uluslararası ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uluslararası ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2014 Pazartesi

Osmanlı Diplomasisinde Batı İmgesi

BÜŞRA ARSLAN, Niğde Üniversitesi
Osmanlı diplomasisi İslam hukuku çerçevesinde şekillenmiş olup Tsympe (Çimpe) Kalesi’nin alınışı ile batıya yönelik bir politika izlemiştir. Çimpe Kalesi, 1352’de Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından alınarak Osmanlı devleti kendinden önceki diğer küçük beyliklerden farklı olduğunu göstermiştir. Bu kale Rumeli’ye geçiş için önemli olmakla beraber Balkan devletleri için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kale, Osmanlı Devleti’nde Rumeli yakasından alınmış olan ilk kale olarak önem arz etmektedir. Çimpe Kalesi’nden sonra Gelibolu işgal edilmiş, Trakya beş yıl içerisinde fethedilmiştir. Bölgelere, kültürel yapılanmayı sağlamak için Anadolu’dan halk yerleştirilmiştir. Bu işgaller Osmanlı Devleti’ni Avrupa yakasında güçlü bir konuma getirmiştir.[4] Osmanlı Devleti, Rumeli yakasında aldığı bölgelerde hoşgörülü davranmış ve “istimalet”[5] adı verilen ara bulucu politika ile gayr-i Müslim halkın güvenini kazanmıştır. Bu sayede düzenli bir toplum yapısı oluşturmuştur. Osmanlı yönetimi, istimalet politikası ile İslam şeriat hükümleri çerçevesinde gayr-i Müslimlere haklar tanıyor, dinde serbestliğe izin veriyor ve köylüleri feodal yapının zararlarından kurtarıyordu. Bu sayede idari sistem sağlanıyor ve propaganda yapacak birey sayısı azaltılıyordu. İstimalet politikası, Selçuklulardan Osmanlı Devleti’ne kalmıştır. Bu politika sayesinde Osmanlı Devleti Balkanlarda uzun süre ayakta kalabilmiştir. Bunun dışında uygulanan “iskân”[6] politikası ile Rumeli yakası, yapılan göçler sayesinde Türk yurdu haline getirilmiştir. Osmanlı Devleti gelirini arttırmak için Balkanlarda bu politikayı uygulamıştır. İmparatorluk içerisinde sorun çıkaran ya da çıkarması muhtemel olan kişileri yeni fethedilen, imparatorluğun uzak köşelerine iskân politikası uygulanarak sürgün edilmişlerdir. İskân politikası uygulanan topraklar işlenmeye başlanmış ve bölgede Türklere ait şekillerden eserler yapılmıştır. Rumeli’de uygulanan iskân politikasından Müslüman halk ile Hristiyan halk bir araya getirilmemek istenmiştir. Rumeli’ye gönderilen halk öncelikli olarak başıbozuk, verimsiz toprağa sahip, kimsesiz, fakir kişilerden seçilmiştir. Ayrıca Osmanlı devleti farklı bir iskân politikası olarak Balkanlardaki Müslüman-Türk şeyhleri ve dervişleri bölgeye göndererek Hristiyan halkı etkileyerek bölgeyi fiilen fethediyordu.[7]
Osmanlı Diplomasisinin Nitelikleri
Osmanlı diplomasisi III. Selim zamanına kadar bir uluslararası sistemde dış politika unsuru olarak görülmemiştir. Dar’ül Harb kavramı çerçevesinde şekillenen Osmanlı, Hristiyan devletlerle sürekli savaş halinde olmasından dolayı diplomasi kavramına o dönemlerde ihtiyaç duymamıştır. Savaşları kazan İmparatorluk yükselme dönemimde hiçbir devlet ile müzakere yapmamış ve uzlaşma sağlamamıştır. O dönemde kazanılan topraklar doğrudan devlet topraklarına katılırdı veya toprak için yenilen devletten tazminat alınırdı. Avrupa devletlerine gönderilen daimi ya da geçici elçiler daha çok Osmanlı Devleti’nin gücünü belli etmek ve gözdağı vermek için çalıştırılmıştı.
Osmanlı Devleti, cihat anlayışıyla diplomatik ilişkiler kurmuştur. Daha sonraları evlenme yoluyla da diplomatik ilişki kurulmuştur. Bu durumun en güzel örnekleri, Bizans ile yapılan evliliklerdir. İlk evlilik Orhan Beyin Yarhisar tekfurunun kızı, adı Holofira olan Nilüfer Hatun ile evlenmesidir. Bu evlilik, Osmanlı Devleti’nin saygınlığının artmasını sağlamıştır. İkinci evlilik, yine Orhan bey tarafından yapılmıştır. Bizans imparatoru III. Andronikos ile Fransız eşi Anna’nın kızı Asporça Hatun’la ikinci evliliğini yapmıştır. Bu evlilik ile Bizans’ın iç işlerine karışma fırsatı buluyoruz. Üçüncü Evlilik yine Bizanslılarla yapılmıştır. Orhan Bey ile İmparator VI. İoannes Kantakuzen ve eşi İmparatoriçe İrene’nin kızları olan Theodore (Maria) arasında olmuştur.[8] Bu evliliğin ardından Osmanlı Sulatanı Orhan Bey barışçıl yollarla fetihler yapmaya çalışmıştır. Osmanlı devletinin diğer devletlerle diplomatik ilişkilerinin iyi olmasının sebeplerinden en önemlisi iç ilişkilerinde yürüttüğü politikadır. Osmanlı Devleti, iç politikada hoşgörü ve denge siyaseti uygulayarak devletlerin dikkatini çekmiş ve fethedilen yerlerdeki halk tarafından sevilen bir imparatorluk olmuştur.
Ancak İmparatorluğun çöküşünü fırsat bilen Hristiyan Avrupa devletleri kaç yıldır Osmanlıyı içine dâhil etmeye çalıştıkları, uluslararası ilişkiler ve hukuk sistemini için eskisi gibi istekli davranmadılar. Osmanlı devleti bu hukuk sistemini, Islahat fermanı ile aynı yıl toplanan Paris Barış Konferansı ile kabul etmiştir. Ancak bu durum Osmanlı devletinin pek yararına olmadığı gibi devlet ekonomisi ve hukuk alanında Avrupalı devletlerle eşitlik sağlanamamış, ayrıcalıklar güvence altına alınmıştır. Osmanlı devleti Avrupalı devletler tarafından “ hasta adam” olarak anılmış ve hiçbir zaman Avrupalı devletlerin içerisine girememiştir. Osmanlı devletinin son dönemlerdeki diplomasi uyguluyormuş yalanı pek işe yaramamış ve Avrupa\ Osmanlı-Türk ayrımı her zaman sürmüştür.
Osmanlı diplomasisi, “eşit müzakere” ve “uzlaşı” kavramlarının ait olduğu bir dış politika sürmemiştir. Osmanlı diplomasisinin içe kapanıklığını son dönemlerde aşmış olsa da bu çekingen tavır Türkiye diplomasisini uzun süre etkilemiştir.[9]
Sefaretnameler ’de Batı İmgesi
            Osmanlı devleti kurulduğundan bu yana yabancı devletlerle siyasi ilişkiler kurmuş olsa da diplomatik yollarla yani elçiler vasıtasıyla ilişkiler kurması 18.yüzyılı bulmuştur. Osmanlı imparatorluğu diğer devletler hakkında bilgi öğrenmek için ilk başlarda “ fevkalade elçileri ” göndermiştir.[10]Ayrıca Osmanlı Devleti’nin yabancı devletlere elçi göndermesinin sebebi olarak; tahta çıkan Osmanlı padişahı yabancı devlet hükümdarlarına cüluslarını tebliğ etmek için, taç giyme törenlerinde padişahı temsil etmek için, padişah tarafından yazılan mektupları ve hediyeleri iletmek için, devletlerarasındaki ilişkiyi kontrol etmek için, yabancı devletler elçi istediği için gönderilmişlerdi.[11] Bu durum 1789’da III. Selim’in tahta çıkmasıyla değişikliğe uğramıştır. Osmanlı Devleti 18.yüzyılın ikinci yarısında gücünü kaybettiği için diğer devletlerle kurmadığı diplomatik ilişkinin önemli olduğu anlamış ve ilk ikamet elçiliğinin III. Selim’in sempati duyduğu Fransa’da kurulmasına karar verildi. [12]Ancak Babıali, ikamet elçiliğinin İngiltere kurulmasının daha uygun olacağını düşünüyordu. O dönemdeki Fransız İhtilali, Babıali’nin bu düşüncesine Osmanlı İmparatorluğu’nun daha ılımlı bakmasına yol açtı. Reisülküttap Raşid Efendi İngiltere elçisi ile görüşüp gönderilecek elçinin nasıl, hangi yol güzergâhında gideceğine ve elçinin rütbesi konusunda karara vardı.Osmanlı Devleti bu dönemde gönderdiği elçileri sınıflandırdığı kesin olarak belgelere dayanmasa da, elçinin gönderildiği devletin önemine göre Büyük Elçi ve Orta Elçi, mektup iletmek için görevlendirilmiş kişilere Namares denilmiştir.[13] İngiltere’ye gönderilen ilk ikamet elçisi, Kalyonlar eski kâtibi Yusuf Agâh Efendi olarak belirlendi. Yusuf Agâh Efendi’ye “ Büyük Elçi ” rütbesi verildi.[14]Yusuf Agâh Efendi gönderdiği ilk bilgide, İngiltere ile Rusya arasında imzalanan 18 Şubat 1795 tarihli savunma antlaşmasının Osmanlı aleyhine bir madde içermediğini, İngiltere’nin Rusya’ya karşı dost olmadığını ve İngiltere’nin Osmanlı hakkındaki söylemlerine güvenilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Yusuf Agâh Efendi İngiltere’de üç buçuk yıl kadar görev yaptıktan sonra yerini İsmail Ferruh Efendi’ye bıraktı. Ayrıca Paris’e Seyyid Ali, Viyana’ya İbrahim Afif ve Berlin’e Ali Aziz Efendiler gönderildi.Gönderilen elçiler gittikleri devletler hakkında İmparatorluğa her konuyu yorumlayarak bildirmiştir. Bildirdikleri konularla Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’ya bakış açışını çeşitli açılarla yenilemiştir. Osmanlı devleti elçilerin üç yıllık sürelerinin bitmesiyle, 1800lerin sonlarında elçileri çekmiştir ve Londra, Viyana ve Berlin’de daimi elçiler bulundurmaktan vazgeçmiştir.[15]
