mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2009 Cuma

Mevlâna’nın Kişisel Değişim ve Gelişime Dair Düşünceleri

Emine YENİTERZİ, Selçuk Üniversitesi

Özet
Mevlâna, Mesnevî’de; akıl ve nefisten mürekkep insanın, “insân-ı kâmil” olma yolundaki mücadelesine yer verir. Bu mücadele insanı olgunlaştıran, olumsuz özelliklerinden arındıran, ruhen yücelterek Allah’a yaklaştıran türdendir. Ancak Mevlâna’nın engin hayat tecrübesinin ışığında verdiği bilgiler, geleneksel dinî ve tasavvufî görüş yanında; günümüzdeki insanın mutlu, huzurlu, güçlü ve başarılı olmasına yardımcı olan kişisel gelişim konusundaki tavsiyelerle de uyumludur. Makalemizde Mevlâna’nın yaklaşık sekiz yüzyıl önce insanın mükemmelliğe ulaşma yolundaki daimî gelişim ve değişimine ilişkin öğütleri ile bu gelişimin temel unsurlarına bakış açısının, çağımızın modern görüşleri ile paralelliği ele alınmaktadır.

Mevlâna Celâleddîn-i Rumî’nin günümüzde evrensel bir ilgi odağı olmasının en önemli sebeplerinin başında, insana verdiği değer ile sevgi ve hoşgörü anlayışı gelir. Onun merkeze Allah’ı alarak kâinatı kuşatan sevgi anlayışı, farklılıkları değil, benzerlikleri ön plana çıkaran birleştirici görüş açısı üzerinde en çok durulan konulardır. Eserleri, geleneksel anlayışın dar kalıpları dışına çıkılarak değerlendirilip, sözleri de günümüz terminolojisi ile bağdaştırıldığı zaman onun insana bakış açısının yalnızca dinî, tasavvufî ve ahlakî yönlerle sınırlı olmadığı görülür. Mevlâna aynı zamanda kişisel gelişim, girişimcilik, değişim ve zaman yönetimi gibi günümüzde önem kazanmış olan konulara dair asırlar öncesinden bugüne uyarlanabilecek tavsiyeler de vermiştir. Sözü edilen konularda şaşırtıcı bir derinlik, zenginlik ve öngörüye sahiptir.

Makalemizde, Mevlâna’nın yaklaşık sekiz yüzyıl önce insanın mükemmelliğe ulaşma yolundaki daimî gelişim ve değişimine ilişkin öğütleri ile bu gelişimin temel unsurlarına bakış açısının çağımızın modern görüşleri ile paralelliği ele alınmaktadır. Sözü edilen konuları aşağıdaki başlıklarla özetlemek mümkündür.

Yenilikçi Olmak

Ne güzel şeydir, her gün bir yerde konaklamak,
Akarsu, donma korkusundan, elbette uzak!
Dün geçti, dünün sözü de dünle geçip gitti,
Bugün, yepyeni bir söz söylemeli muhakkak! (Sırların Dili, 419)1

Bu meşhur rubai, Mevlâna’nın yenilikçi görüşü hakkında yeterli fikir vermektedir. Mevlâna, gelişimin değişimle birlikte olduğuna; hep aynı kalmanın değil, ilerlemenin ve yenilenmenin gereğine işaret eder. Bu yüzden yeniliklere açık olmak, özgürce düşünmek, yeni düşünceler üretmek ve hayal kurmak2 onun tavsiyelerinde önemli bir yere sahiptir. Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun! (Mesnevî, II/1270) öğüdünü veren Mevlâna’nın bağlı olduğu dinî ve ahlakî değerler, insanın gelişmesi konusunda kısıtlayıcı değil, tam aksine gelişmeyi; iyiye, güzele, doğruya ulaşmayı teşvik eden yeterli esnekliğe sahiptir. Mevlâna da bu değerleri yeniden ele alarak çağdaş olmayı öğütler. Çünkü hayatın sırrı, her an yenilenmektir.3

Değişim

Allah, her an yenileyen, değiştiren faal bir yaratıcıdır.4 Bu yüzden gelişmek isteyen insan da yeniliklere açık olmalı, değişmeyi istemelidir. İnsan, beden elbisesiyle dünyaya gelene kadar zaten birçok değişime uğramıştır.

Dünya yolculuğunda da, yaratılışını bakırdan altına çevirme sorumluluğunu taşır.5 Bu değişimde değersizden değerliye gidiş söz konusudur.6 Ayrıca bu değişim kökten olmalıdır: Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski yapıyı yıkmazlar mı? (Mesnevî, IV/2350) Çünkü böyle kökten değişimle; hayvanî sıfatlar giderilir, insanî, hatta ilâhî sıfatlar kazanılır.7 Gelişime giden bu değişim başlayınca, zincirleme olarak devam eder; her değişim bir başka değişime sebep olur.8

Eğitim

Mevlâna’ya göre eğitim, insanı olgunluğa taşıyan bir süreçtir. Ona göre iyi insan olmanın yolu, nefsi; akıl, ilim ve gönül rehberliğinde ahlakî ve manevî değerlerle arındırmaktan geçer. İnsan; terbiyeye, eğitime kabiliyetlidir. Öyle olmasaydı Allah insanlara peygamberler göndermezdi. Bu yüzden Mevlâna; Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır? (Mesnevî, II/2629) diyerek insanın aslî özelliklerinin aynı kalacağını belirtir; ama sonradan edinilen huyların eğitimle değiştirilebileceğine inanır.9 İnsan eğitime ve bu eğitimi verecek olan öğretmene muhtaçtır. Zira sanat bilgisi ve usta olmadan insan hiçbir sanatı elde edemez.10 Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, insanın bu eğitimi kabul etmesi ve istemesi; öğretmenin de öğrenciye bu eğitimi kabiliyet, beceri ve kapasitesini dikkate alarak seviyesine göre vermesidir.11 Mevlâna’nın bir eğitimci olarak, insan ruhu üzerinde çok etkili bir sanat dalı olan şiiri bir eğitim aracı olarak seçmesi, vermek istediği mesajları hikâyeler yoluyla iletmesi bu amaca hizmet eder.

Diğer yandan eğitimi veren insanın, eğitimin özünden nasip almış, liyakat sahibi olması; eğitimin temel amacının da sevgi ve gerçeği gören bilgi/doğru bakışı kazandırması gerekmektedir.12 Eğitimle elde edilen bilgi ve beceri sahibine üstünlük verir, gelişmesini sağlar. Öyle ki köpek bile eğitim alınca değişir; eğitimli köpek yaban eşeği avlarken, eğitimsiz olanı körlerin peşinden koşar (Mesnevî, II/2360–2364).

Akıl

Mevlâna, eserlerinde akıl ve aşk karşılaştırmasına yer verir, aşkın üstünlüğünü bu yolla vurgular. Bunun dışında aklı hem övdüğü, hem de yerdiği görülür. Yerdiği akıl, İlâhî sırları idrak etme iddiasında olan ve metafizik âlem hakkında görüşler sunan teorik akıldır. Değer verdiği akıl ise, dünya ile ilgili olan tecrübî (pratik) akıldır. Böyle akıl, insan için bir üstünlük vesilesi, bir meziyet, değişim ve gelişim için temel gerektir. İnsanî akıl, küllî akıldan bir parça olan cüzî akıldır ve küllî aklın parçası olduğu için değerlidir. Aklın en önemli özelliği işin sonunu düşünmektir; nefis ise akıbetten habersizdir (Mesnevî, II/1548). İnsanın değişim ve gelişim yolunda vizyon sahibi olması akıl yoluyla sağlanır. Bu yüzden Mevlâna; girişimci olmayı, gelişime açık olmayı, ileriyi görmek ve sonucu iyi kestirmek özelliklerini akıl yoluyla edindiğimize işaret eder.13 Ancak insana mahsus cüzî aklın derecesi herkeste değişiktir.14 Dolayısıyla birçok akıl birleştiği zaman, tek akıldan daha üstün olur.15 Bu yüzden Mevlâna insanın değişim ve gelişim serüveninde bir rehber edinmesini, yalnızca kendi aklına güvenmemesini tavsiye eder.16

Bilgi/Bilim

Kendisi de büyük bir din bilgini olan Mevlâna; Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye (Mesnevî, II/39) sözleriyle cehaletin zararına, bilgininse değerine işaret eder. İnsanlık bilimle değer kazanmış, yücelmiştir.17 Bu yüzden Mevlâna bilgiyi, gücün sembolü olan Hz. Süleyman’ın mührüne benzetir. Bilgiye sahip olan, dünyaya sahip olur; dünya bir bedene benzetilse, bilgi onun canı olur (Mesnevî, I/1030). Bu benzetme ile bilgili insan güçlü insandır düşüncesini veren Mevlâna’nın sekiz yüz yıl öncesinden dile getirdiği mesaj çok önemlidir. Günümüz bilgi çağıdır. Bilgiyi elinde bulunduranlar güce sahip olmaktadır. Özellikle bilgisayar, internet, genetik, iletişim ve nükleer alanlarında teknolojiye sahip olanlar dünyanın hâkimi olmaktadır. İnsan da, bilginin rehberliğinde sürdürdüğü gelişimle diğer varlıklardan üstün olur. Ancak bu üstünlüğü veren bilgi insanın yaratılış sırrını idrak etmesini sağlayan, sevgiyle yoğrulan, yalnızca akılda değil, gönülde de yer edinen ve hayata uygulanan türdendir. Bu yüzden Mevlâna’ya göre ilim insan için bir amaç değil, insanı yaratıcısına yakınlaştıran bir araçtır. Yoksa insana yaratılış gayesini öğretmeyen, insanı geliştirip olgunlaştırmayan ilim, sahibi için yalnızca zahmet ve yorgunluktur. İlmi eğer bedenine kullanırsan yılan olur, gönlüne kullanırsan sana yâr olur sözleriyle bilginin kalp ateşinde pişirilmesini, aşktan nasibini alarak insanın yolunu aydınlatması gerektiğini bildiren Mevlâna, şeytan için; Onun da bilgisi vardı ama din aşkı yoktu. Bu yüzden Âdem’in yalnız topraktan yaratılan suretini gördü (Mesnevî, VI/260) ifadesiyle ilmin ancak sevgiyle birlikte olduğu zaman insana ve insanlığa fayda getireceğini belirtir.

Diğer yandan Mevlâna bilginin teoride kalmaması, hayata uygulanmasından yanadır. Bilgi ve düşünce pratik hayatta yerini bulduğu zaman, insana madden ve manen faydalı olur (Mesnevî, III/3038). Ayrıca bilgi, tam olunca işe yarar. Eksik bilgi, doğruyla yanlışı birbirinden ayırma gücüne sahip değildir, şimşeğin ışığını güneş sanır (Mesnevî, II/1535). Sevgiden nasip alan, uygulamaya konulan tam bilgi, insana kendi mahiyetini öğretir, olgunlaştırır, yüceltir ve Allah’a yaklaştırır (Mesnevî, III/2648–2654).

Sevgi

Mevlâna akıl ve bilgi sahibi olmaya önem verir. Ancak insanı olgunlaştıran, ondaki her kötülüğü gideren ve insanı yücelten asıl değer sevgidir.18 Bu yüzden Mevlâna’nın bütün eserleri özde aşkı anlatır. Zira aşk hayatın aslı, kâinatın yaratılış sebebidir. İnsanın yaratılmasındaki yegâne amaç da Allah’ı tanımak ve sevmektir.

Mademki kâinatın yaratılışı da, devamı da sevginin ürünüdür, o hâlde her insan bu sonsuz sevgiden nasip almalıdır. Ancak bu sevgi azalmayan, tükenmeyen, hiçbir şekilde zedelenmeyen hakikî sevgi olmalıdır. İşte böyle bir sevgiye sahip olabilmek için bütün mutasavvıflar gibi, Mevlâna da bize, öncelikle iyilik, güzellik ve mükemmelliğin en üst derecesinin yalnızca kendisine has olduğu Allah’ı sevmeyi, daha sonra da bu sağlıklı ve gerçek sevgiyi Allah’ın yarattığı her varlığa yöneltmeyi tavsiye eder. Böyle bir sevgi anlayışında insan, âdeta merkezî bir enerji santraline bağlanır gibi, tükenmeyen bir sevgi kaynağına ulaşır, o kaynaktan aldığı ve dağıtmakla bitmeyen türden bu sevgiyi kâinata yayar, bütün insanlarla paylaşır. Bu da belirtildiği gibi, önce Allah’ı sevmekle gerçekleşir.

Mevlâna sevgiyi, gelişmenin ön şartı, her insanın yaşaması gerekli bir hâl olarak görür. Böyle bir sevgi, “kimyâ” gibidir, insandaki bütün olumsuzlukları giderir.19 Sevginin insanı tasfiye eden; açgözlülük, kıskançlık, kin ve benzeri kötü huylarını ıslah eden gücüne çarpıcı bir örnek verir: Şeytan âşık olsa, şüphesiz şeytanlığı gider, Cebrail olurdu (Mesnevî, VI/3648).

Bu yüzden Mevlâna’nın sevgi konusunda vermek istediği en önemli mesaj, sevginin yaratılışın özü olduğu gibi, dinin ve kişisel gelişimin de temeli olduğudur. İnsanları dünyevî ve uhrevî mutluluğa ulaştıracak olan şifa, sevgide mevcuttur. Her türlü kötülükten arınmış temiz gönüller sevginin eseridir. Toplumdaki huzurun ve barışın kaynağı da sevgidir. Sevgi, yalnızca sufîlerin yaşaması gereken bir hâl değil, her insanın nasiplenmesi gereken hayatî bir ihtiyaçtır. Nefretin kol gezdiği yaşlı dünyamızda sevgisizlik insanı ve tabiatı yok eden bir canavar hâline gelmiştir. Öyle ki, günümüzde insanlığın en büyük problemi sevgi erozyonudur demek mümkündür. Mevlâna’ya göre çözüm, sevgidedir.

...

Calismanin Tamami Icin
.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Mevlana Rumi'den (VIII)

1-Ansızın girdi kapımdan o güzel, İçti mey, bekledi bir an o güzel. Seyredip tutmak için saçlarını, oldu tekmilce yüzüm göz, gözüm el. Çekemem el, nicedir sırlardan, Konuşup açmama hiç imkân yok. Seni memnun edecek sır bende; Diyebilsem ama hiç imkân yok.

2-Mest iken bir gün varıp üstadıma, Söyledim; "varlık nedir, yokluk nedir?" "şöyle dur, halkın ezasından uzak," Var ve yok, insan için bir perdedir. Hep O'dur, varlık ve yokluk, haz, keder, Neyse istek, hep O yoktan var eder. Can gözün âh olsa candan görmeğe, Sen o'sun, bil, böyledir kutsal kader!

3-Sevgilim tekmil cihandan gizlidir. Duygudan, her türlü zandan gizlidir. Aşikâr gönlümdedir bir ay gibi, Can ve tendir, ten ve candan gizlidir. Ben miyim ben, sen misin sen, ben mi sen? Ben miyim, sen sensin elbet, sen de ben. Ey hatemli yâr, seninle bir hoşum, Sen mi bensin, ben mi sen, geç şüpheden.

4-Bir canım, gel gör ki var yüz bin tenim, Neyleyip, netsem ki ağzım sır benim. Bunca insan var, "benim" hep "ben" diyen, Yok ki bir er, söylesin tek "ben senim."

5-Aynı ruhtan yücelen bir nice unsur gibiyiz, İki can-içre biriz, sonsuza yansır gibiyiz. Bir güzel anlamı elbet olacak sevgimizin; Bil ki sen bende ve ben sende birer sır gibiyiz.

6-Sırrı bu aklın, bilinmez akl-ile, Tek kulaktır müşteri ancak dile. Sırf keder, gam, gitti kaç gün, kaç gece, Geçti yanlışlarla günler, öylece. Geçse günler, korku yok, herşey masal, Ey temizlik örneği, sen gitme kal! Kandı her şey, tek balık kanmaz sudan, Gün uzar, rızkın eğer bulmazsa can.

7-Anlamaz olgun adamdan bil ki ham, Söz uzar, kesmek gerektir vesselam!

8-Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol .
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol .
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.

9-Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

10-Gel, gel, gel, ne olursan ol yine gel!
İster kâfir, ister putperest, ister mecusi ol, gel
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüzbin kere tövbeni bozmuş olsan da
Yine gel...

11-Alemin bal şerbetinden bana ne!
İşte önümde benim ayran tasım,
Ne malım mülküm var benim ne de azığım,
Ben gene de senin malın mülkün olsun diye çalışırım
Senin başını sokacak bir yerin olsun diye,
Senin bir dikili ağacınım.

12-Yalnız sayıda çoktur onlar alabildiğine
Hani şu bademler gibi, bademler gibi.
Ama hepsindeki yağ bir.
Dünyada nice diller var, nice diller,
Ama hepsinde anlam bir.

13-Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz? Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz. Sen ben deyişim anlatabilmek için, Sen ben aramızda yok ki gerçekte biliriz.

14-Her ne istiyorsan kendinde ara!
Senin canının içinde bir can var, o canı ara!
Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
Eğer yürüyen dervişi arıyorsan;
Onu senden dışarıda degil,
Kendi nefsinde ara!

15-Sabır, gamdan kurtulmak için anahtardır.

...

1-İyiler gittiler. Güzel usûl ve adetleri kaldı; | kötü adamlardan da zulümler ve lanetler!

2-Neyi arıyorsan o'sun sen.

3-Altın ne oluyor, Can ne oluyor; İnci, Mercan danedir, bir sevgiliye harcanmadıktan, bir güzele feda edilmekten sonra.

4-Hiddet ve Şehvet insanı şaşı yapar; Ruhu doğruluktan ayırır...

5-Ayran kâsem önümde oldukça, vallahi kimsenin balını düşünmem bile. Azıksızlık, ölümle kulağımı bursa bile, HÜRRİYETİ KULLUĞA SATMAM BEN!

6-Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız kuş gibidir, Vah Ona!

7-Testide ne varsa dışına o taşar.

8-Rüşvet alan, Para pul padişahı değiliz; Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, Yamarız biz.

9-Biz Pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.

10-Sana Allah bu canı bedava verdi de o yüzden canının kıymetini bilmiyorsun.

11-Hangi hoş vardır ki nahoş olmamıştır? Hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiş. İlim gönüle yansırsa, insanlığın iyiliğine kullanılırsa yardım olur; amma tene, maddeye yansırsa, bu bir yük, bir ağırlık, bir felaket olur.

12-Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun. Ey başkalarına ağlayan göz! Gel, bir müddetcik otur da kendine ağla!

13-Cenab-ı Hakk, yüzbinlerce kimya, ilaç yarattı; amma insanoğlu sabır gibi bir kimya görmüş değil.

14-Denizi bir testiye döksen ne kadar sığar? Bir günlük kısmet! Harislerin göz testileri dolmaz; halbuki sedef kanaat etmedikçe içi inci dolu olmaz. Hayvan otla semirir, insan da yücelikle, şerefle gelişir. Güzel ne iyi suret; bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp, akça bile etmez. Aşk o yalımdır ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.

15-Bir sofranın çevresine yüz tane adam oturur, yer. Fakat baş olmak isteyen iki adam, dünyaya sığamaz.


Kaynak:
http://dusundurensozler.blogspot.com/2009/08/mevlanadan-secmeler-2.html
http://dusundurensozler.blogspot.com/2009/03/mevlanadan-secmeler-1.html


25 Mayıs 2009 Pazartesi

Mevlana Rumi'den (VII)

.
İnsanlarda gördüğün birçok zulümler, senin huyundur. Sen, kendi huyunu onlarda görüyorsun. Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiştir.

Akıl ve zekada kemale ermekle insan Hakk’a varamaz. Allah’ın fazlı, keremi ancak kırık kalpleri, yıkık gönülleri arar.

Baharların tesiriyle hiç taş yeşerir mi? Sen de toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin. Yıllardır gönüller inciten, kalpler kıran taş oldun. Denemek için bir zaman da toprak ol!

Gönül gözü açık olanlar, hangi hayvana, hangi bitkiye bakarlarsa baksınlar, Allah’ın sanatının, güzelliğinin bahçelerinden manevi gıdalar alırlar. Bundan dolayıdır ki Hak aşıklarına, “Nereye dönersiniz dönün, orada Allah’ın yüzü, Allah’ın güzelliği vardır” buyuruldu...Hak aşıkları da güzellerin yüzlerinde Hakk’ın güzelliğini görürler.

Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ecel vaktine kadar iyi tohumlar ekmek gerek.

Kendini, kendi vasıflarından (kötü huylarından, nefsani isteklerinden) kurtar, temizle ki; saf, temiz gerçek varlığını, lekesiz zatını, ilahi özünü göresin.

Sevgi ve acıma hissi, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasfıdır. Kadın, sadece sevgili değildir, Hakk’ın nurudur.

İnsan ikinci defa doğunca (yani ana rahminden doğduğu gibi, kendi bedeni rahminden de doğup nefsani arzulardan kurtulunca), illet ve sebepleri ayağının altına alır.

Hz. Adem’in işlediği kusur, karın ve cima yüzünden oldu. Fakat İblis’in suçu, ululuktan ve mevkii yüzündendi.

Şu ahir zamanda can kuşları (insanlar, Halk) bir an için olsun birbirinden emin değildir. Halk nefsani gıdalar yüzünden birbirine düşmüşlerdir.

Allah güzeldir, güzelliği sever.

Güzel ve iyi suret/sekil, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akçe bile etmez! Çirkin ve hakir sureti olan huyu güzel olursa, ona kurban ol!

Bu dünyada gördüğün bütün bu güzellikler, hoşluklar, ulu bir deryadan sızıp gelmektedir. Sen cüz’ü bırak da külle doğru yüzü cevir!

Güzeller, Allah’ın güzelliğinin aynasıdır. Onlara gönül vermek, Hakk’ı istemenin, Hakk’ı aramanın yankısıdır.

İnsanın gözü neyi görürse, değeri o kadardır.

Sende, senden başka bir “sen” gizlidir. Ne olduğunu anlayan, gerçek varlığı görebilen kişiye kul, kurban olayım ben.


KAYNAK: Konularına Göre Derlenmiş; MEVLANA’DAN DÜŞÜNDÜREN SÖZLERİ, Yayına Hazırlayan: Şaban Karaköse, Yakamoz Yayınları, İstanbul 2007 (kapak)
.
.
.

28 Mart 2009 Cumartesi

"Aşk, bu dünyayı aşan bir duygudur."

.
SEVİNÇ ÖZARSLAN / ELİF ŞAFAK
.

Roman boyunca Mevlana'nın söylediği, "Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." sözü üzerinde düşünen ve okuru da düşünmeye yönelten Şafak hem romanını, hem de aşkın kendisini nasıl dönüştürdüğünü anlattı.

İnternette herkes Aşk romanınızın çıktığını birbirine haber veriyor. Beklenen şarkı gibi, beklenen bir roman mıydı?

İlla bir aşk romanı değil ama muhakkak bir roman beklentileri vardı. Çok e-mail alıyordum. Yolda görünce çevirip soruyorlardı. Çünkü Siyah Süt, tam bir roman değildi. Otobiyografik eserdi. Bence Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Bunların büyük bir bölümü de kadın. Aralarında aşk üzerine yazmamı isteyenler oluyordu. Ama aşkı sadece kadın-erkek ilişkisi olarak düşünmeyin. İlahi aşkın da içinde olduğu bir roman beklentisi vardı.

Genelde ülkemizde roman okurunun olmadığından şikayet edilir, siz tam tersini söylüyorsunuz?

Çünkü kişisel tecrübem o yönde değil. Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Öyle bir okur ki, onları aldatamazsınız, kandıramazsınız. Romanı çok seviyor, sahipleniyor, kendi hayatının içine çekiyor. İmza günlerinde hep dikkatimi çeken bir şeyle karşılaşıyorum. Bir romanı tek kişi okumuyor. Aile boyu roman zinciri kuruluyor. Kitabı okuyan annesine, kız kardeşine, yengesine veriyor. Bunlar istatistiklerin dikkate almadığı ayrıntılar.

'Aile boyu kitap okuma' durumu bize özgü bir şey mi?

Evet bu Türkiye'ye özgü bir şey. Batı'da bu kadar yok. Ülkemizde yazar olmanın zorlukları var ama her şeye rağmen romanın bizde daha çok itibar gördüğünü düşünüyorum. Amerika'da o kadar çeşit kitap çıkıyor ki, o çeşitlilik içinde bir eser çok çabuk buharlaşıyor. Kayboluyor. Türkiye'de yazı buharlaşmıyor. Bu ülkede edebiyatı besleyen çok önemli bir havza var. Bu çok güzel, fakat burada da romana aşırı anlamlar yüklüyor, bunun bir kurgu ve hayal ürünü olduğunu unutuyoruz galiba.

'Aşk'ı yazmak nasıl bir duyguydu?

Bu benim dokuzuncu romanım. Her biri özeldi ama bu romanımın yeri ayrı galiba. Yazarken o sürece kapılıp gidiyorum. Hesap yapmıyorum. 'Şimdi bu roman nereye gidecek. Okurlar ne düşünecek, eleştirmenler ne diyecek?' Bu tür kaygıların hepsini bir çekmeceye koyup kapatıyorum. Sadece hikayenin içine giriyorum. Yazdığım karakterlerle; Ella, Aziz, Şems ve Mevlana'yla yaşadım. Gönülden sevdiğim karakterleri anlattım.

Bu kitap aşkla yazıldı. İnşallah bu duygu okura da geçer. Çünkü aşkla okunması gereken bir roman.

Kitapta 'aşk'tan çok 'aşk şeriatı' üzerine yazdıklarınız etkileyici. "Kimsenin aşkın inceliklerine vakit bulamadığı bir dünyada aşk şeriatı daha büyük önem kazanmakta" diyorsunuz. Aşk şeriatı nedir?

Aşk şeriatı bana ait bir kavram değil. Mevlana'nın kullandığı bir kavram. Mesnevi'de Musa ile çobanın hikayesinden sonra diyor ki: 'Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." Bu ifade benim kafamı kurcaladı. Çünkü biz içinde yaşadığımız toplumda özellikle Türkiye'de aşkı cinsellikle, kuralsızlıkla, daha dünyevi algılıyoruz. Şeriatı ise hep kurallarla, yasaklarla, parmak kesmeyle, korkuyla anıyoruz. Bu iki kavram nasıl yan yana gelmiş? 800 sene önce bir alim böyle bir laf ediyor. Halbuki biz bugün insanları etiketliyor, öteliyor, Ötekileştiriyoruz. Bunu kimi zaman din adına, kimi zaman ideoloji adına yapıyoruz. Özü unutuyoruz. Biçime takılıyoruz. Bunları düşünmek benim için bir düşünce egzersiziydi.

Bu egzersiz sizi nasıl bir sonuca ulaştırdı?

Mevlana'nın anladığı anlamda "Aşk şeriatı"nda birlik var. Ayrımcılık yok. Ama birliğin olması için de insanın 'benlik zannı'nı aşabilmesi lazım. Kendini ayrı bir 'ben' zannetmeyi aşmak şart. Bu bir sanatçı için zor bir sınav. Biz sanatta egolar inşa ederiz. Tasavvufta da o egoları silmeyi öğreniyoruz. Dolayısıyla iki ayrı ses var. Benim içimde de iki ayrı ses var. Bunları düşünmeyi, okura da düşündürtmeyi seviyorum.

Romanda Şems'in 40 kuralı var. Hepsi birer ders gibi. Bu kurallar nasıl oluştu?

Bunlar tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani Şems'in kendi yazdığı kurallar değil. Sonuçta bu bir kurgu. Tabi ki ben tasavvuf okumalarımdan çok beslendim. Sadece Anadolu Sufizmini değil, Pakistan, Hindistan, Amerika ve Avrupa'da yaşayan Sufizmi de ilgiyle takip ediyorum. William Chittick'in Şems'in biyografisini de dikkatle okudum. Tabi ki tasavvufun bir manifestosu yok. Ama evrensel, ortak bir özü var.

40. kuralda; "Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur..." diyorsunuz. Romanda Ella ile Aziz'in aşkı ile Mevlana ve Şems'in birlikteliği aslında iki aşk arasındaki ayrıma işaret etmiyor mu?

Aynı şeyler değiller ama birbirlerinden kopuk da değiller. Ella gibi nice kadın var. Çocuklarını büyütmüş, yirmi senelik bir evlilikten sonra mutsuz, ruhen kendini sıkışmış hissediyor, arayış içinde. Amerika'da Mevlana'yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! Bunların sayıları giderek artıyor. Bütün dünyada ne kadar büyük bir Mevlana ilgisi olduğunun farkında değiliz bence. Mevlana geceleri düzenliyorlar. Şiir dinletisi programları yapılıyor. Mesnevi'den pasajlar okuyup tartışıyorlar. Dünyanın her yerinden insanı kendine çeken manyetik ve mistik bir çağrısı var Mevlana'nın.

Geç de olsa bu ilginin farkında vardık aslında. Semayı izlemeye gelenlerin çoğunun yabancılar olduğunu görüyoruz.

Tabi doğru. Sırf rüyasında Mevlana'yı görüp Konya'ya gelen insanlar var. Sihir gibi. Amerika'da en çok okunan şair Rumi. İslam dünyasının Shakespeare'i diye biliniyor. Romanda bunlara bakmak istedim. Boston'da yaşayan Yahudi Amerikalı bir ev kadını olan Ella için Mevlana ne ifade ediyor? Bir yandan da şu var: Ella hem dünyevi hem ruhani bir aşk yaşamak istiyor. Çünkü Aziz'i tanımadan seviyor, onun bedenine değil kelimelerine aşık oluyor. Bu benim için önemli bir bilmeceydi. Bir insanı tanımadan, kelimelerine aşık olup sevebilir misiniz? Özünü görebilir misiniz? Şems'in de Mevlana'ya ilk söylediği şeydir: 'Gör beni.' Kitap boyunca dünyevi aşkla ilahi aşk arasında geçişler var. Ayrımcılık yok. Çünkü aşk bu hayatın motoru. Var olma sebebimiz. Arayışımızın nedeni...

Aşk sizce bu dünyaya ait bir duygu mudur?

Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur. Sizi alıp sınırlarınızın ötesine geçirir. Kendinizi aşmaya yöneltir. Bence aşkın özünde dönüşüm vardır. 'Ben aşık oldum ama hâlâ aynı insanım' diyorsak, orada bir sorun var demektir. Aşk tam da benliği eritmektir. 'Ben' olmaktan çıkmaktır. Materyalist dünyanın çok ötesine geçiren bir gücü var aşkın.

Sizi nasıl dönüştürdü?

Beni bambaşka bir insan yaptı. Romanda diyorum ki her insan tamamlanmamış bir sanat eseridir. Beşeriyet denilen eser kusursuzluğu hedefler. İşte bu yolda bizi pişirecek olan şey aşktır bence. Beni de aldı, silkeledi, yeniden yoğurdu. Eskisine göre çok daha uyumlu, daha huzurlu bir insan yaptı.

Sabah ezanını aşka benzettiğiniz bir tanım var: 'Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı. Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi.' diyorsunuz. Seher vakti size ne hissettiriyor?

Sabah ezanının çok özel olduğunu düşünüyorum. Size de olmaz mı, duyduğunuz an içinize bir ürperti gelir. Ruhani bir şey... Bütün ezanlarda var diyeceksiniz belki ama sabah vaktinin ayrı bir tılsımı var... İnsanı tatlı uykusundan uyandıran bir güç var orada. Bir de açıkçası biz sabah ezanını layıkıyla duymuyoruz. Kulağımızla işitiyoruz ama yüreğinden duymak başka bir şey.

Dinlemek için gittiğiniz özel bir mekan var mı?

Bu öyle bir şey ki sizi her an yakalayabilir. Evinizde derin uykunuzdan uyandırabilir. Bir şehirde otelde kalıyorsunuzdur. Camı açarsınız, birdenbire o ses içeri dolar. Bunun özel bir mekanı yok.

Romanı okurken, 'İlahi aşk yaşamak isteyen ama nazlanan bir kadın'la karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz. Siz ne dersiniz?

Böyle düşünmemiştim ama düşüneceğim söylediğinizi. Bir yanda tabi ki O'ndan vazgeçemiyorsunuz, bir yanıyla bazen O'na nazlanıyoruz galiba. Hepimizin gelgitleri var. İnsan böyle bir mahluk zaten. Ama roman bittikten sonra yazara değil okura aittir.

Allah'a nasıl bir yakınlık duyuyorsunuz?

Türkiye'de inancı konuşmak kolay değil. Çünkü önyargılı bir toplumuz. Çok bağnaz olabiliyoruz. Bağnazlığı dar bakış açısı olarak kullanıyorum. Bağnazlık belli bir kesime has bir şey değil.

Solcusu da, sağcısı da, feministi de bağnaz olabiliyor. Bağnazlık kendi bakış açını, tek doğru bakış açısı zannetmek. Bu kadar önyargının ve yaftalamanın olduğu yerde samimiyetle inancı konuşmak kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim. Benim için O'nunla ilişki kurmak önemli bir mesele. Bunun bir arayış olduğunu düşünüyorum. Kimse 'ben inanıyorum' deyip son noktayı koyamaz. Hayat sürekli bir imtihanlar silsilesi. Kendimizi bazen çok şey biliyor zannediyoruz, sonra bir düşüyoruz hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz.

Hiç kimse için imanın ispatı yok.

Evet o ispatlanabilecek ya da 'buldum' deyip sırtını yaslayabileceğin bir şey değil. Benim için uzun bir yolculuk olduğunu söyleyebilirim. Bu yolculuğun inişleri, çıkışları var. Ama arayışın güzel olduğunu düşünüyorum. Benim için kıymetli bir mesele.

Romanda da çobanın Yaratanı'yla kurduğu ama Musa'nın anlayamadığı hatta çobanı yargıladığı bir iletişim biçimine rastlıyoruz. Siz nasıl bir dil geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz?

Aslında herkes kendi meşrebince konuşur. Güzel olan da bu gibi geliyor bana. Romandaki Musa ile çobanın hikayesi benim için önemliydi. Çoban Hak'la kendi bildiği dilden dua ediyor. Öyle şeyler söylüyor ki, "Allahım ben senin ayaklarını yıkarım, koyunlarımı senin için keserim. Pilavına katıp yersin." diyor. Musa bunları duyduğu zaman çok hiddetleniyor. Duasını bölüyor. 'Sen nasıl böyle konuşursun' diye kızıyor. Ama aynı gece Hak onu rüyasında ikaz ediyor. "Sen buluşturmaya mı, ayırmaya mı geldin. Bırak, nasıl içinden geliyorsa öyle dua etsin.

Biz dile değil, kelimelere değil, gönle bakarız." diyor. İnsanları yargılamadan, yaftalamadan, kendi durduğumuz yeri büyük zannetmeden, inancın özüne bakmak gerek. Bunu yapabilirsek daha evrensel, kucaklayıcı ve barışçıl bir yerde durabiliriz. Romanda Şems ne diyor? "İnancın büyük olsun, ama inancınla büyüklük taslama!"

Mevlana'nın eşi Kerra'nın bir iç konuşması var: "Müslümanlığa geçerken benim esas zorlandığım husus Meryem'i terk etmek oldu. Bunu kimseye söylemedim. Mevlana'ya bile. Ama Meryem'in o müşfik, kahverengi gözlerini özlüyorum..." diyor. İlerleyen sayfalarda Şems, Kerra'nın bu endişesine cevap veriyor: 'Meryem Ana'yı özlemene gerek yok. Çünkü onu terk etmene gerek yok. Eğer bir kadın Peygamber gelseydi, o hiç şüphesiz Meryem olurdu... Müslüman bir kadın da Meryem Ana'yı hayırla, duayla zikredebilir." Sadece Hıristiyanlar değil, bizler de Hz. Meryem'in İslam'daki önemini kavrayamıyoruz... Bu diyaloğu yazarken neler düşündünüz?

Romandaki Kerra sonradan İslamiyeti seçen bir kadın. Onun psikolojisine eğilmek istedim. Müslüman olan bazı Hıristiyan kadınlar böyle bir tereddüt yaşayabiliyor, bunu gözlemledim: "Meryem'i terk etmem gerekiyor mu, onu geride bırakmalı mıyım, eski önemini yitirecek mi?' Hz. Meryem, Hıristiyanlıkta dinin şefkate açılan en önemli kapısıdır. Tanrı'ya dua etmek isteyen Meryem'le kurar iletişimini. Bu endişeleri taşıyan kadınlar için tasavvufun Meryem'e pozitif bakışı kucaklayıcı ve evrensel bir cevap olabilir.

Ella gibi kadınlar çok fazla Avrupa'da ve Amerika'da değil mi?

Evet, Ella gibi kadınlar çok fazla. Türkiye'de de çok fazla. Isparta'da ya da Rize'de yaşayan bir ev kadınına Ella gibi karakter ne ifade ediyor? Ella ilk bakışta Amerika'da Boston'da yaşayan Yahudi bir kadın. Zengin bir hayatı var. Ama bir sıkışmışlık, eksiklik hissi içinde. Bu hissi belki Burdur'daki, İstanbul'daki, İzmir'deki kadın da biliyor. Zahirideki ayrımları kaldırdığınızda altta kalan hikayeler benzer ve evrensel. Birbirimizle bu noktalarda empati kurabiliriz. Mutsuz bir evliliğin içine hapsolmuş ama oradan çıkmak için veya kendini dönüştürmek için çaba göstermeyen, hayatı akışına bırakan çok insan var.

Cesaretleri yok belki de, Ella cesaretli bir kadın.

Evet cesaretli bir kadın ama savaşçı bir kadın değil. Hatta bütün hayatı boyunca mütevazı ve munis bir yaşam sürmüş, sessiz biri. Öyle bir kadının dönüşümü beni çok heyecanlandırıyor. Bir de bütün hayatını planlar, programlar yaparak geçiren bir kadın. Böyle birçok insan tanıdım. Çantalarına ajandalar, özel notlar koyan, üç ay sonrasını inceden inceye planlamış. Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümüydü benim için. Çünkü Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Aslında kimse kimseye yarını vaad edemez bu dünyada. Ama öyle zannediyoruz ve öyle yaşıyoruz.

Mevlana'nın kitaplara konu olması, organizasyonlarda ilgi görmesi, bir yandan kıyasıya eleştiriliyor. Bir yandan da çok değerli çabalar olarak görülüyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Tüm dünyada Mevlana'ya ilgide muazzam bir artış var. Bu çok güzel bir şey. Bu dönemde yapılan kalıcı eserler kalır, geçici hevesler uçar. Oysa kimileri eleştiriyor, "bu bir modadır" deniyor. Öyle olsa bile, ki bence değil. Çünkü moda için kimse Amerika'dan kalkıp yolara düşüp Konya'ya gelmez. Muhakkak ki bir ruhani çağrı var ve o insanlar bu çağrıyı duyuyor. Bizim de bunu küçümsemeye hakkımız yok. Hele niyetten şüphe etmeye hiç hakkımız yok. 11 Eylül sonrasında çok ciddi bir İslam fobisi oluştu Batı'da ve bu fobinin aşılabilmesi için gene İslam dünyasının içinden çıkacak değerlerin görülmesine ihtiyaç var.


EFNAN ATMACA / ELİF ŞAFAK
6 Mart 2009, Radikal


Aşk’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde...” Elif Şafak’ın yeni romanı Aşk bu cümlelerle başlıyor. Ve aslında bu kısa giriş tüm romanın özeti gibi dikiliveriyor karşınıza son noktaya geldiğinizde. Kitap, kitap içinde kitap, aşk içinde aşk olarak ilerliyor. İlk önce Bostonlu bir kadınla tanışıyoruz Şafak’ın satırlarında. Hayatını bir hayale, genel geçer kurallarla mutluluğun insanın karşısına çıkacağına olan inanca kurban etmiş bir kadın Ella. Hani “Her şeyim var ama neden mutsuzum?” diyenlerden, çok tanıdık olanlardan. Sonra bir tesadüfle hayatı değişiyor Bostonlu bir kadının. Tasavvufla tanışmış Avrupalı bir Sufinin satırlarıyla yenidünyadan çıkıp eski dünyanın dehlizlerine dalıyor. Aşk’ın kahramanı Aziz isimli bir sufinin yazdığı ‘Aşk Şeriatı’ adlı kitabı okumaya başlıyor.

