
DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Şubat 2012 Çarşamba
Yürüyelim Seninle İstanbul'da

Kırmızıyı sevdiğini bilseydim
hayallerim kıpkırmızı olurdu
İstanbul hala güneşin ardında
ufuklarında birkaç kara leke
birkaç kan pıhtısı dudaklarında
İstanbul hala sevimli mi sevimli
ve hala bir tomurcuk tadında
yürüyelim seninle İstanbul'da
korkusuz bir rüyadır
bekler bizi Beykoz'da, Üsküdar'da
birkaç kuğu, birkaç mahzun kuştüyü
yenilgisiz bir muamma gibidir
arar bulusmayan ellerimizi
deli rüzgar yine sarhoş, hovarda
tam orada, Çamlıca yokuşunda
birkaç bulut çekelim gökyüzünden
damarlarımızdan geçirelim ve birden
bırakalım suların üzerine
sen bir defa konuş, sen bir defa gül
kumlu ebrular yapalım seninle
serpmeli ebrular, bülbülyuvası
hercaimenekşe, gonca ve sümbül
yüzün bir ay gibi parlarken gecenin ortasında
yürüyelim seninle İstanbul'da
boğaziçi magrur türkülerini
gözlerine baka baka söyleyin
martılar üşüyünce
denizin sıcağında bulsunlar kalbimizi
anlayabilir misin
neden çıban gibi büyür bağrımda
büyürde kelebek olur bu sızı
kırmızıyı sevdiğini söyledin
bu yüzden mi günlerdir
İstanbul'da gül kokusu yayılan
tepeler kırmızı, sular kırmızı
İstanbul bilmeli ki, sahillerine
mehtabı taşıyan senin bakışlarındır
İstanbul bilmeliki, limanlardan gemiler
önce senin yüreğine açılır
uzaklarda bir yerde
toprağı öpmek için eğilen bahçıvanın
parmaklarında hüzün
sana doğru akan nehrin
ağlayan suretidir
bir elimizde umut
bir elimizde sevda
yürüyelim seninle İstanbul'da
musiki kesilsin, tükensin yazı
çaresiz kalınca mızrap ve şiir
ozan bir kenara bıraksın sazı
ressam fırçasına neden mi kızgın
tuvalde çizgiler, renkler kırmızı
kırmızıyı sevdiğini bilince
çekilir mi artık güllerin nazı
Anadolukavağı'nda her akşam
burcu burcu bir rüyadır hayalin
karanlık, hüznünü düşürür dağa
kuşlar kanat çırpar, yıldızlar ağlar
endamın her sabah iner toprağa
hasret, yanlızlığı çoğaltan deniz
ayrılık acıyla süzülür kandan
nefesin fermandır Topkapı Sarayı'nda
dönüşünü bekliyor rıhtımda şehzadeler
öylesine yorgun, mahzun ve candan
İstanbul bir yanımda, sen bir yanımda
uykusundan uyanınca fırtına
dalgalar türkümüze aşina olur
yüzümüze bakınca deniz fenerleri
sahibini arayan gemilerin
çığlığıyla vurulur
tarih heyelandır hainlerin ardında
İstanbul tarihin soylu anası
biz bu yürüyüşü çiğdemlerden almışız
sevdayı kız kulesi'nden
yalıların burukluğu altında
geçiyoruz sokaklardan delice
anlayabilir misin
beyoğlu'nda gezinen
hayal kırıklığının benden türediğini
anlayabilir misin
kırmızı neden böyle
doldurur aynalara inleyen yüreğimi
sana giden yolların kavşağında
bir adam direniyor izini bulmak için
siliyor tanyerine akan alın terini
ufkunda sapsarı umudun rengi
mavi yitik, beyaz kızgın ve siyah
arıyor sessizce kaybolan günlerini
Gülhane'de simit satan çocuklar
nasıl anlasınlar ellerimizin
neden böyle çekingen olduğunu
Ayasofya önünde tramvay bekleyenler
gökyüzüne dokunurken bu acı
kimdir diye sorsunlar içlerinden
birlikte yürüyen iki yabancı
biz gitsek de, İstanbul'da yine de
yıllar yılı gezinmeli bu sızı
benden bir yaralı şiir kalmalı
senden bir tebessüm, bir de kırmızı
Resim: flickr.com
5 Ekim 2011 Çarşamba
Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk’in Şiirlerindeki İstanbul
Mehmet NARLI
Balıkesir Üniversitesi
BAU-SBED, Aralik 2008
Balıkesir Üniversitesi
BAU-SBED, Aralik 2008
Divan, Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet şairleri ve şiirleri gibi Cumhuriyet
dönemi şairleri ve şiiri de, şehirlidir. Özellikle şiir ve İstanbul bağlamında söz
konusu edilen Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk, İstanbul’u, yapısal ve
kültürel değişime uğratan, modern yaşama biçimlerine göre yeniden
biçimlendirmeye çalışan “yenileşmenin” çocuklarıdırlar. Yahya Kemal’den İlhan
Berk’e kadar geçen sürede, şiirlerinde şehir mekânı olarak Anadolu’yu ve Anadolu
şehirlerini öne çıkaran şairler varsa da, bu yerler, şairleri etkileyen, biçimlendiren
yerler olarak görünmekten çok, milli ideolojinin duyarlık alanları olarak yansırlar.
Çalışma, konusu gereği, şehir olarak sadece, şairlerin düşüncelerini, davranışlarını,
karakterlerini ve bunlara bağlı olarak şiirsel muhayyilelerini etkileyen İstanbul’la
sınırlı kalacaktır.
dönemi şairleri ve şiiri de, şehirlidir. Özellikle şiir ve İstanbul bağlamında söz
konusu edilen Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk, İstanbul’u, yapısal ve
kültürel değişime uğratan, modern yaşama biçimlerine göre yeniden
biçimlendirmeye çalışan “yenileşmenin” çocuklarıdırlar. Yahya Kemal’den İlhan
Berk’e kadar geçen sürede, şiirlerinde şehir mekânı olarak Anadolu’yu ve Anadolu
şehirlerini öne çıkaran şairler varsa da, bu yerler, şairleri etkileyen, biçimlendiren
yerler olarak görünmekten çok, milli ideolojinin duyarlık alanları olarak yansırlar.
