eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2015 Cuma

33 Yıllık YÖK Sistemi: Bilimde İlerleme veya Gerileme

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi 

1982 yılında YÖK’ün kuruluşu ile ülkemiz biliminin ve yükseköğretiminin olumsuz yönde etkilendiği konusunda çok sayıda görüş oluştu. O dönemde YÖK’ün uzun sürede Türkiye için olumsuzluklar oluşturacağı konusundaki endişeler yılar içinde gerçekleşti.

Zaman içinde yaşanan birçok sorunun YÖK’ün kendi işleyiş ve sisteminden kaynaklandığı görüldü. İlgili kesimler üniversite onun bileşenlerinden hatta toplumun ilgili kesimlerinden yapılan bütün eleştiriler göz ardı edildi. Bir önceki YÖK başkanlarımız Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya artık YÖK sisteminde reformun yapılmasının kaçınılmaz olduğunu belirttiler.  Bütün siyasi partiler değişimin önemini programlarında belirtiler ancak şu ana kadar olumlu yönde bir değişim gerçekleşmedi. YÖK’ün artık 'yönetilemez' hale geldiği gerçeği artık gün gibi ortada. YÖK yasası ile yaşıt üniversite hayatı olan bir akademisyen olarak bütün yaşananlardan öğrendiğim yeni bir yükseköğretim yasasının veya reformunun zorunlu olduğunu gösteriyor.

YÖK ile birlikte yapılan eski veya güncel eleştiriler

*Üniversite ortamı kendini ifade etmekten alıkondu ve özerk yapısı sınırlandırıldı ve adeta bir devlet dairesi konumuna indirgendi.

* Akademik, idari ve mali özerklik yok edildi

*Üniversiteler adeta tek merkezden ortaöğretim okulları gibi tek tip hale getirildi. Eğitim programları bile YÖK ’tarafından belirlenir oldu ki bu evrensel üniversite ilkeleri ile tezatlık oluştururdu.

*Hiyerarşik olarak yukarıdan aşağıya bir yapı oluştu ve üniversiteler kendilerini gerçekleştiremediler.

*Üniversite üst yönetimleri YÖK yapılanasından dolayı dolaylı olarak iktidarların siyasi eğilimlerine göre şekillendi ve yavaş yavaş üniversitelerde siyasi klikler ve huzursuzluklar olmaya başladı. Zaman zaman siyasetin doğrudan ve dolaylı telkinleri üniversite yaşamını zorlamaktadır.

*Üniversitelerde akademik kadro oluşturmasında bilimsel liyakatten çok tarafgirlikler, yönetici belirlemede oy kaygıları dikkate alındı. Üniversite üst yönetimi yöneticiliğe giderek oy almak için “her yol mubahtır” eksenine kadar geldiği için üniversitelerde akademik kalite ve değerlendirmeler rafa kaldırılmış. Adam sendecilik kıymete geçmiştir. Salt oy verecek diye akademik yeterliliği olmayan insanlara kadronun verildiği dedikodusunun üniversitede konuşulması bile yanlış.

*Üniversite üst yönetimleri rektör ve dekan atanmalarında halen belirlenmiş bilimsel kriterler olmadığı için koltuklar sübjektif (ben böyle uygun gördüm) denilebilecek durama göre belirleniyor olması liyakatsizlikten dolayı üniversitelerin bilimsel işleyişi büyük yara almış ve akademik çevrelerde büyük rahatsızlık yaratmaktadır.

*Siyasi iktidarların talebi ile akademik ve laboratuvar alt yapısı oluşturmadan hesapsız kitapsız çok sayıda yeni üniversite, fakülte ve yüksekokul açıldı. Üniversite ortamı olmadığı için çok sayıda iyi donatılmamış diplomalı insan işlevsiz konumda.

*Ülkemizin bilimsel bilgi üretkenlik kâğıt üzerinde iyi (ilk 19. Sıradayız). Ancak bilimsel makalelere yapılan atıf, üretilen makalelerin toplum hizmetine, teknolojiye ve ulusal kalkınmaya katkısı yok denecek kadar sınırlı (Ortaş, 2015a). Daha önceCBT dergisinde yayınladığım “Türkiye Bilim Dünyasından Kopuyor mu” makalemde (Ortaş, 2015b) belirtiğim gibi niceliksel büyüme şu ana kadar kaliteye yansımadı. Ayrıca Türkiye’de halen bilim yapmak için çırpınan ve dünyadaki gelişmeleri ülkemize kazandırmaya çalışan belirli sayıda değerli bilim insanı ve sınırlı sayıda üniversite ve teknoparklarımızda var. Ancak halen tek bir konuda bile kendimize özgü bir yaratıcılığımız ve modelimiz maalesef oluşmadı.

Hükümetlerin gölgesinde bir YÖK ve Üniversite görüntüsü güven kaybettiriyor
Çok sayıda vakıf üniversitesi kontrolsüz olarak açıldı ve büyük çoğunluğu öğrenci bulmakta zorlanmakta ve bazıları ileride ciddi sorun oluşturacağa benziyor.

Üniversitelerde gelenekler bozuldu, etik ilkeler, intihaller ve kalitesizlik basına yansıyanında ötesinde geliştiği konuşulur oldu. Özel hizmet, danışmanlık, ikinci iş arayışı, ek ders beklentisi giderek yaygınlaşıyor.

Üniversite yönetimlerinin doğrudan veya dolaylı olarak üniversite, YÖK, Cumhurbaşkanı makamı tarafından belirlenmiş ölçülebilir liyakate dayalı ölçütlerden ziyade kişisel ilişkilere bağlı olarak atanması sistemi üniversitelerde zaman zaman yönetilememe durumunu doğurmuş. Bugün üniversiteler üniversite gerçekleri yerine atama makamlarının etkisinde işlevsiz duruma gelmiş durumadırlar. Üniversite ve kamuoyuna liyakate dayalı üst yönetici belirleme sistemin oluşturması üniversitelere güven verecektir.  

Gazeteci Taha Akyol 9 Şubat 2008 tarihli köşesinde “YÖK Başkanı'na açık mektup” da YÖK başkanına açıkça “Fakat Hocam, şunu bütün samimiyetimle belirteyim, YÖK'ün hükümetten talimat aldığı izlenimi yayılıyor!” diyor. Ayrıca bir başka uyarıda da “Elbette YÖK "İsterse konuşmasın" diye bakılabilecek bir genel müdürlük değildir; bağımsız bir kuruluştur. Ama bu izlenim YÖK'e de reforma da çok zarar verir! Eski YÖK yönetimlerinin hükümetle zıtlaşması yanlıştı; hükümetin gölgesinde bir YÖK görüntüsü de aynı derece yanlıştır” diyor.


Geleceğin bilim insanı yetiştirme programı hızla gözden geçirilmeli
Asisten yetiştirme, doktoralı insan yetiştirmek, bilime yeni canlılık kazandırmak nerdeyse ihmal edilmiştir. Üniversite eğitim sistemimiz sorun çözmeye endeksli olmadığı için çoğunlukla teorik bilgiden öteye geçemediğimiz için bir fiil üretmek ve bu konuda üniversitelerin öz güvene sahip olması önemlidir. Bu ancak özek üniversitede bilim insanın merakını özgürce gerçekleşmesi ile sağlanır.

Üniversiteler hızla akademisyen yetiştirme programları başlatmalı, mevcut hali ile akademisyen yetiştirme programı üretken olmadığı gibi evrensel ölçekte bilim insanı yetiştirmekten çok uzaklaşmış görülüyor. 2015 Nobel Kimya Ödüllü Prof. Aziz Sancar, 1970’li yıllarda Türkiye’de aldığım üniversite eğitimi beni Nobel almaya hazırladı demiştir. Ülkemiz yükseköğretimi tekrar nitelikli yükseköğretim sistemine ve özerkliğe kavuşması şart.

