söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2012 Cuma

Edebiyat ve İdeoloji İlişkisi Üzerine

Sosyolog Kenan Çayır (Bilgi Univ.) ile Söyleşi

Mücahid Sağman, Nida Dergisi

Edebiyat tarih boyunca toplum oluşumunun ve toplumsallığın bir alanı olmuştur. Bu anlamıyla ne siyasal erkten ne dinden ne de ekonomiden bağımsız değildir. Bu söyleşide, toplumu oluşturan nesnel bir algı olarak ideolojinin edebiyat ile olan ilişkisini incelemek istiyoruz.
Edebiyat ve ideoloji arasında nasıl bir bağ vardır?
Bu soruya edebiyatı ve ideolojiyi hangi bağlamda ele aldığımıza bakarak cevap vermek gerekir. İdeolojiyi, ‘belirli bir fikri empoze eden bakış açısı’ şeklinde dar bir açıdan ele alabiliriz. Bu açıdan da bazı edebiyat ürünlerini, ‘belirli bir fikri didaktik bir şekilde okuyucuya aktarıyor mu aktarmıyor mu, yani ideolojik mi yoksa değil mi?’ şeklinde değerlendirebiliriz. Bu anlamda hemen her düşünce akımının, yani sol, Kemalist, İslami vs., didaktik, ideolojik yapıtları vardır.
Daha geniş anlamda baktığımızda ise ideoloji, hepimizi çevreleyen dilsel, kültürel, anlamsal pratikler bütünüdür. Bu açıdan bakıldığında ise ‘her edebi ürün ideolojiktir’ denilebilir. Çünkü edebiyat, dil ile şekillenen, belirli bir kültürel ortamda anlam kazanan, belirli bir okuyucu kitlesi için üretilen ve yine kendisi de çevresini belirli bir perspektiften gözlemleyen bir yazarın faaliyetidir.
Benim açımdan bir sosyolog olarak önemli olan, edebi yapıtların, içinde bulundukları toplumsal ortamı nasıl tasvir ettikleri ve farklı metinlerle nasıl ilişkiye geçtikleridir. Edebiyat sosyolojik süreçleri incelemenin en önemli araçlarından biridir. Örneğin bugün bence, erken Cumhuriyet dönemini sosyolojik olarak incelemek için en önemli kaynak hâlâ edebiyattır. Dolayısıyla benim için ideolojiyi dar ya da geniş anlamda ele almaktan çok edebiyat ile toplumsal süreçler arasındaki ilişkiye bakmak daha önemlidir. Ve bu anlamda evet, her edebiyat belirli bir ideolojik duruşun, dilsel pratiklerin ve güç ilişkilerinin bir sonucudur.
Türkiye’de Eleştiri, edebiyatın yönlendirilmesi anlamında ne kadar etkendir? Bu bağlamda ‘İslamî edebiyat’ eleştirinin neresindedir?
Edebiyatçı olmadığım için eleştiri ve edebiyat ilişkisi hakkında derinlemesine konuşma yetkisini kendimde görmem. Ama izleyebildiğim kadarıyla sadece edebiyat alanında değil, birçok sanatsal alanda uzmanlar, Türkiye’de iyi bir eleştiri geleneğinin yerleşmediğini ileri sürüyorlar. Edebiyat eleştirilerinin yapıldığı dergiler, yıllıklar zaman zaman çoğalıyor ama Türkiye’de birçok alanda gördüğümüz gibi süreklilikleri olmuyor. Yine edebiyat alanında kısa süre hayatına devam eden ve kapanan dergiler dönemindeyiz sanırım.
Bu alandaki bir önemli nokta da bence farklı kesimler arasındaki kopukluk. Belirli bir düşünce akımını takip eden insanların kendi alanlarındaki eserleri tanıtan, eleştiren dergiler çıkarmaları doğal ve önemli bence. Ancak bazen bu ‘birbirini izlemeyen ve birbirine sağır cemaatler’ haline de dönüştürüyor insanları. Örneğin, İslami çevrelerce üretilen edebiyat, diğer kesimler tarafından neredeyse hiç tanınmamakta ve eleştirilmemektedir. İslami kesimlerde bir zamanlar yayınlanan Suffe Kültür ve Sanat Yıllığı’nda da bu durumdan şikâyet edildiğini hatırlıyorum. Fethi Naci, birkaç İslami romancının eserleri hakkında eleştiri getirir ama o da estetik açıdan zayıflıklarına işaret ederek, bir daha bunu yapmayacağını söyler ve yapmaz. Ama İslami çevrelerde üretilen edebiyatı da homojen olarak görmemek gerekir. Ben hâlâ daha derinlikli bir bakışın ve eleştirinin yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Son yıllarda İslami ve laik, sol, liberal çevreler arasında bir yakınlaşma ve iç içe geçme durumu yaşanıyor. Örneğin İslami kesimden insanlar farklı gazetelerde yazıyorlar, yine İslami kesimden olmayan insanlar İslami kaygıları olan yayın organlarında yazıyorlar, toplantılarda birlikte oluyorlar. Ama edebiyat eleştirisi açısından değişen durum yok gibi. Farklı kesimler ve yapılan eleştiri birbirine değmiyor.
1980’lerin 90’ların İslamcılığından bugün 2000’lerin İslamcılığına geçişte ‘İslami Edebiyatın’ seyri hakkında neler söyleyebiliriz?
Kitabımın temel tezi de İslami hareketleri incelemek için edebiyatın önemli bir kaynak olduğudur. Dolayısıyla sorunuzun ima ettiği iki nokta önemli: İslami kesimlerdeki toplumsal olaylar ve edebiyat arasında yakın bir ilişki var. Ve İslami hareketler son yirmi, otuz yıldır önemli bir dönüşüm geçiriyorlar.
İslami hareketler Türkiye’de ve dünyada genellikle özcü bir şekilde yorumlanırlar. Bugün de bunun izlerini görüyoruz siyasi tartışmalarda. Yani sanki dindar kesimlerin zaman içerisinde hiç değişmeyen, toplumsal ve siyasal ortamdan etkilenmeyen bir anlam dünyaları ve hedefleri varmış gibi düşünülüyor. Oysa sosyolojik açıdan baktığımızda kutsal metinler, dinsel inançlar; toplumsal aktörler tarafından hep ve sürekli yeniden yorumlanıyorlar. Dolayısıyla özcü değil, süreç içindeki değişimlere ve etkileşimlere odaklı bir okuma yapmak gerekir.
Edebiyatın bize sağladığı şey de budur aslında. İslami kesimlerce üretilen romanlarda biz belirli dönemlerin dindar aktörlerini, çevrelerini değerlendiriş şekillerini ve öteki insanlara bakış açılarını görürüz. Yani bazen genelleme yaparak konuştuğumuz, İslami hareketler dediğimiz şeyin kanlı, canlı aktörlerini görürüz. Bu açıdan 1970’lerde üretilmeye başlanan ve 1980’lere hâkim olan romanlar, kamuoyunda ‘hidayet romanları’ olarak bilinen belirli bir tür oluşturmuşlardır. Bu romanlarda dindar aktörler modernleşme süreci ile hesaplaşırlar. Modernleşme sürecinden dışlanmalarını, modernizmin ‘sokağın huzurunu’ bozduğunu, dindar insanları aşağıladığını anlatırlar. Dönemin başörtüsü yasakları da dâhil olmak üzere birçok toplumsal sorun da yansır bu romanlara. Hidayet romancıları, edebiyatı, Cumhuriyet batılılaşması ile hesaplaşma alanı olarak görürler. Ve bundan da önemlisi belki romanlarını, İslami mesajlarını iletmek için yazarlar. Dolayısıyla bu hidayet romanları aynı zamanda birer eğitim malzemesi gibidir. Dönemin laikleşme, modernleşme, kentleşme süreci karşısında dindar aktörlere, nasıl tavır takınacaklarına dair hep benzer tavsiyelerde bulunulur. İslami bir düzen ve toplum hayal edilir bu romanlarda.
1990’lara gelindiğinde ise bu romanlara İslami kesimin içinden de eleştiriler yükseltilir. Bu romanlarda resmedilen ezik, arabesk, dışlanmış figürlerin dindar aktörleri temsil etmediği ileri sürülür. Sosyolojik açıdan da önemli bir tespittir bu. Çünkü 1990’lara gelindiğinde dindar aktörler artık siyasal, ekonomik ve kültürel alanda yavaş yavaş başarı göstermeye başlamışlardır. Birçoğu üniversitelerden mezun olmuş, zenginleşmeye başlamış ve modern meslekler icra etmeye başlamış aktörlere dönüşmüşlerdir.
Dindar kesimler açısından değişen bu sosyolojik zemin, bence kendini edebiyatta da göstermeye başlar 1990’larda. Nitekim bu dönemde üretilen romanlar, sayıca az olsa da hidayet romanlarından tamamen farklıdır. Benim özeleştirel romanlar olarak adlandırdığım bu dönem romanlarında İslami karakterler bu kez, 1980’lerin İslami anlayışıyla yüzleşirler. Hatta açık açık hidayet romanlarındaki anlatıyı sorgularlar. Hidayet romanlarında hayal edilen dünyanın gerçek dünyadan tamamen farklı olduğunu dile getirirler. Bu arada İslami kesimler içindeki heterojenlik de açığa çıkar. Özellikle kadın romancıların yazdığı edebi ürünlerde dindar erkekler, kadınları kamusal yaşamın dışında tutmaya çalışan İslami söylemler açıkça eleştirilir. Yani dindar aktörlerde görülen dönüşümlerin hikâyeleridir bu dönem romanları.
Bu dönüşümün yansımalarını, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin eski geleneğini eleştirmesindeki gibi siyasal alanda da görürüz. Ya da bazı eski İslamcı aktörlerin, değişimlerini kaleme aldıkları otobiyografik metinlerde de görmeye başlarız bu yıllarda. Ama bunların hiçbirisi Halime Toros’un ‘Halkaların Ezgisi’ ya da Mehmet Efe’nin ‘Mızraksız İlmihal’ romanlarındaki gibi duyguları da işin içine katarak gerçekleştirilen anlatım kadar etkili değildir. Bu yüzden sürekli vurguluyorum, edebiyat, sosyolojik süreçleri izlemenin eşsiz araçlarından biridir.
Metin-yazar-okuyucu arasındaki dinamik bağdan hareketle, toplumu oluşturan parametrelerin değişimi edebiyat üzerinden nasıl okunabilir?
Ben toplumsal ortamın edebiyatı şekillendirdiği ya da tam tersinin iddia edildiği tek yönlü açıklamaları eksik buluyorum. Bence çift yönlü bir etkileşim var. Yani her edebi ürün bir toplumsal ortamın ürünü. Ama aynı zamanda o ortamı da, o ortamdaki aktörleri de etkileyen bir ürün.
Bunu biraz daha açarsak, bir dönemde üretilen edebi eserin anlaşılması, anlam kazanması için içinde bulunduğu toplumsal bağlamla ilişkide olması şarttır. Bir romanı sadece yazarının ürünü olmasından çıkaran da budur. Roman, içinde bulunduğu toplumsal ortamla, okuyucu profiliyle iletişime geçebilmelidir ki anlaşılsın. Edebi eseri, bireysel çalışan bir yazar üretiyor, hatta hikâyeyi kurguluyor gibi görünebilir ama o yazarın kullandığı dil toplumsaldır. Aksi takdirde eserin anlaşılması da mümkün değildir zaten.
Öte yanda edebi ürünler okuyucularını da etkilerler. Türkiye’nin çok farklı yerlerinde birbirleri arasında fiziksel irtibat olmayan milyonlarca insanı ‘İslami hareketler’ şemsiyesi altında toplayan da üretilen edebi olan ve edebi olmayan eserlerdir. Çünkü bu kadar farklı insana dil veren, muhayyile kazandıran, ortak bir duygu repertuarı sağlayan şey öncelikle ortak bir şekilde okunan romanlardır. Dolayısıyla edebiyat ve toplumsal parametreler etkileşimini çift yönlü düşünmek gerekir.
İslamcılığın iktidar hedefini yakalayıp sekülerleşme eğilimi gösterdiğine dair genel bir kanı var. Buradan hareketle yeni edebi akımın “hidayet” ya da “düzen karşıtlığı” ya da “İslami sembolizmin her yerde görünebilirliği” gibi söylemler bugün hangi yeni söylemi üretmiştir/yer değiştirmiştir kendi içinde?
İslami kesimlerin ben de gittikçe sekülerleştiğini düşünüyorum. Bunu muhakkak kötü anlamda da kullanmıyorum. Dindarların ve her kesimin sürmek zorunda olduğu modern yaşam ile dindar pratikler arasında gerilim var. Modern yaşam, modern meslekler, insanları, dini inanışlarını yeniden yorumlamaya itiyor. Bu yorumlar içerisinde ben dindar kesimler arasında çok daha eşitlikçi, çok daha evrensel değerler üretebilecek bir potansiyel de görüyorum. Ama bu dönemin gerilimleri ve dönüşümleri henüz edebiyata yansımadı sanki.
Bu yeni dönemin bence en önemli aktörleri dindar kadınlar. Çünkü İslami kesimlerdeki zenginleşme, sınıf atlama, siyaset ve ekonomik alandaki başarı öykülerine rağmen dindar, başörtülü kadınlar hala ayrımcılığa uğruyorlar. Ve eleştirilerini hem dindar kesimlere hem de laik kesimlere yöneltiyorlar. Çünkü İslami söylem hâlâ kadını kutsallaştırıyor; tüm yüceltilen değerleri kadınların sergilemesi isteniyor; bu da kadınların yaşam alanını müthiş daraltıyor. Kadınlar çalışmak istediklerinde, İslami şirketlerde dahi düşük ücretlere mahkum edilerek sömürüldüklerini dile getiriyorlar. Başörtüsü kamusal alanda ise birçok laik insan için hala sorun zaten. Ama son zamanlarda dindar, feminist, solcu vs. kadınlar insan hakları bağlamında bazen ortak hareket ediyorlar. Bu da hem dindar kadınları hem de öteki ideolojileri dönüştürüyor. Bu tür toplumsal eylemlerden ve pratiklerden ben, yeni bir dil ve edebiyat çıkabilir diye düşünüyorum.

