kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2012 Çarşamba

Post-Modern Bir Roman Olarak KURGAN

Gülbahar REÇBER


357827_2.jpg
Batı'nın aydınlanma ile beraber, insanı aklına indirgeyen tavrı daha 1900'lü yıllardan itibaren ciddi bir şekilde sorgulanır olmuş, modern roman, aklına mahkûm edilen insanın trajedisinin sahnesi hâline gelmiştir. Yine Batı'nın ürettiği ve insanın aklına mahkûm oluşuna bir çare gibi sunulan postmodernist zihniyet etrafında teşekkül eden postmodern roman, her türlü kayıttan azade biçimde metafiziği kullanmaya başlamıştır. Din, kader, tarih ve daha birçok unsur bu kayıtsızlık içerisinde 'fantastik' adı altında ele alınmış ve postmodernizm, kendisine mahsus yeni bir zihniyet inşa etmiştir. Son dönemde bazı örneklerinin dünyada milyonlarca sattığını gördüğümüz fantastik roman bu zihniyetin bariz bir yansıma alanı olmuştur. Ne var ki Batı'nın postmodern fantastik romanının bu hâliyle İslâm medeniyeti etrafında teşekkül eden edebî zihniyete uyması mümkün değildir. Hatta bu tür İslâm edebî anlayışının tam aksi istikametinde bir yol izlemektedir. İslâm'ın kendine mahsus metafiziği vardır ve bu zeminde edebî eser inşa etmesi mümkündür. Kurgan böylesi bir kurgunun göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Modern zamanların teşrih masası olan roman, zamanın kıskacındaki insanın meseleleri istikametinde değişimler göstermektedir. Batılı bir tür olan roman, ortaya çıktığı on yedinci yüzyıldan beri hem teknik hem içerik olarak farklılaşmış ama her zaman toplumlar üzerinde beklenenden daha büyük bir tesir oluşturmuştur. Bu tesirde türün başka türlerle kurduğu etkileşimin dönüştürücülüğü de önemli rol oynamıştır. Roman faydalandığı türlerin imkânlarını yapısal olarak kullanmakla kalmamış, bu yapıların dil ve anlatım özelliklerini alarak etkisini artırmasını, sınırlarını genişletmesini ve kendini zenginleştirmesini bilmiştir. Belki de bir zamanlar küçümsenen romanın gerçek gücü yeniliğe açık olmasında yatıyordur. Romanın tarihî arka planı bilinse bile, gidebileceği son nokta hakkında öngörüde bulunmak güç olabilir. Fakat modern/post modern çağların bazı dinamikleri arasında bu öngörünün ipuçlarını görmek mümkündür. Son dönemde öne çıkan özelliklerden biri, romanın fantastikten faydalanma eğilimidir.

'Gerçekte olmayan, hayal ürünü, hayalî' anlamlarına gelen fantastik kelimesi Batı dünyasına ait, onun değerler bütünü içinde ele alınması gereken bir kelimedir. Batı dünyasının gerçek algısı ile Doğu dünyasının gerçek algısı arasında temeli teolojiye dayanan büyük farklar vardır. Bu farklılıkların Batı ve Doğu dünyasında maceraları da farklılık göstermektedir. Batı'da başlangıçta mitolojinin, masalın, destanın, söylencenin etkisi altında gelişen edebiyat on sekizinci yüzyılda kaynağını değiştirmeye başladı. Sonrasında insanın olağanüstüyle Yaratıcı ile bağını kesen ve onu sadece görünenin sınırları içine hapseden bir edebiyat ortamı neredeyse bütün dünyayı etkisi altına almıştır. Burada en büyük eksiklik, insanı ruhu ve bedeniyle bir bütün olarak algılamak değil de onu sadece duyu organları ve akıl ile sınırlandırmaktı. Doğu dünyasında ise durum biraz farklıydı. Doğu, her zaman görünenle sınırlanmayan bir âlemin varlığını kabul etmiş ve ortaya koyduğu eserlerle görünmeyen âleme ait unsurları kullanmış fakat buna dair ayrı bir isimlendirmeye ihtiyaç duymamıştır. Bunda Doğu dünyasının hayatı ayrıştırmayan, onu bütün olarak ele alan düşünce yapısının tesiri büyüktür.

Batı medeniyeti, gerçeği yorumlarken duyu/akıl/bilim gibi temel dinamiklerinden faydalanırken, insan ruhuna sınırlar çizilemeyeceği gerçeğini anlamakta zorlanmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, yine Batı edebiyatının önemli ürünlerinden olan romanda gerçekliğin/maddeciliğin etkisinin azaldığı görülür. Hatta bunu insanın gerçeğin katı sınırlarına bir isyanı gibi düşünmek mümkündür. Büyülü gerçeklik ve fantastik romanların kabul görmesinde bu etkinin payı düşünülebilir. Özellikle Avrupa'da kabul gören üç ciltlik, beş ciltlik, on iki ciltlik hatta altmış ciltlik kitaptan oluşan fantastik roman furyasını, çağın sosyal bir olayı olarak algılamak mümkün olduğu gibi fantastiğin yeniden doğuşu olarak değerlendirmek de mümkündür. Bunu bir furya olarak kabul ettiğimizde satır aralarını okumayı edebiyat sosyologlarına bırakmak daha doğru olacaktır.

Fantastiğin günümüz Türk okuyucusu ve romancısını nasıl etkileyeceği ise merak konusudur. Okuyucular açısından düşünüldüğünde bu türün özellikle gençler arasında popülerliğini artırdığı bir gerçektir. Türk romancısı da bu türe kayıtsız kalmamış ve buna uygun eserler vermeye başlamıştır. Muhakkak ki Batı medeniyetinin dinamikleri ile beslenen bu türe Türk romancısının yaklaşımı önemlidir. Roman anlatıcısının karşısında iki yol vardır: Ya bu türün neredeyse kopyası sayılabilecek eserler ortaya koyacak ya da bu türü kendi medeniyet değerleri ile yoğurarak ona kendi rengini, havasını katacaktır. İkinci yolun zorluğu ortadadır; fakat bu noktada şöyle bir kolaylık da kendini göstermektedir ki; o da Batı'nın fantastik olarak nitelediği öğelere karşılık gelebilecek binlerce yıllık doğu geleneğinin varlığıdır. Bu gelenekte var olan fantastiğin izlerini sürebilmek ve ondan ilham alarak yeni eserler üretebilmek sanatçının geleneğe yaklaşımında ve kurgu gücünde gizlidir. Bu bağlamda kısa zaman önce yayımlanan ve hem teknik hem içerik bakımından göz ardı edilemeyecek bir eser olarak Hacı Şaban Boztaş'ın kaleme aldığı Kurgan karşımıza çıkar.