Türkiye’nin sorunları özerk üniversite ortamında üretilecek proje ve fikirler ile aşılır
Türkiye'de uzun zamandır bir bir iç ve dış tehdit olgusu yaşadığı için, sorunun kaynağı üniversite ve gençliği gösterilerek üniversitelerin kontrol altına alınması ile başlayan YÖK oluşumu ve benzer anlayışın halen devem ediyor olması üniversiteleri helen korkulan bir güç olarak görülmesine neden oluyor. Üniversiteleri özgürce bilgi üretmeyen hiçbir ülke karşılaştığı sorunların üstesinden gelemeyeceği bilimsel gerçeklerdendir. Türkiye’nin yaşadığı devasa sorunlarını çözmesi mevcut anlayışla değil, paradigmasını değiştirmiş, özgürlükçü ve özgür bilgi üretimi ile daha kolay aşacağını düşünüyorum.

Türkiye’nin 21.yy da dünyada hak ettiği yeri alması için bilim ve üniversitelerin özgürlüklerden yana olması için mutlaka özerk kuruluşlar olarak varlıklarını devam etmesine kapı aralanmalıdır. Merkez Bankasının özerkliğini kabul eden devletimiz, doğası gereği üniversite özerkliğini hayli hayli kabul etmelidir diye düşünürüm. Özerk kuruluşlar üzerinden yeni gelişen nesiller ancak özgürlüğü daha rahat ifade edilirler. Üniversitelerin artık üst yönetimlerinin tepeden sübjektif olarak atanmak yerine, bilimsel liyakate uygun, üniversite dinamikleri içinden belirli bir süreliğine bir defa olacak şekilde selekte edilerek belirlenmesi ve hemen atanması en uygun çıkış yolu olarak görülüyor.

Türkiye Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet toptan batmamış ve halen bazı kurumlar ayakta. Bazı üniversiteler halen sorumluklarını yerine getirmeye çabalıyor. Türkiye 70 milyon nüfusu olan dünyanın 20. büyük ekonomisine sahip bir ülke. Ülkemizde kamunun dışında ciddi dinamik ve girişimci bir kesimin olduğu aşikâr. Kamu üniversiteleri ve araştırama geliştirme kurmaları içinde yürütülen bütün çabalarda yine oradaki diri dinamik araştırıcıların çabaları ile yürütülmektedir. Ancak görebildiği kadarı ile insanların hevesleri artık azalmış ve rutin sorumlulukları olan ders verme, bir iki öğrenci tezleri ile uğraşmanın ötesinde sürükleyici, dönüştürücü istekleri kaybolma noktasındadır.

YÖK’ün Üniversite yönetim anlayışı ile Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretmediği 33 yıllık pratik ile anlaşılmıştır.

Sonuç olarak bugün üniversiteler toplumun en çok eleştiri aldığı kurumların başında geliyor. Üniversitelerin üretkenliği düşük olduğu gibi akademik kadroların motivasyonu ve heyecanı da kaybolmuş durumdadır. Son 30 yıldır öğrendiklerim, binlerce insandan aldığım bilgiler ve somut ölçülebilir veriler ülkemiz bilimsel üretkenliğinin sayısal büyüklüğüne yakışır ölçüde olmadığı izlenimini veriyor. Ülkemiz bilim ve akademik hayatı günden güne üretkenliğini kaybetmektedir. Üretkenliği sağlayan potansiyel yetişmiş insan faktörüne bağlıdır. Maalesef üniversitelerde yaşanan liyakate bağlı olmayan yapılanma ve kadrolaşma, üniversiteleri ilerletemez durma getirmiştir.

En kötüsü bilim çevrelerinde ciddi bir yılgınlık ve yorgunluk var. Sanki üzerine ölü toprak serpilmiş gibi kimisi çok zorunlu değilse kendinden beklenenin ötesinde bir çabanın içine girmek istemediği izlenimi oluşmaya başlamış gibime geliyor. Çoğu akademisyen bilimsel haz yerine kendilerini gerçekleştirme ortamı olarak idareciliğe/yöneticiliğe yönelmesi giderek yaygınlaşıyor.

Öneri
ACİLEN üniversiteler ve diğer bilim kuruluşlarının (TÜBİTAK, TÜBA) özerkliğe kavuşturulmalı ve üzerlerinde otoritelerin etkisinden uzak olmalı ki özgürce iş yapabilsinler. Geçmişte çok sayıda rektör arkadaşımızın ”ne yapacağımızı bilemez durumdayız” diye serzenişte bulunduğunu hatırlıyorum. Üniversiteler hızla özerk olmalı ve kendine ve topluma karşı sorumluluk oluşturmalıdır.
Ülkenin siyaset üstü bir bilim politikasının oluşturması ve izlenmesi gerekiyor. Bütçeden GSMH’nin % 2.5- 3 kadarı bilime ve araştırmaya ayrılmalı.

Üniversitelerin kaliteli eğitim sitemine hızla dönmesi, öğretim üyesi yetiştirmede daha etkili yol ve yöntemler oluşturmalı ve çağın gereklerine uygun bir yükseköğretim yapılanmasına acilen geçiş yapılması gerekiyor.

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu sorunlar ancak bilimin üreteceği bilgi ve yol göstericiliği ile aşılacaktır. Bunun için temel şart özerk üniversite ve araştırma kurmalarıdır.


Bu bağlamda YÖK artık Türkiye’nin sorunlarının çözümüne katkıda bulunacak ortamı ve motivasyonu sağlayamadığı için değişimi/veya köklü reform şart.

14 Ekim 2015 Çarşamba

19. YÜZYILDA YABANCILARIN GÖZÜYLE OSMANLI EĞİTİMİ

Cengiz Poyraz, İstanbul Üniversitesi
Fatih Öztop, Selçuk Üniversitesi

Özet

19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin reform hareketlerini gerçekleştirmeye çalıştığı bir asır olduğu gibi; aynı zamanda, kimi Avrupa devletlerinin de sanayi devrimini gerçekleştirdiği bir dönem olmuştur. Hammadde ihtiyaçlarının artması, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, sanayi devrimini yaşayan devletleri yeni kaynaklar aramaya itmiştir. Bu dönemde, pek çok seyyah, tüccar ve devlet görevlileri Anadolu’ya gelerek, sosyal, siyasal, ekonomik, sistemsel konularda detaylı raporlar veya rapor tarzında seyahatnameler hazırlayarak, bağlı oldukları hükümetlere sunmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nin hemen her konuda incelendiği bu eserlerde, eğitim sistemi de mercek altına alınmıştır. Avrupalı yazarlara göre, büyük bir saygı gören “hoca (khodja)”ların gösterdiği dersler, Kuran öğretileriyle şekillenmekte ve hocaların muhafazakâr tutumları nedeniyle de bir dogmatizm yaşanmaktaydı. Peki, bu dogmatizmin onlara göre boyutu neydi ve reform hareketleri, eğitim sisteminin modernleşmesine katkı sağlamış mıydı? Kurumların işlerliği ne derecedeydi? Bu çalışmada yabancıların yukarıdaki sorulara sundukları raporlar aracılığı ile verdiği cevaplar irdelenecektir.

Kaynak taraması modelinde yürütülen araştırma kapsamında, bu raporlar ve seyahatnameler ışığında, 19. yüzyılda Anadolu’da bulunmuş olan yabancıların, Türk eğitim sistemi hakkında neler düşündükleri ve neler yazdıkları incelenecek ve raporlaştırılacaktır. Araştırmanın bulguları doğrultusunda araştırma ve araştırmacılara yönelik öneriler sunulacaktır.