Sefaretnameler
1665 te Viyana’ya elçi olarak gönderilen Kara Mehmet Paşa Sefaretnamesinde, bulunduğu şehrin istihkâmlarından, yapılan ikramlardan, merasimlerden bahsetmektedir. 18.yüzyılda Damat Ferit paşa tarafında Paris’e elçi olarak gönderilen Mehmet Çelebi’ye Fransa’nın kültür ve kuruluşlar ile ilgili uygulanabilir olanları rapor etmesi talimatı verilmişti. Mehmet Çelebi’nin yazdığı Fransa sefaretnamesi hayranlık duyduğu Fransa’nın kültürel ve manevi değerlerini içermektedir. 1722 de Rusya’ya elçi olarak gönderilen Niş’li Mehmet Ağa’nın Rusya sefaretnamesi günlük şeklinde tutulması yönüyle bir ayrıcalığı vardır. Sefaretnamesi Rusya ile yapılan müzakerenin nasıl başlatıldığını anlatmıştır. Mustafa Efendinin yazdığı Istılah-ı Nemçe olarak bilinen sefaretnamesi, 1701-1714 yıllarında Avrupa’da yaşanan olayların başlama sebeplerini, seyrini kapsamaktadır. Ayrıca bu sefaretname Roma-Germen İmparatorluğundaki taç giyme merasimlerinde kimlerin taç giydiğini, imparatorluğun mali ve askeri yapısı hakkında da bilgi vermektedir. Ahmet Resmi Efendi’nin Viyana sefaretnamesi o dönemdeki Viyana’nın gündelik hayatından bahsetmektedir. Ahmet Resmi Efendi’nin Prusya sefaretnamesi, elçinin yol güzergâhı üzerindeki Romanya şehirlerinden ve Hotin kalesinden, Lehistan’ın önemli ticaret limanlarından, o dönemdeki durumundan ve Prusyalıların askerliği hakkında bilgiler içermektedir. Moralı Seyyid Ali Efendi Fransa sefaretnamesinde, gemi yolculuğunda gördüğü yerlerden bahsetmiş ve tarihinde Osmanlı Devleti ve Sicilya krallığı arasında kurulan dostluk ilişkisinden de söz eder. Katıldığı merasim ve gece eğlencelerini anlatan Ali Efendi Paris’te ki ilgi çekici yerlerden bilgiler vermektedir. Seyyid Abdürrahim Muhib Efendi’nin sefaretnamesinde Avrupa hakkında bilgi vermekle birlikte Paris şehrindeki hukuki düzeni, yurtdışına çıkarken uyulması gereken pasaport düzenini, telgrafla haberleşme sistemini, barut ve top yapımı üzerin de durmuştur. Paris’te teleskop ve büyük bir kütüphanenin olduğunu notlarını dâhil etmiştir. Ayrıca Fransız hükümeti ile yapılan müzakereleri not tutan Muhib Efendi, yabancı sefirlerin tuttuğu notlarında sefaretnamesine dâhil etmiştir. Seyyid Mustafa Sami Efendi’nin 1838 tarihli Avrupa Risalesi, eski tarzda yazılmış olan son sefaretnamedir. Bu yapıt yabancı dil bilmenin öneminden bahsetmektedir. Mehmet Sadık Rıfat Paşa’nın 1838 deki İtalya sefaretnamesi, elçinin seyahati boyunca gördüğü eserleri, bayındırlığı, sosyal ve kültürel durumları içermekle birlikte Milano’nun İstanbul’un güzelliğini geçemeyeceğini içermektedir.[16]
OSMANLI DİPLOMASİSİNDE BATIYA YÖNELİŞ
Osmanlı İmparatorluğu’nda İlk Dönem Batı Algısı
Osmanlı devleti 18.yüzyıla kadar batı medeniyetleri karşısında kazandığı zaferlerden dolayı hiçbir zaman batı medeniyetlerine karşı ılımlı davranmamıştır. Yabancı ülkelere elçiler göndermediği için 18.yüzyıla kadar Avrupa’nın sistemleri hakkında bilgiye sahip olamamıştır. Osmanlı aydınları yaşanan bunalımının nedeni olarak Avrupa’nın ileri derecede gelişmesini öne sürmüşlerdir. Yaşanan bunalımdan kurtulmak için ise Avrupalı devletlerin yakından tanınması gerektiğini dile getirmişlerdir. Hayrullah Efendi Batı’yı bütünüyle tanıyan ilk Türk Bürokrat olarak tarihe geçmiştir. Namık Kemal gibi Yeni Osmanlıların savunduğu fikirleri destekleyen Mithat Paşa Meşruiyetin yürürlüğe girmesini sağlarken [17]1839 yıllarında Osmanlı aydınları arasında Fransızca öğrenme çabaları hız kazandı. Bunun sonucunda yaşanması muhtemel olan Fransız kültürü, edebiyatı ile ilk temas Şinasi tarafından gerçekleşti. Şinasi Fransız yazarların eserlerinden yaptığı çevirileri 1858 yılında birleştirdiği kitapta yayınladı. Dönemin devlet gazetesi olan Takvim-i Vekayi’nin dilinde halkın seviyesine uygun olarak yaptığı değişiklik Tanzimat’ın ilanından sonra devlet dilinde sadeleşmeye gidilerek pekiştirilmiştir.1860lardan sonda edebi Türk nesirinin kurulmasının temelleri atılmıştır.[18]Osmanlı Devleti’nin 1856-1878 döneminde benimsediği dış politikanın temel ilkesi, toprak bütünlüğünü ülke içindeki bozucu hareketlere karşı korumak olmuştur.[19]
Osmanlı Devleti’nde bulunan “ yabancılar “ arasında en çok tanınanların diplomatlar olmasına karşılık misyonerlik faaliyetlerinin asıl alanı da Hıristiyan mezhepleriydi. Bunun sonucunda da mezhep çatışmaları meydana gelmekteydi. Osmanlı modernleşmesinde özellikle 1848 ihtilali ile Osmanlı Devleti’ne sığınan Polonyalı ve Macar mültecilerin büyük katkısı olmuştur. Çünkü gelen mültecilerin çoğu nitelikli insanlar olup kendi istekleri ile devlete hizmet etmişlerdir. [20]Osmanlı seçkinleri batıdan seçkin birimleri alırken farkında olmadan yaşam biçimi adetlerini de almışlardır.
Osmanlı devleti batı tarzını Viyana bozgunundan sonra benimsemeye başlamışlardır.[21]
Batılılaşma Sonucu Osmanlı Toplumunda Yaşanan Değişimler
Diplomatik faaliyetler ve yapılan ıslahatlarla Osmanlı Devleti’nin her alanında değişmeler olmuştur. Bunun en önemlisi İdari yapılanmalardır ancak toplumdaki değişimler idari yapılanmanın bir sonucu olarak önem arz etmektedir.
Toplum yapısını en iyi anlatan tarihi eserler mimari yapılarıdır. Sefirlerimizin gittikleri merkezlerdeki tarihi yapıları anlatmaları Osmanlı Devleti’nin mimari yapılarına etki etmiştir. Osmanlı seyyahları Rönesans dönemindeki kilise mimarilerinden etkilenmişlerdir. Sefaretnamelerde özellikle İtalya’daki San Pierre/Pietro Kilisesi’ne yer verilmiştir.18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde kentsel dönüşüm ile sarayların çevresinde ve dış cephelerinde değişim görülmüştür.Ayrıca Avrupa’ya giden sefirlerimiz Avrupa’da şahit oldukları edebi ve sanatsal faaliyetlerden bahsetmeyi de unutmamışlardır. Tiyatrodaki oyunlar ve oyuncaları, opera sanatını Osmanlı Devleti’ne katmışlardır. Sefaretnameler sayesinde birçok alanda bilgi edinen Osmanlı Devleti, rasathaneler hakkında bilgi edinmesinin dışında sağlık hizmetleri hakkında da birçok bilgi ve değişime yer vermiştir. Osmanlı Devleti’nde 15.yüzyılda yaşanan Veba Salgını yüzünden Avrupa’ya gönderilen elçiler bir süreliğine karantina altına alınmıştır. Bunun sonucunda sefirler karantina uygulaması hakkında çok iyi bilgi edinmiş ve bu uygulamayı Osmanlı Devleti’ne taşımıştır.
Avrupa’daki şehircilik hayatını Osmanlı Devleti’ne yansıtan sefirler, caddeler ve sokakların düzeni hakkında, belediyecilik hakkında bilgi vermiştir. Osmanlı Devleti’nde cadde ve sokak düzenlemelerini “ subaşı, voyvoda, çöplükbaşı ” tarafından yapılırdı. Özellikle Ahmet Mithat Efendi’nin Avrupa seyahatinde yazış olduğu sefaretname, sokakların temizliği konusunda belediyelerin önemini göstermiştir.[22]Avrupa’dan etkilenerek yapılan bu değişikler Osmanlı toplum yapısının da yeniden yapılanmasına yol açmıştır. Bu yapılanma şekillenerek günümüz toplum yapısının oluşması için yeni bir yön olmuştur.
Yazinin tamami icin;