Fantastik ve Kurgan

Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, Talihsiz Serüvenler Dizisi gibi ilk akla gelen fantastik romanlarla Kurgan arasında okuyucuya sunulan dünya açısından önemli farklar vardır. Bu farklardan ilki, anlatıcının inşa ettiği dünyanın dinamikleridir. Batı anlatıcısının kurduğu dünyada tek bir yaratıcı yoktur, âdeta tanrılaşmış kahramanlar vardır. Kurgan'da anlatıcı, kurduğu dünyada varlığı bilinen ve emirleri kabul edilen tek bir Tanrı / Büyük Sanatkâr / Var Eden / Yaratıcı'yı bazen açık bazen örtülü bir şekilde göstermektedir. Bu özelliğiyle eser diğer fantastik romanlar içinde oldukça ayrı bir yerde duruyor. İnşa edilen bu dünyada merkeze yerleşen bu açı, romanın diğer unsurlarının da içinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu durum kahramanlar üzerinde bariz bir şekilde görülür. Kurgan'da kahramanlar anlatıcının kurduğu dünyada serazat değildir, Yaratıcı'nın farkındadırlar, tek başlarına önemli kararlar alamazlar, onların fikir alışverişi yaptıkları kişiler ve heyetler bulunur. Kişiler arasındaki ilişkilerin saygıya dayalı oluşu eseri diğer romanlardan farklı kılan başka bir özelliktir. Eserin önemli kişilerinden olan Zahmetçiler tarafından dile getirilen kader motifi, her şeyin yazılı olduğu büyük kitap gibi unsurlar Yaratıcı'yı vurgular. Hayatın anlamını düşünen Oen'e Zahmetçilerden Arut şunları söyler: "Hayatın anlamını ancak hayatı verenden öğrenebiliriz." Bu özellik okuyucuyu, Yaratıcı ile irtibatın kesilmediği bir dünyaya davet eder. Roman içeriği itibariyle fantastik özellikler taşımasının yanında kendi gerçekliğini oluşturmuş bir dünyada, insanın kendini arayışı, kendini bulma çabasını anlatmaktadır. Bu yönüyle varoluşu irdeleyen, bu varoluşu Yaratıcı ile bütünleyen ve başkahramanın ejderha, vampir, gulyabani olmadığı bir romandır. Bu özellik, Kurgan'ı Yaratıcı ile irtibatın kesildiği diğer fantastik romanlardan ayıran, onu ayrı bir yere koymaya yetecek özelliktir. Başarı sayılacak diğer bir nokta da bunun metinde yama gibi durmaması veya çok vurgulanarak sırıtmamasıdır.

Eserde dikkat çeken başka bir özellik de kadının konumudur. Batı fantastiğinde bedeni ile öne çıkartılan kadın, Kurgan'da bu bağlamın dışında farklı değer yargılarıyla öne çıkar. Romanda kadın, başat olan erkeğin yanında ona sükûn veren, âşık olunan ve erkeği tamamlayan bir varlık konumundadır. Burada aşkta kavuşmaların veya ayrılmaların taraflar açısından imtihan gibi algılanması da farklı bir tavırdır; fakat bu inşa edilen dünyanın dinamiklerine uygunluk göstermektedir.

Romanın Türk edebiyatı için önemi ise gelenekle olan ilişkisinde yatıyor olsa gerek. Eser, yazarın da bir söyleşisinde dile getirdiği gibi sözlü edebiyat geleneğinden besleniyor. Daha ziyade sözlü gelenekte yer tutan cin, şeytan, melek gibi unsurlar 'gölgecanlılar, ateşcanlılar, ışıkcanlılar' gibi yeni isimler alarak metnin kurgusunun temel öğeleri oluyor. Bunun yanında sözlü geleneğimizde yer alan mavi, ışık, kuş, ayna, yüzük, asa gibi unsurların varlığı da dikkat çeker. Ormanda 'tuhaf mavi renkli bir fidan' ve 'mavi kuşlar'ın gizemiyle başlayan roman, bizi Oğuz Kağan destanının izlerine kadar götürüyor. Oğuz Kağan destanından ağaç ve kadınla birleştirilen mavi, Kurgan'da kuş, asa ve yüzükle ilişkilendiriliyor ve bu ilişki kurguyu da güçlendiriyor. Bu ilişkide ağaç merkezdedir, kuş, yüzük, asa ise onun etrafında kurgulanan unsurlardır.

İslâmiyet'te varlığı kabul edilen büyü birçok Türk söylencesinde ve fantastik romanda olduğu gibi burada kullanılmıştır. Bu unsur roman kahramanlarının kahramanlıklarını pekiştirmekte onların görünmeyen karşısında bile başarı gösterebileceğini anlatmaktadır. Destanlarda, söylencelerde, Kurân-ı Kerîm'deki Hz. Süleyman kıssasında, Batı fantastiğinde ortak bir malzeme olan yüzük Kurgan'da da vardır. Kurgan'ın diğer fantastik romanlardan farkları ve benzerlikleri bu şekilde sıralanabilir.

Bunun yanında romanda kurulan dünya bilinirse bu hususlar daha iyi anlaşılacaktır.

Kurgan'ın Yapısı ve İnşa Edilen Dünya 

Kurgan, varoluşu anlamlandırmayı, kendini arayışı temel meselesi olarak alır. Romanın ana kahramanı Oen'dir. Oen, 'kalbi temizlendikten sonra kutsal öğretileri yaymak için Mavi Dünya'ya gönderilmiş, otuz iki yıllık Mavi Dünya hayatından önce çok iyi bir insan olan sonra kendini dünya hayatına kaptırmış, ruhunun ihtiyaçlarını unutmuş ve sonunda intihar etmiştir. Başka bir âleme uyanan ve iyileri temsil eden Oen ve ona yardımcı olanlar, kötülüğün temsilcisi Orfin ve ona yardım edenler eserdeki iyi ve kötü arasındaki gerilimli çatışmayı oluşturur. Kötünün temsilcisinde öne çıkan özellik kibirdir. 'Kibir Kitabı' bölümü iki yüzü bulan sayfasıyla eserin üçte birini oluşturmuştur. Bu bölüm çatışmanın ana unsurundan birini verdiği için de önemlidir. Kibrin temsilcisi olan Orfin, kötülüğü yaymak için uğraşmaktadır.

Yazarın inşa ettiği dünyanın merkezinde Yaratıcı vardır. İnsanların kaderlerini yazan da odur, onların kederlerini gideren de. Ador ülkesinde hiç kimse şunu aklından çıkarmaz: "Yaradan kalplerde olanı bilir." Bu dünyada kader önemli bir yerdedir. "Kader Tanrı'nın önceden bildiği ve insanların kendi tercihleriyle yazdığı bir kitaptır. Olmuş olan için sadece pişmanlık ya da mutluluk duyulabilir." "İnsan kaderinin dışına çıkamaz." "Kader akması gereken vadiyi iyi bilir." İyilerin dünyasında onlara yol gösteren Zahmetçiler vardır. Onlar da 'Ata teamülüne' ve 'Yaratıcı buyruğuna' göre hareket ederler. Zahmetçiler o ülkenin en bilgili, en tecrübeli kişileridir. Toplum onların fikrini alır ve onlarla istişare ederek işlerini yürütür.

Kurgan'ın yapı açısından oldukça başarılı olduğu söylenebilir. Eserin yapısında, başta ve sonda kısa bölümler, ortada ise genişleyen bir 'Kibir Kitabı' bölümü vardır. Romanın kurgusunda dört ana grup vardır: Mavi Dünya, gölgecanlılar, ateşcanlılar ve ışıkcanlıların âlemi. Bu âlemler arasındaki bağlantılar, her âlemin kendi gerçekliği içinde dikkatli bir okumayı gerektirmektedir. Eserdeki başarıyı güçlendiren bir nokta da yapı ve isimlendirme arasındaki güçlü bağdır. On üç bölümden oluşan kitapta bölümler sırasıyla şu isimleri taşır: Ufisler, Sarayın Yıkılışı, Boşluğun Uykusu, Gepose'nin Yarası, Yüzyılların Bedeli, Varoluş Senfonisi, Kalp Yılanlarının Doğuşu, Uselya-Orfin-Zelor, Ridar Orga Savaşı, Kibir Kitabı, Sefar'dan Valmeniar'a, Sükût Divanı, İlk Düğüm.