Tam Metin



31 Aralık 2013 Salı

Mesnevi’den Pedagojik Telkinler

RÖPORTAJ: FAHRİ SARRAFOĞLU
Lise yıllarından itibaren sekiz kez okuduğu Mesnevi’nin iyi bir pedagoji kitabı olduğunu fark eden Yıldız Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Süleyman Doğan, tespitlerini kitaplaştırdı. Doğan, Mesnevi’deki hikâyeleri derlediği “Mesnevi’den Pedagojik Telkinler” kitabını öğrencilerinin ısrarı üzerine kaleme aldı.
Doğan’a yeni kitabı ile ilgili şu soruları sorduk:
Neden Mevlana’dan örnekler diye soruma başlamak istiyorum, Mevlana’yı seçmenizin önemli bir sebebi var mı?
Bir kere Mevlana içimizden biridir. İnsan önce kendini yani kendi dünyasına şekil veren şahsiyetleri bilmesi icap eder. Benim Aksaraylı olmam itibariyle de toprağımdan olan biri. Yani özel bir yakınlığımda var. Hiç şüphesiz Hz. Mevlânâ, dünyada farklı din ve kültür mensupları tarafından da tanınan ve kabul gören önemli bir ilim insanı. Eseri Mesnevi-i Şerif bugüne kadar birçok dile çevrilip, dünyanın çeşitli yerlerine ulaştı. Bu kıymetli kitap okuyucusunu kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkarır ve herkes onda farklı manalar bulur.
Peki, size göre Hz. Mevlana kimdir?
Hz. Mevlânâ’nın hoca yönü var. Birçok eğitimcinin de ondan alacağı pek çok ders var. Hz. Mevlânâ, Mesnevi’de özellikle insan yetiştiren öğretmenler için formüller vermiş. Mesela ok ve yay münasebeti. Hz. Mevlânâ öğrenciyi oka, hocasını ise yaya benzetiyor. Ok ve yay düzgün olmazsa hedefine varamaz, o yüzden hepsi düzgün olmalı diyor. Keza bal ve süt örneği de aynı şekilde. Öğrenciyi bala, hocayı da süte benzetip sütün içine karışan balın nasıl eridiğini anlatıyor. Dolayısıyla Mesnevi ve Divan-ı Kebir eserlerine pedagoji kitabı, Hz. Mevlânâ’ya ise pedagog denebilir.
Kitabınızdan anladığımıza göre Mevlana aslındı insanların önce kul ve insan olmasını öğütlüyor bunu biraz açabilir miyiz?
Mevlana gibi bir hazineyi istedim ki eğitim açısından da kendisinden öğrenmeğimiz pek çok şey var. Bunların başında kişinin önce kul ve insan olmasını öğütler. Mevlana’nın eserleri her seviyeden çocuklara okullarda hikayeleri açıklamalı olarak okutulabilir. Bizim ruh kökümüzü iyi tahlil eden ve problemlere karşı örneklerle hikaye edip çözüm öneren bir büyük âlim ve aşk adamıdır. Onun fikirlerinin sekiz asırdan beri taze, duru ve ilgi gösteriliyor olması onun yolunun ve membaının Hak’tan ve Hz. Peygamberimizden aldığı istikametin sonucu olduğunu bize gösterir.
Hikâyeleri seçerken neye dikkat ettiniz?
Bu kitap, uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. Mesnevi’den hikâyeler seçerken, bir hayli zorlandığımı söylemek zorundayım. Zira hikâyeler, bazen bir yerden başlıyor ve hikâye içine hikâye giriyor. İç içe giren bazı hikâyeleri çıkartarak kısalttım. Çünkü 21. asırda ve internet çağında okumayla arası açılan günümüz insanları, uzayıp giden hikâyelerden bıkmakta ve hikâye okumaya fazla zaman ayıramamaktadır.
Kitapta hikâyeleri italik olarak cilt ve beyit numaralarıyla birlikte sonda verdim. Hikâyelere yorum, görüş, fikir ve telkinleri bu hikâye çerçevesinde yapmaya çalıştım. Mevlana yaşadığı dönemin iyi bir eğitimcisidir. Medresede, camide, sohbet meclislerinde hem öğretim faaliyetlerinde bulunmuş hem de manevî eğiticilik vazifesini yürütmüştür. Bütün yaşamı eğitim ve eğitsel etkinliklerle geçen Mevlana, bütün eserlerini de bu amaçla yani insanların eğitimine duyduğu ihtiyaç sebebiyle yazmış veya yazdırmıştır. Mesnevi’nin yazılış aşamasında da bu amaç açıkça görülmektedir. Özellikle öğretmen ve öğrencilerin istifade etmesi için yazılmıştır.
Bu yönüyle de Mesnevi didaktik bir eserdir. Bu kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, “Mesnevi ve Pedagoji” başlığı altında Mesnevi’deki hikâyelerin eğitim metodu açısından tahlili ve Mevlana’nın eğitim yöntemi örneklerle açıklanmıştır. “Mesnevi Telkin” başlığını taşıyan ikinci bölümde ise, önce hikâyeye yer verilmiş, ardından da hikâyeye dair özgün düşünce, yorum ve fikirler ortaya konulmuştur.
Mevlana’nın mesnevisindeki ana amaç kişinin kendini bulması, kendisini tanıması diyebilir miyiz?
Hz.Mevlana insanın en uzun yolcuğunun şahsın iç yolculuğu olduğunu zikreder. Şahsi terbiyeye büyük önem verir. O ulu tasavvuf yolunun yolcusudur.
Mevlana, eğitimi bir ihtiyaç olarak gören ve eğitimin gücüne inanan biri olarak, eğitimcide bulunması gereken özellikler ve öğretim yöntemleri ile ilgili olarak ortaya koyduğu sürekli uygulama alanı bulabilecek görüşleri ile evrensel bir şahsiyet olma özelliği taşımaktadır. Mevlana modern eğitimde yer alan, “çocuğun benliğini öne çıkarma” düşüncesine ters düşmemektedir. Mevlana modern görüşten biraz daha ileri giderek, çocuğun gerçek benliğini yakalayıp öne çıkmasını istemektedir. Bu benlik, eğitim sayesinde kendini bulacak, eğitimin hür havasında, çocuğun bağımsızlık dünyasında kendini öne sürecektir.
Modern psikolojide “iç gözlem” metodu olarak adlandırılan bu metot Mevlana’da, kendini gözleme, kendini anlama ve kendini tanıma olarak yer alır. Kendine yönelme, nefisle mücadeleyi devreye sokma demektir. Kendi kendini terbiye etmenin en güzel ve geçerli yolu bireyin kendi nefsiyle mücadele etmesi anlamına gelmektedir. Kendi kendini eğitmenin bir yolu da kendi kusurlarını tespit etmektir.
Mevlana’da insan nasıl işleniyor, insanın önemi nasıl dile getiriliyor?
Mevlana, eğitimi ve eğitim uygulamalarını insan fıtratı üzerine bina etmiştir. Eğitimin merkezine insanı almış ve her şeyi ona adamıştır. Mevlana, Mesnevi’de eğitsel uygulamaların kişiye göre değişmesi üzerinde durmakta, eğitimin bireyselleştirilmesine şu cümlelerle dikkat çekmektedir. Çocuğa süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu o ekmek yüzünden öldü bil. Sonra dişleri çıkınca, kendi kendine onun içi ekmek ister.
Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa bir yırtıcı kedinin lokması olur-gider. Mevlana, Mesnevî’deki bütün fablları, temsilleri, örnekleri, kıssaları, atasözlerini ve deyimleri eğitsel amaçlarla kullanmıştır. Bunlar konunun anlaşılmasını kolaylaştırmanın yanı sıra konuya renk katmakta ve sıkıcılığı bu yolla gidermektedir.
Kitap içinde özellikle anne-babalara dönük tavsiyelerimiz  var mı? Onların da sanırım mutlaka okuması gerekiyor ki içinde önemli bilgiler var...
