DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
türk dış politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk dış politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Kasım 2012 Cuma
Türkiye’de Uluslararası İlişkiler Disiplini
08/11/2012 · Akademik Perspektif
Röportaj: Ali Özalpay
İki yada daha fazla Aktör’ün uluslararası sistem denilen arenada birbirleri arasında cereyan eden her türlü ekonomik, siyasi ve kültürel olaylara uluslararası ilişkiler denir. Eski Çin ve Yunan Roma Dünyasından başlatılarak günümüz modern çağa kadar sürükleyebileceğimiz, çok uzun bir zaman dilimidir aslında uluslararası ilişkiler. Bir disiplin olarak ortaya çıkışı her ne kadar 20. Yy’a rastlasa da hızla küreselleşen Dünyamızda vazgeçilmez bir disiplin alanıdır. Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. Haluk Özdemir ile uluslararası ilişkiler disiplini ve Türk uluslararası ilişkileri üzerine konuştuk..
-Modern uluslararası ilişkiler 1648 yılında doğmuş olsa da uluslararası ilişkiler disiplininin doğuşu 1919 yılına rastlar. Aradan geçen 3 asırlık zamanı nasıl açıklayabiliriz?
Gerçekten de modern uluslararası ilişkilerin doğuşu olarak 1648 Westphalia düzenini alıyoruz. Bu tarihten itibaren geçen 3 yüzyılda ayrı bir çalışma alanı olarak uluslararası ilişkilerin doğmamasının çeşitli nedenleri var. Bunlardan birincisi, uluslararası ilişkiler konularının parça parça başka disiplinler tarafından ele alınmış olmasıdır. Aradan geçen süre boyunca bugün uluslararası ilişkiler olarak adlandırdığımız çalışma konuları, siyaset bilimi, hukuk ve tarih gibi alanlarda çalışılmıştı. İkinci neden, uluslararası ilişkilerin araştırma ve çalışmaya değer olup olmadığı konusunda insanların emin olmamasıdır. Öncelikle uluslararası ilişkiler konuları insanların günlük yaşamlarını ilgilendiren konular değildi. Az önce belirttiğimiz disiplinler zaten siyaset, hukuk, tarih gibi çeşitli konuları ele alıyordu. Üçüncü neden, uluslararası ilişkilerin genel olarak insanları ilgilendiren bir konu olarak görülmemesiyle ilgilidir. Uluslararası ilişkiler, o dönemlerde kralların ve prenslerin kendi aralarında yürüttükleri ilişkilerden ibaret olarak görülüyordu.
Gerçek anlamda bu konuların insanları ilgilendirmeye başlaması 1789 Fransız İhtilalinden sonra olmuştur. 1648’de ortaya çıkan uluslararası ilişkiler, aslında hanedanlar arası ilişkilerdi. 1789 ise uluslararası ilişkileri doğurdu. Fransız İhtilalinin ulus-devlet modelini ortaya çıkarmasıyla birlikte insanlar, kendi adlarına yürütülen dış politikalarla ilgilenmeye başlamışlardı. Fakat o dönemde de ilişki biçimi savaşla sınırlıydı. Bu savaşlar, nispeten cephede yürütülen sınırlı savaşlardı. Bu nedenle insanlar önceliği iç siyasetle ilgili konulara veriyorlardı.
Birinci Dünya Savaşı, sanayi devriminin etkilerinin savaş alanlarına yansıtıldığı bir döneme işaret eder. Sanayi devrimi ve gelişen teknolojiler, savaşın kıyım gücünü büyük oranda artırdı. Örneğin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren makineli tüfeğin icadı, tank ve uçakların ve kimyasal silahların Birinci Dünya Savaşında kullanımı ciddi sonuçlar doğurdu. İnsanların ilgisi iç siyasatten dış siyasete kaymaya başladı, çünkü savaşlar hem cephede hem cephe gerisinde çok sayıda insanın ölümüne yol açıyordu. Bu savaşların nedenleri hem anlamak hem de önleyebilmek için yeni bir çalışma alanına ihtiyaç duyuldu. Çünkü geleneksel olarak tarih çalışmaları geçmişle ilgiliydi. Oysa ihtiyacımız olan şey bugünü anlamamızı ve geleceği şekillendirmemizi sağlayacak bir çalışma alanıydı. Bu nedenle uluslararası ilişkiler çalışmaları idealist bir perspektifle ortaya çıkmıştır.
Toparlayacak olursak, modern uluslararası ilişkilerin 1648’de doğmuş olması uluslararası ilişkiler disiplininin doğuşu için gerekliydi fakat yeterli değildi. İnsanlar, ciddi sonuçlarla karşılaşmadıkça yeni konulara ilgi göstermezler. Uluslararası ilişkilerin ciddi sonuçlarıysa ilk kez Birinci Dünya Savaşı’nda görüldü. Acil barış ihtiyacı, uluslararası ilişkiler disiplinini doğurdu.
-Birinci Dünya Savaşı olmasaydı uluslararası ilişkiler disiplini gene doğar mıydı?
“Geçmişteki olaylar olmasaydı bugün nasıl şekillenirdi?” tipindeki soruları yanıtlamak hep zor olmuştur. Çünkü o zaman herşey farklı olurdu. Fakat şunu söyleyebiliriz ki Birinci Dünya Savaşı uluslararası ilişkiler disiplininin doğuşunu hızlandırmıştır. Eğer bu savaş olmasaydı, zaman içerisinde gelişen ve yoğunlaşan ekonomik ilişkiler, sınırlar arasında artan etkileşimler eninde sonunda uluslararası ilişkiler diye bir çalışma alanını doğururdu diye düşünüyorum. Birinci Dünya Savaşı, yarattığı şok etkisiyle bunu mümkün kıldı. O olmasaydı, zamanla gelişen ihtiyaçlar, yine de bu disiplini doğuracaktı bence. Çünkü bugün artık herşey uluslararası hale geldi. Savaş olmasaydı bile bu ilişkileri araştırma ve anlama ihtiyacı doğacaktı.