Yazarı tarafından üç kitap olarak kurgulanan eserin ilk kitabının adı Sarayın Yıkılışıdır. Saray, burada insanın kendi istekleri, hayalleri, düşünceleri ile kendisi için kurduğu yapıyı temsil eder. Fakat insan başka bir insana vararak kendini tamamlamak istiyorsa, 'kendi sarayından vazgeçmek, ya da o sarayı yerle bir etmek zorundadır.' Romanın ana kahramanı Oen Mavi Dünya'da Arin'e; Ador ülkesinde ise Uselya'ya ulaşmak istemektedir. Burada sarayın bir metafor gibi kullanılması söz konusudur. Saray, hayaller, düşünceler, duygularla yükselen bir yapı ve dışımızdaki vücut sarayıdır. Bu metaforun izlerini Sarayın Yıkılışı bölümünde Oen'in intihar etmesinde görmek mümkündür. Oen, intihar ettikten sonra 'Boşluğun Uykusunda' kalmış; 'Varoluş Senfonisi' ile varlığını tekrar fark etmiştir. Oen, günlerce baygın kaldıktan sonra kendine gelir ve algılayabildiği ilk şey, yedinci müzisyenin çaldığı 'kader senfonisi'dir. Kader, varoluşu biçimlendiren önemli bir kelimedir ve bu iki kelime, iç içe geçmişlik barındırır. Kahramanın varoluşunu bulma sırasında kullanılan perde leit-motive önemlidir. Perde, İslâm terminolojisinde sırrı ve ardında görülebilecek hakikati temsil eder ve alegorik bir özellik taşır. Bölümün sonunda Oen, ruhunun sırtını sıvazlar ve "Sonunda işte! Yaratıcıdan başka güvenebileceğim kimse kalmadı." der. Bu sözler yaratılışını Yaratıcı ile irtibatlandıran bir fantastik roman kahramanının sözleri olması açısından dikkat çeker.

Sonuç olarak Kurgan, fantastiği salt cinlerin, perilerin, ejderhaların olduğu olağanüstülüklerle çevrili bir manzume olmaktan çıkarıp, Doğu dünyasının hikmetler âleminde olduğu gibi varoluşun barındırdığı sırrın ve anlamın izini takip eden bir örnek hâline getirmiştir denebilir. Yazarın bu tercihi Yaratıcı ile irtibatın kesildiği fantastik romanın vicdanın hakikatini arayan yanını fısıldamaktadır. Bu, yaratıcı ile irtibatın kesilmeye çalışıldığı modern çağda fantastik bir romanda geleneğin mirasını takip eden yeni bir edebiyat anlayışının habercisi gibi düşünülebilir. Bu, yeni dünyayı oluşturacak yazarların yetişmesine zemin hazırlayan toplum, bir medeniyetin varisi olma hakkını kazanacaktır.

25 Kasım 2011 Cuma

‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye'

Radikal Kitap
25.11.2011

Kısa bir süre önce ‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye’ isimli son kitabı yayımlanan Prof. Dr. Murat Belge ile kitabının ışığında Türkyie’nin makus militarist talihinden ötesini konuştuk. Almanya ve Japonya’yı konuşurken, Türkiye’yi anladık.

Nasıl ve ne zaman başladınız bu projeye?
Kitap fikri daha önceden de aklımdaydı. 2005 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında verdiğim derste ders konusu olarak bu meseleyi seçtim kitaba faydası olsun diye. Temel mesele ulusal birliğin tahsisi süresinde militaristleşen Almanya, Japonya ve Türkiye’yi kendileriyle aynı coğrafyalardaki militarist olmayan denkleriyle kıyaslayarak aradaki farkların sebeplerini sorgulamaktı. Almanya’yı İtalya; Japonya’yı Hindistan; Türkiye’yi ise Yunanistan’la kıyasladım.

Bu diğer üç ülke neden militarist olmuyor?
Bu çok da iradeye bağlı bir şey değil. Zira bu üç ülkenin tarihinde de militarist dönemler, kişiler ve kurumlar var. Mesela, İtalya Mussolini döneminde militarist olmak için elinden geleni yapmış ama becerememiş. Yunanistan’ın az buz bir darbe tarihi yoktur ama oraya militarist bir ülke diyemeyiz. Merkezi devlet geleneğinin olmadığı durumlarda, ulus devletleşme sürecine girildiğinde hali hazırda yerleşik bir burjuvazi yoksa devleti ordunun kurması kaçınılmaz oluyor. Bu da militaristleşmeyi getiriyor. Kitabın birinci tezi bu. İtalya’da iyi kötü bir burjuvazi var. Ordu büyük zaferler kazanarak kurmuyor devleti. İtalyan ulusal birliği, sosyalist eğilimleri olan Garibaldi gibi bir adamın başında olduğu bir süreç ve onun kırmızı gömleklilerinden oluşan bir ordu var ortada. Kazanılan birkaç askeri başarı da İtalyan güçlerinden çok Fransa ve 3. Napolyon’un yardımıyla oluyor. En önemli etken ise İtalyan birliğini kuracak olan Piedmont Sardinia krallığının başında Cavour gibi bir adamın olması. Cavour, İngiltere ve Fransa’yı örnek alarak liberal ekonomiyi benimseyen dışarı açık bir devlet modeli benimsiyor. Ve bu krallık büyük ölçüde bir burjuva ekonomisi üstüne oturuyor.


Şu an Almanya ve Japonya için hâlâ militarist diyebilir miyiz?
Hayır.

O zaman bu durumda saydığımız örnekler arasında hâlâ militarist olan tek ülke Türkiye?
Öyle maalesef.

Bunu onlar nasıl aştı da biz aşamadık? Kapitalistleşme sürecinin gecikmesinden ötürü mü?
Bu da var ama bir diğer sebep de Almanya ve Japonya ordu önderliğinde geçirilen ulus devletleşme sürecini atlattıktan sonra arasına katıldıkları güçlü toplumlar camiasında derhal emperyal emeller geliştirmeye başladılar. Almanya iki tane dünya savaşı çıkardı, Japonya da bunların her ikisine de bir şekilde bulaştı. Sonuç olarak ikisi de yenilen tarafta oldular. Birinci Dünya Savaşı’nda da yenilmiş oldukları halde o denli korunmuş bir militarist temel vardı ki sarsılmadan ikinci savaşa sürükledi. İkinciden sonra da böyle olunca artık Almanya emperyal emelleri bir tarafa bırakıp demokrat Avrupa ülkesi olmak durumunda kaldı. Aynı şey Japonya için de geçerli. Bundan kazançlı çıkanlar ise Alman ve Japon toplumları oldu çünkü militarizmin yenilmesi toplumun kazanması demek.

Toplumun hiç mi payı yok bu kazanımda?
Doğrusunu söylemek gerekirse çok yok. Kuvvetli militarist temelleri olan iki ülke bunlar ama her ikisinde de gayet kuvvetli anti-militarist sol hareketler var. Tabii o solun tüm toplumu kendi safına çekecek kadar bir gücü yok ama bir muhalefet olarak kuvvetli. Ancak Almanya’ya baktığımızda oylarını sürekli olarak artıran bir Alman Sosyal Demokrat Partisi var. Bunlar ne yaptı dersen, vallahi hiçbir şey yapmadılar militarizmin zayıflaması için. Weimer Cumhuriyeti’nde de bu parti iktidardaydı ve ordunun kuyruğundan gitmekten bir türlü vazgeçemediği hatta “ulusal çıkarlar” söyleminden bir türlü kopamadığı için ona hizmet bile ettiğini görüyoruz. Türkiye’deki durum buna çok paralel, ne olursa olsun ordumuz zor durumda kalmasın fikri...

Tepede militarist bir yönetim olabilir ama tüm bir toplumun militarist olması için o anlayışı içselleştirmiş ve gündelik hayat pratiklerine yansıtmış olması gerekmiyor mu?
Kitabın asıl tezi bu zaten.

