydınlatmacılığın şiarı, sapere aude! yani "kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol" dur."

Immanuel Kant

"Din, doğaya bakış, toplum, devlet düzeni, her şey en acımasız eleştiriye tabi tutulmuştur; her şey aklın mahkemesi karşısında ya varlığını gerekçelendirmeli veya varlığına son vermelidir. Düşünen akıl her şeyin tek ölçüsü olarak kabul edildi. O devir Hegel‘in deyimiyle her şeyin tersine çevirildiği çağdı."

Friedrich Engels


Aydınlanmacılık Nedir?

Aydınlanmacılığın İngilizce karşılığı Enlightenment, Almanca karşılığı ise Aufklärung dur. Aydınlanmacılığın bu iki dildeki karşılığı arasında birisi daha çok pratiği, diğeri ise daha çok teoriyi çağrıştıran ama birbirini tamamlayan önemli bir fark olduğu kanısındayım. Enlightenment sanki yürünen uzun veya kısa ama karanlık bir yolun engebelerinin ve dolambaçlarının görülebilmesi için ışıklandırma eylemiymiş gibi bir duygu uyandırıyor. Aufklärung ise daha çok önünüzde duran bir durum veya bir şey hakkında etraflı bilgi edinip öğrenme ve bilgilendirme eylemidir. Belki bu farktan dolayı Ġngiliz, Fransız ve Alman aydınları arasında bir karşılaştırma yapıldığı zaman, İngiliz ve Fransızların politik sistemlerini devrimci yoldan değiştirirken, Almanların düşünceyi devrimcileştirdiği (Heinrich Heine) söylenir. Bu fark Aydınlanmacılığın birbirini tamamlayan iki boyutunu vurgular.

Aydınlanmacılık her şeyden önce bir dünya görüşüdür; bünyesinde oldukça farklı hatta birbiriyle çatışan görüşleri içerse de, ekonomi ve sosyoloji, devlet ve politika, felsefe ve tarih anlayışı gibi bazı temel konularda feodal, teokratik toplum ve dünya görüşünün karşısında genel bir bütünlük arzeder; amaAydınlanmacılık aynı zamanda bir toplumsal harekettir. Ona bu özelliği kazandıran, onun ileriye dönük ortak bir amaç etrafında insanları harekete geçirip düşüncelerini toplumsal güce dönüştürmüş olmasıdır. O halde, Aydınlanmacılık, sanıldığı gibi sadece bir felsefe ve edebiyat, kısacası bir düşünce akımı değildir, aynı zamanda feodal Ancien Régime'i aşmayı amaçlayan köklü ve kapsamlı yeni bir dünya ve toplum görüşüdür.

Aydınlanmacılığın toplum düşüncesinin yeniliği, onun gelişim ve ilerleme, eşitlik ve uyum arayışından kaynaklanmaktadır. Yani bir taraftan bireylerin farklı bireysel amaçları ve çıkarları arasında uyum sağlanması, diğer taraftan özerkleşen hatta özgürleşen ama sosyal bir varlık olan bireyin çıkarlarıyla toplumun genel ihtiyaçları ve çıkarları arasında hüküm süren göreli çelişkinin ortadan kaldırılmasıdır. Düşüncede henüz toplum ve devlet ayrışmasının söz konusu olmadığı kabul edilse bile, bu iki kurum birbirinin tamamlayıcısı olarak görüldüğü için, her iki kurum birbiriyle uyumlu hale getirilmelidir. Toplumda genel güvenliğin, yani dirlik ve düzenin sağlanması için devlete ihtiyaç vardır, ama onun bu görevi yerine getirebilmesi için tekelleştirdiği şiddet uygulama yetkisinin toplumu tehdit eder duruma gelmemesi için bazı önlemler alınarak sınırlandırılması gerekmektedir.

John Locke'a göre devlet toplumu tehdit edip, bireylerin özgürlüğün kısıtlamaya, onların hayatını tehdit etmeye başlarsa, halkın devlete karşı direniş göstermesi doğal bir haktır. Diğer yandan, bir varlık olarak insan ile doğa arasında uyum sağlanmalıdır. Doğa bilinmez ve anlaşılmaz yani açıklanamaz doğaüstü güçlerin hâkim olduğu bir alan değildir. Doğa, insanın keşfedip açıklayabileceği kendine özgü iç yasaları olan, keşfedilip açıklanabildiği oranda da insan yaşamıyla uyumlu duruma getirilebilir bir alandır.

Tarih, bilinenin basit bir tekrarından yani tarihsizlikten ibaret değildir; tersine, doğanın olduğu gibi toplumun da bir tarihi vardır. Eskinin evrimle ya da devrimle sürekli olarak aşıldığı, yerine daha ileri sistemlerin konduğu, geri sıçramaların hatta geri dönüşlerin yaşanmasına karşın sürekli olarak basitten daha ayrıntılı örgütlenmeyi gerekli kılan gelişkine, iyiye, güzele doğru ilerleyen, kelimenin gerçek anlamıyla zor ve karmaşık bir gelişmedir. Aydınlanmacılığın bu tarih kavrayışı, eskinin kendisini hep yenilediğine dair antik Yunan ve ortaçağ tarih anlayışının eleştirisi olarak geliştirilmiştir. Bu nedenle Rousseau'nun, 1762 yılında yayınlanan Toplum Sözleşmesi ya da "Siyaset Hukuk İlkeleri" adlı eserinde Aristoteles'i eleştirmesi bir rastlantı değildir: "doğal bir kölelik durumundan söz ediliyorsa eğer bunun nedeni doğaya aykırı bir köleliktir. İlk köleler güç kullanılarak köle yapılmıştır, köleliklerinin sürmesinin nedeni korkaklıklarıdır.“ Rousseau, bu belirlemesiyle, hiçbir toplumsal sistemin kalıcı olmadığını, dolayısıyla hüküm süren toplumsal ilişkilerin de kalıcı olamayacağını vurgulamak istemektedir.

Aydınlanmacılık, toplumların gelişmişlik düzeyine, kültürel özelliklerine, entelektüel ve tarihsel geleneklerine göre biçimler alarak, değişerek öncelikli olarak Avrupa kıtasına oradan da bütün dünyaya yayılmış toplumsal bir harekettir. Server Tanilli'nin ünlü ingiliz tarihçisi Christopher Hill ile uyum içinde belirttiği gibi, on yedinci yüzyıl ingiliz burjuva devrimleri, " yalnız İngiltere çapında değil, bütün bir tarih” çapında olan bir olaydır, ortaçağ karanlığının bitişinin, modern çağın başlangıcının, yani Aydınlanmanın başlangıcının habercisidir. Bu önemli tarihsel olay, 1789 büyük Fransız devrimiyle birlikte Aydınlanmacılığın evrenselleşmesinin ve klasikleşmesinin kaynağı olmuştur. İngiliz devrimlerini hazırlayan düşünceler ve bunların saltanat karşısında elde ettiği politik hak ve özgürlükler, yaklaşık yüz yıl sonra Amerikan bağımsızlığının ve büyük Fransız devriminin hem düşünsel hem de politik ilham kaynağı olmuştur.