5 Aralık 2011 Pazartesi

“Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı”

KÜBRA & BÜŞRA İLE İKİDE BİR

Aşk... İlahi de olsa beşeri de olsa farketmiyor... Hangi zamanda olursak olalım, zamandan azade, Aşk bir tane ama yaşattığı hal, yıllardır birçok hikayeye konu oluyor. İlahi aşk denilince onu ifade ediş şekliyle bizi adeta büyüleyen isim hiç kuşkusuz Hz. Mevlana... Herkes onun duyduğu o büyük aşktan bahsediyor, fakat biz bu anlatılanlardan ne anlıyoruz? Her yıl Mevlana ölüm yıl dönümü olarak bilinen Şebi Arus'a yaklaştığımız şu günlerde "Aşkı" anlamak için yola koyulduk ve sorularımızı edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar'a yönelttik...

Hz. Adem ile Havva'dan bu yana bir aşk var yeryüzünde...
Adem'den önce de vardır, der arifler. Şair, 'aşk, kadim ezelidir' diyor.

Nasıl yani?
Basbayağı. Başlangıçta aşk vardı, derler. Aşk, Hakk'ın sıfatıdır. Cenab-ı Aşk denmesi bundandır.

Çok ilginç...
Evet...Gizem de buradadır. Bir kutsi rivayet vardır : 'Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim...' şeklinde. Varoluş, aşktandır. Bilginin de kaynağı aşktır bu önermeye göre. Varlığımızı aşka borçluyuz yani. Bilmek de sevmektir. Burada aşk, epistemik bir kaynak olarak da anılmaktadır.

Ama aşk bir tane... Fakat hepimizin aşktan anladığı tek mi?
Aşk bir olduğu gibi, birliktir, birlemektir, bir olmaktır. Aşk, biliyorsunuz Arapça bir kelime. Aşaka eylem kökünden geliyor. Aşaka, bir varlığın bir varlığa, bir nesnenin bir nesneye sarılmasıdır.

Birleşme var yani işin doğasında?
Gelenekteki tabiriyle söyleyelim: Vuslat var. Buradaki birleşme, birleme, birlenme ve birlik anlamlarını içerir. Ama, dünyada insan sayısınca aşk tanımı vardır, aşk anlayışı veya algısı. Herkes, her şeyi, kendi manevi düzeyinden görür. Baktığınız yer önemli. Aşkı da ruhsal düzeyiniz, halinizden algılarsınız. Ne gördüğünüz, nereden, nasıl baktığınızla kayıtlıdır. İbn Arabi, Füsus'un son Fassında, 'bana dünyanızdan üç şey sevdirildi...' hadisini yorumlarken şöyle der : 'Peygamberimiz, sevgiyi, yani beşeri sevgiyi, nefsine nisbet etmemiştir, 'sevdim' dememiş, 'sevdirildi' demiştir. Bu algı düzeyinden bakmayan, doğrudan nefsine nisbet eden kişide şehvetin ilmi eksiktir...' Bu çok önemli...

Vuslat şart mıdır?
Şart değildir. Ama hakiki ve tutkulu bir aşkın sonucu zaten vuslattır. Sağlıklı aşkta seven, sevdiğini manipüle etmez. Şair diyor ya, 'seni seviyorsam bundan sana ne?' Bu sağlık alametidir. Ama, karşılıksız aşk patoloji üretmeye elverişlidir.

Aşk bize nasıl tercüme ediliyor?
En güzel tercüme eden Yunus Emre'nin : 'Aşk bir güneşe benzer' diyor. Hz. Şems'in adına yani. Lale Müldür, 'ormanda veya yürek denilen orman boşluğunda bir kuşun anormal bir hızla dönüşü'ne benzetir. Bu, bir duygu durumu olarak aşkı değil de daha çok aşk yaşantısındaki sorunu ima ediyor tabi... Bir başkası, 'bela yağmur gibi gökten yağarsa, başını ona tutmanın adıdır aşk...' diyor. Bir diğeri, 'Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvay'da, ansızın 'yüreğinin ellenmesi' olarak niteliyor. Bir şair, 'aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır' diyor. Ne bileyim, binlerce 'tanım' var yani...

Aşk bir sevgi çeşidi midir yoksa sevgiden bağımsız mıdır?
Aşk için, eski Anadolu Türkçesi'nde 'sevü' tabiri de kullanılıyordu. Sevgi yani. Ama, Yunus Emre'de aşk sözcüğünün yaygın biçimde olduğunu görüyoruz. Aşk, diyor İbn Arabi, sevginin ifrat halidir.

Bu doğru bir tercüme mi?
Aşk kelimesinin nice zamandır çürüdüğü kesin. Sadece aşk mı? Sevgi, merhamet, adalet... gibi çoğu sözcük kullanılamaz, bir şey iletemez hale geldi.

Mevlana ile aşk bir bütün olarak biliniyor. Mevlana'nın sizce amacı neydi aşkı anlatmak mı yoksa âşık olmayı anlatmak mı?
Hz. Mevlana, Moğol istilalarının diyar-ı Rum'u kasıp kavurduğu ve mistisizmin, Tanpınar'ın deyişiyle kara bir dalga halinde kuzeyden inerek Anadolu'yu sardığı bir evrede belirdi. Belh'ten Anadolu'ya geldi. O çağda, birkaç önemli kişi daha vardı: Hacı Bektaş-ı Veli, İbn Arabi, Yunus Emre... Biri Arapça, biri Farsça, biri Türkçe hakikati terennüm etti. Hz. Mevlana da 'irfan' da baskındı fakat o, daha çok aşk burcundandı. Şöyle diyordu: Aşık da, maşuk da aşk da birdir.

Yani?
Aşkınlaşmıştı, aşkınlaştırıcıydı, aşıktı ve aşkla konuşuyordu.

Allah aşkı ve beşeri aşk hep birbirini tamamlayıcı iki unsurdur. Aşkın yeterince farkında mıyız?
Geleneksel sözlükteki ifadesiyle söyleyelim dilerseniz: Mecaziaşk-hakiki aşk. İlki, nefsani ve Hak'tan perdelenmiş bir algıyı işaret eder. Diğeri, aşkın doğru adrese yönelmiş olmasıdır. Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı'ndan burs almak için gelen bir hanım kıza, 'hiç aşık oldun mu?' diye sorar. Kızcağız utanır, sıkılır. Üç kez ısrarla sorar. Kız mahçup hala. 'Evladım niçin utanıyorsun, Hakk'ın yarattığı bir insana aşık olmayan Hakk'a aşık olabilir mi?' der. Bu, sanırım yeterince açıklayıcıdır.

Yani İlahi aşka beşeriden mi ulaşılır?
Her zaman değil. Doğrudan Hakk'a, Hakk'ın en yetkin tecellisi olan Kamil insana da aşık olunur. Yunus Emre gibi, 'söylemezsem bu aşk derdi beni boğar' noktasına gelinebilir. Yunus'ta böylesi bir tecrübe yok. Bir kadına aşık olmamış. Tapduk Emre'ye aşık olmuş. O'nun üzerinden Rabb'e aşık olmuş. Aksi de olur. Hakk'a aşık olan ki, her şeyi-herkesi sever. 'Hakk'ı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir' diyor Yunus.

Bizler aşkın neresindeyiz?
Bilmem...

Neden böyle söylüyorsunuz?
Çok genel bir şeyden söz ediyorsunuz çünkü. 'Biz'in içinde neler var?


O zaman şöyle sorayım: Aşkı anlayan ve anlatan kişinin bu duyguyu iyi yaşaması anlamına gelir mi? Mesela siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?
Bu, huyunuzla, doğanızla ilgili bir şey. Benim nasıl yaşadığım bana kalsın dilerseniz. Sadece şunu söyleyeyim. Ahmed Gazzali, İbn Arabi, Mevlana gibi ariflerin kitaplarında da geçer. Aşkın kimde, nelere yol açtığının çok objektif ölçütleri, belirtileri yoktur. Ama genelleme yapmayı mümkün kılacak kadar belirtiden söz edebiliyoruz.

Mesela?
Bir genelleme yapalım o halde. Aşk, olağandışı, olağanüstü bir duygu, bir hal. İnsanı kesinlikle rutin dışına çıkarıyor. İrademizle belirleyemediğimiz iki şey var yaşamımızda : Doğum ve ölüm...

Peki, irademizle belirleyemediğimiz iki şey mi var sadece?
Buna aşkı, evliliği katan düşünürler de var. Aşkın ömrü üç yıldır, diye bir kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. Psikiyatrlar, en az üç saat en fazla üç yıldır, diyorlar. Hakiki aşk vuslata değin sürer. Kavuşunca irfan başlar.

Aşk insanı iradesizleştiriyor bir de...
Bir duvar yazısı şöyle diyor: 'Aşk, sadece aptalların düştüğü bir çukurdur. Abi beni ittiler...'

Aşkı anlamak için önce Mevlana'yı mı anlamak gerekiyor?
Hz. Mevlana'yı ancak aşkla anlayabiliriz. O'nu anlayınca da aşkı anlayabiliyoruz.

Anladığımızla olan arasında ne kadar mesafe var?
Doldurulamaz kadar olabilir bazen.

Aşk anlatılabilir bir şey mi?
Bizim geleneksel edebiyatımız tümüyle aşkı anlatır. Buna rağmen onu anlatmak imkansız gibidir. Hani konuştukça insanın yalnızlığı artar, onun gibi bir hal. Eskilerin tabiriyle, aşk-ı daimide olan arifler var. En çok onlar anlatmıştır. Yunus Emre, Fuzuli, Kemali Baba, Seyit Nizam gibi bilgelerin solukları yanık ciğer kokar. Sürekli yanmışlardır. Rilke'yi doğrulayan bir durum. Aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır. Bu yüzden üstatlar, öğrencilerini sürekli aşkta tutmazlar, irfana çekerler. O olağanüstü hal sürekli yaşanılabilir mi? O ağırlığa dayanılabilir mi?

Dayanılamaz mı?
Aşıklara sormak lazım.

Aşık olmayan bilemez mi?
Hz. Mevlana'ya, 'aşk nedir' diye soruyorlar, 'ben ol da bil' diyor.

Aşk ve emek ilişkisi... Biz sevginin emek gerektirdiğini fakat âşık olmak için bir emek olmadığı görüşü hâkimdir. Aşk emek gerektirir mi?
İnsan için emeğinden fazlası yoktur.

Aşk öğrenilir mi?
Evet. Hz. Mevlana alimdi. Hz. Şems, onu 'aşk mektebi'nde eğitti. Ona aşkı tattırdı, oradan Divan-ı Kebir doğdu. Sonra irfan burcuna geldi. Oradan da Mesnevi-i Şerif çıktı.

Dünya daha adil olabilirdi
Mevlana'nın aşkı bu yüzyılda hala diri bir şekilde yaşıyor. Mevlana mı aşkı yaşatıyor yoksa aşk mı Mevlana'ya hayat veriyor?
Günümüzde nice mahfi Mevlana'lar var. Konuşmayan, hafada işini işleyen. Ne aşıklar var. Bütün insanlık için yakaran nice ağzı dualı aşıklar...Birine aşık olup, Erzurumluların tabiriyle senelerce hissettirmeden onu kendi melalinde yaşayan bağrıyanıklar var. Mevlana'nın sözlerinin bugün hala bizi etkilemesi, ilmini, Ölmeyen Diri'den almış olmasındandır.

Aşk bazılarımızı yüce bir makama çıkarırken bazılarımızı ise tepe taklak ediyor. Aşk denen şey aynı zamanda tehlikeli bir hal de değil mi? Her insan bu halle başa çıkabilir mi?
Buna dilerseniz, Lale Müldür'ün dizeleriyle cevap vereyim: 'ormanda bir kuş hızla dönüyordu / aşık olduğumuz zaman / yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner / ve kaçmamız gerektiğini söyler bize / çünkü her şey çok fazladır / kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş / kendini ve etrafındakileri yaralar / tehlikedir onun adı / bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez / kumrular sakindir bir tek / ben kumru değilim / sen de / bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.'

Bugün insanların tümü aşık olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı?
Yeryüzünde şairane oturan insanlar çoğalırdı. Daha adil ve merhametli bir dünya olurdu.

Aramak ile bulunmaz
Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Aşka bu kadar eğilmekle göstermek istediği şey neydi?
Hz. Mevlana'nın özellikle Divan'ı aşk doludur. Divan, deyim yerindeyse dağa tırmanırken gaz pedalının dibe kadar indiği yerdir. Doruktan sonraki inişte ise Mesnevi doğmuştur ve burada Hz. Pir'in kademi sürekli frendedir. Mevlana, aşkla irfan arasındaki ankadır.

Aşk neyin ilacı?
Aşk acısı, paylaşılmaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk yalnızlığın hem zehiri hem de panzehiridir.

İsteyen Allah'a âşık olabilir mi? Allah aşkı istemek mi yoksa nasip işi midir?
Neye aşık olursak olalım, O'nun Cemal'ine oluyoruz aslında. Dilemeden nasip erişmez. Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır, bunu söyler.