İki yönü var o zaman militarizmin. Evet, Türkiye uzun zamandır askeri vesayetle idare ediliyor ama toplumun bunda hiç mi suçu yok?
Var tabii.

Ama mevcut durum bundan farklı. Bir değişim söz konusu. Hükümet ve askeriye arasındaki gerilimin toplumda yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gayet ortada durum. Biri referandum olmak üzere kaç seçim geçti bir şekilde, toplum askere direnen bu partiye oy veriyor. Önceden biraz korku da vardı ama şimdi yok. Mesela Almanya ve Japonya’da anti-militarist radikal sol hiçbir zaman seçim kazanmadı. Hep militarizmden yana olan liberal demokrat parti kazandı seçimleri, çok yakın zamana kadar. O yakın zaman dediğim zaman geldiğinde ise Japonya’da militarizm falan bitmişti. Ama Türkiye’de böyle militarizme kafa tutan bir sol hareket falan da olmadı. Mesela Alman sosyal demokratlarının parlemento toplantılarında çok radikal jestleri vardı ama onların sorunu kendilerinin pek radikal olmamasıydı. Temelde bayağı teslimiyetçi ve kapitalizm içinde yaşamaya razı olmuş bir partiydi. Bunun dışında Almanya ve Japonya’da muhalefetin dışındaki ana akım diyebileceğimiz adamların da militarizme değişen derecelerde bir hayranlığı ve razı oluşları söz konusuydu. Mesela o da bizde yoktur.

Nasıl yani?
Türkiye’de büyük çoğunluk askere güveniyoruz der. Bütün anketlerde en güvenilen kurum çıkar askeriye yıllardır ama buradaki durum bu sorunun resmi cevabı budur, resmi cevaptan şaşmayalım başımıza iş açmayalım gibi bir tavırdan kaynaklanmaktadır. Ama alttan altta bir sapma da söz konusudur. Ordusunun arkasından giden katı disinplinli Alman ve Japon mizacının tam tersidir Türk insanının yapısı. AKP’ye kadar ordu, karşısında sert bir muhalif görmedi. Çünkü Türk burjuvazisi tekelci devlet kapitalizminin bir ürünü olduğu için askeriyeyle gayet barışıktı. Anadolu burjuvazisinin ortaya çıkması ve güçlenmesi mevcut sert muhalefetin yerli dayanağını oluşturdu. Ama bu muhalefetin vücuda gelmesinde en az bunun kadar önemli olan bir diğer faktör de uluslararası konjonktürdür. Artık soğuk savaş yok ve artık askeri darbeleri desteklemeyen bir Amerika var. Bu da militarzimin aleyhine gelişen bir durum.

Bu sert muhalefetin oluşum sürecine burjuvazi nasıl adapte oldu sizce? Rolü neydi?
İstanbul burjuvazisi içinde Koçlar devlete en bağlı olanlardır. Sanırım kurdukları işin tabiatı da biraz bunu gerektiriyor. Militarizm meselesinden çok da ayıramayacağımız bu Avrupa Birliği’ne katılım konusunda da Koç ayak sürüdü. Basite indirgersek bunun sebebi iç pazara dayanıklı tüketim malları veren bir üreticinin tek olduğu pazarda rekabet istememesidir. Yakın zamanda gün yüzüne çıkartılan konuşmalarda da görüyoruz ki Rahmi Koç mevcut hükümetin gitmesi gerektiğiyle ilgili oturup fikir teatisinde bulunabiliyor mesela. Bu büyük aileler içinde Eczacıbaşı da değil bir tek Sabancı’dır dünyadaki gidişata uyum göstermeye çalışan. AB konusunda çok daha açık ve taraftardır. Sakıp Bey’in hayattayken Kürt meselesi üstüne söylediği şeyler, arkasından Alparslan Türkeş’in ona haddini bil demesi, kısa zaman içinde Sabancılardan birinin öldürülmesi gibi olayların da gösterdiği gibi Sabancılar İstanbul burjuvazisinden çok bir Anadolu burjuvazisi gibi davrandılar.

Peki, burjuvazinin yokluğunda işi ordu ele alır tezinden yola çıkarak, militarizme karşı direnen bu sert muhalefet ile pek de geçinemeyen bir yerleşik burjuvazinin aslen üstlenmesi gereken rolü üstlenememesinden ötürü uzun vadede bir vesayetten bir diğerine geçmemiz söz konusu olabilir mi?

Olmaz diyemem, olabilir. Ben de zaten bugünlerde hep bu tema üstüne yazıyorum. Bir toplumun demokratik kültür tecrübesi azsa, ki bizim az, o zaman bir vesayetin yerini başka bir vesayetin alması riski artıyor. AKP gibi bir partiyi tabanı ve önderleriyle beraber ele alırsak, onların da kendi militarizmini oluşturması gayri mümkün görünmüyor.

Ne tür bir militarizmden bahsediyorsunuz?
Kendisini İslamın ordusu diye tanımlayan bir orduyla militarizm yapabilir. Düşmanı Kürtler değil, Yahudiler olan bir bir militarizm. O taraftan böyle bir şeylerin oluşması isteyecek olanların sayısı da pek az değildir. Bu kesin olur diye bir şey söyleyemem ama muhtemeldir.

O zaman önümüzde üç alternatif var. Askeri vesayet, karşı vesayet ya da demokrasinin oluşması için burjuvazinin tarihi rolünü üstlenmesi. Siyasal sol nerede duruyor bu denklemde?

Bu konuda hep konuşuyorum. Konuşurken de pek güleryüzlü konuşamıyorum. Bunun sebebi de ortada böyle bir sol olmaması. Türkiye tabiatta iki sağı olup da hiç solu olmayan tek objedir. Böyle başka bir obje de yoktur ve olmamıştır. İşçi partisi ilk kurulduğunda nasıl “ordu gençlik el ele milli cephede” gibi sloganlar atan bir devrimci cephe varsa şimdiki devrimciler de ya orda ya da nötr durduklarını söylüyorlar. Nötr olmak diye bir şey yok tabii, o orada olmak anlamına geliyor. Bu zihniyetten çıkamadı Türk solu.

Ama solun da işi zor. Askere karşı duracak, muhafazakâr kapitalist iktidar partisine karşı çıkacak, burjuvaziyle de mücadele edecek. Bu da “çarşı her şeye karşı” gibi karikatürize bir algılanma biçimine yol açmaz mı?

Karşı olduğu şeyleri ve niçin karşı olduğunu net bir şekilde ortaya koyacak. Ama bu arada bunlarla paylaşabileceği şeyler varsa da sırf onlar yaptı diye reddetmeyecek. Yani kısacası harbi olacak. Çok bilinmedik bir formül bulman gerekmiyor. Dürüst olacaksın ve kendini net bir şekilde topluma anlatacaksın. Şimdi biz tabii böyle bir işe bayağı bir sıfırdan başlamak durumundayız. O yüzden müthiş bir kalabalık beklememek lazım. Az ama doğru şeyleri söyleyecek ve bu söylediklerini kanıtlayarak mesafe kat edecek bir sol olabilir ancak. Ben artık böyle toparlayıcı birleştirici bir sol yapalım fikrine falan da kesinlikle inanmıyorum. Bu durumda sayı artıyor ama içten çatışmalar başlıyor. O işten de kimseye bir hayır gelmiyor. Ayrıca belli durumlarda burjuvaziyi desteklersin. Mesela İstanbul burjuvazisi tutarlı bir laisizm savunuyor. Sırf burjuvaya karşı geleceğim diye laisizme karşı çıkmayacaksın ona katılacaksın. Askerin ve Kemalizmin nesine sahip çıkabilirler onu bilmiyorum çünkü mesela oradaki laisizm de hiç tutarlı değil. Bir diktatoryanın otoriteryen enstürmanı sadece. Solcu ne ister? Memlekete sosyalizm gelsin, sosyalistler çoğalsın falan. E şimdi bu sosyalistler nereden çoğalacak? İthal edecek halimiz yok.