18 Mart 2014 Salı

Kırım Krizi ve Uluslararası Hukuk

Cenap Çakmak, Osmangazi Üniversitesi

Henüz Suriye krizine karşı etkin bir çözüm üretemeyen uluslararası siyasî sistem, Ukrayna’nın özerk bölgesi Kırım’da yaşanan ve giderek farklı bir boyut kazanan sorun ile birlikte büyük bir sınav veriyor.

Önce Rusya’ya katılma ve referandum kararı alan Kırım Parlamentosu, sonrasında da referandum düzenlenmeden bağımsızlık yönünde bir tercihte bulundu. Giderek büyüyen krizde Kırım Parlamentosu aktif özne görüntüsü verirken olayları perde gerisinden kontrol ettiği açık olan Rusya ise özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası hukukta ortaya çıkan boşlukları kullanarak etki alanını genişletici adımları kararlı ve soğukkanlı bir biçimde atıyor. Kırım’ı ilhak etme gibi bir düşüncelerinin olmadığının altını çizen Rusya, tartışma konusu Rus kökenli halk ya da gruplar olduğunda harekete geçeceği yönünde de açık bir tavır ortaya koydu. Buna göre Rusya, Rusların haklarının ihlal edildiğini düşündüğü herhangi bir durumda, gerekli gördüğü önlemleri alma hakkını saklı tuttuğunu ima etmiş oldu.

Bu birçok açıdan oldukça ciddi bir duruma işaret ediyor. Ciddi Rus nüfus barındıran eski Sovyet cumhuriyetleri için bu yaklaşımın ifade ettiği risklerin yanı sıra Rusya’nın kendi etki alanının sınırlarının belirsizliği de özellikle Batı dünyasına yöneltilmiş önemli bir meydan okuma olarak da görülebilir. Kosova krizinde, yaşadığı istikrar sorunları ve geçiş dönemi sancıları nedeniyle Batı dünyasının hamlelerine etkin bir karşılık veremeyen, ancak bu krizde yaşadığı travmayı da bir türlü unutmayan Rusya, geçen zaman içinde başta ABD olmak üzere Batı dünyasının önde gelen aktörlerine karşı önemli başarılar elde etti. Gürcistan’a müdahale ederken ve Suriye’de biraz da inatlaşma olarak görülebilecek bir tutumla kendi tercihini dikte ettirirken Rusya son derece kararlı hareket etti. Son Kırım-Ukrayna krizinde de yine Soğuk Savaş sonrası dönemde liberal Batı dünyasının gözdelerinden biri olmaya aday bir devlet ile ilgili olarak Rusya son sözü kendisinin söyleyeceğini ve Ukrayna’nın kendi etki sahası içinde olduğunu teyit etmiş oldu. Dolayısıyla bugün Batı dünyası, kendi değerleri ile ve siyasî ve güvenlik kurumları ile buluşturmayı hedeflediği devletlere inandırıcılığını gösterme adına ciddi bir sınavla karşı karşıya. Ukrayna fiilî olarak bölünürken ve başta Kırım olmak üzere Rus nüfusun yoğun olduğu diğer bazı bölgelerde Rusya’nın etki ve kontrolü giderek artarken Batı dünyasının alacağı tavır ve vereceği karşılık Batılı aktörlerin etki ve güçlerinin sınırlarını da tayin edici nitelikte olacak.

Ancak denilebilir ki Kırım krizinin en önemli etkisi, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan ortak güvenlik sisteminin geri dönülemez bir şekilde hasara uğramasına neden olması. Devletlerin kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiği anlamına gelen güvenlik ikilemini kısmen de olsa gidermeyi hedefleyen bu yeni yaklaşım, kuvvet kullanma tekelini BM Güvenlik Konseyi’ne vererek bir açıdan, teker teker bütün devletlerin güvenliklerinin uluslararası toplumun güvencesinde olduğu fikrini hayata geçirmeyi hedefledi. Ancak birçok başka uluslararası hukuk düzenlemelerinde olduğu gibi, bu düzenleme de kaçınılmaz bazı boşlukları da beraberinde getirdi. Her şeyden evvel, uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle bu yaklaşım, devletlerin yaşadığı güvenlik ikilemini tam anlamı ile ortadan kaldıramadı. İkincisi, kuvvet kullanma yasağının bir istisnası olarak BM şartının 51. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkı, zaman içinde sözü edilen boşluğun boyutlarını genişletti. Her ne kadar meşru müdafaa çerçevesi belirli sınırlamalar ve koşullar ile netleştirilmeye çalışılmış ise de devletlerin, kuvvet kullanma yasağının bir istisnasına hukuken sahip olması ortak güvenlik sisteminde ciddi bir aşınmayı da beraberinde getirmiş oldu.

Bir devletin, kendi vatandaşlarını korumak amacı ile başka bir devletin toprak bütünlüğünü ihlal etme pahasına da olsa tek taraflı olarak güce başvurabileceği ile ilgili örnekler, meşru müdafaa izninin kötüye kullanılmasının önemli bir örneği olarak verilebilir. Her ne kadar bu gerekçe ile yapılan müdahalelerin uluslararası hukuka aykırılığı iddia edilebilir ise de önemli olan, bu gerekçenin bir devlet pratiğinin temelini oluşturmaya başlamış olmasıdır. Bugün de Kırım’da Rusya’nın aynı gerekçeye sığındığını gözlemliyor olmamız ortak güvenlik sisteminin karşı karşıya olduğu krizi göstermesi bakımından önemlidir. Yine özellikle İsrail’in elinde manipülatif bir forma bürünen önleyici müdahale doktrini de meşru müdafaa gerekçesi ile kuvvet kullanmanın çerçevesine yeni bir boyut kazandırdı. Bilindiği gibi bu doktrin, Bush’un Irak’a müdahalesinin de temelini oluşturuyordu.

