aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2011 Pazartesi

“Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı”

KÜBRA & BÜŞRA İLE İKİDE BİR

Aşk... İlahi de olsa beşeri de olsa farketmiyor... Hangi zamanda olursak olalım, zamandan azade, Aşk bir tane ama yaşattığı hal, yıllardır birçok hikayeye konu oluyor. İlahi aşk denilince onu ifade ediş şekliyle bizi adeta büyüleyen isim hiç kuşkusuz Hz. Mevlana... Herkes onun duyduğu o büyük aşktan bahsediyor, fakat biz bu anlatılanlardan ne anlıyoruz? Her yıl Mevlana ölüm yıl dönümü olarak bilinen Şebi Arus'a yaklaştığımız şu günlerde "Aşkı" anlamak için yola koyulduk ve sorularımızı edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar'a yönelttik...

Hz. Adem ile Havva'dan bu yana bir aşk var yeryüzünde...
Adem'den önce de vardır, der arifler. Şair, 'aşk, kadim ezelidir' diyor.

Nasıl yani?
Basbayağı. Başlangıçta aşk vardı, derler. Aşk, Hakk'ın sıfatıdır. Cenab-ı Aşk denmesi bundandır.

Çok ilginç...
Evet...Gizem de buradadır. Bir kutsi rivayet vardır : 'Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim...' şeklinde. Varoluş, aşktandır. Bilginin de kaynağı aşktır bu önermeye göre. Varlığımızı aşka borçluyuz yani. Bilmek de sevmektir. Burada aşk, epistemik bir kaynak olarak da anılmaktadır.

Ama aşk bir tane... Fakat hepimizin aşktan anladığı tek mi?
Aşk bir olduğu gibi, birliktir, birlemektir, bir olmaktır. Aşk, biliyorsunuz Arapça bir kelime. Aşaka eylem kökünden geliyor. Aşaka, bir varlığın bir varlığa, bir nesnenin bir nesneye sarılmasıdır.

Birleşme var yani işin doğasında?
Gelenekteki tabiriyle söyleyelim: Vuslat var. Buradaki birleşme, birleme, birlenme ve birlik anlamlarını içerir. Ama, dünyada insan sayısınca aşk tanımı vardır, aşk anlayışı veya algısı. Herkes, her şeyi, kendi manevi düzeyinden görür. Baktığınız yer önemli. Aşkı da ruhsal düzeyiniz, halinizden algılarsınız. Ne gördüğünüz, nereden, nasıl baktığınızla kayıtlıdır. İbn Arabi, Füsus'un son Fassında, 'bana dünyanızdan üç şey sevdirildi...' hadisini yorumlarken şöyle der : 'Peygamberimiz, sevgiyi, yani beşeri sevgiyi, nefsine nisbet etmemiştir, 'sevdim' dememiş, 'sevdirildi' demiştir. Bu algı düzeyinden bakmayan, doğrudan nefsine nisbet eden kişide şehvetin ilmi eksiktir...' Bu çok önemli...

Vuslat şart mıdır?
Şart değildir. Ama hakiki ve tutkulu bir aşkın sonucu zaten vuslattır. Sağlıklı aşkta seven, sevdiğini manipüle etmez. Şair diyor ya, 'seni seviyorsam bundan sana ne?' Bu sağlık alametidir. Ama, karşılıksız aşk patoloji üretmeye elverişlidir.

Aşk bize nasıl tercüme ediliyor?
En güzel tercüme eden Yunus Emre'nin : 'Aşk bir güneşe benzer' diyor. Hz. Şems'in adına yani. Lale Müldür, 'ormanda veya yürek denilen orman boşluğunda bir kuşun anormal bir hızla dönüşü'ne benzetir. Bu, bir duygu durumu olarak aşkı değil de daha çok aşk yaşantısındaki sorunu ima ediyor tabi... Bir başkası, 'bela yağmur gibi gökten yağarsa, başını ona tutmanın adıdır aşk...' diyor. Bir diğeri, 'Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvay'da, ansızın 'yüreğinin ellenmesi' olarak niteliyor. Bir şair, 'aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır' diyor. Ne bileyim, binlerce 'tanım' var yani...

Aşk bir sevgi çeşidi midir yoksa sevgiden bağımsız mıdır?
Aşk için, eski Anadolu Türkçesi'nde 'sevü' tabiri de kullanılıyordu. Sevgi yani. Ama, Yunus Emre'de aşk sözcüğünün yaygın biçimde olduğunu görüyoruz. Aşk, diyor İbn Arabi, sevginin ifrat halidir.

Bu doğru bir tercüme mi?
Aşk kelimesinin nice zamandır çürüdüğü kesin. Sadece aşk mı? Sevgi, merhamet, adalet... gibi çoğu sözcük kullanılamaz, bir şey iletemez hale geldi.

Mevlana ile aşk bir bütün olarak biliniyor. Mevlana'nın sizce amacı neydi aşkı anlatmak mı yoksa âşık olmayı anlatmak mı?
Hz. Mevlana, Moğol istilalarının diyar-ı Rum'u kasıp kavurduğu ve mistisizmin, Tanpınar'ın deyişiyle kara bir dalga halinde kuzeyden inerek Anadolu'yu sardığı bir evrede belirdi. Belh'ten Anadolu'ya geldi. O çağda, birkaç önemli kişi daha vardı: Hacı Bektaş-ı Veli, İbn Arabi, Yunus Emre... Biri Arapça, biri Farsça, biri Türkçe hakikati terennüm etti. Hz. Mevlana da 'irfan' da baskındı fakat o, daha çok aşk burcundandı. Şöyle diyordu: Aşık da, maşuk da aşk da birdir.

Yani?
Aşkınlaşmıştı, aşkınlaştırıcıydı, aşıktı ve aşkla konuşuyordu.

Allah aşkı ve beşeri aşk hep birbirini tamamlayıcı iki unsurdur. Aşkın yeterince farkında mıyız?
Geleneksel sözlükteki ifadesiyle söyleyelim dilerseniz: Mecaziaşk-hakiki aşk. İlki, nefsani ve Hak'tan perdelenmiş bir algıyı işaret eder. Diğeri, aşkın doğru adrese yönelmiş olmasıdır. Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı'ndan burs almak için gelen bir hanım kıza, 'hiç aşık oldun mu?' diye sorar. Kızcağız utanır, sıkılır. Üç kez ısrarla sorar. Kız mahçup hala. 'Evladım niçin utanıyorsun, Hakk'ın yarattığı bir insana aşık olmayan Hakk'a aşık olabilir mi?' der. Bu, sanırım yeterince açıklayıcıdır.

Yani İlahi aşka beşeriden mi ulaşılır?
Her zaman değil. Doğrudan Hakk'a, Hakk'ın en yetkin tecellisi olan Kamil insana da aşık olunur. Yunus Emre gibi, 'söylemezsem bu aşk derdi beni boğar' noktasına gelinebilir. Yunus'ta böylesi bir tecrübe yok. Bir kadına aşık olmamış. Tapduk Emre'ye aşık olmuş. O'nun üzerinden Rabb'e aşık olmuş. Aksi de olur. Hakk'a aşık olan ki, her şeyi-herkesi sever. 'Hakk'ı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir' diyor Yunus.

Bizler aşkın neresindeyiz?
Bilmem...

Neden böyle söylüyorsunuz?
Çok genel bir şeyden söz ediyorsunuz çünkü. 'Biz'in içinde neler var?


O zaman şöyle sorayım: Aşkı anlayan ve anlatan kişinin bu duyguyu iyi yaşaması anlamına gelir mi? Mesela siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?
Bu, huyunuzla, doğanızla ilgili bir şey. Benim nasıl yaşadığım bana kalsın dilerseniz. Sadece şunu söyleyeyim. Ahmed Gazzali, İbn Arabi, Mevlana gibi ariflerin kitaplarında da geçer. Aşkın kimde, nelere yol açtığının çok objektif ölçütleri, belirtileri yoktur. Ama genelleme yapmayı mümkün kılacak kadar belirtiden söz edebiliyoruz.

