sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2012 Çarşamba

Hangi İstanbul?

Leyla Yıldız, Değirmen Dergisi

Meşhur İtalyan seyyah ve yazar Edmondo De Amicis, İstanbul’u Marmara Denizi’nden girişte ilk defa gören meraklı seyyahların “İstanbul bu mu?”diye sükut-u hayale uğradıklarını rivayet eder. Ama Sarayburnu’nu döner dönmez karşılarına bütün ihtişamıyla asıl İstanbul belirince yazarın deyimiyle “bir haşmet, bir haz, bir zerarafet” ortaya çıkınca; biraz önce “İstanbul bu mu” diye burun kıvıran kalabalık; sonra Chateaubriand, Lamartine; Gautier ve daha niceleri tıpkı Edmondo Amicis gibi bağırırlar: "İşte İstanbul! Muhteşem, muazzam, ulu İstanbul.”

İmparatorluklar şehri İstanbul, Bir şehr-i mücella. Müslim ve gayr-ı Müslim’in gözbebeği; Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın payitahtı. Kültür miraslarını, şaheserleri yüreğinde barındıran bir açık hava müzesidir.

Şuriçi’nde Grek –Ortodoks Bizantik kültürü şaha kalkar, Galata’da Latin Katolik mirası at koşturur, Üsküdar ve Eyüp’te Türk İslam sentezi zirvelere ulaşır. İstanbul medeniyetler beşiğidir. Tarihi yarımada ile Pera (Beyoğlu)yakasını birbirinden ayıran Haliç; Bizans sarayları, surları mahzenleri, kapıları; Osmanlı ve tarihi evleri, kültürel kaynaşmanın gururu ve süruru ile çalım satar. Avrupalının Altın Boynuz (Golden Horn) dediği Haliç’te Türk, Yahudi, Ermeni sanat ve zevk anlayışı güneşin altın ışıkları altında podyuma çıkar birlikte.

“Bir şehr-i Stanbul ki bi-misl ü behadır
Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.”

İstanbul’u İstanbul yapan Eminönü’dür. Sokrat’ı Sokrat yapan Eflatun gibi. Semtler vardır kentler kadar şöhretli; işte Eminönü böyledir. Laleli, Beyazıt, Sultanahmet, Sülaymaniye, Nuruosmaniye, Yeni Cami; Topkapı ve Yarebatan sarayları; Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Gülhane Parkı ve İstanbul Üniversitesi, Alman Çeşmesi, Ayasofya ve Aya İrini ile küçük bir İstanbul’dur Eminönü. Sonsuz hazinedir İstanbul; Topkapı Sarayı’nda itinayla muhafaza edilen “kaşıkçı elması”… Taştan inşa edilen bir ebediyet rüyasıdır; kendisini mimari üsluplara teslim etmiş şehir.

Mimar Sinan,”İstanbul’u iyi bir elmas yontucusunun eline geçmiş bir mücevher gibi işler. Yaratıcı ve nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu kubbeler, minareler, kemerler ve sütunlarla donatır. Eşsiz, dehasıyla “medreseler, sukemerleri, türbeler, çeşmeler, mescitler ve camilerle İstanbul’u baştanbaşa fetheder.” Baki, Sinan’ın sanatı karşısında şöyle der:

“Ey susan taşın ve konuşan hacimlerin şairi; ey maddenin uykusuna kendi nabzının ahengini hepimizin imanıyla beraber geçiren! Aydınlığı en bilgili terkiplerde eritilmiş madenler gibi yumuşatıp ondan zaferimize hil’atler biçen! Sen bu şehre bütün dünyanın kıskanacağı bir cami yapmakla kalmadın; insan düşüncesinin erişilmesi güç hadlerinden birini tespit ettin”.

Her yapı bir aşktır İstanbul’da her aşk bir tarih, Sülaymaniye Cami aşkın eseridir. Küçüksu Kasrı, Galata Kulesi, Çırağan Sarayı, St Antoine Çan Kulesi, Sadullah Paşa Yalısı, Beylerbeyi Sarayı, Bağdat ve Revan Köşkleri aşkın eseridir. Masaldır İstanbul.”Bir İstanbul Masalı.”Güneşin batışında kızıl ışıklar altında büyük camilerin, sarayların, hisarların birbirine karıştığı mehabetli manzara bir İstanbul masalını yaratır. Süzülen martılar ve hafifçe esen lodos eşliğinde tekneyle yapılan Boğaz turunun inşa ettiği beyaz kubbeler, minareler, kuleler memleketi İstanbul. “Yeşilköy üstünden sünbüli seraba”,Çamlıca Tepesi’nden murassa gerdanlığıyla bir kadın göğsüne dönüşür. Sekizinci Tepe Yuşa’dan bütün ihtişamıyla al gözüm seyreyle der:

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! /Görmediğim, gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul/ Sade bir semtini sevmek bile ömre değer.

İstanbul “dersaadet”dir. Asya ile Avrupa’nın dersaadeti. Vuslat âlemi. Bir Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliatte, Paul ve Virginia, Ferhat ile Şirin, Dante ile Beatrice, Mum ile Pervane’nin aşkıyla yanan Asya ile Avrupa’nın kavuşma yeri. Buluşma ve Boğaz’ın sularında göz göze oynaşma yeri… İstanbul bir terkiptir. Eski yeni, doğu batı, yerli yabancı, güzel çirkin, asalet bayağılık, zerafet hoyratlık, letafet kirlilik, tevazu küstahlık ve ihtişam ile sefaletin terkibi. Bir yanıyla “İslam”dır İstanbul, öbür yanıyla “Hıristiyan”. Minareler, katedrallar kenti. Ezanın nağmelerine Haçlı dünyasının çan sesi karışır. Bir cephede İslam’ı gözdeleri; Muhteşem Sülaymaniye, Evliya Çelebi’nin tükenmez hazinesi Beyazıt ve mavi hülya Sultanahmet Cami, öte cephede Hıristiyan’ın atan kalbi Balat Kariye, Fener Rum -Ortodoks Kiliseleri…

Bir medeniyetten öbürüne geçiştir İstanbul.”Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayı’ndan.”Fatih’in Sarayburnu’nda yaşayan ruhudur Topkapı ve avlusunda İmparator 1.Constantinus’un hayat damarları Aya irini ve Aya Sofya… 1472 yıldır ayakta duran, sonsuzluğa meydan okuyan, gurur abidesi, çatışmaların müsebbibi Aya Sofya… Sütun parçalarındaki delikte Hazreti İsa’nın gerildiği çarmıh olduğuna inanılan ve garbın hala gözü üstünde olan Aya Sofya… Tarihle bağlantısı en eskiye uzanan ilçe Fatih’tir. Klasik Türk şehri… Muhafazakâr, yoksul Fatih. Şemstir Fatih. Aşk çağlayanı Mevlana’nın ilham kaynağı Şems… İstanbul’un dervişlik yönü Fatih’ten gelir.”Baba-ı Esrar”dır Fatih, dervişan kapısıdır. ”Dünyaya kapalı Allah’a açık.” dervişan kapısı, “Aşk” a giden yoldur. Sultanlar şehre dervişlik özelliğini bahşeden silületi vermek için adeta çırpınmışlardır Fatih’te.

“Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kırat / Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kırat Şehadet parmağıdır göğe doğru minar;/ Her nakışta o mana: öleceğiz ne çare?”

Tanpınar’a göre “Tanzimat, İstanbul’a büsbütün başka bir gözle baktı. O,bu şehirde iki medeniyeti birleştirerek elde edilecek yeni bir terkibin potasını görüyordu.” Beyoğlu, Osmanlı ‘da Batı’nın simgesi; Eminönü ve Fatih’i kapsayan Suriçi Doğu’nun. Beyoğlu Hıristiyan Yahudi; Suriçi Müslüman-Osmanlı. 19.yüzyılda çıkan yangınlar, Batı tarzı yapılaşmayı hızlandırır Beyoğlu’nda. Eski konakların yerini birbirine bitiştik batı mimari üslubu evler alır. Tanzimat’la beraber bir Avrupa kenti görünümü alan semt, Frenklerle azınlıkların kaynaşmış bir yaşam sahnesidir artık. Büyülü bir yaşam: oteller, balolar, baleler, tiyatrolar, cafeler, operalar… Ve buralarının atmosferiyle yoğrulan kahvehaneler, pastaneler, birahaneler ve Beyoğlu’yla özdeşleşen meyhaneler…

Beyazperde’nin mayası da Beyoğlu’nda tutar. İstanbul’un bu yüzünde yeni bir Hollywood doğar: Yeşilçam; sinema, tiyatro, alafranga konserler, caz festivallerinin can alıcı köşesi haline gelir Beyoğlu; dansçılar, şarkıcılar ve film yıldızlarının sığınağı. Şehrin hayatına “eğlence merkezi” çehresiyle girer. Son moda eğlencelerin cazibe alanı. Eski İstanbul’un kendine özgü bir eğlenme şekli vardı. Kağıthane’de sazlı sözlü kasır eğlenceleri, Boğaz’da sandal sefaları, Çamlıca’da ve Göksu Deresi’nde bir rüya alemi nakşeden gezintiler…

“Göksu’ya gel ey servinaz / Dibesteler eyler niyaz
Bülbüller oldu nağmesaz / Güller açıldı geldi yaz.”

Boğaziçi’nin efsunlu mehtap âlemleri, şairlere, ressamlara ve bestekârlara sermaye olur; İstanbul’da zevk ve safa rüzgârı estirirdi.

“Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin /Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtab… İri güller… Ve senin en güzel aksin / Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.

Said Halim Paşa ve Bebekli Valide Paşa’nın mehtap Partileri Boğaziçi’nde, hülyalı gecelerde birlikte eğlenme zevkini bahşederdi.

“Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın / Bir ömrü hayale dayan ab uyanmasın.”

Rivayet olunur ki, mehtap âlemlerine en düşkün padişah sultan 1.Mahmut’tur. Erkek evladı olmayan Sultan ‘ın; “Hayatta iki şeye doyup tam olarak kam alamadım: Biri evlat, diğeri mehtap” sözü meşhurdur. Bir yandan batılılaşma cereyanıyla dışarıdan hücum eden yeni moda eğlenme şekilleri, öbür yandan iktisadi şartların değişmesi, İstanbul halkının berabere eğlendiği Lale Devri eğlenme modelini maziye gömer. İstanbul halkı artık tek başına eğlenecektir. Her türlü kaygılardan uzak, değerlerden kopuk; hareketli, şatafatlı, bir yığın alafranga eğlence, çılgınca Beyoğlu’na damgasını vururken, şehrin dini, mistik, alaturka kimliği acılara gark olur.

“Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet / Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.
O manayı bul da bul / İlle İstanbul’da bul / İstanbul… / İstanbul…”

Eyüb, Beyoğlu’na inat daima gelenekçidir. Vakur, mütevazıdır Eyüb. Beyoğlu medeniyet buhranının veledi, Eyüb tefekkür dünyanın evladı. Beyoğlu’nda kutsalımız ölürken Eyüb, moral değerlerin diriliğini muhafaza eder. Kendi kabuğuna çekilmiştir. Batılın dünyası giremez onun kapısından. Bir lokma, bir hırkadır Eyüb. Kâh mistisizm kokar, cami türbe ve tekkeleriyle; kâh aşk, Piyer Loti, Prens Sebahattin, Şair Fıtnat Hanım’ın sevdalarıyla. Eyüb sırtlarındaki asırlık çınar ağacının gölgesindeki kır kahvesi ve Aziyade’nin makamı tüm nostaljik aşkların sembolüdür. Tarihtir Eyüb, sur dışında kalan fakat Suriçi’nin 2500 yıllık mazisine ortaklığı ile.