Kosova müdahalesinde dile getirilen insanî müdahale gerekçesi de ortak güvenlik sistemini ciddi anlamda yaralayan gelişmelerin önünü açtı. Her ne kadar izole bir olay olarak ele alındığında Kosova müdahalesinin gerekli ve hatta meşru olduğu söylenebilirse de yeni bir pratiğin ortaya çıkmasına neden olması bakımından Kosova müdahalesinin geri dönülemez ve tamir edilemez bir sorunun taşlarını döşediği ileri sürülebilir. Rusya’nın Gürcistan’a askerî müdahalede bulunurken, Gürcistan hükümetinin halkı koruma sorumluluğunu ihlal ettiği gerekçesini ileri sürdüğünü hatırlatmak gerek. Yani Rusya Gürcistan örneğinde, insanî müdahalenin yeni ve daha sevimli formu olan koruma sorumluluğuna atıfla, tek taraflı olarak kuvvet kullanma seçeneğine başvurarak BM’nin yıllar boyunca inşa etmeye çalıştığı ortak güvenlik sisteminde ciddi bir gedik daha açmış oldu. Rusya’nın Kırım’a müdahalesinde buna benzer bir gerekçenin kullanıldığını da görüyoruz. Her ne kadar açıkça “dışarıdan” bir müdahale yapılmadığını savunarak siyasî pozisyonunu henüz net bir şekilde ortaya koymuyorsa da Rusya, krizin devamı halinde özellikle Doğu Ukrayna’daki Rusların korunmaması veya korunamaması halinde bunun kendisi için müdahale gerekçesi olabileceğini ifade ediyor.

Rusya’nın pozisyonunu güçlendiren en önemli faktörlerden bir tanesi de elbette ki Kırım’da yapılan referandum. Tek taraflı bağımsızlık ilanı, Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) Kosova kararında da belirtildiği gibi uluslararası hukuka aykırı değil ise de uluslararası toplumun mevcut bir üyesinin toprak bütünlüğünün bozulması anlamına gelebilecek bir siyasî tasarruf bu toplumun diğer üyeleri tarafından tanınmayacaktır. Ancak bunu temin etmek üzere BM Güvenlik Konseyi’nde Batılı devletlerin almak istediği bağlayıcı karar Rusya tarafından engellendi. Hemen ardından da Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasını ifade eden referandum sonuçları geldi. Bugün bu iki gelişme birlikte ele alındığında Kırım’ın kendi geleceğini tayin ettiği iddia ediliyor.

Bu gerekçelerin uluslararası hukuk açısından geçerli olmadığı ve yaşananın aslında bir işgal olduğu açık ise de burada sorun, uluslararası hukukun ortak güvenlik ile ilgili geliştirdiği mekanizmaların devletlerin pratikleri ile yıkılmaya yüz tuttuğu gerçeğidir. Her ne kadar Kırım’ın ilhak edilmesi ya da Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılarak bağımsız bir devlet haline gelmesi uzak bir ihtimal ise de Rusya’nın bu özerk cumhuriyette ve Ukrayna’nın Rus-yoğunluklu bölgelerinde fiilî kontrol sağlaması hem uluslararası hukukun hem de uluslararası sistemin dikkate alması gereken önemli bir problemin varlığına işaret ediyor. Bu elbette tek başına Rusya’yı hedef tahtası yapacak bir sorun değil. Fakat Gürcistan’da etkin kontrol sağlayan Rusya için Kırım’da da benzer bir başarı hem siyasî ve hem de hukukî ciddi sonuçlar doğurucu nitelikte.



7 Şubat 2014 Cuma

Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler

uitm
Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler
Yazar Nicholas J. Spykman | Barry Buzan | Kenneth N. Waltz Derleyen Esra Diri
Uluslararası İlişkiler çok dinamik ve konu açısından çok kapsamlı bir disiplindir. Toplum bilimler arasında en zengin tartışmaların yapıldığı disiplin denebilir. Bu nedenle Uİ ile ilgili temel konuların ve kilit düşünürlerin eserlerinin okuyucuya derli toplu bir şekilde sunulması çok önemlidir. Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi bu yönde çok önemli bir projeye imzasını atmıştır. Proje Türk okuyucusuna Uluslararası İlişkiler disiplininin temel tartışmalarını belli bir sistematik içinde sunmayı hedeflemektedir. Projenin bu ilk bölümü temel bazı kaynaklardan başlamış ve Uİ teorisindeki kilit bazı düşünürlerin çalışmalarına yer vermiştir. 
Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi Derneği’ni bu çalışmaları Türkokuyucusuna sunması nedeniyle kutlar ve projenin genişleyerek büyümesini temenni ederim.
Doç.Dr.Faruk Yalvaç 
Orta Doğu Teknik Üniversitesi 
Uluslararası İlişkiler Bölümü
Elinizdeki çalışma, Uluslararası İlişkiler alanının temel makalelerini Türkçe'ye kazandırmak yönünde atılmış çok önemli bir adım. Alanımızda bilim dili geliştikçe hem başka çeviriler, hem de özgün çalışmalar (salt kuramsal ve örnek olay inceleyen kuramsal) birbiri arkasından gelecektir. Katkıda bulunanları tebrik ediyorum.
Doç.Dr. Pınar Bilgin
Bilkent Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü
SUNUŞ
Uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset alanının kavramsal çerçeve ile ilgili literatürünün çok büyük bir bölümünün bazı önde gelen Batı dilleri ve özellikle de İngilizce çerçevesinde üretildiği kolaylıkla söylenebilir. Bu durum sadece Türkiye açısından değil dünyadaki benzer birçok ülke için geçerlidir. Zaten, günümüzün küreselleşen dünyasında, başta internet olmak üzere çeşitli iletişim araçlarında ortaya çıkan yaygınlaşma durumuna paralel olarak, akademik zeminde de İngilizce dilinin rakipsizliği ortadadır.
Uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset alanına ilişkin kavramsal çerçeve kapsamındaki teori ya da yaklaşımlara yönelik bilgi üretiminin esas olarak İngilizce dilinde gerçekleşiyor olması, bu konular ile ilgilenenlerin bu dili kullanmalarının gereğini ortaya koymaktadır. Yine de bu durum, İngilizce konuşulan toplumlar dışındakilerin, küresel nitelikli bilimsel dil olarak İngilizce kullanmalarının yanında kendi bilimsel dillerini geliştirme çabalarının anlamsız olduğunu göstermez. Özellikle uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset gibi Türkçe ifade biçimlerinin oldukça eksik, gelişmemiş olduğu sosyal bilim dallarında bu türden çabalar, sadece basit bir ülke dili önceliği açısından önem taşımaz. Aynı zamanda İngilizceyi anadil ölçüsünde kullanma imkanı olmayan büyük bir çoğunluğun konuya daha iyi nüfuz edebilmesine, konunun özünü daha iyi kavrayabilmesine de yardımcı olur.
İşte, bu alana ilişkin öncelikle kavramsal nitelikteki çalışmaların Türkçe literatüre kazandırılması uğraşına gönül vermiş bir uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset meraklısı olan Esra Diri’nin elinizdeki derlemesi bu açıdan önemlidir. Kendisinin çalışmanın editörü olarak, alana ilişkin yaklaşımlar, teorik tartışmalar konusunda eski ve yeni literatür, ana-akım ve eleştirel yaklaşımlar arasında makul bir denge gözettiği görülmektedir. Ayrıca bu önemli çalışmaların yayın haklarını elde etmenin editoryal bir yükümlülük olarak maddi/manevi ciddi bir maliyete işaret ettiği hatırlanmalıdır. Yine editörün yayına hazırlama sorumluluğu açısından büyük önem taşıyan, metinlerin sağlıklı çevirilerinin sağlanması için önemli olan meslekten, uygun elemanlardan yardım alınması, ayrıca tüm metinlerin redaksiyonunun yapılması konusunda da dikkate değer bir hassasiyet gösterildiği anlaşılmaktadır. Bütün bu çabalar sonucunda, uzak ve yakın geçmişte yayınlanan uluslararası öneme sahip birçok değerli yazıyı Türkçe uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset literatürüne kazandırmakta olan bu derleme için başta editör olarak Esra Diri olmak üzere tüm emeği geçenleri kutlar başarılar dilerim.
Prof.Dr.Faruk Sönmezoğlu
ÖNSÖZ
Bu kitap, uluslararası ilişkiler disiplininin gelişmesine katkı sağlamış, can alıcı analizlerin ve yorumların yer aldığı seçme makalelerden oluşmaktadır.Bir uluslararası ilişkiler bölümü öğrencisinin, disiplini hakkıyla anlayabilmek için belirli seviyede ingilizce bilgisine sahip olması gerekmektedir. Ancak ülkemizde öğrencilerimiz eşit düzeyde yabancı dil bilgisini geliştirebilecek imkanlara sahip değillerdir.Bu sebeple uluslararası ilişkiler literatürünün içinde önemli yer tutan makalelerden bir derlemenin Türkçe literature kazandırılmasının hem Türkçe’nin bilim dili olarak gelişmesine katkı sağlayacağını hem de bu alanla ilgilenen öğrencilerin daha adil bir şekilde kaynaklara erişim imkanına sahip olabileceği kanısındayım.
Çalışmanın gerek araştırma, gerekse yazım safhalarında desteklerini ve yardımlarını esirgemeyen hocalarıma ve dostlarıma minnet borçluyum. Bir araya geldiğimiz her zaman bana anlattığı anılarıyla keyifli zaman geçirdiğim, yok bu iş olmayacak galiba diyerek paniklediğim her an aradığım Prof. Dr. Yaşar Gürbüz’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Manevi desteğini her zaman yanımda hissettiğim, teşvik edici yorumlarından dolayı Prof. Dr. Ercüment Tezcan’na ayrıca minnettarım. Araştırmam sırasında bilgilerinden faydalandığım ve kaynak paylaşımı konusunda cömertliklerinden dolayı Andrew Linklater ve Robert Jervis’e teşekkür ederim. Uluslararası ilişkiler çalışmalarında öğrenciler için kaynak kitapların yazarı olan Prof.Dr. Faruk Sönmezoğlu’na desteklerinden dolayı teşekkür ederim.
Bir öğrenci projesi olan bu çalışma içerisinde, elimden geldiği kadar önemli ayrıntıları göz ardı etmemeye çalıştım.Buna rağmen atladıklarım olduğuna eminim.Öncelikle hocalarımdan fark ettikleri eksiklikler için aflarına sığınırım. Kitapla ilgili geri bildirimleriniz yeni çalışmalarda yol gösterici olacaktır.Çünkü kitaplar insanoğlundan farklılar. İnsanın ömrü belirli, oysa ki bazı kitapların hiç yaşı yok. Bu anlamda çalışmanın devam edecek olan serileri için düşünce ve yorumlarınızı merak edeceğim.
Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler
Yazar Nicholas J. Spykman | Barry Buzan | Kenneth N. Waltz Derleyen Esra Diri