Çalışma, konusu gereği, şehir olarak sadece, şairlerin düşüncelerini, davranışlarını,
karakterlerini ve bunlara bağlı olarak şiirsel muhayyilelerini etkileyen İstanbul’la
sınırlı kalacaktır.
1920’den 1950’lere kadar yazılan siirlerde, stanbul’a duyulan sevgi ve
baglılık; sehir yoluyla ulasılan düsünce, duyarlık ve inanç; sehrin farklı
mekânlarının gönderdigi tarihsel ve kültürel hafıza; günlük yasamalar içinde sehrin
mekânlarına yüklenen anlam ve islevler birbirinden oldukça farklıdır. Otuz yıllık
kısa bir zaman dilimi göz önüne alınırsa, poetik, tematik ve ideolojik açılardan
Türk siirinin en çesitli dönemi Cumhuriyet dönemidir. Dogal olarak bu çesitlilik,
mekân algısında sözü edilen faklılıkları beslemistir. Örnegin, kimi sairler,
stanbul’u, medeniyetin esyaya sinmis hali olarak görürken; kimi sairler, aynı sehri,
dogal ve sıradan yasamakların mekânı olarak görürler. Sehri, insanda güzellik ve
uyum düsüncesi uyandıran manzaralar olarak gösteren sairler oldugu gibi;
yoksulların ve varlıklıların uyumsuzluk içinde yasadıkları bir çatısma alanı olarak
gören sairler de vardır. Bazı siirlerde, sehir, insanı bireylestiren ve özgürlestiren yer
olarak görünürken; bazı siirlerde, insanî degerleri yiyip bitiren yok edici bir mekân
olarak görünür. Hatta kültürel arka planı aynı olan sairler bile, stanbul’u farklı
algılayıp anlamlandırabilmektedirler. Bu farklılıkları etkileyen baska bir öge de,
sairin modernizm karsısında aldıgı veya mecbur kaldıgı tutumdur. Bazı sairlere
göre, yeni olan her sey, hafızaya ve ruha yapılan bir saldırıdır. Bazılarına göre ise
her seyi, hiç durmadan yıkıp yeniden yapan modernizm, insan dogasının geregidir.
Kuskusuz bütün bu farklılıklar içinde, söz konusu edilen sairlerin siirlerinde ortak
mekânsal anlatımlar, simgeler ve imgeler tespit edilebilir ki çözümlemenin
ilerleyen kısımlarında bunlar görünebilecektir. Örnegin her üç sairde de stanbul,
yasama, düs görme, kaçma, katlanma, korkma, sıgınma, âsık olma, ayrılma,
hatırlama ve tasarlama gibi insanın her türlü halini ve hayalini içinde tutan bir
mekândır. Bu mekân, bazen Baudelaire’in Paris’i, Joyce’un Dublin’i, Kavafis’in
skenderiyesi gibi, geçmisi simdide yasatan, simdiyi düssel bir alana aktaran kutsal
bir enerjiye dönüsebilir; bazen de Ülgener’in dedigi gibi, bütün manevi degerleri
kütle ahlakı derekesine indiren (Ülgener 1981: 106) modern yıgısmalar olarak
görünebilir. Ama her halükarda, bir yazarın dedigi gibi, “kentin insan ruhundaki
izleri sanat eserlerinde gizlidir. Bir müzik parçasının ugultulu bölümlerinde, bir
romanın fligramlı sayfalarında gizlidir. Gerçekten o sayfaların arkasına yazarın
kent ısıgını tuttugumuzda; kentin, insan kılıgına bürünmüs fligramı da görünmüs
olur. nsanın ve yazarın içsel haritasının çizilisinde, üstünde yasadıgı cografyanın
sehrin payı çok büyüktür (Agaoglu 1997: 75). Berman’a göre, Baudelaire, sehrin
modernlesmesinin, hemsehrilerinin ruhlarının modernlesmesini nasıl esinledigini
ve zorladıgını göstermistir (Berman 2005: 202). Yahya Kemal’e göre Türk topragı
ve sehri, eski edebiyatta yoktur; yeni edebiyatta ise çok soluk bir durumdadır.
Hiçbir Türk sairi mesela stanbul’un Eyub’ünü Henri de Regnier’nin sonelerindeki
gibi teganni (Beyatlı 1988: 146) etmemistir.
baglılık; sehir yoluyla ulasılan düsünce, duyarlık ve inanç; sehrin farklı
mekânlarının gönderdigi tarihsel ve kültürel hafıza; günlük yasamalar içinde sehrin
mekânlarına yüklenen anlam ve islevler birbirinden oldukça farklıdır. Otuz yıllık
kısa bir zaman dilimi göz önüne alınırsa, poetik, tematik ve ideolojik açılardan
Türk siirinin en çesitli dönemi Cumhuriyet dönemidir. Dogal olarak bu çesitlilik,
mekân algısında sözü edilen faklılıkları beslemistir. Örnegin, kimi sairler,
stanbul’u, medeniyetin esyaya sinmis hali olarak görürken; kimi sairler, aynı sehri,
dogal ve sıradan yasamakların mekânı olarak görürler. Sehri, insanda güzellik ve
uyum düsüncesi uyandıran manzaralar olarak gösteren sairler oldugu gibi;
yoksulların ve varlıklıların uyumsuzluk içinde yasadıkları bir çatısma alanı olarak
gören sairler de vardır. Bazı siirlerde, sehir, insanı bireylestiren ve özgürlestiren yer
olarak görünürken; bazı siirlerde, insanî degerleri yiyip bitiren yok edici bir mekân
olarak görünür. Hatta kültürel arka planı aynı olan sairler bile, stanbul’u farklı
algılayıp anlamlandırabilmektedirler. Bu farklılıkları etkileyen baska bir öge de,
sairin modernizm karsısında aldıgı veya mecbur kaldıgı tutumdur. Bazı sairlere
göre, yeni olan her sey, hafızaya ve ruha yapılan bir saldırıdır. Bazılarına göre ise
her seyi, hiç durmadan yıkıp yeniden yapan modernizm, insan dogasının geregidir.
