mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2012 Pazartesi

Mevlana’nın Dilini Anlamak

ALİYE ÇINAR KÖYSÜREN

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi

Mevlana’yı evrensel mesajlar veren bir öğretici ve hoşgörü sembolü olarak gururla anıyoruz. Hatta bizim kültürümüzden çıktığı için de ayrıca kıvanç duyuyoruz. Ancak onun yaşadığı çağ ve dönemin ruhunu iptal ederek, dahası kendimiz, onun çağrılarını duymaya hazır olmadan, Mevlana’yı yanı başımızda duran bir ruh mimarı gibi düşünmemiz ne kadar isabetli olabilir? Belki de işittiğimiz mesajlar bir duvara çarpar gibi, bu mesafelere çarpıp geri dönmektedir. Dolayısıyla da dinlediğimizi sandığımız sözlerin “bize” dokunması ve şuur düzeyine çıkabilmesi pek kolay değildir.

Mevlana öğretisinin kuşkusuz evrensel bir boyutu vardır. Ancak bu evrensel seslenişe açık olmak, kardelen misali, kalbin derinliklerinden yukarı çıkmaya çalışan, hatta biraz da çıkmış olan bir duygunun mecra arayışına çıkması demektir. Kayalığın içinden çıkan kır çiçeği gibi, nadide ve değerli bir fışkırmayı beklemekte ve arzulamaktadır bu derinliklerde demlenen duygu ve hisler. Tıpkı uçları pürçeklenen, yağan yağmurun etkisiyle sürgün veren kekiğin kayalığın yüzeylerine çıkması gibi; mahzeninden çıkmaya can atan ve yerinden doğrulan duyguların elinden tutar Mevlana’nın hitabı.

Duygular derin uykuya dalmışken, bizim dilimizden farklı olan Mevlana’nın dili acaba aramızdaki mesafeyi uzaklaştırmaz mı? Hatta bu durum, uçurumvari bir ürperti hissi yaratmaz mı? Şüphesiz dilimiz dost dese de, içimiz yabancı diyecektir. Belki bir tür yanılsamayla serap gibi hayal dünyasında, ruhsal bir salınımla ve can hayfı ile onu tanıdık sanıyoruz.

Dil, dünyamızı inşa eden ve bizimle aynı ortak deneyim, kültürel hafıza ve aidiyeti sağlayan bir araçtır. Bu araç, anlam dünyalarını kurar ve bu vasıta ile açılırız anlam pınarlarına. Ne var ki Mevlana’nın hayatı ve kullandığı Farsça belirli bir dönemin kimliğini yansıtır. Doğrusu bugünkü kullandığımız dil, Mevlana düşüncesiyle ilişki kurmaya ne kadar uygundur? Hatta Türkçe konuşan Yunus’un diliyle irtibata geçebiliyor muyuz?

Çağın ruhu çağın diliyle okunur

Mevlana’nın yaşadığı çağın ruhuyla temasa geçmemiz kolay mıdır? Acaba bazı engellerden söz edebilir miyiz? Mevlana’nın eğitim aldığı medreselerin yanı başında cami ve onun yanında da imaretler, hanlar ve hamamlar vardır. Bütün bunlara külliye diyoruz. Mevlana işte bu dünyadan bakmıştır evrene ve insana. Kısacası iyilik yapmanın, iyi insan var edeceğini bilen bir anlam anaforundan süzülmüş Mevlana. Mevla’yı sufi anlatıda nakşeden bir ortamdır onun dönemi. Zira Yunus Emre başta olmak üzere çoğu sufinin, aynı çağ ve muhitten doğması tesadüf değildir. Mevlana, Belh’ten çıkarken, azığında vardır bu öğretilerin nüvesi. Yunus, Mevlana ve Ahmet Yesevi’nin bir ve aynı şeyi farklı ifadelerle sunmaları rastlantı olamaz.

Mevlana’nın yaşadığı dönemin kültürel referansı bize yabancıdır. O dönemin sembolleri ve sembollerin gösterdiği Varlık/gönderge oldukça farklıdır. Mesela sözünü ettiğimiz göndergesel çerçevenin mimari olarak tecessüm etmiş hali şehrin mihrabı olan camiidir. Duvarları süsleyen hat sanatı doğrudan camiye gönderir. Oysa şimdiki kültürün göndergesel çerçevesini modern akıl, bireyci yaşam, para, pozitif hukuk ve doğal ahlak gibi birbirini tamamlayan bir dünya belirlemektedir.

Selçuklu sultanlarının kişiliklerinin şekillendiği dinî atmosfer de üzerinde durulması gereken bir başka önemli yapıdır. Bu farklı doku da Mevlana’nın dönemini bizden ayrı kılar. Dahası şehrin yapılanmasından, mimariye, eğitim ve yaşam biçimlerine varıncaya kadar apayrı bir kültürel mozaikten söz edebiliriz.

Yol ayrımının en bariz işareti, yaşadığımız kültürde bilgili insan ile iyi insan farklı kişiler olarak düşünülmektedir. Hatta cami, yaşamın dışında ayrı bir blok olarak görülmektedir. Laik veya seküler bir dünyada çağın ruhunda manevi doku baskın değildir. Tekkeler yasaklanılası yapılar oluvermiştir. Oysa Mevlevihaneler ve tekkeler, külliyelerin öğretilerinin pratik yollardan verildiği hazırlık basamaklarıydı. Ne var ki şimdi büyük yapıdan söz edemediğimiz gibi, onların koridor ve giriş kapılarından da bahsedemeyiz. Çünkü bireyci bir toplumda tekkevari cemaat ruhunu besleyen muhitler de yoktur.

Sadece Mevlana’yı değil, mesela yine gurur duyduğumuz Nasreddin Hoca’yı anlamak için de aramızda mesafeler vardır. Şüphesiz hepsinin mesajı evrenseldir ancak yerel ve geleneksel doku ihmal edilecek bir şey değildir. Hoca’nın nüktelerinin çıktığı geleneksel dokuyu bugün göremiyoruz. Çünkü uyarıcılar son derece önemli. Zira o, komşusunun cinsel yaşamını bile nükte konusu yapacak kadar iç içe sürdürülen bir yaşam biçimi içinde doğmuştur. Mesela komşusu ona, “karın çok geziyor” diyebiliyor ve aralarında samimi bir ilişki ağı var. Şimdi bu mümkün olmadığı için uyarıcılar, dolayısıyla bilgelik modelleri de değişmiştir. Bu nedenlerden dolayı on üçüncü yüzyıla elimizi kolumuzu sallayarak gidemeyiz, gittiğimizi sansak da hayalde bir yolculuk yaparız. Tam da bu noktada “Mevlana öğretisi nasıl oluyor da bambaşka kültürdeki, Batı insanını etkiliyor ve onları dönüştürüyor?” sorusunu sorabiliriz. Nasıl oluyor da bizim kültürümüzden ışık bulanlarla Batı’dan aydınlananlar benzer kodlara ve farkındalıklara sahiptir?

Ortada bir tür karşılaşma olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak nasıl ve ne şekilde bir buluşma bu? Deneyimle boyut kazanan, duygu kanalları güncellenmeye açık kişinin, farkındalıkları sürekli artar. Aynı farkındalığı ve ışığı görünce de “işte bu!” diyerek, içindeki beyaz güvercini uçurur. Mesela dansçı Rabia Christine Brodbeck isimli kadın, sufi bir meşreple yaşadığına, tanık olduğuna ad koyuyor ve en esaslı sanat gösterisini namaz olarak görebiliyor. Su üstüne yazı yazmak diyen Muhyiddin Şekûr, “kâinatın yaratıcısı karşısında alnımı secdeye ilk koyduğumda ise kalbimin derinliklerinde yatan duyguya ulaştım” diyerek Rabia’nın şahadetini kendi dünyasından yeniler ve farklı kelimelerle terennüm eder. “Benim için İslam’ı keşfetmek, kaybedilenleri yeniden bulmak, ayrı düştüklerime tekrar kavuşmak gibi bir şey oldu” diyen Fransız kadın düşünür Eva de Vitray-Meyerovitch, bir ufuk daralması ve huzursuzluk anında sufi tınıya tutunur. Ancak bu anaforda o, bir tür duygu tazyiki altındadır. Duyguları yol ve kanal ararken, Mevlana yörünge gösterir.

Yine hayatın anlamını çözerken yoldaki dikenleri kaldıran sufileri görünce, tanıdık tınıyı hemen fark eden, psikiyatristleri şaşırtan ve ruhsal bir kırılmanın eşiğinden dönen, bizim kültürümüzün insanı Ayşe Şasa da ruhuna dayanağı ve bütünleştirici ibreyi sözünü ettiğimiz adreste bulmuştur. Kısacası sufi öğreti ona bir bakıma kaldıraç ve eksen olmaktadır.

Kendinin uzağında olmak

Deneyimlere kapalı, duyguları kilitli, yüzeyel bir vicdan emaresiyle var olmanın ağırlığıyla mücadele eden dolayısıyla da sevme kanalları tam olarak açık olmayan bir kişinin Mevlana’nın dinle çağrısını işitmesi pek mümkün değildir. Çünkü onun ney gibi bir şikâyeti yoktur. Derinlerdeki duygularının kapısını açacak bir müjdeciye ihtiyacı olduğunu bilmediği gibi, prangaları açmak isteyen özgürlük ustasını da tanımayacaktır. Bu nedenle ayrılık ve buluşma da böyle figan edilecek bir şey değildir. Doğrusu kişi, kendine uzakken, çağrıya nasıl yakın olabilir?