Aşk her yerde varsa neden görenlerimiz sınırlı?
Dünya imtihandır. Aşk acısı, gözümüzdeki perdelerin açılmasına hizmet eder. Varolanlar birer perdedir. Her lokma göze bir perde çeker. İktidar perdedir. Şehvetler perdedir. Hırslar, tutkular perdedir. Hakk'ı herkes kendi nefsinde idrak eder. Mısri, 'şehr-i Elmalı, canda bulmalı' diyor. 'Elmalı', hakikat sırrıdır. Hakikat nefiste bulunacak. Nefs'te ise sayısız perde vardır. Bunlar kullukla, riyazetle, zikirle, acıyla, aşkla aralanır. Vücut birliğine inanan arifler bütün varlığı bir vücut olarak görürler. Ona ulaşana kadar arayış sürer.

Allah'ı tanımak veya ilim sahibi olmak Allah aşkını azaltır mı yoksa arttırır mı?
Artırmaz mı? O'ndan en çok O'nu tanıyan korkar. O'nu en çok, O'nu tanıyan sever. Sevgi bilmektir dediğim gibi. 'Bilinmeyi sevdim...' diyor ya...Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Tutkuyla sevilmeden yapılan bir işten hayır gelmez.

Aşkı yaşayan kişilerin kimileri az kimileri ise çok derin olarak yaşıyor. Bu neye bağlı? Kişinin duygu dünyasına mı yoksa Allah'ın seçtiği kulları olmasından mı?
Hz. İsa'nın bir hadisi var : 'Çokları çağrılır, pek azı seçilir' diye. Bazılarının seçildiği kesin. Bunlar için 'tekamül etmiş ruhlar' demek daha doğru. Kimisi bir mevkiye fit oluyor, kimisi üç beş kuruşa, kimisi güzel bir kadına, yakışıklı bir erkeğe. Başka biri çıkıyor, 'bana Seni gerek Seni' diyor. Hakk'a talip oluyor. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun...'

25 Kasım 2011 Cuma

‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye'

Radikal Kitap
25.11.2011

Kısa bir süre önce ‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye’ isimli son kitabı yayımlanan Prof. Dr. Murat Belge ile kitabının ışığında Türkyie’nin makus militarist talihinden ötesini konuştuk. Almanya ve Japonya’yı konuşurken, Türkiye’yi anladık.

Nasıl ve ne zaman başladınız bu projeye?
Kitap fikri daha önceden de aklımdaydı. 2005 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında verdiğim derste ders konusu olarak bu meseleyi seçtim kitaba faydası olsun diye. Temel mesele ulusal birliğin tahsisi süresinde militaristleşen Almanya, Japonya ve Türkiye’yi kendileriyle aynı coğrafyalardaki militarist olmayan denkleriyle kıyaslayarak aradaki farkların sebeplerini sorgulamaktı. Almanya’yı İtalya; Japonya’yı Hindistan; Türkiye’yi ise Yunanistan’la kıyasladım.

Bu diğer üç ülke neden militarist olmuyor?
Bu çok da iradeye bağlı bir şey değil. Zira bu üç ülkenin tarihinde de militarist dönemler, kişiler ve kurumlar var. Mesela, İtalya Mussolini döneminde militarist olmak için elinden geleni yapmış ama becerememiş. Yunanistan’ın az buz bir darbe tarihi yoktur ama oraya militarist bir ülke diyemeyiz. Merkezi devlet geleneğinin olmadığı durumlarda, ulus devletleşme sürecine girildiğinde hali hazırda yerleşik bir burjuvazi yoksa devleti ordunun kurması kaçınılmaz oluyor. Bu da militaristleşmeyi getiriyor. Kitabın birinci tezi bu. İtalya’da iyi kötü bir burjuvazi var. Ordu büyük zaferler kazanarak kurmuyor devleti. İtalyan ulusal birliği, sosyalist eğilimleri olan Garibaldi gibi bir adamın başında olduğu bir süreç ve onun kırmızı gömleklilerinden oluşan bir ordu var ortada. Kazanılan birkaç askeri başarı da İtalyan güçlerinden çok Fransa ve 3. Napolyon’un yardımıyla oluyor. En önemli etken ise İtalyan birliğini kuracak olan Piedmont Sardinia krallığının başında Cavour gibi bir adamın olması. Cavour, İngiltere ve Fransa’yı örnek alarak liberal ekonomiyi benimseyen dışarı açık bir devlet modeli benimsiyor. Ve bu krallık büyük ölçüde bir burjuva ekonomisi üstüne oturuyor.


Şu an Almanya ve Japonya için hâlâ militarist diyebilir miyiz?
Hayır.

O zaman bu durumda saydığımız örnekler arasında hâlâ militarist olan tek ülke Türkiye?
Öyle maalesef.

Bunu onlar nasıl aştı da biz aşamadık? Kapitalistleşme sürecinin gecikmesinden ötürü mü?
Bu da var ama bir diğer sebep de Almanya ve Japonya ordu önderliğinde geçirilen ulus devletleşme sürecini atlattıktan sonra arasına katıldıkları güçlü toplumlar camiasında derhal emperyal emeller geliştirmeye başladılar. Almanya iki tane dünya savaşı çıkardı, Japonya da bunların her ikisine de bir şekilde bulaştı. Sonuç olarak ikisi de yenilen tarafta oldular. Birinci Dünya Savaşı’nda da yenilmiş oldukları halde o denli korunmuş bir militarist temel vardı ki sarsılmadan ikinci savaşa sürükledi. İkinciden sonra da böyle olunca artık Almanya emperyal emelleri bir tarafa bırakıp demokrat Avrupa ülkesi olmak durumunda kaldı. Aynı şey Japonya için de geçerli. Bundan kazançlı çıkanlar ise Alman ve Japon toplumları oldu çünkü militarizmin yenilmesi toplumun kazanması demek.

Toplumun hiç mi payı yok bu kazanımda?
Doğrusunu söylemek gerekirse çok yok. Kuvvetli militarist temelleri olan iki ülke bunlar ama her ikisinde de gayet kuvvetli anti-militarist sol hareketler var. Tabii o solun tüm toplumu kendi safına çekecek kadar bir gücü yok ama bir muhalefet olarak kuvvetli. Ancak Almanya’ya baktığımızda oylarını sürekli olarak artıran bir Alman Sosyal Demokrat Partisi var. Bunlar ne yaptı dersen, vallahi hiçbir şey yapmadılar militarizmin zayıflaması için. Weimer Cumhuriyeti’nde de bu parti iktidardaydı ve ordunun kuyruğundan gitmekten bir türlü vazgeçemediği hatta “ulusal çıkarlar” söyleminden bir türlü kopamadığı için ona hizmet bile ettiğini görüyoruz. Türkiye’deki durum buna çok paralel, ne olursa olsun ordumuz zor durumda kalmasın fikri...

Tepede militarist bir yönetim olabilir ama tüm bir toplumun militarist olması için o anlayışı içselleştirmiş ve gündelik hayat pratiklerine yansıtmış olması gerekmiyor mu?
Kitabın asıl tezi bu zaten.

İki yönü var o zaman militarizmin. Evet, Türkiye uzun zamandır askeri vesayetle idare ediliyor ama toplumun bunda hiç mi suçu yok?
Var tabii.

Ama mevcut durum bundan farklı. Bir değişim söz konusu. Hükümet ve askeriye arasındaki gerilimin toplumda yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gayet ortada durum. Biri referandum olmak üzere kaç seçim geçti bir şekilde, toplum askere direnen bu partiye oy veriyor. Önceden biraz korku da vardı ama şimdi yok. Mesela Almanya ve Japonya’da anti-militarist radikal sol hiçbir zaman seçim kazanmadı. Hep militarizmden yana olan liberal demokrat parti kazandı seçimleri, çok yakın zamana kadar. O yakın zaman dediğim zaman geldiğinde ise Japonya’da militarizm falan bitmişti. Ama Türkiye’de böyle militarizme kafa tutan bir sol hareket falan da olmadı. Mesela Alman sosyal demokratlarının parlemento toplantılarında çok radikal jestleri vardı ama onların sorunu kendilerinin pek radikal olmamasıydı. Temelde bayağı teslimiyetçi ve kapitalizm içinde yaşamaya razı olmuş bir partiydi. Bunun dışında Almanya ve Japonya’da muhalefetin dışındaki ana akım diyebileceğimiz adamların da militarizme değişen derecelerde bir hayranlığı ve razı oluşları söz konusuydu. Mesela o da bizde yoktur.

Nasıl yani?
Türkiye’de büyük çoğunluk askere güveniyoruz der. Bütün anketlerde en güvenilen kurum çıkar askeriye yıllardır ama buradaki durum bu sorunun resmi cevabı budur, resmi cevaptan şaşmayalım başımıza iş açmayalım gibi bir tavırdan kaynaklanmaktadır. Ama alttan altta bir sapma da söz konusudur. Ordusunun arkasından giden katı disinplinli Alman ve Japon mizacının tam tersidir Türk insanının yapısı. AKP’ye kadar ordu, karşısında sert bir muhalif görmedi. Çünkü Türk burjuvazisi tekelci devlet kapitalizminin bir ürünü olduğu için askeriyeyle gayet barışıktı. Anadolu burjuvazisinin ortaya çıkması ve güçlenmesi mevcut sert muhalefetin yerli dayanağını oluşturdu. Ama bu muhalefetin vücuda gelmesinde en az bunun kadar önemli olan bir diğer faktör de uluslararası konjonktürdür. Artık soğuk savaş yok ve artık askeri darbeleri desteklemeyen bir Amerika var. Bu da militarzimin aleyhine gelişen bir durum.

Bu sert muhalefetin oluşum sürecine burjuvazi nasıl adapte oldu sizce? Rolü neydi?
İstanbul burjuvazisi içinde Koçlar devlete en bağlı olanlardır. Sanırım kurdukları işin tabiatı da biraz bunu gerektiriyor. Militarizm meselesinden çok da ayıramayacağımız bu Avrupa Birliği’ne katılım konusunda da Koç ayak sürüdü. Basite indirgersek bunun sebebi iç pazara dayanıklı tüketim malları veren bir üreticinin tek olduğu pazarda rekabet istememesidir. Yakın zamanda gün yüzüne çıkartılan konuşmalarda da görüyoruz ki Rahmi Koç mevcut hükümetin gitmesi gerektiğiyle ilgili oturup fikir teatisinde bulunabiliyor mesela. Bu büyük aileler içinde Eczacıbaşı da değil bir tek Sabancı’dır dünyadaki gidişata uyum göstermeye çalışan. AB konusunda çok daha açık ve taraftardır. Sakıp Bey’in hayattayken Kürt meselesi üstüne söylediği şeyler, arkasından Alparslan Türkeş’in ona haddini bil demesi, kısa zaman içinde Sabancılardan birinin öldürülmesi gibi olayların da gösterdiği gibi Sabancılar İstanbul burjuvazisinden çok bir Anadolu burjuvazisi gibi davrandılar.

Peki, burjuvazinin yokluğunda işi ordu ele alır tezinden yola çıkarak, militarizme karşı direnen bu sert muhalefet ile pek de geçinemeyen bir yerleşik burjuvazinin aslen üstlenmesi gereken rolü üstlenememesinden ötürü uzun vadede bir vesayetten bir diğerine geçmemiz söz konusu olabilir mi?

Olmaz diyemem, olabilir. Ben de zaten bugünlerde hep bu tema üstüne yazıyorum. Bir toplumun demokratik kültür tecrübesi azsa, ki bizim az, o zaman bir vesayetin yerini başka bir vesayetin alması riski artıyor. AKP gibi bir partiyi tabanı ve önderleriyle beraber ele alırsak, onların da kendi militarizmini oluşturması gayri mümkün görünmüyor.

Ne tür bir militarizmden bahsediyorsunuz?
Kendisini İslamın ordusu diye tanımlayan bir orduyla militarizm yapabilir. Düşmanı Kürtler değil, Yahudiler olan bir bir militarizm. O taraftan böyle bir şeylerin oluşması isteyecek olanların sayısı da pek az değildir. Bu kesin olur diye bir şey söyleyemem ama muhtemeldir.

O zaman önümüzde üç alternatif var. Askeri vesayet, karşı vesayet ya da demokrasinin oluşması için burjuvazinin tarihi rolünü üstlenmesi. Siyasal sol nerede duruyor bu denklemde?

Bu konuda hep konuşuyorum. Konuşurken de pek güleryüzlü konuşamıyorum. Bunun sebebi de ortada böyle bir sol olmaması. Türkiye tabiatta iki sağı olup da hiç solu olmayan tek objedir. Böyle başka bir obje de yoktur ve olmamıştır. İşçi partisi ilk kurulduğunda nasıl “ordu gençlik el ele milli cephede” gibi sloganlar atan bir devrimci cephe varsa şimdiki devrimciler de ya orda ya da nötr durduklarını söylüyorlar. Nötr olmak diye bir şey yok tabii, o orada olmak anlamına geliyor. Bu zihniyetten çıkamadı Türk solu.

Ama solun da işi zor. Askere karşı duracak, muhafazakâr kapitalist iktidar partisine karşı çıkacak, burjuvaziyle de mücadele edecek. Bu da “çarşı her şeye karşı” gibi karikatürize bir algılanma biçimine yol açmaz mı?