Eğer İngiliz burjuva devrimi başlangıç olarak alınırsa üzerinden üç yüz yılı aşkın bir zaman, Aydınlanmacılığın toplum düşüncelerinin ve politik hedeflerinin daha klasik bir örneği olarak kabul edilen Fransız devrimi ölçü olarak kabul edilirse üzerinden iki yüz yılı aşkın bir zaman geçmiştir. Bu nedenle çağımızda insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlara cevaplar bulabilmek için Aydınlanmacılığın toplum düşüncesini tartışırken izlenecek yöntem son derece önemlidir. Örneğin Aydınlanmacılığın toplum düşüncesi herhangi bir eleştiriye tabi tutulmadan, önüne koyduğu hedefler ile ortaya çıkan sonuçlar karşılaştırılmadan, bu hedeflerin yeniden anlatılması fazla bir anlam taşımayacaktır. Eleştiri hiç kuşkusuz vazgeçilmez araçlardan biridir, ancak eleştiri geliştirilirken izlenecek yöntem ve belirlenen amaç önemlidir.

Aydınlanmacılığın eleştirisine ilişkin izlenecek yöntem ve amaç konusunda kabaca iki eğilimden bahsetmek mümkün: Yeninin karşısında şaşkınlığa düşen ve "eski iyi zamanlara", değiştirilemez politik istikrara yeniden dönmek isteyen romantizm ve düşüncelerini hem Aydınlanmacılığın açmazlarını hem de romantizmi eleştirerek formüle eden ve yönünü geriye değil geleceğe çevirmiş, Aydınlanmacılığın yani burjuva toplumunun çelişkilerini aşarak yeni daha uygar bir toplum kurmayı amaçlayan Marksizm.

Aydınlanmacılığın Nietzsche'den esinlenen hedefsiz postmodernist eleştirisi, içinde birçok bakımdan romantizmin izlerini taşımaktadır ve mevcut düzenin sınırlarını aşamadığı gibi onun birçok bakımdan açıkça savunucusudur da. Son yıllarda sosyalizmin dolayısıyla ilerlemeci düşüncenin peş peşe aldığı ağır yenilgilerden dolayı, Marksizm kitlesel etki bakımından gerilemiş durumdadır. Kendisini yeni biçimlerde belli eden romantizm, Marksizmin zayıflamasına paralel olarak güç kazanmaya başlamıştır. Bu kendiliğinden anlaşılır, çünkü Aydınlanmacılığın kazanımlarını ortadan kaldırmak için, onun açmazlarını eleştiren fakat tarihsel kazanımlarını korumak isteyen Marksist eleştirinin de zayıflatılması, hatta mümkünse ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu nedenle, Aydınlanmacılığa ilişkin tüm tartışmalarda Marx dikkate alınmak zorundadır. Ancak Marx'ın ciddiye alınmak zorunda oluşunun tek nedeni bu değildir. Onu dikkate alınmak zorunda kılan diğer neden, Marx'ın aynı zamanda burjuva toplumunun karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin yapılan tartışmalarda en temel sorunların üzerine eğilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bugün Marx'ı göz ardı ederek tek bir ciddi bilimsel, felsefi, siyasi ya da toplumsal sorunun aklı başında, ciddi ve anlamlı tartışılması mümkün değildir.

Bunun en iyi örneği toplumsal eşitsizliğin eleştirisidir. Bütün eşitsizliklerin temelinde, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklanan toplumun sınıflara ayrılmış olmasının yattığı, dolayısıyla toplumdaki eşitsizliklerin ortadan kalkması için üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyetin sağlanması gerektiği düşüncesi yeni değildir. Bu düşünce değişik biçimlerde Marx'tan çok önce savunulmuştur, ancak bu düşüncenin bilimsel olarak gerekçelendirilmesi ve uygulanır kılınabilmesi için mümkün yollarının gösterilmesi ilk olarak Marx tarafından gerçekleştirilmiştir. Marx burjuva toplumunun temel sorunlarına eğildiği, bunları bilimsel olarak açıkladığı ve mümkün olabilecek alternatif önerileri geliştirdiği için, kendini sürekli yenileyen Hegel diyalektiği gibi canlı kalmaktadır. Bu nedenle, bu yazımın konusu Aydınlanmacılığın toplum düşüncesi ve Marx'tır.

İnsanın Doğası ve Toplum Düşüncesi 
Büyük düşünür Immanuel Kant'ın Aydınlanmacılığın şiarı, sapere aude! yani "kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol" diye yazmasının nedeni, o yıllarda özellikle Prusya ve diğer Alman krallıklarında entelektüeller arasında Fransız devrimine ilişkin yoğun tartışmalarda ortaya atılan bir soruya, Fransız devrimine ideolojik dayanak oluşturan Aydınlanmacılık düşüncesinin ne olduğu sorusuna cevap vermektir. Aydınlanmacılığın bütün düşünürlerini birleştiren düşüncelerden birisi insanın en azından gizil olarak akıllı olduğudur. İnsan akıllı olduğu için, doğa ve topluma hükmeden yasaları öğrenerek, bilgilenerek aydınlanabilir. Aydınlanmak insanın en „kutsal“ hakkıdır. İnsan, Yahudilik ve Hıristiyanlık ve daha sonra islam inancında ifade edildiği gibi, „şeytana uyduğu için günahkâr“ ya da bir halk deyiminde dile getirildiği gibi „çiğ süt emdiği için kötü“ değildir; aksine insan ilkesel olarak iyidir. Ancak insanın iyi olabilmesi için aydınlanması gerekmektedir.

İnsanın aydınlanabilmesi için ise özgür olması, düşüncelerini, devletin veya diğer insanların herhangi bir takibatına uğrama korkusuna kapılmadan açıkça dile getirebilmesi için gerekli toplumsal ve politik koşullara sahip olması gerekir. Ġnsan bilgilenebilir, kültür sahibi olabilir, aydınlığa erişebilir, çünkü akıllıdır; bunların sonucu olarak iyi olabilir, yaşamını rastlantılardan kurtarıp olanakları çerçevesinde, bilgi ve öngörülerinin ışığında planlayabilir. Bunun tek koşulu, insanın özgür olmasıdır. Yalnız, Rousseau'nun ünlü deyişiyle insanın özgür doğmasına karşın her tarafta zincirlere vurulu olduğu koşullarda, iyi olması mümkün değildir. İyilik insanın doğasındadır; insan doğayı ve toplumu bu doğasına göre düzenleyebilir. Bundan dolayı Aydınlanmacılığın şiarı, yani „kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol!“ çağrısı, aynı zamanda özgürlüğe çağrıdır. Eğer bunun elde edilmesi için bir bedel ödenecekse -ki ödenmiştir- Aydınlanmacılığın bütün düşünürleri, sanatçıları ve siyasetçileri -evrimcisi de devrimcisi de- buna hazırdır.