‘Kapı’ları adamakıllı kilitli olanlar çağrıyı da duyamazlar. Esasında her kişinin bir eşik manzumesi vardır. Çağrı sayesinde kişi, “kapı” ile “eşik” arasındaki farkı fark eder. İçeriye ancak çağrının buyur edebileceğini, çağrısız kapıda kala kalacağını da çağrıyı duyduktan sonra bilir. Çağrı, uykudan uyanıştır belki de. Çünkü kişi, kapıdan içeriye tam girebilse heyula bir yük olmaktan özgürleşecektir ve bu bir tür diriliştir. Hayal ve gerçek arasındaki köprüyü kurar çağrı. Şairin “beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” feryadı çağrının anlamını ifşa eder. Kör kuyularda kalmak, zamanın da dışında olmaktır. Çünkü Shakespeare’in ifadesiyle yaşıyorsak eğer, kralları çiğnemek için yaşıyoruz. Bizi kıskıvrak ele geçirecek ve varlık hanesinden sendeletecek, dahası ortadan kaldıracak bütün abluka ve sultalar, varlığın karanlıkta kalmasıdır. Bu boyunduruğu kaldırdığı ölçüde var olan insan varlığı, zamanla özdeştir. Belki de zaman tam da budur. Çünkü insan kendi doğasını sahiplenirken, sultayı üzerinden atarken, kendi varlığını kavrar. Sözünü ettiğimiz yükler, anlamlandırılamayan ancak taşınmak zorunda olan prangalardır. Bunlardan birer birer azade olmak, nefes almaktır.

Yekpare bir anın parçalanmaz akışına dâhil olabilenler, Mevlana’nın, Yunus’un ve diğer farkındalıklı ruhların çağrısına ulu nazar edebilirler. Zamanın dışında kalanlar için belki teselli, belki paravan belki de ümit edilen bir adres olacaktır, bu ayinler ve gösteriler. Bunun için Mevlana’nın mesajı, kulakları tıkalı, kalpleri kilitli, gözleri perdeli ve duyguları hapis kişilere kolay kolay işlemeyecektir. Çağrının duyulabilmesi için örtülerin ve engellerin kaldırılması gerekir. Zaten bu paravanlar kalkınca yörünge ve eksenin çekmesi kadar, merkeze gelmek isteyenler de can atıyor olacaktır. Bunun adı buluşma ya da karşılaşmadır.

5 Aralık 2011 Pazartesi

“Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı”

KÜBRA & BÜŞRA İLE İKİDE BİR

Aşk... İlahi de olsa beşeri de olsa farketmiyor... Hangi zamanda olursak olalım, zamandan azade, Aşk bir tane ama yaşattığı hal, yıllardır birçok hikayeye konu oluyor. İlahi aşk denilince onu ifade ediş şekliyle bizi adeta büyüleyen isim hiç kuşkusuz Hz. Mevlana... Herkes onun duyduğu o büyük aşktan bahsediyor, fakat biz bu anlatılanlardan ne anlıyoruz? Her yıl Mevlana ölüm yıl dönümü olarak bilinen Şebi Arus'a yaklaştığımız şu günlerde "Aşkı" anlamak için yola koyulduk ve sorularımızı edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar'a yönelttik...

Hz. Adem ile Havva'dan bu yana bir aşk var yeryüzünde...
Adem'den önce de vardır, der arifler. Şair, 'aşk, kadim ezelidir' diyor.

Nasıl yani?
Basbayağı. Başlangıçta aşk vardı, derler. Aşk, Hakk'ın sıfatıdır. Cenab-ı Aşk denmesi bundandır.

Çok ilginç...
Evet...Gizem de buradadır. Bir kutsi rivayet vardır : 'Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim...' şeklinde. Varoluş, aşktandır. Bilginin de kaynağı aşktır bu önermeye göre. Varlığımızı aşka borçluyuz yani. Bilmek de sevmektir. Burada aşk, epistemik bir kaynak olarak da anılmaktadır.

Ama aşk bir tane... Fakat hepimizin aşktan anladığı tek mi?
Aşk bir olduğu gibi, birliktir, birlemektir, bir olmaktır. Aşk, biliyorsunuz Arapça bir kelime. Aşaka eylem kökünden geliyor. Aşaka, bir varlığın bir varlığa, bir nesnenin bir nesneye sarılmasıdır.

Birleşme var yani işin doğasında?
Gelenekteki tabiriyle söyleyelim: Vuslat var. Buradaki birleşme, birleme, birlenme ve birlik anlamlarını içerir. Ama, dünyada insan sayısınca aşk tanımı vardır, aşk anlayışı veya algısı. Herkes, her şeyi, kendi manevi düzeyinden görür. Baktığınız yer önemli. Aşkı da ruhsal düzeyiniz, halinizden algılarsınız. Ne gördüğünüz, nereden, nasıl baktığınızla kayıtlıdır. İbn Arabi, Füsus'un son Fassında, 'bana dünyanızdan üç şey sevdirildi...' hadisini yorumlarken şöyle der : 'Peygamberimiz, sevgiyi, yani beşeri sevgiyi, nefsine nisbet etmemiştir, 'sevdim' dememiş, 'sevdirildi' demiştir. Bu algı düzeyinden bakmayan, doğrudan nefsine nisbet eden kişide şehvetin ilmi eksiktir...' Bu çok önemli...

Vuslat şart mıdır?
Şart değildir. Ama hakiki ve tutkulu bir aşkın sonucu zaten vuslattır. Sağlıklı aşkta seven, sevdiğini manipüle etmez. Şair diyor ya, 'seni seviyorsam bundan sana ne?' Bu sağlık alametidir. Ama, karşılıksız aşk patoloji üretmeye elverişlidir.

Aşk bize nasıl tercüme ediliyor?
En güzel tercüme eden Yunus Emre'nin : 'Aşk bir güneşe benzer' diyor. Hz. Şems'in adına yani. Lale Müldür, 'ormanda veya yürek denilen orman boşluğunda bir kuşun anormal bir hızla dönüşü'ne benzetir. Bu, bir duygu durumu olarak aşkı değil de daha çok aşk yaşantısındaki sorunu ima ediyor tabi... Bir başkası, 'bela yağmur gibi gökten yağarsa, başını ona tutmanın adıdır aşk...' diyor. Bir diğeri, 'Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvay'da, ansızın 'yüreğinin ellenmesi' olarak niteliyor. Bir şair, 'aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır' diyor. Ne bileyim, binlerce 'tanım' var yani...

Aşk bir sevgi çeşidi midir yoksa sevgiden bağımsız mıdır?
Aşk için, eski Anadolu Türkçesi'nde 'sevü' tabiri de kullanılıyordu. Sevgi yani. Ama, Yunus Emre'de aşk sözcüğünün yaygın biçimde olduğunu görüyoruz. Aşk, diyor İbn Arabi, sevginin ifrat halidir.

Bu doğru bir tercüme mi?
Aşk kelimesinin nice zamandır çürüdüğü kesin. Sadece aşk mı? Sevgi, merhamet, adalet... gibi çoğu sözcük kullanılamaz, bir şey iletemez hale geldi.

Mevlana ile aşk bir bütün olarak biliniyor. Mevlana'nın sizce amacı neydi aşkı anlatmak mı yoksa âşık olmayı anlatmak mı?
Hz. Mevlana, Moğol istilalarının diyar-ı Rum'u kasıp kavurduğu ve mistisizmin, Tanpınar'ın deyişiyle kara bir dalga halinde kuzeyden inerek Anadolu'yu sardığı bir evrede belirdi. Belh'ten Anadolu'ya geldi. O çağda, birkaç önemli kişi daha vardı: Hacı Bektaş-ı Veli, İbn Arabi, Yunus Emre... Biri Arapça, biri Farsça, biri Türkçe hakikati terennüm etti. Hz. Mevlana da 'irfan' da baskındı fakat o, daha çok aşk burcundandı. Şöyle diyordu: Aşık da, maşuk da aşk da birdir.

Yani?
Aşkınlaşmıştı, aşkınlaştırıcıydı, aşıktı ve aşkla konuşuyordu.

Allah aşkı ve beşeri aşk hep birbirini tamamlayıcı iki unsurdur. Aşkın yeterince farkında mıyız?
Geleneksel sözlükteki ifadesiyle söyleyelim dilerseniz: Mecaziaşk-hakiki aşk. İlki, nefsani ve Hak'tan perdelenmiş bir algıyı işaret eder. Diğeri, aşkın doğru adrese yönelmiş olmasıdır. Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı'ndan burs almak için gelen bir hanım kıza, 'hiç aşık oldun mu?' diye sorar. Kızcağız utanır, sıkılır. Üç kez ısrarla sorar. Kız mahçup hala. 'Evladım niçin utanıyorsun, Hakk'ın yarattığı bir insana aşık olmayan Hakk'a aşık olabilir mi?' der. Bu, sanırım yeterince açıklayıcıdır.

Yani İlahi aşka beşeriden mi ulaşılır?
Her zaman değil. Doğrudan Hakk'a, Hakk'ın en yetkin tecellisi olan Kamil insana da aşık olunur. Yunus Emre gibi, 'söylemezsem bu aşk derdi beni boğar' noktasına gelinebilir. Yunus'ta böylesi bir tecrübe yok. Bir kadına aşık olmamış. Tapduk Emre'ye aşık olmuş. O'nun üzerinden Rabb'e aşık olmuş. Aksi de olur. Hakk'a aşık olan ki, her şeyi-herkesi sever. 'Hakk'ı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir' diyor Yunus.

Bizler aşkın neresindeyiz?
Bilmem...

Neden böyle söylüyorsunuz?
Çok genel bir şeyden söz ediyorsunuz çünkü. 'Biz'in içinde neler var?


O zaman şöyle sorayım: Aşkı anlayan ve anlatan kişinin bu duyguyu iyi yaşaması anlamına gelir mi? Mesela siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?
Bu, huyunuzla, doğanızla ilgili bir şey. Benim nasıl yaşadığım bana kalsın dilerseniz. Sadece şunu söyleyeyim. Ahmed Gazzali, İbn Arabi, Mevlana gibi ariflerin kitaplarında da geçer. Aşkın kimde, nelere yol açtığının çok objektif ölçütleri, belirtileri yoktur. Ama genelleme yapmayı mümkün kılacak kadar belirtiden söz edebiliyoruz.

Mesela?
Bir genelleme yapalım o halde. Aşk, olağandışı, olağanüstü bir duygu, bir hal. İnsanı kesinlikle rutin dışına çıkarıyor. İrademizle belirleyemediğimiz iki şey var yaşamımızda : Doğum ve ölüm...

Peki, irademizle belirleyemediğimiz iki şey mi var sadece?
Buna aşkı, evliliği katan düşünürler de var. Aşkın ömrü üç yıldır, diye bir kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. Psikiyatrlar, en az üç saat en fazla üç yıldır, diyorlar. Hakiki aşk vuslata değin sürer. Kavuşunca irfan başlar.