Kuskusuz bütün bu farklılıklar içinde, söz konusu edilen sairlerin siirlerinde ortak
mekânsal anlatımlar, simgeler ve imgeler tespit edilebilir ki çözümlemenin
ilerleyen kısımlarında bunlar görünebilecektir. Örnegin her üç sairde de stanbul,
yasama, düs görme, kaçma, katlanma, korkma, sıgınma, âsık olma, ayrılma,
hatırlama ve tasarlama gibi insanın her türlü halini ve hayalini içinde tutan bir
mekândır. Bu mekân, bazen Baudelaire’in Paris’i, Joyce’un Dublin’i, Kavafis’in
skenderiyesi gibi, geçmisi simdide yasatan, simdiyi düssel bir alana aktaran kutsal
bir enerjiye dönüsebilir; bazen de Ülgener’in dedigi gibi, bütün manevi degerleri
kütle ahlakı derekesine indiren (Ülgener 1981: 106) modern yıgısmalar olarak
görünebilir. Ama her halükarda, bir yazarın dedigi gibi, “kentin insan ruhundaki
izleri sanat eserlerinde gizlidir. Bir müzik parçasının ugultulu bölümlerinde, bir
romanın fligramlı sayfalarında gizlidir. Gerçekten o sayfaların arkasına yazarın
kent ısıgını tuttugumuzda; kentin, insan kılıgına bürünmüs fligramı da görünmüs
olur. nsanın ve yazarın içsel haritasının çizilisinde, üstünde yasadıgı cografyanın
sehrin payı çok büyüktür (Agaoglu 1997: 75). Berman’a göre, Baudelaire, sehrin
modernlesmesinin, hemsehrilerinin ruhlarının modernlesmesini nasıl esinledigini
ve zorladıgını göstermistir (Berman 2005: 202). Yahya Kemal’e göre Türk topragı
ve sehri, eski edebiyatta yoktur; yeni edebiyatta ise çok soluk bir durumdadır.
Hiçbir Türk sairi mesela stanbul’un Eyub’ünü Henri de Regnier’nin sonelerindeki
gibi teganni (Beyatlı 1988: 146) etmemistir.
Üç sairin siirleri üzerinden “siir- stanbul” çözümlemesine genel bir
etkilesime daha atıf yapmakta yarar var: Modern Batı sairleri ile sehirleri arasında
görülen mahkûmluk, isyan ve yalnızlık durumları, sehirli Cumhuriyet sairlerinin
siir-sehir iliskilerinde de görülür. “Mahkûmluk durumu”, ruh ve beden, kus ve
kafes alegorilerindekine benzer bir biçimde gösterir kendini. Sair, bütün
içtenligiyle, özgürlügüyle, duyarlıgıyla, kaba, yapay ve sınırlayıcı bir mekânda
yasamak zorundadır. Sehirden çıkmasına imkân yoktur; daha da önemlisi, onun
varlıgı, sehirle mümkündür. Onun düs kurmasını saglayan da ona kâbus gördüren
etkilesime daha atıf yapmakta yarar var: Modern Batı sairleri ile sehirleri arasında
görülen mahkûmluk, isyan ve yalnızlık durumları, sehirli Cumhuriyet sairlerinin
siir-sehir iliskilerinde de görülür. “Mahkûmluk durumu”, ruh ve beden, kus ve
kafes alegorilerindekine benzer bir biçimde gösterir kendini. Sair, bütün
içtenligiyle, özgürlügüyle, duyarlıgıyla, kaba, yapay ve sınırlayıcı bir mekânda
yasamak zorundadır. Sehirden çıkmasına imkân yoktur; daha da önemlisi, onun
varlıgı, sehirle mümkündür. Onun düs kurmasını saglayan da ona kâbus gördüren
de sehirdir. Mahkûm oldugunu bildigi için, baska beldeler hayali kurar; hayal
kurdukça mahkûmiyetini duyar. Bir bakıma sair, bu karsıtlıkların enerjisine de
mahkûmdur. “ syan durumu”, mahkûmluk duygusundan dogar. Mekânın kendi
içine dogru kapandıgını, insanların, oradan oraya durmaksızın sürüklendigini,
sürekli gelisme ve ilerleme tutkusunun, din, toplum, birey ya da bütünüyle insanlık
degerlerini zayıflattıgını gören sair, gerçekçi ya da izlenimci bir tutumla, dogal ya
da hayalî olan “yitik cennet”ini aramaya baslar. Bu yitik cennet, modern öncesi
mekânlarda olabilecegi gibi, düslerde de olabilir. Fakat ilginç ve trajik olan,
mahkûm olan sair gibi isyan eden sairin de, sehrin ortasında kalmasıdır. Bütün
modern sairlerde oldugu gibi, Cumhuriyet dönemi sairleri de kendilerini sehirlerde
“yalnız” hissederler. Modern sehir kuskusuz “birey”i olusturmus; birey ise görece
bir özgürlükle, herkesin arasında ve her mekânın içinde olabilme hakkını
kazanmıstır. Modern sehir, yalıtılmıs bireylerin toplamıdır bir bakıma. Bu yüzden
birey, dısarıya açılan mekânlar yerine, kendisini çevreleyen mekânlara sıgınır. ç
mekânlar, hiçbir zaman, birey kadar, insanın sıgınagı olmamıstır. Valery, “Büyük
kent merkezlerinin sakini, yeniden vahsilik, baska deyisle tek basınalık konumuna
düser” (Benjamin 2002: 223) derken bunu vurgulamıstır.