...


23 Haziran 2010 Çarşamba

Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi

...

Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi, 29 Temmuz 1992’de, Çemberlitaş’daki kütüphanenin şimdiki yerine taşınarak yeniden düzenlenmesiyle oluşturulmuştur. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A. Ş. bünyesinde hizmet veren kütüphane, 2000 yılında yeniden yapılanarak tarih, sanat, edebiyat ve İstanbul kenti konularında uzmanlaşmış bir araştırma kütüphanesine dönüştürülmüştür. Büyüyen ve kendini geliştiren kütüphane, koleksiyonu ve hizmet kalitesiyle yurt içinde kendi alanında en iyisi, bütün kütüphaneler arasında da en iyilerde biri konumuna gelmiştir. Kütüphaneye adı verilen rahmetli Sermet Çifter Yapı Kredi’nin ilk Genel Müdürü idi.

Kütüphane Koleksiyonu

Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi koleksiyonu, Genel Koleksiyon, Yazma Eserler, Nadir Basma Eserler, Süreli Yayınlar ve Yapı Kredi Yayınları olmak üzere 5 ana bölümden oluşmaktadır.

Genel koleksiyon

Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi 80.000 cilde ulaşan kitap koleksiyonuna sahiptir. Koleksiyonun büyük çoğunluğu tarih, sanat, edebiyat ve İstanbul kenti konularındadır. Genel koleksiyon içinde Atatürk ve Cumhuriyet tarihine ilişkin kitaplar da önemli yer tutmaktadır.

Yazma Eserler

Kütüphanede araştırmacıların kullanımına açık, 1117 cilt içinde toplanmış 1578 adet yazma eser mevcuttur. 14. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarına tarihlenen bu yazma eserlerle ilgili olarak hazırlanan katalog 2001 yılında basılarak araştırmacıların kullanımına sunulmuştur. Son yıllarda gelişen bilgisayarlar ve dijital teknoloji ile birçok kütüphanede yazmaların dijital ortama aktarılması için çalışmalar görülmektedir. Yazma koleksiyonunun tamamının dijital ortama aktarılmasını 2003 yılında başaran kütüphanemiz Türkiye’de bu çalışmayı tamamlayan ilk kütüphane olmanın gururunu taşımaktadır.

Nadir Basma Eserler

Kütüphanede, çeşitli koleksiyonlardan derlenmiş 1000’in üzerinde nadir kitap bulunmaktadır. 16-20. yüzyıllar arasında, çeşitli dillerde basılmış olan bu kitaplar arasında Strabonis’in 1523 tarihli “Geographia”, Raif Efendi’nin 1803 tarihli “Cedit Atlas Tercümesi” ve Katip Çelebi’nin 1732 tarihli “Cihannüma” adlı eserinin yanında tüm dünyada önemi kabul edilmiş, kıymetli, nadir eser niteliğinde kitaplar yer almaktadır. Nadir eserlerin önemli bir bölümünü için fotokopiye izin verilmemektedir. Kağıt ve cilt durumu dikkate alındığında kitapların da yazmalar gibi fotokopiden büyük zarar görmesi mümkündür. Bu nedenle, kopya almak gerektiğinde bu kitaplar için de dijital teknolojiden faydalanılmaktadır. Gerekli gördüğümüz nadir eserlerin de dijital ortama aktarılması yakın gelecekteki planlarımız arasında bulunmaktadır. Bu nadide koleksiyonun bir bölümünü içeren “Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi Nadir Eserler Kataloğu” Mayıs 2002’de basılmıştır.

Süreli Yayınlar

Kütüphane 19. yüzyılın 2. yarısından itibaren Türkiye’de ve yurtdışında yayınlanan önemli dergileri içeren, başlık olarak 750’nin üzerinde süreli yayın yer almaktadır. Kütüphane 1800 ciltlik düzenli bir gazete koleksiyonuna sahiptir. Şu anda 8 adet günlük gazete ve 40 adet derginin takibi yapılarak okuyucularımızın hizmetine sunulmaktadır.

Yapı Kredi Yayınları

Yapı Kredi yurdumuzun en büyük yayınevlerindendir ve her yıl ortalama 150 kitap yayınlanmaktadır. 1989 yılında ilk kitabı basılan “Yapı Kredi Yayınları” dizisi Ekim 2008 itibarıyla 2770’i geçmiştir. 1945 yılında Doğan Kardeş dergisi ile başlayan ve 1988 yılına kadar devam eden süreçte ise 500 civarında kitap yayınlanmıştır. Yapı Kredi yayını olan Doğan Kardeş, Sanat Dünyamız, Kitap-lık, Cogito, 4. Kat adlı süreli yayınlar kendi alanlarında en önemli dergiler arasında gösterilmektedir. Yayıncılık konusunda kitap ve dergilerle sınırlı kalmayan Yapı Kredi’nin kültür ve sanat hayatımıza kazandırdığı 30 civarında kaset ve CD bulunmaktadır. Bütün bu görkemli koleksiyon kütüphanemizde araştırmacıların hizmetine sunulmaktadır.

Kütüphanede Bulunan Özel Koleksiyonlar ve Arşivler

Kütüphane koleksiyonu içerisinde satın alma veya bağış yoluyla kuruma kazandırdıkları özel koleksiyonlar önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye’nin kültür, sanat ve düşünce dünyasında iz bırakmış kişi ve kurumların koleksiyonlarıyla kütüphanenin değeri önemi ölçüde artmıştır. Kütüphanede Prof. M. Fuat Köprülü, Prof. Cavit Baysun, Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi Tanrıöver, İsmail Hikmet Ertaylan, Küçük Sait Paşa, Şevket Rado, Vedat Nedim Tör, Yaşar Nabi Nayır, Memduh Tayanç, Orhan Burian ve Yahya Kemal Beyatlı’nın koleksiyonları araştırmacıların hizmetine sunulmuştur. Bu koleksiyonlarda bulunan kitap, dergi, gazete ve yazmalar araştırmacılara daha iyi hizmet sunulması amacıyla genel koleksiyonda ilgili bölümler içine dahil edilmiştir. Arşiv malzemesi niteliğinde olan evrak, resim, kartpostal, mektup vs. materyaller ise ayrıca düzenlenerek okuyucuların hizmetine sunulmuştur.