Nereden çıkacaklar sahiden?
Buradaki malzemenin içinden çıkacak. Kimdir bunlar? Bunlar şu an AKP’ye oy verenler. Memleketin genel yapısı itibariyle AKP’ye oy verenler, CHP’ye oy verenler ve MHP’ye oy verenler var. Bu son ikisinin sosyalist olmasını beklemek bana bayağı bir hayalperestlik gibi geliyor. Eğer bir sol olacaksa, AKP tabanı dönüşüp sosyalist olacak. Bu da bana imkânsız görünmüyor.

Solun AKP tabanından oluşması konusunda Kürt hareketini nasıl bir yerde görüyorsunuz? Ben orada da çok uzun zamandan beri kemikleşmiş militarist bir yapı görüyorum mesela.
Ben de ve çok endişe verici bir şey bu. Pekâlâ Türkiye demokrasisinin en önemli ağırlık merkezlerinden biri olabilecekken PKK’nın tavrı nedeniyle Kürt hareketi demokrasiye güç katan bir şey olmaktan çıkıyor. Tabii Kürt hareketi en başından böyle bir şey değildi ama PKK en başından beri buydu. 60’lı yıllarda doğu mitingleri başladı, Tarık Ziya, Mehdi Zana gibi genç sosyalist Kürtler o zamanlarda çıktı. Ama 70’lı yıllarda özellikle 12 Mart’tan sonra bir ideoloji etrafında Kürtler ve Türkler denebilecek bir durum pek kalmadı. ABD emperyalizmine karşı silahlı mücadele veren Vietnam ve Kamboçya gibi örneklerden esinlenerek silahlı mücadele vermek için kurulmuş ve bu şekilde adını duyurmuş bir yapı söz konusu. Adına gerilla mücadelesi de desen, silahlı mücadele silahlı mücadeledir ve militer bir yapı, hiyerarşi, disiplin, itaat vesaire getirir. Toplumun hiç mi suçu yok dedin ya, bu, Kürtler için de geçerli bu açıdan. Kürtlerin içinde artık böyle olmasın, siyasal mücadele militer mücadelenin yerini alsın diyenler var. Ama yeterince çok değil maalesef.

MİLİTARİST MODERNLEŞME
Almanya, Japonya ve Türkiye
Murat Belge
İletişim Yayınları
2011, 830 sayfa

2 Kasım 2011 Çarşamba

E-KİTAP 2011 Konferansı

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi

E-kitap yayıncılığının topluma, sektörlere ve kütüphanelere olan yansımalarının ele alındığı “E-KİTAP 2011 : Bütünden Parçaya Yeni Felsefeler Yeni Sektörler” adlı konferans 26 Ekim 2011 tarihinde, Marmara Üniversitesi Rektörlük Binası Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi, Selekt Bilgisayar (Reeder), Marmara Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü ve Marmara Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı’nın işbirliğiyle düzenlenen ve yoğun ilgi gören konferans, ilgili tüm kesimler için bir buluşma ve paylaşım ortamı niteliği taşıyordu.

Günümüzde “Dijital Yerli” olarak nitelendirilen gençlerin ve özellikle üniversite öğrencilerinin yoğun katılımının olduğu konferansta; e-kitap yayıncılığının tarihsel gelişimi, e-kitap teknolojileri ve yarattığı yeni sektörler, yeni yaklaşımlar ortaya konularak, bu gelişmeler ışığında, Türkiye’deki e-kitap sektörünün yapısı, sorunları ve geleceği masaya yatırıldı. E-kitapların kütüphanelerdeki uygulamalarının da ele alındığı konferansta, ülkemizde e-kitap konusunda faklı çalışmalar yürüten firmaların uygulamaları tanıtıldı, gelecekteki projeleri paylaşıldı.

Konferansa, farklı sektörlerden ve akademik çevrelerden katılan konuşmacıların çeşitliliği ise, e-kitapların yaşam içerisindeki yerini göstermesi açısından anlamlıydı: Prof. Dr. Hamza KANDUR (Marmara Üniversitesi), Adnan KURT (Alt Kitap Sayısal Yayınevi) Ayşegül SAKARYA (Bloomberg Businessweek Türkiye Dergisi), Kenan KOCATÜRK (Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri), Dr. Mehmet İNHAN (EBİ, İdefix Firması), Uygar SARAL (Reeder, Selekt Bilgisayar), Doç. Dr. Tuba KARATEPE (Marmara Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü), Kıvanç ÇINAR (Overdrive-Türkiye), Serap ÖZYURT (Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi), Serdar KATİPOĞLU ( HiperLink, HiperKitap )

Konferansın, “E-Kitabın Yarattığı Sektörler” adını taşıyan ilk bölümünde; e-kitapların tarihsel gelişimi, yayıncılık sektörü ve toplum için sunduğu olanaklar ele alınarak, Türkiye’deki e-kitapların bugünü ve geleceğine ilişkin değerlendirmelere yer verildi. Sektörde yaşanan sorunlar ve çözüme yönelik öneriler paylaşıldı. Konuşmacılar, e-kitapların yeni bir mecra olmasına rağmen, çok hızlı biçimde yaygınlaştığını ve çeşitlendiğini, bu gelişmelerin beraberinde çok farklı uygulama ve teknolojileri de ortaya çıkardığını ancak tüm bunlara rağmen metin-okur ilişkisinin hep var olduğunu, olacağını ifade ettiler.

Yayıncılığın e-kitapların gelişmesi ile ortam, araçlar ve süreçlere farklı ve yeni bakışlar gerektirdiği belirtilen konferansta; Türkiye’de e-kitap sektörünün yaşanılan sorunlara rağmen önemli bir gelişme potansiyeli taşıdığı, gençlerin bu alanda önemli bir teşvik edici bir unsur olduğu, sektörün önündeki engellerin ortadan kaldırılması için konuyla ilgili tüm kesimlerin işbirliği geliştirirerek, başta Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve diğer kamu kurumları ile birlikte ele ele vererek sorunları çözmesi gerektiği vurgulandı. Basılı kitaplarda %8 olan KDV’nin, e-kitaplarda %18 olmasının bir çelişki olduğu ve bu durumun fiyatlandırmaları da etkileyerek e-kitap sektörünün gelişmesinin önündeki önemli engellerden biri olduğu belirtildi.

Son günler de gündemde olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın FATİH Projesi kapsamında öğrencilere dağıtmayı planladığı tablet bilgisayarları konusundaki gelişmeleri değerlendiren konuşmacılar, bu sürecin çok boyutlu olarak ele alınıp, konuyla ilgili tüm kesimlerin katkıları ile yaşama geçirilmesi gerektiğini, 14 ila 20 milyon dolarlık bir pazar oluşturacak böylesi büyük bir projenin fırsatlar kadar tehditler de içerdiğini, özellikle “içerik” açısından özgür ve esnek bir yaklaşımın olması gerektiğini vurguladılar.