Kitabın içindeki kitap, okuru 21. yüzyıldan alıp 13. yüzyıl Konya’sına götürüyor ve işte orada da Şems ile Mevlânâ var. Şems ile Mevlânâ’nın ilahi aşkını, inancını hem onların hem de o dönem Konya’da yaşayan dilencisinden fahişesine, Mevlânâ’yı seveninden düşmanına kadar pek çok yan kahramanın dilinden okuyoruz. Kitapta o gün yaşananları bugüne taşıyıp aşkı, her yönüyle aşkı anlatıyor. Varoluşun özünü aşk olarak yorumluyor. Ve arayışımızın özünün aşk olduğunu söylüyor. Bu arayışta da okura tasavvufla yol gösteriyor Şafak. Kitap bu anlatımla oldukça şiirsel ve bir o kadar mistik ama atlamamak gereken bir yönü de yok değil. Şafak son romanlarında olduğu gibi bu romanın satır arası politik. İnancın, dindarlığın, dinin tartışıldığı ve kutuplaşmanın bu kadar keskinleştiği bugünün Türkiye’sine göndermeler yer alıyor Aşk’ta. Ve belki de kutuplaşmaların çözüm yolları sunuluyor. Ve çözüm Şafak’a göre yine aşk.

Öncelikle konu olarak neden Şems ile Mevlânâ’nın aşkını seçtiğinizi merak ediyorum. Sizi bu konuyu yazmaya iten ‘ilham’ neydi?
Aslında benim çıkış noktam aşktı, Mevlânâ değil. Yani oturup Mevlânâ üzerine bir kitap yazayım diye başlamadım bu romana. Ben ilahi ve dünyevi boyutlarıyla aşkı anlatan bir roman yazmak istedim. Aşkın dünü ve bugünü üzerine... Benim gözümde bu roman aşk ve yolculuklar üzerine kurulu. O zaman baktım ki kitabın yolu Şems’ten geçiyor.

Baba ve Piç ile Siyah Süt’te tasavvuftan biraz uzaklaşmıştınız. Bu konuyu yeniden eğilme sebebiniz neydi?
Tasavvuf benim hemen her romanımda bir alt metin olarak vardı aslında. Diyebilirim ki son on dört-on beş senedir bu böyle. Kimi zaman daha belirgin, kimi zaman daha örtük bir biçimde hep benimle gelen bir gölge gibiydi. Bu kez bütün perdeleri kaldırdım. Okurlarımla som ve saf bir sohbet halinde yazdım.

Pinhan ilk romanınız tasavvufun en hissedildiği kitaptı. Bu kitap da öyle. Çember tamamlandı diyebilir miyiz?
Pinhan özel bir romandı. Hâlâ da öyle görüyorum onu. Pinhan her okura hitap etmez, onun okurları daha başkadır. Tüm kitaplarım içinde Pinhan’ın yeri ayrıdır. Ama Aşk başka türlü bir kitap. Çünkü ben başka bir insanım artık. Değiştim, değişiyorum. Bakıyorum da her romanım bir öncekinden farklı. Kendimi tekrar etmiyorum. Hayat sürekli bir yolculuk hali. Ve yazdığım her kitap o yolculukta bir durak.

Aşk’ta Mevlânâ ile Şems’i anlatırken sırf onların dilinden değil. Onları tanıyanların gözünden de yaşananları okurla paylaşıyorsunuz. Yan kahramanlar bize hem o dönemi hem de o insanların farklı yüzlerini anlatmak için mi var?
Benim çok sevdiğim bir yazı tekniği bu. Çok karakterli, çok sesli romanlar kurmayı seviyorum. Hakikat denilen şeye farklı öznelerin gözünden bakmak istiyorum. Bir dönemi anlamak için ona farklı kişilerin gözünden bakabilmek lazım. Okuru da benimle beraber bu yolculuğa yapmaya davet ediyorum. Mesela 13. yüzyıl Konya’sında bir fahişe nasıl yaşardı? Ya da cüzamlı bir dilenci ne yapardı? Sadece egemen kesim değil, dışlananlar açısından nasıl bir yapıydı? Acaba o zamanlar herkes Mevlânâ’yı sever miydi? Onu sevmeyenler varsa ki vardı- sebepleri neydi? Bütün bu çarpışan seslerle anlatıyorum romanı. Orkestra şefi ise okurun kendisi! Okur yönetiyor tüm sesleri. Okur karar veriyor o seslerden nasıl bir müzik çıkacağına.

Yan kahramanlar toplumun her kesiminden ve onlara kucak açan Mevlânâ ile Şems var kitapta. Bu sınıfsal ayrımlara tepki mi?
Şems deli güzel bir adam. Muazzam bir karizması var. Ve çok dürüst. Dobra dobra. Yüreği engin bir derya. Herkese açık. Şems gelene kadar Mevlânâ daha korunaklı yaşamış. Toplumun alt kesimleriyle bir teması yok ki. Şems gelip açıyor o kabuğu. Ve Şems’in baktığı yerden bakınca insanlar eşittir, birdir.

Şems olmasa Mevlânâ, Mevlânâ olmasa Şems olmayacaktı belki bireyselliğin pompalandığı, birey olmanın sürekli öneminden bahsedilen bir çağda bir bütün olmak için bir aşka ihtiyaç olduğunu söylüyorsunuz. Bu günümüz öğretisine tezat değil mi?
İnsan kendisini ancak kendine benzemeyen birinin aynasında tam olarak görebilir. Eğer etrafımızdaki herkes, tüm arkadaşlarımız, dostlarımız, akrabalarımız hep bizim gibi düşünen insanlardan oluşuyorsa, bir adada, bir gettoda yaşıyoruz demektir. Hep kendi sesimizin yankısını duyarak yaşıyoruz. Halbuki Şems geliyor ama ne geliş! Mevlânâ’nın hayatını altüst ediyor. Duymadığı şeyler söylüyor. Alıştığı hayatı bozuyor. Ama Mevlânâ da o kadar güzel bir insan ki, bu kadar ünlü ve muktedir olmasına rağmen kibir yapmıyor.
Müthiş bir tevazu ve gönül açıklığı var onda. Kaçımız yapabiliriz bunu?

‘Aşk’ın bir başka boyutu da Ella’nın yaşadıkları. Kitaptaki gidiş gelişler yani dün ile bugün arasında kurulan köprüler ve ‘aşk’ın her zaman ilk planda olması günümüzdeki kavgalara, çatışmalara bir çözüm önerisi olarak da değerlendirilebilir mi?
Aşk, bir çözüm ama sahici bir çözüm olabilmesi için değişmeyi göze almamız lâzım. Bencilliği ve benlik zannını aşmak durumundayız. Yani “Ben hiç değişmeyeyim, yerimde durayım, aşk ayağıma kadar gelsin” diye bir şey yok. Sen gideceksin aşkın ayağına. Sen değiştireceksin kendini. Egonu, yani nefsini eriteceksin bu uğurda. Ancak o zaman çözüm olabilir aşk. Yoksa sadece göstermelik olur.

Bir anlamda bugün insanoğlu aşkı mı unuttu? Ve biz yeniden aşkı keşfettiğimizde yüreğimizdeki insan da uyanacak mı?
Bizler aşkı unuttuk belki ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Aslında hiç vazgeçmedik aşktan. Hep arayış halindeyiz. En bezgin ve bedbin olanımız bile arıyor aslında. Aşkı keşfetmekle bitmiyor ki iş, esas ondan sonra başlıyor emek. Aşk için emek sarf etmek gerek.

Son on yılda dünya tasavvufla çok ilgileniyor. Siz bu ilgiyi nasıl karşılıyorsunuz. Size göre bunun sebebi nedir? Ve oryantalizme kaçmadan gerçek anlamıyla bu felsefeyi benimseyebiliyorlar mı? Bir söyleşide “Tasavvuf bir derya, kimisi kıyısından geçer, kimi ayaklarını suya sokar sadece. Kimi denizin içinde görünür ama bakarsınız üstü başı kupkuru. Kimisi de dalar dibe, yol yordam bilmeden, ne kayığı var ne pusulası, boğula boğula arayış halinde. Kimin ne kadar derin olduğu, bu işe ne kadar emek harcadığı, samimiyetinin derecesi yazdıklarının kalitesinden anlaşılır. Okur ayırt eder” demiştiniz. Okur artık ayırt edebiliyor mu?
Evet, okur anlar, hisseder, ayırt eder. İyi edebiyat okuru bir kitabın sadece kurgusuna ya da diline değil, özüne bakar. Özünü samimi buluyorsa benimser, kucaklar. O anlamda okur ile kitap arasında bir sırdaşlık kurulur. Son yıllarda tasavvufa ilginin artmasından şikâyet edenler var. Bu bir moda oldu diye eleştiriyorlar. Velev ki oldu, koskoca tasavvuf günün modasından zarar görecek bir şey mi? Hayır. Tasavvufa bir şey olmaz ki! Ama o moda sayesinde belki beş, belki beş bin insanda samimi bir merak uyanıyorsa, varsın moda olsun. Onda da bir hayır vardır.

Bir söyleşimizde “Tasavvuf ile tanışmam, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmak gibi oldu. Kendi başımaydım, kimse aracı olmadı. Ne aileye ne bir şeyhe, hocaya ihtiyacımız yok yollar arasında yollar bulabilmek için. İnsanın en büyük hocası kitaplar. Okumak, daha çok okumak. Her kitap bir sonraki kitaba açılan kapı” demiştiniz. Bugün kendinizi o yolun neresinde hissediyorsunuz?
Bugün galiba bir sonraki aşamadayım. Yani kitaplardan sonraki aşama. On dört seneden sonra bunu söyleyebiliyorum. Bir yerden sonra akıl yetmiyor. Akıl yola devam edemiyor. İşte orada ‘inanç’ kavramı devreye giriyor. Ama Türkiye’de bunları konuşmak zor.

Neden zor?
Çünkü çok çabuk birbirimizi yargılıyor, yaftalıyoruz; önyargılarla dolu bir toplumuz. Bağnazlık sadece sağcılara ya da ‘İslami’ diye adlandırılan kesime özgü değil. Solcuların da bağnazı oluyor. Hatta feministlerin bile! Bağnazlık dar bir bakış açısı içinde herkesten ve her şeyden şüphe ederek yaşamak demek. Bağnazlıklarımız yüzünden şu inanç meselesini şöyle bir rahat rahat konuşamıyoruz.

Kitapta benim dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri de inançlı olmak ve dindar olmak ayrımı. Günümüz Türkiye’sine baktığınızda da pek çok ayrılık bu ayırımdan çıkıyor: Dini kurallara ya da aşka göre yaşamak. Konulan kurallar da insanları dinden soğutuyor. Laik ya da dinci gibi ayrımlar doğuyor. Bu engeller nasıl aşılabilir?
Bu aslında bütün dünyada konuşulan bir ayrım. Bu hafta Hollanda’da uluslararası bir konferansa katıldım. Şimdiye kadar hep görsel sanatlar, sanat akımları gibi konular konuşan insanlar bu sene neyi tartıştılar biliyor musunuz? Laiklik-dindarlık-maneviyat ne demek, bu kavramlar nasıl ilişkilendirilebilir sorusunu! Hollanda’da entelektüel insanlar yoğun bir şekilde bunlara kafa yoruyor artık. Keza Amerika’da, İngiltere’de, İspanya’da! Bütün dünyada artan bir maneviyat arayışı var. İnanç ve maneviyat arayışı illa da dindar olmak demek değil ki! Sufi öze bakar. Öz her yerde aynıdır. Sufi dışlamaz, dışlayamaz. Kapsayıcı, kucaklayıcıdır. O herkesi bir görür. Şimdi böyle bir evrensel anlayışa ben nasıl bağnazlık derim?

Türkiye’de insanların kimlik arayışından değil kimlik sabitlemesinden mustarip. Bu sabitlenmenin anahtarı tasavvufta bulunabilir mi?Türkiye’de insanlar sadece kimlik sabitlemesinden değil, bir de habire ötekinden şüphe duymaktan mustarip. Herkes istiyor ki bir şeyler değişsin ama kendi değişmesin! Halbuki tasavvuf ne diyor, değişime kendinden başlamak zorundasın. Bırak başkalarını yargılamayı! Dedikodu yapma başkaları hakkında. Sen kendi içine bak. Kendi kalbini temiz tut. Kendini değiştir. Sen değişirsen, dünya değişir.

Kitapta Şems en önemli figürlerden. Her yüzyılda bir Şems gelir ve ışık saçar önemli olan o güneşe yönelebilmektir diyorsunuz. Günümüzde de Şemsler var mı?
Bence var. Benim için kitaptaki Aziz tiplemesi, Şems’in bugünkü haline bir örnek. Her yüzyılda Şemsler geliyor, gidiyor.

Kitapta her bölüm aynı harfle başlıyor. Nedir bunun gizemi?
O tasavvuftan alınan bir ayrıntı. Aynı zamanda bir edebi oyun. Aziz’in yazdığı romanda her bölüm ‘B’ ile başlıyor. B harfinin tasavvufta özel bir yeri var. Sırların toplandığı harf. Tek bir harfte bütün bir kitap toplanıyor. Bundan ötesi okura kalmış...
.

05 Mart 2009 Perşembe

MEVLÂNA"DA AŞK ESTETİĞİ

.
İsmail YAKIT
SDÜ. İlahiyat Fakültesi - Isparta
Mevlana Araştırmaları Dergisi, Mayıs 2007
Semazen.Net

.

Mevlâna"nın Aşk felsefesinin bir diğer boyutu aşk estetiğidir. Bu çalışmamızda bu konuya ağırlık vereceğiz. Gerçi daha önce “Mevlâna"da estetik” üzerine bir bildirimiz olmuştu. (Bkz. 9. Milli Mevlâna Kongresi, 15-16 Aralık 1997) O çalışmada konu daha ziyade estetik tavırlar açısından ele alınmıştı Şimdi ise konumuz itibariyle burada, aşk odaklı bir estetik anlayışının hâkim olduğu Mevlâna"da, mutlak ve izafî güzellik anlayışından vuslata gidiş konusunu derinleştirmek istiyoruz. Bunun için o çalışmamızdaki fikirleri burada özetlememiz ve Mevlâna"dan önceki estetik anlayışları tekrar ele almamız gerekecektir. Ancak bu şekilde Mevlâna"yı düşünce tarihinde lâyık olduğu yere oturtabiliriz.


I-Estetik Üzerine

Estetik kelimesi, Grekçe “aisthetikos(=aisthanestai)” dan latince"ye “aestetica” şeklinde oradan da Avrupa dillerine: “esthétique(Fr.), aesthetics(İng.), aesthetik(Alm) şeklinde geçmiştir. Duymak, duyumlamak, duyumla algılamak anlamındadır. Literatürde ilk defa Alman düşünürü Baumgarten tarafından kullanılmıştır(Nouveau Dictionnaire Etimologique, s. 272).

Vaktiyle Türkçe"mizde “ilm-i bedâyi, ilm-i hiss ve ilm-i hüsn” gibi terkiplerle ifâde edilen estetik, konu itibariyle felsefede köklü bir geçmişe sahiptir. Gerek tabiatta ve gerekse sanat eserlerinde, güzel hangi şartlara ve kriterlere sahiptir, herkes için geçerli objektif bir güzellik kavramının mevcudiyeti söz konusu mudur? Yahut güzellik sübjektif midir? gibi soruların araştırılmasından ibaret olan estetik değer kavramı, şimdiye kadar cevapsız kalan şu soruyu hep sora gelmiştir: Bir şey güzel olduğu için mi biz ona güzel deriz, yoksa biz güzel dediğimiz için mi o şey güzeldir?(Krş. İ. Fennî, Lüğ. Fels., 243; Keklik, Fels. İlk., s.268).

Ahlak disiplininde “iyi”, mantıkta “doğru” kavramı ne ise, estetikte de“güzel” kavramı odur. Kelime itibariyle “duyumlama” demek olan bu kavram, duyularımıza hoş gelen nesneler için kullanılmıştır. Nitekim Türkçe"mizde bize hoş gelen nesnelere güzel deriz. Güzel kelimesi Divan-ı Lüğati"t-Türk"e göre “kork=körk” şeklinde telaffuz edilen “körklü” kelimesiyle karşılanmıştır. Bu da göz anlamına gelen “köz” den gelip, oradan da güzel olmuştur. (Div. Lüğ. Türk., Iv, 363). Türkçe"mizde güzel kelimesinin kökeninin göz kelimesi olmasının sebebi, her ne kadar işitme ve tatma duyularına hitabedenler varsa da estetik keyfiyetlerin daha ziyâde görme duyusu olan göze hitap ediyor olmasındandır. Nitekim Kutadgubilig"de :

“Aklın güzelliği dil, dilin güzelliği sözdür

İnsanın güzelliği yüz, yüzün güzelliği gözdür”

(Kutadg.., s. 42, byt. 274)

Ancak bu maddi nesneler içindir. Manevi güzellik söz konusu olduğunda da “kalp gözü” devreye girer. Ayrıca Türkçe"mizde güzel anlamına gelen “körk”ten “körkem=görkem” kelimesi de türetilmiştir. Bu da yüce olan demektir. Şu halde güzel ile yüce arasında bir anlam bağı vardır: Güzel olan yücedir veya yüce olan güzeldir. Yücenin bir estetik değer olduğunu Batı dünyası ancak İ. Kant"ı bekleyerek öğrenebilmiştir. (Hacıeminoğlu, Türk Dil Fiil.,s. 31; Aykut, Türk-İsl. Est.,s.,66 vd., Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.109)


II-Mevlâna Öncesi Estetik –Sevgi İlişkisi

Bilindiği üzere düşünce tarihinde “güzel nedir” sorusunu ilk defa felsefî anlamda ortaya koyan, pek çok filozof tarafından “estetiğin babası” lâkabı verilen filozof, Platon(=Eflatun)"dur. Ona göre, güzel olan nesneler güzelliklerini ortak bir kaynaktan, yani “güzellik idea” sından alırlar. Bu güzellik mutlak olup, bütün güzel şeylerin üstündedir. Ona ulaşmak için dünyevî güzelliklerin üstüne çıkmak gerekir. İnsan, ister kendisi, isterse bir rehber eşliğinde, dünyevî güzellikten hareketle basamak basamak yükselerek yüce güzelliğe ulaşır. Yüce güzellik mutlak ve salt güzelliktir. Oraya ulaşan insan, hayatı yaşamaya değer bulur. Eflatun"a göre “Mutlak” ve “izafî” olmak üzere iki güzellik telakkisi bulunmaktadır. Onun mutlak güzellik anlayışı, kendisinden sonra özellikle İslâm dünyasında “ilahî güzellik” şeklinde yorumlanmıştır. Böylece Eflatun, idealist-metafizik bir estetik anlayışının temellerini atmıştır.

Mevlâna öncesi temel estetik anlayışlarının bir diğer temsilcisi “Ennead”ların sahibi, Plotinus"tur. O, Kitabının I. Bölümünde “Güzel Üzerine” adlı kısımda, özü itibariyle güzel olanla, başkası sayesinde güzel olanı ele alarak söze başlar. Ona göre kendiliğinden güzel olan ruhtur ve ondan pay alarak güzel olan da bedendir. Zira beden, ancak ruhun aksettirdiği ölçüde güzel sayılabilir. Plotinus"a göre âlemdeki güzellik, “Nous” adını verdiği Mutlak"ın görünüşünden ibarettir. Yani onun dışa yansımasıdır. Güzeli temâşaya dalan insan, “idea”nın duyumlanır âlemdeki aksini bulur. Böylece insan maddeyi aşarak, duyumlanır güzellikten manevî güzelliğe ulaşır. Plotinus"a göre ruhun yakınlık duyduğu şey güzel, yakınlık duymadığı şey de çirkindir. Yine ona göre ilahî olanın güzelliği ile ondan pay alanın güzelliği şeklinde iki farklı güzellik söz konusudur. Birinden diğerine “arınma” sayesinde ulaşılabilir. Böylece Plotinus, idealist-mistik bir estetik teorisiyle düşünce tarihindeki yerini alır.

Mevlâna öncesi estetik anlayışının temeli Türk-İslâm estetiğinin ana kaynağı olan Kur"an"dır. Çünkü Kur"an, kainatın estetik bir düzen içinde yaratıldığını, insan fıtratında estetik sevgi ve yargının yer aldığını açıkca belirtir.

Muhakkak Biz, sizi en güzel şekilde yarattık” (Tin, 95/4)

Yeri ve gökleri yerli yerince yarattı. Sizi en güzel şekilde şekillendirdi. Dönüşünüz O"nadır” (Teğâbun, 64/3)

Bu ayetlerde, insanoğlunun fıtratında var olan estetik duyarlılık, evvela kendi yaratılışındaki güzelliği çevrilmek isteniyor. Yani insanın kendi varlığındaki estetik zevk ve değere dikkat çekiliyor.

Yaratanların en güzeli Allah ne kadar yücedir”(Mu"minun, 23/14)

Ayetiyle de gerek insan ve gerekse evrenin estetik bir değerle ele alınmasını gerektiği belirtiliyor. Nitekim bir hadis"te Hz. Peygamber: “Allah güzeldir, güzelliği sever” demektedir. Şu halde Kur"an ve Hadisler, estetiğin kaynağını Allah"a dayandırmaktadır. Buradan hareketle İslâm dininin, estetik zevk ve değerlere çok önem verdiğini söyleyebiliriz. Nitekim Hz. Peygamber de hayatı boyunca bütün insanların ibadetlerinde, yeme içmelerinde, giyim kuşamlarında, konuşma ve davranışlarında ve birbirleriyle olan münasebetlerine varıncaya kadar her şeyde hep güzel ve güzel olanı tavsiye etmiştir.(Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.111).

İslâm düşüncesinde güzellik “hüsn” veya “cemâl”, çirkinlik de “kubuh” kelimeleriyle ifâde edilmiştir. Eş"ari kelam ekolü bunların, Allah"ın bildirmesiyle, Maturidi ekolü de aklın bildirmesiyle bilinebileceğini savunmuşlardır.(İzmirli, Yeni İlmi Kelam, s. 72)

Ana hatlarıyla baktığımızda, Türk-İslâm filozoflarına göre; varlığı kendi zatından olanın güzelliği ile varlığı kendi zatından olmayanın güzelliği olmak üzere iki türlü güzellik anlayışı olduğunu görürüz. Farabî"ye göre en üstün varlık, varlığı kendi zatında olanın varlığıdır. Öyleyse O"nun güzelliği bütün güzelliklerden üstündür. Diğerlerinin güzelliği ise, en üstün olan varlığa derece ve yetkinlik açısından yaklaşabildiği ölçüdedir. İbn Sina"ya göre güzellik, onun psikolojik anlayışına bağlıdır. Güzellik, kemâldedir. O, duyumlanır nesnelerin kemâlini de onların tenasüp ve ölçülerinde aramıştır. Ona göre “kemâl” Mutlak"a=Ma"şuk"a=İlk Varlık"a yaklaşmakla elde edilir. Gazzali"ye göre bir varlık, kendisinde bulunması mümkün olan bütün kemâlatı kendisinde topladığı vakit, güzelliğin zirvesine ulaşmış demektir. Şayet bir kısmı bulunsa, bulunduğu nispette güzelidir.(İhya, IV, 542)

Ünlü işrak filozofu Sühreverdi"ye göre, bütün manevî ve cismanî varlıklar kemâlâtı arar, hepsinin de güzelliğe temâyülleri vardır kanaatindedir. Sühreverdi, aşk ve güzelliği ontolojik bir zemine yerleştirirken, estetik anlayışını bu temel üzerine oturtur. O"na göre Tanrı"dan ilk sudûr eden akıldır, ondan da güzellik, aşk ve hüzn sudur etmiş ve bu üç kavram varlığın temelini ve kaynağını oluşturmuştur. Bu kavramlar birbirinden ayrılmaz. Hatta bu özelliği tarihe mal olmuş büyük aşklarda bile görebiliriz. Mesela güzellik Hz. Yusuf"ta, Aşk Züleyha"da, hüzn ise Hz. Yakup"ta tecelli etmiştir. Nitekim Sühreverdî"nin etkilerini gördüğümüz Doğu Edebiyatı ve Divan Edebiyatına hem güzellik, hem aşk hem de hüzn edebiyatı denebilir(Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.113)

Güzellik konusunda sufî ekol, daha mücmel bir anlayış sergiler. Onlara göre Tanrı, Mutlak güzeldir. Bütün varlıklar güzelliklerini O"dan alırlar. Şu halde varlıkların güzelliği, ilahî güzelliğin bir yansıması ve bir tecellisidir. Güzellik dereceleri, ilahi güzellikten aldıkları pay kadardır. İşte bu sebepledir ki, evrende Tanrı"nın güzelliği temâşa edilir. Sevgi de bu güzellik neticesi ortaya çıkar. Dolayısıyla varlıklara sevgi ile bakmak esastır. İşte bu ekolün bütün görüşlerini Mevlâna Celâleddin Rumî"de görmekteyiz

III-Mevlâna"nın Güzellik Anlayışı ve Aşk

Mevlâna"nın aşk estetiğini bütün yönleriyle ortaya koyabilmek için onun bu konudaki görüşlerini alt başlıklar halinde ele almamız gerekmektedir.

1)İnsanda Güzellik Duygusu Fıtrîdir:

Mevlâna, Kur"an ve hadislerin ışığında ve kendisinden önceki düşünürlerin paralelinde kalarak güzellik duygusunun insanda fıtrî olduğu ve fıtraten insanoğlunun hep güzeli aradığı ve ona meyyal olduğu görüşündedir. Güzellik gibi onun zıttı olan çirkinlik de fıtrî bir duygudur ve insan çirkin olandan hep kaçmak ister. Mesnevî"den:

Sana rüyada kötü şeyler gösterdi. Onlardan ürktün, halbuki o kötü şeyler, senin suretinde.

Hani aynaya bakınca yüzünü çirkin görüp aynayı pisleyen Zenci gibi!

Tükürmüş de, sen çirkinsin, lâyığın ancak bu demiş. Ayna da çirkinliğin, senin çirkinliğin a kör ve aşağılık adam!” (Mesnevî, IV, 2489-2491 İzb. Terc.)

Mevlâna gerek insanın içinde bulunan güzellik duygusunun ve gerekse dış âlemde var olan güzelliğin hep Hakk"ın güzelliğinden kaynaklandığını söyler ve bunun da “Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisiyle irtibatlandırır.

Dedim ki: eğer güzelsem bu güzelliği O"nun lütfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten çirkinler bile bana güler!

Çaresi şu: Kendime bakayım, kendime çeki düzen vereyim. Bakalım, ona lâyık mıyım, değil miyim?

O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı, kart bir ihtiyarı nasıl seçer?” (Mesnevî, II, 77-79, İzb. Terc.)

2)Mutlak Güzelliğin Tecellisi:

Mevlâna güzelliğin “Mutlak” ve “izafî” olarak iki şekilde ele alınabileceğini düşünür. Ona göre gerçek güzellik, Mutlak güzelliktir ve Tanrı"nın güzelliğidir. Çünkü Tanrı, güzelliği kendinden olan Varlık"tır. Diğer bütün güzellikler izafîdir ve Tanrı"dan derecelerine göre, pay aldıkları nispette güzeldirler. Çünkü güzellikleri kendi varlıklarından değildir. Mevlâna"nın bu düşüncelerini aynı zamanda ontolojik bir temele oturtmak da mümkündür. Kozmik varoluş, ilahî aşktan zuhur etmiştir. Mutlak güzellik her bir varlıkta tecelli ederek kendini göstermektedir. İslâm düşüncesinde bu keyfiyet farklı yorumlarla zenginlik kazanmıştır. Özellikle Mevlâna"nın da temsil ettiği sufî ekole göre insan, âleme baktığında bu güzelliği her varlıkta seyr ü temâşa edecektir ve her şeyde bir güzellik bulacaktır. Dolayısıyla insan olsun, hayvan olsun, bitki olsun görünen ve görünmeyen her şeyi sevecektir. Çirkin addedilenler bile sîrette yani özde güzeldirler. İnsan öze yönelerek ilahî güzelliği ve aşkı kendinde tecelli ettirecektir. Mevlâna"yı dinliyoruz:

Tanrı da gözü aydınlar için altı tarafı da delillerine mahzar etti.

Her hayvan, her bitki, nereye baksa; nereye varsa tanrı güzelliği görsün; ondan gıdalansın dedi.

Onun için O oraya "Nereye dönerseniz Tanrı yüzü var" buyurdu.

Susar da bir bardaktan su bile içerseniz suyun içinde Tanrı"ya bakmaktasınız.

Fakat âşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er!

Ama âşığın sureti, Tanrı"da fâni olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür?

Güneşte Tanrı güzelliğini görür âşıklar. Gayret sahibi Tanrı"nın sanatıyla nasıl ay, suya varır da suda görünürse güneşte de hak görünür.

Fakat Tanrı"nın bu gayreti, âşık ve sâdık kişileredir. Şeytanla hayvana tecelli etmez o” (Mesnevî, VI, 3640-3647, İzb. Terc.)

Eşyadaki güzelliğin farklı derecelerde olması yukarıda beyan edildiği gibi, Mevlâna onların Hakk"tan yani Mutlak güzellikten aldıkları tecelli nispetinde olduğunu yeri geldikçe vurgular. Mevlâna diyor ki:

Güzellerin bazıları, nasıl bazılarından üstün, bir kısmı da öbürlerinden aşağıysa insanların akılları da fazla, yahut eksiktir,

Ahmed, erlerin gazelliği dillerinin altında gizlidir meâlinde bir söz söyledi” (Mesnevî, III, 1538-1539, İzb. Terc.)

3)Hayranlıktan Aşka

Tanrı"nın evrendeki tecellisini sey ü temâşa eden insanlar, Hakk"ın bütün varlıklara yayılmış olan hikmetini, sanatını, ilmini ve tüm güzelliğini görür ve derler ki:

Cihan bizim gerçek sevgilimizin güzelliğinin aynasıdır. Onlara gönül vermek, onları sevmek, hakk"ı istemenin, Hakk"ı aramanın yankısıdır. Hakk"ın düşünülmesidir(Ş. Can Terc. S. 181, Mesnevî, VI, 3181)

Tanrı"nın âlemdeki tecellisinin büyüsüne kapılan insanoğlu kendini tarifi muhal bir hayranlık yumağı içinde bulur. İlahi güzelliğin âleme yansımasından kendi içinde, yine güzellik gibi fıtrî olan sevgi ateşi uyanır ve gittikçe şiddetlenir ve sonunda aşka dönüşür. İşte bu aşk, onu maşukuna götürecektir.

4)Estetik Haz ve Aşktan Vuslata

Türk-İslâm Düşüncesinde insanın mikro kozmik bir varlık olarak telakki edilmesi, Mevlâna"nın da benimsediği bir düşünce şeklidir. Bu, insanın kainatın bir parçası olmaktan ziyade, doğrudan doğruya kainatmış gibi ele alınmasına yol açmıştır. Bu husus aynı zamanda Tanrı, kainat ve insan anlayışına açıklık getirmek için de kullanılmıştır. Bir diğer ifâdeyle , kainata bak insanı anla, insana bak kâinatı anla; her ikisine bak Tanrı"yı anla şeklinde formüle edilmiştir. Kemâle ererek vahdet bilincine ulaşmış insan, Tanrı"nın hem kainatta , hem de kendisindeki tecellisinden, O"nun aşkı ve Cemâlinden nasibini alarak derin bir estetik hazza erişecektir. İnsan, bu haz içinde ilahi sevgi yolunda kademe kademe ilerleyecektir. Her türlü dünyevî ve beşerî kaygıyı geride bırakıp O"na ulaşacaktır. İnsan-ı kâmil olacaktır. Böylece insan-ı kâmil Tanrı"ya, Tanrı da insan-ı kâmile âşık olacaktır. Bu estetik hazzın verdiği metafizik anlayışa göre Tanrı, hem Aşk, hem Âşık hem de Ma"şuk"tur.

Aşkla Maşuk kavramları, Mevlâna"nın eserlerinde sık sık geçen kavramlardır. Aşk konusu her nerede ele alınırsa karşımıza bu kavramlar çıkar. Konuya bir başka açıdan bakacak olursak şunları görürüz: Tanrı"yı suje olarak ele aldığımızda O, hem seven hem de sevilen olur. Nitekim olayı bu şekilde değerlendiren bir çok sufî de: “Tanrı insanda kendi kendini sever” demişlerdir. Mevlâna da, insan Allah"a âşık olduğu gibi Allah"ın da insana âşık olduğunu, aynı zamanda Allah"ın insanı severken kendisini de sevdiğini söyler. Bir diğer ifadeyle Mutlak Varlık olan Tanrı, yaratıkları üzerinde sıfatlarıyla tecellisinin aksini görür ve bir kere daha âşık olur. İnsan-ı kamil de Birliğe olan Vuslat"ında kendi nefsinin gerçeğini de görür. Bu konuda Mesnevî"de şunları okuyoruz:

Sen mademki hayret âleminde "lillah" sırrına mahzar oldun, ben de senin olurum. Çünkü "kim Tanrı"nın olursa, Tanrı onun olur” (Mesnevî, I, 1939, İzb. Terc.)

Mevlâna, aynı zamanda Mutlak"ın tecellisi gereği nesnelerin güzelliğinden duyulan hazla Tanrı"ya ulaşmayı hedefleyen kişiye, estetik tavrın karşılıksız bir sevgiye dayandırılmasını öğütler. Zira Hakk"a âşık olup, O"na duyduğu hayranlığın denizinde yüzen kişi, O"ndan bir karşılık beklememelidir.


IV-Sonuç:

Görüldüğü gibi Mevlâna, diğer bütün konularda olduğu gibi, bütün bedii zevkleri, sanatı , estetiği , psikolojiyi vs yi aşkta temerküz ettirmektedir. Onun estetik anlayışı, bir aşk estetiğidir. Mutlak güzelliğin tecellisinden hareketle yine Mutlak olana yani ilahî ve ebedî olana yükselmek gerektiği fikri onda esastır. Bu görüşüyle sufî ekolle, bedii zevkle kemâlatı elde etmede meşşai ekolle, varlığın ontolojik temeline aşk ve güzelliği yerleştirmekle işrakî ekolle hem fikirdir. Kısaca Mevlâna"nın aşk estetiği, Türk-İslâm estetiğinin önemli bir köşe taşı olduğu kadar, aynı zamanda çağdaş estetikçilere de örnek olacak niteliktedir.

.

Resim: flickr.com


19 Ocak 2009 Pazartesi

'Mevlana’nın Aşk ve İnsan Felsefesi'

Doç. Dr. İbrahim Arslanoğlu
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi
Semazen.net
12 Şubat 2008

.
.
Anadolu"da tasavvufun en önde gelen temsilcilerinden birisi Mevlana"dır. Anadolu insanı ona büyük sevgi, saygı beslemiş ve düşüncelerini benimsemiştir. Aradan yaklaşık 700 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen onun düşünceleri hala Türk halkının ilgi ve sevgisini çekmeye devam etmektedir.

Mevlana"nın sevgi ve aşk felsefesi, yaşadığı günden bugüne, yalnız Türk halkının değil, çeşitli din ve kültürden olan bütün dünya insanlarının ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Nitekim, İrene Melikoff: “Mevlana"nın eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip okusalar, dünyada kötülük, harp, kin, nefret diye bir şey kalmaz” demiştir(Yeniterzi, 1997:109).

İnsan konusunun bağımsız felsefi bir disiplin (felsefi antropoloji) olarak ele alınması 20. yüzyılda olmuşsa da(Mengüçoğlu,1997:1), insan üzerinde durulması felsefenin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Şöyle ki; Yunan felsefesi ilk önce, Asya"da eski bir İyon kolonisi olan Milet"de doğdu. Buradaki filozoflardan Thales"e göre evrenin arkesi, sudur ve herşey sudan oluşmuştur. Anaximandros"a göre Aperiondur. Bu ise herşeyin başlangıcında bulunan, herşeyi harekete geçiren ve herşeyi kuşatan sonsuzluk, bitmek tükenmek bilmeyen sınırsız şeydir. Anaximenes"e göre havadır. Fisagor"a göre sayıdır. Herakleitos"a göre Ateştir. Bu ateş, logostur. Logos ise alem aklı ile Tanrı"nın bir ve aynı olmasıdır. Empedokles"e göre toprak, hava, su, ateşten ibaret olan dört unsurdur. Demokritos"a göre atomlardır(Birand,1987:13-28).

Görüldüğü gibi, Sokrates"den önceki filozoflar evrenin arkesi ile ilgilenmişlerdir. Sokrates"e göre biz evrenin arkesini bilemeyiz, hem bilsek bile bunun bize bir faydası yoktur. O halde biz kendimizi bilebiliriz, kendimizi bilmek bir ahlak felsefesidir. Böylece felsefede insan konusu ilk defa Sokrates tarafından ele alınmıştır, bu sebeple Sokrates felsefenin kurucusu sayılmaktadır.

Sokratesin felsefesi ile tasavvuf felsefesi arasında da büyük benzerlik bulunmaktadır. Şöyle ki; tasavvufta aşk önemli bir yer tutar. Diyebiliriz ki; tasavvufun temeli aşktır. Sokrates de aşk konusunda şunları söylemiştir: “Aşk insan ruhunun ilahi güzelliğe duyduğu açlıktır. Aşk, yalnız güzelliği bulmayı değil aynı zamanda onu yaratmaya ve devama iştahlıdır. Fani vücutta ebediyetin tohumlarını yetiştirmeye iştahlıdır. Bunun için iki cins birbirini sevmektedir. Kendilerini tekrar yaratmak ve böylece zamanı ebediyete kadar uzatmak isterler. İşte bunun için ebeveyn çocuklarını severler. Sevişen ana babanın ruhları yalnız çocukları vücuda getirmez. Bunlar aynı zamanda ebedi güzellik arzusunun arayıcılarını ve haleflerini de vücuda getirirler(Yarkın, 1969:16).

Sokrates, felsefesine insanı konu ettiği gibi, tasavvuf felsefesi de insanla ilgilenmektedir. İnsanın Tanrı ile ve insanın insanla ilişkilerini kendisine konu olarak almaktadır.

Mevlana"nın insan anlayışına geçmeden önce onun etkilendiği tasavvuf felsefesine kısaca değinelim. Çünkü Mevlana"yıanlayabilmek için tasavvuf felsefesinin bilinmesi gerekir, aksi halde Mevlana"nın düşünceleri askıda kalır.

Tasavvuf

Felsefede mistisizm, aklın kavrayamayacağı gerçekleri mistik sezgi ile bilmek anlamına gelir. Hindu, Yahudi, Hıristiyan ve İslam mistisizmleri vardır. Tasavvufun diğer adı İslam mistisizmidir(Güngör,1982:17-18).

İbn Arabi"nin vahdet-i vücut anlayışına göre, varlık özde birdir, ancak çokluk halinde tezahür etmektedir. Mutlak varlık Allah"tır, var olan her şeyin tek kaynağı O"dur. Her şey yaratılmadan önce Allah"ın ilminde mevcuttu. Şu halde varlıkların suretleri ezelde Allah"ın zatı ile birdir. İnsanın Allah"la bir olmasından kastedilen budur. Yoksa insanın Allah"la birleşerek bir varlık olması değildir(a.g.e:89).

Tasavvufa göre Yaratan ile yaratılan arasında ayrılık yoktur. Çünkü Allah"tan başka varlık yoktur ve insan Allah"tan gelmiştir, yine Allah"a dönecektir. Ancak bunun için ölümü beklemeye gerek yoktur, nefsi terbiye ederek ezeldeki Birliğe ulaşılabilir(a.g.e:22).

Tasavvuf, söz(kal) yolu değil hal(iyi ahlak) yolu, velayet(ilm-ü ledün) vasıtalı bir yol olup, Hakikat adı verilen değişmezliğe ulaşmayı amaçlamaktadır(Fırat,1999:131).

Tasavvuf, kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak, önüne ne çıkarsa çıksın ona yüz çevirmemektir. Yani zihni kötü düşüncelerden arındırmak, cömert olup başkalarına ikramda bulunmak, karşına hangi çeşit insan çıkarsa çıksın(iyi-kötü, güzel-çirkin, kadın-erkek, dinli-dinsiz) hepsine iyi gözle bakabilmektir.

Tasavvuf, herkese dost olmak, kimseye yük olmamak, gül bahçesinin gülü olmak, diken olmamaktır(Tercüman,1987:199).

Tasavvuf, ilahi ahlakla ahlaklanmak, bencillikten kurtulup, kendisinden çok başkasını düşünmektir(Tercüman,1987:199).

Bir diğer anlamda tasavvuf sevgi ve aşk felsefesidir. Nitekim Hz. Muhammed bir hadisinde “Allah güzeldir, güzelliği sever, Kibir ise Hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir(R. Salihin II:44)”, buyurmuştur. Allah, mutlak cemal ve kemal sahibi olarak her türlü güzelliğin kaynağıdır. İnsan, Allah"ı ne kadar tanırsa(marifeti artarsa) O"na karşı olan sevgi ve aşkı da o oranda artar(Tercüman,1987:26).

Zamanın başlangıcından önce Allah Mutlak Güzellik idi. Mutlak Varlık, Mutlak Güzellik veya mutlak Gerçek olan Tanrı, var olmayan bir dünya, yani yokluk dünyası ile bilinebilirdi(Fığlalı,1996:217-218).

Yine tasavvuf ehli arasında meşhur olan bir kutsi hadis vardır:” Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, beni bilsinler, tanısınlar diye mahlukatı yarattım.” Buna göre başlangıçta sevgi, Allah"tan çıkmış ve evrenin yaratılmasına sebep olmuştur. Bunun için tasavvufta esas olan ulvi ve ilahi aşktır. Gerçek aşk, insan ruhunun Allah"a karşı özlemidir. Adem yaratılmadan önce Tanrı, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar “Evet” şahit olduk dediler(Araf:172). Elestü Bezmi ile Yaradan"ın aşkı başlamış ve insan bu Mutlak Güzellik karşısında kendinden geçmiştir(Fığlalı,1996:223).

Tasavvufun aslı, insanın yaratılışına dayanmaktadır. İslam inancına göre Adem ve eşi Havva yaratıldıktan sonra cennete konuldular. Onlara denildi ki: “ Buradaki her türlü meyveden yiyiniz, yalnız şu ağacın meyvesine dokunmayınız. Adem eşi birlikte yasaklanmış meyveden yediler, bunun üzerine ikisi birlikte dünyaya gönderildiler. Adem yaptıklarından pişman oldu ve affını diledi. Bunun üzerine affedildi(Bakara:35-37). Daha önce günahkar iken pişman olup tövbe etmesinden dolayı tekrar peygamberlik mertebesine kadar yükseldi.

“Sen olmasaydın evreni yaratmazdım”, hadis-i kutsisi gereğince Allah, Hz. Muhammed"in hatırı için diğer insanları ve evreni yarattı. Adem yasaklanan meyveyi yiyip günahkar olduktan sonra cennette Allah"tan başka ilah yoktur, Muhammed O"nun Resulüdür yazısını okudu ve Muhammed"in aşkına kendisinin Allah tarafından affedilmesini diledi(Kısakürek,1982:106).

İşte asıl tasavvuf burada başlamaktadır. Çünkü Tasavvufun temeli, yaptığı kötülükten pişman olmaya dayanır. İnsan noksan bir varlık olduğu için sürekli hata yapabilir. Önemli olan hatayı kabul etmek ve bundan pişman olarak doğru yola yönelmektir.

Tasavvufun temeli üç esasa dayanır: Zikir, sabır, şükür. Yani Yaratanı sık sık anmak ve Ondan gaflette bulunmamak, başına gelen belalara, kazalara ve diğer insanların çiğliğine sabretmek, Tanrı"nın verdiği nimetlere şükretmek, nankörlük etmemektir.

Tasavvuf, insanın eğitimini esas alan ve onu olgunlaştırmaya(kamil insan) çalışan bir yoldur. Tasavvuf eğitiminde kulun, derece derece kötü huylarını terketmesi, onların yerine iyi huyları koyması, cehaleti yok etmesi, bilgi ile bezenmesi, gafletten kurtulması ve her an Allah"ı hatırına getirmesi gerekir(Tercüman,1987:67).

Tasavvufta ikilik yoktur, birlik vardır, yani hiçbir şey yoktur, yalnız Tanrı vardır. Fena Fillah, kulun Tanrı"da yok olmasıdır. İkilik ortadan kalkıp birliğe ulaşılınca Allah yüzünü gösterir: Gökteki her yıldızdan parlar, tabiattaki her çiçekten bakar, her güzel yüzde gülümser, her tatlı seste hitap eder, herşeyde Tanrı vardır ve O"ndan başka bir şey yoktur (Eröz,1990:204). İşte Hallac-ı Mansur"un “Enel Hak” demesinin anlamı budur.

Mutasavvuflar, bir dünya menfaati veya cennete gitmek için değil, sadece Allah"ı sevdikleri için ibadet ederler. Tanrı bizi ister cennetine koyar, ister cehennemine, bu tamamen Tanrı"nın bileceği bir iştir, derler. Nitekim kadın erenlerden olan Rabia(714-804) şöyle dua etmiştir: “Allah"ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak, yahut cennet özleyerek Sana ibadet ediyorsam, cenneti bana haram kıl. Yalnız Seni sevdiğimden dolayı Sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi”(Tercüman,1987:165).

Burada dikkati çeken husus, Rabia"nın sadece güzeller güzeli olan ve güzelliği hiçbir yaratığın güzelliğine benzemeyen ve bütün insanlığın ilk ikrarını verdiği “Kalu Bela"da” O"nun güzelliği karşısında mest olup kendisinden geçtiği o olağanüstü güzelliği istemesidir.

Özet olarak tasavvuf, başta Allah aşkına, sonra işlenilen günah ve yapılan kötülüklerden pişman olup, tövbe etmeye ve onları tekrar yapmamaya, Tanrı"nın yaratığı olmalarından dolayı bütün insanları hoş görüp sevmeye ve bütün canlıları korumaya, almak yerine bol bol vermeye ve açları doyurmaya, buna karşılık kendi nefsini terbiye etmek için fazla yememeye, kötü söz söyleme ihtimaline karşı az konuşmaya, vaktinin çoğunu uykuda geçirmeyerek çalışmaya, topluma ve insanlığa faydalı olmaya dayanır.
...
Makalenin tamamı için tıklayınız.
.

03 Eylül 2008 Çarşamba

Ölmeden Önce Ölmek / Mesnevi-i Şerif’te Ölüm

Nurefşan Kapal
Yağmur Dergisi, Sayı 40
Tem-Ağu-Eyl 2008


“Ey ölümden korkup kaçan can, aklını başına al, bu korku kendindendir senin. Korktuğun kendi çirkin yüzündür, ölümün yüzü değil; canın bir ağaca benzer, ölümse yaprağıdır o ağacın.”

Kuşatıcı bir nazarla baktığımızda Mevlâna’nın eserlerinin bütününde özellikle de Mesnevî’de ölümü ‘iradi ölüm’ ve ‘tabii ölüm’ şeklinde ikiye ayırdığını görürüz. Bu ayrımın ikinci kısmını oluşturan ‘tabii’ yani ‘biyolojik’ ölüm, sathî bir bakışla bize cesedin dağılıp mahvolması gibi gözükse de, esasen yok oluş değildir. Çünkü insan sadece maddi birtakım varlıkların terkibiyle meydana getirilmiş bir canlı değildir. Aynı zamanda her insanın kendine mahsus bir de ruhu vardır. Bu yönüyle insan çift yönlü bir varlıktır. Dolayısıyla ölüm bütün bu varlıkların aslına dönebilmesi için bir başlangıçtır. Öyleyse ölüm yok oluş ve ayrılık değil, bilakis vücudun her bir parçası için aslına kavuşma manası taşır. Mevlâna söz konusu ‘aslına dönüş’ hadisesini, “Biz Allah’a aidiz ve yine O’na dönenleriz.” ayetine dayandırarak şu şekilde ifade eder: “Bu dünyada duruşum benim için bir ayrılık olmasaydı, ‘Biz gene dönüp ona varanlardanız.’ denmezdi. Dönüp gelen, tekrar o şehre varana derler; zamanın ayrılışından kurtulup birliğe ulaşana derler.”

Mesnevî’de ele alınan ikinci çeşit ölüm ise iradi ölümdür. Bu manada ölüm, İslâm tasavvufunun odak noktalarından birini teşkil eden “Ölmeden evvel ölünüz.” prensibine dayanmaktadır. Mesnevî’de bu konu hakkında şöyle denmektedir: “Riyazetle bedenin ölmesi diriliktir, şu bedene zahmet vermek canı ölümsüzlüğe ulaştırmaktır. Ne mutlu o kişiye ki ölümden önce öldü; yani bu bağın, bu üzümün aslından bir koku aldı.” Yine divanında Mevlânâ, aynı konuyla ilgili şunları ifade eder: “Ölünüz, ölünüz ki ölümsüz bir can kazanasınız. Bu topraktan kesilip ten bağlarından kurtulun ki eliniz semalara ulaşsın.”

Bütün bu beyitlerde Mevlâna’nın anlatmak istediği husus, her birerimizin nefes alıp veren, yaşayan diriler olduğumuz halde asıl diriliğin farklı bir şey olduğu temasıdır. Ona göre yemeden, içmeden, bedenî arzu ve isteklerden ibaret yaşayan bir insan aslında insanî bir hayat yaşamamaktadır. Marifet bütün bu arzularla çevrili olan insanın, henüz hayattayken bütün bu isteklere yüz çevirebilmesidir. Çünkü esasen bütün bu arzu ve istekler, insanın başına sıkıntı olacak potansiyeli de beraberinde taşımaktadırlar. Oysaki ölmüş bir kimse için bunların hiçbirisi tehlike arz etmemektedir. O halde insan iradi ve mecazi bir ölümle ölmelidir ki, sıkıntılarından kurtulabilsin.

Mesnevi’nin başka bir yerinden aldığımız şu ifadeler yukarıdaki izahata ışık tutar mahiyettedir: “Süt emen çocuk sütü nasıl isterse, sen de ölümü öyle istersin; seni tutsak eden bir hastalık, bir dert yüzünden değil. Ölümü ararsın, istersin ama ağrıdan, sızıdan, hastalıktan bunalıp istemezsin; evin yıkık bucağında bir define görürsün de o yüzden istersin.” Bu beyitlerden de anlaşılacağı üzere Mevlâna’daki ölüm arzusu ideal bir iştiyak halidir. Bu hususu güçlendirmek için bebeğin süte, hazineyi görenin zenginliğe iştiyak duyması benzetmelerini örnek olarak verilmiştir ki her iki benzetmede de bu anlam katmanı vardır.

“Ey ölümden korkup kaçan can, aklını başına al, bu korku kendindendir senin. Korktuğun kendi çirkin yüzündür, ölümün yüzü değil. Canın bir ağaca benzer, ölümse yaprağıdır o ağacın. İyi olsun, kötü olsun, ne bitmişse senden bitmiştir. Hoş olsun olmasın, gönle gelen şey, senden gelmiştir.”

Yukarıda verilen cümlelerde de Mevlâna ölüm korkusunu açıklarken, ölümü bir aynaya benzetir. İyi insanlar için ölüm güzel, kötüler için de çirkindir. Dolayısıyla insanı korkutan husus ölüm değil, aynada gördükleri kendi çirkinlikleri ve kendi hatalarıdır. Bu yüzden ölüm gerçeğini kavrayarak, dünyaya gönül bağlamamak, kaçınılmaz sonu, güzel ve hayırlı işlerle örgülenmiş bir ömür haline getirmek, ebedi hayat için hazırlık yapmak, dostun huzuruna eli boş çıkmamak gerekir.

“Can çekişip duruyorsun, ölmeden önce sana kurtuluş yok, o halde öl de kurtul. Nasıl ki yüz basamaklı merdivenden iki ayak eksik olsa dama çıkamazsın. Yüz arşınlık ipte de biraz eksiklik bulunsa kuyudan su çekemezsin. Gemi kaldırma gücünü aşan o son yük de yüklenmeden batmaz. Ölmediğin için can çekişmen uzadı. Ey Taraz mumu, sabah olunca öl. Ama seni mezara sokan ölümle değil, nura ulaştıran, kemale erdiren bir ölümle öl. Toprak altın kesilince nasıl topraklığından eser kalmazsa, böyle bir ölümle ölenin gamı da neşe ve ferahlığa döner.”

Burada da yine daha önceki meseleleri destekleyen farklı bir bakış açısı görmekteyiz. Buraya göre can çekişme, ölüm anında yaşanan bir hadise değildir. Çünkü insanın hayatı uzun bir can çekişmeden ibarettir. Dolayısıyla Mevlâna’ya göre ölüm, birdenbire gerçekleşen bir hadise değil, uzun zamana yayılan bir süreçtir. Biz farkında olsak da olmasak da bu süreç dünyaya geldiğimiz anda başlamıştır. İnsanoğlunun kendi hayatından kâinata kadar her şeyde böyle bir çözülüş söz konusudur. Hal böyle olunca da aslında her bir varlık her an ölümle yüz yüzedir. Peki o halde insan bu dünyaya veda ederken ölen nedir? Bu sorunun cevabını en veciz ifadelerle Yunus’ta buluruz: “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.” Yunus’un düsturuna göre ölen ten ise, gerçekte ölüm yoktur. İşte bu noktada “O halde neden bedenin ölmesi gerekiyor?” sorusu devreye giriyor. Herkesin aklına gelmesi muhtemel bu ve benzeri sorular da cevabını yine Mevlana’da bulmaktadır:

“Bir bahçe sahibi, toprağı dikime hazırlıyordu. Onu gören biri uzaktan seslendi:
— Niçin yeri kazıp harap ediyorsun? Beriki de dedi ki:
— A ahmak, hiç kazılmadan burası gül bahçesi olur mu?”
Yeri kazıp harap etmenin sebebini sormak ne kadar garipse, yukarıdaki soru da hakikatte o denli abestir. Çünkü nasıl ki terzi kumaşı kesmeden elbise dikemez, buğday öğütülmeden un elde edilemezse beden elbisesi de kesilip parçalanmadan güzel bir netice elde edilemez. Dolayısıyla aslında bütün bu aşamalar daha güzel bir netice içindir. Kesilip biçilen aslında sadece bir bedendir lakin o beden karşılığında verilecek olan sonsuz bir ömürdür.

Mevlânâ, yazımızın başından beri kendisinden yaptığımız alıntılarla izah etmeye çalıştığımız meseleleri bizzat hayatına tatbik etmiş bir şahsiyettir. Hal böyle olunca da sıradan insanlar için her şeyden ayrılık olan ölüm, Mevlana’da “şeb-i arûs” yani Sevgili ile buluşma ânı olmaktadır: “Öldüğüm gün, tabutum götürülürken bende bu dünya derdi var sanma. Benim için ağlama! Yazık, vah vah deme! Şeytanın tuzağına düşersen o zaman eyvah demenin sırasıdır. Cenazemi gömdüğün zaman, firak, ayrılık deme! Benim buluşmam, kavuşmam, işte o zamandır. Beni toprağa verdikleri zaman elveda elveda demeye kalkışma, mezar cennet topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, Güneş’le Ay’a guruptan hiç zarar gelir mi? Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? İnsan tohumu bitmeyecek diye şüpheleniyor musun? Toprağa konulduğunu sanıyorsun değil mi? Ayağımın altında bu yedi kat gök vardır.”

Sonuç olarak görülmektedir ki, Mevlânâ, ruhun bir gurbet olan bu aleme gelerek bedende hapsedildiğini, üstelik geldiği yerin hasretiyle yanıp tutuştuğunu, bedenin ruhunun bir bineği olduğunu ve bu binekten ancak ölümle kurtulacağını kabul eder. Bütün bu telakkileri Mevlânâ, Kurân ve hadislere dayanarak ispat eder. Ayrıca ölümün korkulacak bir şey olmadığını, hatta işin esasını bilenler için arzu edilen bir hadise olduğunu söyleyerek ölüm karşısındaki tavrını ortaya koyar. Bu husus Mevlâna’ya düşünce tarihi içinde gördüğümüz diğer tavırlar arasında müstesna bir yer kazandırır. Kısaca Mevlâna’ya göre ölüm, ayrılık halinden kavuşma haline geçiş ve ölümsüzlüğe erişmekten ibarettir.

(Resim: flickr.com)

01 Haziran 2008 Pazar

Aşkın Gül Bahçesi

.
Mevlana Celaleddin Rumi
.
“Aşk, üstünlükte, bilgide, defterde, kitap sahifelerinde değildir. Halk dedikoduya düşmüştür ama, o yol aşıkların yolu değildir. Aşk, öyle bir nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri ebeddedir. Bu ağaç, ne arşa dayanır, ne de yeryüzüne, bu ağacın gövdesi yoktur. Biz, aklı işten, güçten attık, hevesi de bir iyice dövdük. Çünkü bu ululuk, şu akla, şu huylara layık değildir. Sende fani güzellere karşı bir iştiyak, bir özlem var ya...Bil ki bu iştiyak senin için bir puttur. Sen, kendinde kendini bulur da kendin sevgili olursan, sende özlem kalmaz.”

“Aşıklara canlar feda olsun, aşk hoş bir hevestir. Ey oğul, aşka bağlan, geri kalan şeyler boştur, havadır. Gökyüzünden ta yeryüzüne kadar ateşten bir aşk zinciri sarkıtmışlardır, eğer Hakk’ı, hakikatı seviyor isen o zincire sarıl, yukarılara çık. Sen, “Aşk nasıl şeydir?” diye sorma. Aşk, bir çeşit deliliktir, divaneliktir, insanı zincire vurdurur, fakat bu zincir ahmaklara vurulan zincir değildir. Aşk yoluna düşüp, yokluğa ulaştıktan sonra sana nerede, kim düşman olacak? Senin gücün kuvvetin kimde olabilir ki? Sen yakıp kavuran, tam bir gerçek ateşsin.”


“Aşık ol, aşık ol da üzüntüden kurtul. Sen, padişah oğlusun, ne zamana kadar dünyanın esiri olarak kalacaksın? Bu fani dünyada, kimse seni bilmesin, tanımasın. Fakat sen, yönü olmayan o alemde eşsizsin, benzerin yoktur. Bu alemde her şey gelip geçicidir, bu dünya ölumlü dünyadır. Bu fani dünyada bey değilsen ne çıkar? Ölmüyorsun, yaşıyorsun ya, bu sana yetmez mi? Sen, insan seklinde bir Allah arslanısın. Bu hal, faziletinden, çalışıp çabalamandan, yiğitliğinden belli. Ömür geldi geçti, fakat mademki sen varsın, Allah’ın nuru içindesin, ha er ölmüş, ha geç. Sevgilinin değeri, kadri, sevenin izzeti iledir. Ey çaresiz aşık! Bak bakalım, kudretin ne değerin ne?”


“Aşksız gecen ömrü, hiç hesaba katma, yaşadım sanma. Aşk, ab-ı hayattır, onu canla, gönülle kabul et. Aşıklardan başkasını, sudan ayrılmış balık bil. O, vezir bile olsa, sen onu ölmüş, çürümüş say. Aşk, eşya dengini açınca, her ağaç yeşillenir. Kocamış ağaçtan biten taze yapraklar, her an meyve verir.”


“Gerçek aşka tutulmamış, o sevgiyi kendine iş edinmemiş ruhun yok olması daha iyi, çünkü onun varlığı ayıptan, ardan başka bir şey değildir. Hakiki aşkla mest ol, kendinden geç, çünkü dünyada ne varsa hep aşktan ibarettir, Aşkla meşgul olmaktan başka dosta layık bir iş güç yoktur. “Aşk nedir?” diye sorarlarsa de ki, aşk öyle ki, isteği, yapıp yapmama arzusunu, iradeyi terk etmedir. İhtiyarı terk etmeyende hayır yoktur, iyi insan değildir. Ebedi olarak baki kalan ancak aşktır. Bundan başkasına gönül verme, hepsi eğretidir. Ne vakte kadar fani olan, ölü sayılan sevgiliyi kucaklayacaksın? Öyle bir canı kucakla ki, ona son yoktur. Baharda doğan şey, güz mevsiminde ölür. Aşkın gül bahçesine bahardan imdad yoktur. Aşk çiçeklerinin ilkbaharın yardımına ihtiyaçları bulunur mu? Ten atının üstünde titreyip durma, in aşağı. Ondan daha hızlı giden bir yaya ol, Allah ten duygularına kapılmayan, tenden kurtulan kişiye, kanat ihsan eder. Düşünceleri, endişeleri bırak, üzerinde nakış süsü, resim bulunmayan aynanın yüzü gibi gönlün tertemiz olsun."

.

Kaynak: Divan-ı Kebir 1/395, 4/2470, 4/2627, 3/1129, 1/455 ; Mevlana: Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri, s.133-136 (Şefik Can, Ötüken, 2006)

Resim: flickr.com

.

05 Mayıs 2008 Pazartesi

"In truth, everyone is a shadow of the Beloved"



ONE WHISPER OF THE BELOVED

Lovers share a sacred decree -
to seek the Beloved.
They roll head over heels,
rushing toward the Beautiful One
like a torrent of water.

In truth, everyone is a shadow of the Beloved -
Our seeking is His seeking,
Our words are His words.

At times we flow toward the Beloved
like a dancing stream.
At times we are still water
held in His pitcher.
At times we boil in a pot
turning to vapor -
that is the job of the Beloved.

He breathes into my ear
until my soul
takes on His fragrance.
He is the soul of my soul -
How can I escape?
But why would any soul in this world
want to escape from the Beloved?

He will melt your pride
making you thin as a strand of hair,
Yet do not trade, even for both worlds,
One strand of His hair.

We search for Him here and there
while looking right at Him.
Sitting by His side we ask,
"O Beloved, where is the Beloved?"

Enough with such questions! -
Let silence take you to the core of life.

All your talk is worthless
When compared to one whisper
of the Beloved.

Mevlana Rumi
http://www.allspirit.co.uk/rumi5.html
.
Index of Rumi Poems
.

05 Mart 2008 Çarşamba

Mevlana’nın Eserlerinden Seçmeler

MESNEVÎ
İlk beyitler

Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor:
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla kadın erkek herkes ağladı.
İştiyak derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyo­rum.
Vatanından ayrı kalan, tekrar kavuşma anını arar.
Ben her toplulukta ağladım, iyilere ve kötülere eş oldum.
Herkes kendi düşüncesine göre bana arkadaş oldu, içimdeki sırları araştırmadı.
Sırrım ağlayışımdan ayrı değil, fakat göz ve kulağın bu aydınlığı yok.

Beden, ruhtan; ruh bedenden saklı değil, ancak kimsenin ruhu gör­mesine izin yok.
Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Bu ateşe sahip olmayan, yok olsun.
Neye düşen, aşk ateşidir. Meye düşen aşk coşkunluğudur.
Ney, dostundan ayrılanın arkadaşıdır. Perdeleri, bizim ka­ranlık perdelerimizi yırttı.
Ney gibi zehir ve panzehiri kim gördü? Kim ney gibi dost ve istekli gördü?
Ney çok ıstıraplı yolu anlatıyor; Mecnun’un aşk hikâyelerini anlatıyor.
Bu anlayışın sırdaşı, idraksizdir ancak. Dilin müşterisi, kulaktır an­cak.
Kederimizde günler vakitsiz oldu. Günler, yanışlarla yoldaş oldu.
Günler giderse gitsin, korku yok. Sen kal. Ey, kendisi gibi pâk bu­lun­mayan!
Balıktan başkası suya doyar. Rızksız olanın günü uzar.
Olgunun hâlini, ham kişi anlamaz. Öyleyse söz kısa olmalı, vesselâm.
Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı ka­lacaksın.
Denizi bir testiye döksen, ne kadar alır? Bir günlük kısmet.
İhtiraslıların göz testisi dolmaz. Sedef, kanaatkâr olmadıkça inciyle dolmaz.
Bir aşkla elbisesi yırtılmayan kişi, hırs ve ayıptan bütünüyle temiz­len­mez.
Ey güzel sevdalı aşkımız! Mutlu ol. Ey bütün hastalıklarımızın ta­bibi!
Ey gurur ve kibrimizin ilacı! Ey Eflatun’umuz, Calinus’umuz!
Toprak beden, aşkla feleklere yükselir. Dağ oynar, hareketlenir!
Ey âşık! Aşk, Tûr dağının ruhu oldu; Tûr mest oldu; Musa kendinden geçerek düştü.
Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim, söylenecekleri söylerdim ben.
Dildaşından ayrılan kişi, yüzlerce nağmesi de bulunsa dilsiz olur.
Gül gidince ve gül bahçesi solunca artık bülbülün macerasını dinleye­mezsin.
Her şey, sevgilidir; âşıksa bir perde. Sevgilidir diri, âşıksa bir ölü.
Aşka cesareti yoksa kanatsız bir kuşa benzer o. Yazıklar olsun, ona!
Dostumun ışığı önümde ve arkamda bulunmazsa, önümden ve arkam­dan nasıl haberdar olurum ben?
Aşk bu sözün dışarı çıkmasını ister. Ayna nasıl yansıtmaz olur?
Aynan niçin yansıtmıyor biliyor musun? Çünkü yüzünden pas temizlenmemiş.

Mesnevî’den örnekler:

“Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.
Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder.
Sevgi acıları tatlıya çeker tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı doğru yola götürmektir (Mesnevî, I, 2578-2580).”

“Sevgiden tortulu sular durulur, berraklaşır.
Sevgiyle ölü diriltilir, sevgiyle padişahlar köle yapılır (Mesnevî, II, 1530-1531).”

“Nice Hintli ve nice Türkün dili birdir de nice iki Türk bir­bi­rine yabancıdır gibidir.
Öyleyse yakınlık dili başka bir dildir. Gönül beraberliği, dil birli­ğinden daha iyidir.
Gönülden; söz, işaret ve yazı olmadan yüzbinlerce tercü­man be­lirir (Mesnevî, I, 1206-1208).”

“Annenin hakkı Allah’ın hakkından sonra gelir. Çünkü O kerem sahibi senin cenini ona emanet etti.
Onun bedeninde sana şekil verdi. Taşımak için de ona hu­zur ve kabiliyet verdi
O da seni kendisine bağlı bir parça gördü. Allah’ın takdiri bağlı olanı ayırdı.
Hak binlerce sanat ve fen yarattı, böylece anne de seni sevgiyle kuşattı (Mesnevî, III, 325-328).”

“Ey Müslüman sen bizzat edep iste. Edep her edepsize sabret­mektir ancak.
Falan kişinin kötü karakteri ve huyu vardır diye şikayet eden kişi, bil ki kötü huylu olduğu için kötü huyluyu kötüler.
Güzel huylu kötü huylulara sessiz kalan, kötü karakterli­lere ta­hammül edendir (Mesnevî, IV, 771-774).”

“Bilgi Hz. Süleyman’ın iktidarının saltanat mührüdür. Bü­tün âlem ceset, ilim ruhtur (Mesnevî, I, 1030).”

“Ruhun arzusu, hikmete ve ilimlere doğrudur.Bedenin ar­zusu ise bahçeye, yeşilliğe, üzüme
Ruh yükselmeye ve sefere can atar, beden ise kazanca, ota, yi­yeceğe (Mesnevî, III, 4438-4439).”

“Gönül ehlinin ilimleri onları taşır, ten ehlinin ilimleri ise onlara yük
İlim gönüle aksederse yardımcı olur, ilim bedene yansırsa yük olur (Mesnevî, I, 3446-3447).”
“Kötü karakterli kişiye ilim ve fen öğretmek, eşkiyanın eline kılıç vermektir
Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, insan olmayanın ilim öğren­mesinden daha iyidir
Bilgi, mal, mevki ve güç kötü karakterlilerin elinde fitne olur (Mesnevî, IV, 1436-1438).”

Rubailerden örnekler:

“Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz. Müşteriyle iyi an­laşan iflas etmez.
Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de di­kenle uyuştuğu için bu kokuyu elde etti (Mevlânâ’nın Rubaileri, trc. M. Nuri Gençosman, nu, 211).”

“Gamlı yoldaşlarla oturma dedim sana! Sakın hoş meş­repli ne­şeli dostların yanından ayrılma.
Bağa geldiğin zaman dikenlik tarafına gitme. Gülden, ya­semin­den, sarmaşık gülden başkasıyla ilgilenme (Rubai nu. 1199).”
“Her nereye yönelsem ona secde edilecek yerdir orası. Altı yönde de, onun dışında da Tanrı odur.
Bağ, gül, bülbül, sema, güzel; bunların hepsi birer ba­hane, hep aranılan istenen odur (Rubai nu. 206).”

“Bağa gelin de yeşil giyinmiş dilberleri seyredin. Her kö­şedeki gül satan dükkanlara bakın.
Gül bülbüllere gülerek diyor ki; Susun susun da şu sus­muş ba­harı seyredin (Rubai nu. 501).”

Gazellerden örnekler:

“Kızıl gülün nereden elbise giyindiğini bilirim ben.
Söğüt sıralanmış yaya gibidir. Olanı kaza, kader yapar.
Sûsen kılıçla, yasemin kalkanla her biri gaza tekbiri getirir.
Zavallı bülbül neler çeker, o gülden. Âh! Neler eder o!
Bahçe gelinlerinin her biri o gül bize doğru işaret ediyor, der.
Bülbül ise, o gül ben yoksul için cilveler ediyor, der.
Çınar ağlayarak el kaldırmış, ne diye dua ettiğini sana söy­liye­yim.
Goncanın başına kim külah koyuyor, menekşenin sırtını kim iki büklüm yapıyor?
Gerçi sonbahar mevsimi çok cefalar etti. Bak! Bahar nasıl vefalı davranıyor.
Sonbahar mevsiminin yağmaladıklarını, bahar mevsimi geldi, geri veriyor.
Gülü, bülbülü, bahçenin güzellerini anmak hepsi bahane. Neden anılır.
Aşk gayreti bu, yoksa dil Allah’ın inayetini anlatabilir mi?
Tebriz’in ve dünyanın övüncü Şemseddin yine sizin hatırı­nızı gö­zetiyor (Külliyât-ı Şems, Gazel, nu. 1000).”
“Gel, birbirimizin kiymetini bilelim, sonra ansızın birbiri­mizden ayrı kalmıyalım.
Mademki mümin müminin aynasıdır, niçin aynamızdan yüz çevi­riyoruz.
Asil cömert kişiler dostlara canlarını feda ettiler. Köpek­liği bırak. Biz de insanız.
“Kul e’ûzu” ve “Kul Huvellahu”yu birbirimizin sevgisine niçin dua diye okumuyoruz.
Kötü niyetler dostluğu karartır. Niçin onları gönülden kov­muyo­ruz.
Öldüğümde beni hoşca anacaksın, niçin ölü severiz de di­riye düşmanız.
Mademki ölümden sonra barış yapacaksın, niçin ömür boyu se­nin üzüntünle sıkıntı içindeyiz.
Şimdi öldüğümü kabul et, barış yap, anlaş. Çünkü biz ba­rışta ölü­ler gibiyiz.
Mademki mezarımın üzerini öpeceksin, yanağımı öp, şimdi aynı özellikteyiz.
Ey gönül, ölü gibi sus! Bu dilden dolayı benlikle itham edil­mekte­yiz (Külliyât-ı Şems, Gazel nu. 1535).”

“Git başını yastığa koy, beni yalnız bırak. Beni; harap, uy­kusuz ve dertli beni terket
Biz sevda dalgasıyız gecede, gündüze dek yalnız. İster gel, af­fet; ister git cefa et.
Benden kaç, sen de belaya düşme, selamet yolunu seç, bela yo­lunu terket.
Biz ve gözyaşı, gam köşesine sığınmışız. Bizim göz ya­şı­mızın üzerinde yüzlerce değirmen kur.
Bir zalim güzelimiz var, kaya gibi bir gönlü var. Öldürür, kimse diyetini öde demez ona.
Güzeller şahının vefa göstermesi gerekmez. Ey solgun yüzlü aşık! Sen sabret, vefa göster.
Ölümden başka çaresi olmayan bir derdim var. Peki ben nasıl söylerdim: “Bu derdi iyileştir.”
Dün gece aşk mahallesinde bir şeyh gördüm, başıyla bize gel diye işaret etti.
Yolda ejderha varsa, aşk zümrüt gibidir, bu zümrütün ışı­ğıyla aman ejderhayı defet.
Yeter, ben kendimde değilim, sen marifetli isen Ebû Alî’nin ta­ri­hini oku, Bu’l-’Alî’nın Tenbîhi’ni yap (Külliyât-ı Şems, Gazel nu. 2039).”

Fîhi Mâ Fîh’ten Örnekler

“Bilginlerin kötüsü, beylerden yardım gören, beyler yü­zün­den düzelen, doğru yolu tutan kişidir. Beyler bana ihsan­larda bu­lunsunlar, beni saysınlar, bana mevki versinler kurun­tusuyla, on­lardan korkarak okumaya başlamıştır da beyler yü­zünden işi dü­zene girmiştir; bilgisiz­liği bilgiye dönmüştür. Bil­gin olunca da on­ların korkusundan, onların ce­zasından edep sahibi olur, ister is­temez doğruyolu bulur. Artık ne çeşit olursa olsun, ister görü­nüşte bey onun ziyaretine gelsin, ister o, beyi ziyarete gitsin, her hâlükârda ziyaret eden odur, ziyaret edilense bey. Fakat bilgin, beyler yüzünden bilgiye sahip olmamışsa, ön­ceden de, sonradan da bilgisi Tanrı için elde edilmişse o başka; balık nasıl sudan başka bir yerde yaşıyamazsa, elinden başka bir şey gelmezse bu bilgin kişinin de yolu yordamı, ancak doğru yola gitmektir; bu, onun kendi hu­yundandır. Bu çeşit bilgini yü­rüten, çekindiren akıldır. Zamanında, bil­sinler bilmesinler, her­kes onun heybetin­den çekinir; onun ışığından, onun aksinden yardım ister. Böyle bilgin, beyin kapısına gitse bile ger­çekte zi­yaret eden beydr, zi­yaret edilen kendisi… (Fîhi Mâ Fîh, trc. A. Gölpınarlı, s.1).”
“İnsana yolu gösteren derttir, hem de her işte. İnsan, hangi işe koyulursa koyulsun, o işin derdi, o işin hevesi, aşkı, gönlünde doğ­mazsa adam, o işe girişemez; o iş, dertsiz kolay gelmez ona. İster dünya olsun, ister ahiret… İster alış veriş ol­sun, ister padişahlık… İster bilgi olsun, ister yıldız; isterse baş­kası; hepsi de böyledir (Fîhi Mâ Fîh, trc. A. Gölpınarlı. s.17).”
“Şükretmek avlanmaktır, nimeti bağlamaktır. Şükür sesini duy­dun mu nimetin çoğalmasına hazırlan. “Tanrı bir kulu sev­di mi sınar, be­lâlara uğratır.” Sabrederse onu seçer, şükrederse de ak­rânı arasında seçkin bir hale getirir onu. Kimi kullar vardır, kahrı yüzünden şükreder­ler Tanrıya; kimi kullar da vardır, lutfu yüzün­den şükrederler Tanrıya; bunların her biri de hayırlıdır; çünkü şükretmek panzehirdir; kahrı lütfa döndürür (Fîhi Mâ Fîh, trc. A. Gölpınarlı, s.155).”

Kaynak: kalemguzeli.net

Fotograf: dpchallenge.com

19 Aralık 2007 Çarşamba

İnsanın Kendi Gerçeğine Olan Özlemi

Mahmud Erol Kılıç, Marmara Üniversitesi

Aristoteles; "Bilgeler prensipleri, esasları koyanlardır" der. O esasları açarak hayata tatbik etmek ise bilgeleri izleyen mütefekkirlerce gerçekleştirilir. Prensip vazetmek 'küllî akıl' ile 'evrensel ruh' ile irtibat kurulmasını gerektiren bir yüce iş olduğundan bunu yapabilen bilge sayısı da doğal olarak azdır.

Fakat siz bu kişileri ortaya koymuş oldukları düşünce tarzlarının oluşturduğu medeniyetler, sanatlar ve edebiyatların arkasında rahatlıkla görebilirsiniz. Tabii ki, olan bitene sadece olgular ve sonuçlar düzeyinden bakmak eşyanın hakikatini bize veremez. Oluşum ve sebepler düzeyinden alarak görebilme bilgi düzeyine çıkılmadıkça da zaten "ilim" gerçekleşmez. Çünkü ilim, evrende olup biten arasındaki irtibatı kurabilme sanatıdır. Bazı toplumsal, siyasal ve sanatsal olguların arkasında hep bir fikir babası vardır. Bir tabloyu yorumlarken, bir mimari eseri incelerken, bir melodiyi dinlerken veyahut bir laboratuvarda çalışırken çıkar karşınıza dikilirler bu abide şahsiyetler. Çin medeniyetinin arkasından Konfüçyüs, antik Grek'in sokaklarından Platon, Roma İmparatorluğu'nun ihtişamından Marcus Aurelius, Rönesans'ın arkasından Averroes tebessüm eder. Uzun insanlık tarihinin her devresinin sanat eserleri kadar yönetim biçimlerini de o şahsiyetlerin nefeslerinden bağımsız olarak düşünemezsiniz. Hindistan yarımadasında Tac Mahal gibi bir şaheserin Muhyiddin İbn Arabî'nin Mekke Fetihleri kitabından ilhamla yapıldığı biliniyorsa, Osmanlı Devleti'nin birden çok din ve kavmi "millet sistemi" anlayışı altında bir arada tutabilmesinin fikrî şablonunun tasavvuf düşüncemizin "birlik içerisinde çokluk" (kesret der vahdet) anlayışından alındığı da bir gerçektir. Ne var ki muayyen bir kültür ve medeniyet çizgisini belirleyen kurucu figürlerin kimler olduğunu doğru tespit etmek gerekir. Her yapıyı kendi referans sistemi içerisinde değerlendirmek en doğrusudur. Aksi ise bizim kendi referanslarımızla o tarihî dönemi yorumlamaya kalkışmak olur ki bu bir bilimsel saptırma örneğidir. Bunun en bariz örneği ise hemen hemen bütün referanslarının İbn Arabî ve Mevlânâ ikilisine dayandığı bütün yönleriyle âşikâr olan bir Osmanlı kültür dünyasını İbn Rüşd ve Câbirî ikilisinin referanslarıyla okumaya kalkışmadaki yanlışlıktır.

Modernizmin akıl ve teknik tasvirlerinin büyüsüne kanan modern Müslüman aydın her ne kadar görmezden gelse de "Osmanlı insanı"nı araştıran uzmanlar onu bir elinde Mesnevi bir elinde pilav kaşığı tutan bir adam şeklinde tarif ederler. O dönemde birçok şair şiirine konuyu Mesnevi'nin müellifi Mevlânâ'dan aldı. Birçok metin onun görüşlerini şerh etmek üzere yazıldı. Kitabını okumak ve okutmak üzere Mesnevihaneler adıyla eğitim müesseseleri açıldı. İlhamını ondan alan pek çok beste yapıldı. İmparatorluğu ziyarete gelen hemen hemen bütün seyyahlar ya yazılarında veyahut çizimlerinde onun dervişlerinden bahsettiler, onları resmettiler. Bu irfan meclislerinin müdavimleri arasında sultanlar, vezirler, şeyhülislamlar başköşelerde yer aldı. Devletin en mühim meşveret toplantılarında ise Eflatun'un bu ihtiyarlarına görüşleri soruldu, dedikleri kanunlaştırıldı.

Peki, acaba Selçuklu ve baştan başa bir Osmanlı zihniyet dünyasını anlamamızın en mühim anahtarlarından birisi olan böylesi bilgeler bugün bize ne ifade ediyorlar? Bugünün Müslüman tipi neden eslâfından daha mesafeli durmaktadır böylesi kurucu şahsiyetlere? Geleneksel değerler sistemi parçalanmamış toplumlarda yüksek payelerle taçlandırılan bu bilgeler modernlikle beraber neden anlaşılmaz oldular? Gerçekte onlar mı anlaşılmazdı yoksa bizler mi anlaşılmaz olduk? Manasında kayma olan biz miydik onlar mı?

Psikologlar ruh sağlığı bozulan modern insanı tedavi etmek üzere 800'e baliğ olan tedavi yöntemi geliştirdiklerini söylerler. Son zamanlarda ciddi tedavi merkezlerinde bu tedavi yöntemleri arasına Mevlânâ'dan alınan düsturlar üzerine oturan tasavvufi yöntemleri de katanların sayısında artış olması calibi-i dikkattir. Mesela varoluşsal psikiyatride sorunun kökenlerine inilir ve kişinin varlıkla irtibatının anlamlı kılınmasında yaşanılan enerji kesintisi yeniden kurulmaya çalışılır. Mevlânâ tam da bu noktada restoratör olarak devreye girer, kişinin kendini tanımasına yardımcı olur. Yine doğaya yönelik tahribatın yerküreyi nasıl yaşanılmaz hale getirdiğine isyan eden birçok çevre kuruluşunun manifestolarında Mevlânâ'dan deyişlere rastlanılması onun restoratörlüğünün her alanda sürdüğünün bir göstergesidir. Onun "Fîhî-mâ-fîhî" kitabının isminin İngilizceye tercümesi o dilde yeni bir deyim oluşmasını sağladı. Baba Bush'un seçimi kaybettiğinde bu deyimi kullanarak yaptığı basın açıklamasında dediği gibi, "Olan oldu". Tıpkı Türkçemizin "Eyvallah" tabirini, "Aşk olsun" tabirini o ocaklardan devşirdiği gibi diğer diller de bu bilgenin sözlerinden tesirler aldı. Birleşmiş Milletler binasının girişinde yazan "İnsanlık birbirinin âzâsıdır" cümlesinin bir diğer sûfî mütefekkir Sa'dî'nin "Benî âdem a'zây-ı yek-dîgerend" sözünün tercümesi olduğunu orada daimi temsilciliği bulunan kaç Müslüman ülkenin temsilcisi bilmektedir acaba?

Bütün dünyada Mevlânâ'nın görüşlerine her geçen gün artan rağbetin arkasında yatan gerçek, aslında insanın kendi gerçeğine olan özlemdir. İdeolojiler ve teknolojik oyuncaklar insana bunu sunamadılar. Aslında ideolojiler insan hayatının anlamını değiştirmek suretiyle onun hayatından çaldılar. Hayatının anlamını değiştirerek onu yanlış yere yönlendirdiler. Böylece modern insanın sorunlarını geleneksel insanın sorunlarından daha karmaşık ve varoluşsal hale getirdiler. Zira maneviyatından koparılan din, modernlerin elinde sadece bir sosyal olguya indirgenince toplumsalın yoğunluğu altında ezilen insan kendini kaybetti. Kendi varlığının sırrını, kutsallığını yitirdi. Günümüzde bu kırılmayı fark eden bazı dünya aydınları artık en temel varoluşsal sorular üzerinde yoğunlaşmaya başladılar. Zamanımızda ontolojiye yapılan referanslar adeta ortaçağ felsefesini geçti. Varoluşun gayesi günümüzün en temel felsefi sorusu oldu.

Oysa geleneksel düşüncede insan, Allah'ın kendisiyle konuştuğu yegâne varlıktı. O'nun ruhunu taşımaktaydı. O'nun sûreti üzere yaratılmıştı. O'nun isimlerini yüklenmişti. Bu varoluşsal kimliği insanın aynı zamanda vatanı ve huzur eviydi. Bundan gayrı bir yerde, bundan gayrı bir kimlikte o garip kalacak, yabancı kalacaktı. Şunu açıkça söyleyebiliriz ki bu unuttuğu kimliğini çağımız insanına hatırlatan en mühim bilge Mevlânâ oldu. Kitaplarının tercüme edildiği dillerde en fazla satanlar listelerinde yer alması bu gerçeğin bir göstergesidir. İnsanlık onda kendini buldu. Kimseye yabancı gelmedi onun söyledikleri. O sadece insanlık durumuna bir tercüman oldu.

Peki, bu gidişat karşısında bizim mütefekkirlerimiz ve yöneticilerimiz hangi konumdalar? Bu sorunun cevabını Tanzimat'a kadar geri götürerek incelemek mümkünse de aslında asıl kopuş 1980'lerden sonra oluştu. 'Bedenler ölse bile ruh ölümsüzdür' düsturundan hareketle müesseseler kapansa bile düşünceleri sürer diyebiliriz. Bu açıdan bize göre Mevlânâ 1980'lere kadar bir şekilde yaşadı. Hasan Ali Yücel'in Kemalizm'i yerini Stalinistleştirilmiş Kemalizm'e bırakınca, Mehmet Akif'in İslamcılığı yerini "İslamcı yazar!" İslamcılığına bırakınca Mevlânâ işte o zaman öldü. Aslında her iki cenahın da tavırlarında birbirine benzeyen çok yönler var. Belki de her şey zıddı ile kaimdir, fermanınca bunlar da birbirini fikrî manada besler oldular. Nitekim her iki taraf da dünya insanlığının hâl-i hazırdaki durumunu doğru okuyabilmiş ve reçete sunabilmiş değiller. Rasyonalizmin doğum yeri olan ileri Batı toplumları insanın bilme melekelerini duygusal akılla beraber daha da genişletmeye çalışırken (ki bu durum asli ve geleneksel akıl teorilerine geri dönüştür) ülkemizin bazı ilahiyatçıları ve İslamcı yazarları onlara rasyonalizm vaazları vermeye kalktılar. O toplumlarda duygusal zekâsı olmayanları işe dahi almazlarken bizde neredeyse dindarlığı bile IQ testi ile ölçen yaklaşımlar gelişti. Geleneksel düşünceden koptukları için "Akleden kalpleri olsun." [22/46] ayeti kendilerine gösterilince çok şaşıran "İslamcı yazar"larla karşılaşır olduk. İslam sanatı ve estetiğine haram gözüyle bakan bazı körfez uleması bu ülkelerdeki sanat anlayışının ekseninin kaymasının fikrî arka planını hazırlamış oldular. Bugün sanat eseri olarak sadece beş yıldızlı gökdelen oteller ve alışveriş merkezlerini gösterir olmaları gerçekten çok düşündürücüdür. Çünkü artık buralardaki tevhit anlayışı ne Medine Mevlevîhânesi şeyhi Aşkî Mustafa Efendi'nin Vahdetnâme'sinde anlatılana ve ne de Medîne şehri aynı zatın kaleme aldığı üç ciltlik Medîne Tarihi'ndeki şehre benzemektedir. Yine aynı zat huzûr-ı Nebevî'de yazdığı, meyi İlâhî aşka, sâkîyi Hz. Peygamber'e ve Kâbe'yi de meyhâneye benzettiği o muhteşem Sâkînâme mesnevîsini iyi ki Türkçe kaleme almıştı. Zira bu husus kimilerinin onu Mansur'un dârına çekmelerinden koruyacaktı.

Sağ olsun UNESCO bu yıl insanlığa unuttuğumuz bir gerçeği daha hatırlattı. Bu sayede Mevlânâ Celâleddîn Rûmî'nin doğumunun 800. yılında değişik faaliyetlerle onu anmış olduk. Peki, yukarıda arz etmeye çalıştığımız üzere bütün dünyanın onun görüşlerinden istifadeyle bazı sorunlarına çözüm aramaları bizim toplumumuzda ne kadar karşılığını buldu dersiniz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi devletin Hasan Ali Yücel çizgisinden gelerek onu farklılaştıran yerleşik bürokrasisi ile büyük şair Mehmet Akif çizgisinden gelip o çizgiyi selefileştiren dindar kanadı aslında birbirlerinin aynısı muamelede bulundular bu durum karşısında. Birtakım münferit gayretlerin dışında tam bir ilgisizlik ve lakaytlık sergilendi üst kademelerde. Yurtiçinde ve yurtdışında yapılan bütün etkinlikler ise alt kademelerdeki insanların büyük özverileriyle gerçekleşti.

Hatırlarsınız Kemal Derviş Türkiye ekonomisini düze çıkarsın diye anavatanına davet edildiğinde önce verileri incelemek üzere çalışma odasına kapanmıştı. Birkaç gün sonra o odadan çıkıp ilk açıklamasını yaptığında, "Beyler Türkiye'nin sorunu ekonomikmiş gibi gözüküyor, oysa psikolojik." derken neyi kastediyordu acaba? Gazete köşelerinde unutulup gitti bu söz. Psiko-filozofik referanslarındaki tıkanma mı kastedilmişti acaba? Ve o kastedilen şeyin çözümüne Mevlânâ'nın bir katkısı olamaz mıydı? Bilinmiş olsaydı çözüme katkısı olacağından eminiz. Ülkemizin etnik unsurlarını bir araya nasıl getiririz arayışında olanlar (tabii ki varsa) acaba, "Aynı gönlü paylaşanlar aynı dili konuşanlardan yeğdir" diyen Mevlânâ'dan neden istifade etmeyi düşünmezler? "Biz birleştirmeye geldik ayırmaya değil" diyen yine o değil mi? Kültürel ve manevi planda kolaylıkla ve de kansız halledilebilecek olan bu husus neden sadece cebrî tedbirlerle çözmede ısrar ediliyor? Mevlânâ felsefesi bilinmediği ve de izlenmediği için bu böyledir. Alevî-Sünnî kardeşliğini tesis etmeye çalıştığını iddia edenler, "Mezhebimiz aşktır bizim" diyen bir Mevlânâ için niye bir hutbe dahi okutmazlar. Eskiden İstanbul'un belli başlı selâtin camilerinin vakfiyelerinde Mesnevî dersleri yapılması şartı varken niye şimdilerde camilerimizde Mevlânâ'dan bir beyit bile okunmaz oldu? Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz: Mevlânâ bir zirvedir. Bu zirvelere çıkabilen fertler ve toplumlar yükselirler. Kendisini anladığımız ve takdir ettiğimiz zaman ülkemizin insanı da, toplumu da, devleti de bir başka olacaktır. Bir mihenk taşıdır o. Bir toplumun kalitesini anlamada kullanabilirsiniz. Bu yıl kullandık. Sonuç: Daha çok yolumuz var! Bakalım Mevlânâ'nın doğumunun 801. yılı olan 2008'de kredi notumuz nasıl seyredecek! Mamafih, onun dediği gibi; ümitsizlik dergâhı değil bizim kapımız, kırk kere gelenekten sapsan da, kırk kere onu anlamasan da yine gel!
.

19 Ekim 2007 Cuma

Mevlana Üzerine Bir Derleme

16 Temmuz 2007 Pazartesi

Gönlün Halleri

.
“Gönlü gereği gibi anlamak için bir zaman, gönül mahallesine girdim, orada kaldım. Böylece gönlün halinden bir iz, bir nişan aramaya koyuldum. Bakayım “Gönlümün halleri nedir? Nasıldır?” diye düşündüm. Gördüm ki, yalnız ben değil, bütün Dünya ondan şikayetçi, onun yüzünden feryada düşmüş. Her ovada, her şehirde rastladığım bilginlerden, akıllı kişilerden gönüle dair ne düşündüklerini, ne destanlar söylediklerini sordum. Hepsi de gönlün elinden yakındı, yaka silkti, hepsi de feryada geldi. Bu hal bana dokundu. Gönül konusu üzerinde bir şüpheye, bir zanna düştüm. Sonunda, bu konu üzerinde, aklın bir işe yaramadığını anladım da aklımı bıraktım. Gönüle doğru sefere çıktım, yola düştüm, fakat onun bulunmadığı, hiç bir yer de görmedim. Aslında şu gönül, arif ile marufun yani, bilen ile bilinen arasında tercümanlık edip durmada. Gönülün ne olduğunu ancak gönül sahipleri bilir. Ruhsuz kişi, gönlün değerini ne bilsin? Sen gönlü ancak Allah kapısında, ilahi dergahta bulabilirsin. Gönül filan da fişmanda bulunmaz. Alemde kırık gönülleri onaran, eksiklikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya gücü yeten, her izi olanı, her izi bulunmayanı gereği gibi gören Allah’tan başkasında gönlü bulamazsın. Çünkü Allah, gönlü ev edinmiştir.”
.
Mevlana Rumi
.
.
Kaynak: Mevlana: Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri (Şefik Can, Ötüken, 2006), sayfa: 414
Resim: morguefile.com
.
.
.

01 Ocak 2007 Pazartesi

Mevlana Rumi'den (VI)

“Ömür, yarınlara bağlanan ümitlerle geçip gitmekte, gafilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip durmaktadır. Sen aklını başına al da, ömrünü, şu içinde bulunduğun bugün say. Bak bakalım, bugünü de hangi sevdalarla harcıyorsun? Kah cüzdanını para ile doldurmak kaygısı ile, kah iyi yemek içmek endişesi ile, bu aziz ömür geçip gitmekte, her nefesde eksilmede. Ölüm bizi, birer birer çekip alıyor, onun heybetinden, korkusundan akıllı insanların bile benzi sararıp durmadadır. Ölüm, yolda durmuş bekliyor. Efendi gezip, tozma sevdasındadır. Ölüm kaşla göz arasında, onu hatırlamaktan bile bize daha yakın. Fakat gaflete dalanın aklı nerelere gitmekte, bilmem ki? Teni besleyip, şişmanlamaya bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek, mezar kurtlarına yem olacak bir kurbandır. Sen gönlünü manevi gıdalarla beslemeye bak. Yücelere gidecek, şereflenecek odur. Bu leşe yağlı, ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen şehvetine, nefsani arzularına kapılıyor, sonunda rezil olup gidiyor. Sen ruha manevi yiyecekler ver, yağlı ballı düşünüş, anlayış, buluş gıdaları ver de gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.” (s.421)

“Biz gittik, kalanlar sağ olsun, hoşça kalsınlar. Doğan mutlaka ölür. O kadar koşmayın, o kadar yorulmayın, şu yerin altında çırak ne olmuşsa usta da o olmuştur. Direği rüzgardan olan bu bina, ne kadar dayanabilir ki? Yaşadığın devrin eşsiz, parmakla gösterilen tek kişisi bile olsan, tek tek gidenler gibi sen de birgün Dünya’yı bırakıp gideceksin. Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten evladın olsun. O geriye kalan iyilikler, gayb aleminin nurdan ipi ve Dünya’ya direk olanların ruhudur. O süzülmüş, seçilmiş, aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak ancak odur. Şu içinde yaşadığımız hayatın, şu akıp giden kum selinin ne durması vardır, ne dinlenmesi, bir şekil bozulunca, başka bir şeklin temelini atarlar. Ben, bu kupkuru yerde Nuh’un gemisine benziyorum. Tufan benim ölümüm, vademin gelip çatmasıdır. Nuh’un gemisi de gayb aleminde pusudaki dalgaları bekliyordu. Biz de susmuş olanların, mezarlıkta uyuyanların arasına girdik, yattık uyuduk. Çünkü, sesimiz feryadımız haddi aşmıştı.” (s.421-422)

“Ey gönül verdiğim eşsiz ve yüce varlık, aşkına düşmüşüm, sevdana kapılmışım. Senin aşkın bir deniz, gönlümse bir balık, bu sebeple bir an senden ayrı düşsem yaşayamam. Balıklar suyun dışında bir an bile yaşayamazlar. Aşıklar da gönüllerini kaptırdıkları sevgilinin ayrılığına sabredemezler. Balığın canı sudur. Balık, canından ayrı düşmeye sabredebilir mi? Cana sabredilmezse, canın canına nasıl sabredilebilir? İki Dünya da sensiz bana zindan kesilir. Senden ayrı olunca, ab-i hayat bile içsem bana, dokunur zarar verir. Çeşitli güzelliklerle süslenmiş şu Dünya evinde görülen bütün güzellerde, senin güzelliğinin kırıntıları var. Fakat hiçbiri senin yerini tutmuyor. Şekil, iz nerede? Şekilsiz olan, şekilden münezzeh olan, güzeller güzeli nerede?” (s.423)

“Aşk, göklere uçmaktır. Her an yüzlerce perdeyi yırtmaktır. Aşk, önce kendini nefsin isteklerinden kurtarmak, nefsani yollarda yürümekten ayak çekmektir. Dünyayı yok saymak, görmemezlikten gelmektir. Geldiği ve tekrar gideceği alemi düşünmek, kendini anlamaya, bilmeye çalışmaktır. Gönül’e dedim ki: Ey Gönül, aşıklar arasına karışman, herkesin bakmadığı yönden cihana bakman, gönüllerin sokaklarında koşman kutlu olsun. Ey gönül, bu duygu sana nereden geldi? Bu çırpınman nedendir? Ey gönül kuşu, kuşların dillerini söyle, ben, senin kapalı sözlerinin anlamını bilirim. Gönül dedi ki: Şu balçıktan yaratılmış eve uçup gelmeden önce, iş yurdunda, ezel aleminde idim. Sonra o iş yurdundan, o sanat evinden, uça uça, sanatı yaratanın evine geldim.” (s.424)

“Ariflerin sevgilileri de manevi aydınlıkları da gönüllerinin dışında değildir. Onlar üzüm suyundan yapılmış şarabı içmezler. Onlar mana şarabını kendi damarlarında dolaşan kanda bulurlar. Dünyada herkes, bir Leylaya Mecnun olmuştur. Ariflerin her an, Leylaları da kendileri, Mecnunları da. Sen eğer benlik Firavn’ını beden Mısrından, beden şehrinden dışarı atabilirsen, gönül evinde, Musa’nı da görürsün, Harun’unu da. Şarabı gamlılar kederliler içer. Bizim gönlümüz ise, insana neşe veren şaraptan da daha neşeli, daha hoş. Ey saki, sen git de o sarhoşluk veren nesneyi, gam mahbuslarına sun. Bizim kanımız, gama haramdır. Yani gam bize diş geçiremez, kanımızı dökemez. Fakat gamın kanını dökmek, bize helaldir. Biz, aşkımızla, gamı yok ederiz. Bu sebepledir ki, çevremizde dönüp dolaşan gam, bize birşey yapamaz da, kendi kanına girer. Ben ölüler gibi dirilip kalkmak için, surun üfürülmesini beklemiyorum. Aşk bana her an üfürüp yeni bir can bağışlamaktadır.” (s.407)
.
Kaynak: Mevlana: Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri (Şefik Can, Ötüken, 2006)
.
Mevlana Rumi'den (V)
Mevlana Rumi'den (IV)
Mevlana Rumi'den (III)
Mevlana Rumi’den (II)
Mevlana Rumi'den (I)
.

08 Aralık 2006 Cuma

Mevlana Rumi'den (V)

"İnsan’da o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki yüzbinlerce alem kendisinin olsa yine huzur bulamaz. Bu zevklerin, arzuların hepsi bir merdivene benzer. Merdiven basamakları oturup kalmak için elverişli değildir; üzerine basıp geçmek yapılmıştır. Uzun yolu kısaltmak, ömrü bu merdiven basamaklarında heder etmemek için çabuk uyanan ve durumu bilen insana ne mutlu!"
.
.
.

15 Ekim 2006 Pazar

Mevlana Rumi'den (IV)

(© flickr.com)
.
Sen su değilsin, sen toprak değilsin. Sen bambaşka bir varlıksın. Balçıktan yaratıldın ama, balçık değilsin. Sen toprak dünyasından dışarıdasın ve aslına doğru yolculuktasın. Kalb, şu fani beden bir arktır. Can o arkda akan ab-ı hayattır. Sen bulunduğun yerde, senliğinde kaldıkça, bu ikisinden de habersizsin.

Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki, sen cansın. Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin. Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki, aradığın ancak sensin sen.

Ab-ı hayat, bizdeki ilahi emanet, su ve topraktan yaratılmış olan şu balçık ten içinde gizlenmiştir. Bu yüzden görünmemektedir. Nefis de, gönlün kapısına mühür vurmuştur, sevgiyi hapsetmiştir. Sen o mührü kopar ve sevgiyi kurtar. Kimden korkuyorsun? Kimden utanıyorsun? Sen, böylece gönlünü kurtar, onun görünmeyen yoluna düş, gerçek sevgiyi bul.

Ben, kendini bilen ve gönlünü her zaman yanlıştan kurtaran kimsenin kuluyum, kölesiyim. Onlar, kendi zatlarından, kendi sıfatlarından bir kitap meydana getirirler de, o kitabın fihristisinin adını “Ene-l Hak” koyarlar.

Bensiz, bizsiz olduğu halde hoş olanın, benlikten kurtulduğu için mutlu olanın kulu, kölesiyim. Şikayet etmeden, kimseye yük olmadan, kendi acıları ile başbaşa kalarak, yalnızlıktan hoşlanan kişinin gamı ile arkadaşım.

Herhangi bir kimsede, gizli bir aşk derdi yoksa, o yaşıyormuş gibi görünse de, onun gönlü ve canı yoktur. O adeta, gezen, dolasan bir ölüdür. Eğer aklin varsa, git de Hak’tan dert iste, çünkü dertsiz olmaz, aşk derdine düşmemek imkansız bir hastalıktır.

Şu yalnızlık, binlerce candan, binlerce kişi ile beraber olmaktan daha hayırlıdır. Bu hürlük, dünya mülküne sahip olmaktan daha iyidir. Hak ile az bir zaman halvette yalnız kalmak, candan da değerlidir, cihandan da, şundan da, bundan da daha değerlidir.

Havaların bulutlu, yağışlı olduğu günlerde, dostların bir arada toplanıp oturmaları gerekir. Nasıl ki, güller bir bahçede öteye beriye serpilmiş olarak değil de, bir arada toplu olarak bulundukları zaman bahçeye güzellik ve ihtişam verirler, birbirlerini adeta tazeleştirirlerse, dostlar da bahar mevsiminde bir araya gelince gençleşirler.

İstiyorum ki, gönlüm onun derdi ile anlaşsın, arkadaş olsun. Gönlüm, onun derdini elde ederse ne iyi olur. Ey aşık gönül, aklını başına al da, onun verdiği derdin değerini bil, onun gamını yakala, bağrına bas. Onun derdinin dert değil, bizzat kendisi olduğunu anla.

Gönlümü aşk gamına düşüreceğim. Canımı senden gelen bela okuna hedef yapacağım. Allah’ım senin aşkınla harcanmayan ömrümü, bugün gönül kanı ile kaza edeceğim.

Eğer sen, Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açarlar, kolaylaştırırlar. Eğer Hakk’ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler. Benlikten kurtulur, alçakgönüllü olursan, o kadar büyürsün ki, aleme sığmazsın. İşte o zaman, seni, sensiz, sen olmaksızın sana gösterirler.

Aşk ezelden beri vardır. Sonsuza kadar da sürecektir. Aşkı arayanlar, aşık olmak isteyenler sayısız olacaktır. Yarın kıyamet kopup da her şey açığa çıkınca, aşık olmayanların, Hakk’ı candan sevmeyenlerin, ibadeti gösteriş için yapanların ilahi dergahından sürüleceği görülecektir.

Ey dünyada dönüp dolaşan ermiş kişiler! Her güzele neden böyle hayransınız? Şu dünyada arayıp durduğunuzu, bir de kendinizde arasanız ne olur? Onu, kendinizde arayınız, kendinizde bulursunuz.

Bizim topraktan yaratılmış olan bedenimiz, göklerin nurudur. Bazen bizim hakikate varmak, Hakk’ı aramak hususundaki canlılığımızı, çevikliğimizi melekler kıskanır, manen üstünlüğümüze, ruhi temizliğimize hased ederler. Bazen da, hayasızlığımızdan, kötülüğümüzden şeytan kaçar.

Sevgilinin vefakarlığı ne kadar hoştur, onun vefalarında ne zevkler vardır? diye sordular. Onlara dedim ki: Onun vefalarından haberim yok. Bence onun cefaları, nazları hoştur.

Gönlünü yakıp yandıran birisi varsa, eğer için gizli bir sevginin hevesleri ile dolu ise, bu tatlı yanışın mutluluk olduğunu bilmek gerekir. Feryadın, eğer gönlüne bir ferahlık veriyorsa, onu ilahi bir lütuf bil, o feryadı, her nefesine arkadaş etmeye bak.

İnsaf et, aşk güzel bir iştir. Onun bozulması, güzelliğini kaybetmesi, tabiatın kötü niyetli oluşundandır. Sen kendi şehvetini aşk diye adlandırmışın, ona aşk adını koymuşsun. Halbuki, şehvetten kurtulup, aşka ulaşabilmek için uzun yollardan geçmen gerekir.

Berrak, duru sudan dahi temiz bir aşkım var. Bu aşk oyunu, şehvet ile ilgili olmadığı için bana haram değildir. Aşk, başkalarını şekilden şekile sokar, halden hale kor. Halbuki, bu benim aşkım gelip geçici olmadığı gibi, sevgilime de zeval yoktur, O ölümsüzdür.

Ey güzellikte tek olan, eşsiz sevgili, nasılsın? Beni yüzlerce kez kendi benliğimin dışına çıkardın. Seni tanıdığım ve bildiğim günden beri, bütün bildiklerimi ve gördüklerimi bana unutturdun.

Belalar yağdıran aşk daha güzeldir. Aşkın getirdiği belalardan sakınan, korkan kişi, aşık değildir. Aşk işinde mert kişi odur ki, aşk ateşi canına düşünce, uğrunda canını verir, canından geçer.

Aşıklık sözünü ilk önce duyar duymaz canı da, gönlü de, gözü de onun yoluna serdim. Ayaklar altına attım. Sonra kendi kendime dedim ki “Acaba sevenle sevilen iki ayrı varlık mıdır?” Aslında ikisi de birmiş amma, ben şaşılığımdan onları ayrı görmüşüm.

Biz kılıç erleriyiz, üç lokma ekmek için yasayanlardan değiliz. Biz bazen manevi neşeye kapılır, el çırparız. Yoksa biz o kadınların yüzünden, şehvet yüzünden el çırpmayız. Biz yolunu sapıtmış kişilere av olmayız. Onların etkisi altında kalmayız. Aksine biz onları avlar, doğru yola getiririz. Biz ihtiraslarımızın, kötü huylarımızın bağından kurtulmuşuz da, dünyaya bağlanıp kalmamışız.

Birçok kötülük, aptallık, hep benden, benlikten doğdu. Ömrümde bir an bile gönlüm sevinmedi. Benden memnun kalmadı. Ben adalet istiyorum, haksızlıklardan şikayet ediyorum. Halbuki bütün adaletsizlikler, haksızlıklar, benden, benlikten çıkıyor. Bu yüzdendir ki, benim bütün feryadım, şikayetim hep bendendir, benden.

Kendi kendimden kaçmak, kurtulmak isterim. Maddi isteklerden uzaklaşarak, hür olarak yaşamak arzu ederim. Ben durakların, merhalelerin bağları ile bağlanmışım, bütün bunları koparmak, kırmak isteğindeyim.

Kaba saba sufi elbisesi giymekle sufi olamazsın. Şeyhlerin, büyüklerin sohbetlerini dinlemekle de mürsid olamazsın. Dinlediklerini tatbik etmen, bizzat yaşaman gerekir. Sufinin sinesi saf olacak, gönlü, kötülüklerden, hiddetten temizlenmiş bulunacaktır. Hem sufi olma, hem de ona buna kin beslemek. İnsaf et ikisi bir arada olur mu?

Ey mum, sende sufi huyları var. Sanırım ki, şu altı huyu ermişlerden almışsın: Geceyi uyanık olarak geçiriyorsun, yüzün nurlu, benzin sapsarı, gönlün tutuşmuş yanıyor, göz yaşları döküyorsun, kalbin uykuda değil, uyanık.

Sen ayık oldukça, mest olmanın, kendinden geçmenin manevi zevkini tadamazsın. Bedenin isteklerinden kurtulmadıkça, ruhun ne olduğunu anlayamaz, varlığını idrak ederek, onu sevemezsin. Dostun aşkı yolunda ateş gibi, su gibi yok olmadıkça, benliğinden geçmedikçe, gerçek varlığa eremezsin.

Ey dünya isteklisi, sen bu dünyada bir gündelikçi gibisin. Ey cennet aşığı, sen de hakikatlerden çok uzaktasın. Ey habersizliğinden ötürü iki alemle de sevinen neşelenen sen dostun gamındaki zevki görememişsin, mazursun.

Git gözlerini kapa ki, bütün gönlün göz olsun. O zaman gönül gözü ile sana başka bir cihan, başka bir dünya görünecektir. Eğer sen, kendini görmek, kendini beğenmekten kurtulursan, bütün yaptığın şeyler beğenilecektir.

Hepimiz Allah’ın kudretinin, büyüklüğünün birer oyuncağıyız. Varlık, zenginlik hep O’nundur. Bizlerse hep yoksul kişileriz. Üstünlük iddia etmek, kendini beğenip başkalarını hor görmek ne manasızlıktır. Ne boş şeydir? Bütün insanlar, hepimiz aynı sarayın kapı kullarıyız.

Allah sevgisine av olursan, Allah sevgisine tutulursan, gamdan, kederden kurtulmuş olursun. Fakat kendi arzularının peşinde koşarsan, bağlanırsın, isteklerinin esiri olursun. Şunu iyi bil ki: Senin şu maddi varlığın, Hakk’ı senden gizleyen bir perdedir. Kendinden kaç, kendinle oturma, yoksa her zaman yara alırsın.

Ya Rabbi, sen beni dünyayı istemekten de, ahiret zevkini düşünmekten de kurtar. Yokluk tacını başıma giydir de beni manen yücelt. Vuslat hareminden, aşk sırrına erdirmekle, beni kendinden mahrem et, has kullarının arasına karıştır. Sana doğru gitmeyen yollardan beni çevir. Nefsin isteklerinden beni kurtar.

Her zaman neşeli, mutlu her gittiğin yerde aziz ve muhterem olmak istiyorsan, her bakımdan temiz ol, doğrulukla yaşa, boş durma, bilgi öğren. Eğer bu şekilde ömür sürersen, insanların yol gösterenlerinin başında taç olursun.

Bu dünyada yaptığımız işin esası, özü, iyilik yapmaktır. Öyle ise yapabileceğin iyiliği yap. Zira bütün ömrün bir ana, bir nefese bağlıdır. Bu açıkça görünmektedir ki, sen bir an da olsun, ne iyilik yapabilirsen yap.
.
Kaynak: "Divan’ı Kebirden Seçme Rubailer", Mevlana: Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri, (Şefik Can, Ötüken, 2006), s.425-474
.
.

22 Mayıs 2006 Pazartesi

Mevlana Rumi'den (III)

Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, manevi güzellik, ahlak güzelliğidir. Her meyvenin evveli suretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin manasıdır. (Mesnevi III, 527)
***
Musa da sende, Firavun da. Bu (birbirine) iki düşmanı da kendinde ara sen. Musa kıyamete kadar vardır. Nuru hep o nurdur, başka nur değil...değişen yalnız kandil. Bu kandille fitil başka, fakat nuru başka nur değil, hep o alemden. Kandile bakarsan kayboldun gitti. Çünkü ikilik ve sayıya sığış kandile göredir. Fakat nura baktın mı ikilikten de, önü, sonu bulunan cisim aleminin sayısından da kurtulursun. (Mesnevi III, 1253-1255)
***
Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir. Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun!...Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz.(Mesnevi III, 1270)
***
Ey ulular, bu cihan bir ağaca benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler, dala iyice yapışmıştır, oradan kolay kolay kopmazlar. Çünkü ham meyve köşke saraya layık değildir. Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır bir hale geldi mi artık dallara iyi yapışmaz, hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden adamın ağzı tatlılaştı mı, insana bütün cihan mülkü soğuk gelir.(Mesnevi III, 1293-1295)
***
Ben, cemadattandım...öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine geçip kol kanat açayım.(Mesnevi III, 3901)
***
Cefaya uğrayıp cilalanacağı zaman kaçan, sonra da safa dileyen kişiye şaşarım doğrusu. Aşk davaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki!(Mesnevi III, 4008)
***
Bir bak...nohut, tencerede ateşten zebun oldu mu yukarıya doğru sıçramaya başlar. Tencere kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk göstermeye koyulur. "Neden beni ateşe attın, kaynatıyorsun.. mademki satın aldın, neye bu hallere uğratıyorsun" der. Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki: "Yok.. güzelce kayna, tencereden çıkmaya kalkışma." Seni sevmediğimden, senden hoşlanmadığımdan kaynatmıyorum seni ki... bir zevke, bir çeşniye sahip ol da. gıda haline gel, yen, cana karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil!
(Mesnevi III, 4159-4164)
***
Oğul, sen Kur-an'ın dış yüzüne bakma. Şeytan da Adem'i topraktan ibaret gördü, hakikatine eremedi! Kur-an'ın zahiri, insana benzer...sureti görünür, meydandadır da canı gizlidir! (Mesnevi III, 4247)
***
Ayıp olan, daima her şeyde ayıbı görmektir. Ayıbı görmeyen gayb ehlidir. (Mesnevi I, 2074)Kendi ayıbıyla uğraşana ne mutlu. Başkasının ayıbını söyleyen, o ayıbı kendisinden uzak görmesin. (Mesnevi II, 3064)
***
Muhammet Mustafa parmağındaki yüzüğü döndürdüğünde 'seni oyalanmak, oynamak için yaratmadık ' diye paylandı. Var, bundan kıyasla da günün, suçla mı geçiyor, ibadetle mi bir düşün. (Fihi Ma-fih, 15)
***
Akıl seni padişahın kapısına götürünceye dek güzeldir, dinlenir. Onun kapısına geldin mi aklı boşa; o anda akıl, ziyan verir sana; yolunu keser. Ona ulaştın mı kendini teslim et; artık nasılla, niceyle işin yok senin.Mesela biçilmemiş bir kumaştan bir kaftan, yahut bir cübbe diktirmek istiyorsan, akıl seni tutar, terziye kadar götürür. Akıl bu ana dek iyidir, seni terziye ulaştırır. Şimdi bu anda aklı boşamak gerek;terziye karşı kendi düşünceni bırakmak gerek. Hasta da böyledir. Aklı o zamana dek iyidir ki, onu tutar, hekime götürür. Hekime vardıktan sonra aklı bir işe yarmaz, artık kendisini hekime bırakması gerek. (Fihi Ma-fih, 26)
***
Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründügün gibi ol.
***
Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.
***
Ben nice zaman O'nu aradım kendimi buldum. Şimdi kendimi arıyor onu buluyorum. O'nu bulduğun zaman kendinden kurtulursun. Kendinden kurtulduğun zaman O'nu bulursun."
.
.
.

23 Nisan 2006 Pazar

Mevlana Rumi’den (II)

.
Topraktan biten guller solar gider, gonulden biten guller ise devamlidir.

Herbirimiz tekbir kanatli melekleriz ve bizler ancak birbirimizi kucaklayarak ucabiliriz. Herkesin bakmadigi yonden bak dunyaya.

Akli, bir testere ikiye bicse, o atesteki altin gibi gulumser.

Ask, hicbir afetten ogut almaz.

Gercek askta ne vefa vardir ne cefa...

Bir mum diger bir mumu tutusturmakla, isigindan bir sey kaybetmez.

Gulun dikenine katlanmasi onu guzel kokulu yapti.

Insana aradigi seye bakarak deger bicilir.

Insanlari iyi taniyin, her insani fena bilip kotulemeyin, her insani da iyi bilip ovmeyin.

Icteki kiri su degil ancak gozyasi temizler.

Korler carsisinda ayna satma, sagirlar carsisinda gazel atma.

Kimseden sana kotuluk gelmesini istemiyorsan, fena soyleyici, fena ogretici, fena dusunceli olma.

Her iste bir hayir vardir. Her kanat denizi asamaz.

Soru da bilgiden dogar cevap da.

Ayipsiz dost arayan dostsuz kalir.

Kanaat etmekten kimse olmemistir. Hirs besleyerek kimse padisah olmamistir.

Beden ile ruh aralarinda konusuyorlardi. Beden guzelligine ve parlakligina magrur olarak ruha dedi ki: “Ben senden daha degerliyim; bak herkes bana ilgi gosteriyor ve beni seviyor”. Ruh ise, kendi letafetini gizlemis olduğu halde bedene dedi ki: “Hey supruntuluk! Sen kim oluyorsun? Ben senden cikayim da o zaman gorursun. Seni sevenler sana mezar kazarlar. Iki gun bile seni saklamaz, bocek ve karincalara gida olman icin seni topraga gomerler.” Beden olumlu, ruh olumsuzdur. Ruh bedene muhtac degildir, onsuz da varligini devam ettirebilir. Ama beden ruhsuz yasayamaz. Bedenimiz ruhumuzun elbisesi yahut evi gibidir. Gozler, bu evin pencereleridir ki ruh bu alemi o pencerelerden seyreder. Önemli olan elbise midir, elbiseyi giyen mi? Ev midir, evde oturan mi?

Okuzun rengini disinda, insanin rengini icinde ara.
.
Kitaplardan once kendinizi okumaya calisin.
.
Mevlana Rumi'den (I)
.

01 Ocak 2006 Pazar

Yeniliğe Doğru

Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi
Her gün bir yere
Konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş

Dünle beraber
Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa
Düne ait

Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım

Mevlana Rumi

15 Ekim 2005 Cumartesi

Mevlana Rumi'den...

Sevgide günes gibi ol, dostluk ve kardeslikte akarsu gibi ol, hatalari örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya oldugun gibi görün, ya göründügün gibi ol.
.
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
.
Akil, ask ve can. Bu üçü üçgendir. Her derde çare, her yaraya merhemdir.
.
Her dil, gönlün perdesidir. Perde kimildadi mi, sirlara ulasilir.
.
Bir hür kisiyi lütfunla kendine kul etmen, binlerce köle azad etmenden daha iyidir.
.
Insan kendi kelinden veya çibanindan igrenmez. Yarali elini yemege sokar, parmagiyla yalar. Bundan midesi bulanmaz; ama baska bir kimsede birazcik çiban ve ufacik bir yara görse, o yemegi yiyemez artik ve igrenir. Insandaki kötü huylarda kellere ve çibanlara benzer. Kendinde oldugu zaman insan ondan igrenmez, incinmez; halbuki baska birinde ondan bir parçacik görecek olsa igrenir, nefret eder. Senin ondan ürktügün gibi, o da senden ürker ve incinirse, onu hos gör! Çünkü onu görmekten inciniyorsun. O da ayni seyi sende görür.
.
Kendi ayibiyla ugrasana ne mutlu. Baskasinin ayibini söyleyen, o ayibi kendisinden uzak görmesin.
.
Sevilen her sey güzeldir; fakat aksine her güzel olanin sevimli olmasi gerekmez. Güzellik, sevimliligin bir parçasidir; sevimli olmaktir temel olan. Sevimlilik oldu mu, elbette güzellikte olur; bir seyin parçasi tümünden ayrilamaz; onunla beraberdir, birdir. Mecnun' un zamaninda Leyla'dan daha güzel olanlar vardi; fakat Mecnun' un sevgilisi degildi onlar. Mecnun'a, Leyla'dan daha güzel olanlar var, onlari getirelim dediler. Dedi ki: Leyla'nin seklini sevmiyorum ki ben; Leyla bir sekil degil; elimde bir kadehe benzer Leyla. Ben o kadehle sarap içerim. Su halde ben içip durdugum o saraba asigim. Siz kadehi görüyorsunuz, saraptan haberiniz bile yok. Bana altinlarla bezenmis, mücevherlerle süslenmis kadeh sunsalar, fakat içinde sirke olsa, yahut saraptan baska bir sey bulunsa ne isim var o kadehle benim? Içinde sarap olan eski, kirik bir kadeh o kadehten, hatta o kadeh gibi yüzlerce kadehten daha iyidir bence; fakat kadehi saraptan ayirt edebilmek için bir ask, bir sevk gerek. Hani aç, on gün bir sey yememis biriyle günde bes kere yemek yemis bir tok...Ikisi de ekmege bakar ama tok, ekmegin seklini görür; açsa ekmegi degil, cani görür; can görünür ona ekmek. Çünkü ekmek kadehe benzer, tadiysa içindeki saraptir sanki; o sarap ancak istah özleyis gözüyle görülebilir. Simdi istahlan, özle de sekli görme, varlik aleminde, her yerde sevgiliyi gör. Su halkin sekli, kadehlere benzer; su bilgiler, hünerler, sanatlarda kadehte ki nakislardir. Görmez misin, kadeh kirildi mi, nakislar kalmaz. Su halde is, kalip kadehlerindeki sarapta, o sarabi içen ve gören kiside.
.
Kabugu kirilan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardir.
.
Bilgi, siniri olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgiçtir.
.
Bulutlar aglamasa yesillikler nasil güler?
.
Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun.
.
.

Kitap Özetleri

Kültür-Sanat Haberleri

İlber Ortaylı ile Tarihe Yolculuk

Loading...

Fotoğraf

Fotoğraf
dpchallenge.com

EurActiv AB-Türkiye Haberleri

H-Net Academic Announcements

The Reflection Cafe

Google Groups Düşünce Kahvesi Google Grubu
Email:
Arşiv Taraması at groups-beta.google.com