Arşivler;

Yeditepe ve Hüsamettin Bozok Arşivi: Türk yayın hayatının en uzun soluklu dergilerinden biri olan Yeditepe ve yayınevinin kurucusu, gazeteci-yazar Hüsamettin Bozok (d. 1916)’un çalışma hayatı boyunca biriktirdiği, 10.000 civarındaki mektup, fotoğraf ve elyazısı belgeden oluşan arşivi Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının ilk elden kaynaklarından biridir. Düzenlenmiş olan arşiv araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

Melih Cevdet Anday Arşivi: Şair ve yazar Melih Cevdet Anday (1915-2002)’ın eski eşinden 1999 yılında kütüphanemiz tarafından satın alınan ve 2000 civarında mektup, belge, kartvizit, fotoğraf, gazete kupürü ve bazı süreli yayınlardan oluşan bir arşivdir. Düzenlenmiş olan Melih Cevdet Anday arşivi araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

Fuat Köprülü Arşivi: Edebiyat tarihçisi Prof. M. Fuat Köprülü (1890-1966)’nün ölümünden sonra dağılan ve çeşitli kurum ve kişilere satıldığı ifade edilen kütüphanesinden artakalan basma ve yazma kitapları ile birlikte Sermet Çifter Kütüphanesi’ne gelen, kütüphanedeki en zengin ve en önemli özel koleksiyondur. Nadir ve yazma eserlerin önemli bir kısmı Fuat Köprülü koleksiyonu ile kütüphaneye kazandırılmıştır. Bu koleksiyonda bulunan arşiv malzemeleri ise çok fazla değildir. Çoğunluğu Türk edebiyatı tarihi ile ilgili notlar, gazete kupürleri, yazma mikrofilmleri ile Fuat Köprülü’nün şahsi evraklarından oluşan arşiv malzemeleri henüz tasnif edilmemiş olup kullanıma açılmamıştır.

İsmail Hikmet Ertaylan Arşivi: Edebiyat tarihçisi Prof. İsmail Hikmet Ertaylan (1899-1967)’ın ölümünden sonra, ailesinden 9.5.1968 tarihinde Ertaylan’ın kitaplığı ile birlikte satın alınan arşivi Fuat Köprülü’den sonra 2. büyük koleksiyondur. Bu koleksiyondaki arşiv malzemeleri de fazla değildir. Türk edebiyat tarihi ile ilgili olan çalışma notları, Ertaylan’ın yayınladığı kitapların müsveddeleri, değişik yazmaların çıkarılmış notlar, Kazan, Kırım Azerbaycan gibi bölgelerin edebiyatlarına ilişkin çalışmalar, Türk edebiyat tarihiyle ilgili çeşitli fotoğrafların yer aldığı bu arşiv de henüz tasnif edilmediği için kullanıma açılmamıştır.

Yahya Kemal Arşivi: Büyük Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)’nın mektup, kartpostal ve şahsi evraklarından oluşmaktadır. Tasnif edilmiş durumda olan arşiv araştırmacıların kullanımına sunulmuştur.
Orhan Burian Arşivi: Çevirmen ve yazar Prof. Orhan Burian (1914-1953)’a ait koleksiyon 2002 yılında yeğeni Kısmet Burian tarafından kütüphanemize hediye edilmiştir. İngiliz edebiyatı ağırlıklı kitapların yanında Orhan Burian’ın hayatı ve çalışmaları ile ilgili fotoğraf, mektup, belge, kupür vs.’lerden oluşan arşivi düzenlenerek araştırmacıların kullanımına sunulmuştur.

Kütüphane Kullanım Rehberi ve Üyelik

Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi bir uzmanlık kütüphanesidir. Yararlanmak isteyen araştırmacıların kütüphaneye üye olması gerekmektedir. Üye olmayan araştırmacılar randevu almak şartıyla 1-2 gün gibi kısa süre için kütüphaneden yararlanabilir. Gazete koleksiyonundan yararlanmak için kütüphane üyelerinin de randevu alması gerekmektedir.

İsteyen herkes kütüphanemize üye olabilmektedir.

Kütüphane üyeleri, üyeliklerinin geçerli olduğu bir yıl boyunca, çalışma saatleri içinde randevu almadan kütüphaneden yararlanabilirler.

Adres:
Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi
İstiklal Caddesi No. 161 Kat: 4
34433 Beyoğlu - İSTANBUL
Tel: 0212 252 47 00 / 422 Faks: 0212 293 07 23

Çalışma Saatleri:
Pazartesi – Cuma: 9.30 – 12.00 / 13.00 – 17.30
Kütüphane Cumartesi, Pazar ve resmi tatil günlerinde kapalıdır.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Entelektüelin Temsil Ettikleri

Edward SAİD

Entelektüeller çok geniş bir grup mudurlar, yoksa had safhada küçük ve oldukça seçkin bir grup mu oluştururlar? Entelektüellerle ilgili olarak yirminci yüzyılda yapılan en ünlü iki tanım bu noktada tam anlamıyla zıt konumlardadır. Mussolini'nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci "Hapishane Defterleri" adlı kitabında, "bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevini görmez" diye yazıyor. Gramsci'nin kendi hayatı entelektüele biçtiği rolü örnekler: Mektepli bir filolog olan Gramsci hem İtalyan işçi sınıfı hareketinin örgütleyicilerinden biriydi hem de çeşitli gazete ve dergilere yazdığı yazılarla, amacı sadece bir toplumsal hareket değil, aynı zamanda bu hareketle bağlantılı bir kültürel formasyon oluşturmak olan toplum çözümleyicilerinin en bilinçlilerinden biri olduğunu göstermişti.

Gramsci toplumda entelektüel işlevi görenlerin ikiye ayrılabileceğini göstermeye çalışır: bunlardan birincisi, nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren öğretmenler, papazlar ve idareciler gibi geleneksel entelektüeller, ikincisi ise entelektüelleri çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar, daha fazla denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı olduklarını düşündüğü organik entelektüellerdir. Nitekim, Gramsci organik entelektüele ilişkin olarak şöyle der: "Kapitalist girişimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini, ekonomi politik uzmanını, yeni bir kültürün, yeni bir hukuk sisteminin oluşturucularını vb. yaratır." Bir deterjan ya da havayolu şirketinin pazardan daha fazla pay kapmasını sağlamak için teknikler geliştiren günümüz reklamcısı ya da halkla ilişkiler uzmanı, demokratik bir toplumda müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin ya da seçmenin düşüncelerini yönlendirmeye çalışan biri Gramsci'ye göre bir organik entelektüeldir.