Karşı olduğu şeyleri ve niçin karşı olduğunu net bir şekilde ortaya koyacak. Ama bu arada bunlarla paylaşabileceği şeyler varsa da sırf onlar yaptı diye reddetmeyecek. Yani kısacası harbi olacak. Çok bilinmedik bir formül bulman gerekmiyor. Dürüst olacaksın ve kendini net bir şekilde topluma anlatacaksın. Şimdi biz tabii böyle bir işe bayağı bir sıfırdan başlamak durumundayız. O yüzden müthiş bir kalabalık beklememek lazım. Az ama doğru şeyleri söyleyecek ve bu söylediklerini kanıtlayarak mesafe kat edecek bir sol olabilir ancak. Ben artık böyle toparlayıcı birleştirici bir sol yapalım fikrine falan da kesinlikle inanmıyorum. Bu durumda sayı artıyor ama içten çatışmalar başlıyor. O işten de kimseye bir hayır gelmiyor. Ayrıca belli durumlarda burjuvaziyi desteklersin. Mesela İstanbul burjuvazisi tutarlı bir laisizm savunuyor. Sırf burjuvaya karşı geleceğim diye laisizme karşı çıkmayacaksın ona katılacaksın. Askerin ve Kemalizmin nesine sahip çıkabilirler onu bilmiyorum çünkü mesela oradaki laisizm de hiç tutarlı değil. Bir diktatoryanın otoriteryen enstürmanı sadece. Solcu ne ister? Memlekete sosyalizm gelsin, sosyalistler çoğalsın falan. E şimdi bu sosyalistler nereden çoğalacak? İthal edecek halimiz yok.

Nereden çıkacaklar sahiden?
Buradaki malzemenin içinden çıkacak. Kimdir bunlar? Bunlar şu an AKP’ye oy verenler. Memleketin genel yapısı itibariyle AKP’ye oy verenler, CHP’ye oy verenler ve MHP’ye oy verenler var. Bu son ikisinin sosyalist olmasını beklemek bana bayağı bir hayalperestlik gibi geliyor. Eğer bir sol olacaksa, AKP tabanı dönüşüp sosyalist olacak. Bu da bana imkânsız görünmüyor.

Solun AKP tabanından oluşması konusunda Kürt hareketini nasıl bir yerde görüyorsunuz? Ben orada da çok uzun zamandan beri kemikleşmiş militarist bir yapı görüyorum mesela.
Ben de ve çok endişe verici bir şey bu. Pekâlâ Türkiye demokrasisinin en önemli ağırlık merkezlerinden biri olabilecekken PKK’nın tavrı nedeniyle Kürt hareketi demokrasiye güç katan bir şey olmaktan çıkıyor. Tabii Kürt hareketi en başından böyle bir şey değildi ama PKK en başından beri buydu. 60’lı yıllarda doğu mitingleri başladı, Tarık Ziya, Mehdi Zana gibi genç sosyalist Kürtler o zamanlarda çıktı. Ama 70’lı yıllarda özellikle 12 Mart’tan sonra bir ideoloji etrafında Kürtler ve Türkler denebilecek bir durum pek kalmadı. ABD emperyalizmine karşı silahlı mücadele veren Vietnam ve Kamboçya gibi örneklerden esinlenerek silahlı mücadele vermek için kurulmuş ve bu şekilde adını duyurmuş bir yapı söz konusu. Adına gerilla mücadelesi de desen, silahlı mücadele silahlı mücadeledir ve militer bir yapı, hiyerarşi, disiplin, itaat vesaire getirir. Toplumun hiç mi suçu yok dedin ya, bu, Kürtler için de geçerli bu açıdan. Kürtlerin içinde artık böyle olmasın, siyasal mücadele militer mücadelenin yerini alsın diyenler var. Ama yeterince çok değil maalesef.

MİLİTARİST MODERNLEŞME
Almanya, Japonya ve Türkiye
Murat Belge
İletişim Yayınları
2011, 830 sayfa

27 Haziran 2011 Pazartesi

Fikret Başkaya İle Kapitalizm Üzerine

Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Mayıs-Haziran 2011, Sayı 18
Fikret Başkaya İle Koridor Dergi İçin Söyleşi
Nalan Temeltaş

Size de öyle gelmiyor mu? Sanki Fikret Başkaya’yı düşünsel dünyamızdan çıkarırsak ciddi bir boşluk oluşacak. Yüzünün yarısı umutlu bir netlik, öteki yarısı sosyalizmde ısrar. Seveni, sevmeyeni, takip edeni, kayıtsız kalanı açısından da. Yıllar önce yazdığı ve akabinde cezaevine gireceği “Paradigmanın İflası”nda da ( Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş ) henüz yayımlanan ve söyleşi nedenimiz olan “Yeni Paradigmayı Oluşturmak” ( Kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve aciliyeti üzerine bir deneme ) kitabında da düşün dünyasına yaptığı katkıyla, bilimsel eleştiriye devam ediyor. Her seferinde olduğu gibi tarihin sokaklarını işaret ederek! Hayatın tam da içinden önerileriyle zorla güzellik olacağı ihtimali üzerinde duruyor. Teyibi uzatmadan evvel, çağrı merkezlerinde sık karşılaşılan ‘’ Kalite ve güvenlik standartları gereği görüşmeniz kayıt altına alınacaktır hocam!’’ esprisiyle kapitalizmin kötülüklerine gülmedik desem yalan olur.

“Yeni Paradigmalar Oluşturmak” kitabınızda bahsettiğiniz en fazla 500 yıllık kapitalizmin , insanlığın dertlerine deva olmadığı, aksine başlarına bela olduğu fikrinden yola çıkabilir miyiz hocam?

Aslında kapitalizmin tarihine baktığımız zaman, Kolomb’un macerasıyla [1492] başlayan bir süreç. Tabii bir mayalanma dönemi var. Belki 10. Yy’a kadar geriye gidiyor ama biz mayalanma dönemini dikkate almazsak 16. yy başında kapitalizmin ilk dönemi olan merkantilist emperyalizm başlıyor. İlk tahribat Amerika kıtasında oluyor, biliyorsunuz. Kolomb Amerika’ya ilk adım attığında kuzeyden güneye bütün Amerika’nın 80 milyon nüfusu olduğunu varsayılıyor. Aradan 50-60 yıl geçtikten sonra, yani 1600 lerin ortalarında gelindiğinde, kıtanın nüfusu 10 milyona düşüyor. Bu bir jenosid, hem de müthiş bir jenosid. İlk vardıklarında orada birikmiş hazineleri yağmalıyorlar. Ordaki uygarlıkları İnka, Aztek, Mayaları tahrip ediyorlar. Birikmiş olan devasa altını, gümüşü, değerli taşları yağmalayıp Avrupaya taşıyorlar. Bir süre sonra bakıyorlar ki her taraf altın, yerin altı, kıymetli maden gümüş dolu, üstünde müthiş verimli topraklar, fakat bu sefer de çalışacak insan kalmamış. Bu yüzden de Afrika’dan köle ticareti başlıyor. Devasa bir nüfus oradan koparılıyor, yok ediliyor. Velhasıl ikinci bir jenosid yapıyorlar. Bütün bu birikimlerin sonunda Avrupa zenginleşiyor, sanayi devrimi denilen bu birikimler üzerine inşa ediliyor. (Elbette tek neden bu değil). Sanayi devriminden sonra, yani 1800’lerin başından sonra ikinci bir hamle ile; bu sefer eski dünyaya yöneliyorlar. Hindistan, Afrika’nın doğusu, kuzeyi, Orta-Doğu… Sanayi devriminden sonra, kapitalizmin ilk yapısal krizinden sonra (1870‘li yıllar) yeni bir saldırı başlıyor. İşte dünyadaki şekillenme o zaman tamamlanıyor. Tüm dünyadaki emperyalist ülkeler grubu Avrupa’nın batısı, Avrupa’nın uzantısı olan ABD, Avusturalya filan ve bunun dışında kalan bir dünya, ikili bir dünya sistemi oluşuyor. Dünya, sanayisi olanlar- saniyesileşmiş ve sanayisi olmayanlar şeklinde iki kutba ayrılıyor... Yani Avrupa’nın zenginliği, ihtişamı ne denirse densin dünyanın geri kalanının beşeri ve doğal kaynaklarının yağmalanması üzerine oturuyor. 2. Dünya savaşından sonra beşeri ve doğal kaynakların yağmalanmasında müthiş bir artış ortaya çıkıyor. Mesela 1960 yılında dünyanın doğal kaynaklarının % 60 ı kullanılabilir durumda yani % 40’lık henüz kullanılmamış kaynak varken, şimdilerde % 120’si kullanılıyor. Doğanın kendini yenileyebilirliğinin ötesinde bir kullanım düzeyi söz konusu... “Çığırından çıkmış bir Dünya” yani. Yine kapitalizmin ikinci yapısal krizinden sonra, 1970’lerde neoliberalizm denilen emperyalist saldırının derinleşmesi, yoğunlaşması ve kapsama alanının genişlemesiyle birlikte, sosyal kötülüklerde hızla derinleşiyor. Velhasıl sosyal ve ekolojik kötülüklerin derinleşmesiyle tam bir “Sürdürülemezlik” tablosu ortaya çıkmış durumda. Bu kadarla da değil; insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehdit eder duruma geliyor. Onun için vakitlice geçerli paradigmanın dışına çıkmak gerekiyor.

Kapitalizmi milyonlarca insana gıda, eğitim, tıbbi bakım sağlama konusunda başarısız. Tarihsel sosyalizmi ise, en azından bu bahsi geçen konularda sınırlı kaynaklara ve alışkanlıklara rağmen başarılı sayabilir miyiz?

Şimdi biliyorsun, 20 yy. başlarından itibaren kapitalizme, emperyalizme, kolonyalizme karşı kapsamlı bir başkaldırı var. Aynı zamanda emperyalist ülkelerde işçi sınıfının mücadelesi var. Bu başkaldırılardan birinin sonucu da Sovyet Devrimi, işte onun devamı olan devrimler. Bunlar, farklı bir toplum projesiyle tarih sahnesine çıktılar fakat bir çok zaaflarla malul oldukları için maalesef sürdürülebilirliği sağlayamadılar. Yani kalıcı olamadılar. İstersen niçin başarılı olamadıkları tartışmasını bir kenara bırakalım. Sonuçta bazı alanlarda sosyal hizmetlerin sağlanması, açlık sorununun çözümü gibi alanlarda görece başarılıydılar ama başarıyı bir bütün olarak düşünürsek sürdürülebilemez oldukları ortaya çıktı, iflas ettiler, çöktüler. Yani sorudan herşeye rağmen bunların ihya edilmesi gerektiği gibi bir anlam çıkarmam gerekiyorsa, asla öyle bir şey mümkün değil! Çünkü insan sadece karnı doyması gereken bir yaratık değil biliyorsun. İnsan birçok şeyin bir bütünü. Özgürlük istiyor, adalet istiyor, haysiyetini korumak, haysiyetli bir yaşam istiyor, özgür yaşamak istiyor; velhasıl kendi kaderini tayin etmek istiyor, saygın bir varlık olarak yaşamını sürdürmek istiyor... Ben şahsen Marksist bir insanım, insanlığın geleceğinin Komünizmde olacağından hiç şüpheye düşmedim. Kapitalizmle komünizm arasında üçüncü bir seçenek yok da ondan... Eğer bilen varsa söylesin! Niçin hiç şüphe etmediğimi saatlerce de anlatabilirim ama biz insanlara maddi şartları iyileştirecek diye Sosyalist / Komünist olmuyoruz ki! Mesele domuzu doyurmaktan ibaret olsaydı, her şey kolay olurdu... Ama ortada adı ‘insan’ olan bir varlık var...

Çok değil, 30 ya da 40 yıl içerisinde ekolojik tahribatın had safhaya varması ve milyonlarca insanın çevresel mülteci olması bekleniyor. Buna sebep olacak olan iklim değişikliklerinde kapitalizmin rolü nedir?