Beşiktaş, Ortaköy, Kadıköy ve Tarabya da Beyoğlu’nun açtığı yoldan gider ve 21. yüzyılda eğlencenin nabzını tutmaya başlarlar. Moderniteyle birlikte barların, diskoların, gece kulüplerinin ve tavernaların sadası Üsküdar ve Galata Mevlihane semalarına ulaşır; Balat Agora ve Beyoğlu Meyhanelerinin sarhoşluğu Merdivenköy Cemevi ayinlerine bulaşır; striptiz ve gay-lezbiyen kulüplerinin çığlığı Kutsal Emanetler Dairesi’nde yirmi dört saat okunan Kuran’ın nağmelerine sataşır; Ortaköy ve Kalamışta jet- sosyetenin akınına uğrayan Lailalar, İskenderpaşa’daki zikirlerin. “Lailahe İllallah” larına karışır. İstanbul’un bir yüzünde, fışkıran marjinal zevkler, öbür yüzünde ayak direyen geleneksel değerler…Asya kimliğiyle İstanbul aşk ve iman, Avrupa kimliğiyle şirk ve küfürdür artık. İstanbul gecelerinde kimi zaman helal harama, kimi zaman haram helale galebe çalar. Bebek küçük Avrupa, Üsküdar küçük Asya. İstanbul peyzajında istiridyesini aralayan incidir Bebek; Marmara’nın kalbinde yatan denizyıldızı. İstanbul’un has bahçesine kurulmuş nadide yüzdür Bebek; şımarık, hoppa, sevimli. Ufacık balıkçı köyü iken küçük Avrupa’ya giden yolda bebek yüzlü bir çelebiyle tanışır Bebek. Rivayete göre, İstanbul’un fethi esnasında Çelebi, semte bir bahçe ve köşk yaptırır. Çelebi’nin ölümünden sonra burası “Bebek” diye anılmaya başlar. Bebek, lüks, konfor, imtiyaz. Ütopyanın gerçeğe dönüştüğü mekân. Ahmet Haşim’in “O Belde”si. Alice’nin “Harikalar Diyarı” tercihdir Bebek; şöhretin tercihi; paparazzilerin kümelendiği yer. Restoranlarının önünde kuyruk vardır Bebek’in; son model ciplerinin seyir halinde olduğu trafiğinde karmaşa. Bebek’in yeşillik ve mavilikle ördüğü huzuruna atılan şamardır bu. Türk, İngiliz, Fransız ve Amerikan halkıyla kozmopolit; Robert ve Amerikan Kız Kolej’leriyle misyonerdir; masam ama sinsi Bebek. “İstanbul’un fethini gören Üsküdar, Bebek’e nispet daima yerli, daima milli ve hep kalenderdir. Bebek maddede zaferdir; Üsküdar manada. Biri Nietzsche, öteki Konfüçyüs. Bebek imajıdır koynundaki yerli yabancı yatları, sürat motorları, yelkenlileri ve yılanlı yalı ile Üsküdar nostaljidir saray, kasır, av köşkleri, kız kulesi ile.

“Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar / Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar.
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi , ud gibi mi / Cumbalı odalarda inletir katibimi.”

Cumbalı odalarında ud ve tanbur çalınan Tanzimat yıllarının köşkleri ve konakları zamanla silinip gider: “Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı.” Fakat hala dergahlarından ney ve kudüm sesleri yükselir, Nedim’e göre dergahları sığınak olan Üsküdar’ın. Fetihle birlikte İslam diyarı olur, milli mücadelede mücahid. Cihangir’den Üsküdar’a karşı oturan İstanbullular, gurup vakti Kız Kulesinin altına dönüşen rengini seyre dalar.

Git bu mevsimde gurub vakti Cihangir’den bir bak/Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak

Tarlabaşı Sodom’dur, gizli siyasi kadrolaşmayla Ümraniye, Teksas .Hızlı saniyeleşme ve artan nüfusla cemiyet; köy ve yöre kültürünü muhafaza etmesiyle cemaattir ormanların fabrikaya dönüştüğü uygarlık olan Ümraniye. “İstanbul ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir.” Ya göklere çıkarılır mabud gibi ya da yerin dibine batırılır mahlûk gibi. Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan aşk fışkırtır; Tevfik Fikret’e nefret kusturur. “Sis” de onun eseridir; ”Siste Söyleniş” de. Kimine göre” bin kocadan arta kalan dul” kimine göre “zaman, mekân aşıp geçmiş sevgili” Tezatlar beldesidir İstanbul. Dikenli bir taht. Bir yüzünde çekicilik, ötekinde iticilik. Cennet de İstanbul’dur cehennem de.Huzur da ondadır,anarşi de.Varlık da ondan doğar yokluk da.Fener Rum varlık,Yahudi Balat yokluk.Uzak cephesiyle Paris; yakın çehresiyle Kabil. Kâşaneler dıştan görülür, viraneler içi doldur. Bir yanıyla Cinderella’dır İstanbul, öbür yanıyla Külkedisi. Bir yanı sefa bir yanı cefadır İstanbul’un. Beylerbeyi, Tarabya, Emirgan’da konaklar, köşkler, yalılar; Maltepe, Gültepe’de köhne, izbe mekânlar. Bir yanda mor salkım, leylak ve erguvan; öte yanda çöp, kusmuk ve kan. Ataşehir devler ülkesi, Ok Meydanı cüceler. Birinde New York’un Gökdelenleri, ötekinde gettoları. Zıtlıklar koyun koyunadır İstanbul’da. Harbiye’de cazlar, baleleri, resitaller; Feshane’de bayram ve ramazana dair nostaljik ritüeller. Bir kemanın tellerinden dökülen nağmeler gibi huzur aşılayan Emirgan, Anodolu Kavağı;öte yanda gürültü kirliliği,anarşi,trafik. Un kapanı dansöz, rakı, balık; Kocamustafa Paşa sohbet, tesbih ve sarık.

Moda üreten, emek veren; Hacıhüsrev çalarak geçinen. Pendik iş gücü, Kasımpaşa yan kesici.

Bir yanda şıklığı ile Avrupai kokoşlar, öte yanda pejmürde rüküşler. Bir yanda iştihası gittikçe kabaran aristokrat, öte yanda açlıktan karnı guruldayan havas. Bir tarafta ezilenler, diğer tarafta ezilenlerin omuzlarında yükselenler. Nişantaşı, Moda, Etiler modernizmin ayyuka çıkışı; Sultanbeyli, Tuzla ve Gaziosmanpaşa geri kalmışlığın acı çığlığı. Kah birinci dünya ülkesidir İstanbul, kah üçüncü dünya. Nişantaşı marka, Sultanbeyli parya. Biri öz, diğeri üvey evlat.Birincisi vitrin,ikincisi bodrum. Biri debdebe,diğeri harabe.Biri planlı yapılaşma,öteki çarpık kentleşme. Birinde burjuvazinin direncini simgeleyen abideler gibi duran apartmanlar; ötekinde boyasız, soluk, sıvasız duvarlar. Biri şahika, diğeri karanlık kuyu. Nişantaşı İstanbul’un zaferi, Sultanbeyli mağlubiyetidir. Nişantaşı varlıklı, köklü; Sultanbeyli garip muhacir. Nişantaşı aristokrat; Sultanbeyli avamdır. Nişantaşı işveren; Sultanbeyli İşçi. Nişantaşı Amerika’nın beyaz adamı; Sultanbeyli Kızılderilisi. Nişantaşı sofistikedir, Sultanbeyli ham sofu. Bir cephede Avrupa Birliği flaması, bir cephede hilafet bayrağı.Nişantaşı keçi sakal,Sultanbeyli hacı sakal.Şövalyedir Nişantaşı,umacı Sultanbeyli. Birinde “laik” yaftası, ötekinde “gerici” damgası. Biri İstanbul’un Avrupa yakasında baykuş kahkahası, öteki Anadolu yakasında kertenkele tıslaması. Biri ”ben”, diğeri “öteki”leştirilen. Biri saray saltanatı, öteki mağara cefasıdır. Nişantaşı parfüm kutusu, Sultanbeyli duman, lağım kutusu; Birincisinde kadınlar solaryumlu, ikincisinde eller ağır işten nasırlıdır. Nişantaşı kadınların bir elbiseye on yedi milyar akıttığı alışveriş çılgınlığı; Sultanbeyli çocukların okul yerine işe gitme zorunluluğu. Bir tarafta gökyüzü mavi; öteki tarafta daima gri.

İstanbul’un ruhsal yolculuğudur Nişantaşı ve Sultanbeyli. Birinde düğün bayram var; ötekinde hüzün. Biri umut, diğeri hüsrandır. Nişantaşı yaşama sevinciyle yükselen adrenalin; Sultanbeyli can kafesinde karamsarlıkla çırpınan ruhun acziyeti. İstanbul, okunması elzem devasa eserdir; Balzac’ın “ihtişam ve Sefalet’i gibi. Etiler ihtişamdır. Gaziosmanpaşa sefalet. Etiler para, şöhret, sıhhat; Gazi ıstırap. Gazi’nin, bir yılda kazandığını Etiler bir ayda cebine koyar. Ağız kokusunu duyar Etiler Gazi’nin. Kılı kıpırdamaz. Dosto’nun açlığını umursamayan Tolstoy gibi. Dosto’yu bir ay kayıracak parayı, bir öğle yemeğinde tüketen Tolstoy’dur Etiler. Gazi trajedi, bedbaht. Geçim sıkıntısı, eve ekmek götürme derdi yoktur Etiler’in Ekmek onun ağzındadır. Etiler şuh kahkaha, Gazi ağıt. Etiler “ızgara somon balık, kırmızı şarap’tır; Gazi “soğan ve somun ekmek.” Kadınlar birbirinin aynıdır Etiler’de. Bir fabrikada üretilmiş gibi. Dolgun dudak, şişkin yanak, çekik kaş ve kalkık burun. Bunun için milyon dolarlar sarf ederler, gazetelerin jet- sosyete sayfalarını süsleyen Etiler kadınları. Gündelik zevklere toktur karnı hedonist Etiler’in. Dedikodu kulisleri yetmez ona. Farklı arayışlar, fanteziler, mazoşist hazlar peşindedir “Testere cinayeti”nde görülen keman kutusunda, kesik başlı kadın cesedi taşımak gibi…

Kaynakça:
1-)İstanbul’da Yaşama Sanatı ,Haluk Dursun, Timaş Yayınları,2009 İstanbul
2-) Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, 2009 ,İstanbul, 26.Baskı.
3-)En Güzel Türk Şiirleri, Mustafa Uslu, 2000 ,İstanbul
4-)Muhtelif İnternet Siteleri