Gramsci organik entelektüellerin topluma aktif olarak katıldıklarına inanır; yani bu entelektüeller sürekli insanların zihinlerini değiştirip piyasaları genişletme mücadelesi içindedirler; çoğunlukla aynı yerde kalan, yıllar yılı aynı tür işler yapan öğretmenlerle papazların tersine organik entelektüeller her zaman hareket halinde, oluşum halindedirler.

Diğer uçta Julien Benda'nın, entelektüelleri, insanlığın vicdanı olan süper yetenekli, ahlâki donanımları gelişkin filozof-krallardan oluşan bir avuç insan olarak gösteren ünlü tanımı vardır. Benda'nın kitabı La trahison des clercs'in ileriki kuşakların belleğinde entelektüel hayatın sistematik bir analizi olarak değil, görevlerini bir yana bırakıp ilkelerinden ödün veren entelektüellere yönelik zehir zemberek bir saldın olarak kaldığı doğruysa da, Benda gerçek entelektüeller olduklarını düşündüğü birkaç kişinin adını zikredip önemli özelliklerini sıralar.

Sokrates ve İsa'nın adı sık sık geçer; daha yakın zamanlardan da Spinoza, Voltaire ve Ernest Renan örnekleri verilir. Gerçek entelektüeller bir tür ruhban sınıfı oluştururlar, pek nadir bulunan yaratıklardır; çünkü bu dünyaya ait olmayan ebedi hakikat ve adalet standartlarının bayraktarlığını yaparlar. Benda'nın bu insanlar için ruhban gibi dini bir terim kullanmasının, onlara her zaman bu sınıfa ait olmayan, yani maddi avantajlar edinme, kendini geliştirme ve mümkünse dünyevi güçlerle yakın ilişkiler kurma gibi dertleri olan sıradan insanlarınkine karşıt bir statü ve davranış tarzı atfetmesinin nedeni budur. Gerçek entelektüeller, der Benda, "özünde pratik amaçlar gütmeyen faaliyetler yürüten," bir sanat ya da bir bilimle ya da metafizik spekülasyonla ilgilenmekten keyif alan, özetle manevi avantajlara sahip olan, yani bir bakıma şöyle diyen kişilerdir: "Benim krallığım bu dünyanın krallığı değil.”

Bununla birlikte Benda'nın verdiği örnekler, entelektüellerin dünyadan tamamen elini eteğini çekip fildişi kulesine kapanmış, kendini son derece özel, çapraşık, hatta belki de karanlık denecek ölçüde esrarlı meselelere adamış düşünürler olduğu anlayışını savunmadığını gayet net bir biçimde gösterir. Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, hatalı ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar. "Fenelon ve Massillon'un XIV. Louis'nin bazı savaşlarına nasıl karşı çıktıklarım hatırlatmam gerekli mi?" der, "Voltaire'in Palatinlik'in yıkılmasını nasıl mahkûm ettiğini? Renan'ın Napoleon'un vahşetini nasıl kınadığını? Buckle'ın, Fransız Devrimi'ne karşı İngiltere'nin takındığı hoşgörüsüz tutumu; zamanımızda Nietzsche'nin Almanya'nın Fransa'ya yaptığı gaddarlıkları nasıl şiddetle eleştirdiklerini?" Benda'ya göre bugünkü entelektüellerin sorunu, sahip oldukları ahlâki otoriteyi, sekterlik, kitle dalkavukluğu, milliyetçi çığırtkanlık, sınıf çıkarları gibi "kolektif duygular"ın örgütlenmesi adını verdiği şeye (bu deyim Benda'nın ileri görüşlülüğünün işaretidir) devretmiş olmalarıdır.

Benda bütün bunları kitle iletişim çağından çok önce, 1927'de yazıyordu; ama hükümetler için, gerektiğinde kendi politikalarını pekiştirmeleri; resmi düşmanlara karşı propaganda yapmaları; kurumsal "menfaatler" ya da "ulusal onur" adına gerçekte neler olup bittiğini gizleyecek hüsnütabirler, hatta daha geniş bir ölçekte Orwellvari Yenikonuş sistemleri üretmeleri için başvurabilecekleri, kendilerine uşak yapabilecekleri entelektüellerin ne kadar önemli olduğunu sezmişti.

Benda'nın entelektüellerin ihaneti karşısındaki yanıp yakınmalarının gücü akıl yürütmesindeki incelikten ya da entelektüelin görevinin ne olduğu konusundaki son derece katı, ödün vermez mutlakçılığından kaynaklanmaz. Benda'nın tanımına göre gerçek entelektüeller kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Başat özellikleri dünyevi kaygılarla aralarındaki gevşemez mesafe olan simgesel şahsiyetlerdir onlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli rutinlere bağlı olamaz. Güçlü kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir: Bütün bu nedenlerden ötürü Benda'nın entelektüelleri kaçınılmaz olarak, yücelerden gökgürültüsü gibi bir sesle insanlığa kaba beddualar yağdıran, görünürlük derecesi yüksek küçük bir grup adamdan oluşur (Benda kadınları entelektüelden saymaz hiç). Benda bu adamların nasıl olup da hakikati bildikleri, ya da ebedi ilkeler konusundaki göz kamaştırıcı görüşlerinin Don Kişot'unkiler gibi ham hayallerden başka bir şey olup olmadığı konusunda hiçbir şey söylemez.

Yine de Benda'nın kavradığı biçimiyle gerçek entelektüel imgesinin çekici ve güçlü bir imge olduğuna benim şüphem yok. Verdiği pozitif örneklerin de negatif örneklerin de çoğu ikna edici: Mesela Voltaire'in Calas ailesini kamu huzurunda savunması; ya da -zıt uçta- Benda'ya göre Fransız ulusal onuru adına "acımasız ve aşağılayıcı bir romantizm"e kapılan, Maurice Barres gibi Fransız yazarların ürkütücü milliyetçilikleri?

Benda'nın ruhu, her ikisi de entelektüeller için ciddi birer sınav işlevi görmüş olan Dreyfus Olayı ve Birinci Dünya Savaşı'yla biçimlenmiştir. Burada entelektüeller ya ordudaki antisemitik önyargılardan kaynaklanan bir adaletsizliğe ve milliyetçi taşkınlığa cesaretle karşı çıkmayı seçeceklerdi ya da koyun gibi sürüye uyup, haksız yere mahkûm edilen Yahudi subay Alfred Dreyfus'u savunmayı reddedecek, Alman olan her 'şeye karşı olan savaş ateşini hararetlendirmek için şovenist sloganlar haykıracaklardı. Benda İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kitabını tekrar yayımladı; kitaba bu kez Nazilerle işbirliği yapmış olan entelektüellerle Komünistleri gözü kapalı desteklemiş olanlara saldıran birkaç yazı eklemişti. Benda'nın özünde son derece muhafazakâr bir içerik taşıyan yapıtında kullandığı mücadeleci retoriğin altında, derinde bir yerlerde, ayrı bir varlık; iktidarın yüzüne karşı doğruları söyleyen biri; hiçbir dünyevi gücü eleştirilemeyecek ve sorgusuz sualsiz itaat edilecek denli büyük ve nüfuzlu görmeyen haşin, uz-dilli, olağanüstü cesur ve öfkeli bir birey olan bu entelektüel figürü vardır.