İklim değişikliği bugünkü tempoda devam ederse, bir kere çölleşmenin yaygınlaşması, sel felaketleri, su baskınları, tsunami gibi felaketlerin çoğalması demek. Aynı zamanda da, buzulların daha fazla erimesi sonucunda deniz seviyelerinin yükselmesi demek. Pasifik okyanusu, Atlantik okyanusu, özellikle Güneyde yaşayan insanları düşünün, müthiş bir nüfusun bulunduğu yerden kovulması zorunlu hale gelecektir. Şimdiden yavaş yavaş belirtileri de var, bildiğiniz gibi. Mesela atmosferin ısınması ve iki derecelik bir yükselme bile, bizim şu anda hayal bile edemeyeceğimiz ekolojik toplumsal, sosyal ekonomik sorunlar doğurma istidadı taşıyor. Bir kere bunun bilincine varmak gerekiyor. İkincisi de, gereğini yapmak gerekiyor. Eğer bütün bunlar kapitalist paradigmanın ortaya çıkardığı insânî, sosyal, ekolojik kötülüklerse, o halde biz kapitalizmden çıkmayı acilen başarmalıyız. Yani iki şeye dikkat çekmek gerek. Bir, kapitalizmden çıkmamızı gerektiren bir durumla yüzyüzeyiz. İki, bunu acilen yapmamız gereken bir durum söz konusu. Aksi taktirde, geriye kurtarılacak pek bir şeyin kalmaması riski var. Bak başka bir şey söyleyeyim sana. Benim bu kitapla ilgili ya da diğer konferanslarımda fark ettiğim bir şey var. Tabii Burjuva çevrelerle yaşam alanlarımız çakışmadığı için, onlarla ilgili bir şey söyleyemem ama onun dışında birçok çevreden insanla karşılaşıyoum. İki türlü ‘anlayış’ [‘anlayışsızlık’] dikkatimi çekiyor. Diyeceksin ki, bu kalıcı olur mu? Değişir, değişeceğini de umuyorum ama şu an için tesbit ettiğim şöyle bir anlayış var. İnsanların bir kısmının yangından haberi yok! Yani onlar şeylerin olağan rotasında gittiğine dair bir anlayışa sahipler. Bir kısmı yangından haberdar ama kendisinden uzakta olduğunu düşünüyor. Benden sonra tufan aymazlığı işte... Fakat dikkat et, işte Japonya’da bir deprem oldu, arkasından tsunami geldi. Bu ikisi büyük felaketlerdi ama bence asıl felaket nükleer felakettir. Bir deprem, bir tsunami olur, bir yıkım tablosu ortaya çıkarır ve orada kalır. Oysa nükleer söz konusu olduğunda ‘başlar ve devam eder, artık hiç bitmeyen, on yıllar, yüz belki bin yıllar sürecek bir ‘felaket’ söz konusudur... Aslında doğal felaket değil, insanların peydahladığı bir şeyin sonucu olduğu için bence ona felaket demek doğru değil. Asıl hata nükleer santrallerin kurulmasıydı çünkü... Ben bu durum oluştuğunda, nükleer tartışmanın gündeme geleceğini düşünmüştüm. Maalesef egemen medya süratle bu sorunun üstünü örtmeyi, yeni gündemlere insanların ilgisi kaydırmayı yegledi ve başardı... Mesela Libya’daki durum Tunus ve Mısır’ın daha uzun süre gündemde kalmasına mani oldu gibi. Çok sevimsiz bir tablo ortaya çıkıyor. Yani mesela, şimdi emperalist bir savaş yürütülüyor Libya da: önce bir medya yalanları savaşı yürütülüyor, arkasından savaş geliyor. Tabii bunlar bu alçaklığı beş yıldızlı yaparlar. Söylemleriyle gerçek arasındaki uyumsuzluk beş yüzyıl gerilere gidiyor. Mesela başlarda İspanyollar ve Portekizliler, Amerika kıtalarına ilk vardıklarında dediler ki; Hristiyan olursanız ruhunuz cennete gider. Tabii nasıl cennete gittiklerini kısaca başta anlattık... Sanayi Devriminden sonra; dediler ki sizi uygarlaştıracağız 1945 den , ikinci emperyalist savaştan sonra ise sizi kalkındıracağız, dediler. Yani hep bir şey sunuyorlar. Oysa birçok insanın bilmediği Kolonyalizmin bir altın kuralı vardır. Fransızcası çok güzel ama Türkçeye çok güzel çevrilemiyor. Diyor ki ’’ Egemen olmak için ver, almak için egemen ol!’’ Yalnız bir tuhaflık şu ki; onların verdiği şeyler hep manevi ama aldığı şeyler hep maddi! Mesela ne yapıyor; işte sivilleri koruyor, tabii bu insani bir şey. Libya’da yaptıkları gibi... Karşılığında ne alıyor: Petrol! Onun verdiği şey manevi ama. İşte tabi bu insani yardım, insânî müdahale, hep bu emperyalist kurguyla ilgili yalanlar. Tabi bu durumun yaratılmasında medyanın ve sosyal düşüncenin büyük vebali var. Çünkü gerçeğin üstünü örtüyorlar.

Teknoloji karşısında büyülenmiş insanların, kitabınızda bahsettiğiniz doğanın dengesine katkıda bulunan kertenkeleler, ölü kuşlar, solucanlar için kaygılanması veya doğa tahribatının sonuçlarını kestirebilmesi ne derece mümkün ? Bu sorunun yanıtı sosyal medya ile örgütlenme tartışmalarıyla bağ kurabilir mi?

Kapitalizm kendi eğilimleri ve dinamikleri açısından sürekli teknolojiyi yenilemek, geliştirmek ‘zorunda’ olan bir sistem. Bu Kapitalizm açısından kaçınılmaz bir zorunluluk. Üretim kar için yapıldığından, üretilen her teknolojinin insan refahıyla ancak dolaylı bir ilgisi vardır. Fakat ileri teknolojinin mutlaka olumlu, yararlı olduğuna dair de genel bir “bilinç” de geçerli. Bu hakim / egemen bilinç solda da var maalesef. Mesela evvelsi gün İstanbul’da Özgür Üniversite’nin açılış dersindeydim, tam da bu temayla ilgili bir tartışma açıldı. Samimi solcu bir dostumuz, teknolojinin tarafsız bir şey, kullanıma bağlı sonuçları olabileceğini söyledi. Otomobil teknolojisi mesela; iyi de sen arzuladığın sistemde bunları ürtemeye ve kullanmaya devam mı edeceksin? Ama şöyle hayırlı bir sonucu da var ki, sorunlar büyüdükçe ve kendini dayattıkça, çözümlerinin de zorlayan bir yanı var. Egemen medyada bu soruların cevaplanması mümkün değil. Zaten medya, şu anda büyük sermayenin ta kendisi. Ondan etik, insânî bir şey beklemek iyimserlik olur ama her şeye rağmen sosyal medyada itirazların büyüme, güçlenme, filizlenme ihtimali var bence de. Kendiliğinden cevap arayanlar çoğalıyor, bu da umut verici. Nitekim insanlar bizim gibi Kapitalizm demeden, Emperyalizm demeden de çıkış yolları arıyorlar; hasarlarına karşı bireysel olarak da kendilerini korumaya çalışıyorlar. Bir başına buradan bir şey çıkmaz ama başka şeylerin başlangıcı olabilir. Mesela benim İzmir Karşıyaka da bir yeğenim var. On km. mesafeden süt getirtiyorlar. Muhtemelen o süte güvendiği için onun saf süt olduğuna inandığı için bunu yapıyor. O sütten yoğurt, sade yağ filan yapıyorlar. İmkanım olsa, ben de hormonlu, ne idiğü belirsiz şeyleri tüketmek istemem tabii...Yani bireysel çıkış arayışları, çok bilinçli olmasa da var. Olayların vehameti büyüdükçe insanlarda soru sorma kabiliyeti, yeteneği ve potansiyeli de onunla paralel artıyor ve artacak neyse ki. Aksi halde, durum daha da vahim olurdu.

Sosyal medyayı da bu açıdan , insanların sorularına cevap aramaları açısından daha özgür bir alan olarak düşünebiliriz. Mesele; ben de, sen de reklamların tahribatından son derece rahatsızız. Biz reklamlarla ilgili bir yazı yazsak, eleştirsek bu büyük medyada yer bulması mümkün mü? Bir TV kanalı zahmet edip benimle reklamlar üzerine bir söyleşi yapalibir mi? Öyle bir şeyi aklından geçirebilir mi? Dolayısıyla, verili medya dışındaki alanlar bize kalıyor şimdi. Bu nedenle önemli tabii.

Cumhuriyet kavramı ve söylemi, “Rejimin gerçek niteliğini gizleyen, üstünü örten bir örtüydü.” diye geçiyor kitabınızda. Buradan hareketle, bu örtüyü başta sol çevreler olmak üzere aralayan var mı?

Bu güzel bir soru. Solun bir zaafına gönderme yapıyor. Şöyle ki; sen siyaset arenasına çıkıyorsan, siyasette bir iddian varsa, bi kere tarihini bileceksin. Hem de iyi bileceksin. Nereden geldiğini bileceksin , bulunduğun yeri, konumunu tesbit edeceksin. Biz de hatırı sayalır bir sol gelenek yok maalesef. Başka ülkelerdeki gibi 1800’lerin ortalarından beri oluşmuş bir gelenek yok. Zaten 1960’lara kadar da, sol yasak biliyorsun. İşte bir Komünist partisi var ki; zaten Sovyetler birliğinin diplomatik bir aracı; işte törenlerde bir pankart taşıyarak geçecek, Kemalist rejimin her yaptığını destekleyen, onun yedeği, ideolojik meşrulaştırıcısı bir sol! Buna rağmen bile cezalandırılıyorlar tabii. Türkiye’de sol hareket 1960’larda bir kitle hareketine dönüştüğü zaman, ben de içindeydim. Mesela ilk işçi partisi kurulduğunda, gidip hemen üye oldum. Doktora yapmak için yurtdışına gittiğim zamana kadar, mülkiyede öğrenciyken piyasada Sosyalizm adına satılan tek bir kitap yoktu desem yalan olmaz. Hatta bir gün inadına aradım, bir küçük broşür buldum, böyle ince bir şey. Onu da yazan İngiliz İşçi Partisi’nden bir dönek... Aksi halde yayınlanır mıydı? Karşı propogandanın aracı... Öyle ki, biz kendi aramızda sabahlara kadar tartışırdık, yazılı bir şey bulmak mümkün değildi. Konuşup soracağımız biri de yoktu. Ya da belki vardı da, bir “eski tüfek” ama biz bilmiyorduk. Sol 60’ların ortasından sonra kitle hareketine dönüştüğü zaman, ideolojik bir geri plana dayanmaktan çok mücadelelerin coşkusuyla hareket ediyordu, bir çeşit refleks. Dünyanın güzel bir dönemi tabii o zaman. Vietnam savaşı sürüyor, Küba’da devrim olmuş, bağımsızlık savaşları hala devam ediyor, Che Guevera Güney Amerika dağlarında...

İnsanlar ne kendi tarihi hakkında, ne sosyalizmin tarihi hakkında, ne de Sovyetlerin niteliği hakkında bilgi sahibi değil. Kendi tarihi zaten resmi tarihle beslenmiş. Türkiye’nin bir antiemeperyalist bir savaş verdiğini, bu işi Mustafa Kemal’in yaptığını, Mustafa Kemal’in bir devrimci olduğunu düşünüyor. Ordu gençlik elele gibi sloganlar. Tabi bunun dışında da, çok hârika insanlar yok değildi. Mesela M. Ali Aybar Sovyetlerin Çekoslovakya’ yı işgalinde şiddetle karşı çıktığı için, Stalinist sol tarafından lanetlendi biliyorsun. O çevreler lanetledi onu da zeten. O zamanki sol kalkınmacı bir sol. Kalkınmacı olunca tabii, böyle şeyleri sorun etmiyor. Asıl tartışılması gerekeni tartışmaya cüret etmiyor. Ne kendi tarihini ne Sovyetlerin niteliğini sorun etmiyor.

O zaman iki şey olsaydı. Birincisi, Sovyet deneyimi hakkında nitelikli bir tartışma yürütülseydi, sovyetlere laf edenle, yumruk yumruğa kavga ediyorduk. Çünkü kafamızdaki orda bir cennet olduğuydu. Türkiye’nin tarihi hakkında, burda yapılan Kemalist İnkılaplar hakkında, kendi sınıfsal konumu gereği bir yaklaşımı, bir perspektifi olsaydı, şimdiki solun biraz faklı bir yerde olacağını çok net söyleyebiliriz. Çünkü kendi ayaklarının üstünde duracaktı mesela. Devletin niteliği hakkında bilgisi olsaydı mesela, sağ-sol provakasyonlarını sezebilirdi. Çok önemli, çünkü bu bilgilere sahip olmadığı için, rejimin elinin daha güçlenmesi mümkün oldu. Yalnız şunu söylemekte de yarar var. Solun kendisi de yabancılaşmıştı zaten. Oysa, Marksizm demek eleştiri demektir! Soldan eleştiri yoksa o sol artık ölüdür. Zira ona can/kan/ hayat veren eleştiridir... Üstelik Marks’da kalmayacaksın, ondan hareket edeceksin. Bunların hiçbiri yapılmadı. Ama tam tersi yapıldı. Marks’ın öğretisini dondurdular, ondan bir resmi ideoloji ürettiler. İşçi partilerinin, Komünist partilerinin, kendisine Komünist ya da Sosyalist diyen devletlerin, otokratik rejimlerin meşrulaştırıcı ideolojisine dönüştürüldü. Mesela kitapta da yazdım, bir çok yerde de söyledim: Sovyetler Birliğinin çökmesinin tartışılmaması müthiş bir olaydır. Koskoca bir sistem çökmüş, sen hiçbir şey olmamış gibi yapıyorsun. Teorik eleştiri yeteneğini tamamen kaybettiği için işte sol paradigmanın da yenilenmesi gerekiyor. Aksi halde o malzemeyle, o donanımla yürütülebilecek bir şey değil. Bir sürü sapmayı, bir sürü yanlışı içeriyor neticede.

Cumhuriyeti Türkler ve Kürtler ortak kurdular ama sonra Kürtler denklem dışına itildiler söylemindense, halkların Cumhuriyetle temasının jandarma ve vergi memurları vasıtası ile olduğu kadardır tesbitinizi güncel Kürt siyaseti ile de bağ kurarak biraz açabilir misiniz?