22 Ocak 2014 Çarşamba

Modern Çağ'da Uluslararası İlişkiler Düşüncesi

Erol Kurubaş, Kırıkkale Üniversitesi


GİRİŞ 
İnsan aklı, gerçekliği genelde hep verili dünyanın sundukları çerçevesinde algılama 
eğilimindedir. Bu nedenle içinde yaşanılan dünya, genelde ezeli ve ebediymiş gibi 
görülür, geçmiş ve geleceğe hep bu açıdan bakmak gibi büyük bir yanılgıya 
düşülür. Tarihin ana eksenini süreklilik ve değişim güçleri arasındaki diyalektik 
ilişkinin oluşturduğu genellikle göz ardı edilir. Değişmeyen tek şeyin değişimin ta 
kendisi olduğu çoğunlukla unutulur. 

Bu açıdan bakıldığında günümüz uluslararası ortamında, eylemde bulunan siyasal 
birimlerin ilişkilerini, etkileşimlerini, ortaya çıkan yapıları, kısaca dünyada var olan 
siyasal durumu ifade eden ve adına kısaca “uluslararası ilişkiler” dediğimiz olgu da 
aslında böyle algılanıyor. Dünyada aslında hep bugünkü gibi devletlerin ve onlar 
arasında savaş-barış yelpazesinde cereyan eden mütekabiliyete dayalı ilişki 
biçimlerinin olduğu düşünülüyor. 

Bu ilk bakışta çok da yanlış olmayan bir yaklaşım gibi görülebilir. Çünkü insanlar 
toplum olmayı başardıkları zamandan beri hep birtakım siyasal birimler kurmuş ve
onlar arasında hep bir ilişki ve etkileşim olmuştur. Ama acaba bu, bizim bugün 
algıladığımız gibi bir dünya oluşturmuş mudur? Bir başka deyişle, geçmişte 
şimdiki gibi devletler ve bunlar arasındaki gibi bir ilişki biçimi var mıydı? Acaba 
bu ilişki dünyanın her tarafını kapsıyor muydu? Kısacası, içinde yaşadığımız dünya 
acaba hep var olan dünya mıydı? Değilse geçmişte nasıl bir dünya vardı? Günümüz 
dünyası ne zaman ve nasıl doğdu? Acaba aktörleri, yapıları ve ilişki biçimleriyle 
bugünkü dünyadaki siyasi durum da değişecek mi? Eğer şimdi bir değişim söz 
konusuysa, bu değişimin dinamikleri nelerdir ve gelecekte nasıl bir dünya bizi 
bekliyor? 

Detaylara indiğimizde bunlar gibi birçok soru ile karşılaşırız. Bu sorulara bir cevap 
verebilmek için, bu çalışmada binlerce yıllık dünya politikasına çok genel bir bakış 
açısı sunmak suretiyle onun büyük tarihsel resmini ve değişimini anlamaya 
çalışacağız. Ama her büyük genelleme ve meta-anlatı gibi bu çalışma da bazı 
önemli detayları can sıkıcı biçimde ihmal etmek durumundadır. Burada maksat, 
gerçeği bir bütün olarak anlatmak ya da göstermek olmadığı, aksine algılanması 
güç bir olguya, algıyı kolaylaştıracak bir bakış açısı sağlamak olduğu için bu 
basitleştirmeyi mazur görebiliriz. 

Bu çalışmada, geçmişte bugünden çok farklı bir dünya politikası olduğunu ve 
gelecekte de farklı bir dünya politikası olacağını, bu nedenle de geçmişte 
“uluslararası ilişkiler” olgusu olmadığı gibi muhtemelen gelecekte de olmayacağını 
iddia ediyoruz. Çünkü tamamen tarihsel bir olgu olan “uluslararası ilişkiler”, dünya 
politikasının Modern Çağ’daki görünümü olup, modernleşmenin, modern 
düşüncelerin, modern yapı, aktör ve ilişkilerin ürünüdür. 

Bu iddiayı sorgulamak için çalışmada öncelikle, dünya politikasındaki değişimin 
dinamikleri ele alınacak ve bu çerçevede dünya politikasında üç büyük tarihsel 
dönem tespit edilecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde, İlk ve Orta Çağlarda dünya 
politikasın ne gibi özellikler taşıdığı, bunların hangi siyasal düşüncelerden 
beslendiği anlatılacaktır. Üçüncü bölümde, Modern Çağ’da dünya politikasında 
yaşanan değişim ekseninde “uluslararası ilişkiler” olgusunun nasıl doğduğu, 
geliştiği ve hangi varsayımlara dayanarak evrenselleştiği ortaya konularak bunun 
yol açtığı sonuçlara dikkat çekilecektir. Dördüncü bölümde ise, günümüzde 
yaşanmakta olan değişim incelenerek yeni bir tarihsel dönemin eşiğinde 
olduğumuz ileri sürülecek, değişenler ve değişimin yönü sorgulanacaktır. 

I. DÜNYA POLİTİKASININ DEĞİŞİM DİNAMİKLERİ VE  BÜYÜK TARİHSEL DÖNEMLER 

Bir zamanlar dünya politikasının görünümü bugünkü gibi değildi ve gelecekte de 
muhtemelen böyle olmayacaktır. Bir başka deyişle, dünyada var olan siyasal 
durum, yani siyasal birimler, bunlar arasındaki ilişkiler ve bunun sonucu doğan 
yapılar –basitçe buna “dünya politikası” diyelim1- farklı dönemlerde farklı biçimler 
almış ve gelecekte de alma potansiyeline sahiptir. Bu bağlamda Nye ve Welch 
(2011: 3-4), dünya politikasının üç temel biçim aldığını belirtir. Bunlardan ilki, bir
otoritenin temasta olduğu dünyanın büyük bölümünü denetim altında tuttuğu 
“dünya imparatorluğu sistemi”; ikincisi, bağlılıkların ve siyasi yükümlülüklerin 
öncelikle siyasi sınırlar tarafından belirlenmediği “feodal sistem” ve üçüncüsü, 
görece bütünlüklü olan, fakat üst bir yönetimi bulunmayan devletlerden meydana 
gelen “anarşik devletler sistemi”. Nye ve Welch’in söz ettiği bu dünya politikası 
biçimleri kronolojik olmaktan ziyade kuramsaldır. Çünkü onlara göre, örneğin 
anarşik devletler sistemi M.Ö. 5. yüzyılda Çin ve Hindistan’da ya da eski 
Yunan’da görülmüştür. 

Dünya politikasına ilişkin bu yaklaşım, elbette yanlış olmamakla birlikte, bize 
tarihsel değişimi, bunu belirleyen etkenleri ve bu çerçevede “uluslararası ilişkiler” 
denilen özel dünya politikası biçimini yeterince açıklamaz. O nedenle biz burada 
dünya politikasının aldığı farklı biçimleri ve bu çerçevedeki değişimi belli bir 
tarihsellik içinde, birtakım değişim ölçütleri çerçevesinde ele alacağız. Bize göre, 
dünya politikasında tarihsel bir değişim yaşanması şu üç temel unsurun eşzamanlı 
değişimine bağlıdır: (i) var olan “siyasi aktörler”in niteliği, (ii) bu aktörler 
arasındaki “ilişkinin biçimi” ve yoğunluğu ve (iii) “mekânın kapsamı” ve bu 
bağlamda “zaman-mekânın ilişkisi”nin niteliği. 