Kütüphanelerde Mobil Kitap ve E-Kitap Uygulamalarının Geleceği” başlığını taşıyan ikinci bölümde ise; e-kitapların kütüphane ve bilgi kurumlarındaki yansımaları, konuyla ilgili kütüphane uygulamaları, bu alanda dünyada ve Türkiye’de faaliyet gösteren firmaların teknolojik çözümleri ile gelecekte beklenen gelişmeler ele alındı. Bu bölümde katkı sunan konuşmacılar; e-kitapların kütüphanelerin kaynak ve hizmetleri için farklı ve çok boyutlu yenilikler içerdiğini, yeni okurlar, yeni okuma biçimleri, yeni kaynak türleri ve süreçler yaratarak, bilgiye erişim açısından demokratikleşme ve özgürlük sınırlarını genişlettiğini, okurların okuma süreçlerine daha aktif biçimde katılarak daha etkileşimli deneyimler yaşadıklarını belirttiler. Tüm bu gelişmelerin okuma alışkanlığının azalması anlamına gelmediği, kitabın her zaman bir ihtiyaç olarak var olacağı, ancak e-kitapların bu sürece yeni olanaklar sunmakta olduğu dile getirildi. Kütüphanelerdeki bu eğilimlerin, teknoloji üreten firmaları da bu alanda yeni çözümler ve hizmetler üretmeye yönelttiği, böyle bir yönelimin de kütüphanelerin hizmetlerinin çeşitlenmesi olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.

Konferans Türk Kütüphaneciler Derneği (TKD) İstanbul Şubesi Başkanı Mehmet Manyas’ın yaptığı kapanış konuşması ve katılımcılara plaket verilmesi ile son buldu.

Türkiye’de e-kitap yayıncılığının sorunları: Telif hakları ve kazanç modeline ilişkin sorunlar, adil ve şeffaf bir hak yönetimi modeli ihtiyacı, Türkçe e-kitap sayısının azlığı, fiyatların göreceli olarak yüksekliği, Yazar-yayıncı ilişkilerindeki belirsizlikler, e-kitap formatının gerektirdiği yeni ilişki biçimlerini içeren yayın sözleşmeleri ihtiyacı, yazarların e-kitap yayınlama konusundaki isteksizlikleri, fiyatlandırma, vergilendirme (%18 KDV), henüz bir standartklaşmanın olmayışı, bağımsız denetim ihtiyacı, e-kitap okuyucu cihaz fiyatlarının yüksekliği ve çeşit azlığı, dağıtım platformlarındaki yetersizlikler, e-kitap ve ilgili teknolojiler, araçlar hakkındaki bilgi eksiklikleri.