Resmi tarih şöyle bir klişe dayatmış. Okullarda, üniversitelerde, ders kitaplarında, siyasetçilerin ağzında olan; yeni bir devlet kuruldu ve bunu da M. Kemal yaptı diye. Bir, burda tarihi bir hata, yalan var. Bir de ondan sonra yapılan inkılapların niteliğine dair de bir yanlış anlama var. Bana bir tane inkılap söyleyin ki, filan yerde yaşayan adamın yaşamıyla ilişkisi olsun. Bu inkılapları rejimin halk üzerindeki kavrayıcılığını, baskıcılığını, denetleme gücünü takviye etmek amacıyla yaptılar. Başka türlü yapabilirler miydi? Yapamazlardı. Niçin? Sınıfsal niteliğine bakın. Kim ki bunlar ve neyi temsil ediyorlar? İnsan merak etmez mi? Yoktan var edilmiş bir Cumhuriyet, yüzyılda bir çıkan bir dahi lider, yoktan bir vatan yaratıyor ve halka hediye ediyor ise; Mondros Mütarekesini kim imzaladı? Ankara antlaşmasını? Londra antlaşmasını? Lozan’ı kim imzaladı? Orada devlet duruyor yani. Kürt siyasetçileri son on yılda resmi idieoloji ve resmi tarih eleştirisini pek sorun etmiyorlar. Bu durum, yaptıkları, yapmak istedikleri siyaset için önemli bir handikap oluşturacak mahiyette. Gerçi devlet kurulmadı, zaten vardı ama rejimin adının Cumhuriyet olarak değiştirilmesinde bırakın Kürtleri, Türklerin de bir dahli olmuş değil... Söylediğim gibi orada söz konusu olan bir darbedir. Daha fazlası değil... Zaten darbenin hakikisi 1908 de yapılmıştı. Ben esaslı bir kırılma noktası görmüyorum ama illa da bir kırılma noktası söylenecekse 1908’den bahsedilebilir. Niçin? Padişahın yetkilerini sınırlamışlar, Anayasal Monarşi getirmişler. Monarşi süratle diktatörlüğe dönüşmüş o ayrı . M. Kemal işte o monarşiyi de yok ediyor. Dikta rejimi kuruyor. Tabii bunu da tek başına yapmıyor. Fakat o tarihlerde resmi tarih tarafından uydurulmuş, bir tür asr-ı saadet çağı safsatası söz konusu ki, [aydın denilen] diplomalı taife öyle bir dönemin yaşandığına inanıyor... Yani onların Atatürk sevgisini anlıyorum, samimiler ama biz işe öyle bakamayız. Geniş halk kitleleri tarafından bakacaksın, sınıfsal perspektiften bakacaksın, bir ütopyaya yönelik bakacaksın. Olumsuzlama / olumlama diyalektiğidir bu. Hayal etmekle düşünme arasında Çin duvarı mı var? Kaldı ki, eskiden hayal bile edilemeyen bir sürü şeyin ne kadarı gerçekleşiyor baktığımızda. İşte bütün bu tip şeyler resmi ideolojiden kaynaklanıyor. Peki bunlar nasıl bu kadar rahat olabiliyor? Bu durum Türkiye’nin entelektüel azgelişmişliğiyle, sınıf mücadelesinin zayıflığıyla, emekçi kitlelerin örgütsüzlüğü ile doğrudan ilgili. Nitekim biz Özgür Üniversite olarak resmi tarih ve resmi ideoloji eleştirisine çok büyük önem verdik, çok sayıda yayın da yaptık zaten. Ben de zaten son 20 yılda üniversiteden ayrı olarak da özel çaba gösteriyorum, çünkü önümüzü görebilmemiz, yolumuzu bulabilmemiz için tarihimizi bilmemiz gerekiyor. Boşuna “anlamak aşmaktır” denmemiştir. Tabii burda irade de son derece önemli. Düşünmek lazım tabii... Söz konusu sorun nasıl ortaya çıkmış? Yüce tanrının bir müdahalesi ile mi olmuş, yoksa bir takım insanların, bir takım çıkarların, onların sözcülerinin, siyasetçilerinin verdiği kararlar, uyguladığı politikalarla mı ortaya çıkmışır? Eğer öyleyse; biz de diyebiliriz ki, o zaman eğer bunlar iradi olarak böyleyse -ki böyle o halde başka insanlarda biz de başka şeyler yapmaya potansiyel olarak hazırız demektir. Bizim elimizin de armut toplamadığını, toplamaması gerektiğini de hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.

Günümüzde her şeyde olduğu gibi, düşünsel üretiminde metalaşmasında egemenlerin dayattığı ‘’rekabet’’ sizin sözünüzle, suni ‘ doğal seleksiyon’ memleketteki düşünsel fakirliği açıklayabilir mi?

Felsefenin Sefaletinde Marks: “ En sonunda insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış - veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır.” diyordu. Aradan geçen zamanda durumun nasıl vahim bir aldığını, nerelere geldiğini söylemeye gerek var mı? Kapitalizm bir meta uygarlığı, sermaye uygarlığı, yani canlı olan her şeyi ölü metalara dönüştüren bir uygarlık. Canlıyı sevmiyor. Marmara denizine bak anlarsın. Bundan 70 yıl evvelki canlı kompozisyonunu bir düşün, balıkları. Şimdiyse balık bile yok, olanlar da zehirli. Nefes aldığın havaya bak, sokaklara bak, sokak diye bir şey kalmamış. Sokak diye bir şey kalmazsa çocuklar oynayamaz. O çocukların sağlıklı insanlar olarak büyümesine imkan yok. Bırak oynamayı, yürümek bile problem. Çünkü kaldırımlar, sokaklar araba dolu. Biz ne yapacağız, uçacak mıyız yani? Her şeyi hızla metalaştıran, her şeye hızla nüfuz eden, her şeyi dejenere eden, onu tersine dönüştüren akıl almaz bir süreç bu. Bu süreç, bütün alanlarda etkiliyse, entelektüel alanı da, estetik üretimi de, herşeyi de etkiliyor. Bazen ürperdiğim oluyor mesela, bakıyorum anlı şanlı bir tiyatro sanatçısı, hiç gereği yokken bir reklama çıkmış, kendini maskara ediyor. Ya da durumun ne kadar vahim olduğunu bilmiyor. Bir sanatçı açlıktan ölse bile bunu yapmaz! Ki bunlar bir fazla eşya daha edinmik için bunu yapıyorlar. İşte bütün alanları, her şeyi, işte üniversiteyi de dejenere ediyor. Üniversite budur bak ; bu rejimin ideolojisinin üretildiği, bu rejimin çarklarını çevirecek kişilerin üretildiği, sermayenin ihtiyacı olan işgücünün üretildiği bir kurumdur. Asla bilim filan üretilen bir kurum değildir. Misyonu belli, varlık nedeni bu. Şimdi bir adım daha ötesi; artık üniversite denilen kurumlar tam birer ticarethaneye dönüşüyorlar. Kapitalist bir işletmeye dönüşüyorlar. Şimdi sen kapitalist bir işletmeden ne beklersin? Eskiden hiç değilse aradan çıkan bir iki istisna olurdu, şimdi o kadarı da yok. Düşün ki, bir adamla tanıştım, iş adamı, bir sürü şirketi var, hocam bir de üniversite kuracağım deyince; artık bundan sonrasını konuşmayayım, dedim... Bir de şu da var ki, kapitalizm insanları sürekli koşmaya mecbur ediyor. Hep bir yere yetişecek, oraya gidecek, buraya yetişecek. Ne yapacak yetişip de Allah aşkına? Yani bir yandan hayatını kazanırken, diğer yandan kendi hayatından feragat ediyor. Tuhaf bir kör gidiş işte... Tabii entelektüel alanda da durum aynı ölçüde vahim...

Mülkiyet hırsızlık mı özgürlük mü? Başımızı sokacak bir ev, mütevazı bir araç da bu sınırlara dahil mi?

Oradaki sınır şu; bir başkasının emeğini sömürmeye imkan veren araçlara sahipsen, onun ürettiği değere, zenginliğe el koyabiliyorsan ondan sonrası mülkiyet işte. Fakat orada kafa karıştıran sorunu şöyle konuşabiliriz. Mesela bir türkücü medeni bir toplumda türkü söyleyerek para kazanamaz, türküden geçimini sağlayamaz. Çünkü öylesi bir toplumda insanların şarkı söylemesi, alışveriş konusu yapılamaz. Fakat bakıyorsun ki, günümüzde adam milyarların sahibi. Nasıl oluyor? Oligarşinin el koyduğu zenginlik, oligarşinin üyeleri tarafından paylaşılıyor. Bakıyorsun adamın harcadığı emekle kabili mukayese olmayan müthiş bir serveti var. Mesela bunun kötü bir örneği bir büyük hırsız, yani kapitalist metresine lüks ev, lüks arabalar, pahalı giyecekler, mücevherler filan alıyor. O zaten çalınmış olandan pay alıyor demektkir. Harcanan emekle, emeğin karşılığı ile hiçbir ilişkisi yok. Fakat mülkiyete dair bir yanlış anlama var toplumda. Kaleme sahip olmakla, kalemi üreten fabrikaya sahip olmayı aynı kategoride görüyor. Benim kitapta vurgulamak istediğim oydu. Ancak şu da var ki, mülkiyet hırsızlıktır. Bana göreyse gasptır. Zor ve hileyle ele geçirilendir. Bir insan ne kadar yetenekli, ne kadar çalışkan olsa da üretebileceği şeyin sınırı, dolayısıyla sahip olabileceği şeylerin sınırı bellidir. Kavramlar üzerinde özellikle sol muhalefetin titizlikle durması lazım. Global olarak düşündüğün zaman; bir oligarşi var, bunların akıl almaz bir tüketimleri var. Bu kitleyi dünyanın nüfusuna oranlarsan çok sayıda değil, geniş değil. Fakat onu taklit eden bir orta sınıf var ki, oldukça geniş. Asıl orası tehlikeli işte; tüketim, doğanın tahribatı, bütün bu kötülükler orada meydana geliyor. Doğanın, denizlerin kirlenmesi, canlı türlerinin yok olması, insânî yabancılaşma vs. Alternatif bir toplum projen olduğu zaman, bu tip şeyler de yerli yerine oturur zaten. Üretimi - tüketimi bulunması gereken zemine çekmek lazım. Bir tarafta insan mantığını zorlayan bir tüketim çılgınlığı var, israf ve yok etme var, öte tarafta da milyonlarca aç, içme suyuna, temiz havaya erişemeyen, geleceğe dair güveni olmayan, devasa bir kitle de var. Sendikalar var Türkiye’de ama anayasa taslağını TÜSİAD hazırlıyor. TÜSİAD kaç kişi? Onların anayasası kaç kişiyi ilgilendirebilir? Neyin hizmetinde olabilir? Sendika sendika olmadığı için bu tarafta bir çalışma yok yani. Tamamiyle dejenere olmuş, sermayenin, devletin bir aracı haline gelmiş, oligarşinin parçası olan bürokrasiler bunlar. Aralarında iyi, birkaç namuslu insan olması bizim tahlilimiz etkisizleştirmez tabii. Sendika ne yapacak? Gelin bu zenginliği tartışalım diyecek. Yoksulluğu tartışırsan 1-0 mağlup başlarsın çünkü. Zenginlik olması için yoksulluk şart da ondan. Kapitalizmde başka türlü olmaz da ondan.. Bu kutuplaşma yaratan bir sistemdir. Birinin kalkınması, diğerinin az gelişmişliği ile mümkün yani.

Kapitalizmden çıkmak üzerine yaptığınız önerileri kimler (devletler, medya- alt sınıflar, silahlı silahsız örgütler, entelektueller vs.) üstüne almalı sizce?

Sadece insanlara neler yapılabilirliğine dair refleksiyon imkanı veren öneriler bunlar. Böyle şeylerin mümkün ve gerekli olduğu bilincini güçlendirmek, yaygınlaştırmak gerekiyor. Bir kere, bu dünyayı değiştirmek gibi samimi düşüncesi olanlar üstüne almalı. Bu düzenden şikayet edenler bunu üstüne almalı. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sonuçlardan muzdarip olan herkes üstüne almalı. Hepsinden önce de; komünist bir toplum perspektifi olanların bu ve benzeri önerileri tartışabilmeleri gerekiyor. Global olarak oligarşiyi, azınlığı çıkarırsak, dünyanın ya da ülkelerin zenginliğine el koyan dar bir çevreyi çıkarırsak, geniş kitleleri ilgilendiren öneriler bunlar. Kitapta da yazdım, dikkatini çekmiştir. Burada ütopya konusunda da bir yanlış anlama var. Mesela, adam eleştiriyor ama orada kalıyor. Oysa eleştiri amaç değil ki, yeni bir şey yapmanın bir adım öncesi. Yani insanlar gittikçe bir sayın seyirci haline geliyor. Bu lanet olası sayın seyirci halinden kurtulmak gerekli. Sayın seyirci ve akıllı tüketici hallerinden insanların bir an önce kurtulması lazım. Bu iki tip tam da düzenin üretmek istediği ve maalesef başardığı tipler. Bu yüzyıl, insanların soru sorduğu, sorularına cevap aradığı bir yüzyıl olacak. Bütün göstergeler, benim tarihe ait bildiklerim, saldırı karşı - saldırı diyalektiğine ait bildiklerim, bana insanların artık bu kepazeliğe dur diyeceği bir yere doğru gittiğimizi düşündürüyor. Nitekim Tahrir Meydanı, Mısır benim için bir moral unsuru. Her ne kadar bazıları küçümsemek gibi saçma bir eğilime sahip olsalar da, oryantalist Avrupa merkezli bir yaklaşım burada çok içselleşmiş. Bir çok yerde gelen sorulardan bunu anıyorum ve şöyle bir yaklaşım var; üzücü bir şey, tam da Avrupa merkezli retoriğin içselleştiği bir şey ki Araplardan adam olmaz, kendi başlarına bire şey yapamazlar, bunun arkasında başkaları var yaklaşımını sola az-çok sirayet etmiş gibi sanki...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Türkiye’de Vatandaşlık ve Vatandaşlığın Dönüşümü

Sabancı Üniversitesi Ogretim Uyesi Ayşe Kadıoğlu İle Röportaj
Damla ERİM & Hüseyin ESEN / http://www.ekopolitik.org

EKOPOLİTİK: Bugün Türkiye’de ve dünyada gündemi en çok meşgul eden konulardan birisi de “kimlik” konusu. Küreselleşmeyle birlikte ulus devlette yaşanan önemli bir dönüşüm var ve bu süreç kimlik konusunu da tartışmayı beraberinde getiriyor. Kimlik konusu sadece ülkemizde değil neredeyse tüm dünyada öne çıkan gündem maddelerinden birisi. Bu konunun tarihin tam da bu anında birçok farklı coğrafyada eş zamanlı olarak gündeme oturmasının arkasında nasıl bir süreç veya süreçler var?

Ayşe KADIOĞLU: Sizin de belirttiğiniz gibi vatandaşlık ile ilgili önemli kitaplar son dönemde özellikle 90’lı yılların başında çıkmaya başladı ve diyebiliriz ki kimlik konularının tüm dünyada ve akademik çevrelerde göze batan bir şekilde ortaya çıkması yaklaşık son 20 yıllık bir konudur. Bu durum modernitenin bir özelliğinden kaynaklanıyor. Modernitede kamusal alanda gerçekleştirilen bazı aktiviteler vardır ancak bazı şeylerin de özel alana itilmesi, adeta “hapsedilmesi” öngörülmüştür. Bu hapsedilenler arasında dinsel kimlikler, etnik kimlikler, kadın kimliği sayılabilir. Kamusal alana çıktığımızda kadın değilmişiz gibi yapmak veya etnik kökenimizin bir önemi yokmuş gibi yapmak beklenir. Zaten modernitenin bir tanımı da bu değil midir: “okunamayacak bir satıh yaratmak”. Bu özellikle mimaride çok belirgindir. Modern mimari dediğimizde rengini ve ne olduğunu belli etmeyen yapılar geliyor akla. Bu durum insanlar için de geçerli. Yani modernite bazı kimliklerimizin özel alana hapsedildiği bir “maskeli balo” aslında. Tabi geç modern veya post-modern zamanlara geldiğimizde insanların özel alanlarında yaşadıkları kimliklerini kamusal alana da taşımak istediklerini görüyoruz. Günümüzde yaşadığımız süreç işte tam olarak budur. Kimliklerin kamusal alanda var olma talebi. Bu elbette küreselleşme sürecinin de iteklediği bir olgu. Vatandaşlık ve kimlik konularının gündemimizde olması bir yandan da “ulus devlet” kategorisinin de yeniden düşünülmeye ve tartışılmaya başlanması ile ilgili. Küreselleşme ile birlikte ulusal vatandaşlık tanımı zamanla yetersiz olmaya başlıyor.

Ulus devlet bağlamında şöyle bir soru akla geliyor: II. Dünya savaşı sonrasına kadar 1648 Westphalia anlaşmasıyla ortaya çıkan ulusların eşitliği ilkesi ve bu bağlamda ortaya çıkan bir uluslar arası ilişkiler kavramı vardı. II. Dünya Savaşı sonrasında ve 1980’lerle birlikte giderek yoğunlaşan küresel dünya algısı ve ortaya çıkan son derece etkin kurumsal yapılar olması dünyayı farklı algılamamıza sebep oluyor. Küresel ve bölgesel oluşumlar ulus devletlerin birçok hükümranlık haklarını bağlayıcı kararlar alabiliyor veya küresel gelişmelere ulus devletler sınırlarını kapatamıyorlar. Bunun belki de en somut örneği son küresel kriz. Hiçbir ulus devlet ekonomisi krizden etkilenmeden kenara çekilme seçeneğine sahip değil. Buradan yola çıkarak ulus devletlerin işlevsizleşmekte ve böylelikle giderek hükümranlık haklarını bazı küresel ve bölgesel oluşumlara (örneğin Dünya Ticaret Örgütü veya Avrupa Birliği gibi) devrederek ellerinin zayıfladığını ve hatta bir nevi yok olma sürecinde olduklarını öngörebilir miyiz?

Ulus devletler zaman içersinde erir gider mi sorusuna tabi kanaatimce şu aşamada cevap veremeyiz ama şunu biliyoruz ki tam da bu tanımladığımız süreç bugün siyasetin kalbindedir. Siyasi bölünmeler –sivil toplum veya siyasal partiler bağlamında- bu çerçevede ortaya çıkıyor. Siyaset bugün sağcılık – solculuk bölünmesi bağlamında cereyan etmiyor. Temel eksen küreselleşme karşısında alınan tavır olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’de bu durum küreselleşmenin bazı cephelerine olumlu yaklaşanlar ve ulusalcılar şeklinde somutlaşıyor. Ulus devletin aşınmasına aslında çok iyi bir örnek var. 1989 yılında Almanya’nın Schleswig-Holstein eyalet meclisine bir yasa tasarısı sunuldu. Tasarıda Alman vatandaşı olmayan kişilerin de mütekabiliyet kapsamında yerel ve mahalli seçimlerde oy kullanabilmesi önerilmişti. Bu yasa tasarısı eyalet bazında kabul edildi. Hemen arkasından Hıristiyan Demokratlar, seçimlere ancak halkın katılabileceği ve halk / Volk denilen kavramın içinde sadece Almanların olduğu argümanıyla konuyu Anayasa Mahkeme’sine götürdüler ve Anayasa Mahkemesi de bu yasa tasarısını iptal etti. Tabi çok ilginçtir, bu iptalden çok kısa bir süre sonra Almanya Avrupa Birliği (Maastricht) anlaşmasını imzaladı ve bunu imzaladığı anda 3 sene önce Anayasa Mahkemesinin iptal ettiğinden çok daha kapsamlı bir oy kullanma hakkını da otomatikman kabul etmiş oldu. Zira AB’nin bu konuda bir bağlayıcılığı var.

Buradan şu soruya varıyoruz: “Demos yani oy verenler kimlerden oluşur?” Almanya’da bu sorunun cevabı ulus üstü bir anlaşmaya atılan imza ile verilmiş oldu. Bu ilgi çekici bir gelişmedir. Burada ulus devletlerin yok olup olmayacağına bir cevap veremiyoruz ancak önemli bir değişime uğramakta olduğuna şahit oluyoruz. Almanya’da Anayasa Mahkemesinin verdiği karar 2–3 sene içerisinde çöpe atılmış oldu. Bu önemli bir değişimdir. Bugün Türkiye’nin de imza koyduğu farklı anlaşmalar gereği bağlayıcı taahhütleri vardır.

Vatandaşlığın ulustan arındırılması başlıklı makalenizde vatandaşlığın bir gruba / kulübe üyelik tarzından çıkması ödevler ve sorumluluklar yerine haklar ve özgürlükler bağlamında yeniden tanımlanması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Yine aynı makalenizde Türkiye’nin 3 ötekisinden bahsediyorsunuz. Bunları gayri Müslimler ve diğer dinsel nedenler ile dışlananlar; Müslüman olup Türk olmayanlar ve Türkiye’nin kendi geçmişi / Osmanlı ve onu hatırlatan her şey olarak tanımlıyorsunuz. Bu unsurlar dışarıda bırakılınca peki asli vatandaşlar olarak kimler kalıyor. Yani burada sistematik olarak birçok kesimi dışarıda bırakan bir durumdan mı bahsediyoruz?

Biliyorsunuz Baskın Oran bu noktada Türkiye’nin WASP’ı (White, Anglo-Saxon, Protestant - ABD’nin temel unsuru olarak anılan Beyaz – Anglo Saxon – Protestan kimliklerinin kısaltılmış hali) olarak LAHASÜMÜT kavramından bahsediyor. Yani Laik, Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk olanlardan oluşan bir asli unsur… Ben makalemde Türkiye’deki vatandaşlık tartışmasının kendine özgü bir tarafını öne çıkartmaya çalıştım. Benim makalemde “ötekiler” olarak tanımladığım pek çok grubun bugün Türkiye’de vatandaşlık sertifikaları vardır ve kâğıt üzerinde vatandaştırlar. Fakat vatandaştan kastımız sadece sertifika sahibi olanlar değil aynı zamanda haklara da sahip olanlar. Haklar açısından baktığımızda vatandaşlık sertifikasına sahip olanlardan bazılarının kimi haklardan faydalanamadıklarını gözlemliyoruz. Örneğin Türkiye’de çok tartışılmış bir konu olarak gayri Müslim azınlık vakıflarının mal edinme ile ilgili problemleri vardır. Mal edinme hakkı temel bir haktır ancak bundan mahrum olmuşlardır. Bunun dışında Kürt kökenli vatandaşların 1991 yılına kadar ana dillerinde konuşmaları yasaktı. Bugün hala Kürtçe bir pankart astıklarında polis onu indirebiliyor. 2000’li yıllara geldiğimizde sadece Kürtçe konuşmak değil aynı zamanda kurs açmak, televizyon, radyo yayını yapmak gibi konular da gündene geliyor. Bunları da vatandaş olmanın temel hakları olarak görmek gerekmektedir.

Yine bir diğer ötekimiz olarak makalede de bahsettiğim Türkiye’nin kendi mazisi, Osmanlı hatırası ve onu hatırlatan her şey geri kalmışlık sembolü olarak görülüyor. Böylece başörtülü kadınların bundan kurtulmaları ve bir anlamda böylelikle “özgürleşmeleri, modernleşmeleri” bekleniyor. Türkiye’de yetişkin başörtülü kadınların üniversite eğitiminden mahrum olduklarını görüyoruz. Bu durumda insanlar şunu söyleyebiliyorlar “başörtüsünü çıkartırsa mahrum olmayacak”. İşte bütün sorun da bu zaten; insanlar o kimlikleri ile kamusal alanda var olabilmek istiyorlar. Şu çok enteresandır: Avrupa ülkelerinde başörtüsü konusu üniversite düzeyinde tartışılmıyor. Türkiye’de türban konusunu tartışırken yetişkin kadınlardan bahsediyoruz oysa Fransa’daki tartışma ilk ve orta dereceli okullarla ilgili bir tartışmadır. Fransa’da üniversiteye bir kadının başörtülü olduğu için sokulmaması gibi bir durum söz konusu olamaz. Sizin en başta sorduğunuz Türkiye’de vatandaş kimdir sorusuna dönersek herkes vatandaş aslında. Ancak bu durum bir yandan da bazı şeyleri maskeliyor. Çünkü vatandaşlık sertifikaları var ama bazı haklardan mahrumlar. O yüzden vatandaşlığı bir üyelik değil de bir haklar dizisi olarak düşünmeye başlamak gerek. Örneğin Yunanistan’da vatandaşlık tartışması bambaşka bir zeminde gerçekleşiyor. Yunanistan’daki temel tartışma vatandaşlığa kabul etme ve vatandaşlıktan çıkartma üzerinde odaklaşıyor. Yani Yunanistan’da sertifikanın verilmesi noktasında problem var. Türkiye’de ise sertifikanın verilmesi konusunda Yunanistan’daki kadar büyük bir problem yok. Vatandaşlıktan çıkartma da uygulanıyor ancak Yunanistan’daki kadar sık uygulanan bir politika değil. Örneğin Batı Trakya’daki Müslümanlar belli bir süre Yunanistan’dan uzak kaldıkları zaman “ulusal bağları gevşemiştir” deyip vatandaşlıktan çıkartılıveriyorlar ve yıllarca da (1998’deki yasa değişikliğine kadar) bunu yaptılar. Bu durum Almanya için de geçerlidir. Orada da vatandaşlık sertifikasını almak, özellikle 2000’deki yasal değişikliğe kadar, oldukça zor bir uygulamaydı. Sertifikayı alamayınca tabi haklardan da mahrum kalıyorsunuz. Hâlbuki bizde sertifikayı veriyoruz. Sertifika var ama haklara gelince sorun çıkıyor. Sertifikayı verince “zaten herkes Türk değil mi?” deniyor; ama işte öyle değil. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından bir bölümü kendilerini farklı kimlikleri ile tanımlamak istiyorlar.

Aslına bakarsanız Türkiye ile Yunanistan’ı karşılaştırmak acaba doğru olur mu? Zira Türkiye, kabul de etsek ret de etsek, Osmanlı’nın Anadolu’daki bakiyesi değil midir? Bu topraklarda imparatorluk geleneğinden kalan farklı kimliklerin bir arada yaşaması durumu ile Osmanlı’dan milliyetçilik akımıyla kopan ve kimliğini etnik ve tarihsel bir mitos üzerinden kurmaya çalışan Yunanistan’ın durumları çok farklı değil mi?

Aslında Yunanistan’da da farklı etnik gruplar var. Örneğin Arnavutlar var. Hem Yunan vatandaşı olanlar hem de sonradan göçmen olarak gelen ciddi bir Arnavut nüfus var. Yunanistan’da Arnavutlar ile ilgili 2000’li yılların başında önemli bir tartışma olmuştu. Yunanistan’daki ulusal bir bayramda, bir kasabada en başarılı öğrencinin törende bayrağı taşıması gerekiyor. Bir de bakıyorlar ki en başarılı öğrenci Arnavut bir göçmen ailenin çocuğu ve o dönemde ortalık birbirine giriyor. Diyorlar ki “bir Arnavut nasıl olur da bizim bayrağımızı taşır?” Sonuçta bu öğrenciyi vatandaş yapmayı tartışıyorlar. Tıpkı Olimpiyatlar’da başarılı sporcuların vatandaş yapılması gibi. Ancak buna da karşı çıkıldı. Denildi ki “bu vatandaş dahi olsa Yunan değil”. En sonunda çocuk kendisi “ben böyle bir mesele olmak istemiyorum” diyerek geri çekildi. Yunanistan’daki milliyetçilik ile Türkiye’deki milliyetçilik işte burada ayrışıyor. Bizde daha çok Türkleştirmeye çalışan bir milliyetçilik varken Yunanistan veya Almanya’da daha dışlayıcı bir durum söz konusu.