20 Ocak 2012 Cuma

Edebiyat ve İdeoloji İlişkisi Üzerine

Sosyolog Kenan Çayır (Bilgi Univ.) ile Söyleşi

Mücahid Sağman, Nida Dergisi

Edebiyat tarih boyunca toplum oluşumunun ve toplumsallığın bir alanı olmuştur. Bu anlamıyla ne siyasal erkten ne dinden ne de ekonomiden bağımsız değildir. Bu söyleşide, toplumu oluşturan nesnel bir algı olarak ideolojinin edebiyat ile olan ilişkisini incelemek istiyoruz.
Edebiyat ve ideoloji arasında nasıl bir bağ vardır?
Bu soruya edebiyatı ve ideolojiyi hangi bağlamda ele aldığımıza bakarak cevap vermek gerekir. İdeolojiyi, ‘belirli bir fikri empoze eden bakış açısı’ şeklinde dar bir açıdan ele alabiliriz. Bu açıdan da bazı edebiyat ürünlerini, ‘belirli bir fikri didaktik bir şekilde okuyucuya aktarıyor mu aktarmıyor mu, yani ideolojik mi yoksa değil mi?’ şeklinde değerlendirebiliriz. Bu anlamda hemen her düşünce akımının, yani sol, Kemalist, İslami vs., didaktik, ideolojik yapıtları vardır.
Daha geniş anlamda baktığımızda ise ideoloji, hepimizi çevreleyen dilsel, kültürel, anlamsal pratikler bütünüdür. Bu açıdan bakıldığında ise ‘her edebi ürün ideolojiktir’ denilebilir. Çünkü edebiyat, dil ile şekillenen, belirli bir kültürel ortamda anlam kazanan, belirli bir okuyucu kitlesi için üretilen ve yine kendisi de çevresini belirli bir perspektiften gözlemleyen bir yazarın faaliyetidir.
Benim açımdan bir sosyolog olarak önemli olan, edebi yapıtların, içinde bulundukları toplumsal ortamı nasıl tasvir ettikleri ve farklı metinlerle nasıl ilişkiye geçtikleridir. Edebiyat sosyolojik süreçleri incelemenin en önemli araçlarından biridir. Örneğin bugün bence, erken Cumhuriyet dönemini sosyolojik olarak incelemek için en önemli kaynak hâlâ edebiyattır. Dolayısıyla benim için ideolojiyi dar ya da geniş anlamda ele almaktan çok edebiyat ile toplumsal süreçler arasındaki ilişkiye bakmak daha önemlidir. Ve bu anlamda evet, her edebiyat belirli bir ideolojik duruşun, dilsel pratiklerin ve güç ilişkilerinin bir sonucudur.
Türkiye’de Eleştiri, edebiyatın yönlendirilmesi anlamında ne kadar etkendir? Bu bağlamda ‘İslamî edebiyat’ eleştirinin neresindedir?
Edebiyatçı olmadığım için eleştiri ve edebiyat ilişkisi hakkında derinlemesine konuşma yetkisini kendimde görmem. Ama izleyebildiğim kadarıyla sadece edebiyat alanında değil, birçok sanatsal alanda uzmanlar, Türkiye’de iyi bir eleştiri geleneğinin yerleşmediğini ileri sürüyorlar. Edebiyat eleştirilerinin yapıldığı dergiler, yıllıklar zaman zaman çoğalıyor ama Türkiye’de birçok alanda gördüğümüz gibi süreklilikleri olmuyor. Yine edebiyat alanında kısa süre hayatına devam eden ve kapanan dergiler dönemindeyiz sanırım.
Bu alandaki bir önemli nokta da bence farklı kesimler arasındaki kopukluk. Belirli bir düşünce akımını takip eden insanların kendi alanlarındaki eserleri tanıtan, eleştiren dergiler çıkarmaları doğal ve önemli bence. Ancak bazen bu ‘birbirini izlemeyen ve birbirine sağır cemaatler’ haline de dönüştürüyor insanları. Örneğin, İslami çevrelerce üretilen edebiyat, diğer kesimler tarafından neredeyse hiç tanınmamakta ve eleştirilmemektedir. İslami kesimlerde bir zamanlar yayınlanan Suffe Kültür ve Sanat Yıllığı’nda da bu durumdan şikâyet edildiğini hatırlıyorum. Fethi Naci, birkaç İslami romancının eserleri hakkında eleştiri getirir ama o da estetik açıdan zayıflıklarına işaret ederek, bir daha bunu yapmayacağını söyler ve yapmaz. Ama İslami çevrelerde üretilen edebiyatı da homojen olarak görmemek gerekir. Ben hâlâ daha derinlikli bir bakışın ve eleştirinin yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Son yıllarda İslami ve laik, sol, liberal çevreler arasında bir yakınlaşma ve iç içe geçme durumu yaşanıyor. Örneğin İslami kesimden insanlar farklı gazetelerde yazıyorlar, yine İslami kesimden olmayan insanlar İslami kaygıları olan yayın organlarında yazıyorlar, toplantılarda birlikte oluyorlar. Ama edebiyat eleştirisi açısından değişen durum yok gibi. Farklı kesimler ve yapılan eleştiri birbirine değmiyor.
1980’lerin 90’ların İslamcılığından bugün 2000’lerin İslamcılığına geçişte ‘İslami Edebiyatın’ seyri hakkında neler söyleyebiliriz?
Kitabımın temel tezi de İslami hareketleri incelemek için edebiyatın önemli bir kaynak olduğudur. Dolayısıyla sorunuzun ima ettiği iki nokta önemli: İslami kesimlerdeki toplumsal olaylar ve edebiyat arasında yakın bir ilişki var. Ve İslami hareketler son yirmi, otuz yıldır önemli bir dönüşüm geçiriyorlar.
İslami hareketler Türkiye’de ve dünyada genellikle özcü bir şekilde yorumlanırlar. Bugün de bunun izlerini görüyoruz siyasi tartışmalarda. Yani sanki dindar kesimlerin zaman içerisinde hiç değişmeyen, toplumsal ve siyasal ortamdan etkilenmeyen bir anlam dünyaları ve hedefleri varmış gibi düşünülüyor. Oysa sosyolojik açıdan baktığımızda kutsal metinler, dinsel inançlar; toplumsal aktörler tarafından hep ve sürekli yeniden yorumlanıyorlar. Dolayısıyla özcü değil, süreç içindeki değişimlere ve etkileşimlere odaklı bir okuma yapmak gerekir.
Edebiyatın bize sağladığı şey de budur aslında. İslami kesimlerce üretilen romanlarda biz belirli dönemlerin dindar aktörlerini, çevrelerini değerlendiriş şekillerini ve öteki insanlara bakış açılarını görürüz. Yani bazen genelleme yaparak konuştuğumuz, İslami hareketler dediğimiz şeyin kanlı, canlı aktörlerini görürüz. Bu açıdan 1970’lerde üretilmeye başlanan ve 1980’lere hâkim olan romanlar, kamuoyunda ‘hidayet romanları’ olarak bilinen belirli bir tür oluşturmuşlardır. Bu romanlarda dindar aktörler modernleşme süreci ile hesaplaşırlar. Modernleşme sürecinden dışlanmalarını, modernizmin ‘sokağın huzurunu’ bozduğunu, dindar insanları aşağıladığını anlatırlar. Dönemin başörtüsü yasakları da dâhil olmak üzere birçok toplumsal sorun da yansır bu romanlara. Hidayet romancıları, edebiyatı, Cumhuriyet batılılaşması ile hesaplaşma alanı olarak görürler. Ve bundan da önemlisi belki romanlarını, İslami mesajlarını iletmek için yazarlar. Dolayısıyla bu hidayet romanları aynı zamanda birer eğitim malzemesi gibidir. Dönemin laikleşme, modernleşme, kentleşme süreci karşısında dindar aktörlere, nasıl tavır takınacaklarına dair hep benzer tavsiyelerde bulunulur. İslami bir düzen ve toplum hayal edilir bu romanlarda.
1990’lara gelindiğinde ise bu romanlara İslami kesimin içinden de eleştiriler yükseltilir. Bu romanlarda resmedilen ezik, arabesk, dışlanmış figürlerin dindar aktörleri temsil etmediği ileri sürülür. Sosyolojik açıdan da önemli bir tespittir bu. Çünkü 1990’lara gelindiğinde dindar aktörler artık siyasal, ekonomik ve kültürel alanda yavaş yavaş başarı göstermeye başlamışlardır. Birçoğu üniversitelerden mezun olmuş, zenginleşmeye başlamış ve modern meslekler icra etmeye başlamış aktörlere dönüşmüşlerdir.
Dindar kesimler açısından değişen bu sosyolojik zemin, bence kendini edebiyatta da göstermeye başlar 1990’larda. Nitekim bu dönemde üretilen romanlar, sayıca az olsa da hidayet romanlarından tamamen farklıdır. Benim özeleştirel romanlar olarak adlandırdığım bu dönem romanlarında İslami karakterler bu kez, 1980’lerin İslami anlayışıyla yüzleşirler. Hatta açık açık hidayet romanlarındaki anlatıyı sorgularlar. Hidayet romanlarında hayal edilen dünyanın gerçek dünyadan tamamen farklı olduğunu dile getirirler. Bu arada İslami kesimler içindeki heterojenlik de açığa çıkar. Özellikle kadın romancıların yazdığı edebi ürünlerde dindar erkekler, kadınları kamusal yaşamın dışında tutmaya çalışan İslami söylemler açıkça eleştirilir. Yani dindar aktörlerde görülen dönüşümlerin hikâyeleridir bu dönem romanları.
Bu dönüşümün yansımalarını, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin eski geleneğini eleştirmesindeki gibi siyasal alanda da görürüz. Ya da bazı eski İslamcı aktörlerin, değişimlerini kaleme aldıkları otobiyografik metinlerde de görmeye başlarız bu yıllarda. Ama bunların hiçbirisi Halime Toros’un ‘Halkaların Ezgisi’ ya da Mehmet Efe’nin ‘Mızraksız İlmihal’ romanlarındaki gibi duyguları da işin içine katarak gerçekleştirilen anlatım kadar etkili değildir. Bu yüzden sürekli vurguluyorum, edebiyat, sosyolojik süreçleri izlemenin eşsiz araçlarından biridir.
Metin-yazar-okuyucu arasındaki dinamik bağdan hareketle, toplumu oluşturan parametrelerin değişimi edebiyat üzerinden nasıl okunabilir?
Ben toplumsal ortamın edebiyatı şekillendirdiği ya da tam tersinin iddia edildiği tek yönlü açıklamaları eksik buluyorum. Bence çift yönlü bir etkileşim var. Yani her edebi ürün bir toplumsal ortamın ürünü. Ama aynı zamanda o ortamı da, o ortamdaki aktörleri de etkileyen bir ürün.
Bunu biraz daha açarsak, bir dönemde üretilen edebi eserin anlaşılması, anlam kazanması için içinde bulunduğu toplumsal bağlamla ilişkide olması şarttır. Bir romanı sadece yazarının ürünü olmasından çıkaran da budur. Roman, içinde bulunduğu toplumsal ortamla, okuyucu profiliyle iletişime geçebilmelidir ki anlaşılsın. Edebi eseri, bireysel çalışan bir yazar üretiyor, hatta hikâyeyi kurguluyor gibi görünebilir ama o yazarın kullandığı dil toplumsaldır. Aksi takdirde eserin anlaşılması da mümkün değildir zaten.
Öte yanda edebi ürünler okuyucularını da etkilerler. Türkiye’nin çok farklı yerlerinde birbirleri arasında fiziksel irtibat olmayan milyonlarca insanı ‘İslami hareketler’ şemsiyesi altında toplayan da üretilen edebi olan ve edebi olmayan eserlerdir. Çünkü bu kadar farklı insana dil veren, muhayyile kazandıran, ortak bir duygu repertuarı sağlayan şey öncelikle ortak bir şekilde okunan romanlardır. Dolayısıyla edebiyat ve toplumsal parametreler etkileşimini çift yönlü düşünmek gerekir.
İslamcılığın iktidar hedefini yakalayıp sekülerleşme eğilimi gösterdiğine dair genel bir kanı var. Buradan hareketle yeni edebi akımın “hidayet” ya da “düzen karşıtlığı” ya da “İslami sembolizmin her yerde görünebilirliği” gibi söylemler bugün hangi yeni söylemi üretmiştir/yer değiştirmiştir kendi içinde?
İslami kesimlerin ben de gittikçe sekülerleştiğini düşünüyorum. Bunu muhakkak kötü anlamda da kullanmıyorum. Dindarların ve her kesimin sürmek zorunda olduğu modern yaşam ile dindar pratikler arasında gerilim var. Modern yaşam, modern meslekler, insanları, dini inanışlarını yeniden yorumlamaya itiyor. Bu yorumlar içerisinde ben dindar kesimler arasında çok daha eşitlikçi, çok daha evrensel değerler üretebilecek bir potansiyel de görüyorum. Ama bu dönemin gerilimleri ve dönüşümleri henüz edebiyata yansımadı sanki.
Bu yeni dönemin bence en önemli aktörleri dindar kadınlar. Çünkü İslami kesimlerdeki zenginleşme, sınıf atlama, siyaset ve ekonomik alandaki başarı öykülerine rağmen dindar, başörtülü kadınlar hala ayrımcılığa uğruyorlar. Ve eleştirilerini hem dindar kesimlere hem de laik kesimlere yöneltiyorlar. Çünkü İslami söylem hâlâ kadını kutsallaştırıyor; tüm yüceltilen değerleri kadınların sergilemesi isteniyor; bu da kadınların yaşam alanını müthiş daraltıyor. Kadınlar çalışmak istediklerinde, İslami şirketlerde dahi düşük ücretlere mahkum edilerek sömürüldüklerini dile getiriyorlar. Başörtüsü kamusal alanda ise birçok laik insan için hala sorun zaten. Ama son zamanlarda dindar, feminist, solcu vs. kadınlar insan hakları bağlamında bazen ortak hareket ediyorlar. Bu da hem dindar kadınları hem de öteki ideolojileri dönüştürüyor. Bu tür toplumsal eylemlerden ve pratiklerden ben, yeni bir dil ve edebiyat çıkabilir diye düşünüyorum.

25 Kasım 2011 Cuma

‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye'

Radikal Kitap
25.11.2011

Kısa bir süre önce ‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye’ isimli son kitabı yayımlanan Prof. Dr. Murat Belge ile kitabının ışığında Türkyie’nin makus militarist talihinden ötesini konuştuk. Almanya ve Japonya’yı konuşurken, Türkiye’yi anladık.

Nasıl ve ne zaman başladınız bu projeye?
Kitap fikri daha önceden de aklımdaydı. 2005 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında verdiğim derste ders konusu olarak bu meseleyi seçtim kitaba faydası olsun diye. Temel mesele ulusal birliğin tahsisi süresinde militaristleşen Almanya, Japonya ve Türkiye’yi kendileriyle aynı coğrafyalardaki militarist olmayan denkleriyle kıyaslayarak aradaki farkların sebeplerini sorgulamaktı. Almanya’yı İtalya; Japonya’yı Hindistan; Türkiye’yi ise Yunanistan’la kıyasladım.