-ABD ve İngiltere’de 1919 yılında kurulmuş olsa da uluslararası ilişkiler kürsülerinin Türkiye’de kuruluşu 1958 yılına rastlar. Bu gecikmenin sebepleri sizce nelerdir?
Gecikmenin çok yönlü nedenleri var. Bu soruyu kısaca cevaplamak çok güç. Fakat uluslararası ilişkiler disiplininin geç doğmasının nedenleriyle bağlantılı olarak konuyu ele alabiliriz. Uluslararası ilişkilerin gelişebilmesi için öncelikle bu konulara ilginin olması gerekir. İnsanların bunu ayrı bir çalışma alanı olarak görmesi ve bu ihtiyacı hissetmesi gerekir. Demek ki Türkiye’de 1950’lere kadar bu ihtiyaç hissedilmemiş. Öncesinde konu tamamen Türk Dış Politikası olarak görülmüş ve ele alınmış, bu da siyaset biliminin bir parçası olarak görülmüştür.
1950’lerde Soğuk Savaşın başlangıcı, Kore Savaşı, Türkiye’nin NATO’ya üyeliği ve sömürgelerin bağımsızlaşma süreci gibi bir dizi gelişme uluslararası ilişkilere ilginin artmasını sağlamıştır. Artan ilgiyle birlikte ayrı bir kürsü olarak uluslararası ilişkilerin gerekliliği de ortaya çıkmıştır. Çünkü dış ilişkiler geliştikçe bu alanda çalışacak personelin yetiştirilme ihtiyacı da ortaya çıkmış ve uluslararası ilişkiler bu şekilde gelişmeye başlamıştır.
-Türk uluslararası ilişkiler disiplininin sorunları ve bunların çözümleri sizce nelerdir?
Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplininin çok ciddi sorunları var. Bunları aslındaYöntem, Kuram Komplo kitabında anlatmaya çalıştık. En önemli sorun, parçalanmışlık sorunu. Örneğin Kırıkkale’deki uluslararası ilişkiler bölümüyle Bilkent veya Boğaziçi’ndekinin sorunları çok farklı. Akademik personelin nitelikleri açısından da merkez ve çevre olmak üzere disiplin parçalanmış durumda. Bunların birbirleriyle etkileşimi oldukça sınırlı. Ortak bir sorunsal üzerinde düşünüp bilgi üretmek mümkün olamıyor. Herkes kendi çerçevesinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Yöntem, Kuram, Komplo kitabıyla bu soruna dikkat çekmeye ve bunu aşmaya çalıştık.
Özellikle çevre dediğimiz gelişmekte olan üniversitelerde sorunlar daha derin. Özellikle alanda yetişmiş akademik personel ihtiyacı karşılanmaksızın heryerde uluslararası ilişkiler bölümleri açılması, öğrenci kontenjanlarının ihtiyacın çok üzerinde artırılması bunlardan bazıları. Uluslararası ilişkilerin mantığı gereği bu tür bölümlerin aslında sadece büyük şehirlerde ve uluslararası etkileşim olanaklarının bulunduğu yerlerde açılması gerekir. Yeterli öğretim üyesi de olmadığı zaman, öğrencilere uluslararası perspektif kazandıracak bir eğitim verilmesi mümkün olmuyor. Bir de öğrencilerin bir kısmının uluslararası ilişkiler bölümünü istedikleri için değil de açıkta kalmamak için tercih ettiklerini görüyoruz. Öğrencilerin bu konulardaki sorunları okuma konusunda bir isteksizliğe yol açıyor. Okumak için merak etmeniz gerekiyor, bölüme ilginiz yoksa okumak da istemiyorsunuz.
Kavramsal çalışmalara yeterince ilgi olmaması bir başka sorun. Uluslararası ilişkiler konuları kavramsal olarak çalışılmadığı zaman istenen verim ve bilgi birikimi elde edilemiyor. Bu nedenle Türkiye’deki uluslararası ilişkiler çalışmaları evrensel anlamda istenen düzeyde değil. Ciddi anlamda tarih odaklı çalışmaların hakimiyetini görüyoruz. Öğrenciler de konu seçerken mümkün olduğunca kavram ve teorilerden uzak tarihsel konuları seçmeye çalışıyorlar. Bu durum gelecek açısından endişe verici.
Sorunlar o kadar çok ki, belki son olarak dil sorununa değinebiliriz. Yabancı dil bilmemek uluslararası ilişkilerin mantığına aykırı. Uluslararası ilişkiler olacaksa, bu aynı dili konuşmayan uluslar arasında olacak. Faklı kaynaklardan okuyabilmek farklı insanların görüşlerini alabilmek gerekli. Evrensel alanda üretilen bilgiye erişiminiz olmalı. Bizde ciddi anlamda yabancı dil sorunu olduğu için bizim uluslararası çalışmalarımız genelde ulusal kalıyor. Sadece Türkçe kaynaklardan yararlanarak sadece Türkiye ile ilgili konular çalışılıyor.