Aslına bakarsanız Türkiye’nin kimlik konusunda yaşadığı kafa karışıklığı çok yeni bir konu da değil. Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde de bizi bir arada tutan ortak payda ne olacak konusunun dönemin aydınları arasında yoğun bir şekilde tartışılılığını görüyoruz. Bunların en bilineni Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesidir. Osmanlıcılık veya İslamcılık’ın artık birleştirici unsurlar olamayacakları dolayısıyla Türkçülük üzerinden bir söylem kurulması öneriliyor. Bu zamanla resmi ideoloji haline geliyor. Türklük üzerinden birleştirici bir bağ, bizi bir arada tutan harç kurulmaya çalışılıyor. Bu durumda sizin ifadenizle “vatandaşlığın ulustan arındırılması” kapsamında bu politikadan vazgeçersek T.C vatandaşlarını bir arada tutan bağ, harç veya ortak mefkûre ne olacak? Çok kültürlülük kapsamında yapılacak açılımlarda bizleri bir arada tutan ortak bir unsur üretilebilecek mi?

Türkçülüğü bir siyasi proje olarak ilk kez Yusuf Akçura telaffuz etti. Burada kanaatimce “ne için” sorusu çok önemli. Yani bunu siyasi bir proje olarak telaffuz ederken ve İslamcılık veya Osmanlıcılık karşısında tercih ederken amaç ne idi? Orada amaç devletin muhafazasıdır. Resmi çizgiden bakarsak Türkiye’de milliyetçiliğin amacı her zaman devletin muhafazası olmuştur. Bu noktada temel amaç bir arada yaşam ve ortak bir toplum oluşturmaktan öncelikli olarak devletin çöküşünü engellemek düşüncesidir. Türkiye’de de milliyetçiliğin çıkış noktasında bu vardır. Dönüp bir de Fransız devrimindeki milliyetçiliğe baktığımızda aksine mevcut devletin veya rejimin yıkılması söz konusudur. Dolayısıyla orada milliyetçiliğin çıkış noktasında daha özgülükçü bir tarafı vardır. Türkiye’de ise milliyetçilik devletin muhafazası amacıyla öne sürülmüş bir ideoloji olarak karşımıza çıkıyor. Sorunuzun ikinci kısmı “yani bu bağ eğer çözülürse bizi ne bir arada tutacak, nasıl birlikte yaşanacak” kısmı gerçekten son derece önemli bir sorudur. Bu konu benim de zaman zaman zihnimi meşgul etti ve hatta Türkiye’ye geldiğinde bu soruyu Will Kymlica’ya da sormuştum. Benim kanaatim bir devlet, vatandaşlığı bir kulübe üyelik gibi değil de anayasal bir zemininde kurgularsa işte o zaman tüm kimlikler hepsi bir arada yaşayabilir. Bu zemin üzerinde bir anayasaya bağlılık olarak vatandaşlık kavramını vurgulamak gerekiyor. Ben hep şu örneği veririm: Yan apartmanda bir yangın çıktığı zaman hemen kurtarmaya gidiyorsunuz. Hiç kimse oradaki insanları kurtarmaya giderken ilk olarak Türkleri kurtaralım sonra da 3. katta İngilizler vardı zaman kalırsa da onları kurtaralım diye düşünmez. İnsanlık refleksi diye bir şey var. Dolayısıyla insanlar bir arada yaşamak için kanaatimce ulusal birliğe ihtiyaç duymayabilirler. Eğer bu durumun anayasal bir zemini var ise yani birlikte yaşamaya ilişkin çok kültürlülük haklarına yer veren anayasalar yapabilirsek birlikte yaşamak mümkün olacaktır. İçinde ulusalcı olmanın ruhu olmayınca, bu biraz ruhsuz bir birliktelik olacaktır ama zaten siyasette böylesi bir ruhsuzluk belli bir dozda iyidir. Ulusu değil de insanı odak noktası almak farklı bir ruh üretebilir. Bugün dünyada var olan “Sınır Tanımayan Doktorlar” gibi kuruluşlar tam da böyle birşey yapıyorlar. Ulus değil de insanlıktan yola çıkıyorlar.

Peki bu durumda da akla hemen şu soru geliyor: Anadolu coğrafyasındaki insanları bir arada tutan ve fakat Kanada’daki insanlardan ayırt eden fark ve unsur ne olacak? Yani anayasal vatandaşlık kavramını küreselleşme konteksti içinde okursak bu vatandaşlık biçimi bir yandan da hiçbir yere ait olmamak sonucunu üretmiyor mu? Küreselleşme sürecinde giderek güçlü bir şekilde tek bir küre algısının üretilmesi gibi bu vatandaşlık biçimi de yersiz yurtsuzluğun veya ait olmanın küreselleşmesi ve kimliklerin kozmopolitleşmesi olarak okunabilir mi?

Kozmopolitan düşünce Helen düşüncesi ile ortaya çıkmış ve eski Yunan’da var olan şehir devletlere bağlılık içeren vatandaşlık tanımını sorgulamış bir düşünce. Fakat bu dünya vatandaşlığı düşüncelerinin, özellikle de modernite sonrası pek gerçekleşebilir olduğunu sanmıyorum. Dünya vatandaşlığı anlamlı bir nosyon değil. Bu kapsamda ulus devletlerin sınırlarının yok olması da söz konusu değil. Ancak bu sınırların daha geçirgen olması önemli. Örneğin göç meseleleri; göçmenlere de insan olarak yaklaşabilmek önemli. İsviçreli Max Frisch’in Avrupa’ya göç eden işçiler için söylediği ünlü bir sözü vardır: “biz işçiler çağırdık ancak insanlar geldi” diye. Sanki bunlar farklı kategorilermiş gibi. Çünkü sadece kol güçleri için çağrılan ve işleri bitince de geri dönmeleri beklenen işçiler, aileleri, hayatları, çoluk-çocukları ile birlikte geldiler ve işleri bitince geri dönmek yerine kaldılar. Benim Seyla Benhabib’in çok etkilendiğim bir kitabı vardır: Ötekilerin Hakları (İletişim) ismiyle Türkçe’ye de çevrildi. Seyla Benhabib kitabın başında bir alıntı yapar: “hiçbir insan gayrimeşru değildir” diye. Geçirgen sınırlara sahip olduğumuzda insanların “gayrimeşruluk” durumunu ortadan kaldırma ihtimalimiz artıyor. O zaman onlara haklar verme ihtimalimiz de yükseliyor. Burada tartışılan ulus devletlerin ortadan kalkması değil sınırlarının daha geçirgen hale gelmesidir. Aynı şey ulus devletin içindeki durum açısından da geçerlidir. Anayasal vatandaşlık derken de bundan bahsediyoruz aslında ve bunlar imkânsız şeyler de değildir. Hâlbuki buna nazaran dünya vatandaşlığı oldukça zor ve ne olduğu aslında pek belli de değil. Belki de John Lennon’un şarkısında geçen bir hoşluk sadece…

Bu noktada ülkemizde de farklı kesimlerde hissedilen bölünme kaygılarıyla hareket etmek yerine anayasal vatandaşlık zemininde açılım yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz sanırım.

Söyleşinin en başında bahsettiğimiz gibi bölünme korkusuyla yaşayan o kesim şimdi Türkiye’de siyasetin bir cephesi. Ben bu olgulara daha cesur yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Eflatun’un Devlet kitabında mağara metaforu vardır. Mağaradaki insanlar ışığı görmedikleri için gölgelerin ne olduğunu da bilmezler. Özgürlük, bağlardan çözülüp kafanızı dönüp ışığı gördüğünüz an başlar ve tabii ki ilk duyulan duygu acıdır. Göz kamaşması, kafa karışması… Bu durumda aslında esirliğin rahatlığına dönmek istemek elbette söz konusudur. Bilmediğimiz zamanki bilmemenin rahatlığına dönmek arzusu. Burada cesur olan ileriyi görebilmek ve daha özgürlükçü bir tavır sergileyebilmektir. Özgürlükten kaçmaktansa onu kucaklayabilmek. Işığa bakabilmek… Dünyada böyle bir dönüşüm var. Bu dönüşümle kavga etmek ne kadar mantıklı? Tabii parlamento içinde kaldıkça böyle bir kavgayı vermek de son derece meşrudur. Siyasi kavga asla şiddet üzerinden olmamalı, meşru kanallardan parlamentoya intikal edebilmelidir. Türkiye’de bu kavgayı veren partiler var zaten. Adını koyalım bugün MHP ve CHP arasındaki farkı görmek son derece zor değil mi? Yani sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti olarak bugün küreselleşme karşısında içe kapanmacı bir tutum takınmayı seçti.

Çok kültürlü anayasal vatandaşlık deyince akla herkesin kendi kimliğini kamusal alana taşıyabilmesi, özgürleşmek ve kendi farklılıklarını yaşayabilmesi dışında bir de bu işin hukuki boyutuyla ilgili önemli bir soru/sorun geliyor. Örneğin Türkiye’deki durumdan yola çıkarsak bu farklılıklarını yaşayan gruplar, aşiretler veya cemaatler bir süre sonra biraz daha ileriye giderek genel hukuka değil de kendi özel veya örfi hukukuna tabi olmak gibi hukuksal haklar talep ederse ne olacak?

Bugün Türkiye’de, çok kültürlü anayasal vatandaşlık denilen düşüncenin içinde çok hukukluluk diye bir konuyu gündeme getirmiyoruz. Burada en çok vurgulamak istediğim şey konu ulusa bağlılık olduğunda gönüllülük temelinde birlik, ancak bunu sağlayacak hukuksal düzenlemelerin de birliğin iskeletini oluşturması. Yani hiç kimsenin bir kimliğe ait olmaya zorlanmamasından bahsediyorum. Zaten ancak gönüllülük temelinde bir tercihin meşru bir zemini olabilir. Çok hukukluluk temelinde değil de daha ziyade çok kültürlülüğü gözeten bir hukuki zeminde buluşmak önemli. Yoksa herkesin kendi köşesine çekildiği bir durumu kast etmiyoruz. Gönüllülük temelinde birlikteliği yeniden üretmek önemli. Özgürlüklerin yaşanabilmesi için önce hukuki zemini üretmeniz gerekiyor.

Son olarak güncel bir gelişmeye de değinmeden geçmeyelim. Obama’nın başkanlığı için ne düşünüyorsunuz? Örneğin Van’da Obama için kurbanlar kesilmiş. Çeşitli yerlerde farklı sevinç gösterileri yapılmış. Siyahi bir Amerikalı’nın başkan olmasının dünyanın farklı yerlerindeki “ötekileştirilmişler” için de sembolik bir anlamı var mı sizce?

Türkiye için düşünecek olursak, bu durum benim makalemde sözünü ettiğim “ötekiler”den birisinin başbakan veya Cumhurbaşkanı olması gibi bir durum. Sonuçta Abdullah Gül’ün kendisi başörtülü değildi ancak eşi başörtülü diye oldukça büyük bir gürültü koptu. Obama’nın Amerika’da başkan olması Türkiye’de bir Ermeni’nin, Kürt’ün veya başörtülü bir kadının Cumhurbaşkanı olması gibi bir şey. Ancak bu, sanırım Türkiye’de şu an söz konusu bile değil.

Barack Hussein OBAMA’nın –ki kendisi adaşım oluyor- bir yandan zenci olması bir yandan Müslüman olduğuna dair söylentiler ve bir de değişim iddiasıyla dünyanın hala tartışmasız en büyük gücü olan ABD’nin başkan koltuğuna oturmuş olması dünya konjonktüründe özellikle kimlik politikaları bağlamında radikal bir dönüşümün de habercisi olarak görülebilir mi sizce?

Tabii bunu söylemek için biraz erken. Ancak şu analizi yapabiliriz: ABD’de son 8 yıldır ve özellikle 11 Eylül ile birlikte çok güçlenen bir güvenlik söylemi siyasete hâkim olmuştu. Yeni durum ABD dış politikasında bir dönüşüme işaret ediyor. Obama başkan seçildikten hemen sonra ilk yaptığı konuşmada barıştan yanayız vurgusu yaptı. O zaman belki de bu askeri söylemin dışına çıkılıyor. Ancak gerçekte dönüşür mü onu bilemiyorum. Zira ABD’de çok kuvvetli bir silah lobisi var. Ancak Obama’nın seçilmesi saldırgan bir refleks içersine girmiş, hukuksallığı bir kenara bırakmış ABD’nin yeniden normalleşeceği düşüncesini akla getiriyor. Ancak şu unutulmamalı ki Amerikan dış politikası da bir adam tarafından yapılmıyor. Kurumsal özellikleri var ve Obama bu sınırları ne kadar zorlayabilir, süreç içerisinde göreceğiz.

Yoğun gündeminiz içinde bize vakit ayırdığınız ve mevcut konjönktür içersinde son derece önemli düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için size çok teşekkür ederiz.

İlginize ben teşekkür ederim.
ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi
info@ekopolitik.org

Ayşe Kadıoğlu lisans derecesini Siyaset Bilimi dalında 1982 yılında ODTÜ'den, yüksek lisans derecesini Uluslararası İlişkiler dalında 1984 yılında Chicago Üniversitesi'nden, doktora derecesini de Siyaset Bilimi dalında 1990 yılında Boston Üniversitesi'nden aldı. Boston Üniversitesi, Tufts Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve öğretim üyesi olarak çalıştı. 1992 yılında Stanford Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi'nde araştırmacı olarak bulundu. 1989 ve 1990 yıllarında Ford Vakfı araştırma bursu aldı. 1989 yılında Boston Üniversitesi'nde araştırma görevlisiyken “Üniversite Eğitimciliğinde Mükemmeliyet Ödülü”nü aldı. Araştırma alanları milliyetçilik, uluslararası işçi göçü, kadın ve İslam, vatandaşlık, kimlik, faşizm, liberalizm olarak sıralanabilir. 1998 yılından bu yana Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyeliği görevine devam etmektedir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...