İlkinden başlamak gerekirse, öncelikle örgütlü bir siyasal birimin olmadığı ilkel 
dönemler bir yana, insanlığın tarihin farklı dönemlerinde birbirinden çok farklı 
siyasal birimler kurduğunu belirtmeliyiz. Bu açıdan kabileler, site-devletleri, 
hanedanlar, imparatorluklar, krallıklar, feodal yapılar ve egemen devletlerden söz 
edebiliriz. Burada büyük tarihsel değişimi görme amacımıza uygun biçimde 
“emperyal ve/ya himaye edilen siyasi birimler” ile “egemen-bağımsız devletler” 
arasında bir ayrım yapabiliriz. Bir başka deyişle burada, sınırları tam belli olmayan 
topraklar üzerinde, tam egemen de olmayan, sadece “egemen görünen ya da 
egemenlik iddiasında bulunan”, bağımsızlığı da geçici, belirsiz ya da tartışmalı 
olan siyasi birimler ile sınırları kesin olarak belli olan ve bu sınırlar içindeki 
topraklara ve insanlara “tam egemen” ve “dışarıdaki egemenlerden bağımsız” 
devletler arasında ikili bir ayrım söz konusudur. Bu ikili ayrım, sadece aktör 
niteliği açısından değil, aynı zamanda bu siyasi birimler arasındaki ilişkinin 
biçimini belirlemesi açısından da son derece önemlidir.

...


Makalenin tamami icin tiklayiniz.

8 Ocak 2014 Çarşamba

21. Yüzyılda Tek Kutupluluk Tartışmaları

Umut Üzer, İstanbul Teknik Üniversitesi
Bilge Strateji Dergisi, 2013

Özet: Uluslararası ilişkiler teorileri arasında etkili bir yere sahip realizmin en önemli kavramlarından biri olan güç dengesi (balance of power) politikası, büyük güçlere karşı ittifaklar kurulmasını veya yükselen devletlerin hegemon güce karşı dengeleme politikasını devreye sokmasını öngörmektedir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin tek kutup olarak ortaya çıktığı 1989-1991’den günümüze kadar diğer güçlü devletler tarafından böyle bir dengeleme politikası uygulanmamış olması, diğer bir deyişle, Amerikan liderliğine karşı başka rakip büyük güçlerin ortaya çıkmaması, bu teorinin beklentilerinin aksine bir durum olarak görülebilir. Bu durumu, Amerika’nın güç unsurlarının büyük kapasitesi ile politikalarını değişik bölgelere göre şekillendirme becerisinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, Avrupa’da, özellikle Balkanlar’da, ABD yatıştırıcı ve sorun çözücü politikalar izlemiş, Orta Doğu’daki siyasi kararlarının ise, böyle planlamamış olsa da, düzen bozucu ve istikrarsızlaştırıcı sonuçları olmuştur. Bu makale son yirmi senedir devam etmekte olan Amerikan hegemonyasını teorik ve ampirik olarak kritik bir gözle analiz edecek ve teorinin beklentilerinin neden gerçekleşmediğini ortaya koymaya çalışacaktır.

GİRİŞ
Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılması ile birlikte iki kutuplu uluslararası sistemden
tek kutuplu bir sisteme geçildiği konusunda yorumcular arasında fikir birliği
vardır. Ancak asıl tartışma, bu tek kutupluluk durumunun1 uzun süreli mi olacağı,
yoksa kısa sürede sona mı ereceği konusunda yaşanmaktadır. Tek kutupluluğun kısa
süreli olacağını ifade edenler, ekonomik açıdan hâlihazırda çok kutuplu bir dünyaya
geçildiğini vurgulamakta, askeri ve siyasi alanlarda da Amerikan hegemonyasının
yakın tarihlerde sarsılacağını iddia etmektedirler. Amerikan tek kutupluluğunun
uzun soluklu olacağını düşünen uzmanlar ise, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri,
siyasi ve ekonomik güç unsurları bakımından dünya tarihinde eşi görülmemiş
bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade ederek, kısa ve orta vadede Amerika’nın gücünü
sarsabilecek adayların ortaya çıkmasının pek olası olmadığını vurgulamaktadırlar.
Bu makalenin amacı, 1991 sonrası tüm dünyaya yayılan Amerikan hegemonyasını
teorik ve ampirik olarak ayrıntılı bir analize tabi tutmak ve uluslararası ilişkiler teorisindeki
tek kutupluluk tartışmasını bütün yönleriyle ortaya koymaktır.

1. TEK KUTUPLULUK: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ VE
DÜNYA HEGEMONYASI
Yirminci yüzyılın başlarında dünyadaki en güçlü devletlerden biri olan ABD, bir
süre dünya siyasetinde aktif olmaktan kaçınmış, ancak 2. Dünya Savaşı sonunda
Sovyetler Birliği ile birlikte iki süper güçten biri olarak çift kutuplu dünya düzeni
içinde yer almıştır. 1991 sonrasında ise, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu
dünyadaki tek süper güç olarak uluslararası sistemi düzenlemeye çalışmaktadır.
ABD söz konusu olduğunda öncelikle vurgulanması gereken unsur, kuruluşundan
beri bu devletin izlediği dış siyasetin yayılmacı unsurlar taşıdığıdır. Aslında Soğuk
Savaş döneminin her iki süper gücünün tarihlerine bakıldığında, ikisinin de
“yayılmacı devletler” oldukları görülecektir. Geçmişte topraklarını genişletmiş ve
etki alanları oluşturmuş bu iki devletin, yayılmasının küresel boyutlara ulaşması
sonrasında, aralarında ihtilaf çıkması da beklenmekteydi.2 1945 yılından itibaren
uluslararası siyaset “iki kıta-devlet” tarafından hükümranlık altına alınmıştır. Burada
ilginç olan nokta, Avrupalıların asıl korkularının Amerikan emperyalizmi değil,
Amerikan izolasyonu olduğudur.3 Sonuç olarak, iki süper güç, hemen hemen her
kıta ve her okyanusta askeri ve siyasi olarak mevcudiyet sergiler hale gelmişlerdir.

...



25 Kasım 2013 Pazartesi

İktisat Tarihi Bağlamında Küresel Ekonomik Kriz

Ahmet Faruk Aysan & Mehmet Fatih Ulu
2008 yılında patlak veren son küresel iktisadi kriz, tüm zamanlara hitap eden iktisadi kuram ve prensipler geliştirmenin kolay olmadığını bir kez daha gösterdi. Modern iktisat bilimi, iktisatçıların ortak bir dil kullanabilmesi adına asıl amacı olan davranışları anlamaya çalışmak yerine matematiksel modellerin kolaylaştırıcılığını ve hükmedilebilirliğini tercih etti. Şekil özün önüne geçerken şekle bağlılık temel soruların yetkin bir şekilde sorulmasını ve tartışılmasını kriz sonrasına bıraktırdı. Matematiğin iyi tanımlanmış, kesin önermelerde bulunmaya elveren üslubu bilimsellik kaygısıyla birleşerek şekilciliğin çekiciliğini artırdı. Bu yaklaşımın, çoğu iktisatçı için bir tercih olduğunu söylemek doğru olmaz. İktisatta hakim olan görüş zaman içinde oluşan kurumsal yapı sayesinde çoğu iktisatçı için söz konusu şekilcilik anlayışını bir tercih olmaktan çıkarmıştır. Nihai olarak iktisadın bir tercihi olan bu yöntemsel yaklaşımın maliyetleri küresel kriz ile daha belirgin bir hale gelmiştir. İktisadi modellerin üzerine oturduğu temel varsayımlar ve bu iktisat metodolojisi sorgulanır hale gelmiştir.
Devamını okumak için buraya tıklayınız.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Türkiye’nin Stratejik Kültürü ve Dış Politikada Yansıması

Ramazan Erdağ, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Akademik İncelemeler Dergisi, 8,1: 2013


Özet
Türkiye’nin dış politikası dinamizm ve aktivizmi ile dünya siyasetinde 
cazibe, müzakere ve tartışma merkezi olmuştur. Dış politikada kayıtsızlık 
ve gelenekçilik yerine çok boyutlu ve etkin yeni bir yaklaşım benimseyen 
Türkiye, bölgesel ve küresel politikalarda hayati ve güçlü pozisyonları 
kapsama ve uygulama noktasına getirmiştir. Bu yeni dış politikanın 
mimarı Ahmet Davutoğlu ülke içinde ve dışında çok ses getiren bir 
yaklaşım olarak kabul edilen yeni bir politik vizyon ortaya koymuştur. Bu 
çalışmanın konusu Türkiye’nin dış politika davranışındaki yeni vizyonun 
kuramsal ve pratik yansımalarını araştırmaktır. Bu bağlamda çalışma, 
Stratejik Kültür kavramını ortaya çıkarmakta ve Iain Johnston’un 
kuramsal çerçevesini kullanmaktadır. Türkiye’nin yeni stratejik kültürü 
ve dış politikadaki yansıması bu çalışmanın temel çözümleme birimleri 
ve çalışma alanlarını oluşturmaktadır.