Aşk insanı iradesizleştiriyor bir de...
Bir duvar yazısı şöyle diyor: 'Aşk, sadece aptalların düştüğü bir çukurdur. Abi beni ittiler...'

Aşkı anlamak için önce Mevlana'yı mı anlamak gerekiyor?
Hz. Mevlana'yı ancak aşkla anlayabiliriz. O'nu anlayınca da aşkı anlayabiliyoruz.

Anladığımızla olan arasında ne kadar mesafe var?
Doldurulamaz kadar olabilir bazen.

Aşk anlatılabilir bir şey mi?
Bizim geleneksel edebiyatımız tümüyle aşkı anlatır. Buna rağmen onu anlatmak imkansız gibidir. Hani konuştukça insanın yalnızlığı artar, onun gibi bir hal. Eskilerin tabiriyle, aşk-ı daimide olan arifler var. En çok onlar anlatmıştır. Yunus Emre, Fuzuli, Kemali Baba, Seyit Nizam gibi bilgelerin solukları yanık ciğer kokar. Sürekli yanmışlardır. Rilke'yi doğrulayan bir durum. Aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır. Bu yüzden üstatlar, öğrencilerini sürekli aşkta tutmazlar, irfana çekerler. O olağanüstü hal sürekli yaşanılabilir mi? O ağırlığa dayanılabilir mi?

Dayanılamaz mı?
Aşıklara sormak lazım.

Aşık olmayan bilemez mi?
Hz. Mevlana'ya, 'aşk nedir' diye soruyorlar, 'ben ol da bil' diyor.

Aşk ve emek ilişkisi... Biz sevginin emek gerektirdiğini fakat âşık olmak için bir emek olmadığı görüşü hâkimdir. Aşk emek gerektirir mi?
İnsan için emeğinden fazlası yoktur.

Aşk öğrenilir mi?
Evet. Hz. Mevlana alimdi. Hz. Şems, onu 'aşk mektebi'nde eğitti. Ona aşkı tattırdı, oradan Divan-ı Kebir doğdu. Sonra irfan burcuna geldi. Oradan da Mesnevi-i Şerif çıktı.

Dünya daha adil olabilirdi
Mevlana'nın aşkı bu yüzyılda hala diri bir şekilde yaşıyor. Mevlana mı aşkı yaşatıyor yoksa aşk mı Mevlana'ya hayat veriyor?
Günümüzde nice mahfi Mevlana'lar var. Konuşmayan, hafada işini işleyen. Ne aşıklar var. Bütün insanlık için yakaran nice ağzı dualı aşıklar...Birine aşık olup, Erzurumluların tabiriyle senelerce hissettirmeden onu kendi melalinde yaşayan bağrıyanıklar var. Mevlana'nın sözlerinin bugün hala bizi etkilemesi, ilmini, Ölmeyen Diri'den almış olmasındandır.

Aşk bazılarımızı yüce bir makama çıkarırken bazılarımızı ise tepe taklak ediyor. Aşk denen şey aynı zamanda tehlikeli bir hal de değil mi? Her insan bu halle başa çıkabilir mi?
Buna dilerseniz, Lale Müldür'ün dizeleriyle cevap vereyim: 'ormanda bir kuş hızla dönüyordu / aşık olduğumuz zaman / yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner / ve kaçmamız gerektiğini söyler bize / çünkü her şey çok fazladır / kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş / kendini ve etrafındakileri yaralar / tehlikedir onun adı / bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez / kumrular sakindir bir tek / ben kumru değilim / sen de / bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.'

Bugün insanların tümü aşık olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı?
Yeryüzünde şairane oturan insanlar çoğalırdı. Daha adil ve merhametli bir dünya olurdu.

Aramak ile bulunmaz
Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Aşka bu kadar eğilmekle göstermek istediği şey neydi?
Hz. Mevlana'nın özellikle Divan'ı aşk doludur. Divan, deyim yerindeyse dağa tırmanırken gaz pedalının dibe kadar indiği yerdir. Doruktan sonraki inişte ise Mesnevi doğmuştur ve burada Hz. Pir'in kademi sürekli frendedir. Mevlana, aşkla irfan arasındaki ankadır.

Aşk neyin ilacı?
Aşk acısı, paylaşılmaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk yalnızlığın hem zehiri hem de panzehiridir.

İsteyen Allah'a âşık olabilir mi? Allah aşkı istemek mi yoksa nasip işi midir?
Neye aşık olursak olalım, O'nun Cemal'ine oluyoruz aslında. Dilemeden nasip erişmez. Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır, bunu söyler.

Aşk her yerde varsa neden görenlerimiz sınırlı?
Dünya imtihandır. Aşk acısı, gözümüzdeki perdelerin açılmasına hizmet eder. Varolanlar birer perdedir. Her lokma göze bir perde çeker. İktidar perdedir. Şehvetler perdedir. Hırslar, tutkular perdedir. Hakk'ı herkes kendi nefsinde idrak eder. Mısri, 'şehr-i Elmalı, canda bulmalı' diyor. 'Elmalı', hakikat sırrıdır. Hakikat nefiste bulunacak. Nefs'te ise sayısız perde vardır. Bunlar kullukla, riyazetle, zikirle, acıyla, aşkla aralanır. Vücut birliğine inanan arifler bütün varlığı bir vücut olarak görürler. Ona ulaşana kadar arayış sürer.

Allah'ı tanımak veya ilim sahibi olmak Allah aşkını azaltır mı yoksa arttırır mı?
Artırmaz mı? O'ndan en çok O'nu tanıyan korkar. O'nu en çok, O'nu tanıyan sever. Sevgi bilmektir dediğim gibi. 'Bilinmeyi sevdim...' diyor ya...Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Tutkuyla sevilmeden yapılan bir işten hayır gelmez.

Aşkı yaşayan kişilerin kimileri az kimileri ise çok derin olarak yaşıyor. Bu neye bağlı? Kişinin duygu dünyasına mı yoksa Allah'ın seçtiği kulları olmasından mı?
Hz. İsa'nın bir hadisi var : 'Çokları çağrılır, pek azı seçilir' diye. Bazılarının seçildiği kesin. Bunlar için 'tekamül etmiş ruhlar' demek daha doğru. Kimisi bir mevkiye fit oluyor, kimisi üç beş kuruşa, kimisi güzel bir kadına, yakışıklı bir erkeğe. Başka biri çıkıyor, 'bana Seni gerek Seni' diyor. Hakk'a talip oluyor. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun...'

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Anadolu Selçuklu Dönemi Tasavvufi Düşünce


"Türkiye Selçukluları Devrinde Şehirli Tasavvufi Düşünce Yahut Mevlânâ’yı Yetiştiren Ortam"

Ahmet Yaşar OCAK, Hacettepe Üniversitesi
III. Uluslar Arası Mevlâna Kongresi (Bildiriler), Konya 2004


Konuya küçük bir tesbitle girmek istiyoruz: Yıllardan beri Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahilik üzerine sempozyumlar düzenleyip ciltlerle bildiri kitapları yayımladığımız halde, hâlâ elimizde bunlar hakkında uluslararası literatüre girmiş biyografiler ve monografilerimizin olmadığını görüyoruz. Bu bize ciddi bir problemle karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor. Bunun sebebini de kendimizce şurada buluyoruz: Halil İnalcık, Kemal Karpat ve Şerif Mardin ve benzeri bir kaç ismin dışında, mesleğini sistematik bir araştırma programına göre icra edip, ana problematiklere yönelerek, milli ve dini hissiyatımızı, ideolojimizi içine karıştırmadan, birinci elden kaynakları kullanmak suretiyle Türkiye tasavvuf tarihinin ve düşüncesinin tatminkâr bir tablosunu ortaya çıkaran bir tarihçilik geleneği henüz ülkemizde teşekkül etmemiştir. Türkiye Selçukluları dönemi bahis konusu olduğunda ise, bu problemin geniş çapta bu dönem tarihçiliğinin artık Türkiye'de neredeyse sönmek üzere olmasının buda büyük payı olduğunu söyleyebiliriz.



Bu şartlar dahilinde Anadolu Selçuklu dönemi bilim, düşünce ve kültür tarihi çalışılabilir mi? Nasıl çalışmalıdır? Bu dönemin tasavvufi düşünce tarihinin programı ne olmalıdır? Hangi konulara, meselelere öncelik ve ağırlık verilmelidir? Bu dönemin tasavvufi düşüncesinin, klasik tasavvuf düşüncesi ile bağlantıları nedir? Bu bağlantıları sağlayan teorik referanslar hangileridir? Bu referansların coğrafi ve kültürel havzaları nereleridir? Bu havzaların İslâm öncesi mistik kültürlerinin özellikleri ve İslâmî döneme etkileri neler olmuştur? Türkiye Selçukluları dönemi tasavvuf düşüncesinin, en iyi bildiğimizi sandığımız Osmanlı dönemine bıraktığı miras nedir? gibi, cevaplamamız gereken, araştırmalarımızı yönlendirmesi icap eden ciddi soruların muhatabıyız bugün.
Daha önce başka bir yerde de hatırlatmaya çalıştığım gibi1, Türkiye'de tarih araştırmalarının hemen her alanında olduğu üzere, tasavvufi düşünce tarihi alanında da belirli moda konular, araştırmalara hakim olmuştur. Bazan siyasal, bazan ideolojik, hattâ turistik veya ticari sebeplerle öne çıkan bu moda konular, Anadolu Selçukluları dönemi için Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evren (bu arada Ahilik), Beylikler dönemi için de Yunus Emre etrafında odaklanmıştır2. Bu odaklanma, yalnız öne çıkmış bir kaç şahıs etrafında değil, geniş bir perspektifle dönemin tasavvufi akım ve eğilimlerini, bunların sosyal tabanlarını analiz etmeğe, aralarındaki bağlantıları görmeğe engel olmaktadır. En mühimmi, bu akımları doğru anlayabilmek için olmazsa olmaz şart olan, onların kaynaklandığı kültür havzalarının siyasal ve sosyal açıdan tarihsel arkaplanlarının analizlerine yönelmemizi de engellemiştir.