Bu diğer üç ülke neden militarist olmuyor?
Bu çok da iradeye bağlı bir şey değil. Zira bu üç ülkenin tarihinde de militarist dönemler, kişiler ve kurumlar var. Mesela, İtalya Mussolini döneminde militarist olmak için elinden geleni yapmış ama becerememiş. Yunanistan’ın az buz bir darbe tarihi yoktur ama oraya militarist bir ülke diyemeyiz. Merkezi devlet geleneğinin olmadığı durumlarda, ulus devletleşme sürecine girildiğinde hali hazırda yerleşik bir burjuvazi yoksa devleti ordunun kurması kaçınılmaz oluyor. Bu da militaristleşmeyi getiriyor. Kitabın birinci tezi bu. İtalya’da iyi kötü bir burjuvazi var. Ordu büyük zaferler kazanarak kurmuyor devleti. İtalyan ulusal birliği, sosyalist eğilimleri olan Garibaldi gibi bir adamın başında olduğu bir süreç ve onun kırmızı gömleklilerinden oluşan bir ordu var ortada. Kazanılan birkaç askeri başarı da İtalyan güçlerinden çok Fransa ve 3. Napolyon’un yardımıyla oluyor. En önemli etken ise İtalyan birliğini kuracak olan Piedmont Sardinia krallığının başında Cavour gibi bir adamın olması. Cavour, İngiltere ve Fransa’yı örnek alarak liberal ekonomiyi benimseyen dışarı açık bir devlet modeli benimsiyor. Ve bu krallık büyük ölçüde bir burjuva ekonomisi üstüne oturuyor.


Şu an Almanya ve Japonya için hâlâ militarist diyebilir miyiz?
Hayır.

O zaman bu durumda saydığımız örnekler arasında hâlâ militarist olan tek ülke Türkiye?
Öyle maalesef.

Bunu onlar nasıl aştı da biz aşamadık? Kapitalistleşme sürecinin gecikmesinden ötürü mü?
Bu da var ama bir diğer sebep de Almanya ve Japonya ordu önderliğinde geçirilen ulus devletleşme sürecini atlattıktan sonra arasına katıldıkları güçlü toplumlar camiasında derhal emperyal emeller geliştirmeye başladılar. Almanya iki tane dünya savaşı çıkardı, Japonya da bunların her ikisine de bir şekilde bulaştı. Sonuç olarak ikisi de yenilen tarafta oldular. Birinci Dünya Savaşı’nda da yenilmiş oldukları halde o denli korunmuş bir militarist temel vardı ki sarsılmadan ikinci savaşa sürükledi. İkinciden sonra da böyle olunca artık Almanya emperyal emelleri bir tarafa bırakıp demokrat Avrupa ülkesi olmak durumunda kaldı. Aynı şey Japonya için de geçerli. Bundan kazançlı çıkanlar ise Alman ve Japon toplumları oldu çünkü militarizmin yenilmesi toplumun kazanması demek.

Toplumun hiç mi payı yok bu kazanımda?
Doğrusunu söylemek gerekirse çok yok. Kuvvetli militarist temelleri olan iki ülke bunlar ama her ikisinde de gayet kuvvetli anti-militarist sol hareketler var. Tabii o solun tüm toplumu kendi safına çekecek kadar bir gücü yok ama bir muhalefet olarak kuvvetli. Ancak Almanya’ya baktığımızda oylarını sürekli olarak artıran bir Alman Sosyal Demokrat Partisi var. Bunlar ne yaptı dersen, vallahi hiçbir şey yapmadılar militarizmin zayıflaması için. Weimer Cumhuriyeti’nde de bu parti iktidardaydı ve ordunun kuyruğundan gitmekten bir türlü vazgeçemediği hatta “ulusal çıkarlar” söyleminden bir türlü kopamadığı için ona hizmet bile ettiğini görüyoruz. Türkiye’deki durum buna çok paralel, ne olursa olsun ordumuz zor durumda kalmasın fikri...

Tepede militarist bir yönetim olabilir ama tüm bir toplumun militarist olması için o anlayışı içselleştirmiş ve gündelik hayat pratiklerine yansıtmış olması gerekmiyor mu?
Kitabın asıl tezi bu zaten.

İki yönü var o zaman militarizmin. Evet, Türkiye uzun zamandır askeri vesayetle idare ediliyor ama toplumun bunda hiç mi suçu yok?
Var tabii.

Ama mevcut durum bundan farklı. Bir değişim söz konusu. Hükümet ve askeriye arasındaki gerilimin toplumda yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gayet ortada durum. Biri referandum olmak üzere kaç seçim geçti bir şekilde, toplum askere direnen bu partiye oy veriyor. Önceden biraz korku da vardı ama şimdi yok. Mesela Almanya ve Japonya’da anti-militarist radikal sol hiçbir zaman seçim kazanmadı. Hep militarizmden yana olan liberal demokrat parti kazandı seçimleri, çok yakın zamana kadar. O yakın zaman dediğim zaman geldiğinde ise Japonya’da militarizm falan bitmişti. Ama Türkiye’de böyle militarizme kafa tutan bir sol hareket falan da olmadı. Mesela Alman sosyal demokratlarının parlemento toplantılarında çok radikal jestleri vardı ama onların sorunu kendilerinin pek radikal olmamasıydı. Temelde bayağı teslimiyetçi ve kapitalizm içinde yaşamaya razı olmuş bir partiydi. Bunun dışında Almanya ve Japonya’da muhalefetin dışındaki ana akım diyebileceğimiz adamların da militarizme değişen derecelerde bir hayranlığı ve razı oluşları söz konusuydu. Mesela o da bizde yoktur.

Nasıl yani?
Türkiye’de büyük çoğunluk askere güveniyoruz der. Bütün anketlerde en güvenilen kurum çıkar askeriye yıllardır ama buradaki durum bu sorunun resmi cevabı budur, resmi cevaptan şaşmayalım başımıza iş açmayalım gibi bir tavırdan kaynaklanmaktadır. Ama alttan altta bir sapma da söz konusudur. Ordusunun arkasından giden katı disinplinli Alman ve Japon mizacının tam tersidir Türk insanının yapısı. AKP’ye kadar ordu, karşısında sert bir muhalif görmedi. Çünkü Türk burjuvazisi tekelci devlet kapitalizminin bir ürünü olduğu için askeriyeyle gayet barışıktı. Anadolu burjuvazisinin ortaya çıkması ve güçlenmesi mevcut sert muhalefetin yerli dayanağını oluşturdu. Ama bu muhalefetin vücuda gelmesinde en az bunun kadar önemli olan bir diğer faktör de uluslararası konjonktürdür. Artık soğuk savaş yok ve artık askeri darbeleri desteklemeyen bir Amerika var. Bu da militarzimin aleyhine gelişen bir durum.

Bu sert muhalefetin oluşum sürecine burjuvazi nasıl adapte oldu sizce? Rolü neydi?
İstanbul burjuvazisi içinde Koçlar devlete en bağlı olanlardır. Sanırım kurdukları işin tabiatı da biraz bunu gerektiriyor. Militarizm meselesinden çok da ayıramayacağımız bu Avrupa Birliği’ne katılım konusunda da Koç ayak sürüdü. Basite indirgersek bunun sebebi iç pazara dayanıklı tüketim malları veren bir üreticinin tek olduğu pazarda rekabet istememesidir. Yakın zamanda gün yüzüne çıkartılan konuşmalarda da görüyoruz ki Rahmi Koç mevcut hükümetin gitmesi gerektiğiyle ilgili oturup fikir teatisinde bulunabiliyor mesela. Bu büyük aileler içinde Eczacıbaşı da değil bir tek Sabancı’dır dünyadaki gidişata uyum göstermeye çalışan. AB konusunda çok daha açık ve taraftardır. Sakıp Bey’in hayattayken Kürt meselesi üstüne söylediği şeyler, arkasından Alparslan Türkeş’in ona haddini bil demesi, kısa zaman içinde Sabancılardan birinin öldürülmesi gibi olayların da gösterdiği gibi Sabancılar İstanbul burjuvazisinden çok bir Anadolu burjuvazisi gibi davrandılar.

Peki, burjuvazinin yokluğunda işi ordu ele alır tezinden yola çıkarak, militarizme karşı direnen bu sert muhalefet ile pek de geçinemeyen bir yerleşik burjuvazinin aslen üstlenmesi gereken rolü üstlenememesinden ötürü uzun vadede bir vesayetten bir diğerine geçmemiz söz konusu olabilir mi?

Olmaz diyemem, olabilir. Ben de zaten bugünlerde hep bu tema üstüne yazıyorum. Bir toplumun demokratik kültür tecrübesi azsa, ki bizim az, o zaman bir vesayetin yerini başka bir vesayetin alması riski artıyor. AKP gibi bir partiyi tabanı ve önderleriyle beraber ele alırsak, onların da kendi militarizmini oluşturması gayri mümkün görünmüyor.

Ne tür bir militarizmden bahsediyorsunuz?
Kendisini İslamın ordusu diye tanımlayan bir orduyla militarizm yapabilir. Düşmanı Kürtler değil, Yahudiler olan bir bir militarizm. O taraftan böyle bir şeylerin oluşması isteyecek olanların sayısı da pek az değildir. Bu kesin olur diye bir şey söyleyemem ama muhtemeldir.

O zaman önümüzde üç alternatif var. Askeri vesayet, karşı vesayet ya da demokrasinin oluşması için burjuvazinin tarihi rolünü üstlenmesi. Siyasal sol nerede duruyor bu denklemde?

Bu konuda hep konuşuyorum. Konuşurken de pek güleryüzlü konuşamıyorum. Bunun sebebi de ortada böyle bir sol olmaması. Türkiye tabiatta iki sağı olup da hiç solu olmayan tek objedir. Böyle başka bir obje de yoktur ve olmamıştır. İşçi partisi ilk kurulduğunda nasıl “ordu gençlik el ele milli cephede” gibi sloganlar atan bir devrimci cephe varsa şimdiki devrimciler de ya orda ya da nötr durduklarını söylüyorlar. Nötr olmak diye bir şey yok tabii, o orada olmak anlamına geliyor. Bu zihniyetten çıkamadı Türk solu.

Ama solun da işi zor. Askere karşı duracak, muhafazakâr kapitalist iktidar partisine karşı çıkacak, burjuvaziyle de mücadele edecek. Bu da “çarşı her şeye karşı” gibi karikatürize bir algılanma biçimine yol açmaz mı?

Karşı olduğu şeyleri ve niçin karşı olduğunu net bir şekilde ortaya koyacak. Ama bu arada bunlarla paylaşabileceği şeyler varsa da sırf onlar yaptı diye reddetmeyecek. Yani kısacası harbi olacak. Çok bilinmedik bir formül bulman gerekmiyor. Dürüst olacaksın ve kendini net bir şekilde topluma anlatacaksın. Şimdi biz tabii böyle bir işe bayağı bir sıfırdan başlamak durumundayız. O yüzden müthiş bir kalabalık beklememek lazım. Az ama doğru şeyleri söyleyecek ve bu söylediklerini kanıtlayarak mesafe kat edecek bir sol olabilir ancak. Ben artık böyle toparlayıcı birleştirici bir sol yapalım fikrine falan da kesinlikle inanmıyorum. Bu durumda sayı artıyor ama içten çatışmalar başlıyor. O işten de kimseye bir hayır gelmiyor. Ayrıca belli durumlarda burjuvaziyi desteklersin. Mesela İstanbul burjuvazisi tutarlı bir laisizm savunuyor. Sırf burjuvaya karşı geleceğim diye laisizme karşı çıkmayacaksın ona katılacaksın. Askerin ve Kemalizmin nesine sahip çıkabilirler onu bilmiyorum çünkü mesela oradaki laisizm de hiç tutarlı değil. Bir diktatoryanın otoriteryen enstürmanı sadece. Solcu ne ister? Memlekete sosyalizm gelsin, sosyalistler çoğalsın falan. E şimdi bu sosyalistler nereden çoğalacak? İthal edecek halimiz yok.

Nereden çıkacaklar sahiden?
Buradaki malzemenin içinden çıkacak. Kimdir bunlar? Bunlar şu an AKP’ye oy verenler. Memleketin genel yapısı itibariyle AKP’ye oy verenler, CHP’ye oy verenler ve MHP’ye oy verenler var. Bu son ikisinin sosyalist olmasını beklemek bana bayağı bir hayalperestlik gibi geliyor. Eğer bir sol olacaksa, AKP tabanı dönüşüp sosyalist olacak. Bu da bana imkânsız görünmüyor.

Solun AKP tabanından oluşması konusunda Kürt hareketini nasıl bir yerde görüyorsunuz? Ben orada da çok uzun zamandan beri kemikleşmiş militarist bir yapı görüyorum mesela.
Ben de ve çok endişe verici bir şey bu. Pekâlâ Türkiye demokrasisinin en önemli ağırlık merkezlerinden biri olabilecekken PKK’nın tavrı nedeniyle Kürt hareketi demokrasiye güç katan bir şey olmaktan çıkıyor. Tabii Kürt hareketi en başından böyle bir şey değildi ama PKK en başından beri buydu. 60’lı yıllarda doğu mitingleri başladı, Tarık Ziya, Mehdi Zana gibi genç sosyalist Kürtler o zamanlarda çıktı. Ama 70’lı yıllarda özellikle 12 Mart’tan sonra bir ideoloji etrafında Kürtler ve Türkler denebilecek bir durum pek kalmadı. ABD emperyalizmine karşı silahlı mücadele veren Vietnam ve Kamboçya gibi örneklerden esinlenerek silahlı mücadele vermek için kurulmuş ve bu şekilde adını duyurmuş bir yapı söz konusu. Adına gerilla mücadelesi de desen, silahlı mücadele silahlı mücadeledir ve militer bir yapı, hiyerarşi, disiplin, itaat vesaire getirir. Toplumun hiç mi suçu yok dedin ya, bu, Kürtler için de geçerli bu açıdan. Kürtlerin içinde artık böyle olmasın, siyasal mücadele militer mücadelenin yerini alsın diyenler var. Ama yeterince çok değil maalesef.