Gramsci'nin entelektüeli toplumda belli işlevleri yerine getiren bir kişi olarak değerlendiren toplumsal çözümlemesi, Benda'nın bize sunduğu her şeyden çok daha fazla yakındır gerçeğe. Özellikle yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan birçok yeni meslek -radyo televizyoncular, profesyonel akademisyenler, bilgisayar analistleri, spor ve medya alanında uzmanlaşmış hukukçular, işletme danışmanları, siyasa uzmanları, hükümet danışmanları, özel pazarlar hakkında raporlar hazırlayanlar, hatta bütün bir modern kitle gazeteciliğinin kendisi- Gramsci'nin bakış açısını haklı çıkartmıştır.

Günümüzde bilginin üretilmesiyle ya da dağıtılmasıyla bağlantılı herhangi bir alanda çalışan herkes, sözcüğe Gramsci'nin verdiği anlamda, bir entelektüeldir.

Endüstriyel Batı toplumlarının çoğunda bilgi endüstrileri denen endüstrilerle fiili olarak fiziksel üretim yapanlar arasındaki orantı, bilgi endüstrileri lehine hızla değişmektedir. Amerikalı sosyolog Alvin Gouldner epey bir zaman önce entelektüellerin yeni bir sınıf halini aldıklarından ve eski para babası, mülk sahibi sınıfların yerini artık büyük ölçüde entelektüel yöneticilerin aldığından bahsetmişti. Ama Gouldner ayrıca entelektüellerin artık geniş bir halk kesimine seslenen insanlar olmadıklarını (yükselişleri bunu içeren bir süreçtir), eleştirel söylem kültürü adını verdiği bir kültürün üyeleri haline geldiklerini de belirtmişti. İster yayıncı, yazar, askeri strateji uzmanı ister uluslararası hukukçu olsun, bütün entelektüeller uzmanlaşmış ve ancak aynı alanın diğer üyeleri tarafından kullanılabilen bir dili konuşur, işlerini bu dille görürler; uzmanlaşmamış halkın çoğunlukla anlayamadığı bir lingua franca ile diğer uzmanlara hitap eden uzmanlar haline gelirler.

Fransız filozof Michel Foucault da aynı şekilde evrensel entelektüelin (bununla muhtemelen Jean-Paul Sartre'ı kasteder) yerini, "özgül" entelektüelin, belli bir disiplinin içinde çalışan ama uzmanlığını her biçimde kullanabilen entelektüelin aldığını söylemiştir. Burada Foucault özellikle, uzmanlık alanı dışına çıkıp 1942-45 yılları arasında Los Alamos'ta atom bombası projesi üzerinde çalışan ve sonraları ABD'de bir tür bilim komiseri haline gelen Amerikalı fizikçi Robert Oppenheimer'ı düşünmektedir.

Entelektüellerin sayısındaki çoğalma, entelektüellerin inceleme konusu oldukları çok sayıdaki alana da yansımıştır; neredeyse ilk kez modern toplumun işleyişinde toplumsal sınıfların değil entelektüellerin merkezi bir işlev gördüğünü ileri sürmüş olan Gramsci'nin Hapishane Defterleri'ndeki iddiaları öncü niteliğindedir. "Entelektüellerin ...sı" veya "Entelektüeller ve ..." başlıkları altında toplanabilecek, kapsamı göz korkutucu boyutlara ulaşan ve son derece ayrıntılı neredeyse bir kütüphane dolusu çalışma vardır.

Entelektüellerin tarihi ve sosyolojisi konusunda binlerce kitap; entelektüeller ve milliyetçilik (ve iktidar, ve gelenek, ve devrim, vs. vs.) hakkında sonsuz sayıda inceleme var elimizin altında. Dünyanın her bölgesi kendi entelektüellerini yaratmış, bu oluşumların her biri ateşli, tutkulu tartışmalara konu olmuştur. Modern tarihte entelektüellerin işin içine karışmadığı ne önemli bir devrim ne de önemli bir karşıdevrim olmuştur. Entelektüeller hareketlerin ana-babaları ve tabii ki evlatları, hatta yeğenleri olmuşlardır.

...

14 Haziran 2010 Pazartesi

Türkiye'de Sosyal Bilimler Üzerine Düşünmek

Sevim CAN

Sosyal bilimler “İnsanı, toplumu ve ağırlıklı olarak insan-insan, insan-toplum ve insan-eşya ilişkilerinin sistemli bir biçimde incelenmesini amaçlayan, bilimsel yönteme uygun olarak üretilmiş düzenli bilgiler” olarak tanımlanmaktadır. Uluslar arası sınıflandırmalarda sosyal bilimler içinde dil bilim, tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji, felsefe, antropoloji, iktisat, eğitim bilimleri, siyaset bilimi, yönetim bilimi, hukuk, sosyoloji, ekonomi, şehir ve bölge planlama, demografi, arkeoloji, iletişim, etnoloji vb. bilim dalları yer almaktadır.

Sosyal bilim kavramı günümüze ait bir kavram olmasına rağmen sosyal bilimlerin kökeni insanlık tarihi kadar eskidir. Sokrates ile başlayan “kendini tanıma” Yunus Emre’de ilmin amacının insanın “kendini bilmesi” öğretisine dönüşür. Önce kendini, sonra yaşadığı toplumu ve insan deneyimlerini tanıma, bilme ve çözme ihtiyacı sosyal bilimlerin temelini oluşturmuştur. Belki de bu yüzden sosyal bilimler “bilgeliğin mirasçısı” olarak da tanımlanmaktadır.

On dokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar “bilim” kesin olan bilgiyi yani fen bilimlerini çağrıştırmaktadır. Fransız İhtilâli ile meydana gelen sosyal değişimin sebeplerinin araştırılması, bu değişime yön verme ve toplumun sorunlarını formüle etme ihtiyacı sosyal bilimlere bakışın değişmesine yol açmıştır.

“1850 ile 1945 yılları arasında, ayrı bir bilgi alanı oluşturdukları kabul edilen bir dizi disiplin ortaya çıktı ve bu yeni alana “sosyal bilim” adı verildi. Bu gelişme belli başlı üniversitelerde önce kürsüler, daha sonra her disiplinde diplomaya yönelik ders programları öneren bölümler kurularak sağlanmıştır.” Ardından bu disiplin çalışmalarının yayınlanacağı dergiler oluşmuş, akademisyenler tarafından disiplinlere göre örgütlenen dernekler kurulmuştur.