Bu yüzden Türkiye'de tasavvufi düşünce tarihi araştırmaları, sistemli bir şekilde yürüyen, problematik konulara eğilen, yerine göre analitik, yerine göre sentetik nitelikte, kurumlaşmış araştırmalar olmaktan hayli uzak bulunmaktadır3. Bugün henüz bu alanda XIII. yüzyıldan günümüze kadar Türkiye tasavvufi düşüncesinin sağlam bir gelişim çizgisini ortaya koyamadık. Biz bu açmazdan en kısa zamanda kurtulmamız gerektiği kanısındayız. Bunun için bu defaki sempozyum, gördüğümüz kadarıyla iyi bir fırsat yaratmış bulunuyor. Biz bu bildiri çerçevesinde özellikle, Mevlânâ'yı yaratan Anadolu şehirli tasavvufì düşünce ortamını ve bazı çok önemli mutasavvıfları kısaca ele almak istiyoruz.

ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE ŞEHİRLİ TASAVVUFÌ DÜŞÜNCE ORTAMI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

Anadolu Selçuklu dönemindeki tasavvufi düşünce ortamını iyi anlamak ve teşhis edebilmek için, her şeyden evvel bu ortamı meydana getiren tasavvuf akımlarının ve bunların temsilcilerinin geldiği coğrafi ve kültürel havzaları tesbit etmenin yararlı olacağına şüphe olmasa gerektir. Bunların kaynağı olarak, genellikle merhum Fuat Köprülü'nün baskın etkisiyle yakın zamanlara kadar hep Orta Asya ve onunla bağlantılı olarak İran, özellikle de Horasan bahis konusu edilmiştir. Bu çerçevede de, hep Moğol istilası önünden Anadolu'ya vukûbulan göçlerle taşınan sufi akımlar ve temsilcileri üzerinde durulmuştur. Bu doğrudur. Ancak bugün bu tek yanlı yaklaşımın, bu meseleyi yeterince aydınlatmaya yetmediği ortaya çıkıyor.Oysa dönemin Türkiyesi'ndeki tasavvufi yapı ve düşünce çok karmaşıktı ve bunu tek bir kökenle izah etmemiz mümkün değildi. Meselâ bu istilanın Hindistan'a püskürttüğü sufilerden ve onların faaliyetlerinden ve eserlerinden hiç bahsedilmemiştir. Oysa meselâ Kalenderiyye gibi, bir ayağı da Hindistan'da olan bazı sufi akımlar, sanıldığının aksine Anadolu toprakları üzerinde son derece etkili olmuşlardır.

Her ne kadar 1210'lardan başlayarak Orta Asya'dan batıya doğru gelişen Moğol istilâsı, kitlesel göçlerin Ön Asya'ya ve Anadolu'ya yönelmesine sebep oldu ise de, yalnızca Maveraünnehir, Hârezm ve Horasan'daki sufileri yerinden etmedi; 1258'de Irak'ın ve kısmen Suriye'nin istilasıyla, oradan da Anadolu topraklarına muhtelif tarikatlara mensup bir takım sufiler gelmeye başladı. Rifâiler, Kadiriler ve Vefâiler bunlardandı. Dolayısıyla Moğol istilasının sebebiyet verdiği göçlerin bir de Irak ve Suriye ayağı olduğunu hesaba katmamız ve dikkatimizi bu bölgelere de yöneltmemiz gerekiyordu. Hem Mâverâünnehir, Hârezm ve Horasan, hem de Irak ve Suriye mıntıkalarının Buhara, Belh, Bağdat, Musul, Dımaşk ve Halep gibi büyük kültür merkezlerinde doğan ve gelişen tarikatlar, yüksek bir tasavvufi düşünce seviyesine erişmişler, mühim bir yazılı literatür oluşturmuşlardı. Bu literatürün önemi ve Selçuklu ve Osmanlı Türkiye'si üzerindeki tesirlerine dair genel çizgilerin dışında çok fazla bir şey bilmediğimiz itiraf etmek zorundayız. Özellikle Irak'ın o zamanki karmaşık ve krizlerle dolu kültürel ve sosyal yapısının oluşturduğu tasavvuf akımları da pek dikkate alınmamıştır.

Meselâ, müslümanlaşmasına rağmen, daha çok şifahi bir kültür geleneğini sürdürmekte olup eski inançların hakimiyetindeki kırsal kesimde, büyük tesir ve nüfuzu olduğunu ancak bir on onbeş yıldan beri anlamaya başladığımız, Tâcü'l-Árifin Seyyid Ebu'l-Vefâ Bağdadi'nin (öl.1107) kurduğu Vefâiyye tarikatı ve bunun mensuplarının önemini daha önce farkedemedik. Çünkü dikkatimiz hep Ahmed-i Yesevi ve Yeseviyye üzerinde yoğunlaşmıştı. Oysa bugün yeni bulu-nan bir takım belgeler, Tâcü'l-Árifin Seyyid Ebu'l-Vefâ Bağdadi'nin (öl.1107), başka bir deyişle Vefâiyye geleneğinin Yesevi geleneğinden daha güçlü ve uzun vâdede daha etkili olduğunu gösteriyor4.

Halbuki biz, kırsal kesimdeki tasavvuf akımlarını Yesevilik ve o gelenek çerçevesinde düşündüğümüz Hacı Bektaş ve Yunus Emre ile izaha çalıştık. Ama XIII. ve hattâ XIV. yüzyılların bütün bir Orta Doğu'sundaki kırsal ve kentsel tasavvuf akımlarını geniş ölçüde etki altına alan Kalenderiyye akımını, Köprülü ve Gölpınarlı hariç, pek hesaba katan olmadı5. Yunus Emre'nin bile bu akımın bir mensubu olabileceğini hiç düşünmek istemedik. Şehirli kesime mensup tasavvuf akımlarını ve bu akımların yarattığı düşünceyi ise sadece -muhakkak ki büyük bir mutasavvıf ve dolayısıyla geniş bir tesir ve nüfuz saha-sına hakim olan- Mevlânâ ile izaha çalıştık.

Genelde tanınmasına rağmen, Muhyiddin-i Arabi'nin Endülüs (Mağrip) kökenli bir mutasavvıf oluşunun ve onu vatanından eden Katolik rekonkista hareketinin tasavvufi zihniyet dünyasındaki etkilerinin üzerinde de pek durulmamıştır. Bugün hâlâ Muhyiddin-i Arabi'nin önce Selçuklu, daha sonra Osmanlı dönemindeki tesirleri, özellikle de Vahdet-i Vücud'un değişik yorumları hakkında bir tek bile monografimizin olmaması inanılmaz gibi geliyor6. Onun yolunu takip ederek Anadolu'ya gelen Afifeddin Tilemsâni, Sâdeddin Fergani, Müyyededdin Cendi gibi, Arabi mektebinin önemli temsilcilerini ve dönemin Türkiye'sindeki etkilerini hâlâ pek iyi bilmiyoruz. Görüldüğü üzere bunlar bize, Selçuklu Türkiyesi tasavvuf düşüncesinin yalnız Orta Asya ve İran değil, bir de Irak ve Mağrip ayağı olduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla yalnız Selçuklu dönemi değil, Beylikler ve Osmanlı dönemi tasavvuf düşüncesinin, bu dönemlerde Anadolu ve Balkanlar'da oluşmuş tasavvufi fikir, akım, teori ve tarikatların kökleri de temelde bu üç kökene dayanmaktadır. Bu kökenlerin analizine dair hâlâ herhangi bir monografiye sahip değiliz.

Daha önce yine buradaki Mevlânâ sempozyumlarında ve bazı yazılarımda da belirtmeye çalıştığım gibi, Mevlânâ'nın tasavvuf düşüncesi işte bu kökenlerden kaynaklanan tasavvuf akım ve meşreplerinin bir sentezidir.

...

Calismanin tamami icin tiklayiniz. (pdf)

13 Aralık 2010 Pazartesi

Batı'nın Mevlana Görüşü

Prof. Dr. ANNEMARİE SCHİMMEL
Konya, 1954


Bu yazı 14.XI. 1954'de Fakültemizin Mevlana gününde, 16 ve 17.XII. 1954'de de Konya'da yapılan Mevlana ihtifalinde verilmiş olan konferansın metnidir.


İnsanın hayatında unutulmaz, bütün hayatıni değiştiren anlar vardir. O anlarda, insan, uluhiyetin yakınlığını duyar, semavi bir vecd içinde titriyerek garkolur. Böyle bir anı ben, Almanya'da çok genç bir talebe iken profesörümün ağzından ilk defa Mesnevi"nin ilk satırlarını dinlediğim zaman yaşamıştım. Bu andan itibaren, çoktan takdir ettiğim Mevlana'nın eserinden hiç ayrılmadım; harbin en feci yangın ve ateş fırtı nalarında şiirleri bana ilahi aşkın alevlerinden bahsettiler; harpten sonra çektiğimiz tahammülfersa ızdıraplarda yine Mevlana'nın sözleri, insanın yalnız ızdırap vasıtasiyle olgunlaşacağını, -cevherin yalnız elim bir traştan sonra parlıyacağını öğrettiler; saadet saatlarında, bütün tabiatın, aşk rüzgarının estiği zaman kozmik bir ahenkte ezeli ve ebedi ilahi varlık çevrinde dönerek sema'da bulunduğunu anlatan şiirin beyitleri zevkle okudum.

Ve gittiğim her yerde Mevlana'yı seven, ona hayran olan insanlara raslamak bana nasip oldu. Çünkü büyük mistik şair, garbi Avrupa'da 150 seneden beri tanınmakta idi. Hafızı Şirazı ve Ömer Hayyam kadar geniş bir şöhret kazanmamakla beraber ona karşı gösterilen saygı ve sevgi daha derindir. Hafızı Şirazi, Avrupa'da bilhassa Goethe'nin West-Östlicher Divan adlı, Hafızın ruhuna ithaf edilen büyük lirik eseri sayesinde yakın şarkın en meşhur şairi sayılmaktadır. Mevlana'ya gelince, Goethe'nin onu çok az tanıyıp zaten her nevi mistikliğe büyük bir alaka göstermediği için zikri geçen eserde yalnız birkaç satırla- -bizce pek anlayışlı bir şekilde değil- zikredilmiştir. Bununla beraber, Mevlana'yı kendi piri seçen büyük Pakistanlı şair Muhammed İkbal, Peyam-imaşrık adlı eserinde Goethe ile Mevlana arasındaki semavi konuşmada ikisinin en derin fikirlerinin aynı: yani sonsuz, hayat veren aşk olduğunu gayet şairane bir şekilde belirtmiştir. 