Olmaz mı, elbette var. Modern bilim, yaşlılık ve çocukluk dönemini birbirine benzetir. İkisi de hassas ve kırılgan dönemlerdir. Yaşlılara şefkat ve merhametle muamele edilmeli. Çünkü bereket onların üzerindedir.” İnsanoğlunun yaşlandığında hürmet görmesi için çocuklarını yetiştirirken de dikkatli olması gerektiğini de savunuyor Doğan: “Şu zamanda kreş eken huzurevi biçer diye düşünüyorum. Çünkü bebek, anne sütü ve anne kokusuyla büyüyen bir varlık.
Yapılan araştırmalarda, insanoğlunun bir buçuk yaşını hatırladığı ortaya çıktı. Siz o yaştaki bir bebeği ağlamasına, istememesine rağmen işe gidip, kreşe bırakırsanız o zaman anne ve çocuk arasındaki o güçlü bağ gelişmez. Bu bağ kurulmadığı için de çocuk, kendi yaşadıklarının da vermiş olduğu hissiyatla ileriki yaşlarda anne ve babasını rahatlıkla huzurevine bırakır.
Mevlana’ya göre, insana en çok zevk veren metot gözlemdir. Kâinatın sahip olduğu estetik değeri ancak gözlemlerle görebileceğimizi belirten Mevlana, öğrencisine şu tavsiyede bulunur: “Güzelim sanatına bak, gönüllere gelen vahyini seyret. Tümden görüş ışığı kesil; ne gelirse bakış-görüş zevkinden gelir.” Bir şeyin aslı nazarî olarak anlatılamaz. Nazarî olarak anlatılırsa, o bilgiye dönüşmez, teori olarak kalır. Ama onu aslı gözlenirse, tüm şüpheler ortadan kalkar. Öyle ise gözlem, şüpheyi gideren çok önemli bir metot ve yoldur.
Sebepler zinciri, ancak gözlemle bizi kaynağa götürür. Eğitimciler, öğrencilerine gözlem yaparak görebilmeyi öğrencilerine öğretmelidirler. Mevlana, öğretmeni Tebrizli Şems’inden bunu istemektedir. Eğitimci öğrencisinin gözü ve görüşü olmalıdır. Mevlana, hakikate ulaşmak için gerçek olmayandan şüphe etmeyi doğru görmektedir. Descartes’ın ifadesiyle “metodik şüphe” diyoruz. Mevlana bunu asırlarca önce fark etmiş, bazen şüphenin insanı gerçeğe ulaştıracak yollardan biri olacağını savunmuştur.
Mevlana’nın eğitim anlayışında değişim hayatın bizzat kendisidir. Fert ve toplum olarak hayatı sürdürmenin, hayatta kalmanın canını teşkil etmektedir. Ona göre, değişime uğramayan ve değişime gönül vermeyen bir eğitim, fert ve toplumları yıkılmaya mahkûm eder, zehirler, kirletir ve karanlıklara gömer. Onun içindir ki Mevlana, baharın yeryüzüne getirdiklerinin bir benzerini eğitimin insan hayatında meydana getireceğini ısrarla savunmaktadır.
Değişim açısından eğitimin gücüne değinen Mevlana şu misali vermektedir: “Gübre bostanın gönlüne girip yok olur, pislikten kurtulur. Kavun veya karpuzun lezzetli olur ve lezzeti artırır. Sen de pislikten kurtulursan yücelir ve mutluluğa erersin.” Burada Mevlana eğitim yoluyla yanlış davranış sergileyen insanların doğru yola gelebileceğini işaret etmektedir
Kitap her yaşın okuması gereken bir kitap diyebilir miyiz bu arada gençlerin de elinden düşürmemesi gereken bir kitap hatta öğretmenlerimizin de özellikle okuması gerek...
Bu kitap her seviyeden insanların okuyup anlayacağım bir şekilde kaleme aldım. Elbette öğrenciler, öğretmenler ve ebeveynlerin de okuduğunda anlayacağı ve bundan ibret alacağı hikayeyi bulacaklardır. Sade bir dil kullandım ve adeta bir Mesnevi okuma kitabı gibi de algılanabilir.
“Mesnevî Kültürü” kültürümüzün temellerindendir. Eğitim, sanat, dinî ve sosyal hayatımızın hemen her safhasında Mesnevî ve Mevlana izlerini bulmak mümkündür. Mevlana’nın hemen her inancını dile getirirken kullandığı argümanlar, onun güçlü ve özlü bir bilgiye, derin bir hikmete, günlük hayattan sade ancak meselenin bamtelini yakalayan hassas bir çağrışım kabiliyetine, kuvvetli bir çözüm gücü ve duyguya, yer yer empatik, psikolojik tahlillere, derin bir sezişe, orijinal görüş ve buluş kudretine ve eleştirel bakış tarzına sahip güçlü bir sima olduğunu göstermektedir.
Kendine özgü, orijinal fikirlerinin yanında, genel çizgi itibariyle düşüncelerine İslam tasavvufundan referanslar gösterilebileceği kabul edilebilir. Kâinattaki varoluşu fena haliyle elde edilen birlik şuuruyla izah eder. Kötülük problemi karşısında tavrı ne tam optimist ne de tam bir pesimisttir.
O, kötülüğün realitesini inkâr etmemesine rağmen, kötülük ve iyilikle ilgili hükümlerimizin çoğunun izafi olduğuna dikkat çeker. İslam düşüncesindeki insanın sonsuzluk mahiyetini ruh kelimesiyle temsili Mevlana’da da görülmektedir. Mevlana da insanı makro âlemin, mikro bir nüvesi olarak görür ve onun potansiyelini ve hedefini sûfî düşüncesindeki insan-ı kâmil kavramıyla izah eder.
Son olarak okuyucuya dönük mesajımız nedir hocam?
Mevlana, Mesnevî’nin daha bağlanıcında insanın eğitime duyduğu ihtiyacı belirtir ve eserini bunun üzerine temellendirir. İnsan dünyaya bu hamlıkla ve noksanlıklarla gelir. Mevlana’nın amacı da bu eksikliklerin giderilmesi ve insanın hak ettiği değeri kazanmasıdır. Mevlana‘da eğitimin amacı, insanın eksikliklerini gidermesi ve sahip olduğu yetenekleri mükemmel hâle getirerek Allah’a yakın olmasıdır.
İslam bilgesi Hz. Mevlana, ölümsüz eseri Mesnevi ile asırlardan beri insanlığın aklını ve kalbini aydınlatıyor. Onun bilgi ve hikmetle yoğrulmuş ışığı, sayısız yazar ve ozana ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Günümüze kadar birçok dile çevrilen Mesnevi, evrensel değerler hazinesidir. Böylesine bir hazinenin insanlığa ahlak, eğitim ve pedagoji açısından yararlı olması için bu kitap yazıldı.
Mevlana’nın eserlerinden anlaşılıyor ki, kendisi iyi bir pedagog, Mesnevi adlı şaheseri de bir ahlak ve pedagoji kitabıdır. Mevlana, yaşadığı dönemin yenileyicisi ve etkin bir eğitimcisidir. Mevlana, yetkin kişiliğiyle medresede, camide, sohbet meclislerinde hem öğretim faaliyetlerinde bulunmuş hem de manevi eğiticilik vazifesini yürütmüştür.
Mevlana, eğitimin insanın yaratılış gerçeği üzerine kurulmasını, kişilerin tabiatlarındaki sanat ve hünerleri geliştirmesini ve onların olgun gönüllerinin hizmetine sunulmasını istemektedir. Mevlana iyi bir cemiyet adamı olması münasebetiyle eğitim ve iletişime olduğu kadar terbiye ve hoşgörüye de ayrı bir önem vermiştir. Mesnevi’den Pedagojik Telkinler isimli bu eserin kaleme alınmasındaki gayem; kişinin bu irfan hazinesinden gereği gibi zevk alması, ruhen aydınlanması, manen huzura kavuşmasıdır.