1945 sonrasında sosyal bilimler alanında yapılan araştırmalar, özellikle bölge araştırmaları sırasında ortaya çıkan sonuçlar, disiplinler arası çalışmaların gerekliliğini göstermiştir. Ancak bunun yanında sosyal bilimler alanında üniversitelerde yeni alanlar oluşmaya başlamıştır.

Türk tarihi binlerce yıldır sosyal bilimlerin gelişmesine ve sosyal bilimcilerin yetişmesine uygun alt yapıya sahip olmuştur. Orhun Abideleri ve Kutadgu Bilig gibi abideler, bir toplumun şekillenmesinde, halk-yönetici ilişkisinin önemini belirtmenin yanında toplumda meydana gelen sosyal sorunlara da çözüm önerileri sunmuştur. Aristo’dan sonra gelen Farabî ve İbni Sina en önemli sosyal bilimcilerdir. Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmud, Birunî, Ahmet Yesevî, Mevlâna Celâleddin Rumî, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Kınalızâde Ali, Kâtip Çelebi, Pirî Reis, Mustafa Alî, Koçi Bey, Ahmet Cevdet Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ziya Gökalp Cumhuriyet dönemine gelinceye kadar Türk tarihinde yetişmiş sosyal bilimcilerimizden sadece birkaçıdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sosyal bilimler alanındaki çalışmalar; biri kökleri Osmanlı Devleti’ne dayanan İstanbul Üniversitesi (Darülfünun), diğeri ise yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde kurulan Ankara Üniversitesinde gelişmiştir. Bu merkezlerde cumhuriyet öncesinden devredilen tarih ve sosyoloji bölümlerinde önemli çalışmalar yapılmıştır. Fuad Köprülü, çağdaş tarihçiliğin ülkemizde yerleşmesinde öncü rol oynamıştır. Türk tarih ve edebiyatına bütüncül, olgu ve olayların çok sebepli olarak ele alınması gerektiği düşüncesi onun sayesinde kökleşmiştir. İlk sosyoloji kürsüsü, Fransa'dan sonra dünyada ikinci kürsü olarak, 1917 yılında Ziya Gökalp tarafından Darülfünun’da kurulmuştur.

Sosyal bilimlerin üniversiteler bünyesinde gelişmesi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile başlamış, Türk İktisat Tarihi Enstitüsü, Türkiyat Enstitüsü gibi kurumlara zamanla yeni üniversite ve yeni bölümlerin katılımıyla devam etmiştir.

Bu dönemde yetişmiş, Ziya Gökalp, Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık, Abdülkadir İnan, Mehmet İzzet, Mümtaz Turhan, Ali Fuat Başgil, Hasan Âli Yücel, Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Cemil Meriç, Kemal Tahir, Doğan Avcıoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes, Nurettin Topçu, Nermin Abadan Unat, Sevket Aziz Kansu, Muhibbe Darga, Nermin Erdentuğ, Baykan Sezer ve Serif Mardin gibi sosyal bilimcilerimiz her zaman yeterince destek görmeseler bile özgün eserler ortaya koymuşlardır.

Ülkemizde bilimsel çalışmaları desteklemek amacıyla kurulan Türkiye Bilimler ve Teknolojik Araştırma Kurumunun (TÜBİTAK) teşkilâtlanması 1963 yılında, Türkiye Bilimler Akademisinin (TÜBA) kurulması ancak 1993 yılında gerçekleşmiştir.

Kuruluş amaçları arasında gençleri bilim ve araştırma alanlarına yöneltmek olan TÜBA, yurt içi-yurt dışı doktora bursu ve sosyal bilimler alanında verdiği ödüller vermektedir. TÜBA projeleri arasında yer alan “Sosyal Öngörü Projesi” nin incelediği konular arasında; sosyal bilimlerde global ve lokal durumun saptanması, sosyal bilimler ve uygulamaya katkı, sosyal bilimlerin düzeyinin yükseltilmesi bulunmaktadır.

Üniversite ve devlet kurumları dışında oluşan IRCICA (Sanat, Kültür ve İslâm Tarihi Araştırma Merkezi), Toplumsal Tarih Vakfı, Türk Bilim Tarihi Kurumu, Türk Sosyal Bilimler Derneği gibi kuruluşlar sosyal bilimler alanındaki çalışma ve araştırmaları desteklemektedir.

Kökenleri 1940’lı yıllara dayanan Sosyal Bilimler Liselerinin hayata geçirilmesi 2003 yılında gerçekleşmiştir. İlki İstanbul’da açılan Sosyal Bilimler Lisesi’ni Ankara, Erzurum, Samsun, Eskişehir, Aydın’da açılanlar takip etmiştir.

Sosyal bilimlerin gelişmesi ve sosyal bilimler alanında yeni çalışmaların ortaya çıkmasının sonucu olarak sosyal bilimler ile uğraşan sosyal bilimcilerin nasıl yetiştirilmesi gerektiği ve nitelikleri kendi de bir sosyal bilim olan eğitim bilimlerinin konusunu oluşturmuştur. Bu amaçla sosyal bilimler ya da sosyal bilgiler öğretimi alanı ortaya çıkmıştır. Gerçekte sosyal bilgiler, eğitim bilimlerinde kullanılan bir kavramdır ve diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ilköğretim düzeyinde temel eğitim kapsamında verilmektedir. Ortaöğretim düzeyinde ise sosyal bilimler tarih, coğrafya, psikoloji, felsefe ve sosyoloji dersleri adı altında ayrı bir ders olarak okutulmaktadır.

Sosyal bilimler derslerinin öğrencilere ne tür beceriler kazandırması gerektiği konusunda çeşitli görüşler ortaya konmuştur. Bilgi edinme, bilgiyi düzenleme ve kullanma, bilgi üretme, sosyal katılım, iletişim, eleştirel düşünme gibi temel beceriler yanında sosyal bilimler alanının ayrıca aşağıdaki becerileri kazandırması gereği vurgulanmaktadır:

* Sosyal olgunluk, sosyal uyum ve değişmeye açık olabilme,

* Toplumla ilgili temel bilgileri kazandırma, toplumun beklentileri yönünde bu bilgileri düzenleme ve zenginleştirme,

*Diğer insanlara önem verme, farklı yaşam biçimi ve kültürlerden gelen insanlara saygı gösterebilme,

** Ekonomi, devlet ve kültür gibi alanlarda, insan sistemleriyle ilgili anlayış kazanabilme,

* Problemleri bağımsız ve işbirliğine dayalı yöntemlerle çözme becerisi edinebilme,

* Gelecek bilinci ve geleceği şekillendirmede üzerine düşen görevin farkına varabilme,

* Sanat ve estetik duygusuna sahip olabilme,

*Toplumun sorunlarını formüle edebilme,

* Sosyal bilimci olarak sosyal sorunu inceleme ve sorgulama yollarını önerebilme,

* Sorunların tespiti, araştırması ve çözümü sürecinde kendi taraflılığı ve ön yargılarının farkında olarak bunları dikkate alabilme,

....