Hafızın, Sadi'nin şiirlerinden bir kaç parça XVII. ve XVIII. asırda Avrupa'ya gelmişti; Mevlana'nın şiiri ise, 1818 senesinde çıkan Geschichte der schönen Redekünste Persiens, meşhur tarihçi Hammer'in, farsça edebiyatına dair kıymetli malfımatla dolu eserinde ilk defa büyük miktarda tercüme edilmiştir. Hammer'in doğru ama pek tatsız tercümelerinden aslın güzelliğini bulmak hemen imkansız görünmektedir- mamafih, Goethe'nin aynı Hammer'in Hafız'dan yaptığı ahenksiz tercümelerinden İranli şairin dehasını anladığı gibi, genç bir Alman müsteşriki, Friedrich Rückert,- birdenbire bütün bu kaba kisvelerin altında Mevlana'nın ışığını görmüştür. O, 1822 senesinde küçük bir kitap halinde Mevlana Celalettin mahlaslı 60 kadar şiir yaymıştırki, farsça aslından değil, Hammer'in tercümesinden ilham almışlardır. Celalettin, gazellerini Şemsi Tebrizi'ye ithaf ettiği gibi Rückert, bu şiirlerini "şarkta doğan mistik güneş Mevlana'ya" fakirane bir armağan olarak takdim etmiştir. O, şarklı şairin garplı bir aynası olduğu için, tipik şarklı şiir şeklini de aksettirmiştir:

Alman edebiyatında ilk defa olarak bu Mevlana şiirlerinde gazel şeklini kullanmıştır. Genç müsteşrik şair bazan Mevlana'nın yalnız bir beytini alıp ona binaen uzun bir şiir yazmış ise de, bu taze şiirlerinde bile Rumi'nin kokusunu muhafaza etmeğe muvaffak olmuştur. Farsça bilmiyen bir Avrupalı Mevlana hakkında doğru bir fikir edinmek isterse, bu, ve yalnız bu tercümelerin bitmez güzelliğini görsün. Başka lirik eserlerine de arasıra Mevlana'nın muhtelif şiirlerinden parçaları koyan Rückert, Meylana gazellerinin sonunda ilahi aşka teveccüh edip ona soruyor: "Bana senden gelen bir yıldız gibi yeryüzünde peyda olan, nerededir? Bütün milletlerin bütün evliyalarından takdis ettiğim Mevlana Celalettin, nerededir?"

Rückert'in bu tercümesinden bu asrın ilk senelerinde bir ingilizce şairane tercümesi yapılmıştır. Halbuki o zamana kadar Mevlana 'ya ait birkaç kitap garpta çıkmıştı: Rückert'in ilk tecrübesinden ı 6 sene sonra (ı 838) Avusturyalı şarkiyatçı Rosenzweig-Schwannau tekrar Divan-i Kebir'den müntehab gazelleri neşretmiştir ki onlar -aslından almancaya çevrilmesine rağmen- Rückert'in eserinden daha fazla XIX. asrın edebi zevkine bağlı kalıp bize bugün biraz eskimiş gibi görünmektedir. Hemen aynı zamanda Almanya'da Mesnevi'nin ı ve 2. cildi G. Rosen tarafından şiir şeklinde iyice dilimize çevrilmiştir. Bütün Mesnevi'nin bir kısaltma tercümesi 20 sene sonra iyi de bir tefsir ile İngiltere'de Whinfield tarafından yayılmıştır. Bu muhtelif tercümelere dayanarak geçen asrın sonunda şam'a bir Dünya Edebiyatı Tarihini yazan bir alman bilgini, "Dünya, Mevlana kadar sevimli, daha fazla sevilesi bir mistiği görmemiştir" diye yazmıştır.

...

Tam Metin

27 Eylül 2010 Pazartesi

Elif Şafak’ın Aşk Romanında Tasavvuf

flickr.com
Mehmet Bakır ŞENGÜL
Bitlis Eren Üniversitesi
Turkish Studies
C.5, S.2, Bahar 2010


ÖZET
Tasavvuf; kaynağı, gelişimi ve yaklaşım biçimi itibariyle sürekli olarak tartışmaların odağında olmuştur. Her şeyde yaratıcının yansımasını arayan tasavvuf, sevgi ve hoşgörü odaklı bir geleneğe sahiptir. İnsanlığın gelişim sürecinde gizemli unsurların ilgi çekiciliği, tasavvufta da kendisini göstermiş ve etkisinin dönüştürme gücü, ilgili olsun veya olmasın herkeste, tasavvufa karşı bir merak uyandırmıştır.

Türk romanının son zamanlardaki önemli isimlerinden olan Elif Şafak’ın, son romanı Aşk (2009), odağa aldığı tasavvufî düşünce ekseninde, aşkı ve kişisel özgürlüğü önceleyen bir kurguya sahiptir. Roman, biri 13. diğeri, 21. yüzyılda geçen iki farklı kurguya sahiptir. Romanda Ella’nın yalnızlığı, arayışları ve aşkı kovalaması ile Mevlana ve Şems’in 13. yüzyılda yaşadıkları tasavvufî aşk yolculuğu, birlikte ilerler. 13. yüzyılda geçen kurgu, kendi içinde bağımsız bir içerikle diğer kurguyu etkileyerek bazen de dönüştürerek varlığını sürdürür.

Romanda Mevlana üzerinden, tasavvuf ve hoşgörü konuları okurun dikkatine sunulur. Tasavvufun aşamaları, kişisel gelişim ve dönüşüm üzerindeki etkileri ve dünyada kitleleri etrafında toplama amacında olan bir dil kurma arzusu, Şafak’ın, Aşk romanında tasavvufla ilgili öne çıkardığı başlıklardır. Yazar, eserinde öncelikle tasavvuf literatürüne bağlı kalmış ve Mevlana döneminin dil özelliklerini yansıtmaya çalışmıştır. Bu çalışmada, Elif Şafak’ın anılan romanındaki tasavvufî unsurların işleniş biçimi, bunun kişilerdeki yansımaları ve Mevlana döne-minde yaşanan aşkın romanda ele alınışı irdelemektedir.

...




6. Mevlana, Aşk ve Semâ

Yazar, romanda Mevlana’dan bahsederken Mevlana’nın yaşadığı dönem olan 13. yüzyıl ile günümüzü karşılaştırarak, her iki dönemde yaşanan dini ihtilaflar ve kültürel çatışmalar üzerinde durur. Özellikle 13. yüzyılın içinde bulunduğu dini, siyasi çatış-malar, Moğol İstilasının sebep olduğu kaos ve Anadolu’nun irili ufaklı Türk Beylikleri tarafından yönetilmesinin getirdiği ayrışma, dönemin içinde bulunduğu olumsuz atmosferi yansıtır.

Mevlana, bu karışık tabloda, Konya’da yaşayan bir din bilgini olarak karşımıza çıkar. Klasik dini anlayışla yaşamına devam eden Mevlana, Şems ile karşılaşmasından sonra, ‚alışageldik tüm kurallardan çıkmaya cüret ederek adanmış bir gönül ehli, aşkın ateşli savunucusu, semanın yaratıcısı ve tutkulu bir şairi‛ (38) noktasına gelir. Mevlana, geride bıraktığı eserleriyle daha sonraki nesillerin ‚İslam âleminin Shakespeare’i ‚ (38) olarak tanıyacağı hoşgörülü, insanları evrensel değerler etrafında birleştirmeye çalışan, barışçıl bir kimliğin sahibi olur.

Meyerovitch’in Mevlana ile ilgili kendisiyle yapılan röportajlardan oluşan‚ İslâm’ın Güleryüzü‛ (1998) kitabının adı ve içeriği, Şafak’ın anlatımıyla zihinlerde şekillenen Mevlana’nın din anlayışı arasında bir uyum, dikkat çekmektedir. Bir söyleşide, Fas’ta bir ‘şeyh’i olduğu sorusuna Meyerovitch, olumlu cevap verir. Daha önce de değinildiği gibi, Zahara’nın Müslüman olmasına sebep olan tekkenin şeyhinin Fas’ta bulunması, bu uyumun / etkinin bir başka göstergesidir. Şafak, Mevlana’nın ‚nicelerinin ‘kâfirlere karşı savaşmak’ olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde‛ (38) durduğunu söyler. Herkese kapısını ardına kadar açık tutan Mevlana, evrensel barışın temsilcisi olarak karşımıza çıkar.

Mevlana’nın Mesnevi ve Divan-ı Kebir adlı eserleri, tamamen ‘aşk’ ve ‘gönül’ kavramları etrafında örülmüştür. Mevlana, ‚güzelliği her yerde, bakir doğada, insanın varlığında ve sanatta bulur‛ (Nasr, 1992: 167–168). İslam inancına göre Allah, insanı en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Sonra, kendi ‘Ruhundan üfleyerek’ ona can vermiştir. İnsan ruhu, ruhlar âleminde Allah’ın : ‚Elestü bi-rabbikum / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?‛ sorusuna: ‚Belâ/Evet‛ cevabı vererek, Allah’ın rabliğini onayladığını, Mevlana’ya göre de ayrıca, belâ çekmeye talip olduğunu ifade etmiştir. Bu yüzden, olgunlaşmak için sıkıntılara katlanmak gerekir. Hz. Adem, kendisine yasak edilen meyveyi yiyince cennetten atılır. Mevlana’ya göre, insan cennetten atıldıktan sonra, Allah’a tekrar kavuşma -Allah’ın insana Kendi ruhundan üflemesinden dolayı, insanın tekrar özüne kavuşma- arzusu nedeniyle, hep bir eksiklik hisseder. İşte bu eksikliğini tamamlama arayışının adı aşktır. Ruh, Allah’a tekrar kavuşmak için dünya arzularından sıyrılarak, sadece Allah’a yönelmelidir. Bu yöneliş, aşk ile yapılırsa kavuşma gerçekleşir. Cennetten atılan insan, böylece asıl vatanına dönmüş olacaktır.


....