6 Aralık 2013 Cuma

Türk Eğitim Düşüncesi ve Deneyiminin Dönüm Noktaları

Seyfi Kenan, Marmara Üniversitesi
Osmanlı Araştırmaları Dergisi, 2013


Türk eğitim düşüncesi ve deneyiminin şekillenme evreleri konusunda bir çözümleme denemesi yapmayı hedefleyen bu çalışma, hem anlayış ve yöntem, hem kurumsallaşma açısından önemli dönüm noktalarından yola çıkarak bir yandan dönemlendirme yaparken öte yandan da bu süreçler içerisinde anlayışta yaşanan dönüşümlerin değerlendirmesi üzerinde duracaktır. Özlü bir şekilde vermek gerekirse, Karahanlılar’ın 9. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan girişimlerinden Osmanlılar’ın 18. yüzyıl sonuna kadar devam eden süreci, özellikle Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’un kurulduğu 1795’e kadar geçen uzun dönemi eğitimde klasik dönem olarak adlandıracaktır. Türk eğitim tarihinde bir dönüm noktasını oluşturan Kara Mühendishânesi’nin kurulması ile birlikte, bir yandan “vaktin mizacı”, zamanın ruhu açısından zeminini kaybeden, öte yandan silsilesi /düzeni ve geleneği bozulan medrese eğitiminin yanında veya dışında genel eğitim tasavvurunda Avrupa’daki gelişmelerle de örtüşecek şekilde modern dönem başlamış ve bu deneyim, içerik, yöntem ve anlayış açısından daha da gelişerek ve kurumsallaşarak Türk eğitiminde yarattığı çatallaşma da dahil olmak üzere çeşitli sorunlarıyla birlikte Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar devam etmiştir. 19. yüzyılın mektep-medrese ayrışması ve yabancı okullar deneyiminden önemli dersler çıkartan Cumhuriyet’in ilk işi, modern Türk eğitim anlayışını ve kurumlarını birbiriyle uyumlu bir bütün haline getirmek, zamanın ruhuna uygun bir şekilde geliştirmek ve eğitimi; bölge, ırk, cinsiyet ve din farkı gözetmeksizin yaygınlaştırmak ve daha da işlevsel hale getirmek olmuştur.


Eğitimdeki klasik deneyimden modern çağa geçişi dönemlendirirken genel hatlarıyla Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti şeklinde başlıklar altında ele alan bu çalışma, yöntem açısından şu noktayı da dikkate alacaktır: Türkler’in klasik dönemdeki uzun medrese deneyimini, bozulduğu son aşamaya bakarak değerlendirmek yanıltıcı sonuçlara vardırabileceğinden dolayı, uzun yıllar hem Selçuklular’ı hem Osmanlılar’ı her açıdan besleyen ve taşıyan bu eğitim kurumlarının geçmişini son yozlaşmış hâlinin etkisinde kalmadan çözümlemeye çalışacaktır. Şüphesiz böyle bir tutum olguya daha uygun düşecektir.

...


Makalenin tam metni için tıklayınız.



9 Ekim 2013 Çarşamba

Medeniyetleri Karşılaştırmak: George Makdisi Örneği

Bilim Sanat Vakfi NOTLAR Serisi – SAYI: 27 – YIL: 2012
” George Makdisi Notları”  / 31 Mart 2012 / BSV Notlar 27 
Medeniyetleri Karşılaştırmak: George Makdisi Örneği”, 2012, 43 s.

Medeniyet Araştırmaları Merkezi tarafından 31 Mart 2012 tarihinde düzenlenen “Medeniyetleri Karşılaştırmak: George Makdisi Örneği” panelindeki sunumlar Notlar serisinin 27. eseri olarak yayınlandı. Eyyüp Said Kaya’nın (İstanbul Şehir Üniversitesi) başkanlığındaki oturumda Ali Hakan Çavuşoğlu (İSAM), H. Tuncay Başoğlu (İSAM) ve Harun Yılmaz (Marmara Üniversitesi) medrese çalışmalarının Batı’daki en önemli isimlerinden George Makdisi’nin İslam ve Ortaçağ Batı yükseköğretimleri hakkındaki yaklaşımı çerçevesinde medeniyetleri mukayese etmenin imkânlarını ele aldılar.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Türkiye’de Mesleki Görünüm


Hakan Ercan, Ortadoğu Teknik Üniversitesi
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) - 2011


GİRİŞ: Bu rapor, 2020’ye uzanan donemde nufus, işgucu ve istihdamla ilgili orta vadeli temel yansıtımları sunmaktadır.(2) Orta donemli cerceve, halen mevcut sınai yapının bugunku buyume eğilimleriyle süreceğini varsaymaktadır.

Lacey ile Wright’ın bir calışmasından (ABD İşgucu İstatistikleri Burosu icin mesleklerle ilgili olarak hazırlanan calışma, 2009, s. 82) alınan değerlendirme, bu rapor icin de iyi bir cerceve sunmaktadır: “Profesyonel ve hizmetle ilgili alanların, 2008’den 2010’a uzanan donemde diğer tum mesleklere gore daha fazla iş yaratması beklenmektedir. Ayrıca, ortaoğretim uzeri eğitimin en fazla onem taşıdığı mesleklerde buyume daha hızlı olacak ve tum meslekler soz konusu olduğunda yenileme ihtiyacı iş artışına gore cok daha fazla yeni iş yaratacaktır.” Benzer bicimde, Kanada İnsan Kaynakları ve Beceri Gelişimi de (2008, s. iv) sonraki on yıl icindeki tum yeni işlerin ucte ikisinin, ortaoğretim sonrası eğitim(universite, yuksek okul veya cıraklık eğitimi) gerektiren mesleklerle yoneticilik mesleğinde (ki bu da genellikle ortaoğretim sonrası eğitim gerektirmektedir) ortaya cıkmasını beklemektedir. HRSD Kanada’ya gore (2008) yeni iş yaratımının en goruleceği meslekler ise lise diploması veya yalnızca iş uzerinde eğitim gerektiren meslekler olacaktır.

Yukarıdaki gondermeler Kuzey Amerika işgucu piyasasıyla ilgili olmakla birlikte, gelecekte işlerin hizmet sanayilerinde ortaya cıkacağı, daha hızlı buyuyen mesleklerin ortaoğretim sonrası eğitim gerektiren meslekler olacağı ve duşuk eğitimli mesleklerde buyumenin en zayıf kalacağı, Turkiye’deki işgucu piyasası icin de kolaylıkla genelleştirilebilecek eğilimlerdir. Bu beklentilerin, Turkiye’de ozellikle kadın ve genc işsizliği soz konusu olduğunda, etkili eğitim ve oğretim politikaları geliştirilmesi acısından buyuk onemi vardır. Bugunku3 istatistikler daha şimdiden bu beklentilerin nuvelerini barındırmaktadır. Gencler (15-29 yaş grubu) icin iş bulma kolaylığı, en kolaydan en zora doğru, yüksek okul mezunları, meslek okulu mezunları, ilkokul mezunları ve lise mezunları şeklinde gitmektedir. Bugun Turkiye’de ilkokul mezunlarının lise mezunlarına gore daha kolay iş bulabilmelerinin nedeni, daha duşuk ucretlerle calışmaya hazır olmaları ve enformel (arzu edilmeyen) ve belirsiz iş sözleşmelerini kabule yatkınlıklarıdır. Turkiye’nin bu tur duşuk vasıfl ara talebin sureceği bir ulke olarakkalması pek muhtemel değildir.

Turkiye’deki işgucu piyasasının birbiriyle bağlantılı uc belirgin ozelliğine dikkat edilmesi gerekmektedir. Kırdan kente goc sureci henuz tamamlanmamıştır. Ortalama eğitim duzeyi duşuktur. İşgucu katılım oranları ise OECD ulkeleri arasında en duşuk duzeydedir. Turkiye’de kadınlarda İKO halen % 28 olup, bu duzey Dunya Bankası’nın Dunya Kalkınma Gostergeleri cevrimici veritabanı gostergelerine gore ust-orta gelir grubunda yer alan ulkeler icin bir aykırılık oluşturmaktadır. Turkiye, tarım sektorunu subvanse ederek nufusunu kırsal alanda tutabilmiştir (%50 kentleşme oranına ancak 1980’lerin ortasında ulaşılabilmiştir). IMF onculuğundeki istikrar politikalarıyla hukumetler bu subvansiyonları son on yıl icinde tedricen kaldırmıştır. Bu sıralarda tarımsal istihdam da yavaşça gerilemekteydi. Tarım kesiminde erkekler icin en iyi eğitim duzeyi beş yıllık ilkoğretim, kadınlar icinse bundan da gerideydi (zorunlu eğitimin 8 yıla cıkartılması ancak 1997-98 yılında gercekleşmiştir). Aradan gecen 12 yıl icinde nufusun ortalama eğitim duzeyi beş yıldan altı yıla cıkmıştır. Daha onceleri tarımda ucretsiz calışanlar (vasıfsız kadınlar) kentlerdeki işgucu piyasasına katılmamaktadır ve bu durumda kadınların, dolayısıyla tum nufusun katılım oranları duşme eğilimindedir. Bunlar, kriz oncesi donemin (2000-2007) temel eğilimleridir.