Bu konuyla ilgili olarak dikkat çekmek istediğimi bir başka nokta da İngilizce ile ilgili. İngilizce artık yabancı dil sayılmıyor. İngilizce, evrensel bir iletişim dili olarak uluslararası alanda aslında herkesin anadili. İngilizce bilmeden uluslararası ilişkiler konularını çalışamazsınız. Fakat gençler açısından ileride bu da yeterli olmayacak. Bu yüzden yabancı dil derken İngilizceyi kastetmiyorum. İngilizce’nin yanında mutlaka en az bir yabancı dil daha bilmek zorundayız. Atalarımız “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” demişler. Fakat uluslararası ilişkiler çalışıyorsanız ve İngilizce bilmiyorsanız bu ayıp. Bunun dışında bir yabancı dil daha bilmiyorsanız, bu ayıp değil ama bir eksiklik.
-Komplocu paradigma Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplinini nasıl etkilemektedir?
Komplocu paradigma, herşeyi bir komplo olarak görmek anlamına geliyor. Bu mantaliteye göre hiçbir şey göründüğü ya da söylendiği gibi değildir. Bu da yeni nesillerde dışarıya karşı paranoyak bir perspektif geliştiriyor. Gençler sürekli Türkiye hakkında bazı dolapların döndüğünü düşünüyorlar. Bu doğru da olabilir fakat paranoyak derecesine geldiği zaman sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün görünmüyor. Komplocu paradigma, hem uygulamada dışarıyla sağlıklı bir ilişki kurulmasını hem de bilgi üretimini engelliyor.
Uluslararası ilişkilerde komplo girişimleri olabilir fakat herşey komplodan ibaret değildir. Herkesin birbiriyle çeşitli çıkar ilişkileri ve çatışmaları olabilir. Fakat kendimizi bunlara fazla kaptırdığımız zaman bilimsel teorileri anlama kapasitemizi azaltıyoruz. Komplo teorileri çok çarpıcı ve ilginç teoriler. Çoğu zaman anlaşılması da çok kolay olan, duygularımıza ve korkularımıza hitap eden teoriler. Bilimsel teorilerse anlama çabası gerektiriyor. Komplo teorileri bu çabaya girişmekten bizi alıkoyuyor. Bu yüzden de komplo teorilerinin geliştiği yerlerde bilimsel teoriler gelişemiyor. Çünkü komplocu paradigma sorgulamayı engelliyor. Kendi komplolarına inanmamız için bizi adeta kör ediyor. Oysa bilimsel düşünce her zaman sorgulama gerektirir. Bu konuyu uzun uzadıya ele alabiliriz ama konuyla ilgilenenlere Yöntem, Kuram, Komplo’nun ilgili bölümünü okumalarını tavsiye ediyorum. Orada bu teorilerin bilimsel teorilerden nasıl farklı oldukları ve ne tür mantık hatalarını içerdiklerini göreceklerdir.
-Türk uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırılan önemli bir eserin (Yöntem, Kuram Komplo) yazarlarından birisiniz. Bu eser üç farklı bakış açısıyla yazılmış. Sizce bu farklı bakış açılarının okuyucuya sağlayacağı avantajlar neler?
Daha önceki sorularda da belirttiğim gibi Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplini çok parçalanmış bir yapı arzediyor ve her parçanın sorunları diğerlerininkinden farklı. Bu farklı parçaların hepsini birleştirecek bir yaklaşıma ihtiyaç var. Sorunların çözümü buradan başlayacak. Fakat bunları birleştirebilmek için her birinin perspektiflerini ve sorunlarını iyi anlamamız gerek. Kitap bu bağlamda 3 boyutlu bir yaklaşım getiriyor. Her 3 yazarında eğitim geçmişleri ve çalıştıkları ortamlar birbirinden çok farklı. Her üçü de aslında Türkiye’deki parçalı yapının tipik niteliklerini görebiliyor ve farklı bir açıdan analiz edebiliyor. Bu anlamda kitap, Türkiye’deki uluslararası ilişkiler disiplininin çok boyutlu bir fotoğrafını çekiyor.
Her okuyucu bundan farklı bir şekilde yararlanabilir. Çünkü okuyacak kişilerin de karşılaştıkları sorunlar birbirine benzemeyecek. Fakat en azından okurken hem kendisine dair deneyimleri ve sorunları burada bulabilir, hem de diğerlerinin karşılaştıkları sorunlar hakkında bir fikir edinebilir. Böylecek herkes belki de ortak bir paydada buluşabilir.
Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplininin acil sorunları çözebilmek için sorunlara önce çok boyutlu bakmak gerekiyor. Bence bu çok boyutluluk anlamında kitaptan bir katkı alınabilir. Çünkü kitabın siz genç öğrencilerden beklentisi, Türk uluslarararası ilişkiler disiplinin sorunlarını çözerek onu evrensel düzlemde hak ettiği yere getirmenizdir.
3 Ocak 2011 Pazartesi
2011 Türkiye'sinin Dış Politika Vizyonu
3 Ocak 2011
Türkiye'nin yaklaşık 180 büyükelçisini bir araya getiren Üçüncü Büyükelçiler Konferansı'nın açılışında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kürsüdeydi.
![]() |
| Cumhurbaskani, Dışişleri Bakanı ve Buyukelciler, Cankaya Kosku (Cumhurbaskanligi Sitesi, 5 Ocak 2011) |
Konferansta 21. yüzyılın geride kalan ilk 10 yılının muhasebesini yapacaklarını vurgulayan Davutoğlu, 21. yüzyılın aslında 2000'lerde değil, 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması ile başladığını söyledi.