www.istanbulkutuphaneci.org 

17 Ekim 2011 Pazartesi

Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası


Hüseyin Yayman
SETA Yayınları / Şubat 2011
Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfı uzun bir çalışma sonunda Kürt sorunu konusunda bir başucu kitabı hazırladı. Dünden bugüne Kürt sorunu hakkında kaleme alınmış tüm belge ve raporların bir araya getirildiği kitap, hem analitik, hem de ansiklopedik bir kaynak niteliğinde. Çalışma, 23 Nisan 1920 TBMM’nin açılışı ile başlayıp, Demokratik Açılım süreciyle son bulan 90 yıllık bir öyküyü belgeler üzerinden ele alıyor.
Gazi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı uzmanı Hüseyin Yayman tarafından uzun bir çalışmanın sonucunda hazırlanan Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası isimli kitap, bu konuda yazılmış gizli-açık tüm belgeleri bir araya getiriyor. Çalışma, devletin belgelerinden partilerin çalışmalarına değin tüm literatürü tek tek irdeleyerek bir hafıza tazelemesi yapıyor.
‘Güvenlikçi Yaklaşım’ – ‘Demokratik Yaklaşım’ Mücadelesi
Son dönemde birçok nitelikli çalışmaya imza atan ve Türkiye’nin en önemli düşünce kuruluşlarından biri olan SETA Vakfı tarafından yayımlanan kitap, geçmişi masaya yatırarak yapılması gerekenlere ışık tutuyor. Çalışma, Kürt sorunu hakkında iki temel yaklaşımın olduğunu dile getirirken bunlardan birincisini güvenlikçi yaklaşım, diğerini ise demokratik yaklaşım olarak tanımlıyor. Kitap, 1990’lı yılların Kürt sorununda milat olduğunu ve sorunun hızla toplumsallaşmaya evrildiğini ortaya koyuyor.
Çalışmada devlet adına hareket eden görevlilerin ‘devleti tarih ve toplum önünde ayıplı hale getirdikleri’ belgelerle ortaya konulurken bu yaklaşımın sorunun çözümünü zorlaştırdığı dile getiriliyor. Özellikle tek parti dönemindeki Fevzi Çakmak, İbrahim Tali Öngören, İsmet İnönü ve Şükrü Kaya raporları bu dönem çalışmalarının ana karakteristiğini oluşturuyor. Yayman, Kürt sorununun zaman içinde geçirdiği metaformofozu belgeler üzerinden ortaya koyarken güvenlikçi yaklaşımı sert biçimde eleştiriyor.
1925’ten 2010’a Kadar 70 Kürt Raporu
Kürt sorununu öğrencilik yıllarından itibaren yakından takip eden Hüseyin Yayman kitabında, sorunla ilgili kapsamlı bir bilânço çıkararak hadisenin boyutlarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yayman’a göre PKK ile mücadeleye harcanan parayla 120 (yüz yirmi) adet Boğaz Köprüsü yapılabilirdi. Kitapta, 1925’ten 2010 yılına kadar Kürt sorunu hakkında kaleme alınan 70 rapor tarihsel arka planı, aktörleri ve metin analizleriyle irdelenirken, konuyla ilgili ilk defa böylesine toplu ve analitik bir eser kaleme alınmış oluyor. Kitabın önemli tezlerinden birine göre, Türkiye bu konuda çokça konuşuyor, ancak kararlılık gösterip sorunu çözecek ortak iradeyi sergileyemiyor.
Açılıma Kadar Türkiye’nin bir Kürt Siyaseti Yoktu
Kitapta dile getirilen önemli temel tespitlerden bir diğeri de, Türkiye’nin bir Kürt siyasetinin olmadığı tezi. Yayman, konuyu tek parti döneminden başlayıp AK Parti iktidarı dönemine kadar mercek altın alırken Türkiye’nin bugünden yarına değişmeyen bir stratejisinin olmadığını ileri sürüyor. Türkiye’nin kişilere bağlı bir bölge siyasetinin olduğu vurgulanırken, kişilerin değişmesiyle stratejinin de değiştiği belirtiliyor. Bu noktada AK Parti’nin demokratik açılım süreciyle başlattığı sürecin Kürt siyasetinde önemli bir paradigma değişikliği getirdiğine vurgu yapan Yayman, Türkiye’nin artık sorunu değil, çözümü konuşması gerektiğinin altını çiziyor.
İlk Açılım Demirel ve İnönü’den…
Kürt Sorunu’nun isimlendirmesinin zamanın ruhuna uygun bir yönelim gösterdiğini belirten Yayman, ilk dönemlerde Şark sorunu, Doğu sorunu denirken, 1990’lardan itibaren bugünkü Kürt sorunu tamlamasının kullanıldığını dile getiriyor. Araştırmada devletin resmi Kürt siyasetinin tayin edildiği belgenin Şark Islahat Planı olduğuna dikkat çekilerek, daha sonra yazılan tüm eserlerin Şark Islahat Planı’nın türevi ve tekrarı olduğu ifade ediliyor.
Devletin resmi Kürt siyasetinin 1991 DYP-SHP koalisyonuyla değiştiği belirtilirken, bu dönemde verilen vaatlerin düşük yoğunluklu şiddete yenildiğinin altı çiziliyor. DYP-SHP koalisyonunun sözde birçok vaatte bulunmasına rağmen bunları hayata geçiremediği söylenirken, ilk açılımı Süleyman Demirel ve Erdal İnönü’nün başlattığı hatırlatılıyor.
İnkâr ve Asimilasyondan Tanıma ve Demokratikleşmeye…
Kürt sorunuyla ilgili 70 kadar raporun ele alındığı kitapta, raporların içeriği ve üslubunun, Türkiye siyasal tarihine paralel bir değişim gösterdiğine dikkat çekiliyor. Tek parti döneminde sorun, ağırlıklı olarak asayiş kaygısı ekseninde homojen bir ulus inşa etmenin önündeki engellerin kaldırılması olarak okunurken, çok partili döneme geçişle beraber, sorun ağırlıklı olarak yönetimde yaşanan aksaklıkların giderilmesi olarak kodlandı. 1990 sonrasında, gerek iç siyasette gerekse dünya siyasetinde vurgusu giderek artan sivilleşme ve sorunların siyasi çözümü eğilimine paralel bir biçimde, Kürt meselesi de bu bağlamda değerlendirilmeye başlandı.
Tek parti döneminde hazırlanan çalışmalarda sorun “iskân, asimilasyon ve inkâr” yaklaşımıyla değerlendirilirken, 1990’larda inkâr siyasetinin yerini “tanıma” ve “demokratik standartların yükseltilmesi” aldı.
Kürt Sorununda Toplumsallaşma Tehlikesi
Kitapta öne çıkan temel tezlerden bir diğerinde, Kürt sorununda 1990’lı yıllarda dile getirilen önerilerin %90’nın karşılanmasına rağmen, bu düzenlemelerin zamanında yapılmadığı için beklenen faydayı sağlamadığı belirtiliyor.
Yayman, devletin Kürt sorunu hakkında ne yapacağına karar verememesinin bir başka sorun oluşturduğunu ifade ederken, bölgede oluşturulan basınçla devletin bir karar anına zorlandığını belirtiyor. Kürt sorununun hızla bir Türk sorununa dönüşmesinin çözümü zorlaştırdığını belirten Yayman, sürecin yanlış yönetilmesi sonucunda devletin yarattığı bir sorun olmaktan çıkarak toplumsallaştığı tehlikesine dikkat çekiyor.
Çalışma Türkiye’nin sorun karşısında nerede hata yaptığının ve bundan sonra neler yapması gerektiğinin belgesi niteliğinde. Kitabın sonunda yer alan “Çözümün Neresindeyiz?” tablosu ve Raporlar Çizelgesi Türkiye’nin Kürt sorunu hafızasını fazla söze gerek bırakmadan ortaya koyuyor.
SAYILARLA KÜRT SORUNU HAFIZASI
Kitapta 1920–2010 yılları arasını irdeleyen Yayman, toplam 70 raporu, sorunu tarifi, çözüm önerileri ve aktörleri bağlamında ele alıyor. Raporların iki ana dönemde yoğunlaştığı görülüyor. Birincisi tek parti döneminde, ikincisi ise 90’lı yıllarda yapılan çalışmalardır.
· Rapor yazma geleneğiyle sorunun şiddeti arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Sorun yoğun biçimde gündeme geldiği dönemlerde daha çok rapor yazma ihtiyacı duyulmuş normal zamanlarda sorun yok sayılmıştır.
· Konuyla ilgili, devlet, siyasal partiler, sivil toplum örgütleri tarafından değişik zamanlarda yapılmış çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Bir anlamda bu konuda söylenmemiş bir söz, yazılmamış bir cümle kalmamıştır.
51 Yıllık Olağanüstü Hal!
· Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan 5 Genel Müfettişliğin 3’ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindedir. Bölgedeki olağanüstü uygulamalar bununla da sınırlı kalmamış 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulmuştur.
· Bölgede 1925 Şeyh Sait İsyanından sonra ilan edilen sıkıyönetim fiilen 1950’de kaldırılmıştır. Bölge 25 yıl boyunca örfi idare(sıkıyönetim) koşullarında tutulmuştur.
· Bunun yanında 1978’den 2002 yılına kadar bölge sıkıyönetim ve OHAL uygulamalarıyla yönetilmiştir. Başka bir ifadeyle bölge 51 yıldır olağan olmayan yönetim usulleriyle yönetilmiştir.
· 51 yıl Olağan üstü usullerle yönetilen bir bölgede sorun çıkmaması ilginç olacaktır.
Terörün Maliyeti: 120 Atatürk Barajı, 150 Boğaz Köprüsü…
· 1984 yılından bu yana terörle mücadeleye ayrılan kaynağın 300 milyar dolar olduğu öne sürülmektedir. Terörle mücadeleye ayrılan 300 milyar dolarla, 15 bin adet 24 derslikli okul, 900 adet 400 yataklı tam teşekküllü eğitim ve araştırma hastanesi, 150 adet boğaz köprüsü, 120 adet Atatürk barajı yapılabilirdi.
· Türkiye 120 adet Atatürk Barajını bölgeye yapmış olsaydı bugün zaten böyle bir sorunu olmayacaktı. Türkiye sorunla gerçek anlamda yüzleşmediği için geçici ve günübirlik tedbirlerle problemi çözmeye çalışmaktadır.
· Osmanlı’dan günümüze toplam 29 Kürt isyanı çıkmıştır. İsyanların en yoğun olduğu dönem 1925–1937 arasıdır. En uzun isyan 33 yıldır devam eden 29. isyandır.
· TBMM Göç Komisyon’un raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde güvenlik nedeniyle boşaltılan yerleşim birimi sayısı 3 bin 428’dir. Bu yerlerde yaşayan 2 milyona yakın yurttaşımız zorunlu göçe maruz kalmışlardır.
· Türkiye terörle mücadele amacıyla sınır ötesine bugüne kadar irili ufaklı toplam 25 sınır ötesi operasyon yapmıştır.
50 Bin Can Kaybı!
· Türkiye Cumhuriyeti Devleti PKK ile mücadelede Kurtuluş Savaşından daha büyük kayıplar verilmiştir. Genel Kurmay Başkanlığının verilerine göre Türkiye Kurtuluş Savaşında 10 bin 885 şehit verilirken PKK ile mücadelede 11 bin 735 şehit verilmiştir. Benzer bir durum Mete Tunçay’ın ifadesiyle Şeyh Sait isyanı için de geçerlidir.
· PKK ile mücadelede verilen kayıplar konusunda farklı istatistikler bulunmakla birlikte bütün bu rakamlar alt alta toplandığında Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan 50 bin insan hayatını kaybetmiştir.
· 1984 yılından bu yana 5 Cumhurbaşkanı, 8 Başbakan, 8 Genelkurmay Başkanı, 22 İç İşleri Bakanı görev yapmış, 15 hükümet değişmiş, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulup kapatılmış ancak sorun hep yerinde kalmıştır.
· Kürt sorunu hakkında en çok rapor hazırlayan partiler sosyal demokratlar olmuştur. Sosyal demokratların hazırladığı 11 raporda çok sayıda öneri yer alırken bu önerilerin çok az bir kısmı sosyal demokrat partiler tarafından hayata geçirilmiştir.
· Kürt sorunu hakkında ilk kapsamlı çalışmayı yapan parti kamuoyunda bilinenin aksine DSP’dir. DSP’nin Güneydoğu Raporu sorun hakkında yapılmış ilk çalışma özelliği taşımaktadır.
İlk Açılım DYP-SHP Hükümeti’nden…
· Kürt sorununda ilk ‘Açılım’ 1991 DYP-SHP koalisyonuyla olmuştur. Koalisyon protokolünde sorunun çözümüne dair çok sayıda öneri yer almasına rağmen süreç doğru yönetilemediği için ‘düşük yoğunluklu savaş’ konseptiyle son bulmuş ve ağır bedeller ödenmiştir.
· AK Parti, Demokratik Açılım süreciyle DYP-SHP Hükümetinden sonra II. Açılım sürecini başlatmıştır.
· 1990’larda dile getirilen önerilerden sadece anadilde eğitim ve af konusu çözülmemiştir. Son on yılda ve özellikle AK Parti iktidarı döneminde yapılan iyileştirmelerle Kürt sorunuyla ilgili taleplerin önemli bir kısmı karşılanmış ve Kürt sorunu, Kürtçe sorununa dönüşmüştür.