Raporun tamamı için tıklayınız (pdf, 61 sayfa).

8 Nisan 2013 Pazartesi

Eleştirel Düşünme


Sabancı Üniversitesi Eğitim Reformu Girişimi
Günümüz birey ve demokratik yurttaşlık profilinin vazgeçilmez bir unsuru olan eleştirel düşünmenin eğitimin içine yerleştirilebilmesi için atılması gereken adımlara da değinen ve Prof. Dr. İpek Gürkaynak, Prof. Dr. Füsun Üstel & Prof. Dr. Sami Gülgöz tarafından hazırlanan kitap  2003 yılında yayımlandı ve 3000'e yakın öğretmen ile paylaşıldı.
Eleştirel düşünmenin tanımı, öğretmenlerin eğitimi ve eğitimde eleştirel düşünme becerilerinin güçlendirilmesi için izlenebilecek yollar kitapçıkta ele alınan başlıca konular aşağıdaki gibidir:
  • Eleştirel Düşünmenin Tanımı

  • Eleştirel Düşünmenin Zihinsel İşlemleri

  • Eleştirel düşünme neden Önemlidir?

  • Eleştirel düşünmeye engel olan mevzuat, öğretim programı ve ders kitapları özellikleri ve alternatifler

  • Öğretmenin yetişmesi

  • Sınıf içinde Öğretmen

  • Neden peki?

  • Aynı bağlamda, öğretmenden neler istiyoruz?

  • Eleştirel düşünme yaratmak için stratejiler

  • Okulların yapısı eleştirel düşünmeye engel

  • Okullarda iç mekanların düzenlenmesi disipline dayalıdır

  • Eleştirel düşünmeye elverişli mekanlar ve ilişkiler

  • Sınav odaklılık

  • Sonuç: Radikal zihniyet dönüşümü

Yayına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

18 Mart 2013 Pazartesi

Fuat Köprülü Üzerine

Emrah Kekilli
ekopolitik.org

Fuat Köprülü Osmanlı Devleti’nin Yıkılış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamalarına tanıklık etmiş, bu süreçlerde aktif rol almıştır. Dönemin entelektüel ve bürokratları ile yakın ilişkiler kurmuş, yapılan tartışmalara yakın ilgi göstermiştir. Dönemin öne çıkan “kimlik” tartışması Köprülü’nün entelektüel hayatının merkezi noktasında kendisini göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde devleti kurtaracak, yıkılmasının ardından ise yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kimliği ne olacak tartışması Köprülü ve çağdaşlarının entelektüel tartışmalarının merkezi konuları olarak tebarüz etmiştir.


Köprülü’nün çalışmalarında akademik kalite çok yetkin olmasına rağmen, bu eserlerin sadece akademik saiklerle yazıldığını söylemek mümkün görünmüyor. Bu çalışmaların amacını dönemin mezkûr tartışmalarının teşkil ettiği oldukça açık olarak kendini gösteriyor. Türkçü blogda yer alan Köprülü’ye göre yeni kurulacak devletin kimliğinin Türklük olması münasib görünüyordu. Aynı zamanda hocası da olan Ziya Gökalp’ten etkilediğini söylemek mümkün hatta Gökalp’in ideolojisine önemli katkılar sunduğunu iddia etmek bile mümkün görünüyor.
Fuat Köprülü’nün Hayatı
Fuat Köprülü 1890 yılında Sultan Ahmet’de Halit Ağa konağında doğdu. Osmanlı veziriazamlarından Köprülü Mehmet Paşa’nın soyundan gelen Fuat Köprülü İstanbul Darül Funun Hukuk Fakültesi’ni 1907’de üç sene okuduktan sonra eğitimini yetersiz bulduğu için terk etti. Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Fecr-i Ati edebiyat topluluğuna katıldı, Servet-i Funun’da edebi ve felsefi makaleler yayınladı. 1911 gelindiğinde Fransızca’dan iki kitap çevirecek kadar Fransızcasını ilerletmişti. Fransızca üzerinden Batı düşüncesini ve metodolojisini takip ederken bir yandan da klasik Osmanlı düşünce dünyası ile ilgilenmekte idi. 1912’de Ziya Gökalp İstanbul’a geldiğinde Türkçü düşünceler Osmanlı entelektüelleri arasında yayılmaya başlarken, Fuat Köprülü de bu fikirlerle karşılaştı. 1913 yılında Ziya Gökalp’in himmeti ile Darü’l Funun’a Edebiyat Muallimi olmadan önce “Türk Edebiyatında Usul”’ isimli eserini yayınlamıştı.
“Hoca Ahmet Yesevi ve Yunus Emre” isimli makalesi ile bu iki önemli isimi ve Osmanlı Edebiyatı’na tesirlerini önemli ölçüde inceledi. Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul kütüphanelerinde detaylı araştırma yapacak zamanı oldu.1923’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. Anadolu’da İslamiyet(1923), Türkiye Tarihi (1923), Türkiye Edebiyatı Tarihi Dersler (1926) isimli eserler üniversitede verdiği derslerin notları olarak kitaplaştırıldı. Paris, Bakü ve Oxford’da Türkoloji kongrelerine katıldı ve görüşlerini dillendirdi. 1930’lar da Türkiye yönetimi ile arası açıldı, ancak birkaç girişim ile bu sorunu aştı. 1932’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. 1934’de Mustafa Kemal Atatürk’ün talebi ile Ağrı Milletvekili oldu. Demokrat Parti saflarında siyasete devam etti ve Dış İşleri Bakanı oldu. 1966’da vefat etti.
Siyasi ve Düşünsel Bağlam ve Köprülü’ye Etkisi
20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini modernizm, rasyonalizm ve pozitivizme adamış bir etnik elit tarafından kurtarılabileceği algısı Osmanlı aydınları arasında yayılmaya başlamıştı. Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık Osmanlı İmparatorluğu için sunulan yeni kimlik türleri olarak kendini göstermekte idi. Din, iman, etnik kimlik gibi kavramlar Osmanlı düşünürleri, siyasetçileri ve bürokratları ve askerleri arasında oldukça tartışmalı kavramlar hâline gelmişlerdi.
Fuat Köprülü’nün bu dönemde Türkçü blogda yer aldığını zikrettik. 1912 yılında İstanbul’a gelen Ziya Gökalp ile yakın ilişkileri vardı. Biz Fuat Köprülü’nün bu Türkçü eğilimlerini Türk Edebiyatı’nda âşık tarzının menşe ve tekamülü, Türk Edebiyatı’nın menşei Türk Edebiyatı’nda ilk mutasavvıflar, Selçuklular döneminde Anadolu’da Türk Medeniyeti, Türk Edebiyatı Tarihi başlıklı bir çok eserindeki “Türk” başlığından anlayabiliriz. Özellikle İstanbul Darül Funun’da ders vermeye başladığında “Osmanlı Edebiyatı Tarihi” isimli dersi “Türk Edebiyatı Tarihi” olarak değiştirmesi buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Fuat Köprülü’nün içinde yetiştiği düşünsel ortamın öne çıkan iki önemli Türkçü düşünürünün incelenmesinin Fuat Köprülü’nün görüşlerini incelemede faydalı olduğunu düşündüğümüz için Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın siyasal görüşlerine değinmek yerinde olacaktır.
Diyarbakır’da bir memur ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Ziya Gökalp hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli düşünürlerinden biri oldu. Hüseyinzade Ali Turan tarafından “Türkleşmek, İslamlaşmak, Batılılaşmak” şeklinde formüle edilen anlayış, Ziya Gökalp tarafından “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” biçiminde yeniden formüle edildi.
Ziya Gökalp’e göre Osmanlı Devleti Türkler tarafından kurulmuştur. Osmanlıcılık ise, imparatorluğun Müslüman mensupları tarafından siyasi ve dini bir kimlik olarak kabul edildi. Türkler etnik olmayan imparatorluklar dâhilinde yaşadılar (Selçuklular ve Osmanlılar gibi), ancak kendi dillerini muhafaza ettiler. Ziya Gökalp net bir kimlik arayışında idi, ancak Türk olmayan Müslümanların da dışlanmaması gerektiğini düşünüyordu.