kurdukça mahkûmiyetini duyar. Bir bakıma sair, bu karsıtlıkların enerjisine de
mahkûmdur. “ syan durumu”, mahkûmluk duygusundan dogar. Mekânın kendi
içine dogru kapandıgını, insanların, oradan oraya durmaksızın sürüklendigini,
sürekli gelisme ve ilerleme tutkusunun, din, toplum, birey ya da bütünüyle insanlık
degerlerini zayıflattıgını gören sair, gerçekçi ya da izlenimci bir tutumla, dogal ya
da hayalî olan “yitik cennet”ini aramaya baslar. Bu yitik cennet, modern öncesi
mekânlarda olabilecegi gibi, düslerde de olabilir. Fakat ilginç ve trajik olan,
mahkûm olan sair gibi isyan eden sairin de, sehrin ortasında kalmasıdır. Bütün
modern sairlerde oldugu gibi, Cumhuriyet dönemi sairleri de kendilerini sehirlerde
“yalnız” hissederler. Modern sehir kuskusuz “birey”i olusturmus; birey ise görece
bir özgürlükle, herkesin arasında ve her mekânın içinde olabilme hakkını
kazanmıstır. Modern sehir, yalıtılmıs bireylerin toplamıdır bir bakıma. Bu yüzden
birey, dısarıya açılan mekânlar yerine, kendisini çevreleyen mekânlara sıgınır. ç
mekânlar, hiçbir zaman, birey kadar, insanın sıgınagı olmamıstır. Valery, “Büyük
kent merkezlerinin sakini, yeniden vahsilik, baska deyisle tek basınalık konumuna
düser” (Benjamin 2002: 223) derken bunu vurgulamıstır.
1. YAHYA KEMAL’ N STANBUL’U
Kuskusuz yeni Türk siirinde stanbul’u, bütün bir medeniyetin esyaya sinmis
hali olarak gören; bu yüzden onun her yapısını, her semtini, her manzarasını seven
en önemli sair Yahya Kemal Beyatlı’dır. Hem deneme ve hatıralarının hem de
siirlerinin en genis, en canlı damarı, stanbul’un aktıgı damardır. Adile Ayda
Yahya Kemal’in stanbul’a kalbiyle âsık olmadan önce, beyniyle âsık oldugunu
söyler. Ona göre sair, Paris’ten ikinci dönüsünden sonra köksüzlük ve öksüzlük
duygusundan kurtulur ve Bizans’ı stanbul yapan tarihî mucizeyi severek anlamaya
çalısır. Ögrencileriyle yaptıgı bütün stanbul gezilerinde, bütün semtlere sinen bu
mucizeyi arar (Ayda 1988: 48). Buldugu ilk sey, Michelet’in “Fransa’nın topragı,
on asırda Fransız milletini yarattı” seklindeki sözünün anlamıdır. Bizans’ı Türk
stanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif
ruhun eseridir. stanbul’un her tasına, her eserine, her kösesine ve her semtine
sinmis bu ruh ve irade, kesfedilmeyi beklemektedir.
Kuskusuz yeni Türk siirinde stanbul’u, bütün bir medeniyetin esyaya sinmis
hali olarak gören; bu yüzden onun her yapısını, her semtini, her manzarasını seven
en önemli sair Yahya Kemal Beyatlı’dır. Hem deneme ve hatıralarının hem de
siirlerinin en genis, en canlı damarı, stanbul’un aktıgı damardır. Adile Ayda
Yahya Kemal’in stanbul’a kalbiyle âsık olmadan önce, beyniyle âsık oldugunu
söyler. Ona göre sair, Paris’ten ikinci dönüsünden sonra köksüzlük ve öksüzlük
duygusundan kurtulur ve Bizans’ı stanbul yapan tarihî mucizeyi severek anlamaya
çalısır. Ögrencileriyle yaptıgı bütün stanbul gezilerinde, bütün semtlere sinen bu
mucizeyi arar (Ayda 1988: 48). Buldugu ilk sey, Michelet’in “Fransa’nın topragı,
on asırda Fransız milletini yarattı” seklindeki sözünün anlamıdır. Bizans’ı Türk
stanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif
ruhun eseridir. stanbul’un her tasına, her eserine, her kösesine ve her semtine
sinmis bu ruh ve irade, kesfedilmeyi beklemektedir.
…
2. ORHAN VELİ’NİN İSTANBUL’U
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet merkezinde toplanan yeni şiirin
“garip şairleri” için İstanbul, en genel anlamıyla “küçük adam”ın yaşadığı yerdir.
Ahmet Oktay, 1940’ların küçük adamının, küçük üreticiler, marjinaller arasında bir
şair-avare olarak dolaştığını; 1950’lerin küçük adamının ise büyük şehirde,
metropolün cangılında, insanlıktan umudunu kesme noktasına gelen bir melankolik
gibi göründüğünü; yalnız, küskün ve umarsız olarak dolaştığını söyler (Oktay
1993: 124). Sait Faik’ten yapılacak bir alıntı, günlük ilişkiler içinde mutluluğu ve
hazzı bulmaya çalışan “şair-avare”yi ve umarsız kişiyi gösterecektir. Şöyle der Sait
Faik: “Dostlarımı, sevdiklerimi çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Her
umumi, herkese açık yol, ahçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. Köylülerle beraber
demir parmaklıklarına asılıp belediye gazinosunda saz dinledim. Açık yerlerde
oynanan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik. Mahalle
kahvesinde yirmi lira maaşlı müvezziler, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun
kahvecilerle altı kol iskanbil oynadım” (Abasıyanık 1950: 43). Orhan Veli’nin
şiirleri, hem mekânsal hem de tematik bağlamda Sait Faik’in öykülerinin
simetrisidirler. İstanbul’u kutsallığından ve romantik düşselliğinden uzaklaştırıp,
yaşanılan günlük hayatın mekânı haline getiren, özellikle öyküde Sait Faik, şiirde
Orhan Veli’dir.
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet merkezinde toplanan yeni şiirin
“garip şairleri” için İstanbul, en genel anlamıyla “küçük adam”ın yaşadığı yerdir.