Davutoğlu, Türkiye için biçtikleri yeni rolü şu sözlerle aktardı:
"Bu rol 'akil ülke' rolüdür, dünyada, küresel olaylarda sözü dinlenen, olayları önceden gören, o olaylara tedbir oluşturan, o olaylar için alternatif çözüm üreten akil bir ülke. Çevre bölgelerde daha kriz çıkmadan krizi hissedebilen, hassas ayarlı bir diplomasi ile çözüm getirebilen bir ülke. Mesela BM için ya da başka örgütler için akil adamlar heyeti oluşturulur, biz de şunu istiyoruz: 'Eğer bir gün uluslararası toplum bir akil ülkeler grubu oluşturmuş olsaydı, onun başına ülkemizin yerleştirilmesi gerekirdi' imajının bütün dünyaya duyurulması. Krizlerden etkilenen değil, krizlerin parçası ve sorun çıkaran hiç değil, ama sorunları çözen hem bölgesel hem küresel sorunlara doğru çözümler üreten akil bir ülke. Sizler ve bizler bu akil ülkenin temsilcileri olarak onur duymalıyız. Önünüzdeki dönemin diplomasisinin de odağı bu rolü en iyi şekilde bütün dünyada dile getirmektir."
İTFAİYE ERİ GİBİ KOŞTURMAKTAN DAHA FAZLASI
Vizyoner diplomasi ile sadece tepki vermeyip çözüm ve vizyon üreteceklerini belirten Davutoğlu, Türk diplomatının bir itfaiye eri gibi olduğunu ve birçok kriz alanında koşmak durumunda kaldığını hatırlattı. Davutoğlu, buna örnek olarak Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ertuğrul Apakan'ın, Mavi Marmara saldırısının hemen ardından sabah 5'te uyandırılması ve BM Güvenlik Konseyi'nin acil toplantıya çağrılması sürecini anlattı: "Ama biz önümüzdeki dönemde sadece itfaiye erleri istemiyoruz. Evet itfaiye erleri gibi her yere koşturacak dinamizmde bir bakanlık istiyoruz ama daha fazlasını da istiyoruz. Diplomatlarımızı yangın çıkmasını engelleyecek şehir planlamacısı olarak da görmek istiyoruz."
EVET, GÜCÜMÜZ YETER
Bakan Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Biz bekleyip yeni düzen oluştuktan sonra tepki veren bir ülke olamayız. Bunun bedelini Birinci Dünya Savaşı'nda yaşadık. Eğer bir düzensizlik varsa, bu düzensizliği ilk sorgulayacak ülkelerin başında geleceğiz ve eğer yeni bir düzen kurulacaksa, o düzenin temel taşını atan ülkelerin başında geleceğiz. Buna hakkımız var, buna tecrübemiz var, buna gücümüz de yeter. Bu kadar iddialı bir
söylem dile getirdiğimizde hemen tepki veriliyor; 'Gücünüz yeter mi?'. Evet, yeter."
DÜNYADAKİ ÜÇ RESTORASYON DÖNEMİ
Bakan Davutoğlu Türkiye'nin gücünün nelere yettiğini örneklerle anlatarak, bu çerçevede dünyada üç restorasyon dönemini aktardı. Bunlardan ilkinin Fransız Devrimi dönemi olduğunu, uluslararası sistemin radikal bir şekilde değiştiğini hatırlatan Davutoğlu, Osmanlı'da millileşme diplomasisinin o döneme denk geldiğini, o dönemdekinin dengeleri gözeten ve korumacı bir diplomasi olduğunu vurguladı. Bunun iyi gelişmiş bir refleks olduğunu ancak bununla yetinilemeyeceğini söyleyen Davutoğlu, ikinci restorasyon döneminin Birinci Dünya Savaşı sonrasına denk geldiğini, Cumhuriyetin kurulması ile yaşandığını hatırlattı. Davutoğlu, bu dönemdeki diplomasi ile sadece sulh üzerindeki bir diplomasinin Türkiye'nin bütünlüğünü sağlayacağı anlayışının yerleştiğini, özelliğinin de kurucu ve tanıtıcı bir diplomasi olduğunu anlattı.
Davutoğlu, bugün de yine tanıtıcı diplomasiyi sürdüreceklerini, yine Yurtta Sulh Cihanda Sulh diyeceklerini belirterek, "Ama yeni reflekslerle ve güçlendirilmiş bir şekilde, özgün karakter ve daha küresel iddialar taşıyarak" dedi.
Üçüncü restorasyon döneminin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşandığını hatırlatan Davutoğlu, BM sisteminin kurulduğunu, çift kutuplu yapının ortaya çıktığını ve Türk diplomasisinin da ittifak içinde etkin rol olarak engelleyici ve krizlere doğru tepki verici bir karakter kazandığını bildirdi.
'TÜRKLER NE YAPMAK İSTİYOR?' SORUSU
Bakan Davutoğlu artık yeni bir döneme girildiğini belirterek şunları söyledi:
"Artık sadece krizleri engelleyen, krizlere tepki veren bir diplomasi ile yetinemeyiz. Çünkü 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin aksine uluslararası sistem statik değil, öyle olsaydı o sistemdeki konumumuzla yetinip, ki bazıları bunu istiyor bizden, bununla yetinen, kriz çıktığında tepki veren bir ülke konumunda kalabilirdik belki, hayatımızı bu şekilde idame ettirebilirdik. Şimdi rahatsızlık doğuran ve uluslararası toplumda 'Türkler ne yapmak istiyor' sorusunu sorduran anlayışın sebebi bununla yetinmememiz. Hayır bununla yetinmeyeceğiz, bunu çok açık ifade etmek istiyorum. Son 8 yıl içinde bununla yetinmeyeceğimizi gösterdik. Neden? Çünkü bununla yetinmemiz tarihin akışının gerisinde kalmamız anlamına gelir. Bu dünya statik değil, dinamik bir dünyaya dinamik tepkiler vermemiz lazım. Eğer dünya sürekli değişiyorsa biz de statik olamayız. Bizim yapmamız gereken, zihninizdeki dünya resmini bu yıllık toplantılarla değerlendirmek."