Ziya Gökalp’e göre Türk kimliği etnik temelli bir kimlik olmaktan ziyade Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel süreci içinde çeşitli birleşenlerden oluşan kültürel bir kimliktir. Ancak Gökalp’in bu görüşünü tarihsel veriler ile destekleyebildiğini söylemek mümkün görünmüyor.


Ziya Gökalp’e göre etnik idealler ve vatan sevgisinden oluşan bir kültüre sahip etnik bir kimlik olarak Türklük mevcuttur. Bu Türk Milleti Osmanlı öncesinde ve İslam öncesinde de mevcuttu. Türkler etnik kimliklerine İran medeniyet havzasına girmeden önce de Osmanlı’yı kurmadan önce de sahipti ve bu kimliklerini bu medeniyetler dâhilinde yaşarken muhafaza ettiler. Tükler bu etnik kimliğe zaten sahiptirler, uygun koşullarda yeniden tahakkuk ettirebilirler.
Belirttiğimiz gibi, Ziya Gökalp Türklüğe dair söylediklerinin altını doldurabilecek tarihsel derinliğe sahip değildi. Bu görevi ise örgencisi Fuat Köprülü üstlenecektir.
Medeniyet ve kültür Ziya Gökalp’in kavramları dâhilinde merkezi bir yer teşkil etmekte idi. Ancak Ziya Gökalp, Osmanlıların kendilerine ait bir sosyoloji disiplini olmaması nedeni ile bu kavramları batılı çerçeve dâhilinde kullanmakta idi.
Gökalp eserlerinde Osmanlıcılığın getiri ve götürülerini tartışır ve her ikisini de yetersiz bularak reddeder. O Türklük, İslam ve Modernite üzerine temellenen bir Türkçülük anlayışını savunmaktadır. Hâl böyle olunca Türkler Ural-Altay ailesine, İslam ümmetine ve Batı medeniyetine ait bir etnik kimliktir.
Kazanlı bir Türk olan Yusuf Akçura, Mustafa Kemal ve Modern Türkiye ideolojisine büyük etki etmiştir. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp’in aksine İttihad ve Terakki’den uzak durmuş, Mustafa Kemal ile ise yakın ilişkiler kurmuştur. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp gibi, Osmanlıcılığı ve İslamcılığı reddetmekte Türklüğü uygun kimlik olarak önermektedir. Ancak Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın Türkçülük anlayışları arasında farklar bulunmaktadır. Yusuf Akçura daha ziyade etnik temelli bir Türkçülük anlayışına sahiptir. Yusuf Akçura Osmanlı Olmayan Türkleri dışlayan Türkçülüğe itiraz etmektedir, dünya sathındaki bütün Türkleri içeren bir Türkçülük anlayışı önermektedir.
Kısaca zikredilen bu bağlam dâhilinde Fuat Köprülü ve eserlerinin ele alınması konuyu vuzuha kavuşturacaktır.
Fuat Köprülü, Ziya Gökalp gibi, halk kültürü ve dilinin Türk halk kültürünün temeli olduğunu inanmakta idi. Ona göre Türk halk kültürü Türklüğün etnik olmayan imparatorluklar dâhilinde kendisini muhafaza etmesini mümkün kılmıştır. Tarihsel, coğrafi ve toplumsal bağlamda şekillenen, dil ve kurumlarda tahakkuk eden kimlik Fuat Köprülü’nün çalışmalarının merkezi noktasını teşkil etmektedir.
Fuat Köprülü’ye göre, Osmanlı İmparatorluğu’nu, kendi kültürlerini heterodoks İslam ile harmanlamış Türkler kurmuştur. Köprülü bir çok eserinde etnik olmayan imparatorluk dâhilinde muhafaza edilen Türk halk kültürünün izlerini sürmüştür. Bu bağlamda bu kültürün dilsel ifadesi olan Türk Halk Edebiyatı üzerine uzun araştırmalar yapmış, eserler vermiştir. Darül Fünün’da verdiği derslerin kitaplaştırılmış hâli olan Türk Tarih-i Edebiyatı Derslerinden; Garp Türklerinde Edebiyat ve Şekl-i Tekâmülü adlı eserde Anadolu’da Türk Edebiyatı’nın oluşumu ve gelişimini ele almaktadır. Türk Edebiyatı’nda Aşık Tarzının Menşe ve Tekamülü Hakkında Bir Tecrübe ve Türk Edebiyatı’nın menşei adlı eserler dâhilinde aşık tarzı edebiyatta mündemiç Türk halk edebiyatı derinlemesine incelenmektedir. Türk Edebiyatı’nda ilk mutasavvıflar; Yunus Emre ve Ahmet Yesevi adlı eser Anadolu Türklüğünün iki taşıyıcı ismini kapsamlı olarak ele almakta, bu isimlerin Türk diline katkısını irdelemektedir. Türk Edebiyatı Tarihi(ilk kitap; Kable’l İslam Türk Edebiyatı /İstanbul, 1920/, ikinci kitap; Bade’l İslam Türk Edebiyatı, İstanbul, 1921) isimli eserde Türk dilinin tarihsel gelişimi incelenmektedir. Türk Saz Şairlerine ait metinler ve tetkikler(İstanbul, 1929),XIX. Asır Saz Şairlerinden Erzurumlu Emrah(İstanbul, 1929),XVI. Asır sonuna kadar Türk Saz Şairleri(İstanbul, 1930), XVII. Asır Saz Şairlerinden Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikâyesi (İstanbul, 1930) başlıklı eserlerde Türk saz şairleri ile Türk halk kültürleri incelemeye tabi tutulmuştur. Umarız bu verdiğimiz örnekler belirttiğimiz yargının altını doldurmaya yetecektir.
Fuat Köprülü’ye göre etnik Türk ulusal kültürü Orta Asya’da köklerini bulmakta, Selçuklu ve Osmanlı yazın ve kurumlarında tahakkuk etmektedir. Köprülü Osmanlı kurumlarının, Türk kökenlerini araştırarak Türklerin tarihsel tecrübesine dikkat çekmiş. Bu tarihsel tecrübenin medeniyet unsurlarını nasıl içselleştirdiğine dikkat çekerek aksi yönde kanaat bildiren oryantalistlere ciddi eleştiriler yöneltmiştir. Les Orgines de L’Empire Ottoman, Bizans Müesseslerinin, Osmanlı Müesseslerine tesirleri başlıklı eserleri Osmanlı kurumlarının Türk tarihsel tecrübesi bağlamında değerlendirilmeye tabi tutulduğu eserlerdir.
Ayrıca bu eserler kaleme alınırken tarihsel, coğrafi, siyasi ve toplumsal bağlamın da Köprülü tarafından dikkate alındığına dikkat çekmekte yarar var. Zira bu kapsamlı yöntem Köprülü’nün yetkin akademik yönüne de işaret etmektedir.
Fuat Köprülü kendisi bir Türklük anlayışı icad etmemiş bunun yerine Türk ulusal kimliğini müşahhaslaştıran tarihsel ve kültürel veriler ortaya koymuştur. Yukarıda verilen örnekler ile bu iddiamızı desteklemeye çalıştık. Belki de Fuat Köprülü’nün Ziya Gökalp tarafından iskeleti ortaya konan Türklüğü ete kemiğe büründürdüğü söylenebilir.
Köprülü’nün Yöntemi
Yukarıda dikkat çektiğimiz siyasi ve ideolojik bağlamın Fuat Köprülü’yü güdükleştirdiğini söyleyemeyiz. Aksine Köprülü kendi dönemi ve sonrasının en öne çıkan akademik üslup sahibi ilim adamlarından biri idi. Ayrıca Fuat Köprülü’nün içinde bulunduğu ortamda mezkûr siyasi tartışmaların yanında Ahmet Mithad ve Celal Nuri gibi isimler Osmanlı tarih yazımında önemli bir dönüşüm dâhilinde yeni eserler veriyordu. Bu nedenle onun eserlerini yazarken takip ettiği akademik yönteme dikkat çekmek istiyorum.
Fuat Köprülü’nün genç yaşlarda öğrendiği Fransızca onun Batı Düşünce Ekoller, Batı Sosyolojisi, Batı Edebiyat Tarihi ve Batı Türkolojisi ile yakın ilişki kurmasını sağlamıştır. Durkhaim, Darwi, Spencer, Marx ve Bergson gibi Batılı düşünürler ile daha genç yaşta tanışan Köprülü, Hippolyte Taine’nin edebiyat tarihi eleştirilerini süzgeçten geçirerek kendi yöntemine yedirmekte, Batılı oryantalistlerin görüşlerini ise ciddi eleştirilere tabi tutmakta idi.
Köprülü’nün en önemli avantajlarından birisi el yazmalarını dahi okuyacak düzeyde iyi bildiği Arapça ve Farsça idi, ancak bu arka planı geliştirdiği kapsamlı yöntem dâhilinde harmanlandığında Köprülü’nün farkı ortaya çıkmakta idi.