MİLİTARİST MODERNLEŞME
Almanya, Japonya ve Türkiye
Murat Belge
İletişim Yayınları
2011, 830 sayfa

17 Ekim 2011 Pazartesi

Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası


Hüseyin Yayman
SETA Yayınları / Şubat 2011
Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfı uzun bir çalışma sonunda Kürt sorunu konusunda bir başucu kitabı hazırladı. Dünden bugüne Kürt sorunu hakkında kaleme alınmış tüm belge ve raporların bir araya getirildiği kitap, hem analitik, hem de ansiklopedik bir kaynak niteliğinde. Çalışma, 23 Nisan 1920 TBMM’nin açılışı ile başlayıp, Demokratik Açılım süreciyle son bulan 90 yıllık bir öyküyü belgeler üzerinden ele alıyor.
Gazi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı uzmanı Hüseyin Yayman tarafından uzun bir çalışmanın sonucunda hazırlanan Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası isimli kitap, bu konuda yazılmış gizli-açık tüm belgeleri bir araya getiriyor. Çalışma, devletin belgelerinden partilerin çalışmalarına değin tüm literatürü tek tek irdeleyerek bir hafıza tazelemesi yapıyor.
‘Güvenlikçi Yaklaşım’ – ‘Demokratik Yaklaşım’ Mücadelesi
Son dönemde birçok nitelikli çalışmaya imza atan ve Türkiye’nin en önemli düşünce kuruluşlarından biri olan SETA Vakfı tarafından yayımlanan kitap, geçmişi masaya yatırarak yapılması gerekenlere ışık tutuyor. Çalışma, Kürt sorunu hakkında iki temel yaklaşımın olduğunu dile getirirken bunlardan birincisini güvenlikçi yaklaşım, diğerini ise demokratik yaklaşım olarak tanımlıyor. Kitap, 1990’lı yılların Kürt sorununda milat olduğunu ve sorunun hızla toplumsallaşmaya evrildiğini ortaya koyuyor.
Çalışmada devlet adına hareket eden görevlilerin ‘devleti tarih ve toplum önünde ayıplı hale getirdikleri’ belgelerle ortaya konulurken bu yaklaşımın sorunun çözümünü zorlaştırdığı dile getiriliyor. Özellikle tek parti dönemindeki Fevzi Çakmak, İbrahim Tali Öngören, İsmet İnönü ve Şükrü Kaya raporları bu dönem çalışmalarının ana karakteristiğini oluşturuyor. Yayman, Kürt sorununun zaman içinde geçirdiği metaformofozu belgeler üzerinden ortaya koyarken güvenlikçi yaklaşımı sert biçimde eleştiriyor.
1925’ten 2010’a Kadar 70 Kürt Raporu
Kürt sorununu öğrencilik yıllarından itibaren yakından takip eden Hüseyin Yayman kitabında, sorunla ilgili kapsamlı bir bilânço çıkararak hadisenin boyutlarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yayman’a göre PKK ile mücadeleye harcanan parayla 120 (yüz yirmi) adet Boğaz Köprüsü yapılabilirdi. Kitapta, 1925’ten 2010 yılına kadar Kürt sorunu hakkında kaleme alınan 70 rapor tarihsel arka planı, aktörleri ve metin analizleriyle irdelenirken, konuyla ilgili ilk defa böylesine toplu ve analitik bir eser kaleme alınmış oluyor. Kitabın önemli tezlerinden birine göre, Türkiye bu konuda çokça konuşuyor, ancak kararlılık gösterip sorunu çözecek ortak iradeyi sergileyemiyor.
Açılıma Kadar Türkiye’nin bir Kürt Siyaseti Yoktu
Kitapta dile getirilen önemli temel tespitlerden bir diğeri de, Türkiye’nin bir Kürt siyasetinin olmadığı tezi. Yayman, konuyu tek parti döneminden başlayıp AK Parti iktidarı dönemine kadar mercek altın alırken Türkiye’nin bugünden yarına değişmeyen bir stratejisinin olmadığını ileri sürüyor. Türkiye’nin kişilere bağlı bir bölge siyasetinin olduğu vurgulanırken, kişilerin değişmesiyle stratejinin de değiştiği belirtiliyor. Bu noktada AK Parti’nin demokratik açılım süreciyle başlattığı sürecin Kürt siyasetinde önemli bir paradigma değişikliği getirdiğine vurgu yapan Yayman, Türkiye’nin artık sorunu değil, çözümü konuşması gerektiğinin altını çiziyor.
İlk Açılım Demirel ve İnönü’den…
Kürt Sorunu’nun isimlendirmesinin zamanın ruhuna uygun bir yönelim gösterdiğini belirten Yayman, ilk dönemlerde Şark sorunu, Doğu sorunu denirken, 1990’lardan itibaren bugünkü Kürt sorunu tamlamasının kullanıldığını dile getiriyor. Araştırmada devletin resmi Kürt siyasetinin tayin edildiği belgenin Şark Islahat Planı olduğuna dikkat çekilerek, daha sonra yazılan tüm eserlerin Şark Islahat Planı’nın türevi ve tekrarı olduğu ifade ediliyor.
Devletin resmi Kürt siyasetinin 1991 DYP-SHP koalisyonuyla değiştiği belirtilirken, bu dönemde verilen vaatlerin düşük yoğunluklu şiddete yenildiğinin altı çiziliyor. DYP-SHP koalisyonunun sözde birçok vaatte bulunmasına rağmen bunları hayata geçiremediği söylenirken, ilk açılımı Süleyman Demirel ve Erdal İnönü’nün başlattığı hatırlatılıyor.
İnkâr ve Asimilasyondan Tanıma ve Demokratikleşmeye…
Kürt sorunuyla ilgili 70 kadar raporun ele alındığı kitapta, raporların içeriği ve üslubunun, Türkiye siyasal tarihine paralel bir değişim gösterdiğine dikkat çekiliyor. Tek parti döneminde sorun, ağırlıklı olarak asayiş kaygısı ekseninde homojen bir ulus inşa etmenin önündeki engellerin kaldırılması olarak okunurken, çok partili döneme geçişle beraber, sorun ağırlıklı olarak yönetimde yaşanan aksaklıkların giderilmesi olarak kodlandı. 1990 sonrasında, gerek iç siyasette gerekse dünya siyasetinde vurgusu giderek artan sivilleşme ve sorunların siyasi çözümü eğilimine paralel bir biçimde, Kürt meselesi de bu bağlamda değerlendirilmeye başlandı.
Tek parti döneminde hazırlanan çalışmalarda sorun “iskân, asimilasyon ve inkâr” yaklaşımıyla değerlendirilirken, 1990’larda inkâr siyasetinin yerini “tanıma” ve “demokratik standartların yükseltilmesi” aldı.
Kürt Sorununda Toplumsallaşma Tehlikesi
Kitapta öne çıkan temel tezlerden bir diğerinde, Kürt sorununda 1990’lı yıllarda dile getirilen önerilerin %90’nın karşılanmasına rağmen, bu düzenlemelerin zamanında yapılmadığı için beklenen faydayı sağlamadığı belirtiliyor.
Yayman, devletin Kürt sorunu hakkında ne yapacağına karar verememesinin bir başka sorun oluşturduğunu ifade ederken, bölgede oluşturulan basınçla devletin bir karar anına zorlandığını belirtiyor. Kürt sorununun hızla bir Türk sorununa dönüşmesinin çözümü zorlaştırdığını belirten Yayman, sürecin yanlış yönetilmesi sonucunda devletin yarattığı bir sorun olmaktan çıkarak toplumsallaştığı tehlikesine dikkat çekiyor.
Çalışma Türkiye’nin sorun karşısında nerede hata yaptığının ve bundan sonra neler yapması gerektiğinin belgesi niteliğinde. Kitabın sonunda yer alan “Çözümün Neresindeyiz?” tablosu ve Raporlar Çizelgesi Türkiye’nin Kürt sorunu hafızasını fazla söze gerek bırakmadan ortaya koyuyor.
SAYILARLA KÜRT SORUNU HAFIZASI
Kitapta 1920–2010 yılları arasını irdeleyen Yayman, toplam 70 raporu, sorunu tarifi, çözüm önerileri ve aktörleri bağlamında ele alıyor. Raporların iki ana dönemde yoğunlaştığı görülüyor. Birincisi tek parti döneminde, ikincisi ise 90’lı yıllarda yapılan çalışmalardır.
· Rapor yazma geleneğiyle sorunun şiddeti arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Sorun yoğun biçimde gündeme geldiği dönemlerde daha çok rapor yazma ihtiyacı duyulmuş normal zamanlarda sorun yok sayılmıştır.
· Konuyla ilgili, devlet, siyasal partiler, sivil toplum örgütleri tarafından değişik zamanlarda yapılmış çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Bir anlamda bu konuda söylenmemiş bir söz, yazılmamış bir cümle kalmamıştır.
51 Yıllık Olağanüstü Hal!
· Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan 5 Genel Müfettişliğin 3’ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindedir. Bölgedeki olağanüstü uygulamalar bununla da sınırlı kalmamış 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulmuştur.
· Bölgede 1925 Şeyh Sait İsyanından sonra ilan edilen sıkıyönetim fiilen 1950’de kaldırılmıştır. Bölge 25 yıl boyunca örfi idare(sıkıyönetim) koşullarında tutulmuştur.
· Bunun yanında 1978’den 2002 yılına kadar bölge sıkıyönetim ve OHAL uygulamalarıyla yönetilmiştir. Başka bir ifadeyle bölge 51 yıldır olağan olmayan yönetim usulleriyle yönetilmiştir.
· 51 yıl Olağan üstü usullerle yönetilen bir bölgede sorun çıkmaması ilginç olacaktır.
Terörün Maliyeti: 120 Atatürk Barajı, 150 Boğaz Köprüsü…
· 1984 yılından bu yana terörle mücadeleye ayrılan kaynağın 300 milyar dolar olduğu öne sürülmektedir. Terörle mücadeleye ayrılan 300 milyar dolarla, 15 bin adet 24 derslikli okul, 900 adet 400 yataklı tam teşekküllü eğitim ve araştırma hastanesi, 150 adet boğaz köprüsü, 120 adet Atatürk barajı yapılabilirdi.
· Türkiye 120 adet Atatürk Barajını bölgeye yapmış olsaydı bugün zaten böyle bir sorunu olmayacaktı. Türkiye sorunla gerçek anlamda yüzleşmediği için geçici ve günübirlik tedbirlerle problemi çözmeye çalışmaktadır.
· Osmanlı’dan günümüze toplam 29 Kürt isyanı çıkmıştır. İsyanların en yoğun olduğu dönem 1925–1937 arasıdır. En uzun isyan 33 yıldır devam eden 29. isyandır.
· TBMM Göç Komisyon’un raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde güvenlik nedeniyle boşaltılan yerleşim birimi sayısı 3 bin 428’dir. Bu yerlerde yaşayan 2 milyona yakın yurttaşımız zorunlu göçe maruz kalmışlardır.
· Türkiye terörle mücadele amacıyla sınır ötesine bugüne kadar irili ufaklı toplam 25 sınır ötesi operasyon yapmıştır.
50 Bin Can Kaybı!
· Türkiye Cumhuriyeti Devleti PKK ile mücadelede Kurtuluş Savaşından daha büyük kayıplar verilmiştir. Genel Kurmay Başkanlığının verilerine göre Türkiye Kurtuluş Savaşında 10 bin 885 şehit verilirken PKK ile mücadelede 11 bin 735 şehit verilmiştir. Benzer bir durum Mete Tunçay’ın ifadesiyle Şeyh Sait isyanı için de geçerlidir.
· PKK ile mücadelede verilen kayıplar konusunda farklı istatistikler bulunmakla birlikte bütün bu rakamlar alt alta toplandığında Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan 50 bin insan hayatını kaybetmiştir.
· 1984 yılından bu yana 5 Cumhurbaşkanı, 8 Başbakan, 8 Genelkurmay Başkanı, 22 İç İşleri Bakanı görev yapmış, 15 hükümet değişmiş, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulup kapatılmış ancak sorun hep yerinde kalmıştır.
· Kürt sorunu hakkında en çok rapor hazırlayan partiler sosyal demokratlar olmuştur. Sosyal demokratların hazırladığı 11 raporda çok sayıda öneri yer alırken bu önerilerin çok az bir kısmı sosyal demokrat partiler tarafından hayata geçirilmiştir.
· Kürt sorunu hakkında ilk kapsamlı çalışmayı yapan parti kamuoyunda bilinenin aksine DSP’dir. DSP’nin Güneydoğu Raporu sorun hakkında yapılmış ilk çalışma özelliği taşımaktadır.
İlk Açılım DYP-SHP Hükümeti’nden…
· Kürt sorununda ilk ‘Açılım’ 1991 DYP-SHP koalisyonuyla olmuştur. Koalisyon protokolünde sorunun çözümüne dair çok sayıda öneri yer almasına rağmen süreç doğru yönetilemediği için ‘düşük yoğunluklu savaş’ konseptiyle son bulmuş ve ağır bedeller ödenmiştir.
· AK Parti, Demokratik Açılım süreciyle DYP-SHP Hükümetinden sonra II. Açılım sürecini başlatmıştır.
· 1990’larda dile getirilen önerilerden sadece anadilde eğitim ve af konusu çözülmemiştir. Son on yılda ve özellikle AK Parti iktidarı döneminde yapılan iyileştirmelerle Kürt sorunuyla ilgili taleplerin önemli bir kısmı karşılanmış ve Kürt sorunu, Kürtçe sorununa dönüşmüştür.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Fikret Başkaya İle Kapitalizm Üzerine

Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Mayıs-Haziran 2011, Sayı 18
Fikret Başkaya İle Koridor Dergi İçin Söyleşi
Nalan Temeltaş

Size de öyle gelmiyor mu? Sanki Fikret Başkaya’yı düşünsel dünyamızdan çıkarırsak ciddi bir boşluk oluşacak. Yüzünün yarısı umutlu bir netlik, öteki yarısı sosyalizmde ısrar. Seveni, sevmeyeni, takip edeni, kayıtsız kalanı açısından da. Yıllar önce yazdığı ve akabinde cezaevine gireceği “Paradigmanın İflası”nda da ( Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş ) henüz yayımlanan ve söyleşi nedenimiz olan “Yeni Paradigmayı Oluşturmak” ( Kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve aciliyeti üzerine bir deneme ) kitabında da düşün dünyasına yaptığı katkıyla, bilimsel eleştiriye devam ediyor. Her seferinde olduğu gibi tarihin sokaklarını işaret ederek! Hayatın tam da içinden önerileriyle zorla güzellik olacağı ihtimali üzerinde duruyor. Teyibi uzatmadan evvel, çağrı merkezlerinde sık karşılaşılan ‘’ Kalite ve güvenlik standartları gereği görüşmeniz kayıt altına alınacaktır hocam!’’ esprisiyle kapitalizmin kötülüklerine gülmedik desem yalan olur.

“Yeni Paradigmalar Oluşturmak” kitabınızda bahsettiğiniz en fazla 500 yıllık kapitalizmin , insanlığın dertlerine deva olmadığı, aksine başlarına bela olduğu fikrinden yola çıkabilir miyiz hocam?

Aslında kapitalizmin tarihine baktığımız zaman, Kolomb’un macerasıyla [1492] başlayan bir süreç. Tabii bir mayalanma dönemi var. Belki 10. Yy’a kadar geriye gidiyor ama biz mayalanma dönemini dikkate almazsak 16. yy başında kapitalizmin ilk dönemi olan merkantilist emperyalizm başlıyor. İlk tahribat Amerika kıtasında oluyor, biliyorsunuz. Kolomb Amerika’ya ilk adım attığında kuzeyden güneye bütün Amerika’nın 80 milyon nüfusu olduğunu varsayılıyor. Aradan 50-60 yıl geçtikten sonra, yani 1600 lerin ortalarında gelindiğinde, kıtanın nüfusu 10 milyona düşüyor. Bu bir jenosid, hem de müthiş bir jenosid. İlk vardıklarında orada birikmiş hazineleri yağmalıyorlar. Ordaki uygarlıkları İnka, Aztek, Mayaları tahrip ediyorlar. Birikmiş olan devasa altını, gümüşü, değerli taşları yağmalayıp Avrupaya taşıyorlar. Bir süre sonra bakıyorlar ki her taraf altın, yerin altı, kıymetli maden gümüş dolu, üstünde müthiş verimli topraklar, fakat bu sefer de çalışacak insan kalmamış. Bu yüzden de Afrika’dan köle ticareti başlıyor. Devasa bir nüfus oradan koparılıyor, yok ediliyor. Velhasıl ikinci bir jenosid yapıyorlar. Bütün bu birikimlerin sonunda Avrupa zenginleşiyor, sanayi devrimi denilen bu birikimler üzerine inşa ediliyor. (Elbette tek neden bu değil). Sanayi devriminden sonra, yani 1800’lerin başından sonra ikinci bir hamle ile; bu sefer eski dünyaya yöneliyorlar. Hindistan, Afrika’nın doğusu, kuzeyi, Orta-Doğu… Sanayi devriminden sonra, kapitalizmin ilk yapısal krizinden sonra (1870‘li yıllar) yeni bir saldırı başlıyor. İşte dünyadaki şekillenme o zaman tamamlanıyor. Tüm dünyadaki emperyalist ülkeler grubu Avrupa’nın batısı, Avrupa’nın uzantısı olan ABD, Avusturalya filan ve bunun dışında kalan bir dünya, ikili bir dünya sistemi oluşuyor. Dünya, sanayisi olanlar- saniyesileşmiş ve sanayisi olmayanlar şeklinde iki kutba ayrılıyor... Yani Avrupa’nın zenginliği, ihtişamı ne denirse densin dünyanın geri kalanının beşeri ve doğal kaynaklarının yağmalanması üzerine oturuyor. 2. Dünya savaşından sonra beşeri ve doğal kaynakların yağmalanmasında müthiş bir artış ortaya çıkıyor. Mesela 1960 yılında dünyanın doğal kaynaklarının % 60 ı kullanılabilir durumda yani % 40’lık henüz kullanılmamış kaynak varken, şimdilerde % 120’si kullanılıyor. Doğanın kendini yenileyebilirliğinin ötesinde bir kullanım düzeyi söz konusu... “Çığırından çıkmış bir Dünya” yani. Yine kapitalizmin ikinci yapısal krizinden sonra, 1970’lerde neoliberalizm denilen emperyalist saldırının derinleşmesi, yoğunlaşması ve kapsama alanının genişlemesiyle birlikte, sosyal kötülüklerde hızla derinleşiyor. Velhasıl sosyal ve ekolojik kötülüklerin derinleşmesiyle tam bir “Sürdürülemezlik” tablosu ortaya çıkmış durumda. Bu kadarla da değil; insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehdit eder duruma geliyor. Onun için vakitlice geçerli paradigmanın dışına çıkmak gerekiyor.

Kapitalizmi milyonlarca insana gıda, eğitim, tıbbi bakım sağlama konusunda başarısız. Tarihsel sosyalizmi ise, en azından bu bahsi geçen konularda sınırlı kaynaklara ve alışkanlıklara rağmen başarılı sayabilir miyiz?

Şimdi biliyorsun, 20 yy. başlarından itibaren kapitalizme, emperyalizme, kolonyalizme karşı kapsamlı bir başkaldırı var. Aynı zamanda emperyalist ülkelerde işçi sınıfının mücadelesi var. Bu başkaldırılardan birinin sonucu da Sovyet Devrimi, işte onun devamı olan devrimler. Bunlar, farklı bir toplum projesiyle tarih sahnesine çıktılar fakat bir çok zaaflarla malul oldukları için maalesef sürdürülebilirliği sağlayamadılar. Yani kalıcı olamadılar. İstersen niçin başarılı olamadıkları tartışmasını bir kenara bırakalım. Sonuçta bazı alanlarda sosyal hizmetlerin sağlanması, açlık sorununun çözümü gibi alanlarda görece başarılıydılar ama başarıyı bir bütün olarak düşünürsek sürdürülebilemez oldukları ortaya çıktı, iflas ettiler, çöktüler. Yani sorudan herşeye rağmen bunların ihya edilmesi gerektiği gibi bir anlam çıkarmam gerekiyorsa, asla öyle bir şey mümkün değil! Çünkü insan sadece karnı doyması gereken bir yaratık değil biliyorsun. İnsan birçok şeyin bir bütünü. Özgürlük istiyor, adalet istiyor, haysiyetini korumak, haysiyetli bir yaşam istiyor, özgür yaşamak istiyor; velhasıl kendi kaderini tayin etmek istiyor, saygın bir varlık olarak yaşamını sürdürmek istiyor... Ben şahsen Marksist bir insanım, insanlığın geleceğinin Komünizmde olacağından hiç şüpheye düşmedim. Kapitalizmle komünizm arasında üçüncü bir seçenek yok da ondan... Eğer bilen varsa söylesin! Niçin hiç şüphe etmediğimi saatlerce de anlatabilirim ama biz insanlara maddi şartları iyileştirecek diye Sosyalist / Komünist olmuyoruz ki! Mesele domuzu doyurmaktan ibaret olsaydı, her şey kolay olurdu... Ama ortada adı ‘insan’ olan bir varlık var...

Çok değil, 30 ya da 40 yıl içerisinde ekolojik tahribatın had safhaya varması ve milyonlarca insanın çevresel mülteci olması bekleniyor. Buna sebep olacak olan iklim değişikliklerinde kapitalizmin rolü nedir?

İklim değişikliği bugünkü tempoda devam ederse, bir kere çölleşmenin yaygınlaşması, sel felaketleri, su baskınları, tsunami gibi felaketlerin çoğalması demek. Aynı zamanda da, buzulların daha fazla erimesi sonucunda deniz seviyelerinin yükselmesi demek. Pasifik okyanusu, Atlantik okyanusu, özellikle Güneyde yaşayan insanları düşünün, müthiş bir nüfusun bulunduğu yerden kovulması zorunlu hale gelecektir. Şimdiden yavaş yavaş belirtileri de var, bildiğiniz gibi. Mesela atmosferin ısınması ve iki derecelik bir yükselme bile, bizim şu anda hayal bile edemeyeceğimiz ekolojik toplumsal, sosyal ekonomik sorunlar doğurma istidadı taşıyor. Bir kere bunun bilincine varmak gerekiyor. İkincisi de, gereğini yapmak gerekiyor. Eğer bütün bunlar kapitalist paradigmanın ortaya çıkardığı insânî, sosyal, ekolojik kötülüklerse, o halde biz kapitalizmden çıkmayı acilen başarmalıyız. Yani iki şeye dikkat çekmek gerek. Bir, kapitalizmden çıkmamızı gerektiren bir durumla yüzyüzeyiz. İki, bunu acilen yapmamız gereken bir durum söz konusu. Aksi taktirde, geriye kurtarılacak pek bir şeyin kalmaması riski var. Bak başka bir şey söyleyeyim sana. Benim bu kitapla ilgili ya da diğer konferanslarımda fark ettiğim bir şey var. Tabii Burjuva çevrelerle yaşam alanlarımız çakışmadığı için, onlarla ilgili bir şey söyleyemem ama onun dışında birçok çevreden insanla karşılaşıyoum. İki türlü ‘anlayış’ [‘anlayışsızlık’] dikkatimi çekiyor. Diyeceksin ki, bu kalıcı olur mu? Değişir, değişeceğini de umuyorum ama şu an için tesbit ettiğim şöyle bir anlayış var. İnsanların bir kısmının yangından haberi yok! Yani onlar şeylerin olağan rotasında gittiğine dair bir anlayışa sahipler. Bir kısmı yangından haberdar ama kendisinden uzakta olduğunu düşünüyor. Benden sonra tufan aymazlığı işte... Fakat dikkat et, işte Japonya’da bir deprem oldu, arkasından tsunami geldi. Bu ikisi büyük felaketlerdi ama bence asıl felaket nükleer felakettir. Bir deprem, bir tsunami olur, bir yıkım tablosu ortaya çıkarır ve orada kalır. Oysa nükleer söz konusu olduğunda ‘başlar ve devam eder, artık hiç bitmeyen, on yıllar, yüz belki bin yıllar sürecek bir ‘felaket’ söz konusudur... Aslında doğal felaket değil, insanların peydahladığı bir şeyin sonucu olduğu için bence ona felaket demek doğru değil. Asıl hata nükleer santrallerin kurulmasıydı çünkü... Ben bu durum oluştuğunda, nükleer tartışmanın gündeme geleceğini düşünmüştüm. Maalesef egemen medya süratle bu sorunun üstünü örtmeyi, yeni gündemlere insanların ilgisi kaydırmayı yegledi ve başardı... Mesela Libya’daki durum Tunus ve Mısır’ın daha uzun süre gündemde kalmasına mani oldu gibi. Çok sevimsiz bir tablo ortaya çıkıyor. Yani mesela, şimdi emperalist bir savaş yürütülüyor Libya da: önce bir medya yalanları savaşı yürütülüyor, arkasından savaş geliyor. Tabii bunlar bu alçaklığı beş yıldızlı yaparlar. Söylemleriyle gerçek arasındaki uyumsuzluk beş yüzyıl gerilere gidiyor. Mesela başlarda İspanyollar ve Portekizliler, Amerika kıtalarına ilk vardıklarında dediler ki; Hristiyan olursanız ruhunuz cennete gider. Tabii nasıl cennete gittiklerini kısaca başta anlattık... Sanayi Devriminden sonra; dediler ki sizi uygarlaştıracağız 1945 den , ikinci emperyalist savaştan sonra ise sizi kalkındıracağız, dediler. Yani hep bir şey sunuyorlar. Oysa birçok insanın bilmediği Kolonyalizmin bir altın kuralı vardır. Fransızcası çok güzel ama Türkçeye çok güzel çevrilemiyor. Diyor ki ’’ Egemen olmak için ver, almak için egemen ol!’’ Yalnız bir tuhaflık şu ki; onların verdiği şeyler hep manevi ama aldığı şeyler hep maddi! Mesela ne yapıyor; işte sivilleri koruyor, tabii bu insani bir şey. Libya’da yaptıkları gibi... Karşılığında ne alıyor: Petrol! Onun verdiği şey manevi ama. İşte tabi bu insani yardım, insânî müdahale, hep bu emperyalist kurguyla ilgili yalanlar. Tabi bu durumun yaratılmasında medyanın ve sosyal düşüncenin büyük vebali var. Çünkü gerçeğin üstünü örtüyorlar.

Teknoloji karşısında büyülenmiş insanların, kitabınızda bahsettiğiniz doğanın dengesine katkıda bulunan kertenkeleler, ölü kuşlar, solucanlar için kaygılanması veya doğa tahribatının sonuçlarını kestirebilmesi ne derece mümkün ? Bu sorunun yanıtı sosyal medya ile örgütlenme tartışmalarıyla bağ kurabilir mi?

Kapitalizm kendi eğilimleri ve dinamikleri açısından sürekli teknolojiyi yenilemek, geliştirmek ‘zorunda’ olan bir sistem. Bu Kapitalizm açısından kaçınılmaz bir zorunluluk. Üretim kar için yapıldığından, üretilen her teknolojinin insan refahıyla ancak dolaylı bir ilgisi vardır. Fakat ileri teknolojinin mutlaka olumlu, yararlı olduğuna dair de genel bir “bilinç” de geçerli. Bu hakim / egemen bilinç solda da var maalesef. Mesela evvelsi gün İstanbul’da Özgür Üniversite’nin açılış dersindeydim, tam da bu temayla ilgili bir tartışma açıldı. Samimi solcu bir dostumuz, teknolojinin tarafsız bir şey, kullanıma bağlı sonuçları olabileceğini söyledi. Otomobil teknolojisi mesela; iyi de sen arzuladığın sistemde bunları ürtemeye ve kullanmaya devam mı edeceksin? Ama şöyle hayırlı bir sonucu da var ki, sorunlar büyüdükçe ve kendini dayattıkça, çözümlerinin de zorlayan bir yanı var. Egemen medyada bu soruların cevaplanması mümkün değil. Zaten medya, şu anda büyük sermayenin ta kendisi. Ondan etik, insânî bir şey beklemek iyimserlik olur ama her şeye rağmen sosyal medyada itirazların büyüme, güçlenme, filizlenme ihtimali var bence de. Kendiliğinden cevap arayanlar çoğalıyor, bu da umut verici. Nitekim insanlar bizim gibi Kapitalizm demeden, Emperyalizm demeden de çıkış yolları arıyorlar; hasarlarına karşı bireysel olarak da kendilerini korumaya çalışıyorlar. Bir başına buradan bir şey çıkmaz ama başka şeylerin başlangıcı olabilir. Mesela benim İzmir Karşıyaka da bir yeğenim var. On km. mesafeden süt getirtiyorlar. Muhtemelen o süte güvendiği için onun saf süt olduğuna inandığı için bunu yapıyor. O sütten yoğurt, sade yağ filan yapıyorlar. İmkanım olsa, ben de hormonlu, ne idiğü belirsiz şeyleri tüketmek istemem tabii...Yani bireysel çıkış arayışları, çok bilinçli olmasa da var. Olayların vehameti büyüdükçe insanlarda soru sorma kabiliyeti, yeteneği ve potansiyeli de onunla paralel artıyor ve artacak neyse ki. Aksi halde, durum daha da vahim olurdu.

Sosyal medyayı da bu açıdan , insanların sorularına cevap aramaları açısından daha özgür bir alan olarak düşünebiliriz. Mesele; ben de, sen de reklamların tahribatından son derece rahatsızız. Biz reklamlarla ilgili bir yazı yazsak, eleştirsek bu büyük medyada yer bulması mümkün mü? Bir TV kanalı zahmet edip benimle reklamlar üzerine bir söyleşi yapalibir mi? Öyle bir şeyi aklından geçirebilir mi? Dolayısıyla, verili medya dışındaki alanlar bize kalıyor şimdi. Bu nedenle önemli tabii.

Cumhuriyet kavramı ve söylemi, “Rejimin gerçek niteliğini gizleyen, üstünü örten bir örtüydü.” diye geçiyor kitabınızda. Buradan hareketle, bu örtüyü başta sol çevreler olmak üzere aralayan var mı?

Bu güzel bir soru. Solun bir zaafına gönderme yapıyor. Şöyle ki; sen siyaset arenasına çıkıyorsan, siyasette bir iddian varsa, bi kere tarihini bileceksin. Hem de iyi bileceksin. Nereden geldiğini bileceksin , bulunduğun yeri, konumunu tesbit edeceksin. Biz de hatırı sayalır bir sol gelenek yok maalesef. Başka ülkelerdeki gibi 1800’lerin ortalarından beri oluşmuş bir gelenek yok. Zaten 1960’lara kadar da, sol yasak biliyorsun. İşte bir Komünist partisi var ki; zaten Sovyetler birliğinin diplomatik bir aracı; işte törenlerde bir pankart taşıyarak geçecek, Kemalist rejimin her yaptığını destekleyen, onun yedeği, ideolojik meşrulaştırıcısı bir sol! Buna rağmen bile cezalandırılıyorlar tabii. Türkiye’de sol hareket 1960’larda bir kitle hareketine dönüştüğü zaman, ben de içindeydim. Mesela ilk işçi partisi kurulduğunda, gidip hemen üye oldum. Doktora yapmak için yurtdışına gittiğim zamana kadar, mülkiyede öğrenciyken piyasada Sosyalizm adına satılan tek bir kitap yoktu desem yalan olmaz. Hatta bir gün inadına aradım, bir küçük broşür buldum, böyle ince bir şey. Onu da yazan İngiliz İşçi Partisi’nden bir dönek... Aksi halde yayınlanır mıydı? Karşı propogandanın aracı... Öyle ki, biz kendi aramızda sabahlara kadar tartışırdık, yazılı bir şey bulmak mümkün değildi. Konuşup soracağımız biri de yoktu. Ya da belki vardı da, bir “eski tüfek” ama biz bilmiyorduk. Sol 60’ların ortasından sonra kitle hareketine dönüştüğü zaman, ideolojik bir geri plana dayanmaktan çok mücadelelerin coşkusuyla hareket ediyordu, bir çeşit refleks. Dünyanın güzel bir dönemi tabii o zaman. Vietnam savaşı sürüyor, Küba’da devrim olmuş, bağımsızlık savaşları hala devam ediyor, Che Guevera Güney Amerika dağlarında...

İnsanlar ne kendi tarihi hakkında, ne sosyalizmin tarihi hakkında, ne de Sovyetlerin niteliği hakkında bilgi sahibi değil. Kendi tarihi zaten resmi tarihle beslenmiş. Türkiye’nin bir antiemeperyalist bir savaş verdiğini, bu işi Mustafa Kemal’in yaptığını, Mustafa Kemal’in bir devrimci olduğunu düşünüyor. Ordu gençlik elele gibi sloganlar. Tabi bunun dışında da, çok hârika insanlar yok değildi. Mesela M. Ali Aybar Sovyetlerin Çekoslovakya’ yı işgalinde şiddetle karşı çıktığı için, Stalinist sol tarafından lanetlendi biliyorsun. O çevreler lanetledi onu da zeten. O zamanki sol kalkınmacı bir sol. Kalkınmacı olunca tabii, böyle şeyleri sorun etmiyor. Asıl tartışılması gerekeni tartışmaya cüret etmiyor. Ne kendi tarihini ne Sovyetlerin niteliğini sorun etmiyor.

O zaman iki şey olsaydı. Birincisi, Sovyet deneyimi hakkında nitelikli bir tartışma yürütülseydi, sovyetlere laf edenle, yumruk yumruğa kavga ediyorduk. Çünkü kafamızdaki orda bir cennet olduğuydu. Türkiye’nin tarihi hakkında, burda yapılan Kemalist İnkılaplar hakkında, kendi sınıfsal konumu gereği bir yaklaşımı, bir perspektifi olsaydı, şimdiki solun biraz faklı bir yerde olacağını çok net söyleyebiliriz. Çünkü kendi ayaklarının üstünde duracaktı mesela. Devletin niteliği hakkında bilgisi olsaydı mesela, sağ-sol provakasyonlarını sezebilirdi. Çok önemli, çünkü bu bilgilere sahip olmadığı için, rejimin elinin daha güçlenmesi mümkün oldu. Yalnız şunu söylemekte de yarar var. Solun kendisi de yabancılaşmıştı zaten. Oysa, Marksizm demek eleştiri demektir! Soldan eleştiri yoksa o sol artık ölüdür. Zira ona can/kan/ hayat veren eleştiridir... Üstelik Marks’da kalmayacaksın, ondan hareket edeceksin. Bunların hiçbiri yapılmadı. Ama tam tersi yapıldı. Marks’ın öğretisini dondurdular, ondan bir resmi ideoloji ürettiler. İşçi partilerinin, Komünist partilerinin, kendisine Komünist ya da Sosyalist diyen devletlerin, otokratik rejimlerin meşrulaştırıcı ideolojisine dönüştürüldü. Mesela kitapta da yazdım, bir çok yerde de söyledim: Sovyetler Birliğinin çökmesinin tartışılmaması müthiş bir olaydır. Koskoca bir sistem çökmüş, sen hiçbir şey olmamış gibi yapıyorsun. Teorik eleştiri yeteneğini tamamen kaybettiği için işte sol paradigmanın da yenilenmesi gerekiyor. Aksi halde o malzemeyle, o donanımla yürütülebilecek bir şey değil. Bir sürü sapmayı, bir sürü yanlışı içeriyor neticede.

Cumhuriyeti Türkler ve Kürtler ortak kurdular ama sonra Kürtler denklem dışına itildiler söylemindense, halkların Cumhuriyetle temasının jandarma ve vergi memurları vasıtası ile olduğu kadardır tesbitinizi güncel Kürt siyaseti ile de bağ kurarak biraz açabilir misiniz?