Davutoğlu, "Bunun gururunu yaşıyorum, küresel bir düzene şu anda bakılsa ve küresel düzenin yeniden yapılanmasında en fazla katkıda bulunabilecek aktörler sıralaması yapılsa, dünyanın kanaat önderlerine bu soru sorulsa, 'ilk 10 ülke yazın' diye, eminim hemen hemen bütünü Türkiye'yi yazacaktır" diye konuştu.
BM'DE TÜM ÜLKELERİN OYUNU ALIRIZ
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) önümüzdeki 10 yıl içinde tekrar aday olma yolunda talimat verdiğini söyleyen Davutoğlu, muhataplarının kendisine "Tekrar ne zaman aday olacaksınız" sorusunu yönelttiklerini anlatarak, "Çünkü biliyorlar ki Türkiyeli bir BMGK, krizlere çok daha doğru ve etkin bir yaklaşım sergileyecektir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye, BMGK'da hem ait olduğu ittifakın çıkarları perspektifinde bakacaktır, ama onun da ötesinde insanlığın vicdanını temsil edecektir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye, bu tecrübeyle etrafındaki bütün krizlere çözüm bulabilecek potansiyele sahiptir. Biz bunu son iki yıl içinde gösterdik. Çok iddialı bir şekilde şunu söylüyorum: 2008'de bu üyelik için 153 oy almıştık, rekor bir oy almıştık. Bugün girsek çok az istisnayla bütün ülkelerin oyunu alabiliriz. Çünkü biz bu sınavdan son derece başarılı bir şekilde geçtik" dedi.
HER TÜRLÜ KUTUPLAŞMAYA KARŞIYIZ
Türkiye'nin 13-14 Mayısta 50 ülkenin bulunduğu "en az gelişmiş ülkeler zirvesi"ne ev sahipliği yapacağını ve 10 yıl boyunca da grubun dönem başkanlığını yürüteceğini hatırlatan Davutoğlu, 10 yıl boyunca ihmal edilmiş, geri bıraktırılmış ülkelerin adalet arayışındaki sözcülüğün Türkiye'de olacağını belirtti. Davutoğlu, "İster Kuzey-Güney, ister Doğu-Batı şeklinde olsun, dünyadaki her türlü kutuplaşmaya karşıyız. Vizyoner diplomasimizin esası, küresel düzenin, içselleştirici, katılımcı, eşitlikçi ve kuşatıcı olmasıdır. Biz böyle bir küresel düzenin sözcüsü olmak durumundayız" dedi.
HEDEF 2 TRİLYON DOLAR
G-20 zirvelerinde Türkiye'nin bir ekonomik başarı hikayesi olarak gündeme getirildiğini ifade eden Davutoğlu, G-20'de daha da aktif olacaklarını belirterek, "Biz Cumhuriyetimizin 100. yılında Türkiye'yi 10 büyük ekonomi arasına sokmak istiyoruz. Onun için ilgi alanlarımız artık siyasal sorunlarla sınırlı kalamaz. İlk 10'a girmemiz için 2 trilyon dolarlık gayri safi milli hasılaya ulaşmamız lazım" diye konuştu.
2 trilyon dolara ulaşmak için ne kadar enerjiye ihtiyaç duyulacağını hesaplatmakta olduklarını dile getiren Davutoğlu, Türkiye'nin bütün enerji politikalarının en önemli aktörlerinden birisi olmak durumunda olduğunu söyledi.
Diplomasinin artık sadece siyasal alanla sınırlı olmadığını ifade eden Davutoğlu, "Enerji diplomasisinde yoksanız siyasi etkiniz de sınırlı. Dünya iklim değişikliğinde, ılıman kuşakta en fazla etkilenen ülke bizsek, dünya iklim değişikliğiyle ilgili sorunlarla biz de ilgileneceğiz" dedi.
ENERJİ VE HIZLI TREN HATLARI
Davutoğlu, Soğuk Savaş döneminde Türkiye coğrafyasının Sovyetler Birliği'ni ya da Varşova Paktı'nı sıcak denizlere indirmemek için jeopolitik önem taşıdığını dile getirerek, artık bu coğrafyayı pozitif bir gündemle kullanmak istediklerini, enerji hatlarının ve Pekin-Londra, Basra-Londra, Körfez-İstanbul hızlı tren hatlarının geçtiği bir coğrafya yapmayı amaçladıklarını anlattı.
Bakan Davutoğlu, "Dünya ekonomik geleceğinde ne konu varsa biz ilgiliyiz. Onun için bundan sonra bizim bakanlığımızdaki ekonomi birimleri, siyasal birimlere göre ikincil bir kategoride olmayacak. Birlikte eşit kategoride, belki de daha etkin, en değerli, en aktif diplomatlarımızın çalıştığı birimler olacak" dedi.
MEDENİYETLER ÇATIŞMASINA ATIF
Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezine de atıfta bulunan Davutoğlu, tezin ilk ortaya atıldığı dönemde bir akademisyen olarak bu tezde yer alan Türkiye imajına tepki gösterdiğini hatırlatarak, "Biz parçalanmış yırtık bir ülke değiliz. Parçalanan dünyaları birleştirecek olan bir ülkeyiz. Doğuyla Batı arasında kimlik krizi geçiren ülke değiliz. Orta Asya'ya gittiğinde Kaşgarlı Mahmut'un Divan-ı Lügatit Türk'ünden konuşabilen, Brüksel'e gittiğinde AB'nin esaslarını tartışabilen, Şam'a gittiğinde, Bağdat'a gittiğinde Bağdat tarihi üzerine konuşabilen, Afrika'ya gittiğinde Afrikayi Osmani'den bahsedebilen bir ülkeyiz" diye konuştu.