Ahmet Oktay, 1940’ların küçük adamının, küçük üreticiler, marjinaller arasında bir
şair-avare olarak dolaştığını; 1950’lerin küçük adamının ise büyük şehirde,
metropolün cangılında, insanlıktan umudunu kesme noktasına gelen bir melankolik
gibi göründüğünü; yalnız, küskün ve umarsız olarak dolaştığını söyler (Oktay
1993: 124). Sait Faik’ten yapılacak bir alıntı, günlük ilişkiler içinde mutluluğu ve
hazzı bulmaya çalışan “şair-avare”yi ve umarsız kişiyi gösterecektir. Şöyle der Sait
Faik: “Dostlarımı, sevdiklerimi çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Her
umumi, herkese açık yol, ahçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. Köylülerle beraber
demir parmaklıklarına asılıp belediye gazinosunda saz dinledim. Açık yerlerde
oynanan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik. Mahalle
kahvesinde yirmi lira maaşlı müvezziler, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun
kahvecilerle altı kol iskanbil oynadım” (Abasıyanık 1950: 43). Orhan Veli’nin
şiirleri, hem mekânsal hem de tematik bağlamda Sait Faik’in öykülerinin
simetrisidirler. İstanbul’u kutsallığından ve romantik düşselliğinden uzaklaştırıp,
yaşanılan günlük hayatın mekânı haline getiren, özellikle öyküde Sait Faik, şiirde
Orhan Veli’dir.
…
3. ILHAN BERK’ N STANBUL’U
lhan Berk, özellikle 1947’de yayımladıgı stanbul adlı kitabıyla, modern
sehrin insanî ve kültürel topografyasını göstermeye yönelir. Kaplan’a göre Berk’in
stanbul’u bir kâbusu andırır. Her seyin karmakarısık oldugu, birbirine girdigi
stanbul’un bıraktıgı intiba, bastanbasa bir abeslikten ibarettir. Berk, stanbul’un
geçmisini ve bugününü kötü ve çirkin olarak göstermistir (Kaplan 1973: 176).
Ahmet Oktay da, stanbul kitabı için, “kentin dogal ve insansal cografyasını
betimleyebildigi söylenebilir” dedikten sonra; Berk’in, stanbul’un geçmisini
‘talan’ olarak; bugününü ise “dev ayaklı çamur olan sermaye”nin baskısı altında
katılasan, pislesen bir sehir olarak gördügünü söyler (Oktay 2002: 195). Hem
kötümser ruh haliyle hem de geçmise bakıs açısıyla Tevfik Fikret’in Sis siirini
hatırlatan stanbul siirinde, eski stanbul, talandır; çünkü kralların, padisahların,
despot iktidarların mülküdür. Bugünün stanbul’u pistir, vahsidir; çünkü insanı
lhan Berk, özellikle 1947’de yayımladıgı stanbul adlı kitabıyla, modern
sehrin insanî ve kültürel topografyasını göstermeye yönelir. Kaplan’a göre Berk’in
stanbul’u bir kâbusu andırır. Her seyin karmakarısık oldugu, birbirine girdigi
stanbul’un bıraktıgı intiba, bastanbasa bir abeslikten ibarettir. Berk, stanbul’un
geçmisini ve bugününü kötü ve çirkin olarak göstermistir (Kaplan 1973: 176).
Ahmet Oktay da, stanbul kitabı için, “kentin dogal ve insansal cografyasını
betimleyebildigi söylenebilir” dedikten sonra; Berk’in, stanbul’un geçmisini
‘talan’ olarak; bugününü ise “dev ayaklı çamur olan sermaye”nin baskısı altında
katılasan, pislesen bir sehir olarak gördügünü söyler (Oktay 2002: 195). Hem
kötümser ruh haliyle hem de geçmise bakıs açısıyla Tevfik Fikret’in Sis siirini
hatırlatan stanbul siirinde, eski stanbul, talandır; çünkü kralların, padisahların,
despot iktidarların mülküdür. Bugünün stanbul’u pistir, vahsidir; çünkü insanı
yozlastıran kapitalizmin sehridir. Sermaye denilen dev ayaklı çamur, stanbul’u
bastanbasa kirletmis, yozlastırmıs; sehri, düs kıran bir mekâna dönüstürmüstür. Bu
algının, sehri, sınıfsal çatısmanın ve proleterlesme sürecinin modern mekânı olarak
Nazım Hikmet’in sosyalist bakıs açısıyla ilgisi açıktır. Berk, sehirlerin yapısını,
insanların iliskilerini tarihsel materyalist açıdan, sınıfsal bilinç açısından görmeyi,
stanbul ve Zonguldak’tan ögrendigini söyleyerek (Berk 1992: 77), bilinçlenme
sürecini kendi deneyimlerine baglamak istese de, asıl kaynak Nazım’dır. Siirindeki
biçimsel özellikler bakımından, sosyalist gerçekçi siirden ayrılan lhan Berk
“Nazım’ın siiriyle bir akrabalıgım olduysa, dünya görüsü akrabalıgıdır bu. Yeni siir
kavramını Witman’la Apollinaire’e borçluyum” (Berk 1992a) derken bu gerçegi
vurgular.
bastanbasa kirletmis, yozlastırmıs; sehri, düs kıran bir mekâna dönüstürmüstür. Bu
algının, sehri, sınıfsal çatısmanın ve proleterlesme sürecinin modern mekânı olarak
Nazım Hikmet’in sosyalist bakıs açısıyla ilgisi açıktır. Berk, sehirlerin yapısını,
insanların iliskilerini tarihsel materyalist açıdan, sınıfsal bilinç açısından görmeyi,
stanbul ve Zonguldak’tan ögrendigini söyleyerek (Berk 1992: 77), bilinçlenme
sürecini kendi deneyimlerine baglamak istese de, asıl kaynak Nazım’dır. Siirindeki
biçimsel özellikler bakımından, sosyalist gerçekçi siirden ayrılan lhan Berk
“Nazım’ın siiriyle bir akrabalıgım olduysa, dünya görüsü akrabalıgıdır bu. Yeni siir
kavramını Witman’la Apollinaire’e borçluyum” (Berk 1992a) derken bu gerçegi
vurgular.