Resmi tarih şöyle bir klişe dayatmış. Okullarda, üniversitelerde, ders kitaplarında, siyasetçilerin ağzında olan; yeni bir devlet kuruldu ve bunu da M. Kemal yaptı diye. Bir, burda tarihi bir hata, yalan var. Bir de ondan sonra yapılan inkılapların niteliğine dair de bir yanlış anlama var. Bana bir tane inkılap söyleyin ki, filan yerde yaşayan adamın yaşamıyla ilişkisi olsun. Bu inkılapları rejimin halk üzerindeki kavrayıcılığını, baskıcılığını, denetleme gücünü takviye etmek amacıyla yaptılar. Başka türlü yapabilirler miydi? Yapamazlardı. Niçin? Sınıfsal niteliğine bakın. Kim ki bunlar ve neyi temsil ediyorlar? İnsan merak etmez mi? Yoktan var edilmiş bir Cumhuriyet, yüzyılda bir çıkan bir dahi lider, yoktan bir vatan yaratıyor ve halka hediye ediyor ise; Mondros Mütarekesini kim imzaladı? Ankara antlaşmasını? Londra antlaşmasını? Lozan’ı kim imzaladı? Orada devlet duruyor yani. Kürt siyasetçileri son on yılda resmi idieoloji ve resmi tarih eleştirisini pek sorun etmiyorlar. Bu durum, yaptıkları, yapmak istedikleri siyaset için önemli bir handikap oluşturacak mahiyette. Gerçi devlet kurulmadı, zaten vardı ama rejimin adının Cumhuriyet olarak değiştirilmesinde bırakın Kürtleri, Türklerin de bir dahli olmuş değil... Söylediğim gibi orada söz konusu olan bir darbedir. Daha fazlası değil... Zaten darbenin hakikisi 1908 de yapılmıştı. Ben esaslı bir kırılma noktası görmüyorum ama illa da bir kırılma noktası söylenecekse 1908’den bahsedilebilir. Niçin? Padişahın yetkilerini sınırlamışlar, Anayasal Monarşi getirmişler. Monarşi süratle diktatörlüğe dönüşmüş o ayrı . M. Kemal işte o monarşiyi de yok ediyor. Dikta rejimi kuruyor. Tabii bunu da tek başına yapmıyor. Fakat o tarihlerde resmi tarih tarafından uydurulmuş, bir tür asr-ı saadet çağı safsatası söz konusu ki, [aydın denilen] diplomalı taife öyle bir dönemin yaşandığına inanıyor... Yani onların Atatürk sevgisini anlıyorum, samimiler ama biz işe öyle bakamayız. Geniş halk kitleleri tarafından bakacaksın, sınıfsal perspektiften bakacaksın, bir ütopyaya yönelik bakacaksın. Olumsuzlama / olumlama diyalektiğidir bu. Hayal etmekle düşünme arasında Çin duvarı mı var? Kaldı ki, eskiden hayal bile edilemeyen bir sürü şeyin ne kadarı gerçekleşiyor baktığımızda. İşte bütün bu tip şeyler resmi ideolojiden kaynaklanıyor. Peki bunlar nasıl bu kadar rahat olabiliyor? Bu durum Türkiye’nin entelektüel azgelişmişliğiyle, sınıf mücadelesinin zayıflığıyla, emekçi kitlelerin örgütsüzlüğü ile doğrudan ilgili. Nitekim biz Özgür Üniversite olarak resmi tarih ve resmi ideoloji eleştirisine çok büyük önem verdik, çok sayıda yayın da yaptık zaten. Ben de zaten son 20 yılda üniversiteden ayrı olarak da özel çaba gösteriyorum, çünkü önümüzü görebilmemiz, yolumuzu bulabilmemiz için tarihimizi bilmemiz gerekiyor. Boşuna “anlamak aşmaktır” denmemiştir. Tabii burda irade de son derece önemli. Düşünmek lazım tabii... Söz konusu sorun nasıl ortaya çıkmış? Yüce tanrının bir müdahalesi ile mi olmuş, yoksa bir takım insanların, bir takım çıkarların, onların sözcülerinin, siyasetçilerinin verdiği kararlar, uyguladığı politikalarla mı ortaya çıkmışır? Eğer öyleyse; biz de diyebiliriz ki, o zaman eğer bunlar iradi olarak böyleyse -ki böyle o halde başka insanlarda biz de başka şeyler yapmaya potansiyel olarak hazırız demektir. Bizim elimizin de armut toplamadığını, toplamaması gerektiğini de hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.

Günümüzde her şeyde olduğu gibi, düşünsel üretiminde metalaşmasında egemenlerin dayattığı ‘’rekabet’’ sizin sözünüzle, suni ‘ doğal seleksiyon’ memleketteki düşünsel fakirliği açıklayabilir mi?

Felsefenin Sefaletinde Marks: “ En sonunda insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış - veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır.” diyordu. Aradan geçen zamanda durumun nasıl vahim bir aldığını, nerelere geldiğini söylemeye gerek var mı? Kapitalizm bir meta uygarlığı, sermaye uygarlığı, yani canlı olan her şeyi ölü metalara dönüştüren bir uygarlık. Canlıyı sevmiyor. Marmara denizine bak anlarsın. Bundan 70 yıl evvelki canlı kompozisyonunu bir düşün, balıkları. Şimdiyse balık bile yok, olanlar da zehirli. Nefes aldığın havaya bak, sokaklara bak, sokak diye bir şey kalmamış. Sokak diye bir şey kalmazsa çocuklar oynayamaz. O çocukların sağlıklı insanlar olarak büyümesine imkan yok. Bırak oynamayı, yürümek bile problem. Çünkü kaldırımlar, sokaklar araba dolu. Biz ne yapacağız, uçacak mıyız yani? Her şeyi hızla metalaştıran, her şeye hızla nüfuz eden, her şeyi dejenere eden, onu tersine dönüştüren akıl almaz bir süreç bu. Bu süreç, bütün alanlarda etkiliyse, entelektüel alanı da, estetik üretimi de, herşeyi de etkiliyor. Bazen ürperdiğim oluyor mesela, bakıyorum anlı şanlı bir tiyatro sanatçısı, hiç gereği yokken bir reklama çıkmış, kendini maskara ediyor. Ya da durumun ne kadar vahim olduğunu bilmiyor. Bir sanatçı açlıktan ölse bile bunu yapmaz! Ki bunlar bir fazla eşya daha edinmik için bunu yapıyorlar. İşte bütün alanları, her şeyi, işte üniversiteyi de dejenere ediyor. Üniversite budur bak ; bu rejimin ideolojisinin üretildiği, bu rejimin çarklarını çevirecek kişilerin üretildiği, sermayenin ihtiyacı olan işgücünün üretildiği bir kurumdur. Asla bilim filan üretilen bir kurum değildir. Misyonu belli, varlık nedeni bu. Şimdi bir adım daha ötesi; artık üniversite denilen kurumlar tam birer ticarethaneye dönüşüyorlar. Kapitalist bir işletmeye dönüşüyorlar. Şimdi sen kapitalist bir işletmeden ne beklersin? Eskiden hiç değilse aradan çıkan bir iki istisna olurdu, şimdi o kadarı da yok. Düşün ki, bir adamla tanıştım, iş adamı, bir sürü şirketi var, hocam bir de üniversite kuracağım deyince; artık bundan sonrasını konuşmayayım, dedim... Bir de şu da var ki, kapitalizm insanları sürekli koşmaya mecbur ediyor. Hep bir yere yetişecek, oraya gidecek, buraya yetişecek. Ne yapacak yetişip de Allah aşkına? Yani bir yandan hayatını kazanırken, diğer yandan kendi hayatından feragat ediyor. Tuhaf bir kör gidiş işte... Tabii entelektüel alanda da durum aynı ölçüde vahim...

Mülkiyet hırsızlık mı özgürlük mü? Başımızı sokacak bir ev, mütevazı bir araç da bu sınırlara dahil mi?

Oradaki sınır şu; bir başkasının emeğini sömürmeye imkan veren araçlara sahipsen, onun ürettiği değere, zenginliğe el koyabiliyorsan ondan sonrası mülkiyet işte. Fakat orada kafa karıştıran sorunu şöyle konuşabiliriz. Mesela bir türkücü medeni bir toplumda türkü söyleyerek para kazanamaz, türküden geçimini sağlayamaz. Çünkü öylesi bir toplumda insanların şarkı söylemesi, alışveriş konusu yapılamaz. Fakat bakıyorsun ki, günümüzde adam milyarların sahibi. Nasıl oluyor? Oligarşinin el koyduğu zenginlik, oligarşinin üyeleri tarafından paylaşılıyor. Bakıyorsun adamın harcadığı emekle kabili mukayese olmayan müthiş bir serveti var. Mesela bunun kötü bir örneği bir büyük hırsız, yani kapitalist metresine lüks ev, lüks arabalar, pahalı giyecekler, mücevherler filan alıyor. O zaten çalınmış olandan pay alıyor demektkir. Harcanan emekle, emeğin karşılığı ile hiçbir ilişkisi yok. Fakat mülkiyete dair bir yanlış anlama var toplumda. Kaleme sahip olmakla, kalemi üreten fabrikaya sahip olmayı aynı kategoride görüyor. Benim kitapta vurgulamak istediğim oydu. Ancak şu da var ki, mülkiyet hırsızlıktır. Bana göreyse gasptır. Zor ve hileyle ele geçirilendir. Bir insan ne kadar yetenekli, ne kadar çalışkan olsa da üretebileceği şeyin sınırı, dolayısıyla sahip olabileceği şeylerin sınırı bellidir. Kavramlar üzerinde özellikle sol muhalefetin titizlikle durması lazım. Global olarak düşündüğün zaman; bir oligarşi var, bunların akıl almaz bir tüketimleri var. Bu kitleyi dünyanın nüfusuna oranlarsan çok sayıda değil, geniş değil. Fakat onu taklit eden bir orta sınıf var ki, oldukça geniş. Asıl orası tehlikeli işte; tüketim, doğanın tahribatı, bütün bu kötülükler orada meydana geliyor. Doğanın, denizlerin kirlenmesi, canlı türlerinin yok olması, insânî yabancılaşma vs. Alternatif bir toplum projen olduğu zaman, bu tip şeyler de yerli yerine oturur zaten. Üretimi - tüketimi bulunması gereken zemine çekmek lazım. Bir tarafta insan mantığını zorlayan bir tüketim çılgınlığı var, israf ve yok etme var, öte tarafta da milyonlarca aç, içme suyuna, temiz havaya erişemeyen, geleceğe dair güveni olmayan, devasa bir kitle de var. Sendikalar var Türkiye’de ama anayasa taslağını TÜSİAD hazırlıyor. TÜSİAD kaç kişi? Onların anayasası kaç kişiyi ilgilendirebilir? Neyin hizmetinde olabilir? Sendika sendika olmadığı için bu tarafta bir çalışma yok yani. Tamamiyle dejenere olmuş, sermayenin, devletin bir aracı haline gelmiş, oligarşinin parçası olan bürokrasiler bunlar. Aralarında iyi, birkaç namuslu insan olması bizim tahlilimiz etkisizleştirmez tabii. Sendika ne yapacak? Gelin bu zenginliği tartışalım diyecek. Yoksulluğu tartışırsan 1-0 mağlup başlarsın çünkü. Zenginlik olması için yoksulluk şart da ondan. Kapitalizmde başka türlü olmaz da ondan.. Bu kutuplaşma yaratan bir sistemdir. Birinin kalkınması, diğerinin az gelişmişliği ile mümkün yani.

Kapitalizmden çıkmak üzerine yaptığınız önerileri kimler (devletler, medya- alt sınıflar, silahlı silahsız örgütler, entelektueller vs.) üstüne almalı sizce?

Sadece insanlara neler yapılabilirliğine dair refleksiyon imkanı veren öneriler bunlar. Böyle şeylerin mümkün ve gerekli olduğu bilincini güçlendirmek, yaygınlaştırmak gerekiyor. Bir kere, bu dünyayı değiştirmek gibi samimi düşüncesi olanlar üstüne almalı. Bu düzenden şikayet edenler bunu üstüne almalı. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sonuçlardan muzdarip olan herkes üstüne almalı. Hepsinden önce de; komünist bir toplum perspektifi olanların bu ve benzeri önerileri tartışabilmeleri gerekiyor. Global olarak oligarşiyi, azınlığı çıkarırsak, dünyanın ya da ülkelerin zenginliğine el koyan dar bir çevreyi çıkarırsak, geniş kitleleri ilgilendiren öneriler bunlar. Kitapta da yazdım, dikkatini çekmiştir. Burada ütopya konusunda da bir yanlış anlama var. Mesela, adam eleştiriyor ama orada kalıyor. Oysa eleştiri amaç değil ki, yeni bir şey yapmanın bir adım öncesi. Yani insanlar gittikçe bir sayın seyirci haline geliyor. Bu lanet olası sayın seyirci halinden kurtulmak gerekli. Sayın seyirci ve akıllı tüketici hallerinden insanların bir an önce kurtulması lazım. Bu iki tip tam da düzenin üretmek istediği ve maalesef başardığı tipler. Bu yüzyıl, insanların soru sorduğu, sorularına cevap aradığı bir yüzyıl olacak. Bütün göstergeler, benim tarihe ait bildiklerim, saldırı karşı - saldırı diyalektiğine ait bildiklerim, bana insanların artık bu kepazeliğe dur diyeceği bir yere doğru gittiğimizi düşündürüyor. Nitekim Tahrir Meydanı, Mısır benim için bir moral unsuru. Her ne kadar bazıları küçümsemek gibi saçma bir eğilime sahip olsalar da, oryantalist Avrupa merkezli bir yaklaşım burada çok içselleşmiş. Bir çok yerde gelen sorulardan bunu anıyorum ve şöyle bir yaklaşım var; üzücü bir şey, tam da Avrupa merkezli retoriğin içselleştiği bir şey ki Araplardan adam olmaz, kendi başlarına bire şey yapamazlar, bunun arkasında başkaları var yaklaşımını sola az-çok sirayet etmiş gibi sanki...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...