Türkiye'nin yeniden şekillenen küresel kültürün "yapışkanı, tutkalı" olduğunu anlatan Davutoğlu, Türkiye'nin bu ülkeleri bir araya getiren akil ülke olmak durumunda olduğunu, bu kültürlerden birisi tarafında yer alan ülke olmadığını vurguladı.
AŞAĞILIK KOMPLEKSİNİ YIKALIM
Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Gelecek küresel kültüre en özgün katkıyı sağlayacak aydın ve devlet adamları Türkiye'den çıkacak, buna inanıyorum. Ama bunun için öncelikle bize yerleştirilmek istenen (tabirimi mazur görün) aşağılık kompleksini, yıkmak zorundayız. Bize biçilen rolleri, bize biçilen elbiseleri dar gördüğümüzü dünyaya ilan etmek zorundayız. İsterse buna eksen kayması tartışması densin isterse başka türlü. Tarih sahnesine biz çıktığımızda bizimle birlikte bir tarih konuşacak. Bütün kadim konuşacak, bütün modernite konuşacak" diye konuştu.
Küresel bir düzenden en çok istifade edecek ülkenin Türkiye olduğunu işaret eden Davutoğlu, kürsel bir düzene en çok katkı sağlayabilecek ülkelerden birinin de Türkiye olduğunu belirterek, "Onun için biz etrafımızda kriz istemiyoruz. Bizim için komşularımız demek, ortak bir tarihi paylaştığımız ortak kültür havzalarımız demektir" dedi.
NATO'DA DAHA AKTİFİZ
Türkiye'nin yakın havzalarda daha etkin bir rol alması sonucu bazı çevrelerin "Türkiye'nin geleneksel ittifak sistemlerinden çıkmakta olduğunu söylediğini hatırlatan Davutoğlu, Türkiye'nin, NATO'nun politikalarında eskiye oranla çok daha aktif ve görünür olduğunu vurguladı.
NATO'da daha da etkili olacaklarını belirten Davutoğlu, şunları söyledi: "Ama NATO'yu biz soğuk savaşta olduğu gibi karşı bir kutbun dengeleyici bir savunma örgütü olarak görmüyoruz. Küresel düzenin etkin halde kurulmasını sağlayabilecek, dünyanın en etkin, en iyi organize olmuş, krizlere, çatışmalara doğrudan müdahale edebilecek bir örgüt olarak telakki ediyoruz. Onun için NATO üzerinden tekrar cephe ülkesi psikolojisi içine sokulmak istemiyoruz. Aksine NATO'ya yeni ve güçlü bir misyon vererek, uluslararası güvenliğin temel örgütlerinden biri haline gelmesini istiyoruz. Ama hiçkimsenin de NATO'yu düşman görmesini istemiyoruz."
23 Temmuz 2010 Cuma
Son Dönem Osmanlı Dış Politikası Üzerine
Babanzade Ismail Hakkı’nın Tanin’de Yayımlanmıs Makalelerine Göre Osmanlı Devleti ve Dıs Politika (1911)
Faysal MAYAK, Akdeniz Üniversitesi
Özet: Tanin gazetesinin önemli yazarlarından biri olan Babanzade Ismail Hakkı, 1911 yılında, Osmanlı Devleti ve dünyada meydana gelen gelismeler üzerine birçok makale yazmıstır. Babanzade Ismail Hakkı yazmıs oldugu makalelerde hem Osmanlı Devleti’nin dünya siyasetindeki yerini göstermeye çalısmıs hem de dünyada meydana gelen siyasi gelismelerin Osmanlı Devleti’ne nasıl etkilerde bulundugu üzerinde durmustur. Avrupa, Ortadogu ve Uzakdogu’daki olayları yakından takip ederek Tanin’deki yazılarına konu eden Babanzade Ismail Hakkı, kimi zaman gelismelerin Osmanlı Devleti’ne verdigi zararları belirtirken kimi zaman da devletin kötü gidisine çare olması amacıyla önemli tavsiyelerde bulunmustur. Bu çalısmanın amacı, Birinci Dünya Savası öncesinde bir Osmanlı aydınının dıs politikayla ilgili izlenimlerini göstermektir.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
The Davutoğlu Doctrine and Turkish Foreign Policy
loannis N. Grigoriadis, Bilkent University
ELIAMEP Working Paper No 8 April 2010
Summary
Turkish foreign policy under the AKP administration has been associated with the name of Ahmet Davutoğlu. Davutoğlu was the chief foreign policy advisor of Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan before he was appointed foreign minister in 2009. As an academic, he has outlined his foreign policy doctrine in several writings, most important of which is his book “Strategic Depth.” This study explores Davutoğlu’s strategic vision, the extent to which this informs Turkish foreign policy, as well as its contradictions.