…
Yahya Kemal’e göre Bizans’ı Türk Istanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan
Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif ruhun eseridir. Bu yüzden stanbul,
Müslüman Türk medeniyetinin bütün asabiyetini, idrakini, sanatını ve zevkini
Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif ruhun eseridir. Bu yüzden stanbul,
Müslüman Türk medeniyetinin bütün asabiyetini, idrakini, sanatını ve zevkini
hafızasında saklayan bir sehirdir. Orhan Veli’nin stanbul’u, içindeki her türlü
çatısmaya ragmen büyük bir ritme ve enerjiye sahip olan bir yasama merkezidir.
lhan Berk’in stanbul’u ise, çok kültürlü, çok inançlı tarihsel bir süreçten geçerek
modernlesmeye ugrayan vazgeçilmez bir kaostur.
çatısmaya ragmen büyük bir ritme ve enerjiye sahip olan bir yasama merkezidir.
lhan Berk’in stanbul’u ise, çok kültürlü, çok inançlı tarihsel bir süreçten geçerek
modernlesmeye ugrayan vazgeçilmez bir kaostur.
Calismanin tamami icin tiklayiniz.
24 Mayıs 2011 Salı
Orhan Gencebay’ın Şarkılarında Klasik Şiir (Divan) Etkisi
Muhammet KUZUBAŞ
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Türkoloji Araştırmaları Dergisi
c.2, s.3 – Yaz 2007 (s.392-406)
c.2, s.3 – Yaz 2007 (s.392-406)
Özet
Orhan Gencebay, Türk müziğinin son 30-35 yılına damgasını vurmuş önemli sanatçılarımızdan birisidir. Orhan Gencebay’ın bu kadar yıl boyunca pek çok halk kesimi tarafından büyük bir ilgi ve beğeniyle izlenmesi, şüphesiz ki üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken bir konudur. Gayr-ı ahlâkî tavırlarla popüler olunmaya ve zirvede kalınmaya çalışıldığı, şarkı sözlerinin ve izleyiciye sunuş biçiminin erotizmle birleştirilerek sanat ve sanat eseri kavramlarının farklı boyutlara çekildiği bir ortamda, bu kadar yıl sadece sesi ve şarkılarıyla kendini gösteren ender kişilerden biridir Orhan Gencebay. Bu yazıda, yıllar öncesinin Orhan Abi’sinin, bugünlerin Orhan Baba’sının şarkıları ile klâsik şiirimiz arasında dikkat çeken benzerlikler ortaya konmaya çalışılmıştır.
Orhan Gencebay’’ın müziği, zaman zaman arabesk müzik olarak nitelendirilse de o, bu nitelendirmeyi hiçbir zaman kabul etmemiştir. Kültürel altyapı, geniş bir toplum kesimine hitap etme, toplumun ortak duygu ve düşüncelerini yansıtma vb. gibi ögeler, bir sanat eserini veya sanatçıyı zirvede tutan en önemli etkenler arasında sayılabilir. Belki de Orhan Gencebay’ı başarılı kılan da bu özelliklere sahip olmasıdır. Çünkü Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri dikkatle incelendiğinde, dizelerin arkasında çok geniş bir şiir kültürünün olduğunu tespit etmek pek de zor olmayacaktır. Bu düşünceden yola çıkarak, Orhan Gencebay’ın, sözlerini kendi yazdığı şarkıların dizeleri arasında dolaşmaya ve bu dizelerin arka planında yatan şiir kültürünü ortaya koymaya çalışacağız.
Orhan Gencebay’ın şarkılarına genel olarak bakıldığında klâsik Türk şiirinde hakim olan pek çok hayale, duygu ve düşünceye rastlamak mümkün olacaktır. Aşk, âşık, maşuk, dert, çile, vefa, şarap, meyhane, felek vb. ögeler, klâsik şiirimizin temel konuları olduğu kadar, Orhan Gencebay’ın şarkılarının da temel konuları sayılabilir. Bu noktada, sanatçının şarkılarından seçtiğimiz bölümlerle, bunların klâsik şiirimizde nasıl karşılık bulduklarına bakalım:
İlk olarak Leyla ile Mecnun hikayesinden başlayalım. İlk örnekleri Arap ve Fars edebiyatlarında görülen bu hikaye, 14 ve 15. yüzyıldan sonra Türk şiirinin en önemli kaynaklarından birisi olmuştur. Bu iki aşk kahramanın maceraları, bir yandan pek çok mesnevinin konusunu oluştururken; diğer yandan da kasideden gazele, rubaiden şarkıya, türküden koşmaya kadar pek çok şiirde önemli bir benzetme ögesi olarak kullanılmıştır. Leyla ile Mecnun hikayelerinin en güzeli Fuzulî’nin yazdığı Leyla ile Mecnun mesnevisi olarak kabul edilir. Bu konu, şiirlerde benzetme ögesi olarak kullanıldığında ise şair genellikle kendini Mecnûn’a, sevgiliyi de Leylâ’ya benzetir. Sevgiliye olan aşk uğrunda çekilen çileler ve yapılan mücadeleler, Mecnun’la kıyaslanır.
Nice bir vâdî-i gamda dil-i mahzûn yerine
Bağlamaz ol saçı Leylî beni Mecnûn yerine1
Bağlamaz ol saçı Leylî beni Mecnûn yerine1
“Hüzünlü gönlüm ne kadar gam vadisinde olursa olsun (yani sevgili uğruna sıkıntı ve dert çekerse çeksin) Leyla2 gibi saçları olan sevgili beni Mecnun olarak kabul etmez.”