Giriş

Türk dış politikası geleneksel yapısı itibari ile “bekle gör” anlayışı 
temelinde şekillenmiştir. Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında bölgesel 
ve uluslararası sorunlarla karşı karşıya bulunan Türkiye’nin 
genelde kendisinden beklenen rolü üstlenemediği görülmüştür. 
Son dönemle birlikte Türk Dış Politikasında önemli bir dönüşüm 
yaşanmaktadır. Bu dönüşümün mimarı olarak nitelendirilen Prof. 
Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik isimli eseri Yeni Türk 
Dış Politikasının ana parametreleri konusunda önemli ipuçları 
vermektedir. Davutoğlu Türk Dış Politikasının yeni normlarının 
özgürlük ile güvenlik arasında kurulacak yeni bir bağlantı, komşularla 
sıfır problem ilişkisi, çok boyutlu-çok kulvarlı dış politika, yeni 
bir diplomatik üslup ve ritmik diplomasiye geçiş temelinde olması 
gerektiğini ifade etmektedir. Türkiye bu yeni anlayışla birlikte, yakın 
gelecekte birikmiş sorunlarına çözüm yolları geliştirerek, uluslararası 
kuruluşlarla yakın işbirliği ile birlikte bölgesinde bir güç, uzunca bir 
süredir ihmal ettiği bölgelerle geliştirilecek diplomatik ilişkilerle de 
küresel bir aktör olma iddiasını taşımaktadır. 

Coğrafi olarak dünyadaki muhtemel kriz bölgelerinin yanı 
başında bulunan Türkiye’nin bu yeni girişimleri ile birlikte, Irak ve 
Gürcistan’da yaşanan krizlerde önemli bir arabulucu rolü üstlenmesi 
“başkalarının sorunları ile ilgilenme” ve “tarihi sorumluluğunu” 
yerine getirme gibi idealist temelli bir anlayışın bir uzantısı olarak 
görülebilir. Bu kapsamda Türkiye’nin içinde yer almayacağı bölge 
politikalarının uygulanmasının ne denli zor olduğu da gösterilmeye 
çalışılmaktadır. Bu durum hem bölgesel hem de küresel ölçekte 
Türkiye’nin kendi öneminin farkına vardığını göstermesi açısından 
oldukça manidardır. Peki, bu bağlamda Türkiye’nin yeni dış politikası 
nasıl okunmalıdır? Yeni Türk dış politikasını açıklayabilecek en iyi 
kuram hangisi olabilir? Çalışma yeni Türk dış politikasının analizini 
uluslararası ilişkiler teorisinde 1970’li yıllarla birlikte ortaya çıkmaya 
başlayan stratejik kültür kuramı ile ele almaktadır. Bu yönüyle 
Türkiye’nin dış politikasının kuramsal çerçevesi stratejik kültür 
yaklaşımına göre incelenecektir

...

Makalenin tam metni için, tıklayınız.