Sonuç 

Aşk romanı, Ella Rubinstein adlı Amerikalı kadın kahramanın yaşam karşısında takındığı pasif ve aktif tavırların çakışma noktalarında açığa çıkan, özgürleşme ve hayatın odağına aşkı alma mücadelesi olarak okunabilir. Romanda bunalımlarının ve arayışlarının sonucunda, duygusal açlığını gidermek için, kendisini o güne kadar adadığı ailesinin varlığını hiçe sayan bir kadının, hayatının odağına aşkı alması ve geçmişiyle hesaplaşmadan –aktifken de pasif tavır ortaya koyan- yeni bir hayata, sessizce başlaması anlatılmaktadır. Romanında, aşkın insan ruhunda meydana getirdiği depremin, hayatı yeni baştan algılama çabasına dönüşmesi, gözler önüne serilmiştir. Roman, aşkı anlatmak için kurgulanmasına rağmen tasavvufî boyut, baskın olan izlek olarak karşımıza çık-maktadır. Şafak, belirttiğine göre ilgi ve okumalarının sonucunda ulaştığı kişisel tasavvufî bakışını yansıtmıştır. Tasavvufun temel unsurları, insana ve Allah’a bakışı, felsefî temelleri ve ulaşılmak istenen evrenin görüntüsü ile ilgili tespitler ve bilgiler kurgusal zeminde işlenmiştir. Romanda, kimi zaman oluşturulmak istenen güçlü ve çevresini dönüştürme gücüne sahip Şems karakteri, kimi zaman da kurguyu tamamlamak amacıyla kısmen yapay bir gö-rüntü çizen Çömez tipi ve daha çok hayatın içinden tipler, tasav-vufî izlekte karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak 13. yüzyıl Konya’sının sosyal hayatı, insanların çekişmeleri, çıkar çatışmaları, değer yargıları, kültürel ve dini atmosfer, sıradan insanların yaşam biçimleri başarılı bir şekilde sunularak, okurun ilgisi bu kurguda da canlı tutulabilmiştir. 

13. yüzyıldaki kurgunun olay örgüsü, çoğunlukla, tarihi dokuya bağlı kalarak ilerler. Ancak, edebi metnin kurgusal özelliğinden kaynaklanan bakış, kimi tartışmalı durumların açığa çıkmasına neden olmuştur. Şems karakteri, hem olay örgüsünün hem de tasavvufî izleğin odağında verilmiş ve bazen aşırı hoşgörüsüyle bazen de aşırı tahammülsüzlüğüyle ön plana çıkmıştır. Şems’in kişiliğindeki bu uç noktalar, tasavvufun yansımaları olarak sunulduğundan zihinlerde Şems ve Mevlana’dan ziyade, tasavvuf ile ilgili görüntüsel bir şaşkınlık oluşmuştur. Tasavvufun temel referansı olan İslamilik, Aşk’ta hoşgörü ve hümanizm olarak karşımıza çıkar. Yazar, böyle yaparak, tasavvufa ve özellikle Mevlana’ya olan ilgiyi artırmayı amaçlamış olmalıdır. Dikkatle bakıldığında bunun, kısmen de olsa tasavvufun içini boşaltan bir yaklaşım olduğu görülür. 

Tasavvufun temel kavramlarından olan sevgi ve aşk, yazar tarafından, hem hayatın hem de tasavvufun odağında olacak şekilde sunulmuştur. ‚Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde‛ (415) şeklinde, Şems’in sözleriyle son bulan romanda, Ella’nın insani aşkı ve -örtük olarak ifade edilen- daha sonra ilahi aşkı, hayatının odağına alması ve bunun sonucunda yaşadığı dönüşüm ifade edilmiştir.


13 Eylül 2010 Pazartesi

Mevlana'da İrade Hürriyeti


Özet

Mevlana "Mesnevî" adlı eserinde insan hürriyeti üzerinde çok durur. Bu konuyu, kader, cebir ve ihtiyar kavramlarıyla anlatır. Özellikle insandan irade hürriyetini soyutlayan Cebrî (indeterminist) ve sebepleri yaratandan soyutlayan materyalist insana çok kızar. İnançlarında dengeli bir insan modeli ortaya koyar.

Mevlânâ’ya göre, hürriyet, insanı Allah’tan alıkoyan şeylerden uzak durmaktır. İnsanın Allah’a ibadeti arttıkça, hürriyet alanı da genişler.

Mevlânâ, insanın özgürlüğünü savunmada, hem psikolojik ve hem de kelamî deliller kullanır. Bu konuda onun kullandığı dil, câhil ve bilgin her seviyede insanın anlayabileceği bir üslûba sahiptir. Mevlânâ’nın insan hürriyeti konusundaki görüşleri orjinaldir. O, mutlak bir hürriyetten yana değil, nisbî bir hürriyet anlayışından yanadır. İnsan, cüz’i iradesinde hürdür. Dolayısıyla, sorumluluk yüklenecek bir insanın hür olması gerekir. Mevlânâ’nın insan hürriyeti noktasındaki görüşleri Kur’an’ın rûhuna uygundur.

GİRİŞ

Kelam literatüründe irade özgürlüğü anlamına gelen “ihtiyar/serbestlik” ve insandan özgür iradeyi soyutlama anlamına gelen “cebir/zorunluluk” kavramları İslam düşünce tarihinde İlâhi irade ve insan hürriyeti bağlamında yoğun tartışmalara sahne olmuştur. Örneğin, ilk kuşak Müslüman teologların literatüründe ihtiyar/serbestlik kavramının anlamı; “öznenin dilediği birşeyi yapma ya da yapmama kudretidir. Kişinin dilediğini yapıp yapmaması kendi bireysel tercihi”(Tehânevî, I, 419), cebir kavramı ise, “insanın cansız bir varlık gibi iradesiz ve seçme hakkından yoksun olması”(İsfehânî, 1986, 119; Cürcânî, 1987, 106) anlamını ifade eder. Bu makalede amacımız, “cebir ve ihtiyar” sorununu bütün detaylarıyla tartışmak değil- zaten Kelam İlmi kitaplarında bu konu uzun uzun tartışılmaktadır- sûfî mütefekkir Mevlânâ’nın (ö. 672/1273) konuya yaklaşımını ortaya koyabilmektir.

Mevlâna’nın yaşadığı dönemin oldukça sıkıntılı bir dönem olduğunu biliyoruz. Hicrî yedinci asır, İslam Dünyasının yakılıp yıkıldığı, talan edildiği bir dönemdir. Ümitsizliğin, kötümserliğin, hatta İslam’ın –bir inanç sistemi, bir kültür ve medeniyet olarak- geleceğine şüphe ve endişe ile bakmanın oldukça yaygın olduğu bir dönem. Mevlânâ, bu menfi gelişme karşısında boş durmamış, his ve fikir plânında büyük bir mücadele vermiştir.

O, Kelam ve Felsefe sahalarında tartışılan meseleler hakkında birinci elden bilgiye sahiptir. Buna rağmen o, sözkonusu meselelere çözüm getirmek istediğinde kelamcıların ve filozofların yöntemini takip etmez. Soyut terimlerin işgaline uğramış istidlâl şekilleriyle ömür tüketmek, Mevlânâ’nın işi değildir. O, öyle şeyler söylemeliydi ki, kafa da rahatlasın, gönül de; âlim de bir şey öğrensin, testici de.(Aydın, 2000, 96).

Bütün sûfî mütefekkirlerde olduğu gibi Mevlânâ da hiçbir zaman İlâhi irade mukâbilinde insan hürriyeti sorununa yaklaşmaz. Bu konuda Mevlânâ’nın dili, bütün toplum kesimlerine seslenen bir üslûp taşıdığı için çoğunlukla belli bir düzeyde, yeri geldiği zaman insan hürriyeti konusuna değinir. Sorun, Kelam kitaplarında sistematik bir mesele olarak ele alındığı gibi alınmaz, ama yoğun bir şekilde değinilir. Fakat cebir ve ihtiyar sorunu insan varolduğu sürece, insan zihnini meşgul etmeye devam edecek, seçkin entelektüel tartışma ortamlarının koyulaşmasına hizmet edecektir.

Mevlânâ, her aydın gibi içinde yaşadığı toplumun ve çağının sorunlarına bigane kalmamıştır. Dolayısıyla gerek Mesnevî de ve gerekse diğer eserlerinde toplumun siyasî, içtimaî, irfanî, harsî ve itikâdî sorunlarına değişik üsluplarla çözüm önerileri getirdiği gibi, kelamî bir sorun olan ve insan hürriyetini ilgilendiren “cebir ve ihtiyar meselesine” de muhayyel bir takım şahsiyetleri konuşturarak çözüm önerilerinde bulunmuştur. İnsan unsurunun varolduğu yerde hürriyet kavramına yaklaşım bakımından katı determinist bakış açıları olduğu gibi katı indeterminist bakış açıları da olacaktır. İşte Mevlânâ’nın yaptığı, bu iki uç görüşü bir orta yol bularak mutedil bir çizgiye oturtmak olmuştur. Kısaca Mevlânâ cebir ve ihtiyar sorununu toplumsal hayatı içeren diğer konularla birlikte ele alıyor. Makalemizde yeri geldiği zaman örneklendirmelerde bulunacağız.

MEVLÂNÂ’NIN HÜRRİYET ANLAYIŞI

İnsanın eylemleriyle ilişkili olan cebir ve ihtiyar sorunu, yaratılış bağlamında değerlendirilmelidir. Çünkü Allah ‘seçme’ hürriyetini yaratıklar arasından sadece insana lütfetmiştir. İnsana nispetle hürriyet, ilahi bir lütuftur. Elbette bu düşünceyi ortaya koyan ilk kişi Mevlânâ değildir. Bütün sûfi düşüncede bu anlayış geçerlidi (Gaznevî, 1995, 84). Tasavvufî düşüncede özgürlükten maksat, nefsin hevâ, dünya ve onun lezzetlerinden bağımsızlaştırılmasıdır. Hürriyet kulluk manasından bağımsız değildir. Bu manada hürriyet, mâsivâdan ârifin kurtulmasıdır.