Şairlerimiz bazen de, aşk ve aşk uğrunda çekilen sıkıntılar konusunda Mecnun’dan daha üstün olduklarını söylerler:
Bende Mecnûndan füzûn âşıklık istidâdı var
Âşık-ı sâdık benem Mecnûnun ancak adı var3
Âşık-ı sâdık benem Mecnûnun ancak adı var3
Orhan Gencebay’ın Leyla ile Mecnun adını taşıyan şarkısı, klâsik şiirimizde anlatılan Leyla ile Mecnun hikayeleriyle büyük bir uyum içerisindedir. Klâsik Leyla ile Mecnun mesnevilerinde anlatılan hikayelerin özeti kısaca şöyledir:
Arabistan’da Beni âmir kabilesinden Kays ile Leyla daha çocukken birbirlerini severler. Halk arasında çeşitli dedikodular yayılmaya başlayınca, annesi kızını çadırına kapatır. Sevgilisini göremeyen Kays, üzüntüsünden kendinden geçer ve çöllerde dolaşmaya başlar. Kays’ın kendinden geçmiş bu hali onun Mecnun (cinlenmiş, deli) diye anılmasına vesile olur. Mecnun’un babası, oğlunun durumuna çok üzülür ve Leyla’yı babasından ister. Leyla’nın babası, bir deliye verecek kızımız yok diyerek onları elleri boş gönderir. Bu haber Mecnun’u daha da perişan eder. Gece gündüz derbeder bir şekilde dolaşan Mecnun’un ağlamaktan gözleri kanlanmıştır. Mecnun, iyileşmesi için dua etmek üzere Kabe’ye götürülür. Ancak Mecnun, Kabe’ye gelince aşkının daha da artması için dua eder. O artık sevgilinin derdiyle mutlu olmaktadır. Çöllerde yabani hayvanlarla dostluk kurmakta, bu arada da yanık aşk şiir şiirleri söylemektedir. Mecnun’un bu haline üzülen Nevfel adında bir Arap beyi, Mecnun adına kızı babasından tekrar ister. Kızın babası yine red cevabıverince, Nevfel askerlerini toplayarak Leyla’nın kabilesine savaş açar. Amacı Leyla’yı zorla da olsa alıp Mecnun’a götürmektir. Bu haberi işiten Mecnun, savaşta Leyla’nın kabilesinin galip gelmesi için dua eder. Nevfel ilk savaşta yenilir, ancak ikinci savaşta galip gelir. Fakat, Mecnun’un duasını duyunca kızı almadan geri döner. Bu arada Leyla’yı İbni Selam adında biriyle evlendirirler. Leyla, bir yalan uydurur ve zifaf gecesinde İbni Selam’a kendisinin bir cinle evli olduğunu, kendisine el sürmesi halinde ikisinin de öleceğini söyleyerek İbni Selam’ın kendisine dokunmasını engeller. Bir müddet sonra İbni Selam ölür, Leyla da Mecnun’u aramaya çıkar. Mecnun’u perişan ve tanınmaz bir halde bulur. Onunla visale ermek ister. Ancak Mecnun, mecazi bir aşkın peşinde olmadığını, maddi varlıklarla ilişkisini kestiğini, Leyla ile kendisinin artık tek bir beden olduğunu söyleyerek onu reddeder. Mecnun burada mecazi aşktan ilahî aşka ulaştığını vurgular. Ümitsizce geri dönen Leyla bir müddet sonra ölür. Sevgilisinin ölüm haberini alan Mecnun, onun mezarına koşar ve “Leyla! Leyla!” diyerek oracıkta can verir.4
Yukarıda anlatılan hikaye ve genel Leyla-Mecnun anlayışıaçısından Orhan Gencebay’ın aşağıdaki şarkısı arasında büyük bir örtüşme vardır. Gencebay’ın şarkısında da Leyla ile Mecnun’un gönülleri sevgiyle, dertle dolmuş; aşk maceraları dillere destan olmuştur. Mecnun, kanlı göz yaşları dökmüş, dünyada sevgilisine kavuşamamış, mahşerde kavuşmayı tercih etmiştir. O, çöllerde “Leyla!” diyerek dolaşmış; her sözü, her feryadı, gecesi-gündüzü “Leyla” olmuştur:
LEYLA İLE MECNUN
Bir feryat yıllarca cevapsız kaldı
Öyle bir feryat ki bu duyan ağladı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk dünyada hiç yaşanmadı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk bir daha yaşanmadı
Aşkımın gözyaşları tek ümidim hala
Döktüğüm kanlı yaş yalnızlık ne bela
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Bir efsane olduk dertli çilede
Hep sordular mecnun leylan nerede
Öyle bir feryat ki bu duyan ağladı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk dünyada hiç yaşanmadı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk bir daha yaşanmadı
Aşkımın gözyaşları tek ümidim hala
Döktüğüm kanlı yaş yalnızlık ne bela
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Bir efsane olduk dertli çilede
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim feryadımda
Kaderimde kederimde son nefesimde
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim gündüzümde hem gecemde
Kaderimde kederimde her nefesimde
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Kaderimde kederimde son nefesimde
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim gündüzümde hem gecemde
Kaderimde kederimde her nefesimde
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Yukarıda da değinildiği üzere, Leyla çölde Mecnun’u perişan bir halde bulunca, Mecnun onunla visale ermeyi reddetmiştir. Çünkü Mecnun, Leyla ile tek beden haline geldiğini (ki buna tasavvufta vahdet denir) söyler ve Leyla’yı çaresiz bir şekilde geri gönderir. Sevgiliyle tek bir beden olma hayali Orhan Gencebay’ın bir başka şarkısında şu şekilde yer bulur:
Bazen bana öyle yakın öyle cansın ki
Ben bedenim sense ruhum öyle bensin ki
Ben bedenim sense ruhum öyle bensin ki
…
Makalenin tamami icin tiklayiniz.