It is virtually impossible to discuss Turkish foreign policy since 2002 without a
reference to Ahmet Davutoğlu. Davutoğlu was one of the few academics who joined the
ranks of the Justice and Development Party (Adalet ve Kalkınma Partisi-AKP). Born in the
conservative, central Anatolian city of Konya, he came
from rather humble backgrounds to an academic career
in the field of international relations before moving to
politics, first as the chief foreign policy advisor to Prime
Minister Recep Tayyip Erdoğan and later as foreign
minister. Having developed his strategic vision about
Turkey in his academic capacity, Davutoğlu belongs to
the very privileged group of academics who were given
the opportunity to put their theory into practice. While
his doctrine is often dubbed as “neo-Ottomanism,” the
use of this term is rather misleading. Ottomanism was a
nineteenth-century liberal political movement aiming to
the formation of a civic Ottoman national identity
overarching ethnic, linguistic and religious identities. The term was briefly reinstated as
“neo-Ottomanism” to characterize the foreign policy overtures of Turgut Özal in the late
1980s. While these involved increased interest in the Middle East, they share little of the
conceptual content of Davutoğlu’s vision. This study aims to outline Davutoğlu’s foreign
policy doctrine, evaluate its relevance to current Turkish foreign policy-making, as well as
its limitations.
The "Strategic Depth" Doctrine
While Davutoğlu’s early publications were based on rather outdated geopolitical models, his
vision underwent significant modifications from the late 1990s to the 2000s, something not
atypical for the majority of the AKP political leadership. Although geopolitics still comprises
a key framework of Davutoğlu’s strategic thinking, it
is supplemented by liberal elements, such as soft
power, conflict resolution and promotion of “winwin”
solutions. In his book “Strategic Depth,”
published in 2001, Davutoğlu elaborates on his
strategic vision about Turkey. He argues that Turkey
possesses “strategic depth” due to its history and
geographic position and lists Turkey among a small
group of countries which he calls “central powers”.
Turkey should not be content with a regional role in
the Balkans or the Middle East, because it is not a regional but a central power. Hence, it
should aspire to play a leading role in several regions, which could award it global strategic
significance.
In Davutoğlu’s view, Turkey is a Middle Eastern, Balkan, Caucasian, Central Asian,
Caspian, Mediterranean, Gulf and Black Sea country, can simultaneously exercise influence
in all these regions and thus claim a global strategic role. In view of these, he rejects the
perception of Turkey as a bridge between Islam and the West, as this would relegate
Turkey to an instrument for the promotion of the strategic interests of other countries.
Instead of letting other countries use Turkey to promote their regional and global strategic
role, Turkey should develop a proactive policy commensurate to its historic and geographic
depth, which is amplified by its Ottoman legacy. To achieve that aim, Turkey should
capitalise on its soft power potential. This is based on its historic and cultural links with all
the regions which it belongs to, as well as its democratic institutions and thriving market
economy. Turkey needs to put aside the militaristic image which its strong military and
history of military tutelage over society and politics has bequeathed. Instead, it should
promote conflict resolution, regional economic cooperation which would obviate the need
for regional intervention of great powers. In Davutoğlu’s own words:
...
Turkey enjoys multiple regional identities and thus has the capability as well
as the responsibility to follow an integrated and multidimensional foreign
policy. The unique combination of our history and geography brings with it a
sense of responsibility. To contribute actively towards conflict resolution and
international peace and security in all these areas is a call of duty arising from
the depths of a multidimensional history for Turkey.
...
Moving from Theory to Practice
Given that Davutoğlu, as chief foreign policy advisor to the prime minister and foreign
minister, has been an extremely influential actor throughout the AKP administration, it
makes sense to investigate to what extent his strategic doctrine has informed Turkish
foreign policy-making. The impact of Davutoğlu’s doctrine is evident in several of the
initiatives which the AKP government took in the field of domestic and foreign policy.
Turkey’s new Middle Eastern policy is a clear example of this. Significant improvement has
been noted regarding bilateral relations with Syria, Iraq and Armenia, while little change
has been observed regarding Greece and Cyprus.
...
Turkey's Emerging Global Interests
Turkey’s growing interest in hitherto neglected parts of the globe is another feature of the
implementation of Davutoğlu’s doctrine. Sub-saharan Africa and Latin America attracted
unprecedented attention by Turkish diplomatic authorities. A series of Turkey-Africa
summits were organised in Turkey with the participation of numerous African leaders. In a
speech Davutoğlu delivered in December 2009, he stated that seven new embassies were
opened in 2009, while twenty-six would open in 2010 most of which in sub-Saharan Africa
and Latin America.
...
A Critique
The implementation of Davutoğlu’s foreign policy doctrine has contributed to a
transformation of Turkish foreign policy and the rising importance of Turkey’s diplomatic
role, especially in the Middle East. Yet it suffers from contradictions which might
undermine its successful implementation. Davutoğlu’s strategic vision faces a tough test in
the case of Iran. In accordance to this vision, Turkey has refused to side with Western
pressure aiming to stop Iran’s uranium enrichment programme and has followed an
independent policy aiming to put Turkey in the centre of a compromise solution. Prime
Minister Erdoğan also called for nuclear disarmament in the Middle East, implying that it
would be unfair to demand from Iran to freeze its nuclear programme, while Israel has
faced no criticism for its violation of nuclear proliferation treaties and development of
nuclear weapons. By trusting the good intentions of Iran’s leadership, Turkey is taking a big
risk. If Iran defies previous statements and does develop nuclear weapons, Turkey could be
one of the biggest losers in terms of regional security and might be embroiled into a
nuclear arms race with other Middle Eastern states.
...