İnsan mâsivâdan kurtuldukça, kölelik bağlarından arınır ve bütün benliği ile Allah’a yöneldikçe hürriyetin çemberi genişler. İnsan kimin köleliği altında ise onun kuludur. Eğer nefsinin kölesi ise, nefsinin kulu, eğer dünyevîleşmenin kölesi ise, dünyanın kuludur. Her iki durumda da insan özgür değildir.(Suphi, 1983, 237). Tasavvuf’ta asıl hürriyet, insanın yaratılmışların köleliği altında olmamasıdır. Bir başka ifade ile, üzerine varlıkların hükmü geçerli olmamasıdır. Onun doğruluğunun belirtisi, kalbinden eşya arasındaki farklılığı düşürmesidir. Onun katında arazların kıymet ve tehlikeli durumları eşit olur. (Kuşeyrî, 1980, 262-63). O halde tasavvufta hürriyet, lezzetlerin varlığı ile yokluğu arasında tam bir eşitliktir. İnsan, arzularını çeken isteklerden ve dünya varlıklarından kaçınma derecesine göre hürriyete yaklaşır. Dolayısıyla, tasavvufta, organların hürriyeti değil, kalbin hürriyeti önemlidir.(Sülemî, 1986, 65). Bu sebeple sûfiler; dünyânın mâhiyetini bilen ondan uzaklaşır, âhiretin mâhiyetinden haberdar olan ona yaklaşır, kim Allah’ı tanırsa, O’nun rızasını tercih eder, demişlerdir. (Sülemî, 1986, 101). O halde işrâki felsefede ubûdiyyet hürriyyetten, hürriyyet, ubûdiyetten ibarettir. Genelde tasavvufçular, mutlak hürriyet anlamına gelen“seçme özgürlüğü/hürriyyeti’-ihtiyâr” yerine cüz’i irade anlamına gelen “irade hürriyeti” mefhûmunu kullanmayı tercih etmişlerdir.(Subhî, 1983, 241). Bu geleneğe uyarak Mevlânâ da, “irade hürriyeti” mefhûmunu kullanmayı tercih eder ve Mesnevî’de irade hürriyetini, ibadetin tuzu olarak nitelendirir. Çünkü yemeklere lezzet katan, tuzdur. Nitekim o ibadetle hürriyet arasındaki ilişkiyi şöyle belirtir:

“Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ‘ihtiyarsız’ dönüp durmada / Fakat dönüşünden dolayı ne bir sevaba girer, ne de bir günaha. Çünkü hesap vakti sevap da ihtiyarî olarak yapılan işe verilir, azap da!.” (Mevlânâ, 1965, III, 268).

Bu mısralarda görüldüğü gibi, insanın dışındaki bütün varlıklar yaptığı eylemlerde zorunludur. Onlar için irade hürriyeti diye bir şey söz konusu değildir. Asıl hürriyet, insan içindir. Çünkü insan eylemlerinden sorumlu olabilmesi için özgür irade hakkına sahip olması gerekir. Bunu Mevlânâ bir başka beytinde şu şekilde ifade eder: “O çalışma da, dua da himmet miktarıncadır. İnsan ancak çalıştığını elde eder,” diyen Mevlânâ, tercihini, irade hürriyetinden yana yapmıştır. (Mevlânâ, 1966, IV, 234)

Mevlânâ’ya göre, insanın eylemlerinde zorunlu (cebir) olduğunu ilk savunan şeytan, insanın eylemlerinde özgür (ihtiyar) olduğunu ilk savunan da bir insan olan Âdem peygamberdir. O bu konuda şunları söyler:

“Ey yüzü nurlu çocuk! “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik!” demeyi babandan öğren. O, ne bahaneler buldu, ne hileye kalkıştı, ne de mekr/düzen bayrağını yüceltti. Fakat İblis, bahse girişti, benzin kırmızı, beni sen sararttın. Renk, senin verdiğin renktedir beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin, uğradığım âfetin, dağlandığım dağın da, dedi! Kendine gel de “rabbi bimâ ağveytenî”yi oku.. oku da Cebrî olma, ters bir kumaş dokumaya kalkışma.”(Mevlânâ, 1966, IV, 114).

MEVLÂNÂ’NIN CEBRÎ VE KADERÎLERE YÖNELLTİĞİ ELEŞTİRİLER

Mevlânâ’ya göre insanda bulunan cüz’i irade, hürdür. Dolayısıyla insan bir fiili gerçekleştirirken kurdet sahibi kılınmıştır. Biz bu durumu şuur halimizde ortaya çıkan donelerden/verilerden öğrenebiliriz. Mevlânâ’nın düşünce sisteminden hürriyet meselesine psikolojik açıdan bakılır. Çünkü hürriyet hissi, insanın içinde vardır. Bunun delili, insanın iki şeyden birisini seçme zorunda kaldığı zaman tereddüt hali yaşamasıdır. İşte bu duyguyu Mevlânâ, “vicdani idrâk” olarak adlandırır. (Mevlânâ, 1974, V, 247) Çünkü vicdan da bir bilgi kanalıdır. İnsan bu idrâk sayesinde, bir şeyi doğrudan, vâsıtasız olarak bilebilir. Yine bu idrak sayesinde insan, iyilik yaptığı zaman içinde mutluluk, kötülük yaptığı zaman içinde pişmanlık duyabilir. Mutluluk ve pişmanlık hali, şuur halimizin bize sunduğu verilerdir. Fakat vicdan, bütün zamanlarda tek başına doğruyu tespit edemediği gibi, iyilik yapmak ya da kötülükten uzaklaşmakta mutlak bir yaptırım gücüne sahip olamaz. Çünkü o, iç ve dış tesirler altında kalmak gibi bir tehlike taşır. Vicdan ancak, dinin rehberliğinde doğru ve yanlışı ayırdetmede tesirli olabilir. Mevlânâ’ya göre, vicdani anlayışı inkar, duyguyu da inkar demektir. Bu sebeple o, ‘hürriyet ile vicdani duygu’ arasındaki bağı açıkça şu beyitlerde ortaya koymaktadır:

“Vicdanî anlayış, duygu yerine kaimdir. Her ikisi de bir arktan akar. Onun için bu anlayışa yap, yapma diye emir etmek, nehiyde bulunmak, onunla maceralara girişmek, söyleşmek yerindedir. Yarın bunu, yahut onu yapayım demek ihtiyara delildir güzelim. Yaptığın kötülük yüzünden pişman olman da ihtiyarına delâlet eder, demek ki, kendi ihtiyarınla pişman oldun, doğru yolu buldun. Bütün Kur’an; emirdir, nehiydir, korkutmadır. Mermer taşa kim emir verir, bunu kim görmüştür.
Kulda ihtiyar yoktur diye Allah’tan gûya âciz ihtimalini gidermeye kalkıştın ama onu cahil, ahmak ve aptal yaptın. Kader yoktur, kul kendi ihtiyarı ile iş yapar demekte hiç olmazsa aciz yoktur, hatta olsa bile cahillik, âcizlikten beterdir.” (Mevlânâ, 1974, V, 247-48).

Görüldüğü gibi Mevlânâ, şuur verilerini inkar eden Cebrî zihniyeti çok ağır bir şekilde eleştirmektedir. Zira, insanda hürriyetin yokluğu iddiası, insanın kendisini inkar, varlığa ve hayata anlam katma gibi yüce ve erdemli bir sorumluluğu taşıma görevini gözden çıkarmakla eşdeğerdir.

Mevlânâ, insanın özgürlüğünü savunma davasında daha birçok psikolojik, bir başka ifade ile, şuurun verilerini örnek olarak sunar. Allah’a karşı pişmanlık ve utanma duygusu taşıma ve bu sebeple de tövbe ile O’na tekrar yönelme gibi tavırları, insanın eylemlerinde hür olduğuna en büyük delil getirir.

Şu beyitlerde insanın eylemlerinde hür olmadığını iddia eden katı Cebrî zihniyete karşı insan hürriyetini savunma noktasında görüşlerini belirtir:

“Sen beytin tefsirini Kur’an’dan oku, Allah: “Attığın zaman sen atmadın” dedi. Biz bir ok atarsak, atış, bizden değildir. Biz yayız, o yayla ok atan, Allah’tır. Bu ‘cebir’ değil, Cebbarlığın manasıdır. Cebbarlığı anış da, ancak Allah’a tazarru ve niyaz içindir. Bizim figanımız, muztar ve kudretsiz olduğumuzun delilidir. Yaptığımızdan utanmamız da elimizde ihtiyar olduğuna delildir. Hocaların, talebeleri eğitmesi niçin; fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor?
...
Hangi bir işe meylin varsa o işte kendi kudretini apaçık görür durursun; Hangi işe meylin ve isteğin yoksa.. Bu Allah’tandır diye kendini Cebrî yaparsın! Peygamberler, dünya işinde Cebrîdirler, kafirler de âhiret işinde. Peygamberlerin âhiret işinde ihtiyarları vardır, câhillerin de dünya işinde.”(Mevlânâ, 1960, I, 49-51).

Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi, elbette insan için mutlak bir hürriyet sözkonusu değildir; insan ancak izafî bir hürriyete sahip olabilir. Bunun aksine, sınırsız bir hürriyetin varlığını kabul etmek, varlık kanunlarıyla çatıştığı gibi, hürriyeti de boğar. Önemli olan, dilediğimizi yapmakta serbest olduğumuz değil, dilediğimizi dilemekte serbest olup olmadığımızdır. (Öztürk, 1998, 83).


...

1 | 2 | 3 | 4

http://dusundurensozler.blogspot.com/2010/09/mevlanada-irade-hurriyeti-1.html 

12 Şubat 2010 Cuma

Mevlana ve Divan Şairleri

Osman HORATA
Hacettepe Üniversitesi

13. asır Anadolu coğrafyasının ortaya çıkardığı önemli şahsiyetlerden biri olan Mevlana, Türk sufiliğinin temellerini atan büyük mutasavvıflardan biridir. Onun tasavvufi görüşleri üzerine kurulan Mevlevilik, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi ve sosyo-kültürel hayatında önemli bir roloynamıştır. Divan şairlerinin en çok tercih ettikleri tarikatların başında Mevleviliğin gelmesi, bunun göstergelerinden biridir. Bu araştırmada, Divan şairlerinin Mevlana'ya bakış açıları ve onları Mevleviliğe yönelten sebepler incelenmeye çalışılmıştır.
...