Mesela?
Bir genelleme yapalım o halde. Aşk, olağandışı, olağanüstü bir duygu, bir hal. İnsanı kesinlikle rutin dışına çıkarıyor. İrademizle belirleyemediğimiz iki şey var yaşamımızda : Doğum ve ölüm...

Peki, irademizle belirleyemediğimiz iki şey mi var sadece?
Buna aşkı, evliliği katan düşünürler de var. Aşkın ömrü üç yıldır, diye bir kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. Psikiyatrlar, en az üç saat en fazla üç yıldır, diyorlar. Hakiki aşk vuslata değin sürer. Kavuşunca irfan başlar.

Aşk insanı iradesizleştiriyor bir de...
Bir duvar yazısı şöyle diyor: 'Aşk, sadece aptalların düştüğü bir çukurdur. Abi beni ittiler...'

Aşkı anlamak için önce Mevlana'yı mı anlamak gerekiyor?
Hz. Mevlana'yı ancak aşkla anlayabiliriz. O'nu anlayınca da aşkı anlayabiliyoruz.

Anladığımızla olan arasında ne kadar mesafe var?
Doldurulamaz kadar olabilir bazen.

Aşk anlatılabilir bir şey mi?
Bizim geleneksel edebiyatımız tümüyle aşkı anlatır. Buna rağmen onu anlatmak imkansız gibidir. Hani konuştukça insanın yalnızlığı artar, onun gibi bir hal. Eskilerin tabiriyle, aşk-ı daimide olan arifler var. En çok onlar anlatmıştır. Yunus Emre, Fuzuli, Kemali Baba, Seyit Nizam gibi bilgelerin solukları yanık ciğer kokar. Sürekli yanmışlardır. Rilke'yi doğrulayan bir durum. Aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır. Bu yüzden üstatlar, öğrencilerini sürekli aşkta tutmazlar, irfana çekerler. O olağanüstü hal sürekli yaşanılabilir mi? O ağırlığa dayanılabilir mi?

Dayanılamaz mı?
Aşıklara sormak lazım.

Aşık olmayan bilemez mi?
Hz. Mevlana'ya, 'aşk nedir' diye soruyorlar, 'ben ol da bil' diyor.

Aşk ve emek ilişkisi... Biz sevginin emek gerektirdiğini fakat âşık olmak için bir emek olmadığı görüşü hâkimdir. Aşk emek gerektirir mi?
İnsan için emeğinden fazlası yoktur.

Aşk öğrenilir mi?
Evet. Hz. Mevlana alimdi. Hz. Şems, onu 'aşk mektebi'nde eğitti. Ona aşkı tattırdı, oradan Divan-ı Kebir doğdu. Sonra irfan burcuna geldi. Oradan da Mesnevi-i Şerif çıktı.

Dünya daha adil olabilirdi
Mevlana'nın aşkı bu yüzyılda hala diri bir şekilde yaşıyor. Mevlana mı aşkı yaşatıyor yoksa aşk mı Mevlana'ya hayat veriyor?
Günümüzde nice mahfi Mevlana'lar var. Konuşmayan, hafada işini işleyen. Ne aşıklar var. Bütün insanlık için yakaran nice ağzı dualı aşıklar...Birine aşık olup, Erzurumluların tabiriyle senelerce hissettirmeden onu kendi melalinde yaşayan bağrıyanıklar var. Mevlana'nın sözlerinin bugün hala bizi etkilemesi, ilmini, Ölmeyen Diri'den almış olmasındandır.

Aşk bazılarımızı yüce bir makama çıkarırken bazılarımızı ise tepe taklak ediyor. Aşk denen şey aynı zamanda tehlikeli bir hal de değil mi? Her insan bu halle başa çıkabilir mi?
Buna dilerseniz, Lale Müldür'ün dizeleriyle cevap vereyim: 'ormanda bir kuş hızla dönüyordu / aşık olduğumuz zaman / yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner / ve kaçmamız gerektiğini söyler bize / çünkü her şey çok fazladır / kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş / kendini ve etrafındakileri yaralar / tehlikedir onun adı / bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez / kumrular sakindir bir tek / ben kumru değilim / sen de / bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.'

Bugün insanların tümü aşık olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı?
Yeryüzünde şairane oturan insanlar çoğalırdı. Daha adil ve merhametli bir dünya olurdu.

Aramak ile bulunmaz
Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Aşka bu kadar eğilmekle göstermek istediği şey neydi?
Hz. Mevlana'nın özellikle Divan'ı aşk doludur. Divan, deyim yerindeyse dağa tırmanırken gaz pedalının dibe kadar indiği yerdir. Doruktan sonraki inişte ise Mesnevi doğmuştur ve burada Hz. Pir'in kademi sürekli frendedir. Mevlana, aşkla irfan arasındaki ankadır.

Aşk neyin ilacı?
Aşk acısı, paylaşılmaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk yalnızlığın hem zehiri hem de panzehiridir.

İsteyen Allah'a âşık olabilir mi? Allah aşkı istemek mi yoksa nasip işi midir?
Neye aşık olursak olalım, O'nun Cemal'ine oluyoruz aslında. Dilemeden nasip erişmez. Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır, bunu söyler.

Aşk her yerde varsa neden görenlerimiz sınırlı?
Dünya imtihandır. Aşk acısı, gözümüzdeki perdelerin açılmasına hizmet eder. Varolanlar birer perdedir. Her lokma göze bir perde çeker. İktidar perdedir. Şehvetler perdedir. Hırslar, tutkular perdedir. Hakk'ı herkes kendi nefsinde idrak eder. Mısri, 'şehr-i Elmalı, canda bulmalı' diyor. 'Elmalı', hakikat sırrıdır. Hakikat nefiste bulunacak. Nefs'te ise sayısız perde vardır. Bunlar kullukla, riyazetle, zikirle, acıyla, aşkla aralanır. Vücut birliğine inanan arifler bütün varlığı bir vücut olarak görürler. Ona ulaşana kadar arayış sürer.

Allah'ı tanımak veya ilim sahibi olmak Allah aşkını azaltır mı yoksa arttırır mı?
Artırmaz mı? O'ndan en çok O'nu tanıyan korkar. O'nu en çok, O'nu tanıyan sever. Sevgi bilmektir dediğim gibi. 'Bilinmeyi sevdim...' diyor ya...Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Tutkuyla sevilmeden yapılan bir işten hayır gelmez.

Aşkı yaşayan kişilerin kimileri az kimileri ise çok derin olarak yaşıyor. Bu neye bağlı? Kişinin duygu dünyasına mı yoksa Allah'ın seçtiği kulları olmasından mı?
Hz. İsa'nın bir hadisi var : 'Çokları çağrılır, pek azı seçilir' diye. Bazılarının seçildiği kesin. Bunlar için 'tekamül etmiş ruhlar' demek daha doğru. Kimisi bir mevkiye fit oluyor, kimisi üç beş kuruşa, kimisi güzel bir kadına, yakışıklı bir erkeğe. Başka biri çıkıyor, 'bana Seni gerek Seni' diyor. Hakk'a talip oluyor. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun...'

24 Mayıs 2011 Salı

Orhan Gencebay’ın Şarkılarında Klasik Şiir (Divan) Etkisi

Muhammet KUZUBAŞ
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Türkoloji Araştırmaları Dergisi
c.2, s.3 – Yaz 2007 (s.392-406)
Özet
Orhan Gencebay, Türk müziğinin son 30-35 yılına damgasını vurmuş önemli sanatçılarımızdan birisidir. Orhan Gencebay’ın bu kadar yıl boyunca pek çok halk kesimi tarafından büyük bir ilgi ve beğeniyle izlenmesi, şüphesiz ki üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken bir konudur. Gayr-ı ahlâkî tavırlarla popüler olunmaya ve zirvede kalınmaya çalışıldığı, şarkı sözlerinin ve izleyiciye sunuş biçiminin erotizmle birleştirilerek sanat ve sanat eseri kavramlarının farklı boyutlara çekildiği bir ortamda, bu kadar yıl sadece sesi ve şarkılarıyla kendini gösteren ender kişilerden biridir Orhan Gencebay. Bu yazıda, yıllar öncesinin Orhan Abi’sinin, bugünlerin Orhan Baba’sının şarkıları ile klâsik şiirimiz arasında dikkat çeken benzerlikler ortaya konmaya çalışılmıştır.
Orhan Gencebay’’ın müziği, zaman zaman arabesk müzik olarak nitelendirilse de o, bu nitelendirmeyi hiçbir zaman kabul etmemiştir. Kültürel altyapı, geniş bir toplum kesimine hitap etme, toplumun ortak duygu ve düşüncelerini yansıtma vb. gibi ögeler, bir sanat eserini veya sanatçıyı zirvede tutan en önemli etkenler arasında sayılabilir. Belki de Orhan Gencebay’ı başarılı kılan da bu özelliklere sahip olmasıdır. Çünkü Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri dikkatle incelendiğinde, dizelerin arkasında çok geniş bir şiir kültürünün olduğunu tespit etmek pek de zor olmayacaktır. Bu düşünceden yola çıkarak, Orhan Gencebay’ın, sözlerini kendi yazdığı şarkıların dizeleri arasında dolaşmaya ve bu dizelerin arka planında yatan şiir kültürünü ortaya koymaya çalışacağız.
Orhan Gencebay’ın şarkılarına genel olarak bakıldığında klâsik Türk şiirinde hakim olan pek çok hayale, duygu ve düşünceye rastlamak mümkün olacaktır. Aşk, âşık, maşuk, dert, çile, vefa, şarap, meyhane, felek vb. ögeler, klâsik şiirimizin temel konuları olduğu kadar, Orhan Gencebay’ın şarkılarının da temel konuları sayılabilir. Bu noktada, sanatçının şarkılarından seçtiğimiz bölümlerle, bunların klâsik şiirimizde nasıl karşılık bulduklarına bakalım:
İlk olarak Leyla ile Mecnun hikayesinden başlayalım. İlk örnekleri Arap ve Fars edebiyatlarında görülen bu hikaye, 14 ve 15. yüzyıldan sonra Türk şiirinin en önemli kaynaklarından birisi olmuştur. Bu iki aşk kahramanın maceraları, bir yandan pek çok mesnevinin konusunu oluştururken; diğer yandan da kasideden gazele, rubaiden şarkıya, türküden koşmaya kadar pek çok şiirde önemli bir benzetme ögesi olarak kullanılmıştır. Leyla ile Mecnun hikayelerinin en güzeli Fuzulî’nin yazdığı Leyla ile Mecnun mesnevisi olarak kabul edilir. Bu konu, şiirlerde benzetme ögesi olarak kullanıldığında ise şair genellikle kendini Mecnûn’a, sevgiliyi de Leylâ’ya benzetir. Sevgiliye olan aşk uğrunda çekilen çileler ve yapılan mücadeleler, Mecnun’la kıyaslanır.
Nice bir vâdî-i gamda dil-i mahzûn yerine
Bağlamaz ol saçı Leylî beni Mecnûn yerine1
“Hüzünlü gönlüm ne kadar gam vadisinde olursa olsun (yani sevgili uğruna sıkıntı ve dert çekerse çeksin) Leyla2 gibi saçları olan sevgili beni Mecnun olarak kabul etmez.”
Şairlerimiz bazen de, aşk ve aşk uğrunda çekilen sıkıntılar konusunda Mecnun’dan daha üstün olduklarını söylerler:
Bende Mecnûndan füzûn âşıklık istidâdı var
Âşık-ı sâdık benem Mecnûnun ancak adı var3
Orhan Gencebay’ın Leyla ile Mecnun adını taşıyan şarkısı, klâsik şiirimizde anlatılan Leyla ile Mecnun hikayeleriyle büyük bir uyum içerisindedir. Klâsik Leyla ile Mecnun mesnevilerinde anlatılan hikayelerin özeti kısaca şöyledir:
Arabistan’da Beni âmir kabilesinden Kays ile Leyla daha çocukken birbirlerini severler. Halk arasında çeşitli dedikodular yayılmaya başlayınca, annesi kızını çadırına kapatır. Sevgilisini göremeyen Kays, üzüntüsünden kendinden geçer ve çöllerde dolaşmaya başlar. Kays’ın kendinden geçmiş bu hali onun Mecnun (cinlenmiş, deli) diye anılmasına vesile olur. Mecnun’un babası, oğlunun durumuna çok üzülür ve Leyla’yı babasından ister. Leyla’nın babası, bir deliye verecek kızımız yok diyerek onları elleri boş gönderir. Bu haber Mecnun’u daha da perişan eder. Gece gündüz derbeder bir şekilde dolaşan Mecnun’un ağlamaktan gözleri kanlanmıştır. Mecnun, iyileşmesi için dua etmek üzere Kabe’ye götürülür. Ancak Mecnun, Kabe’ye gelince aşkının daha da artması için dua eder. O artık sevgilinin derdiyle mutlu olmaktadır. Çöllerde yabani hayvanlarla dostluk kurmakta, bu arada da yanık aşk şiir şiirleri söylemektedir. Mecnun’un bu haline üzülen Nevfel adında bir Arap beyi, Mecnun adına kızı babasından tekrar ister. Kızın babası yine red cevabıverince, Nevfel askerlerini toplayarak Leyla’nın kabilesine savaş açar. Amacı Leyla’yı zorla da olsa alıp Mecnun’a götürmektir. Bu haberi işiten Mecnun, savaşta Leyla’nın kabilesinin galip gelmesi için dua eder. Nevfel ilk savaşta yenilir, ancak ikinci savaşta galip gelir. Fakat, Mecnun’un duasını duyunca kızı almadan geri döner. Bu arada Leyla’yı İbni Selam adında biriyle evlendirirler. Leyla, bir yalan uydurur ve zifaf gecesinde İbni Selam’a kendisinin bir cinle evli olduğunu, kendisine el sürmesi halinde ikisinin de öleceğini söyleyerek İbni Selam’ın kendisine dokunmasını engeller. Bir müddet sonra İbni Selam ölür, Leyla da Mecnun’u aramaya çıkar. Mecnun’u perişan ve tanınmaz bir halde bulur. Onunla visale ermek ister. Ancak Mecnun, mecazi bir aşkın peşinde olmadığını, maddi varlıklarla ilişkisini kestiğini, Leyla ile kendisinin artık tek bir beden olduğunu söyleyerek onu reddeder. Mecnun burada mecazi aşktan ilahî aşka ulaştığını vurgular. Ümitsizce geri dönen Leyla bir müddet sonra ölür. Sevgilisinin ölüm haberini alan Mecnun, onun mezarına koşar ve “Leyla! Leyla!” diyerek oracıkta can verir.4
Yukarıda anlatılan hikaye ve genel Leyla-Mecnun anlayışıaçısından Orhan Gencebay’ın aşağıdaki şarkısı arasında büyük bir örtüşme vardır. Gencebay’ın şarkısında da Leyla ile Mecnun’un gönülleri sevgiyle, dertle dolmuş; aşk maceraları dillere destan olmuştur. Mecnun, kanlı göz yaşları dökmüş, dünyada sevgilisine kavuşamamış, mahşerde kavuşmayı tercih etmiştir. O, çöllerde “Leyla!” diyerek dolaşmış; her sözü, her feryadı, gecesi-gündüzü “Leyla” olmuştur:
LEYLA İLE MECNUN
Bir feryat yıllarca cevapsız kaldı
Öyle bir feryat ki bu duyan ağladı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk dünyada hiç yaşanmadı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk bir daha yaşanmadı
Aşkımın gözyaşları tek ümidim hala
Döktüğüm kanlı yaş yalnızlık ne bela
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Bir efsane olduk dertli çilede
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim feryadımda
Kaderimde kederimde son nefesimde
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim gündüzümde hem gecemde
Kaderimde kederimde her nefesimde
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Yukarıda da değinildiği üzere, Leyla çölde Mecnun’u perişan bir halde bulunca, Mecnun onunla visale ermeyi reddetmiştir. Çünkü Mecnun, Leyla ile tek beden haline geldiğini (ki buna tasavvufta vahdet denir) söyler ve Leyla’yı çaresiz bir şekilde geri gönderir. Sevgiliyle tek bir beden olma hayali Orhan Gencebay’ın bir başka şarkısında şu şekilde yer bulur:
Bazen bana öyle yakın öyle cansın ki
Ben bedenim sense ruhum öyle bensin ki
Makalenin tamami icin tiklayiniz.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Aşk


Tînet-i Âdemde konmasa eğer sevdâ-yı aşk
Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk

Kenz-i mahfîden zuhûra geldi eşyâ lâ-cerem
Bâd-ı hubbiyle temevvüc etdi çün deryâ-yı aşk

Tâlib-i dîdâr olup ayılmaya tâ haşredek
Kim ki nûş ede ezel bezminde ger sahbâ-yı aşk

Aşk ü müşg olmaz nihân ânı bilir halk-ı cihân
Âşık-ı bî-çâreye mümkün müdür ihfâ-yı aşk

Bülbülün hâlin bilenler gûş ederler nâlesin
Bir gül-i bî-hâr içündür bunca hûy u hây-ı aşk

Aşk-ı Şîrîn oldu feryâdına Ferhâd'ın sebep
Ey nice dânâyı Mecnûn eyledi Leylâ-yı aşk

Ey Hüdâyî hâlet-i aşkı ne bilsin her meges
Kulle-i Kâf-ı hakîkat mürgüdür ankâ-yı aşk

Aziz Mahmut Hüdai
http://www.antoloji.com/ask-57-siiri/


İşidin ey yârenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere bitinmez
Hürmetli nesnedir aşk

Dağa düşer kül eyler
Gönüllere yol eyler
Sultanları kul eyler
Hikmetli nesnedir aşk

Kime kim vurdu ok
Gussa ile kaygu yok
Feryad ile âhı çok
Firkatli nesnedir aşk

Denizleri kaynatır
Mevce gelir oynatır
Kayaları söyletir
Kuvvetli nesnedir aşk

Miskin Yunus neylesin
Derdin kime söylesin
Varsın dostu toylasın
Lezzetli nesnedir aşk

Yunus Emre
http://www.antoloji.com/ask-1720-siiri/


Kevser-i ateş- nihadın adı aşk
Düzah-ı cennet -nümanın adı aşk
Bir lügat gördüm cünun isminde ben
Anda hep cevr ü cefanın adı aşk

Şeyh Galib
http://www.antoloji.com/kevser-i-ates-nihadin-adi-ask-kit-a-siiri/


Gönül kuşu eski yuvadan uçtu
Giden gelsin bizimle dost iline
Katerler bağlandı kafile göçtü
Giden gelsin bizimle dost iline

Aşk eseri olan karar bağlamaz
Yüreğinde derd olmayan ağlamaz
Bizi bu yerlerde kimse eğlemez
Giden gelsin bizimle aşk iline

Bir garibim adım sanım anılmaz
Yüreğimde yaram vardır onulmaz
Aşk deryası cuş eyledi yenilmez
Giden gelsin bizimle aşk iline

Leyl-ü nehar akar çeşmimin yaşı
Dost yoluna koyup can ile başı
Aşk ile geçelim dağ ile taşı
Giden gelsin bizimle aşk iline

Derviş Himmet aydır onu bilenler
Medhin okur anda varıp gelenler
Delilimiz oldu pirler erenler
Giden gelsin bizimle aşk iline

Kul Himmet
http://www.antoloji.com/gonul-kusu-eski-yuvadan-uctu-siiri/


Kurtulamam üç nesnenin elinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Üçü bilmez birbirinin halinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk

Aşktır beni sevda ile söyleten
Firkattir cevr ile sinem dağlayan
Gurbettir gözümden kanlar akıtan
Biri firkat biri gurbet biri aşk

Bahri gibi ummanları yüzdüren
Mecnun gibi sahraları gezdiren
Ferhad gibi dağlar başın kazdıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk

Ben bilirim benim aklım şaşıran
Beni sevdiğimden cüda düşüren
Muhabbet deryasın baştan aşıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk

Gevheri der dersim aldım hocadan
Okuyup hatmettim kara heceden
Koç yiğidi pir eyledin kocadan
Biri firkat biri gurbet biri aşk

Şair Gevheri
http://www.antoloji.com/kurtulamam-uc-nesnenin-elinden-siiri/


Resim: flickr.com

24 Aralık 2010 Cuma

Üsküdar'da Akşam Oluyor

Merdivenli bir sokak’tan iniyorum
gözlerinin gizlendiği sahile.
Bu yaka’dan karşıya bakınca
bin yıllık aşkların güneşi ay’ın ellerinden tutuyor.
Bir yanım da Usta Sinan,
diğer yanımda güzellik kraliçesi mihr-ü mah duruyor.
Telaşlı insan kalabalığına
kesif balık kokuları çarpıyor.
Ölümü dirimden ayıramayan bir kızıllıkla
Üsküdar da akşam oluyor.
Sahile ulaşamadan daha
yolumu sokak çocukları kesiyor.
Senin payına bir mendil alıyorum,
onu da bir başkasına veriyorum.
Ağır bir Cuma’dan kalma,
Sözünü muhatap kıldığın kulaklarımı
her sese kapatıyorum.
Gözlerimden mor halkalı bir yorgunluk akıyor,
Çünkü
gittiğim her yere seni de götürüyorum.
Bir kaldırımdan diğer kaldırıma nefes darlığı ile geziniyo­rum.
Kirpiğimin ucundan şiirce bakışlar taşırıyor,
Hak etmediğim kutlu bir mesaja sinemi açıyorum.
Kişi sevdiği ile beraber olacaktır demiyor,
“Kişi sevdiği ile beraberdir” diyor.
Varsın mesafeler uzadıkça uzasın
Varsın iki yakası bir araya gelmesin İstanbul’un
Hatta zaman katili ilan edilsin aşkların
Nasıl olsa başkaca her söze sağır kulaklarım.
Az ötede bakışlarına çarpıyor,
Selamını vapurları kovalayan martılardan alıyorum.
Kays’a o eğik başlı selamı vereli beri ben böyleyim
Hiçbir kelimeye güvenim yok sana söylemeye
Korkuyor musun diyeceksin?
Güzelliğini benzetmeye yetmez kaygısıdır içimi saran
Dedim ya ben böyleyim,
suskunluktur yakışan
Hem ben ki;
İki nefes arası kendi nöbetinde bir adam
Kalıcı değilim bilirsin,
biraz da acelem var
Yetişmeliyim Eminönü vapuru şuradan kalkıyor
Bir yanımdan Usta Sinan,
diğer yanımdan Mihr-ü Mah bakıyor,
Bu sahiller baştan ayağa
Suretin gibi sen kokuyor
Sana benzeyip kutlu bir mesajla yola koyuluyorum
Ve bir bir renkler de soluyor
Ölümü dirimden ayıramayan bir kızıllıkla
Üsküdar da akşam oluyor.


Kitap Hakkinda Tanitim Yazisi:

Radyo 7’nin beğeni ile takip edilen şiir üsluplu programcısı Barış Cem KAYA, “En Güzel’e ithafen bir suskunluk dene(n)mesi” diye tanımladığı şiir – deneme kitabını Akis Yayınlarından çıkardı.

Program ve gösterilerinde “an’ın içinde kendinize zaman ayırın” sloganı ile toplumsal birlikteliğin kaliteli bireysel bilinçle oluşacağına dikkat çeken programcı, güzel bir toplumun güzelleşmesinin ancak “En Güzel” ile olmakla mümkün olacağına inanıyor. Cümle güzelliklerin güzelliklerini en güzel’den ödünç aldığı bir yaşam serüveninde gözüne takılan güzelleri şiirce yaklaşımı ile kaleme alan Barış Cem KAYA bu güzelliğin ürününe “Üsküdar’da Akşam Oluyor” adını verdi.

Akis yayınlarından çıkan kitap aynı zamanda inetraktif platformda da www.uskudardaaksam.com adresi ile okurları ile buluşuyor. 136 sayfadan oluşan kitabında 33 başlık altında şiir - deneme bulunuyor. Üsküdar’da Akşam Oluyor, Kirpiğin Kaşına Değdiği Zaman, Aşk Suscağım 1-2-3-4-5, Öyle(ise) Git dikkat çeken birkaç şiiri.

Kitap 12 Aralık’tan itibaren www.kitaplife.com , www.uskudardaaksam.com ve kitapçılarda satışa sunuldu.


13 Aralık 2010 Pazartesi

Batı'nın Mevlana Görüşü

Prof. Dr. ANNEMARİE SCHİMMEL
Konya, 1954


Bu yazı 14.XI. 1954'de Fakültemizin Mevlana gününde, 16 ve 17.XII. 1954'de de Konya'da yapılan Mevlana ihtifalinde verilmiş olan konferansın metnidir.


İnsanın hayatında unutulmaz, bütün hayatıni değiştiren anlar vardir. O anlarda, insan, uluhiyetin yakınlığını duyar, semavi bir vecd içinde titriyerek garkolur. Böyle bir anı ben, Almanya'da çok genç bir talebe iken profesörümün ağzından ilk defa Mesnevi"nin ilk satırlarını dinlediğim zaman yaşamıştım. Bu andan itibaren, çoktan takdir ettiğim Mevlana'nın eserinden hiç ayrılmadım; harbin en feci yangın ve ateş fırtı nalarında şiirleri bana ilahi aşkın alevlerinden bahsettiler; harpten sonra çektiğimiz tahammülfersa ızdıraplarda yine Mevlana'nın sözleri, insanın yalnız ızdırap vasıtasiyle olgunlaşacağını, -cevherin yalnız elim bir traştan sonra parlıyacağını öğrettiler; saadet saatlarında, bütün tabiatın, aşk rüzgarının estiği zaman kozmik bir ahenkte ezeli ve ebedi ilahi varlık çevrinde dönerek sema'da bulunduğunu anlatan şiirin beyitleri zevkle okudum.

Ve gittiğim her yerde Mevlana'yı seven, ona hayran olan insanlara raslamak bana nasip oldu. Çünkü büyük mistik şair, garbi Avrupa'da 150 seneden beri tanınmakta idi. Hafızı Şirazı ve Ömer Hayyam kadar geniş bir şöhret kazanmamakla beraber ona karşı gösterilen saygı ve sevgi daha derindir. Hafızı Şirazi, Avrupa'da bilhassa Goethe'nin West-Östlicher Divan adlı, Hafızın ruhuna ithaf edilen büyük lirik eseri sayesinde yakın şarkın en meşhur şairi sayılmaktadır. Mevlana'ya gelince, Goethe'nin onu çok az tanıyıp zaten her nevi mistikliğe büyük bir alaka göstermediği için zikri geçen eserde yalnız birkaç satırla- -bizce pek anlayışlı bir şekilde değil- zikredilmiştir. Bununla beraber, Mevlana'yı kendi piri seçen büyük Pakistanlı şair Muhammed İkbal, Peyam-imaşrık adlı eserinde Goethe ile Mevlana arasındaki semavi konuşmada ikisinin en derin fikirlerinin aynı: yani sonsuz, hayat veren aşk olduğunu gayet şairane bir şekilde belirtmiştir. 


Hafızın, Sadi'nin şiirlerinden bir kaç parça XVII. ve XVIII. asırda Avrupa'ya gelmişti; Mevlana'nın şiiri ise, 1818 senesinde çıkan Geschichte der schönen Redekünste Persiens, meşhur tarihçi Hammer'in, farsça edebiyatına dair kıymetli malfımatla dolu eserinde ilk defa büyük miktarda tercüme edilmiştir. Hammer'in doğru ama pek tatsız tercümelerinden aslın güzelliğini bulmak hemen imkansız görünmektedir- mamafih, Goethe'nin aynı Hammer'in Hafız'dan yaptığı ahenksiz tercümelerinden İranli şairin dehasını anladığı gibi, genç bir Alman müsteşriki, Friedrich Rückert,- birdenbire bütün bu kaba kisvelerin altında Mevlana'nın ışığını görmüştür. O, 1822 senesinde küçük bir kitap halinde Mevlana Celalettin mahlaslı 60 kadar şiir yaymıştırki, farsça aslından değil, Hammer'in tercümesinden ilham almışlardır. Celalettin, gazellerini Şemsi Tebrizi'ye ithaf ettiği gibi Rückert, bu şiirlerini "şarkta doğan mistik güneş Mevlana'ya" fakirane bir armağan olarak takdim etmiştir. O, şarklı şairin garplı bir aynası olduğu için, tipik şarklı şiir şeklini de aksettirmiştir:

Alman edebiyatında ilk defa olarak bu Mevlana şiirlerinde gazel şeklini kullanmıştır. Genç müsteşrik şair bazan Mevlana'nın yalnız bir beytini alıp ona binaen uzun bir şiir yazmış ise de, bu taze şiirlerinde bile Rumi'nin kokusunu muhafaza etmeğe muvaffak olmuştur. Farsça bilmiyen bir Avrupalı Mevlana hakkında doğru bir fikir edinmek isterse, bu, ve yalnız bu tercümelerin bitmez güzelliğini görsün. Başka lirik eserlerine de arasıra Mevlana'nın muhtelif şiirlerinden parçaları koyan Rückert, Meylana gazellerinin sonunda ilahi aşka teveccüh edip ona soruyor: "Bana senden gelen bir yıldız gibi yeryüzünde peyda olan, nerededir? Bütün milletlerin bütün evliyalarından takdis ettiğim Mevlana Celalettin, nerededir?"

Rückert'in bu tercümesinden bu asrın ilk senelerinde bir ingilizce şairane tercümesi yapılmıştır. Halbuki o zamana kadar Mevlana 'ya ait birkaç kitap garpta çıkmıştı: Rückert'in ilk tecrübesinden ı 6 sene sonra (ı 838) Avusturyalı şarkiyatçı Rosenzweig-Schwannau tekrar Divan-i Kebir'den müntehab gazelleri neşretmiştir ki onlar -aslından almancaya çevrilmesine rağmen- Rückert'in eserinden daha fazla XIX. asrın edebi zevkine bağlı kalıp bize bugün biraz eskimiş gibi görünmektedir. Hemen aynı zamanda Almanya'da Mesnevi'nin ı ve 2. cildi G. Rosen tarafından şiir şeklinde iyice dilimize çevrilmiştir. Bütün Mesnevi'nin bir kısaltma tercümesi 20 sene sonra iyi de bir tefsir ile İngiltere'de Whinfield tarafından yayılmıştır. Bu muhtelif tercümelere dayanarak geçen asrın sonunda şam'a bir Dünya Edebiyatı Tarihini yazan bir alman bilgini, "Dünya, Mevlana kadar sevimli, daha fazla sevilesi bir mistiği görmemiştir" diye yazmıştır.

...

Tam Metin

27 Eylül 2010 Pazartesi

Elif Şafak’ın Aşk Romanında Tasavvuf

flickr.com
Mehmet Bakır ŞENGÜL
Bitlis Eren Üniversitesi
Turkish Studies
C.5, S.2, Bahar 2010


ÖZET
Tasavvuf; kaynağı, gelişimi ve yaklaşım biçimi itibariyle sürekli olarak tartışmaların odağında olmuştur. Her şeyde yaratıcının yansımasını arayan tasavvuf, sevgi ve hoşgörü odaklı bir geleneğe sahiptir. İnsanlığın gelişim sürecinde gizemli unsurların ilgi çekiciliği, tasavvufta da kendisini göstermiş ve etkisinin dönüştürme gücü, ilgili olsun veya olmasın herkeste, tasavvufa karşı bir merak uyandırmıştır.

Türk romanının son zamanlardaki önemli isimlerinden olan Elif Şafak’ın, son romanı Aşk (2009), odağa aldığı tasavvufî düşünce ekseninde, aşkı ve kişisel özgürlüğü önceleyen bir kurguya sahiptir. Roman, biri 13. diğeri, 21. yüzyılda geçen iki farklı kurguya sahiptir. Romanda Ella’nın yalnızlığı, arayışları ve aşkı kovalaması ile Mevlana ve Şems’in 13. yüzyılda yaşadıkları tasavvufî aşk yolculuğu, birlikte ilerler. 13. yüzyılda geçen kurgu, kendi içinde bağımsız bir içerikle diğer kurguyu etkileyerek bazen de dönüştürerek varlığını sürdürür.

Romanda Mevlana üzerinden, tasavvuf ve hoşgörü konuları okurun dikkatine sunulur. Tasavvufun aşamaları, kişisel gelişim ve dönüşüm üzerindeki etkileri ve dünyada kitleleri etrafında toplama amacında olan bir dil kurma arzusu, Şafak’ın, Aşk romanında tasavvufla ilgili öne çıkardığı başlıklardır. Yazar, eserinde öncelikle tasavvuf literatürüne bağlı kalmış ve Mevlana döneminin dil özelliklerini yansıtmaya çalışmıştır. Bu çalışmada, Elif Şafak’ın anılan romanındaki tasavvufî unsurların işleniş biçimi, bunun kişilerdeki yansımaları ve Mevlana döne-minde yaşanan aşkın romanda ele alınışı irdelemektedir.

...




6. Mevlana, Aşk ve Semâ

Yazar, romanda Mevlana’dan bahsederken Mevlana’nın yaşadığı dönem olan 13. yüzyıl ile günümüzü karşılaştırarak, her iki dönemde yaşanan dini ihtilaflar ve kültürel çatışmalar üzerinde durur. Özellikle 13. yüzyılın içinde bulunduğu dini, siyasi çatış-malar, Moğol İstilasının sebep olduğu kaos ve Anadolu’nun irili ufaklı Türk Beylikleri tarafından yönetilmesinin getirdiği ayrışma, dönemin içinde bulunduğu olumsuz atmosferi yansıtır.

Mevlana, bu karışık tabloda, Konya’da yaşayan bir din bilgini olarak karşımıza çıkar. Klasik dini anlayışla yaşamına devam eden Mevlana, Şems ile karşılaşmasından sonra, ‚alışageldik tüm kurallardan çıkmaya cüret ederek adanmış bir gönül ehli, aşkın ateşli savunucusu, semanın yaratıcısı ve tutkulu bir şairi‛ (38) noktasına gelir. Mevlana, geride bıraktığı eserleriyle daha sonraki nesillerin ‚İslam âleminin Shakespeare’i ‚ (38) olarak tanıyacağı hoşgörülü, insanları evrensel değerler etrafında birleştirmeye çalışan, barışçıl bir kimliğin sahibi olur.

Meyerovitch’in Mevlana ile ilgili kendisiyle yapılan röportajlardan oluşan‚ İslâm’ın Güleryüzü‛ (1998) kitabının adı ve içeriği, Şafak’ın anlatımıyla zihinlerde şekillenen Mevlana’nın din anlayışı arasında bir uyum, dikkat çekmektedir. Bir söyleşide, Fas’ta bir ‘şeyh’i olduğu sorusuna Meyerovitch, olumlu cevap verir. Daha önce de değinildiği gibi, Zahara’nın Müslüman olmasına sebep olan tekkenin şeyhinin Fas’ta bulunması, bu uyumun / etkinin bir başka göstergesidir. Şafak, Mevlana’nın ‚nicelerinin ‘kâfirlere karşı savaşmak’ olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde‛ (38) durduğunu söyler. Herkese kapısını ardına kadar açık tutan Mevlana, evrensel barışın temsilcisi olarak karşımıza çıkar.

Mevlana’nın Mesnevi ve Divan-ı Kebir adlı eserleri, tamamen ‘aşk’ ve ‘gönül’ kavramları etrafında örülmüştür. Mevlana, ‚güzelliği her yerde, bakir doğada, insanın varlığında ve sanatta bulur‛ (Nasr, 1992: 167–168). İslam inancına göre Allah, insanı en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Sonra, kendi ‘Ruhundan üfleyerek’ ona can vermiştir. İnsan ruhu, ruhlar âleminde Allah’ın : ‚Elestü bi-rabbikum / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?‛ sorusuna: ‚Belâ/Evet‛ cevabı vererek, Allah’ın rabliğini onayladığını, Mevlana’ya göre de ayrıca, belâ çekmeye talip olduğunu ifade etmiştir. Bu yüzden, olgunlaşmak için sıkıntılara katlanmak gerekir. Hz. Adem, kendisine yasak edilen meyveyi yiyince cennetten atılır. Mevlana’ya göre, insan cennetten atıldıktan sonra, Allah’a tekrar kavuşma -Allah’ın insana Kendi ruhundan üflemesinden dolayı, insanın tekrar özüne kavuşma- arzusu nedeniyle, hep bir eksiklik hisseder. İşte bu eksikliğini tamamlama arayışının adı aşktır. Ruh, Allah’a tekrar kavuşmak için dünya arzularından sıyrılarak, sadece Allah’a yönelmelidir. Bu yöneliş, aşk ile yapılırsa kavuşma gerçekleşir. Cennetten atılan insan, böylece asıl vatanına dönmüş olacaktır.


....

Sonuç 

Aşk romanı, Ella Rubinstein adlı Amerikalı kadın kahramanın yaşam karşısında takındığı pasif ve aktif tavırların çakışma noktalarında açığa çıkan, özgürleşme ve hayatın odağına aşkı alma mücadelesi olarak okunabilir. Romanda bunalımlarının ve arayışlarının sonucunda, duygusal açlığını gidermek için, kendisini o güne kadar adadığı ailesinin varlığını hiçe sayan bir kadının, hayatının odağına aşkı alması ve geçmişiyle hesaplaşmadan –aktifken de pasif tavır ortaya koyan- yeni bir hayata, sessizce başlaması anlatılmaktadır. Romanında, aşkın insan ruhunda meydana getirdiği depremin, hayatı yeni baştan algılama çabasına dönüşmesi, gözler önüne serilmiştir. Roman, aşkı anlatmak için kurgulanmasına rağmen tasavvufî boyut, baskın olan izlek olarak karşımıza çık-maktadır. Şafak, belirttiğine göre ilgi ve okumalarının sonucunda ulaştığı kişisel tasavvufî bakışını yansıtmıştır. Tasavvufun temel unsurları, insana ve Allah’a bakışı, felsefî temelleri ve ulaşılmak istenen evrenin görüntüsü ile ilgili tespitler ve bilgiler kurgusal zeminde işlenmiştir. Romanda, kimi zaman oluşturulmak istenen güçlü ve çevresini dönüştürme gücüne sahip Şems karakteri, kimi zaman da kurguyu tamamlamak amacıyla kısmen yapay bir gö-rüntü çizen Çömez tipi ve daha çok hayatın içinden tipler, tasav-vufî izlekte karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak 13. yüzyıl Konya’sının sosyal hayatı, insanların çekişmeleri, çıkar çatışmaları, değer yargıları, kültürel ve dini atmosfer, sıradan insanların yaşam biçimleri başarılı bir şekilde sunularak, okurun ilgisi bu kurguda da canlı tutulabilmiştir. 

13. yüzyıldaki kurgunun olay örgüsü, çoğunlukla, tarihi dokuya bağlı kalarak ilerler. Ancak, edebi metnin kurgusal özelliğinden kaynaklanan bakış, kimi tartışmalı durumların açığa çıkmasına neden olmuştur. Şems karakteri, hem olay örgüsünün hem de tasavvufî izleğin odağında verilmiş ve bazen aşırı hoşgörüsüyle bazen de aşırı tahammülsüzlüğüyle ön plana çıkmıştır. Şems’in kişiliğindeki bu uç noktalar, tasavvufun yansımaları olarak sunulduğundan zihinlerde Şems ve Mevlana’dan ziyade, tasavvuf ile ilgili görüntüsel bir şaşkınlık oluşmuştur. Tasavvufun temel referansı olan İslamilik, Aşk’ta hoşgörü ve hümanizm olarak karşımıza çıkar. Yazar, böyle yaparak, tasavvufa ve özellikle Mevlana’ya olan ilgiyi artırmayı amaçlamış olmalıdır. Dikkatle bakıldığında bunun, kısmen de olsa tasavvufun içini boşaltan bir yaklaşım olduğu görülür. 

Tasavvufun temel kavramlarından olan sevgi ve aşk, yazar tarafından, hem hayatın hem de tasavvufun odağında olacak şekilde sunulmuştur. ‚Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde‛ (415) şeklinde, Şems’in sözleriyle son bulan romanda, Ella’nın insani aşkı ve -örtük olarak ifade edilen- daha sonra ilahi aşkı, hayatının odağına alması ve bunun sonucunda yaşadığı dönüşüm ifade edilmiştir.


16 Temmuz 2010 Cuma

Aşkı, özlemi, acıyı bal eylemenin serüveni; Cam ve Elmas

Handan Güler
02.02.2010

 Aşk acıların en acıtanı, duyguların en yalnızı… Mor, acının, hüznün, neşenin yani aşkın rengi.

Aşkın yakıcılığını çoğumuz biliriz. Tam olarak içine düşmesek de yanından yöresinden geçmiştir hepimizin yolu. Aşkın yaşatan yanının, vermesi gereken sınavlardan geçtikçe törpülenmesiyle çıkar acıtan yanı. İşte o virajda bir bakış yıkar bazen insanı, bir terk ediş dağıtır içinin saraylarını. Küçük hatalar büyür bazen, maksadını aşan yollara sürükler yalnızlığı tadanı.

İşte öyle bir kitabı aralamıştım ki, bu sefer, aşkın yakıcılığının kelimelerin içine gizlenmiş ateş toplarıyla içime düştüğü satırlar sığdırılmıştı mor bir çerçeveye. Her satırda özlem, her satırda sitem hissediliyordu sevgiliye, terk edilene, terk edene, terkedişe.

Okudukça düşüyordum şiirin içine,

“ Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla

Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla

Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla

Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla

Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla

Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla...

Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla.



Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle…

Ama her defasında geri döndüm SENİNLE…

Hangi düğüm çözülür… Nazla… Sitemle… Kinle...” dedikçe şair büzülüyor yüreğim benim de, romanın kahramanına eşlik edercesine.

Gözüm, gönlüm deriz ya hani sevdiğimize. Nasıl göz kaldıramaz en ince bir kıymığı, gönül dahi kaldıramaz sevdiğinden gelen acıyı. İncecik kılcallardan başlatır kanamayı, zehirler yavaş yavaş uğradığı her durağı. Önce derin bir uçuruma getirir insanı bu acı, birden rüyadan uyandırır aşkın şamarı.

Aşktan önce ve aşktan sonra diye ayırır kişisel tarihimizi bu acı. Ne yapsa dönemez insan aşktan önceki kendine. Hep daha eksiktir bir yanıyla. Hem de artmıştır bir bakıma, onulmaz yaraların olduruculuğuyla.

Cam Ve Elmas’ı bu duygularla okudum. Her satırından akan aşkın gözyaşları, aşkınlaşma, başkalaşma duası içimi delip geçti. Camdan bir kalbin can kırıklarından sıyrılıp elmasa dönüşme arzusunun sesiz çığlıklarını duymak, sarstı beni. İnsanın var olduğu günden beri çözemediği bu bilmecenin cevabını arama ruh haletinin peşinde kaleme alınmış kitabın içinde kahramanla beraber kah huzura erdim kah iki büklüm oldum.

“Harakanlı bilge Ebu’l Hasan’ın yaşamına ilişkin çarpıcı bir anlatı Cam Ve Elmas. Kars’taki Harakani dergahında geçen olaylar, kente bir belgesel filmin çekimleri için giden ekipteki kameramanın “objektif”inden anlatılıyor. Çekeceği belgesel için açılar belirleyen, kareler seçen kameramanın “ Ben bunları anlayamıyorum. Bana düş gibi geliyor. Dayanamıyorum” sözlerinin ardına gizlenmiş acıları, anıları, ve sarsıcı keşifleri.” şeklinde tanımlanıyor kitap, arka kapak yazısında.

Bu harabe kente gelirken “Ne kendime bir yer, ne kendimi bir yer edinebiliyorum” diyen romanın kahramanı şehri gezdikçe içinin harabelerinde dolaşıyor adeta. Roman iç içe bir akışı sunuyor okuyucuya. Çektiği görüntüler üzerinden farklı bir açıyla bakıyor kahraman kendi hayatına.

Gelgitler içinde gezinirken yaşam içinde var olma zorunlulukları gereği gündüzleri kendisi olamadığını, başkasını oynadığını fark ediyor, geceleri niçin daha çok sevdiğini bulunca. Yaşıyor, biliyor, seviyor, anlıyor gibi yapmak yoruyor insanı zaman sona doğru aktıkça.

İnsan bir gün aşkın tokadıyla uyanınca, niye cam parçalarının peşinde bir ömür harcadığını sorgulamaya başlıyor ya işte bu kitapta “Leyladan Mevla’ya geçme faslı’ndaki zorluk resmediliyor, samimi kelimelerin renk tonlarıyla, himmet diliyor kahraman bilgenin kapısında.

Şehir halkından biriyle çay içip sohbet eden kameraman “Veted” diye bir kavramla karşılaşıyor. Veted, sütun demektir. Dünya onlara emanet edilmiştir, onlar mahlukatı korurlar. Bu iklimi de koruyan Harakani’dir, diyor yaşlı adam. Böylece yavaş yavaş Harakani’nin hikayesi içine düşüyor kahraman.