22 Nisan 2011 Cuma
Sensiz Yarım
Her şey yarım
Dışarıda sensiz bir pazartesi
Yeniden başlamak lazım
Hatırlamamak galiba en iyisi
Sensiz yarım
Yaşanacak ne varsa
Bir yanm
Merhaba diyor yeni gelen sabaha
Zifir karanlıkta kalmış
Sensiz yarım
Şarkılar yarım
Susmuş radyolarda aşk
Çekip gidişin gibi
Kapkara büyüyor yokluğun cehennemi
Yanıyor tutuşmuş yarım
Resimler yarım
Gözlerin yok saçların yok
Elele gülmüşüz güllerin önünde
Ellerin yok
Ağlıyor gülen yarım
Sözler yarım
Unutulmuş ne varsa sevdaya dair
En güzel yerinden susmuşsun aşkı
Seni seviyorum desen ne olur
Lal olmuş söyleyen yarım
Kapılar yarım
Vurup gidişin arkana bakmaksızın
Bir sızı bırakmışsın
Acıyor her kapı çalınışta
Seni bekleyen yarım
Sensiz yarım
Yaşanacak ne varsa
Bir yarım
Merhaba diyor yeni gelen sabaha
Zifir karanlıkta kalmış
Sensiz yarım
Aşk yarım
Ben yarım
Her şey yarım
Dışarıda sensiz bir pazartesi
Yeniden başlamak lazım
Hatırlamamak galiba en iyisi
İbrahim Sadri
18 Nisan 2011 Pazartesi
Aşk
Tînet-i Âdemde konmasa eğer sevdâ-yı aşk
Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk
Kenz-i mahfîden zuhûra geldi eşyâ lâ-cerem
Bâd-ı hubbiyle temevvüc etdi çün deryâ-yı aşk
Tâlib-i dîdâr olup ayılmaya tâ haşredek
Kim ki nûş ede ezel bezminde ger sahbâ-yı aşk
Aşk ü müşg olmaz nihân ânı bilir halk-ı cihân
Âşık-ı bî-çâreye mümkün müdür ihfâ-yı aşk
Bülbülün hâlin bilenler gûş ederler nâlesin
Bir gül-i bî-hâr içündür bunca hûy u hây-ı aşk
Aşk-ı Şîrîn oldu feryâdına Ferhâd'ın sebep
Ey nice dânâyı Mecnûn eyledi Leylâ-yı aşk
Ey Hüdâyî hâlet-i aşkı ne bilsin her meges
Kulle-i Kâf-ı hakîkat mürgüdür ankâ-yı aşk
Aziz Mahmut Hüdai
http://www.antoloji.com/ask-57-siiri/
İşidin ey yârenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere bitinmez
Hürmetli nesnedir aşk
Dağa düşer kül eyler
Gönüllere yol eyler
Sultanları kul eyler
Hikmetli nesnedir aşk
Kime kim vurdu ok
Gussa ile kaygu yok
Feryad ile âhı çok
Firkatli nesnedir aşk
Denizleri kaynatır
Mevce gelir oynatır
Kayaları söyletir
Kuvvetli nesnedir aşk
Miskin Yunus neylesin
Derdin kime söylesin
Varsın dostu toylasın
Lezzetli nesnedir aşk
Yunus Emre
http://www.antoloji.com/ask-1720-siiri/
Kevser-i ateş- nihadın adı aşk
Düzah-ı cennet -nümanın adı aşk
Bir lügat gördüm cünun isminde ben
Anda hep cevr ü cefanın adı aşk
Şeyh Galib
http://www.antoloji.com/kevser-i-ates-nihadin-adi-ask-kit-a-siiri/
Gönül kuşu eski yuvadan uçtu
Giden gelsin bizimle dost iline
Katerler bağlandı kafile göçtü
Giden gelsin bizimle dost iline
Aşk eseri olan karar bağlamaz
Yüreğinde derd olmayan ağlamaz
Bizi bu yerlerde kimse eğlemez
Giden gelsin bizimle aşk iline
Bir garibim adım sanım anılmaz
Yüreğimde yaram vardır onulmaz
Aşk deryası cuş eyledi yenilmez
Giden gelsin bizimle aşk iline
Leyl-ü nehar akar çeşmimin yaşı
Dost yoluna koyup can ile başı
Aşk ile geçelim dağ ile taşı
Giden gelsin bizimle aşk iline
Derviş Himmet aydır onu bilenler
Medhin okur anda varıp gelenler
Delilimiz oldu pirler erenler
Giden gelsin bizimle aşk iline
Kul Himmet
http://www.antoloji.com/gonul-kusu-eski-yuvadan-uctu-siiri/
Kurtulamam üç nesnenin elinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Üçü bilmez birbirinin halinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Aşktır beni sevda ile söyleten
Firkattir cevr ile sinem dağlayan
Gurbettir gözümden kanlar akıtan
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Bahri gibi ummanları yüzdüren
Mecnun gibi sahraları gezdiren
Ferhad gibi dağlar başın kazdıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Ben bilirim benim aklım şaşıran
Beni sevdiğimden cüda düşüren
Muhabbet deryasın baştan aşıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Gevheri der dersim aldım hocadan
Okuyup hatmettim kara heceden
Koç yiğidi pir eyledin kocadan
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Şair Gevheri
http://www.antoloji.com/kurtulamam-uc-nesnenin-elinden-siiri/
Resim: flickr.com
17 Mart 2011 Perşembe
Canım İstanbul
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canim;
Vatanim da vatanim...
İstanbul,
İstanbul...
Tarihin gözleri var, surlarda delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta saha kalkmış Fatih'ten kalma kir at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet...
O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul...
Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir katibi mi...
Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler!
Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler...
Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
Gecesi sümbül kokan
Türkçe’si bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...
Necip Fazıl Kısakürek
Ben Sana Mecburum
ben sana mecburum, bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum, bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum
ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir, o eski İstanbul mudur?
karanlıkta bulutlar parcalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum, sen yoksun
sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşamüstü ansızın yorulur
tutsak, ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat cıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa, kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih`te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam,ne tutsam, nereye gitsem
ben sana mecburum, sen yoksun
belki haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler, bilmiyor
bir şileb sızıyor ıssız gözlerinden
belki Yeşilköy`de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın, tüylerin ürperiyor
belki körsün, kırılmışsın, telaş içindesin
kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla baslıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır, başka türlü olmayacak
ben sana mecburum, bilemezsin
Atilla İlhan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)