2. Mevlevilik ve Divan Şiiri
Mevlana, yaşadığı çağdan itibaren, gerek tasavvuf anlayışı, gerekse en olgun döneminde kaleme aldığı Mesnevi'siyle Türk Edebiyatı'nın doğuşu ve gelişiminde önemli bir rol oynamış; şöhreti sınırların da ötesine taşarak Mesnevisi İngilizceden Flemenkçeye kadar birçok dile çevrilmiştir (Mazıoğlu, 1981:30-39; Çelebioğlu,1978: 99-126; Yeniterzi, 1997:93-1 ıo). Mevlana'nın şairliği sebebiyle, şiirin "sünnet-i seniyye-i Mevlevfyye" olarak kabul edilmesi ve bu tarikattaki Mesnevi okuma ve okutma geleneği, Mevlevileri şiirden anlamaya hatta şair olmaya yöneltmiştir. Bu sebeple, Mevlevihaneler Klasik Edebiyatı besleyen en önemli kaynaklardan biri haline gelmiştir. Şeyhlik makarnındaki şahsiyetin Neşatf, Şeyh Galib gibi büyük bir şair olması ise, şiire olan ilgiyi daha da arttırmış; Esrar Dede gibi birçok şair şiir yazmaya Mevlevihanelerde başlamıştır.

Edebiyatımızda Mevlevi olan divan şairlerinin sayısı 300'ü bulmaktadır. Bu, Mevleviliği % 68 gibi büyük bir oranla Divan şairlerinin en çok rağbet ettikleri tarikatların ilk sırasına yerleştirmektedir. Diğer tarikatların oranı ise % ıo'ların altında kalmaktadır. Mevlevi şairlerin sayısı 16. yüzyıldan itibaren artmaya başlamış 18.asırda ise büyük bir artış göstermiştir. Tezkirelerde, Mevl~vi olduğu belirtilen şairlerin sayısı 17. asırda sadece 10 iken, bu 18. asırda 212'ye yükselmiştir (İsen, 1989 : 23-27 ; İsen, 1997 : 216-218) . Bu asırda görülen büyük artışta, merkezı idarenin Bektaşl1iğe karşı Mevleviliği ön planda tutmaya başlamasından ziyade, 17. asrın büyük şairlerinin Mevlevi olmasının etkisi göz ardı edilmemelidir. 15. asırda, Hüdayi Salih Dede; 16. asırda, Şahidi, Yusuf Sineçak, Fevri, Bursalı Rahmi, Safayi, Nigehi, Arifi; 17. asırda, Cevri, Neşati, Enis, Fasih, Bahayi, Mezaki, Nabi ve Nef'i; 18. asırda, Sakıb Dede, Nahifi, Birri, Neyli, Receb Dede, Nesib, Nayi Osman Dede, Fenni, Neyyir, Hulusi, Şeyh Galib ve Esrar Dede; 19. asırda Yenişehirli Avni, Leyla Hanım, Şeref Hanım akla gelen ilk Mevlevi şairlerdir. Bunların bir kısmı Mevleviliğe intisap ederek çilelerini tamamlamış bir kısmı da muhiplik seviyesinde kalmıştır. Bunların yanında Mevlevi olsun veya olmasın bir çok şair Mevlana hakkında medhiyeler yazmış, şiirlerinde ondan bahsetmişlerdir. Mevlana ile ilgili bu şiirleri toplayan mecmualara da rastlanmaktadır,l

Divan şiirinde Mevlana ve Mevlevilik, başlıbaşına büyük bir araştırmanın konusudur. Bu konuda şu ana kadar büyüklü-küçüklü birçok çalışma yayımlanmıştır (bk.Kaynaklar). Fakat bunların çoğu bir şair veya şiirle sınırlı kalmış veya divanlardan seçilen beyitlerin sıralanmasından öteye geçmemiştir. Yazımızda, bu edebiyatın önde gelen şairlerinin Mevlana hakkında yazdıkları müstakil şiirler ele alınarak, onların Mevlana'yı nasıl değerlendirdikleri, çizdikleri Mevlana portresinin yukarıda açıklamaya çalıştığımız tarihi kimliğiyle örtüşen ve ayrışan taraflarını belirlemeye çalışacağız. Araştırmamızda, Mevlevi şairlerin belli başlılarının eserleri incelenmekle birlikte, konu Mevlevilikte şeyhlik makamına kadar yükselen Neşati, Şeyh Galib, Sakıb Dede ile binbir günlük çilesini tamamlayarak "dede"lik payesini alan Esrar Dede ve Mevleviliğe ilgisi "muhiplik" (hayranlık) seviyesinde kalan Nef'i ve Nabi ile sınırlı tutulmuş; bunlardan ayrı olarak, tezkire yazarları içinde Mevlana'ya yer veren tek tezkireci olan ve şairler hakkındaki yargılarının doğruluğu ile dikkati çeken Latifi de çalışmamıza dahil edilmiştir.

3. Mevlana ve Divan Şairleri
Latifi (ö.1582): Anadolu sahasında Sehi Bey'den sonra yazılan ikinci tezkirenin sahibi olan Latifi, eserinde girişten sonraı,-iilk bölümü şeyh şairlere ayırmış ve burada önce Mevlana'yı anlatmıştır (Latifi, 1314: 36-39; ayrıca bk. Ayan, 1993: 65-70). Onun ve diğer şairlerin Mevlana'ya bakışlarında tasavvufi dünya görüşünün hakim olduğu görülmektedir. Bilindiği gibi, mutasavvıflara göre tasavvuf, aklın yetmediği alanlarda "mutlak hakikat"e gönül yoluyla ulaşabilme felsefesidir. Bu da, gönlünü dünya ile ilgili her şeyden temizleyip, aşk yoluyla görünen gerçeğin (zahir) ardındaki öze yani "hakikat"e (batına) ulaşmakla gerçekleşir. İşte Mevlana gibi veliler, görünmeyeni (gaybı) görebilen, ayet ve hadislerin arkasındaki gizli manaları keşfedebilen "yakin ehli" kimseler olarak kabul edilmişlerdir.

Latifi'ye göre de, Mevlana gibi mutasavvıflar şöhret kazanmak ve sanat amacıyla değil, din yolunun yolcularına rehberlik etmek amacıyla şİİr yazmışlardır. O, Allah'ın "yakın"i (mutlak hakikati görebilen), anlaşılması güç sırları açıklayan velilerin en büyüğüdür. Sadece "batın" ilminde değil "zahir" ilminde de benzersiz, devrinde dört medresede birden ders veren eşsiz bir müderristir. Mesnevisi de, gayb aleminin, ayetlerin ve hadislerin gizli kalan sırlarını açıklayan; mutlak hakkikate ulaşmaya çalışan "yakin" ehlinin kılavuzu, din yolunun da bir delilidir. Erenler, insanları yaratıcının yoluna onunla yöneltirler. Kur'an'ın ve hadislerin sırlarını içerdiği için, mutasavvıflar ona "mahzenü'l-esrar" (sırlar hazinesi) d~mişlerdir. Mesnevi'deki anlaşılması güç semboller ve meselenin "zahir"inde kalanlara ters gelebilecek bazı ifadeler vardır. Bunlar, mutasavvıfların "vecd" halinde yani "mutlak hakikat"i (Hakk'ı) görüp dehşete düştükleri anda söyledikleri, "te 'vil" (görünen anlamının dışında yorumlama) gerektiren sözlerdir.

Nef'i (ö.1635): Mevlana için l'i Türkçe, 3'ü Farsça olmak üzere dört kaside yazan Nef'i Mevlevi bir şair değildir. Şiirlerinden Mevlevilikle ilgisinin olduğu anlaşılmakla birlikte, bunun "muhip"likten öteye geçmediği anlaşılmaktadır (Akkuş, 1993:21). A.Nihad Tarlan, Nef'i'yi edebiyatımızda Mevlana'yı ruh ve heyecan bakımından en iyi anlayabilen tek şair olarak görür ve arkasından da aslında Mevlana'nın anlaşılamayacağını ifade eder: "Son asra gelinceye kadar fikir vadisinde onu layıkıyla anlayan ve şiir vadisinde onu takip eden çıkmamıştır. Ve bu imkansızdır. Çünkü bir Mevlana'nın yetişmesi için o bünye, o ruh ve hayat şartı lazımdı. (...) Haddizatında Mevlana anlatılmaz. Çünkü anlaşılmaz. O sadece mümkün olduğu derecede duyulur. Onu anlatmaya çabalayanlar derece derece dış çizgilerine yanaşabilenlerdir. Kanaatimce bunların başında onyedinci asır büyük Türk şairlerinden fV.efl gelir." (Tarlan, 1974 : 87-88). Nef'i de, diğer şairler gibi Mevlana'yı evliyaların en büyüğü olarak görür ve onu hakikat
(ma'na) ülkesini aydınlatan güneşe benzetir. O evliyalar içinde yegane "içtihat" sahibi olan, sadece "batın" ilminde değil "zahir" ilminde de üstad olan tek kimsedir. Bu sebeple , hakikat yolunda sadece Mevlana'nın bendesi olabileceğini belirterek, ondan başkasına uyarsam kafir olayım, der. Onun şöhretinin sadece Anadolu'yla sınırlı kalmadığını, Arap, Acem ve Hint ülkelerine de yayıldığını belirtir.

Nef'i, Mevlana'nın daha çok Mesnevi'si üzerinde durmuştur. Farsça kasidesinde, İlahi sırları, kainatın gerçeklerini Mesnevi sayesinde anlayabildiğini söyler: "Mesnevı sahibinin bana ilham ettiği feyz sayesinde ruhanı halattan bahsedebiliyorum. Mesnevı deyip geçme. O Hak sırlarının hüccetidir. Onunfeyzini tahayyül ederek söze başlarsam Kur 'an 'ın en derin manalarından dem ururum." (Tarlan, 1974: 96). Çünkü Mesnevi, dinin hakikatinin ifadesidir. Onun kaleminden çıkan her nükte tevhidi açıklar. Nef'i, Mesnevi'yi de ayağının toprağı olarak gördüğü Fars Edebiyatının büyük şair ve mutasavvıflarından, Feridüddin Attar sayesinde anlayabildiğini belirtir:
...

Makalenin Tamami Icin Tiklayiniz


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...