Köprülü herhangi bir konuyu ele almak istediğinde konu ile ilgili ikincil yazını derinlemesine inceler, buralarda ortaya konan görüşlerin eksiklerini ayrıntısı ile beyan eder, arkasından konu incelenirken takip edilmesi gereken yöntemin çerçevesini çizer ve buna göre konuyu ele alırdı. Fuat Köprülü’nün genel olarak eserlerinde, tarihsel süreç ile ilgili siyasi ve medeni unsurların, siyasi kültürel ve toplumsal yapıya etkilerinin dikkate alınarak, konunun bu bağlama yerleştirilerek ele alınmasını önerilmektedir. Ancak böyle kapsamlı bir yöntem ile Türklerin kendi ifade ediş biçimlerinin tezahürleri anlaşılabilir.


Medeniyet kavramı Fuat Köprülü’nün çalışmalarında merkezi bir yer işgal etmektedir. Ona göre; her tekil pratik ve kurum medeniyet unsurları bağlamında değerlendirilmelidir. Bu yaklaşımın Ziya Gökalp’in yaklaşımı ile benzerliği açık olarak görülmektedir. Ancak dediğimiz gibi Fuat Köprülü’nün tarihsel verilere hakimiyeti onu farklılaştırmaktadır.
Eleştiriler
Bu denli hareketli bir dönemde, bu denli hararetli tartışma ortamının öne çıkan bir isminin eleştirilmemesi mümkün değil. Köprülü’yü kendi dönemi ve sonrasında çeşitli cenahlardan eleştiriler yöneltilmiştir.
Fuat Köprülü’ye yöneltilen eleştirileri üç ana kategoride toplayabiliriz. İdeolojik olarak Köprülü’ye muhalefet edenler (ki gelen olarak Marxsist cephe), Köprülü’nün siyasi muhalifleri ve üçüncü olarak da bu iki gruptan da olmayanlar.
Fuat Köprülü’ye yönelik en sert eleştiri Samet Ağaoğlu’ndan geldi, bunun yayında Mahir İz ve Münevver Ayaşlı gibi isimler de Fuat Köprülü’nün görüşlerine yönelik eleştiriler yönelttiler.
“Tarih anlayışı olmayan bir tarihçi” başlıklı bir eser kaleme alan Cerrahoğlu, aslında Türkiye solunun öne çıkan isimlerinden Kerim Sadi’dir. Kitabın başlığı Kerim Sadi’nin Köprülü’ye bakış açısı hakkında ipucu vermektedir.
Cerrahoğulu’na göre Fuat Köprülü belirli bir fikri olmayan, siyasi koşullara paralel olarak fikir değiştiren bir kişidir. Örneğin 1936’da Fuat Köprülü’ye göre; tarihi meydana getirenler büyük kahramanlardır, Türkiye kurtuluş savaşı ise Mustafa Kemal tarafından var edilmiş bir tarihi olaydır. Yine Köprülü “Kemalizm” başlıklı kitaba yazdığı mukaddimede Mustafa Kemal’in tarihsel koşullar tarafından bir kişi olmadığını, aksine tarihi var eden bir kişi olduğunu iddia etmektedir. Ancak 1956’ya gelindiğinde, Fuat Köprülü Mustafa Kemal ve reformlarının tarihsel sürecin bir ürünü olduğunu öne sürmekte, hatta Mustafa Kemal’in yapması gereken bir takım şeyleri de yapmadığını iddia etmektedir.

Cerrahoğlu’na göre Fuat Köprülü Batılı entelektüelleri anlamamaktadır. Fuat Köprülü eserlerinde Taine’nin eserlerine çokça gönderme yapmaktadır. Ancak Cerrahoğlu’na göre Köprülü Taine’nin düşüncelerini sadece Ahmet Şuayip’in Edebiyat-ı Cedide’deki tercümeleri üzerinden bilmektedir.


Cerrahoğlu, Köprülü’nün çelişik düşünceler öne sürdüğünü iddia etmektedir. Köprülü bir taraftan Türk Halk Edebiyatı’nın samimi saiklerle üretildiği için, Divan Edebiyatı’ndan daha evla olduğunu iddia ederken, diğer tarafından Fuzuli ve Baki’ye kendi zamanının yıldızları olarak methiyeler düzmektedir.
Sonuç Yerine
Tarihçinin olgu ve olaylar ile ilişkisi uzun süredir Tarih Felsefesi ve Tarih Yazımı üzerine kafa yoranları meşgul eden bir konu. Tarihçi kendi örgüleyeceği eserin konusu olan olgu ve olayları uçsuz bucaksız tarih denizi içinden hangi ilkeye göre seçmektedir, bu seçtiklerini ise hangi ilkeye göre dizinlemektedir? Bu soruya vereceğimiz cevap, modern tarihçiliğin babası Alman Tarihçi Ranke’den, tarih yazımını derin bir eleştiriye tabi tutan Hayden White’ye kadar mevcut litaratürü kullanırken bizim bu verileri kullanmamızda çok belirleyici olacaktır.
Biz bu yazıda Fuat Köprülü’nün uçsuz bucaksız tarih malzemeleri arasından eserlerinde görünen resmi çizmek için mevcut verileri hangi ilkelere göre topladığını ve hangi ilke temelinde kendi örgüsünü tamamladığı sorusunun cevabını aradık. Yani Fuat Köprülü’nün neden bir Çin tarihçisi ya da Memluk tarihçisi olmak yerine Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi ve Türk Edebiyatı üzerine araştırmalar yaptığı sorusunun yanıtını aradık. Bunu yaparken onun ilkelerini belirleyen siyasi bağlam ve yöntemini belirleyen akademik birikime dikkat çekmeye çalıştık. Ayrıca kendisine yöneltilen eleştirilere de yer vererek çok yönlü bir okuma yapmaya çalıştık.
Yani bizce mezkûr sorunun cevabı olduğunu düşündüğümüz “Bir tarihçi yalnız bir tarihçi değildir” sözünün altını Fuat Köprülü bağlamında doldurmaya çalıştık.


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı