DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
şehir-gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir-gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ocak 2012 Çarşamba
Hangi İstanbul?
Leyla Yıldız, Değirmen Dergisi
Meşhur İtalyan seyyah ve yazar Edmondo De Amicis, İstanbul’u Marmara Denizi’nden girişte ilk defa gören meraklı seyyahların “İstanbul bu mu?”diye sükut-u hayale uğradıklarını rivayet eder. Ama Sarayburnu’nu döner dönmez karşılarına bütün ihtişamıyla asıl İstanbul belirince yazarın deyimiyle “bir haşmet, bir haz, bir zerarafet” ortaya çıkınca; biraz önce “İstanbul bu mu” diye burun kıvıran kalabalık; sonra Chateaubriand, Lamartine; Gautier ve daha niceleri tıpkı Edmondo Amicis gibi bağırırlar: "İşte İstanbul! Muhteşem, muazzam, ulu İstanbul.”
İmparatorluklar şehri İstanbul, Bir şehr-i mücella. Müslim ve gayr-ı Müslim’in gözbebeği; Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın payitahtı. Kültür miraslarını, şaheserleri yüreğinde barındıran bir açık hava müzesidir.
Şuriçi’nde Grek –Ortodoks Bizantik kültürü şaha kalkar, Galata’da Latin Katolik mirası at koşturur, Üsküdar ve Eyüp’te Türk İslam sentezi zirvelere ulaşır. İstanbul medeniyetler beşiğidir. Tarihi yarımada ile Pera (Beyoğlu)yakasını birbirinden ayıran Haliç; Bizans sarayları, surları mahzenleri, kapıları; Osmanlı ve tarihi evleri, kültürel kaynaşmanın gururu ve süruru ile çalım satar. Avrupalının Altın Boynuz (Golden Horn) dediği Haliç’te Türk, Yahudi, Ermeni sanat ve zevk anlayışı güneşin altın ışıkları altında podyuma çıkar birlikte.
“Bir şehr-i Stanbul ki bi-misl ü behadır
Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.”
İstanbul’u İstanbul yapan Eminönü’dür. Sokrat’ı Sokrat yapan Eflatun gibi. Semtler vardır kentler kadar şöhretli; işte Eminönü böyledir. Laleli, Beyazıt, Sultanahmet, Sülaymaniye, Nuruosmaniye, Yeni Cami; Topkapı ve Yarebatan sarayları; Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Gülhane Parkı ve İstanbul Üniversitesi, Alman Çeşmesi, Ayasofya ve Aya İrini ile küçük bir İstanbul’dur Eminönü. Sonsuz hazinedir İstanbul; Topkapı Sarayı’nda itinayla muhafaza edilen “kaşıkçı elması”… Taştan inşa edilen bir ebediyet rüyasıdır; kendisini mimari üsluplara teslim etmiş şehir.
Mimar Sinan,”İstanbul’u iyi bir elmas yontucusunun eline geçmiş bir mücevher gibi işler. Yaratıcı ve nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu kubbeler, minareler, kemerler ve sütunlarla donatır. Eşsiz, dehasıyla “medreseler, sukemerleri, türbeler, çeşmeler, mescitler ve camilerle İstanbul’u baştanbaşa fetheder.” Baki, Sinan’ın sanatı karşısında şöyle der:
“Ey susan taşın ve konuşan hacimlerin şairi; ey maddenin uykusuna kendi nabzının ahengini hepimizin imanıyla beraber geçiren! Aydınlığı en bilgili terkiplerde eritilmiş madenler gibi yumuşatıp ondan zaferimize hil’atler biçen! Sen bu şehre bütün dünyanın kıskanacağı bir cami yapmakla kalmadın; insan düşüncesinin erişilmesi güç hadlerinden birini tespit ettin”.
Her yapı bir aşktır İstanbul’da her aşk bir tarih, Sülaymaniye Cami aşkın eseridir. Küçüksu Kasrı, Galata Kulesi, Çırağan Sarayı, St Antoine Çan Kulesi, Sadullah Paşa Yalısı, Beylerbeyi Sarayı, Bağdat ve Revan Köşkleri aşkın eseridir. Masaldır İstanbul.”Bir İstanbul Masalı.”Güneşin batışında kızıl ışıklar altında büyük camilerin, sarayların, hisarların birbirine karıştığı mehabetli manzara bir İstanbul masalını yaratır. Süzülen martılar ve hafifçe esen lodos eşliğinde tekneyle yapılan Boğaz turunun inşa ettiği beyaz kubbeler, minareler, kuleler memleketi İstanbul. “Yeşilköy üstünden sünbüli seraba”,Çamlıca Tepesi’nden murassa gerdanlığıyla bir kadın göğsüne dönüşür. Sekizinci Tepe Yuşa’dan bütün ihtişamıyla al gözüm seyreyle der:
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! /Görmediğim, gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul/ Sade bir semtini sevmek bile ömre değer.
İstanbul “dersaadet”dir. Asya ile Avrupa’nın dersaadeti. Vuslat âlemi. Bir Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliatte, Paul ve Virginia, Ferhat ile Şirin, Dante ile Beatrice, Mum ile Pervane’nin aşkıyla yanan Asya ile Avrupa’nın kavuşma yeri. Buluşma ve Boğaz’ın sularında göz göze oynaşma yeri… İstanbul bir terkiptir. Eski yeni, doğu batı, yerli yabancı, güzel çirkin, asalet bayağılık, zerafet hoyratlık, letafet kirlilik, tevazu küstahlık ve ihtişam ile sefaletin terkibi. Bir yanıyla “İslam”dır İstanbul, öbür yanıyla “Hıristiyan”. Minareler, katedrallar kenti. Ezanın nağmelerine Haçlı dünyasının çan sesi karışır. Bir cephede İslam’ı gözdeleri; Muhteşem Sülaymaniye, Evliya Çelebi’nin tükenmez hazinesi Beyazıt ve mavi hülya Sultanahmet Cami, öte cephede Hıristiyan’ın atan kalbi Balat Kariye, Fener Rum -Ortodoks Kiliseleri…
Bir medeniyetten öbürüne geçiştir İstanbul.”Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayı’ndan.”Fatih’in Sarayburnu’nda yaşayan ruhudur Topkapı ve avlusunda İmparator 1.Constantinus’un hayat damarları Aya irini ve Aya Sofya… 1472 yıldır ayakta duran, sonsuzluğa meydan okuyan, gurur abidesi, çatışmaların müsebbibi Aya Sofya… Sütun parçalarındaki delikte Hazreti İsa’nın gerildiği çarmıh olduğuna inanılan ve garbın hala gözü üstünde olan Aya Sofya… Tarihle bağlantısı en eskiye uzanan ilçe Fatih’tir. Klasik Türk şehri… Muhafazakâr, yoksul Fatih. Şemstir Fatih. Aşk çağlayanı Mevlana’nın ilham kaynağı Şems… İstanbul’un dervişlik yönü Fatih’ten gelir.”Baba-ı Esrar”dır Fatih, dervişan kapısıdır. ”Dünyaya kapalı Allah’a açık.” dervişan kapısı, “Aşk” a giden yoldur. Sultanlar şehre dervişlik özelliğini bahşeden silületi vermek için adeta çırpınmışlardır Fatih’te.
“Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kırat / Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kırat Şehadet parmağıdır göğe doğru minar;/ Her nakışta o mana: öleceğiz ne çare?”
Tanpınar’a göre “Tanzimat, İstanbul’a büsbütün başka bir gözle baktı. O,bu şehirde iki medeniyeti birleştirerek elde edilecek yeni bir terkibin potasını görüyordu.” Beyoğlu, Osmanlı ‘da Batı’nın simgesi; Eminönü ve Fatih’i kapsayan Suriçi Doğu’nun. Beyoğlu Hıristiyan Yahudi; Suriçi Müslüman-Osmanlı. 19.yüzyılda çıkan yangınlar, Batı tarzı yapılaşmayı hızlandırır Beyoğlu’nda. Eski konakların yerini birbirine bitiştik batı mimari üslubu evler alır. Tanzimat’la beraber bir Avrupa kenti görünümü alan semt, Frenklerle azınlıkların kaynaşmış bir yaşam sahnesidir artık. Büyülü bir yaşam: oteller, balolar, baleler, tiyatrolar, cafeler, operalar… Ve buralarının atmosferiyle yoğrulan kahvehaneler, pastaneler, birahaneler ve Beyoğlu’yla özdeşleşen meyhaneler…
Beyazperde’nin mayası da Beyoğlu’nda tutar. İstanbul’un bu yüzünde yeni bir Hollywood doğar: Yeşilçam; sinema, tiyatro, alafranga konserler, caz festivallerinin can alıcı köşesi haline gelir Beyoğlu; dansçılar, şarkıcılar ve film yıldızlarının sığınağı. Şehrin hayatına “eğlence merkezi” çehresiyle girer. Son moda eğlencelerin cazibe alanı. Eski İstanbul’un kendine özgü bir eğlenme şekli vardı. Kağıthane’de sazlı sözlü kasır eğlenceleri, Boğaz’da sandal sefaları, Çamlıca’da ve Göksu Deresi’nde bir rüya alemi nakşeden gezintiler…
“Göksu’ya gel ey servinaz / Dibesteler eyler niyaz
Bülbüller oldu nağmesaz / Güller açıldı geldi yaz.”
Boğaziçi’nin efsunlu mehtap âlemleri, şairlere, ressamlara ve bestekârlara sermaye olur; İstanbul’da zevk ve safa rüzgârı estirirdi.
“Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin /Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtab… İri güller… Ve senin en güzel aksin / Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.
Said Halim Paşa ve Bebekli Valide Paşa’nın mehtap Partileri Boğaziçi’nde, hülyalı gecelerde birlikte eğlenme zevkini bahşederdi.
“Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın / Bir ömrü hayale dayan ab uyanmasın.”
Rivayet olunur ki, mehtap âlemlerine en düşkün padişah sultan 1.Mahmut’tur. Erkek evladı olmayan Sultan ‘ın; “Hayatta iki şeye doyup tam olarak kam alamadım: Biri evlat, diğeri mehtap” sözü meşhurdur. Bir yandan batılılaşma cereyanıyla dışarıdan hücum eden yeni moda eğlenme şekilleri, öbür yandan iktisadi şartların değişmesi, İstanbul halkının berabere eğlendiği Lale Devri eğlenme modelini maziye gömer. İstanbul halkı artık tek başına eğlenecektir. Her türlü kaygılardan uzak, değerlerden kopuk; hareketli, şatafatlı, bir yığın alafranga eğlence, çılgınca Beyoğlu’na damgasını vururken, şehrin dini, mistik, alaturka kimliği acılara gark olur.
“Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet / Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.
O manayı bul da bul / İlle İstanbul’da bul / İstanbul… / İstanbul…”
Eyüb, Beyoğlu’na inat daima gelenekçidir. Vakur, mütevazıdır Eyüb. Beyoğlu medeniyet buhranının veledi, Eyüb tefekkür dünyanın evladı. Beyoğlu’nda kutsalımız ölürken Eyüb, moral değerlerin diriliğini muhafaza eder. Kendi kabuğuna çekilmiştir. Batılın dünyası giremez onun kapısından. Bir lokma, bir hırkadır Eyüb. Kâh mistisizm kokar, cami türbe ve tekkeleriyle; kâh aşk, Piyer Loti, Prens Sebahattin, Şair Fıtnat Hanım’ın sevdalarıyla. Eyüb sırtlarındaki asırlık çınar ağacının gölgesindeki kır kahvesi ve Aziyade’nin makamı tüm nostaljik aşkların sembolüdür. Tarihtir Eyüb, sur dışında kalan fakat Suriçi’nin 2500 yıllık mazisine ortaklığı ile.
Beşiktaş, Ortaköy, Kadıköy ve Tarabya da Beyoğlu’nun açtığı yoldan gider ve 21. yüzyılda eğlencenin nabzını tutmaya başlarlar. Moderniteyle birlikte barların, diskoların, gece kulüplerinin ve tavernaların sadası Üsküdar ve Galata Mevlihane semalarına ulaşır; Balat Agora ve Beyoğlu Meyhanelerinin sarhoşluğu Merdivenköy Cemevi ayinlerine bulaşır; striptiz ve gay-lezbiyen kulüplerinin çığlığı Kutsal Emanetler Dairesi’nde yirmi dört saat okunan Kuran’ın nağmelerine sataşır; Ortaköy ve Kalamışta jet- sosyetenin akınına uğrayan Lailalar, İskenderpaşa’daki zikirlerin. “Lailahe İllallah” larına karışır. İstanbul’un bir yüzünde, fışkıran marjinal zevkler, öbür yüzünde ayak direyen geleneksel değerler…Asya kimliğiyle İstanbul aşk ve iman, Avrupa kimliğiyle şirk ve küfürdür artık. İstanbul gecelerinde kimi zaman helal harama, kimi zaman haram helale galebe çalar. Bebek küçük Avrupa, Üsküdar küçük Asya. İstanbul peyzajında istiridyesini aralayan incidir Bebek; Marmara’nın kalbinde yatan denizyıldızı. İstanbul’un has bahçesine kurulmuş nadide yüzdür Bebek; şımarık, hoppa, sevimli. Ufacık balıkçı köyü iken küçük Avrupa’ya giden yolda bebek yüzlü bir çelebiyle tanışır Bebek. Rivayete göre, İstanbul’un fethi esnasında Çelebi, semte bir bahçe ve köşk yaptırır. Çelebi’nin ölümünden sonra burası “Bebek” diye anılmaya başlar. Bebek, lüks, konfor, imtiyaz. Ütopyanın gerçeğe dönüştüğü mekân. Ahmet Haşim’in “O Belde”si. Alice’nin “Harikalar Diyarı” tercihdir Bebek; şöhretin tercihi; paparazzilerin kümelendiği yer. Restoranlarının önünde kuyruk vardır Bebek’in; son model ciplerinin seyir halinde olduğu trafiğinde karmaşa. Bebek’in yeşillik ve mavilikle ördüğü huzuruna atılan şamardır bu. Türk, İngiliz, Fransız ve Amerikan halkıyla kozmopolit; Robert ve Amerikan Kız Kolej’leriyle misyonerdir; masam ama sinsi Bebek. “İstanbul’un fethini gören Üsküdar, Bebek’e nispet daima yerli, daima milli ve hep kalenderdir. Bebek maddede zaferdir; Üsküdar manada. Biri Nietzsche, öteki Konfüçyüs. Bebek imajıdır koynundaki yerli yabancı yatları, sürat motorları, yelkenlileri ve yılanlı yalı ile Üsküdar nostaljidir saray, kasır, av köşkleri, kız kulesi ile.
“Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar / Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar.
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi , ud gibi mi / Cumbalı odalarda inletir katibimi.”
Cumbalı odalarında ud ve tanbur çalınan Tanzimat yıllarının köşkleri ve konakları zamanla silinip gider: “Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı.” Fakat hala dergahlarından ney ve kudüm sesleri yükselir, Nedim’e göre dergahları sığınak olan Üsküdar’ın. Fetihle birlikte İslam diyarı olur, milli mücadelede mücahid. Cihangir’den Üsküdar’a karşı oturan İstanbullular, gurup vakti Kız Kulesinin altına dönüşen rengini seyre dalar.
Git bu mevsimde gurub vakti Cihangir’den bir bak/Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak
Tarlabaşı Sodom’dur, gizli siyasi kadrolaşmayla Ümraniye, Teksas .Hızlı saniyeleşme ve artan nüfusla cemiyet; köy ve yöre kültürünü muhafaza etmesiyle cemaattir ormanların fabrikaya dönüştüğü uygarlık olan Ümraniye. “İstanbul ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir.” Ya göklere çıkarılır mabud gibi ya da yerin dibine batırılır mahlûk gibi. Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan aşk fışkırtır; Tevfik Fikret’e nefret kusturur. “Sis” de onun eseridir; ”Siste Söyleniş” de. Kimine göre” bin kocadan arta kalan dul” kimine göre “zaman, mekân aşıp geçmiş sevgili” Tezatlar beldesidir İstanbul. Dikenli bir taht. Bir yüzünde çekicilik, ötekinde iticilik. Cennet de İstanbul’dur cehennem de.Huzur da ondadır,anarşi de.Varlık da ondan doğar yokluk da.Fener Rum varlık,Yahudi Balat yokluk.Uzak cephesiyle Paris; yakın çehresiyle Kabil. Kâşaneler dıştan görülür, viraneler içi doldur. Bir yanıyla Cinderella’dır İstanbul, öbür yanıyla Külkedisi. Bir yanı sefa bir yanı cefadır İstanbul’un. Beylerbeyi, Tarabya, Emirgan’da konaklar, köşkler, yalılar; Maltepe, Gültepe’de köhne, izbe mekânlar. Bir yanda mor salkım, leylak ve erguvan; öte yanda çöp, kusmuk ve kan. Ataşehir devler ülkesi, Ok Meydanı cüceler. Birinde New York’un Gökdelenleri, ötekinde gettoları. Zıtlıklar koyun koyunadır İstanbul’da. Harbiye’de cazlar, baleleri, resitaller; Feshane’de bayram ve ramazana dair nostaljik ritüeller. Bir kemanın tellerinden dökülen nağmeler gibi huzur aşılayan Emirgan, Anodolu Kavağı;öte yanda gürültü kirliliği,anarşi,trafik. Un kapanı dansöz, rakı, balık; Kocamustafa Paşa sohbet, tesbih ve sarık.
Moda üreten, emek veren; Hacıhüsrev çalarak geçinen. Pendik iş gücü, Kasımpaşa yan kesici.
Bir yanda şıklığı ile Avrupai kokoşlar, öte yanda pejmürde rüküşler. Bir yanda iştihası gittikçe kabaran aristokrat, öte yanda açlıktan karnı guruldayan havas. Bir tarafta ezilenler, diğer tarafta ezilenlerin omuzlarında yükselenler. Nişantaşı, Moda, Etiler modernizmin ayyuka çıkışı; Sultanbeyli, Tuzla ve Gaziosmanpaşa geri kalmışlığın acı çığlığı. Kah birinci dünya ülkesidir İstanbul, kah üçüncü dünya. Nişantaşı marka, Sultanbeyli parya. Biri öz, diğeri üvey evlat.Birincisi vitrin,ikincisi bodrum. Biri debdebe,diğeri harabe.Biri planlı yapılaşma,öteki çarpık kentleşme. Birinde burjuvazinin direncini simgeleyen abideler gibi duran apartmanlar; ötekinde boyasız, soluk, sıvasız duvarlar. Biri şahika, diğeri karanlık kuyu. Nişantaşı İstanbul’un zaferi, Sultanbeyli mağlubiyetidir. Nişantaşı varlıklı, köklü; Sultanbeyli garip muhacir. Nişantaşı aristokrat; Sultanbeyli avamdır. Nişantaşı işveren; Sultanbeyli İşçi. Nişantaşı Amerika’nın beyaz adamı; Sultanbeyli Kızılderilisi. Nişantaşı sofistikedir, Sultanbeyli ham sofu. Bir cephede Avrupa Birliği flaması, bir cephede hilafet bayrağı.Nişantaşı keçi sakal,Sultanbeyli hacı sakal.Şövalyedir Nişantaşı,umacı Sultanbeyli. Birinde “laik” yaftası, ötekinde “gerici” damgası. Biri İstanbul’un Avrupa yakasında baykuş kahkahası, öteki Anadolu yakasında kertenkele tıslaması. Biri ”ben”, diğeri “öteki”leştirilen. Biri saray saltanatı, öteki mağara cefasıdır. Nişantaşı parfüm kutusu, Sultanbeyli duman, lağım kutusu; Birincisinde kadınlar solaryumlu, ikincisinde eller ağır işten nasırlıdır. Nişantaşı kadınların bir elbiseye on yedi milyar akıttığı alışveriş çılgınlığı; Sultanbeyli çocukların okul yerine işe gitme zorunluluğu. Bir tarafta gökyüzü mavi; öteki tarafta daima gri.
İstanbul’un ruhsal yolculuğudur Nişantaşı ve Sultanbeyli. Birinde düğün bayram var; ötekinde hüzün. Biri umut, diğeri hüsrandır. Nişantaşı yaşama sevinciyle yükselen adrenalin; Sultanbeyli can kafesinde karamsarlıkla çırpınan ruhun acziyeti. İstanbul, okunması elzem devasa eserdir; Balzac’ın “ihtişam ve Sefalet’i gibi. Etiler ihtişamdır. Gaziosmanpaşa sefalet. Etiler para, şöhret, sıhhat; Gazi ıstırap. Gazi’nin, bir yılda kazandığını Etiler bir ayda cebine koyar. Ağız kokusunu duyar Etiler Gazi’nin. Kılı kıpırdamaz. Dosto’nun açlığını umursamayan Tolstoy gibi. Dosto’yu bir ay kayıracak parayı, bir öğle yemeğinde tüketen Tolstoy’dur Etiler. Gazi trajedi, bedbaht. Geçim sıkıntısı, eve ekmek götürme derdi yoktur Etiler’in Ekmek onun ağzındadır. Etiler şuh kahkaha, Gazi ağıt. Etiler “ızgara somon balık, kırmızı şarap’tır; Gazi “soğan ve somun ekmek.” Kadınlar birbirinin aynıdır Etiler’de. Bir fabrikada üretilmiş gibi. Dolgun dudak, şişkin yanak, çekik kaş ve kalkık burun. Bunun için milyon dolarlar sarf ederler, gazetelerin jet- sosyete sayfalarını süsleyen Etiler kadınları. Gündelik zevklere toktur karnı hedonist Etiler’in. Dedikodu kulisleri yetmez ona. Farklı arayışlar, fanteziler, mazoşist hazlar peşindedir “Testere cinayeti”nde görülen keman kutusunda, kesik başlı kadın cesedi taşımak gibi…
Kaynakça:
1-)İstanbul’da Yaşama Sanatı ,Haluk Dursun, Timaş Yayınları,2009 İstanbul
2-) Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, 2009 ,İstanbul, 26.Baskı.
3-)En Güzel Türk Şiirleri, Mustafa Uslu, 2000 ,İstanbul
4-)Muhtelif İnternet Siteleri
ilgili konular
edebiyat,
kültür-sanat,
sosyoloji,
tarih,
şehir-gezi
21 Kasım 2011 Pazartesi
Gaziantep’ten Boston’a…
Mehtap KIZILTAŞ
Öğrenci seçme ve yerleştirme sınavında İstanbul’da işletme bölümünü kazandım. Bu başarıyı elde etmek çok kolay olmadı. Uzun, istikrarlı, yorucu çalışma saatlerinden sonra bu cümleyi söylemek, şampiyonluk kazanmış sporcu mutluluğu gibi oldu.
İstanbul’a kaydımı yaptırmaya geldim. İstanbul’a ilk gelişim değildi her sene tatil için gelir, bir ay kalırdım. Bu kez ise İstanbul’da kalacaktım, yazı’nı kış’ını baharını yaşayacaktım. İstanbul’da iki yıl okuduktan sonra lisans eğitimini tamamlamak için yurt dışına gitmeyi düşündüm.
Gelecekte daha iyi mevki ve kazanç için en büyük rüyam yurt dışında yapacağım eğitimdi. Bu alandaki tüm kursları, üniversiteleri araştırdım. Aklıma ilk gelen ülkeler tartışmasız Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Kanada oldu. Yaptığım araştırmalardan sonra kararımı Boston şehrinden yana verdim.
Boston, Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachusetts Eyaleti’nin başkenti ve en büyük şehri. Ayrıca New England olarak bilinen Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuzey Doğu Bölgesi’nin de resmi olmayan merkezinde bulunan Cambridge College’de Yönetim İşletmenliği bölümüne kaydımı yaptırdım.
Boston’a gelen göçmenlerin çoğu İtalyan ve İrlanda asıllı. Şuan da Boston, Amerika’da İrlanda kökenlilerin en etkin olduğu şehir olarak bilinir. Gideceğim yerle ilgili araştırmalar yaptım. Renkli bir hayat yaşamak, değişik kültürler ve diller öğrenmek için eğitim döneminin gelmesini heyecanla bekliyordum.
Annem ve babam ise yurtdışına gideceğinden dolayı üzgündü, üç erkek kardeşin en küçüğü olmam ve uzun süre görüşemeyeceğimiz için “seni özleyeceğiz lakin senin geleceğin ve gerçekleştirmek istediğin hedefin” diyerek beni destekliyorlardı. Gideceğim için heyecanlıydım, aslında kimseye söylemesem de biraz da korkuyordum, Türkiye’de Güneydoğunun en gelişmiş şehri Gaziantep’te yaşamıştım. Ailemizde eğitim için ağabeylerim de farklı şehirlerde okumuş eğitimleri bitince yine Gaziantep’e gelip babamla birlikte işyerimizde çalışmaya devam etmişlerdi. Ben ise yurtdışına gidecektim orada farklı renkte, ırkta, kültürde insanları tanıyacaktım.Türkiye’ye yeniden gelirmiydim, gelsem de Gaziantep’te mi, İstanbul’da mı, yaşayacaktım? Bu düşünceler içinde iken hazırlıklarımı tamamlıyordum. Uçuş günüm geldi çattı ve Boston’a uçtum.
Boston’a hava alanına indiğimde heyecandan nefes alamıyordum. Beni ünversite danışmanım karşıladı, kalacağım yurda götürdü. Boston’ın trafik yoğunluğu, dar sokakları,bozuk yolları ve oto park sorunları kendimi İstanbul’da hissettirdi. Yolculuğumuz devam ederken tramvay güzergahlarında ki kırmız, turuncu, yeşil ve mavi renkteki hatlar ile ayrılmış yolların ne olduğunu sordum; kırmızı hat ile Harvard ve Mıt Üniversitesine, yeşil hat ile Boston University ve Boston College’a ulaşabileceğimi, şehirde diğer ulaşım araçları hatta bir çok araba kiralama şirketlerinin olduğunu anlatı. Danışmanım, biz öğrenciler için tramvay ile yolculuğun daha ucuz olduğundan tramvay kullanmamızı önerdi. Şehirde yaptığımız küçük turdan sonra kalacağım yurda ulaştık. Sıcak bir havanın estiği aile pansiyonu atmosferi gibi geldi bana. Görevli kişi odamı gösterdi ve oda arkadaşım ile tanıştırdı. Oda arkadaşım İrlandalı biri idi farklı kültürde, dilde ve dinde biri ile yaşmak güzel olacaktı.
Okulda ilk günler çok hareketliydi değişik ülkelerden dillerden benim gibi öğrenim görmeye gelen yüzlerce kişi vardı. Hocalar kaliteli ve başarılı isimlerdi, alışmak benim için beklediğimden daha kısa sürdü. Bunda en büyük etken yurt dışında Türk Konsolosluğunun bizi yalnız bırakmaması ve ailemin desteği oldu. Burası eğitim kenti neredeyse şehrin yarısı öğrencilerden oluşuyordu. Bölümüm “Yönetim” olduğundan farklı kültür ve desende ki sınıf arkadaşlarımla uyum içinde yaşamak, sorun çözmek, akademik eğitimin yanısıra hayatımızda karışılacağımız sorunlara değişik yorumlar ve çözüm yolları üretmemizi sağlıyordu.
Buraya eğitimin yanısıra renkli bir hayat ve eğlenmek için de gelmiştim şehirde gezilecek başlıca yerleri vardı. Okul ve yurt arkadaşlarımla gittik. Bunların en güzelleri hem karada hem suda giden “amfibik”‘ araç gezintisi ile dikkat çeken Duck Tours, Boston’un en yüksek iki binasından şehri izleyebilceğimiz Prudential Towers and John Hancock Building, şehrin kalbi olan 1857′den kalma tarihi binaların olduğu Newbury Steet caddesini gezdik. Gezilecek görülecek daha bir çok yer var bunları da ileri ki zamanlarda gezmeyi umut edip derslerimizi çalışmaya devam ettik.
Eğitim hayatım halen devam ediyor, burada mutluyum, sorumluluk duygum ve insanlara bakışım farklılaştı. Ama içimde ki özlemde gitgide artmaya başladı. Ülkemden uzakta geçirdiğim ilk senemde bu hasrete dayanmak bana sabrı ve azmi öğreti. Okulumu iyi derece ile tamamlayıp yurdumda mesleğimi icra etmeye karar verdim. Yolun başında ki kararsızlıklarımın yerini aldığım kararlar aldı.
Yaz döneminin yaklaşmasıyla sınavlar, dersler ve projeler hız kazandı. Bu yoğunluktantan kurtulup çok çok özlediğim aileme, anneme koşmak istiyordum. Burada olduğum sürede aileme ve ülkeme olan sevgimin ne denli büyük olduğunu idrak ettim. Tabi annemin yaptığı yemeklerin kıymettini, akşamları babamla ve aağbeylerimle oturduğum sofranın kıymetini… En önemlisi herkesin muhakkak bir vatana sahip olmasının gerektiğini yaşayarak öğrendim. Aidiyet önemli bir olgu, nerde olursan ol bir yere ait olmak oraya dönmek gerek.
ilgili konular
edebiyat,
eğitim,
şehir-gezi
5 Ekim 2011 Çarşamba
Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk’in Şiirlerindeki İstanbul
Mehmet NARLI
Balıkesir Üniversitesi
BAU-SBED, Aralik 2008
Balıkesir Üniversitesi
BAU-SBED, Aralik 2008
Divan, Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet şairleri ve şiirleri gibi Cumhuriyet
dönemi şairleri ve şiiri de, şehirlidir. Özellikle şiir ve İstanbul bağlamında söz
konusu edilen Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk, İstanbul’u, yapısal ve
kültürel değişime uğratan, modern yaşama biçimlerine göre yeniden
biçimlendirmeye çalışan “yenileşmenin” çocuklarıdırlar. Yahya Kemal’den İlhan
Berk’e kadar geçen sürede, şiirlerinde şehir mekânı olarak Anadolu’yu ve Anadolu
şehirlerini öne çıkaran şairler varsa da, bu yerler, şairleri etkileyen, biçimlendiren
yerler olarak görünmekten çok, milli ideolojinin duyarlık alanları olarak yansırlar.
Çalışma, konusu gereği, şehir olarak sadece, şairlerin düşüncelerini, davranışlarını,
karakterlerini ve bunlara bağlı olarak şiirsel muhayyilelerini etkileyen İstanbul’la
sınırlı kalacaktır.
dönemi şairleri ve şiiri de, şehirlidir. Özellikle şiir ve İstanbul bağlamında söz
konusu edilen Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk, İstanbul’u, yapısal ve
kültürel değişime uğratan, modern yaşama biçimlerine göre yeniden
biçimlendirmeye çalışan “yenileşmenin” çocuklarıdırlar. Yahya Kemal’den İlhan
Berk’e kadar geçen sürede, şiirlerinde şehir mekânı olarak Anadolu’yu ve Anadolu
şehirlerini öne çıkaran şairler varsa da, bu yerler, şairleri etkileyen, biçimlendiren
yerler olarak görünmekten çok, milli ideolojinin duyarlık alanları olarak yansırlar.
Çalışma, konusu gereği, şehir olarak sadece, şairlerin düşüncelerini, davranışlarını,
karakterlerini ve bunlara bağlı olarak şiirsel muhayyilelerini etkileyen İstanbul’la
sınırlı kalacaktır.
1920’den 1950’lere kadar yazılan siirlerde, stanbul’a duyulan sevgi ve
baglılık; sehir yoluyla ulasılan düsünce, duyarlık ve inanç; sehrin farklı
mekânlarının gönderdigi tarihsel ve kültürel hafıza; günlük yasamalar içinde sehrin
mekânlarına yüklenen anlam ve islevler birbirinden oldukça farklıdır. Otuz yıllık
kısa bir zaman dilimi göz önüne alınırsa, poetik, tematik ve ideolojik açılardan
Türk siirinin en çesitli dönemi Cumhuriyet dönemidir. Dogal olarak bu çesitlilik,
mekân algısında sözü edilen faklılıkları beslemistir. Örnegin, kimi sairler,
stanbul’u, medeniyetin esyaya sinmis hali olarak görürken; kimi sairler, aynı sehri,
dogal ve sıradan yasamakların mekânı olarak görürler. Sehri, insanda güzellik ve
uyum düsüncesi uyandıran manzaralar olarak gösteren sairler oldugu gibi;
yoksulların ve varlıklıların uyumsuzluk içinde yasadıkları bir çatısma alanı olarak
gören sairler de vardır. Bazı siirlerde, sehir, insanı bireylestiren ve özgürlestiren yer
olarak görünürken; bazı siirlerde, insanî degerleri yiyip bitiren yok edici bir mekân
olarak görünür. Hatta kültürel arka planı aynı olan sairler bile, stanbul’u farklı
algılayıp anlamlandırabilmektedirler. Bu farklılıkları etkileyen baska bir öge de,
sairin modernizm karsısında aldıgı veya mecbur kaldıgı tutumdur. Bazı sairlere
göre, yeni olan her sey, hafızaya ve ruha yapılan bir saldırıdır. Bazılarına göre ise
her seyi, hiç durmadan yıkıp yeniden yapan modernizm, insan dogasının geregidir.
Kuskusuz bütün bu farklılıklar içinde, söz konusu edilen sairlerin siirlerinde ortak
mekânsal anlatımlar, simgeler ve imgeler tespit edilebilir ki çözümlemenin
ilerleyen kısımlarında bunlar görünebilecektir. Örnegin her üç sairde de stanbul,
yasama, düs görme, kaçma, katlanma, korkma, sıgınma, âsık olma, ayrılma,
hatırlama ve tasarlama gibi insanın her türlü halini ve hayalini içinde tutan bir
mekândır. Bu mekân, bazen Baudelaire’in Paris’i, Joyce’un Dublin’i, Kavafis’in
skenderiyesi gibi, geçmisi simdide yasatan, simdiyi düssel bir alana aktaran kutsal
bir enerjiye dönüsebilir; bazen de Ülgener’in dedigi gibi, bütün manevi degerleri
kütle ahlakı derekesine indiren (Ülgener 1981: 106) modern yıgısmalar olarak
görünebilir. Ama her halükarda, bir yazarın dedigi gibi, “kentin insan ruhundaki
izleri sanat eserlerinde gizlidir. Bir müzik parçasının ugultulu bölümlerinde, bir
romanın fligramlı sayfalarında gizlidir. Gerçekten o sayfaların arkasına yazarın
kent ısıgını tuttugumuzda; kentin, insan kılıgına bürünmüs fligramı da görünmüs
olur. nsanın ve yazarın içsel haritasının çizilisinde, üstünde yasadıgı cografyanın
sehrin payı çok büyüktür (Agaoglu 1997: 75). Berman’a göre, Baudelaire, sehrin
modernlesmesinin, hemsehrilerinin ruhlarının modernlesmesini nasıl esinledigini
ve zorladıgını göstermistir (Berman 2005: 202). Yahya Kemal’e göre Türk topragı
ve sehri, eski edebiyatta yoktur; yeni edebiyatta ise çok soluk bir durumdadır.
Hiçbir Türk sairi mesela stanbul’un Eyub’ünü Henri de Regnier’nin sonelerindeki
gibi teganni (Beyatlı 1988: 146) etmemistir.
baglılık; sehir yoluyla ulasılan düsünce, duyarlık ve inanç; sehrin farklı
mekânlarının gönderdigi tarihsel ve kültürel hafıza; günlük yasamalar içinde sehrin
mekânlarına yüklenen anlam ve islevler birbirinden oldukça farklıdır. Otuz yıllık
kısa bir zaman dilimi göz önüne alınırsa, poetik, tematik ve ideolojik açılardan
Türk siirinin en çesitli dönemi Cumhuriyet dönemidir. Dogal olarak bu çesitlilik,
mekân algısında sözü edilen faklılıkları beslemistir. Örnegin, kimi sairler,
stanbul’u, medeniyetin esyaya sinmis hali olarak görürken; kimi sairler, aynı sehri,
dogal ve sıradan yasamakların mekânı olarak görürler. Sehri, insanda güzellik ve
uyum düsüncesi uyandıran manzaralar olarak gösteren sairler oldugu gibi;
yoksulların ve varlıklıların uyumsuzluk içinde yasadıkları bir çatısma alanı olarak
gören sairler de vardır. Bazı siirlerde, sehir, insanı bireylestiren ve özgürlestiren yer
olarak görünürken; bazı siirlerde, insanî degerleri yiyip bitiren yok edici bir mekân
olarak görünür. Hatta kültürel arka planı aynı olan sairler bile, stanbul’u farklı
algılayıp anlamlandırabilmektedirler. Bu farklılıkları etkileyen baska bir öge de,
sairin modernizm karsısında aldıgı veya mecbur kaldıgı tutumdur. Bazı sairlere
göre, yeni olan her sey, hafızaya ve ruha yapılan bir saldırıdır. Bazılarına göre ise
her seyi, hiç durmadan yıkıp yeniden yapan modernizm, insan dogasının geregidir.
Kuskusuz bütün bu farklılıklar içinde, söz konusu edilen sairlerin siirlerinde ortak
mekânsal anlatımlar, simgeler ve imgeler tespit edilebilir ki çözümlemenin
ilerleyen kısımlarında bunlar görünebilecektir. Örnegin her üç sairde de stanbul,
yasama, düs görme, kaçma, katlanma, korkma, sıgınma, âsık olma, ayrılma,
hatırlama ve tasarlama gibi insanın her türlü halini ve hayalini içinde tutan bir
mekândır. Bu mekân, bazen Baudelaire’in Paris’i, Joyce’un Dublin’i, Kavafis’in
skenderiyesi gibi, geçmisi simdide yasatan, simdiyi düssel bir alana aktaran kutsal
bir enerjiye dönüsebilir; bazen de Ülgener’in dedigi gibi, bütün manevi degerleri
kütle ahlakı derekesine indiren (Ülgener 1981: 106) modern yıgısmalar olarak
görünebilir. Ama her halükarda, bir yazarın dedigi gibi, “kentin insan ruhundaki
izleri sanat eserlerinde gizlidir. Bir müzik parçasının ugultulu bölümlerinde, bir
romanın fligramlı sayfalarında gizlidir. Gerçekten o sayfaların arkasına yazarın
kent ısıgını tuttugumuzda; kentin, insan kılıgına bürünmüs fligramı da görünmüs
olur. nsanın ve yazarın içsel haritasının çizilisinde, üstünde yasadıgı cografyanın
sehrin payı çok büyüktür (Agaoglu 1997: 75). Berman’a göre, Baudelaire, sehrin
modernlesmesinin, hemsehrilerinin ruhlarının modernlesmesini nasıl esinledigini
ve zorladıgını göstermistir (Berman 2005: 202). Yahya Kemal’e göre Türk topragı
ve sehri, eski edebiyatta yoktur; yeni edebiyatta ise çok soluk bir durumdadır.
Hiçbir Türk sairi mesela stanbul’un Eyub’ünü Henri de Regnier’nin sonelerindeki
gibi teganni (Beyatlı 1988: 146) etmemistir.
Üç sairin siirleri üzerinden “siir- stanbul” çözümlemesine genel bir
etkilesime daha atıf yapmakta yarar var: Modern Batı sairleri ile sehirleri arasında
görülen mahkûmluk, isyan ve yalnızlık durumları, sehirli Cumhuriyet sairlerinin
siir-sehir iliskilerinde de görülür. “Mahkûmluk durumu”, ruh ve beden, kus ve
kafes alegorilerindekine benzer bir biçimde gösterir kendini. Sair, bütün
içtenligiyle, özgürlügüyle, duyarlıgıyla, kaba, yapay ve sınırlayıcı bir mekânda
yasamak zorundadır. Sehirden çıkmasına imkân yoktur; daha da önemlisi, onun
varlıgı, sehirle mümkündür. Onun düs kurmasını saglayan da ona kâbus gördüren
etkilesime daha atıf yapmakta yarar var: Modern Batı sairleri ile sehirleri arasında
görülen mahkûmluk, isyan ve yalnızlık durumları, sehirli Cumhuriyet sairlerinin
siir-sehir iliskilerinde de görülür. “Mahkûmluk durumu”, ruh ve beden, kus ve
kafes alegorilerindekine benzer bir biçimde gösterir kendini. Sair, bütün
içtenligiyle, özgürlügüyle, duyarlıgıyla, kaba, yapay ve sınırlayıcı bir mekânda
yasamak zorundadır. Sehirden çıkmasına imkân yoktur; daha da önemlisi, onun
varlıgı, sehirle mümkündür. Onun düs kurmasını saglayan da ona kâbus gördüren
de sehirdir. Mahkûm oldugunu bildigi için, baska beldeler hayali kurar; hayal
kurdukça mahkûmiyetini duyar. Bir bakıma sair, bu karsıtlıkların enerjisine de
mahkûmdur. “ syan durumu”, mahkûmluk duygusundan dogar. Mekânın kendi
içine dogru kapandıgını, insanların, oradan oraya durmaksızın sürüklendigini,
sürekli gelisme ve ilerleme tutkusunun, din, toplum, birey ya da bütünüyle insanlık
degerlerini zayıflattıgını gören sair, gerçekçi ya da izlenimci bir tutumla, dogal ya
da hayalî olan “yitik cennet”ini aramaya baslar. Bu yitik cennet, modern öncesi
mekânlarda olabilecegi gibi, düslerde de olabilir. Fakat ilginç ve trajik olan,
mahkûm olan sair gibi isyan eden sairin de, sehrin ortasında kalmasıdır. Bütün
modern sairlerde oldugu gibi, Cumhuriyet dönemi sairleri de kendilerini sehirlerde
“yalnız” hissederler. Modern sehir kuskusuz “birey”i olusturmus; birey ise görece
bir özgürlükle, herkesin arasında ve her mekânın içinde olabilme hakkını
kazanmıstır. Modern sehir, yalıtılmıs bireylerin toplamıdır bir bakıma. Bu yüzden
birey, dısarıya açılan mekânlar yerine, kendisini çevreleyen mekânlara sıgınır. ç
mekânlar, hiçbir zaman, birey kadar, insanın sıgınagı olmamıstır. Valery, “Büyük
kent merkezlerinin sakini, yeniden vahsilik, baska deyisle tek basınalık konumuna
düser” (Benjamin 2002: 223) derken bunu vurgulamıstır.
kurdukça mahkûmiyetini duyar. Bir bakıma sair, bu karsıtlıkların enerjisine de
mahkûmdur. “ syan durumu”, mahkûmluk duygusundan dogar. Mekânın kendi
içine dogru kapandıgını, insanların, oradan oraya durmaksızın sürüklendigini,
sürekli gelisme ve ilerleme tutkusunun, din, toplum, birey ya da bütünüyle insanlık
degerlerini zayıflattıgını gören sair, gerçekçi ya da izlenimci bir tutumla, dogal ya
da hayalî olan “yitik cennet”ini aramaya baslar. Bu yitik cennet, modern öncesi
mekânlarda olabilecegi gibi, düslerde de olabilir. Fakat ilginç ve trajik olan,
mahkûm olan sair gibi isyan eden sairin de, sehrin ortasında kalmasıdır. Bütün
modern sairlerde oldugu gibi, Cumhuriyet dönemi sairleri de kendilerini sehirlerde
“yalnız” hissederler. Modern sehir kuskusuz “birey”i olusturmus; birey ise görece
bir özgürlükle, herkesin arasında ve her mekânın içinde olabilme hakkını
kazanmıstır. Modern sehir, yalıtılmıs bireylerin toplamıdır bir bakıma. Bu yüzden
birey, dısarıya açılan mekânlar yerine, kendisini çevreleyen mekânlara sıgınır. ç
mekânlar, hiçbir zaman, birey kadar, insanın sıgınagı olmamıstır. Valery, “Büyük
kent merkezlerinin sakini, yeniden vahsilik, baska deyisle tek basınalık konumuna
düser” (Benjamin 2002: 223) derken bunu vurgulamıstır.
1. YAHYA KEMAL’ N STANBUL’U
Kuskusuz yeni Türk siirinde stanbul’u, bütün bir medeniyetin esyaya sinmis
hali olarak gören; bu yüzden onun her yapısını, her semtini, her manzarasını seven
en önemli sair Yahya Kemal Beyatlı’dır. Hem deneme ve hatıralarının hem de
siirlerinin en genis, en canlı damarı, stanbul’un aktıgı damardır. Adile Ayda
Yahya Kemal’in stanbul’a kalbiyle âsık olmadan önce, beyniyle âsık oldugunu
söyler. Ona göre sair, Paris’ten ikinci dönüsünden sonra köksüzlük ve öksüzlük
duygusundan kurtulur ve Bizans’ı stanbul yapan tarihî mucizeyi severek anlamaya
çalısır. Ögrencileriyle yaptıgı bütün stanbul gezilerinde, bütün semtlere sinen bu
mucizeyi arar (Ayda 1988: 48). Buldugu ilk sey, Michelet’in “Fransa’nın topragı,
on asırda Fransız milletini yarattı” seklindeki sözünün anlamıdır. Bizans’ı Türk
stanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif
ruhun eseridir. stanbul’un her tasına, her eserine, her kösesine ve her semtine
sinmis bu ruh ve irade, kesfedilmeyi beklemektedir.
Kuskusuz yeni Türk siirinde stanbul’u, bütün bir medeniyetin esyaya sinmis
hali olarak gören; bu yüzden onun her yapısını, her semtini, her manzarasını seven
en önemli sair Yahya Kemal Beyatlı’dır. Hem deneme ve hatıralarının hem de
siirlerinin en genis, en canlı damarı, stanbul’un aktıgı damardır. Adile Ayda
Yahya Kemal’in stanbul’a kalbiyle âsık olmadan önce, beyniyle âsık oldugunu
söyler. Ona göre sair, Paris’ten ikinci dönüsünden sonra köksüzlük ve öksüzlük
duygusundan kurtulur ve Bizans’ı stanbul yapan tarihî mucizeyi severek anlamaya
çalısır. Ögrencileriyle yaptıgı bütün stanbul gezilerinde, bütün semtlere sinen bu
mucizeyi arar (Ayda 1988: 48). Buldugu ilk sey, Michelet’in “Fransa’nın topragı,
on asırda Fransız milletini yarattı” seklindeki sözünün anlamıdır. Bizans’ı Türk
stanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif
ruhun eseridir. stanbul’un her tasına, her eserine, her kösesine ve her semtine
sinmis bu ruh ve irade, kesfedilmeyi beklemektedir.
…
2. ORHAN VELİ’NİN İSTANBUL’U
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet merkezinde toplanan yeni şiirin
“garip şairleri” için İstanbul, en genel anlamıyla “küçük adam”ın yaşadığı yerdir.
Ahmet Oktay, 1940’ların küçük adamının, küçük üreticiler, marjinaller arasında bir
şair-avare olarak dolaştığını; 1950’lerin küçük adamının ise büyük şehirde,
metropolün cangılında, insanlıktan umudunu kesme noktasına gelen bir melankolik
gibi göründüğünü; yalnız, küskün ve umarsız olarak dolaştığını söyler (Oktay
1993: 124). Sait Faik’ten yapılacak bir alıntı, günlük ilişkiler içinde mutluluğu ve
hazzı bulmaya çalışan “şair-avare”yi ve umarsız kişiyi gösterecektir. Şöyle der Sait
Faik: “Dostlarımı, sevdiklerimi çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Her
umumi, herkese açık yol, ahçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. Köylülerle beraber
demir parmaklıklarına asılıp belediye gazinosunda saz dinledim. Açık yerlerde
oynanan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik. Mahalle
kahvesinde yirmi lira maaşlı müvezziler, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun
kahvecilerle altı kol iskanbil oynadım” (Abasıyanık 1950: 43). Orhan Veli’nin
şiirleri, hem mekânsal hem de tematik bağlamda Sait Faik’in öykülerinin
simetrisidirler. İstanbul’u kutsallığından ve romantik düşselliğinden uzaklaştırıp,
yaşanılan günlük hayatın mekânı haline getiren, özellikle öyküde Sait Faik, şiirde
Orhan Veli’dir.
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet merkezinde toplanan yeni şiirin
“garip şairleri” için İstanbul, en genel anlamıyla “küçük adam”ın yaşadığı yerdir.
Ahmet Oktay, 1940’ların küçük adamının, küçük üreticiler, marjinaller arasında bir
şair-avare olarak dolaştığını; 1950’lerin küçük adamının ise büyük şehirde,
metropolün cangılında, insanlıktan umudunu kesme noktasına gelen bir melankolik
gibi göründüğünü; yalnız, küskün ve umarsız olarak dolaştığını söyler (Oktay
1993: 124). Sait Faik’ten yapılacak bir alıntı, günlük ilişkiler içinde mutluluğu ve
hazzı bulmaya çalışan “şair-avare”yi ve umarsız kişiyi gösterecektir. Şöyle der Sait
Faik: “Dostlarımı, sevdiklerimi çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Her
umumi, herkese açık yol, ahçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. Köylülerle beraber
demir parmaklıklarına asılıp belediye gazinosunda saz dinledim. Açık yerlerde
oynanan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik. Mahalle
kahvesinde yirmi lira maaşlı müvezziler, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun
kahvecilerle altı kol iskanbil oynadım” (Abasıyanık 1950: 43). Orhan Veli’nin
şiirleri, hem mekânsal hem de tematik bağlamda Sait Faik’in öykülerinin
simetrisidirler. İstanbul’u kutsallığından ve romantik düşselliğinden uzaklaştırıp,
yaşanılan günlük hayatın mekânı haline getiren, özellikle öyküde Sait Faik, şiirde
Orhan Veli’dir.
…
3. ILHAN BERK’ N STANBUL’U
lhan Berk, özellikle 1947’de yayımladıgı stanbul adlı kitabıyla, modern
sehrin insanî ve kültürel topografyasını göstermeye yönelir. Kaplan’a göre Berk’in
stanbul’u bir kâbusu andırır. Her seyin karmakarısık oldugu, birbirine girdigi
stanbul’un bıraktıgı intiba, bastanbasa bir abeslikten ibarettir. Berk, stanbul’un
geçmisini ve bugününü kötü ve çirkin olarak göstermistir (Kaplan 1973: 176).
Ahmet Oktay da, stanbul kitabı için, “kentin dogal ve insansal cografyasını
betimleyebildigi söylenebilir” dedikten sonra; Berk’in, stanbul’un geçmisini
‘talan’ olarak; bugününü ise “dev ayaklı çamur olan sermaye”nin baskısı altında
katılasan, pislesen bir sehir olarak gördügünü söyler (Oktay 2002: 195). Hem
kötümser ruh haliyle hem de geçmise bakıs açısıyla Tevfik Fikret’in Sis siirini
hatırlatan stanbul siirinde, eski stanbul, talandır; çünkü kralların, padisahların,
despot iktidarların mülküdür. Bugünün stanbul’u pistir, vahsidir; çünkü insanı
lhan Berk, özellikle 1947’de yayımladıgı stanbul adlı kitabıyla, modern
sehrin insanî ve kültürel topografyasını göstermeye yönelir. Kaplan’a göre Berk’in
stanbul’u bir kâbusu andırır. Her seyin karmakarısık oldugu, birbirine girdigi
stanbul’un bıraktıgı intiba, bastanbasa bir abeslikten ibarettir. Berk, stanbul’un
geçmisini ve bugününü kötü ve çirkin olarak göstermistir (Kaplan 1973: 176).
Ahmet Oktay da, stanbul kitabı için, “kentin dogal ve insansal cografyasını
betimleyebildigi söylenebilir” dedikten sonra; Berk’in, stanbul’un geçmisini
‘talan’ olarak; bugününü ise “dev ayaklı çamur olan sermaye”nin baskısı altında
katılasan, pislesen bir sehir olarak gördügünü söyler (Oktay 2002: 195). Hem
kötümser ruh haliyle hem de geçmise bakıs açısıyla Tevfik Fikret’in Sis siirini
hatırlatan stanbul siirinde, eski stanbul, talandır; çünkü kralların, padisahların,
despot iktidarların mülküdür. Bugünün stanbul’u pistir, vahsidir; çünkü insanı
yozlastıran kapitalizmin sehridir. Sermaye denilen dev ayaklı çamur, stanbul’u
bastanbasa kirletmis, yozlastırmıs; sehri, düs kıran bir mekâna dönüstürmüstür. Bu
algının, sehri, sınıfsal çatısmanın ve proleterlesme sürecinin modern mekânı olarak
Nazım Hikmet’in sosyalist bakıs açısıyla ilgisi açıktır. Berk, sehirlerin yapısını,
insanların iliskilerini tarihsel materyalist açıdan, sınıfsal bilinç açısından görmeyi,
stanbul ve Zonguldak’tan ögrendigini söyleyerek (Berk 1992: 77), bilinçlenme
sürecini kendi deneyimlerine baglamak istese de, asıl kaynak Nazım’dır. Siirindeki
biçimsel özellikler bakımından, sosyalist gerçekçi siirden ayrılan lhan Berk
“Nazım’ın siiriyle bir akrabalıgım olduysa, dünya görüsü akrabalıgıdır bu. Yeni siir
kavramını Witman’la Apollinaire’e borçluyum” (Berk 1992a) derken bu gerçegi
vurgular.
bastanbasa kirletmis, yozlastırmıs; sehri, düs kıran bir mekâna dönüstürmüstür. Bu
algının, sehri, sınıfsal çatısmanın ve proleterlesme sürecinin modern mekânı olarak
Nazım Hikmet’in sosyalist bakıs açısıyla ilgisi açıktır. Berk, sehirlerin yapısını,
insanların iliskilerini tarihsel materyalist açıdan, sınıfsal bilinç açısından görmeyi,
stanbul ve Zonguldak’tan ögrendigini söyleyerek (Berk 1992: 77), bilinçlenme
sürecini kendi deneyimlerine baglamak istese de, asıl kaynak Nazım’dır. Siirindeki
biçimsel özellikler bakımından, sosyalist gerçekçi siirden ayrılan lhan Berk
“Nazım’ın siiriyle bir akrabalıgım olduysa, dünya görüsü akrabalıgıdır bu. Yeni siir
kavramını Witman’la Apollinaire’e borçluyum” (Berk 1992a) derken bu gerçegi
vurgular.
…
Yahya Kemal’e göre Bizans’ı Türk Istanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan
Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif ruhun eseridir. Bu yüzden stanbul,
Müslüman Türk medeniyetinin bütün asabiyetini, idrakini, sanatını ve zevkini
Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif ruhun eseridir. Bu yüzden stanbul,
Müslüman Türk medeniyetinin bütün asabiyetini, idrakini, sanatını ve zevkini
hafızasında saklayan bir sehirdir. Orhan Veli’nin stanbul’u, içindeki her türlü
çatısmaya ragmen büyük bir ritme ve enerjiye sahip olan bir yasama merkezidir.
lhan Berk’in stanbul’u ise, çok kültürlü, çok inançlı tarihsel bir süreçten geçerek
modernlesmeye ugrayan vazgeçilmez bir kaostur.
çatısmaya ragmen büyük bir ritme ve enerjiye sahip olan bir yasama merkezidir.
lhan Berk’in stanbul’u ise, çok kültürlü, çok inançlı tarihsel bir süreçten geçerek
modernlesmeye ugrayan vazgeçilmez bir kaostur.
Calismanin tamami icin tiklayiniz.
16 Eylül 2011 Cuma
Çelebi’nin Yolculuğu
CİHAN ERKEN
UNESCO’nun ‘Evliyâ Çelebi Yılı’ ilan ettiği 2011, ünlü seyyahın yazdıklarını ve onun hakkında yazılanları hatırlamak için bir fırsat. 70 yıllık hayatının 50 yılını 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında gezip tarihe not düşerek geçiren Evliyâ Çelebi, pek çok tarihi çalışmanın en önemli referansı. Seyyahın verdiği bilgiler konusunda ise 1966 yılından beri hakkında çalışmalar yapan Yapı Kredi Yayınları en önemli kaynak. Özellikle seyyah hakkında ‘Hac Seyahatnamesi’ gibi varlığı şüpheli bir bilginin gündeme geldiği bir dönemde bu daha da önemli hale geliyor. Yapı Kredi Yayınları Evliyâ Çelebi’nin’ Seyahatnamesi’ni yıllar süren çalışmayla günümüz Türkçesiyle 10 cilt halinde yayımladı. Evliyâ Çelebi’yi doğduğu topraklara daha da yakınlaştıran ve Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı’nın (Dağlı’nın ilk ciltlerde imzası var) çalışması, 10’uncu ve son kitapla bu yıl tamamlandı. On kitapla çıkacağız serüven adım adım şöyle:
Birinci kitap: Ünlü seyyah ile yolculuk İstanbul’dan başlıyor ve Evliyâ Çelebi’nin kaleminden 17 yüzyıl İstanbul’uyla tanışılıyor.
İkinci kitap: Seyyah İstanbul’dan Mudanya’ya geçiyor ve 50 yıl sürecek yolculuk dolu dizgin başlıyor. Bursa’dan Bolu’ya oradan Karadeniz sahillerine geçen Evliyâ Çelebi Erzurum, İran , Kafkasya, Kırım ve Girit’i 2. kitapta anlatıyor. Kafkas halklarının yaşamlarına dair ilginç kesitler bu kitapta yer alıyor.
Üçüncü kitap: Konya, Kayseri, Antakya, Şam, Urfa, Maraş, Sivas, Gazze, Sofya ve Edirne’yi anlatan Evliyâ Çelebi, Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı’nın yayına hazırladığı bu metinde de bilinen – sevilen üslubunu koruyor.
Doğu maceraları
Dördüncü kitap: Evliyâ Çelebi Malatya, Bitlis, Diyarbakır’da dolaşıyorve, dost meclislerinde bulunup, ziyafetlere konuyor, savaşlara katılıyor. Tehlikelere atılan Çelebi, bazen de tatlı canını zor kurtarıyor.
Dördüncü kitap: Evliyâ Çelebi Malatya, Bitlis, Diyarbakır’da dolaşıyorve, dost meclislerinde bulunup, ziyafetlere konuyor, savaşlara katılıyor. Tehlikelere atılan Çelebi, bazen de tatlı canını zor kurtarıyor.
Beşinci kitap: Evliyâ Çelebi Bitlis’ten Tokat yoluyla İstanbul’a dönüyor. Gezi tutkunu seyyah bu kez Balkanlara doğru yola çıkıyor ve Akkirman, Belgrad, Gelibolu, Manastır, Özü, Saraybosna, Slovenya, Tokat, Üsküp’te gezmedik yer bırakmıyor.
Altıncı kitap: Seyyah, Balkanlardaki gezisini sürdürüp Avrupa’ya doğru yola koyuluyor. Bu ciltte Erdel, İskenderiye, Podgoriçe, İştib, Lofça, Vidin, Sirem, Ösek, Peçoy, Budin, Üstürgon [Estergon], Ciğerdelen, Hollanda, Macaristan, Öziçe, Taşlıca, Foça, Dobra-Venedik, Nova, Mostar, Segitvar, Zağreb, Kanije yer alıyor. Çelebi bu ciltte savaş tanıklıklarını da anlatıyor.
Yedinci kitap: Çelebi, seyahati boyunca gezip gördüğü yerleri, artık giderek vakıf olduğu Avrupa kültürünü vakıf olmuş, kuzeyin soğuk şehirlerini, tarihe karışmış uygarlıkları kaleme alıyor.
Sekizinci kitap: Gümülcine, Kavala, Selânik, Tırhala, Atina, Mora, Navarin, Girit Adası, Hanya, Kandiye, Elbasan, Ohri, Tekirdağı gezen Evliyâ Çelebi, özellikle Girit seferi konusunda önemli bilgileri bu ciltte anlatıyor.
Dokuzuncu kitap: Mayıs 2011’de günümüz Türkçesiyle basılan dokuzuncu kitapta Evliyâ Çelebi Kütahya, Uşak, Manisa, İzmir, Ödemiş, Tire, Aydın, Muğla, Antalya, Karaman, Tarsus, Adana, Ayntab, Haleb, Şam, Sayda, Kudüs, Akka, Medine, Mekke’yi anlatıyor.
Onuncu kitap: Son kitapta seyyah Evliyâ Çelebi’nin son durağıysa Mısır oluyor.
Evliyâ Çelebi’nin izindekiler
Evliyâ Çelebi’nin kendisi ve seyahatnamesi birçok bilimsel araştırmanın konusu oldu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitapların kiminde Mısır’da geçirdiği son yılları ele alınıyor, kiminde İstanbul’daki ilk izlenimleri. Kitaplarından bazıları şöyle:
Nil haritasını o mu çizdi?
Seyyah konusunda uzman Robert Dankoff ve Nuran Tezcan’ın birlikte kaleme aldığı kitapta Vatikan’da korunan ‘Nil Haritası Evliyâ Çelebi’nin eseri mi? sorusuna yanıt aranıyor. Seyahatname’deki Nil ile haritadaki benzerliklere dikkat çekiliyor.
Seyyah konusunda uzman Robert Dankoff ve Nuran Tezcan’ın birlikte kaleme aldığı kitapta Vatikan’da korunan ‘Nil Haritası Evliyâ Çelebi’nin eseri mi? sorusuna yanıt aranıyor. Seyahatname’deki Nil ile haritadaki benzerliklere dikkat çekiliyor.
İstanbul’dan Çelebi geçti
John Freely ‘Evliyâ Çelebi’nin izinde İstanbul’u sokak sokak gezerek Seyahatname’den alıntılar yapıyor. Çelebi’nin İstanbul’undaki unsurların varlığını koruduğunu anlatıyor. Kitabın çevirisini Müfit Günay yaptı.
John Freely ‘Evliyâ Çelebi’nin izinde İstanbul’u sokak sokak gezerek Seyahatname’den alıntılar yapıyor. Çelebi’nin İstanbul’undaki unsurların varlığını koruduğunu anlatıyor. Kitabın çevirisini Müfit Günay yaptı.
Seyyah-ı Alem’in dünyaya bakışı
‘Seyyah-ı Alem Evliyâ Çelebi’nin Dünyaya Bakışı kitabında Robert Dankoff, seyyahın dünya görüşü, uzun yıllar süren seyahati sırasında yaşadığı değişim ve Osmanlı’da o dönem yaşananları anlatıyor. Kitabın çevirisi Müfit Günay’a ait.
‘Seyyah-ı Alem Evliyâ Çelebi’nin Dünyaya Bakışı kitabında Robert Dankoff, seyyahın dünya görüşü, uzun yıllar süren seyahati sırasında yaşadığı değişim ve Osmanlı’da o dönem yaşananları anlatıyor. Kitabın çevirisi Müfit Günay’a ait.
Çağının sıradışı yazarı
Nuran Tezcan’ın kitabında pek çok tarihçi ve uzmanın 2008’deki konferanta Evliyâ Çelebi konusunda verdiği bilgileri barındırıyor. Ünlü seyyahın duvar yazıları, bilgi verdiği o dönemdeki silahlar, hastalıklar, yemekler uzmanlarca anlatılıyor.
Nuran Tezcan’ın kitabında pek çok tarihçi ve uzmanın 2008’deki konferanta Evliyâ Çelebi konusunda verdiği bilgileri barındırıyor. Ünlü seyyahın duvar yazıları, bilgi verdiği o dönemdeki silahlar, hastalıklar, yemekler uzmanlarca anlatılıyor.
‘Gençler için seçmeler hazır’
Evliyâ Çelebi yayınları hakkında Yapı Kredi Kültür Sanat ve Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen şunları söylüyor: “UNESCO’nun Evliyâ Çelebi yılı ilan ettiği 2011, YKY için ayrı bir önem taşıyor. 1996’da ilk kitabı Latin harfleriyle yayımlayarak başlattığımız seyahatnameyi 2007’de 10. kitapla tamamladık. Diziyi herkesin okuyabilmesi için günümüz Türkçesiyle de yayımlamaya başladık. 10. cilt ile Seyahatname’yi günümüz Türkçesiyle de tamamlamış oluyoruz. Ayrıca Doğan Kardeş Dizisi’nin genç okurlarına Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler adlı bir kitap hazırladık.”
Evliyâ Çelebi yayınları hakkında Yapı Kredi Kültür Sanat ve Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen şunları söylüyor: “UNESCO’nun Evliyâ Çelebi yılı ilan ettiği 2011, YKY için ayrı bir önem taşıyor. 1996’da ilk kitabı Latin harfleriyle yayımlayarak başlattığımız seyahatnameyi 2007’de 10. kitapla tamamladık. Diziyi herkesin okuyabilmesi için günümüz Türkçesiyle de yayımlamaya başladık. 10. cilt ile Seyahatname’yi günümüz Türkçesiyle de tamamlamış oluyoruz. Ayrıca Doğan Kardeş Dizisi’nin genç okurlarına Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler adlı bir kitap hazırladık.”
8 Ağustos 2011 Pazartesi
Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlıkları
Refik Halit Karay (1888-1965)Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı.
Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.
Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarınızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!
Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!
Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanınmaz halde!
Berat kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan Ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.
Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...
Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!
Şurasını da unutmamalı: Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!
Bizim iftarımız da herkese açıktı.
Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususi bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:
- Rugan-i sade, kaç teneke?
Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:
- Un ne kadar olmalı?
Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!
Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!
İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.
Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.
Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.
Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.
İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.
Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...
Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.
Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... Salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hâlâ var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.
Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefis bir salata hazinesiydi!
Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimai tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.
Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin!
Kaynak: SonPeygamber.Info
Resmin Linki
.
ilgili konular
edebiyat,
kültür-sanat,
tarih,
şehir-gezi
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Kadıköy Üzerine
Hikmet Temel Akarsu
İstanbul’un tarihi semtleri hakkında hazırladığı monografileri ile dikkat çeken Orhan Türker’in en son kitabı “Halkidona’dan Kadıköy’e” kitapçı raflarında yerini alırken, biz hayatını Kadıköy’de sürdürmüş ve sürdürmekte olanların dimağlarında nostalji ve hüzünle bezeli hatıraları yeniden canlandırdı. Hemen belirtelim, bu kitabı kitaplığımızda, yazarın diğer kitapları olan Osmanlı İstanbul’undan Bir Köşe Tatavla, Mega Revma’dan Arnavutköy’e Bir Boğaziçi Hikayesi, Galata’dan Karaköy’e Bir Liman Hikayesi, Fenari’den Fener’e Bir Haliç Hikayesi, Halki’den Heybeli’ye Bir Ada Hikayesi, Nihori’den Yeniköy’e Bir Boğaziçi Köyünün Hikayesi, Prinkipo’dan Büyükada’ya Bir Prens Adasının Hikayesi, Therapia’dan Tarabya’ya Bir Diplomatlar Köyünün Hikayesi, Antigoni’den Burgaz’a Küçük Bir Adanın Hikayesi gibi kitapların arasına ve fakat en üste ve en ayrıcalıklı yere yerleştirdik. Çünkü bu özenli monografi kişisel tarihimizde önemli yer tutan mekan ve zamanlardan söz ediyordu.Orhan Türker’in “Halkidona’dan Kadıköy’e” adlı monografisini tarihçiler, mimarlar, şehir plancıları, sosyologlar ve İstanbul aşıklarının dışında Kadıköylülerin bizatihi kendilerine münhasıran tavsiye ederim. İçinde yaşadıkları ve bugün nüfusu milyona dayanmış devasa ilçenin kozmopolit mazisi hakkında derli toplu, dökümanter ve nesnel bilgiler edinmelerinin; bugün bir şehircilik felaketi arzeden Kadıköy’e bakışlarını nasıl etkileyeceğini hayretler içinde göreceklerdir. Geçmişte, İstanbul’un arkaik levanten semtleri Şişli, Pera, Galata, Arnavutköy, Tarabya, Prens Adaları ve diğerlerinin ötesinde Kadıköy’de nasıl kendine özgü bir kozmopolitizmin hüküm sürdüğünü görecekler; kimi zaman önünden umursamazca geçtikleri bazı mekanların mazisi hakkında fikirler edindikten sonra belki de yaşam alanlarının bugün içinde bulunduğu felaket kentsel tasarımlar ve kullanımlar konusunda seslerini yükselme ihtiyacını duyacaklardır.
Ne yazık ki mimarlık ve şehircilik alanında eğitim almış bir kişi olarak, yaşamımın yüzde seksenini geçirdiğim Kadıköy’ün içinde bulunduğu mimari ve şehirsel düzene kederle; hatta kahrolarak bakmaktayım. Taşıt vandalizminin ciğerlerini delip paraladığı, yeşil alan yoksunu, tabela fetişizminin zirvelerinde, esnaflığa dair çılgın kaosların hüküm sürdüğü, aleladelik ve betonlaşma cehennemi halini almış plansızlık abidesi Kadıköy’de bir zamanlar hüküm sürmüş nazende, narin yaşamların varlığından haberdar olmak belki birilerine tesir edebilir. Belediyesini çoğunlukla muhalefete teslim etmiş; belki de bunun acılarını yaşayan, aydın, entelektüel ve iyi eğitimli insanların yaşadığı, kilometrekareye bin yazarın düştüğü Kadıköy’ün insanları, yaşadıkları kentsel felaketlerden korunmak için bu tür kitaplara daha fazla ilgi göstermeli, çevrede kalakalmış tarihsel envantere daha çok dikkat etmeli, göz gezdirmeli… O vakit dünyanın -bana göre- en güzel ilçesi olan Kadıköy, rant, betonlaşma ve kapitalist vandalizm tuzaklarından kurtulup yeniden o nazende, yaşanılası, masalsı haline dönme fırsatını bulabilecektir. İşte bu tür dilekler sözkonusu olduğunda Orhan Türker gibi ciddi ve alçak gönüllü araştırmacıların yaptıkları işin değeri ortaya çıkmakta.
Orhan Türker kitabında bize sadece Kadıköy’in tarihi, coğrafyası, doğal güzellikleri, kültürel gelişimi ve özellikleri hakkında bilgi vermiyor. Kimi zaman demografik istatistikler aracılığıyla nüfus hareketlerini sayısal olarak sergiliyor. Etnisite mensuplarının azalış çoğalış debilerini; isim listelerini, ikametgah adreslerini, icra ettikleri mesleklerini, ticarethanelerinin adreslerini ve telefon numaralarını dahi vererek gösteriyor. Hatta mübadele sırasında okullardan alınan tasdiknamelerin listelerini bile veriyor. Böylece kitabı bir nostaljik ağıt olmak noktasından çıkıp; bilimselliğe yönelmiş bir mikro sosyoloji çalışması haline dönüşüyor. Eser, kaynak kitap niteliğine erişiyor.
Orhan Türker’in kitabı her ne kadar bilimselliğe ve kayıt tutuculuğa önem veren bilimsel bir monografi gibi gözükse de anlatmayı seçtiği mekanlar ve anekdotal ögeler aracılığıyla alttan alta duygusal imalar da yayıyor. Oradan çıkarıyoruz ki Orhan Türker, kendi çocukluğunun da geçtiği nostaljik Kadıköy’ü, Moda’yı, Şifa’yı, Kalamış’ı; şimdi yitirilmiş olan, o eski zamanların kozmopolit yaşamını özlüyor. Böylece eseri kimi pasajlarından taşan duygusallıklarla beraber nostaljik bir ağıta dönüşüyor. O ağıt içerisinde Kadıköy’ün eski Rum ahalisine büyük ehemmiyet veriyor Orhan Türker. Milattan Sonra 451 yılında Azize Eftimia Kilisesi’nde yapılan büyük toplantıda Hristiyan aleminin kaderinin Kadıköy’de çizilmesinden başlayarak Rumların bu kentin tarihindeki vazgeçilmez yerini vurguluyor ve beraber yaşama koşullarını yitirdiğimiz bu kadim dostlarımızın yokluğuna, göçüp gitmelerine ağlıyor.
Orhan Türker’in yaptığı türden çalışmalar, monografiler çoğalmalıdır. Başka başka kentler, yöreler için de yapılmalıdır. Bu tür çalışmalar insanların kardeşlik içinde yanyana yaşama isteğini de geliştiren özellikler taşıyor. Sanırım bu çağda böyle güdülere çokça ihtiyacımız var.
İstanbul özelinde olmak üzere Orhan Türker’in ilgi alanında göz doldurucu bir külliyat ve arşiv oluşturduğunu görmekteyiz. Bu kayıt düşme ve kayıt koruma çabasının yaygınlaşması tüm bu açılardan dolayı çok yararlı olabilir.
Orhan Türker’in Halkidona’dan Kadıköy’e adlı kitabının özenli bir edisyonla, kaliteli kağıda, özgün tasarımla basıldığını görmek çok güzel. Kitapta yer alan kimi illustrasyonlar, eski zaman fotoğrafları ve resmi belgeler çoğalsa daha da iyi olur. Fakat bu denli güzel düşünülmüş ve özenli tasarlanmış bir kitapta yayınevinin paraya kıyıp bir fakülte talebesine beş-on lira verip son okuma yaptırmaması olacak şey değil. Sel Yayıncılık’ta bu sorun var. Daha önceki kitaplarında da bu uyarıyı yapmıştım. O nedenle bu kez daha sert davranma hakkımın olduğunu düşünüyorum. Butik yayıncılık yapan yayınevlerinde hele hele bu dijital çağda tek bir düzeltiyi bile kabul etmiyorum. Eleştiriyorum. Üstelik burada son okuma olayı o denli göz ardı edilmiş ki kimi sayfaların başında yer alan “master”larda Halkidona’dan Kadıköy’e kitabının değil, yazarın başka bir kitabının adı geçmekte: Antigoni’den Burgaz’a… Sanırım bu güzel kitaba layık değil bu tarz dikkatsizlikler.
Bu eleştirilerimizin müteakip baskılarda düzeltileceğinden eminiz. Ama yine de, bir koleksiyon ve arşiv nesnesi olacak bu güzel monografiyi, sahip olduğu güzel tarihsel kaydedicilik yanı ve içerdiği değerli bilgiler uğruna bir an evvel edinmekte yarar var.
Halkidona’dan Kadıköy’e
Orhan Türker
Sel Yayıncılık
ilgili konular
kitap,
tarih,
şehir-gezi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)