16 Eylül 2011 Cuma

Çelebi’nin Yolculuğu


Şimdi 'seyyah'la keşfetme zamanı
CİHAN ERKEN
UNESCO’nun ‘Evliyâ Çelebi Yılı’ ilan ettiği 2011, ünlü seyyahın yazdıklarını ve onun hakkında yazılanları hatırlamak için bir fırsat. 70 yıllık hayatının 50 yılını 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında gezip tarihe not düşerek geçiren Evliyâ Çelebi, pek çok tarihi çalışmanın en önemli referansı. Seyyahın verdiği bilgiler konusunda ise 1966 yılından beri hakkında çalışmalar yapan Yapı Kredi Yayınları en önemli kaynak. Özellikle seyyah hakkında ‘Hac Seyahatnamesi’ gibi varlığı şüpheli bir bilginin gündeme geldiği bir dönemde bu daha da önemli hale geliyor. Yapı Kredi Yayınları Evliyâ Çelebi’nin’ Seyahatnamesi’ni yıllar süren çalışmayla günümüz Türkçesiyle 10 cilt halinde yayımladı. Evliyâ Çelebi’yi doğduğu topraklara daha da yakınlaştıran ve Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı’nın (Dağlı’nın ilk ciltlerde imzası var) çalışması, 10’uncu ve son kitapla bu yıl tamamlandı. On kitapla çıkacağız serüven adım adım şöyle:
Birinci kitap: Ünlü seyyah ile yolculuk İstanbul’dan başlıyor ve Evliyâ Çelebi’nin kaleminden 17 yüzyıl İstanbul’uyla tanışılıyor.
İkinci kitap: Seyyah İstanbul’dan Mudanya’ya geçiyor ve 50 yıl sürecek yolculuk dolu dizgin başlıyor. Bursa’dan Bolu’ya oradan Karadeniz sahillerine geçen Evliyâ Çelebi Erzurum, İran , Kafkasya, Kırım ve Girit’i 2. kitapta anlatıyor. Kafkas halklarının yaşamlarına dair ilginç kesitler bu kitapta yer alıyor.
Üçüncü kitap: Konya, Kayseri, Antakya, Şam, Urfa, Maraş, Sivas, Gazze, Sofya ve Edirne’yi anlatan Evliyâ Çelebi, Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı’nın yayına hazırladığı bu metinde de bilinen – sevilen üslubunu koruyor.
Doğu maceraları
Dördüncü kitap: Evliyâ Çelebi Malatya, Bitlis, Diyarbakır’da dolaşıyorve, dost meclislerinde bulunup, ziyafetlere konuyor, savaşlara katılıyor. Tehlikelere atılan Çelebi, bazen de tatlı canını zor kurtarıyor.
Beşinci kitap: Evliyâ Çelebi Bitlis’ten Tokat yoluyla İstanbul’a dönüyor. Gezi tutkunu seyyah bu kez Balkanlara doğru yola çıkıyor ve Akkirman, Belgrad, Gelibolu, Manastır, Özü, Saraybosna, Slovenya, Tokat, Üsküp’te gezmedik yer bırakmıyor.
Altıncı kitap: Seyyah, Balkanlardaki gezisini sürdürüp Avrupa’ya doğru yola koyuluyor. Bu ciltte Erdel, İskenderiye, Podgoriçe, İştib, Lofça, Vidin, Sirem, Ösek, Peçoy, Budin, Üstürgon [Estergon], Ciğerdelen, Hollanda, Macaristan, Öziçe, Taşlıca, Foça, Dobra-Venedik, Nova, Mostar, Segitvar, Zağreb, Kanije yer alıyor. Çelebi bu ciltte savaş tanıklıklarını da anlatıyor.
Yedinci kitap: Çelebi, seyahati boyunca gezip gördüğü yerleri, artık giderek vakıf olduğu Avrupa kültürünü vakıf olmuş, kuzeyin soğuk şehirlerini, tarihe karışmış uygarlıkları kaleme alıyor.
Sekizinci kitap: Gümülcine, Kavala, Selânik, Tırhala, Atina, Mora, Navarin, Girit Adası, Hanya, Kandiye, Elbasan, Ohri, Tekirdağı gezen Evliyâ Çelebi, özellikle Girit seferi konusunda önemli bilgileri bu ciltte anlatıyor.
Dokuzuncu kitap: Mayıs 2011’de günümüz Türkçesiyle basılan dokuzuncu kitapta Evliyâ Çelebi Kütahya, Uşak, Manisa, İzmir, Ödemiş, Tire, Aydın, Muğla, Antalya, Karaman, Tarsus, Adana, Ayntab, Haleb, Şam, Sayda, Kudüs, Akka, Medine, Mekke’yi anlatıyor.
Onuncu kitap: Son kitapta seyyah Evliyâ Çelebi’nin son durağıysa Mısır oluyor.
Evliyâ Çelebi’nin izindekiler
Evliyâ Çelebi’nin kendisi ve seyahatnamesi birçok bilimsel araştırmanın konusu oldu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitapların kiminde Mısır’da geçirdiği son yılları ele alınıyor, kiminde İstanbul’daki ilk izlenimleri. Kitaplarından bazıları şöyle:
Nil haritasını o mu çizdi?
Seyyah konusunda uzman Robert Dankoff ve Nuran Tezcan’ın birlikte kaleme aldığı kitapta Vatikan’da korunan ‘Nil Haritası Evliyâ Çelebi’nin eseri mi? sorusuna yanıt aranıyor. Seyahatname’deki Nil ile haritadaki benzerliklere dikkat çekiliyor.
İstanbul’dan Çelebi geçti
John Freely ‘Evliyâ Çelebi’nin izinde İstanbul’u sokak sokak gezerek Seyahatname’den alıntılar yapıyor. Çelebi’nin İstanbul’undaki unsurların varlığını koruduğunu anlatıyor. Kitabın çevirisini Müfit Günay yaptı.
Seyyah-ı Alem’in dünyaya bakışı
‘Seyyah-ı Alem Evliyâ Çelebi’nin Dünyaya Bakışı kitabında Robert Dankoff, seyyahın dünya görüşü, uzun yıllar süren seyahati sırasında yaşadığı değişim ve Osmanlı’da o dönem yaşananları anlatıyor. Kitabın çevirisi Müfit Günay’a ait.
Çağının sıradışı yazarı
Nuran Tezcan’ın kitabında pek çok tarihçi ve uzmanın 2008’deki konferanta Evliyâ Çelebi konusunda verdiği bilgileri barındırıyor. Ünlü seyyahın duvar yazıları, bilgi verdiği o dönemdeki silahlar, hastalıklar, yemekler uzmanlarca anlatılıyor.
‘Gençler için seçmeler hazır’
Evliyâ Çelebi yayınları hakkında Yapı Kredi Kültür Sanat ve Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen şunları söylüyor: “UNESCO’nun Evliyâ Çelebi yılı ilan ettiği 2011, YKY için ayrı bir önem taşıyor. 1996’da ilk kitabı Latin harfleriyle yayımlayarak başlattığımız seyahatnameyi 2007’de 10. kitapla tamamladık. Diziyi herkesin okuyabilmesi için günümüz Türkçesiyle de yayımlamaya başladık. 10. cilt ile Seyahatname’yi günümüz Türkçesiyle de tamamlamış oluyoruz. Ayrıca Doğan Kardeş Dizisi’nin genç okurlarına Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler adlı bir kitap hazırladık.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...