Günün karmaşasından kurtulup kendisiyle baş başa kaldığı köhne otel odasında “ıssız”lığı yaşıyor zihnindeki kalabalığa rağmen. “İçimdeki boşluk mu, içine düştüğüm tenhalık mı, anlayamadığım o iğrenç melankoli mi canımı fena halde yakan o sarmal yutmaya başlıyor yine…” diye döküyor halini kelimelere. Izdırap içinde kıvranırken yeniliyor gözbebekleri uykunun çekiciliğine. O gece rüyasında “Kulluğu sürdür ki, içtenlik belirsin, samimi olmaya devam et ki, nur ortaya çıksın. Nur doğduğu zaman, O’ nu görüyor gibi ibadet et. Bu sözün sırrı sana verildi. Ona tutun, sahiplen, bırakma. Gece olup insanlar uykuya dalınca, sen bu acılarla dağlanmış bedeni pranga, inciten kaba yünden giysi ve deri kamçının kıskacına al ki, sahibi acıyarak şöyle desin: “Ey kulum, bu bedenden ne istiyorsun?” Şöyle cevap ver: “Sen’i istiyorum.” O zaman sana, “Bırak bu çaresizi” diyecek.” Ben seninim. Bir gün acıların dinecek, acıdan tatlıdan uzaklaşacaksın, seni boğan her şeyden kurtulacaksın.” diyen bir sesle irkiliyor, korkuyla uyanıyor kameraman. Düşündükçe gözlerindeki perdeleri fark ediyor. Tekrar uykuya dalıyor ve şeyh beliriyor önünde: “Bir gün önce zuhur edip geleceğini bana söylemişti.” diyor ve gözden yitiyor. Bu sefer Harakani Hazretleri beliriyor; “ Korkma” diyor, “Sen garipsin, gurbetin ne olduğunu bilirsin. Bedeni dünyada olan kimseye garip denmez. Aksine kalbi teninde, sırrı gönlünde garip olana denir… Bunun belirtisini merak ediyorsan “Gönlünde dünya sevgisi taşımamaktır.” Bu ilginç rüyalarla bezenen gecede “Yardım et” diyor roman kahramanı, “Bana yol göster, ben hiçbir şeyi anlamıyorum. İşittikçe kulaklarım kapanıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok. Kendimi aldattığımı hissediyorum, biran olsun durup bakmıyorum, içine kaydığım boşluk büyüyor, içimdeki ıssızlık, boşluğu yutacak kadar büyüyor, bana himmet et.”

Yolun başı gönülden istemek olunca ve onu aşkla talep edince, iç yolculuğu daha da derinleşiyor kahramanın. Tabi zor bir yolculuk bu, kendinden sıyrılmalı insan önce, talep ettiklerinden. Ama kolay değil, aşkın dağladığı bir yüreğin küllerinden yeniden doğması. Hele de romanın kahramanı kadar severken, özlerken, ayrılmışken.

Aşk tek kişiliktir ya, aşık da bir başına acılarla; yazar nasıl da güzel anlatmış bunu satırlarında:

“Senin tutsağınım biliyorsun. Seni düşünmeyince içim kalmıyor. İçsiz, kabuk gibi bir şey oluyorum. Seni unutunca olmuyor, hatırlayınca kalmıyor. Alnımdan bir dağ fırlıyor, bir asfalt yarılıyor, kemiklerim eriyor, seni senden alamadım. Bana demiştin, boş duran nefis insanı helak eder, ne ilmim, ne hırkam ne kürek ve bileğim var. Bu ilmin dışı var, dışın dışı var. Bir de içi var. Dışı ve dışının dışı senin benim sözlerimizdir. İçi, yiğitlerin kelimeleridir. İçin içi ise, O’nunla ilgili sırlardır. Benim için oraya yol yok biliyorum.”

Bu satırları okurken yine şair (Yavuz Bülent Bakiler) yükseltiyor sesini içimden:

“ Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin

Eksilmeyen çilemsin

Orada ufuk çizgim, burada yanım yöremsin

Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin

Çâresizim… Çâremsin...

Şaşırdım kaldım işte bilmem ki neyimsin...”

“Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir, demiştin hatırlıyor musun? Yaşamım kapıyı dışarı itmekle geçmiş. Bir an için durup kapının açılma yönünü düşünmemişim. Bunu boşandığımız gün, duruşma çıkışı, bir veda selamı vermeden koridorda gözden kayboluşunu izlediğimde fark etmiştim. Şiddetli geçimsizlik… Ne yargıç inanıyor buna; ne sen anlıyorsun ne ben. Aklımızın tıkandığı bir yerdeydik… İkimizden daha güzel bir cehennem mi var demiştin. Oysa cennetim olman için istemiştim seni. Yoldaşın olmak için.” diye konuşuyor kahraman içinin derin sularında gezinip anılara daldıkça. Hep acı, hep hüzün, hep aşk çıkıyor kalbinin kıvrımlarında dolaştıkça. Ludwig Wittgenstein’ in o sözü yerini buluyor burada: “Yüreğimin büklümleri hep birbirine yapışmaya çalışır, ben de yüreğimi açmak için büklümleri hep yeniden çekip kopartmak zorunda kalırım.”

Kitapta ilerledikçe birçok farklı boyut ve hikaye de önümüzü kesmekte.

Mesela büyük bilgin İbn-i Sina’nın Harakani’nin feyzinden istifade için bilgeye gelişini de anlatır yazar iç içe geçmiş öykülerde.

“Bu yolun yolcularının çabası kırk yıldır derler. Dilin düzelmesi için on yıl, çile çekmek gerekir. İkinci on yılda ancak el düzelir. Üçüncü on yılda göz, son on yılda kalp temizlenir. Kim kırk yıl böyle yol alır ve davasına sadık kalırsa onun dilinden, içinde benliğin olmadığı bir sesin çıkması umulabilir” öğretisiyle yola çıkan İbn-i Sina, Ebu’l Hasan’ın yaşadığı köye varıp onu sorunca “Boşuna yorulmuşsun” derler, geri dön, o sır sahibi olduğunu söyler ama işinin temeli yoktur.” diye ilave ederler. Ama bilgin vazgeçmez ve dergaha gider, kapıyı çalar, açılan kanadın gerisinden bir kadın, ne yapacaksınız o miskini, burada değil, ormana odun getirmeğe gitti der. “ Sır sahibi olduğunu iddia eden bir delidir, size bir yararı olmaz deyince, İbn-i Sina kadına kim olduğunu sorar ve eşi olduğunu öğrenince şaşırarak ormana doğru yol alır. Az ileride odun yüklenmiş üç aslanla bilgenin geldiğini gören bilgin, yaklaşınca; “ Şeyhim bu ne hal?” diye sorar. Bunun üzerine ”Biz evdeki kurdun, yükünü çekmedikçe, aslanlar da bizim yükümüzü çekmez.” der Ebu’l Hasan Harakani Hazretleri. Gördükleri karşısında çok etkilenen bilgin, yedi gün dergahta kalır ve şehrine geri döndüğünde başka bir bilgin olan arkadaşına, bizim aklımızla bildiğimiz her şeyi o kalbiyle görebiliyor, der.

Cam bir imgedir, kırılıp giden, kaybolan ama yaralayan dünyanın metaılarına işaret eder.

Elmas ise en değerli mücevheri, kaybolmayacak değerleri, dünyayı kalben terk eden kişinin kalbinin alacağı hali anlatır bize. Bir de elmasın oluşumu için geçen süreyi, zorlu aşamaları hatırlatır bu imge.

Dünyanın geçip giden, yaralayan aşklarından, ötelerde kanatlandıracak sevdalara geçişin zorluğunu, Leyla’dan Mevla’ya geçme faslını ve bu noktaya önce kalben talep edilerek liyakate binaen gelineceğini anlatır yazar bu romanda.

Aşk tek kişilik bir yolculuksa eğer, yeryüzünde kaldığımız sürece cam parçalarını elmasa tercih ettikçe acı vermeye devam edeceği belli.

Ve eğer, elmas olma kabiliyetinde yaratılmış kalbi sükuna erdirecek tek aşk O ise, ortak etmemeli aşka ötekini, berikini.

Tek kişilik yaşayıp aşkı, helezonik merdivenin önünde bir başına beklemeli.

Yüreğini kavrayacak “O” aşkın, aşığı bir gün en yukarı almasını dilemeli.

Ötekinin acıtıcı aşkı yerine kalbe inşirah verecek esintiler talep edilmeli.

Belki sadakate binaen açılır bir gün kapılar, ümidi kesmemeli.

“Yeryüzünde yolculuk edenin ayağı; gökte yolculuk yapanın ise kalbi su toplar” diyor Harakani Hazretleri, bilmeli.

Cam parçalarının elmasa tercih edilmediği bir hayat dilenmeli. Cam ve Elmas’ın ışığında yazarın açtığı kapıdan bilgelerin gizemli dünyasına girilmeli.




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...