Sosyal bilimlerin geleceği konusunu ise belki de Mehmet Öz’ün şu ifadeleri özetleyecektir; “Türkiye sosyal bilimler alanında uluslar arası iş bölümünde “merkez”de oluşturulan teori ve paradigmalara veri temin eden “çevre” konumundan çıkıp kavram, paradigma ve teori üreten bir konuma gelmek zorundadır” . Ayrıca Türkiye-dışındaki dünyayla ilgilenme gereği, disiplinler arası yaklaşım ihtiyacı ve sosyal bilimlerin gelişmesini destekleyecek yaygın ve çeşitlenmiş bir kurumsal çerçeveye ihtiyaç vardır.

...


15 Nisan 2010 Perşembe

Eleştirel Düşünme Kılavuzu

Minik Eleştirel Düşünme Kılavuzu: Kavramlar ve Araçlar

Dr. Richard Paul & Dr. Linda Elder / Çeviren: Merih Bektaş Fidan

Eleştirel Düşünme Kurumu / www.criticalthinking.org


Niçin Minik Eleştirel Düşünme Kılavuzu?

Cep kitabı ebadındaki bu minik kılavuz, eleştirel düşünme kavram ve araçlarının esaslarına odaklanmaktadır. Fakültelere ortak bir eleştirel düşünme kavramı sağlarken, öğrencilere de bölümlerindeki temel kitapların yanı sıra eleştirel düşünmeyle ilgili ek bir materyal sunar. Fakülteler, bu kılavuzu yöntem, ödev ve test geliştirme amacıyla her bilimdalında kullanabilirler. Öğrenciler istedikleri alanlarda öğrenme kapasitelerini geliştirmek istediklerinde rahatlıkla bu kılavuza başvurabilirler.

Kılavuzun ortaya koyduğu beceriler her dala uygulanabilir niteliktedir. Örneğin, eleştirel düşünenler mevcut amaçlarında, konuyla ilgili sorularında açık ve nettirler. Bilgiyi, sonuçları ve bakış açılarını hep sorgularlar. Açık, doğru, net ve konuyla ilişkili olmaya özen gösterirler. Arka plandaki şeyleri mantıklı ve dürüst olmak adına ele alırlar. Bu becerileri, konuşma ve dinleme becerilerine olduğu gibi okuma ve yazma becerilerine de uygularlar. Edinilen bilgi ve becerileri hem profesyonel hem de özel yaşamlarında tarihe, fen bilimlerine, felsefeye ve sanat dallarına uygularlar.

Birden fazla modüllü bölümlerde bu kitapcık, temel ders kitabına ek olarak kullanılırsa, öğrenciler, öğrenme süreçlerinin her aşamasında eleştirel düşünebilmenin yararını göreceklerdir. Ayrıca eğitimciler, konunun günlük hayata uygulanışıyla ilgili örnekler verirlerse, öğrenciler edinilenlerin eğitimin yaşam kalitesini arttırmaya yarayan araçlar olduklarını anlayacaklardır.

Bu minik kılavuzu kullanan bir öğrenciyseniz, her derste onu yanınıza almayı alışkanlık haline getirin. Öğrendiğiniz şeylerin analizi ve sentezinde buna sık sık başvurun. Kılavuzda sözedilen ilkeleri doğal olarak kullanır hale gelinceye kadar öğrenıp içselleştirmeye çalışın.

Başarılı olduğunuz takdirde bu kılavuz fakültelere, öğrencilere ve eğitim programlarına hizmet etmiş olacaktır.

Dr. Richard Paul Dr. Linda Elder

Eleştirel Düşünce Merkezi Eleştirel Düşünce Kurumu


Çeviren’den

Eleştirel düşünme, edinilen bilgilerin etkin bir biçimde değerlendirilmesi açısından, özellikle bilgi akışının hızlı, bilgi kaynaklarının fazla ve bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bir çağda çok önemli bir beceridir. Minik Eleştirel Düşünme Kılavuzu ile Birmingham Üniversitesi’nde araştırma eğitimimi yaparken tanıştım. Bir psikolog olarak bu kılavuzu bilimsel ve günlük hayatta her an başvurabilecek bir kaynak olması sebebiyle çok yararlı buldum.

Kitapçığın okunabilirliği ve uygulanabilirliği çok güzel. İyi bir şekilde hazırlanmış ve konuya profesyonel olarak odaklaşıyor ki bu özelliği bende kılavuzu Türk okuyucularına da sunma düşüncesine yolaçtı. Kılavuzun beğeni toplayacağına; üniversite öğrencileri, akademisyenler, gazeteciler, siyasetle ilgilenenler ve esasında eleştirel düşünebilme becerilerini geliştirmek isteyen herkesin bunu en iyi şekilde kullanacağına inanmaktayım.

Kılavuzun çevirisine ilişkin izninden dolayı Dr. Linda Elder’a, teşviki ve dil açısından kontrolüne ilişkin yardımlarından dolayı Prof. Dr. Nilgün Sarp’a, Türk Dilinin doğru ve etkin kullanımına yönelik katkılarından dolayı Yard. Doç. Dr. Ömer Önder ve son olarak çeviri süresince sağladığı teknik destekten dolayı sayın Ertan Fidan’a teşekkür etmek istiyorum.

Okuyucuların kılavuzu teşvik edici bulacaklarını, gündelik hayatlarında dahi bu becerileri kullanacaklarını ümid ediyorum. Ayrıca okuyucuların kılavuzla ilgili tecrübelerini benimle paylaşmalarından mutluluk duyacağımı belirtmek isterim.

Merih Bektaş Fidan


İçindekiler

Niçin Eleştirel Düşünme

Düşüncenin Elemanları

Mantık Yürütmede Bilinmesi Gerekenler

Düşünce Elemanları İçeren Sorular

Benmerkezci Düşünme Sorunu

Evrensel Entellektüel Standartlar

Bir Makalenin Mantığının Analizinde Kullanılabilecek Şablon

Mantık Değerlendirme Kriterleri

Temel Entellektüel Özellikler

Üç Soru Tipi

Problem Çözme Şablonu

Değerlendirme Yapılırken Bilinmesi Gerekenler

Eleştirel Düşünenlerin Düzenli yaptıkları Şeyler

Eleştirel Düşünme Gelişiminin Aşamaları

Minik Eleştirel Düşünme Kılavuzu

http://www.criticalthinking.org/files/turkish_ct_concepts_tools.doc

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...