Moreover, there is a serious contradiction
in relegating Turkey’s EU membership ambition to
simply one of Turkish strategic priorities. According
to Davutoğlu’s view, Turkey’s EU membership is
desirable, but it is not considered Turkey’s unique
strategic orientation. On the contrary, it is put into
context with Turkey’s multiple strategic
alternatives. Yet what this position misses is the
importance of Turkey’s reform process and EU membership for the management and
resolution of its own domestic conflicts. Davutoğlu has highlighted the resolution of the
Kurdish question and the Islamist-secularist confrontation as the most important conditions
for the implementation of Turkey’s strategic ambitions. Turkey’s EU membership process
has been the single most important trigger of the democratisation reform which reshaped
Turkey between 1999 and 2004. The continuation of this process which slowed down from
2005 onwards is still to a large extent linked to EU-Turkey accession negotiations. To the
extent that Turkey’s EU accession process is crucial for the resolution of Turkey’s two
lagging domestic conflicts, its strategic relationship with the European Union is of much
higher significance than any other alternative. As the difficulties in the implementation of
the Kurdish opening as well as the absence of a major overhaul of state-religion relations in
Turkey manifest, the resolution of these
disputes will be extremely difficult without
pressure emanating from Turkey’s EU accession
process. Hence Turkey’s EU membership
becomes indispensable for the realisation of
Turkey’s strategic potential. Turkey’s advanced
regional ambitions do not necessarily pose an
obstacle to Turkey’s European integration. One
could even argue that a regionally stronger
Turkey can be considered a more appealing
candidate for EU membership and a more valuable EU member state. The clarification of
this point would also help soothe European concerns that Davutoğlu’s doctrine is really
about shifting Turkey’s strategic priorities from Europe to the Middle East.
...
Conclusions - Policy Recommendations
Turkish foreign policy needs to give a new impetus to Turkey’s EU accession,
which has abated since 2005. This can help resolve Turkey’s crucial domestic conflicts,
namely the Kurdish question and the confrontation between Islamists and secularists. As
the European Union is uniquely poised to facilitate this process, Turkey’s EU membership
becomes crucial and cannot be treated as only one of Turkey’s strategic options.
European authorities should make it clear that Turkish aspirations to a leading
regional and a global strategic role are not incompatible with EU membership under the
condition that Turkey fully complies with the membership criteria. In fact, a Turkey which
enjoys an upgraded strategic position and cordial relations with its Middle Eastern
neighbours will be a more appealing EU member state and an asset in European strategic
planning.
For full-text of the paper; click here
2 Nisan 2010 Cuma
Kahve Dostlarından Gelenler (VII)
"Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar"
Namık Kemal
A 2023 TURKEY VISION: DREAMS AND REALITIES, Mehmet Öğütçü
Türkiye'nin Ulusal Bilim Politikası Var mı?, İbrahim ORTAŞ
İsviçre Neden Bilimde Fiziki Büyüklüğünden Daha Büyük Değerlere Sahiptir?, İbrahim ORTAŞ
Neden Avrupa'dan Daha Pahalıya Et Yiyoruz?, İbrahim ORTAŞ
Online or University Education, Hasan B. Paksoy
Zamanı ve Mekanı Kuşanmak, İhsan Eliaçık
Sen kalem ol, bende kağıt yaz beni, Gülsen FEROĞLU
Unutmayın! bu derdi unutmayın!, Gülsen FEROĞLU
Yağmurları biriktir anne, Gülsen FEROĞLU
Türkiye faşisttir, faşist kalmalı, Gülsen FEROĞLU
BAYRAM BOYLE OLUR, Serdar M. Degirmencioglu
Bir Avuç Toprak, Serdar M. Degirmencioglu
BATAKLIĞI KURUTMAK, Sabahattin Talu
FAİLİ MEÇHUL SAKIZI, Sabahattin Talu
İMF EYLEMLERİ VE HATIRLATTIKLARI, Sabahattin Talu
MAHALLE VE APARTMAN SAKİNLERİ, Sabahattin Talu
NOKTA KONDU, BAYRAK AÇILDI, Sabahattin Talu
TEK ÇÖZÜM, TEK ÇARE; “REFERANDUM”, Sabahattin Talu
SÜRECİN ANLATTIKLARI, Sabahattin Talu
HASRETİNE YAZIYORUM, KADİR DURAK
İÇİNDEKİ BEN AYILSIN, KADİR DURAK
Rugan, Deniz Durukan
Ay Terazin Olsun, Habib Bektaş
Kuğulu Park’ta Bir Akşamüstü, Can Özoğuz
Dort Kiritik Opera, Altay Oktem
Insanin Usudugu Yer, Cevat Turan
Renkzaman, Serhat Celikel
Gecitte, Fatma N.
Cumartesi Dergisi 54
Cumartesi Dergisi 55
Cumartesi Dergisi 56
Cumartesi Dergisi 57
Sıcak Nal Dergisi 1
Yasakmeyve Dergisi 40
Yasakmeyve Dergisi 42
Yasakmeyve Dergisi 43
http://www.mavimelek.com/mavimelek_edebiyat.htm
Kahve Dostlarından Gelenler V
Kahve Dostlarından Gelenler IV
Kahve Dostlarından Gelenler III
Kahve Dostlarından Gelenler II
Kahve Dostlarından Gelenler I
Siz de düşüncelerinizi kahvemize gönderebilirsiniz. (dusuncekahvesi@gmail.com)
Farklı eğilimdeki düşüncelere açık olan kahvemizde yer alan yazıların sorumluluğu sahiplerine aittir.
Kahve Dostlarından Gelenler IV
Kahve Dostlarından Gelenler III
Kahve Dostlarından Gelenler II
Kahve Dostlarından Gelenler I
Siz de düşüncelerinizi kahvemize gönderebilirsiniz. (dusuncekahvesi@gmail.com)
Farklı eğilimdeki düşüncelere açık olan kahvemizde yer alan yazıların sorumluluğu sahiplerine aittir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
The Reflection Cafe
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)