6 Eylül 2013 Cuma

Avrupa Birliği’nde Azınlıklar: İspanya-Bask Örneği

Ece Özgün, Ankara Üniversitesi
Uluslararası ilişkilerde önemli bir sorun oluşturan azınlıklar konusu, 1990’lardan itibaren sadece bir ekonomik topluluk olmaktan çıkıp siyasi bütünleşmeyi hedefleyen Avrupa Birliği’nin de gündemini meşgul etmeye başlamıştır. Birçok uluslararası kuruluş tarafından standart bir tanım çerçevesinde ele alınarak, somut düzenlemelerle çözümlenmeye çalışılan “azınlıklar konusu”, resmi çerçevede net bir tanım ve uygulamadan uzak kalmış, dolayısıyla hukuki ve siyasi yaptırımlar ülkelerin kendi iç mevzuatlarındaki tercihlerine göre belirlenmiştir.
Avrupa Birliği de bu süreçte azınlıklarla ilgili olarak önemli girişimlerde bulunmuştur. Birliğe üye olmak isteyen ülkeler için en başta azınlık haklarına saygıyı kabul etme zorunluluğu vardır. AB’nin bu doğrultuda attığı adımlar, gerek uygulamaya koyduğu politikalar, gerekse Birliğe üye olmak için bunu zorunlu şart olarak koşması Birliğin bu konudaki tutumunu göstermektedir. Avrupa Birliği’nin, üye olmak isteyen ülkelere getirdiği koşullar arasında, azınlık haklarının korunması hususunun ön planda yer almasının başlıca nedeni Soğuk Savaş sonrası dönemde azınlıklarla ilgili yaşanan gelişmelerdir. AB’nin üye olmak isteyen aday ülkelere getirdiği bu zorunluluğun ilk sırada yer alması bu bakımdan önemlidir.
1990 sonrasında ise insan hakları ve özellikle azınlık haklarında devletlerin yükümlülüğü artmıştır. Azınlık hakları kavramındaki “ayrımcılığın önlenmesi” hedefinden “azınlıkların korunması” anlayışına doğru gidişat bunu göstermektedir. Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana geçen dönemde azınlıkların korunması yönündeki uygulamalar, devletlere azınlık haklarını özel olarak korumak gibi  daha pozitif bir görev yüklemeye başlamıştır. Bütün bu açıklamalara dayanarak azınlıklara yönelik tutumun ve anlayışın değişim ve gelişim içerisinde olduğu söylenebilir. Özellikle azınlık hakları konusunda negatif ve pozitif haklar şeklinde bir ayrımın yapılışı bu bakımdan önemlidir.
Avrupa Birliği üyeleri arasında tek ve ortak bir azınlık hakları politikası üretilmemiş olsa da, üye devletlerin evrensel ve Avrupa merkezli örgütlerin azınlıklar üzerine kabul ettikleri prensipleri iç hukuklarında kabul etmelerini ve uyumlu düzenlemeler yapmalarını beklemektedir. Ulusal azınlıklar ve göçmenler arasında da ayrımların yapılması, AB bünyesine net bir azınlık tanımı yapılmasına ve ortak bir politika yürütülmesine engel olmaktadır. Bu da hem üyelerin hem de adayların azınlıklara yönelik farklı uygulamalarda bulunmalarının temel sebebidir.
Avrupa Birliği’nde azınlıkları inceleyecek olan bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, öncelikle azınlık kavramını ele alınmış ve sonrasında AB hukukunda azınlıklar temel antlaşmalar çerçevesinde incelenmiştir. İkinci bölümde, Avrupa Birliği’nde azınlık politikaların tarihsel gelişimi incelenmiştir. Son bölümde ise, Avrupa Birliği’nin azınlık politikalarında karşılaşılan sorunlar İspanya örneği kapsamında ele alınmıştır.
I. BÖLÜM: AZINLIK KAVRAMI VE AB HUKUKUNDA AZINLIKLAR
1. Azınlık Kavramı
Azınlık kelimesi Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Büyük Türkçe Sözlük’te “Bir toplulukta herhangi bir nitelik bakımından ayrı ve ötekilerden sayıca az olanlar, ekalliyet, çoğunluk karşıtı” olarak tanımlanmıştır. Sosyolojik olarak azınlık ise “Bir ülkede egemen ulusa göre ayrı soydan ve sayıca az olan topluluk, ekalliyet” anlamına gelmektedir.[1]
BM İnsan Hakları Komisyonu Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu tarafından 1949 yılında kabul edilen azınlık tanımı hâlen BM’nin resmî azınlık tanımıdır. Buna göre; “bir toplum içinde sürekli etnik, dil ve dinî geleneklere yahut diğer önemli özelliklere sahip olan, bu özellikleri ile toplumun diğer kesimlerinden açık olarak ayrılan ve bu özellikleri muhafaza etmek isteyen, hâkim pozisyonda bulunmayan gruplar” azınlıktır.[2] Bu tanımda “vatandaş olma” kriteri yer almamaktadır. Bu nedenle, yabancı isçilerin, göçmenlerin ve sığınmacıların diğer kriterleri karşılamaları durumunda azınlık olarak kabul edilmeleri mümkündür.
Azınlık kavramının tanımlanması konusunda genel kabul ise, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu özel raportörü Francesco Capotorti’nin 1978’de yaptığı azınlık tanımı olmuştur. Capatorti’ye göre “Bir devletin nüfusunun geri kalanına göre sayısal olarak az olan, egemen konumda bulunmayan, üyeleri o devletin vatandaşı olan ve nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan, kültürlerini, geleneklerini, dinlerini veya dillerini korumaya yönelik üstü örtülü de olsa bir dayanışma duygusu gösteren bir grup” azınlıktır.Yani BM raportörü Capotorti’nin tanımı, bir azınlığın olduğunu kabul edebilmek için gerekli nitelikleri şöyle sıralamaktadır:[3]
1. Çeşitli bakımlardan çoğunlukla aynı olmayıp farklı özelliklere sahip olmak. Bu farklar günümüzde “etnik, dinsel, dilsel” olarak ifade edilmektedir.
2. Sayısal olarak ülke genelinde üstünlük sağlamamak. Ülkenin belli bir bölgesinde bu azınlığın, çoğunluk olması bir şeyi değiştirmez.
3. Başat (dominant) olmamak. Zira öyle başat azınlıklar vardır ki çoğunluğu ezer. Apartheid döneminde Güney Afrika Cumhuriyetindeki beyazlar bunun bir örneğidir.
4. Ülkenin vatandaşı olmak. Çünkü o ülkenin vatandaşı değilse farklı bir kategori olan “yabancı” statüsündedir. Yurttaş olmayanları örneğin “yeni azınlıklar” diye anılan göçmenleri ve mültecileri azınlık sayma yolunda yeni bir eğilim varsa da bunları “azınlık sayılmadıkları halde korumasız kalmamaları için azınlık haklarından yararlandırılmaları istenen dezavantajlı gruplar”dan saymak daha doğrudur.
5. Yukarıdaki dört unsur azınlık olmanın nesnel koşullarını oluşturur. Bir de öznel koşul vardır: Azınlık bilincinin varlığı. Nasıl ki sınıf bilinci olmadan sınıf olmaz, farklı olduğunun bilincine varmayan ve bu farklılığı kimliğinin vazgeçilmez koşulu saymayan birey veya grup da azınlık oluşturmaz. Bu, azınlık kavramının öznel koşuludur ve çok önemlidir. Örneğin çoğunluğa gönüllü olarak asimile olmak (çoğunluk içinde erimek) isteyen kişi veya grup azınlık sayılmaz.
Capatorti’nin tanımında da belirtildiği gibi, azınlık statüsü sadece devletin vatandaşı olan kişilere tanınmakta, uluslararası hukuk teamüllerine uygun olarak yabancı isçiler, göçmenler ve sığınmacılar azınlık kavramı dışında bırakılmaktadır. Benzer şekilde, sayıca az olan ancak egemen durumda bulunan gruplar da azınlık olarak kabul edilmemiştir. Ancak Capotorti’nin tanımı üzerinde ülkeler arasında ortak bir görüşe ulaşılamamıştır. Bunun üzerine Alt Komisyon, azınlık kavramını açıklığa kavuşturmak için, Jules Deschênes’den bir çalışma yapmasını istemiştir. Deschênes, 1985’teki çalışmasında azınlık tanımı:[4]
“Bir ülkenin nüfusu içinde sayısal olarak azınlıkta kalan, idareci olarak görev yapmayan, tarihsel olarak söz konusu devletin topraklarının belirli bir bölümünü işgal eden, devletin vatandaşları olarak kabul edilen bireyleri nüfusun diğer kesiminden farklı etnik, dinsel, dilsel veya kültürel özelliklere sahip ve kendi kültürlerini, geleneklerini, din ve dillerini koruma amaçlı gizli veya açık bir birliktelik sergileyen toplumsal grup.”şeklindedir.
Azınlık kavramını sosyolojik ve hukuksal iki farklı bakış açısından değerlendiren Oran; sosyolojik olarak azınlığı “bir toplulukta sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan grup” olarak tanımlamakta, hukuki tanımda ise Capotorti’nin yaptığı tanımı kabul etmektedir.[5]
 Azınlık kavramı üzerinde ülkeler arasında tam bir görüş birliği olduğunu söylemek zordur. Bu nedenle Capotorti’nin yaptığı tanım temel alınmakla birlikte, tüm toplumlar tarafından kabul edilmiş bir tanıma ulaşılamamıştır.Ancak azınlıkları nitelendirmek için yapılan tanımlara bakıldığında çoğunda ortak birçok yön bulunmaktadır. Birkaç tanesi dışında bu tanımların çok büyük farklılıklar içerdiği söylenemez. Benzer özelliklere bakıldığında ise azınlık olarak tanımlanabilecek grupların beş özelliğe sahip olması gerektiği söylenebilir:[6]
...
Makalenin tamami icin tiklayiniz.

8 Şubat 2013 Cuma

Rus Yönetimi Altında Orta Asya Kimliği (Alpamış Destanı)


ALPAMIŞ
Rus Yönetimi Altında Orta Asya Kimliği
Hasan Bulent PAKSOY


ÖNSÖZ

Bu eser başka vakalarda da var olabilecek bir örneği tek bir vakada ayrıntıları ile incelemektedir. Hatırda tutmamız gereken husus ise, burada söz edilen insan topluluğunun Sovyetler Birliği’nin beşte birini teşkil ettiği ve hızla çoğalarak Asya kıtasının büyük bir bölümüne yayıldığıdır. Daha sonraki sayfalarda tasvir edilecek Sovyetler Birliği’nin Rus olmayan başka milletlerinde de cereyan etmiş olabilir. Bu yüzden, bu eser Orta Asya – Rusya ilişkilerine odaklanmakla beraber, aynı zamanda Sovyetler’in öteki milletlere karşı yürüttükleri politikaları inceleyen bir araştırma örneği de oluşturur. Alpamış’a karşı uygulanmış olan tarih ve edebiyat politikalarının daha önce, özellikle de SSCB ile sınırdaş, gelişmekte olan, muhtelif ülkelere de uygulandığına dair kuvvetli deliller mevcuttur.

Yazarın dileği konu ile ilgilenenlerin bu araştırmanın ortaya koyduğu soruların peşini bırakmamalarıdır. Bu araştırma Orta Asya ve Sovyet araştırmaları haricinde muhtelif başka ilim dallarına da katkıda bulunabilir. Konunun gelişimi sırasında var olmayan “alan” ve ilim dallarını yapay biçimde ayırmak ile eksiksiz bir kavrayışa erişmek mümkün değildir. Sovyet sansürünün dayattığı kısıtlamalar ile malzeme koleksiyonlarını ve basılı eserleri denetleyen bürokrasiler göz önüne alındığında belgelemenin eksiksiz olmayacağı açıktır. Ek bilgileri daha sonraki araştırmaların gün ışığına çıkaracağı öngörülmektedir. Bu yüzden de burada muazzam bir ‘yeni keşifleri beklemek için durup kendini zapt etme’ duygusu vardır. Eğer öteki sebepler arasında, yorumlanıp eleştirilmek üzere akademik camiaya dağıtmış olduğum müsvedde sayısına işaretle, baskıya geçmem için ısrarla peşimde olan dost ve meslektaşlarımın sürekli uyarıları olmasa, ben de neredeyse bu duyguya yenilecektim. Şimdi ise karışık duygularla baskıya gidiyorum çünkü bu metin tamamlanışından sonra Alpamış’ın bir Almanca çevirisi (GDR basımı) yayımlanmıştır. Bu GDR yayını, asıl metin yerine daha önceki bir Rusça çeviriden tercüme edilmiştir. Ayrıca, Orta Asya’da Alpamış’ın en az bir hatta belki iki baskısının daha satışa sunulduğu ortaya çıkmıştır.



İÇİNDEKİLER
Teşekkürler
Önsöz
Bölüm I: Alpamış ve Türk Destan Türü
Bölüm II: Alpamış’ı Yoketme ve Kurtarma Girişimleri, Birinci Evre
Bölüm III: Alpamış Destanı
Divay’ın 1901 Alpamış Çevirisi
Notlar
Bölüm IV Alpamış’ı Yoketme ve Kurtarma Girişimleri, İkinci Evre
Sovyet Saldırısı
Alpamış’ın Bileşik Özeti
Alpamış ve Destan Türüne bir bakış
Bibliyografya
Fihrist
Appendix
Divay’ın 1901 Alpamış’ı


Destanın tamamı icin tıklayınız (PDF, 208 sayfa)



LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı