hikmet etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
hikmet etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

13 Temmuz 2008 Pazar

'Yedi Bilge'den Güzel Sözler

I-Euagoras'ın oglu Lindoslu Kleobulos'un sözleri

1-hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamalısın.

2-babayı saymak gerek.

3-sık sık dinlemeli,çok konuşmamalı.

4-yurttaşlarına en iyi ögütleri ver.

5-isteklere gem vurmalı.

6-asla zora başvurmamalı.

7-çocukları egitmeli.

8-halk düşmanını devletin düşmanı saymalı.

9-şarap içerken köleni dövme,yoksa seni sarhoş sanırlar.

10-dengin olan bir kızla evlen. yüksek soydan birini alırsan efendin olur,akraban degil.


II. Exakesdides'in oglu Atinalı Solon'un özdeyişleri

1-aşırıya kaçma.

2-isteksizlik doguran isteklerden kaçın.

3-çabuk dost edinme; edindiklerinide hemen terketme.

4-boyun egmeyi ögrenmişsen, emretmeyide bileceksin.

5-yurttaşlarına en hoşa gideni degil, en iyiyi salık ver.

6-yakınlarına karşı hoşgörülü ol.

7-görünmeyeni görünenden çıkar.


III. Damagetos'un oglu Spartalı Khilon'un özdeyişleri

1-kendini bil.

2-ölenleri övgüyle an.

3-yaşlıları say.

4-alçak düşürücü kazanç yerine kaybetmeyi tercih et; çünkü kayıp bir kez acı verir,ötekiyse her zaman.

5-öfkene hakim ol.

6-yasalara uy.

7-haksızlıga ugrarsan uzlaş. ama kötülük görürsen kendini savun.


IV. Hekamyes'in oglu Miletoslu Thales'in sözleri

1-kefaletin yoldaşı felakettir.

2-kötü yoldan zengin olma.

3-ana ve babana gösterdigin sevgiyi yaşlılıkta çocuklarından bekle.

4-tembellik hoşa gitmez.

5-kendine hakim olamamak zararlıdır.

6-egitim eksikligine katlanmak zordur.

7-zengin de olsan tembellik etme.

8-acınmaktan çok gıpta edil.

9-ölçülü ol.

10-herkese güvenme.


V. Hyrrhas'ın oglu Lesboslu Pittakos'un Özdeyişleri

1-uygun zamanı kolla.

2-aklına koydugun işten kimseye söz etme,başaramazsan gülerler.

3-karaya güvenilir,denize güvenilmez.

4-kazancın gözü doymaz.


VI. Teutamides'in oglu Prieneli Bias'ın Özdeyişleri

1-insanların çogu kötüdür.

2-işe yavaş giriş,başladıgına da sıkı sarıl.

3-ne iyi niyetli ne de kötü niyetli ol.

4-iyi bir iş yapmışsan tanrılardan bil, kendinden degil.


VII. Kypselos'un oglu Korinthoslu Periandros'un özdeyişleri

1-aceleci insan tehlikelidir.

2-istekler geçicidir, erdemlerse kalıcı.

3-iyi günde ölçülü,kara günde temkinli ol.

4-annene ve babana layık oldugunu göster.

5-dostlarına karşı iyi günlerinde de kötü günlerinde de hep aynı şekilde davran.

Kaynak:
http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/05/yedi-bilgeden-szler.html
.

01 Haziran 2008 Pazar

Aşkın Gül Bahçesi

Mevlana Celaleddin Rumi
.
“Aşk, üstünlükte, bilgide, defterde, kitap sahifelerinde değildir. Halk dedikoduya düşmüştür ama, o yol aşıkların yolu değildir. Aşk, öyle bir nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri ebeddedir. Bu ağaç, ne arşa dayanır, ne de yeryüzüne, bu ağacın gövdesi yoktur. Biz, aklı işten, güçten attık, hevesi de bir iyice dövdük. Çünkü bu ululuk, şu akla, şu huylara layık değildir. Sende fani güzellere karşı bir iştiyak, bir özlem var ya...Bil ki bu iştiyak senin için bir puttur. Sen, kendinde kendini bulur da kendin sevgili olursan, sende özlem kalmaz.”



“Aşıklara canlar feda olsun, aşk hoş bir hevestir. Ey oğul, aşka bağlan, geri kalan şeyler boştur, havadır. Gökyüzünden ta yeryüzüne kadar ateşten bir aşk zinciri sarkıtmışlardır, eğer Hakk’ı, hakikatı seviyor isen o zincire sarıl, yukarılara çık. Sen, “Aşk nasıl şeydir?” diye sorma. Aşk, bir çeşit deliliktir, divaneliktir, insanı zincire vurdurur, fakat bu zincir ahmaklara vurulan zincir değildir. Aşk yoluna düşüp, yokluğa ulaştıktan sonra sana nerede, kim düşman olacak? Senin gücün kuvvetin kimde olabilir ki? Sen yakıp kavuran, tam bir gerçek ateşsin.”


“Aşık ol, aşık ol da üzüntüden kurtul. Sen, padişah oğlusun, ne zamana kadar dünyanın esiri olarak kalacaksın? Bu fani dünyada, kimse seni bilmesin, tanımasın. Fakat sen, yönü olmayan o alemde eşsizsin, benzerin yoktur. Bu alemde her şey gelip geçicidir, bu dünya ölumlü dünyadır. Bu fani dünyada bey değilsen ne çıkar? Ölmüyorsun, yaşıyorsun ya, bu sana yetmez mi? Sen, insan seklinde bir Allah arslanısın. Bu hal, faziletinden, çalışıp çabalamandan, yiğitliğinden belli. Ömür geldi geçti, fakat mademki sen varsın, Allah’ın nuru içindesin, ha er ölmüş, ha geç. Sevgilinin değeri, kadri, sevenin izzeti iledir. Ey çaresiz aşık! Bak bakalım, kudretin ne değerin ne?”


“Aşksız gecen ömrü, hiç hesaba katma, yaşadım sanma. Aşk, ab-ı hayattır, onu canla, gönülle kabul et. Aşıklardan başkasını, sudan ayrılmış balık bil. O, vezir bile olsa, sen onu ölmüş, çürümüş say. Aşk, eşya dengini açınca, her ağaç yeşillenir. Kocamış ağaçtan biten taze yapraklar, her an meyve verir.”


“Gerçek aşka tutulmamış, o sevgiyi kendine iş edinmemiş ruhun yok olması daha iyi, çünkü onun varlığı ayıptan, ardan başka bir şey değildir. Hakiki aşkla mest ol, kendinden geç, çünkü dünyada ne varsa hep aşktan ibarettir, Aşkla meşgul olmaktan başka dosta layık bir iş güç yoktur. “Aşk nedir?” diye sorarlarsa de ki, aşk öyle ki, isteği, yapıp yapmama arzusunu, iradeyi terk etmedir. İhtiyarı terk etmeyende hayır yoktur, iyi insan değildir. Ebedi olarak baki kalan ancak aşktır. Bundan başkasına gönül verme, hepsi eğretidir. Ne vakte kadar fani olan, ölü sayılan sevgiliyi kucaklayacaksın? Öyle bir cani kucakla ki, ona son yoktur. Baharda doğan şey, güz mevsiminde ölür. Aşkın gül bahçesine bahardan imdad yoktur. Aşk çiçeklerinin ilkbaharın yardımına ihtiyaçları bulunur mu? Ten atının üstünde titreyip durma, in aşağı. Ondan daha hızlı giden bir yaya ol, Allah ten duygularına kapılmayan, tenden kurtulan kişiye, kanat ihsan eder. Düşünceleri, endişeleri bırak, üzerinde nakış süsü, resim bulunmayan aynanın yüzü gibi gönlün tertemiz olsun."

.

Kaynak: Divan-ı Kebir 1/395, 4/2470, 4/2627, 3/1129, 1/455 ; Mevlana: Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri, s.133-136 (Şefik Can, Ötüken, 2006)

Resim: flickr.com

.

16 Nisan 2008 Çarşamba

Bektaşilikte Dört Kapı Kırk Makam

Hüseyin Özcan, Fatih Üniversitesi

Bektâsî inancında Dört Kapı Kırk Makam tarîkât mensubunun geçeceği maddî ve manevi asamalardır. Hacı Bektas Velî, Makâlât adlı eserinde tarîkâtinin öğretisini bu sekilde düzenlemistir. Ona göre kul, Çalap Tanrı’ya Kırk Makam’da erer. Dört Kapı ile kastedilen dört esas: Serîat, Tarîkât, Mârifet ve Hakîkât’tir. Bunların her biri de onar bölümden olusmaktadır. Toplamı Kırk Makamdır.


Ahmet Yesevî, tarîkâtının erkânını Kırk Makam esasına göre tanzim etmis ilk Türk sûfîsidir. Kendisini tâkîp eden pek çok Türk sûfîsinde de Dört Kapı sisteminin var olduğunu görmekteyiz. Ahmet Yesevî Dört Kapı Kırk Makam anlayısının kaynağını Hz. Ali’ye dayandırmaktadır: Hazreti Ali raziyallahü anhu rivayet kılırlar kim dervislik makamı kırk turur. Eğer bilib amel kılsa dervisliki pak turur; ve eğer bilmese ve örgenmese, dervislik makamı anga haram turur ve cahil turur. Ol kırk makamnı onı makam-ı serîatda turur ve onı makam-ı tarîkâtte turur ve onu makam-ı ma’rifette turur ve onı makam-ı hakikâtte turur. Türk Islâm sûfilerinin sülûk sistemini Dört Kapı Kırk Makam anlayısı olusturmaktadır.1


Ahmet Yesevî’nin Fakrnâme’sindeki Dört Kapı Kırk Makam anlayısı ile Hacı Bektas Velî’nin Makâlât’ındaki Dört Kapı Kırk Makam anlayısı bir çok benzerlikler gösterir. Dört Kapı’da zikredilen Kırk Makam’dan otuzu birbiriyle ayniyet derecesinde benzerlik arzetmektedir. Diğer on tanesi birbirini nakzedecek kadar olmayıp sadece ifade farkından ibarettir.2


Bu durum Türkistan kaynaklı olan Hacı Bektas Velî ile Ahmed Yesevî’nin arasındaki ilgiyi ve bağı göstermesi bakımından önemlidir. Ahmet Yesevî ile muasır olmayan Hacı Bektas Velî, bir çok menakıpnâmede Ahmet Yesevî ile muasırmıs gibi gösterilmis onun müridi olarak anlatılmıstır. Bu benzerlikler ile Bektâsîliğin kaynağının Orta Asya’daki ilk Türk Mutasavvıfı Ahmet Yesevî’ye uzandığını ifade edebiliriz. Hacı Bektas Velî’nin de Türkistanlı bir mutasavvıf olduğu düsünülürse onun beslenme ve etkilenme kaynaklarının Ahmet Yesevî olması tabiidir.


Hacı Bektas Velî, Makâlât’ında Dört Kapı Kırk Makam’ı su sekilde gösterir: Serîatin birinci makamı, iman getirmektir. Ikinci makam, ilim öğrenmektir. Üçüncü makam; namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, gücü yetene hacca gitmek, seferberlik olunca kaçmayıp düsmana karsı gelmek ve cenabetten temizlenmektir. Dördüncü makam, helal kazanmak ve faizi haram bilmektir. Besinci makam, nikah kıymaktır. Altıncı makam, hayz ve loğusalıkta cinsi münasebeti haram bilmektir. Yedinci makam, sünnet ve cemaat (ehl-i sünnet ve’lcemaat) ehlinden olmaktır. Sekizinci makam, sefkâttir. Dokuzuncu makam, temiz yemek, temiz giyinmektir. Onuncu makam, emr-i bi’l-ma’ruf nehyi an’il-münker, yani iyiliği emredip yaramaz islerden sakındırmaktır.


Tarîkâtin makamları; tarîkâtin ilk makamı pîrden el alıp tevbe etmektir. Ikinci makam, mürid olmaktır. Üçüncü makam, saç kesmek (tıras olmak) ve elbise değistirmektir. Dördüncü makam, nefis savasında mücahede etmek, olgunlasmaktır, pismektir. Besinci makam, hizmet etmektir. Altıncı makam, havf yani korkudur. Yedinci makam, ümit etmektir. Sekizinci makam; hırka zenbil, makas, seccâde, subha (yüz taneli tesbih) ibrat (iğne) ve asadır. Dokuzuncu makam, sahib-makam (makam sahibi), sahib-cemiyet (cemaat sahibi-iç bütünlüğü), sahib-nasihat (nasihat sahibi) ve sahip-mâhabbet (muhabbet sahibi) olmaktır. Onuncu makam; ask, sevk, sefâ ve fakirliktir.


Marifetin makamları; Birinci makam, ilim, ikinci makam, cömertlik, üçüncü makam, haya, dördüncü makam, sabır, besinci makam, perhizkârlık, altıncı makam, korku, yedinci makam, edep, sekizinci makam, miskinlik, dokuzuncu makam, mârifet, onuncu makam, kendini bilmektir.


Hakikâtin birinci makamı, toprak olmaktır. İkinci makamı, yetmişiki milleti ayıplamamaktır. Üçüncü makamı, elinden geleni esirgememektir. Dördüncü makamı, dünyada yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olmasıdır. Besinci makam, mülk sahibine yüzünü sürüp yüz suyunu (yaratılış sebebi olan Muhammed nurunu) bulmaktır. Altıncı makamı, sohbette hakikât sırlarını söylemektir. Yedinci makamı, sırdır. Dokuzuncu makamı münacaattır. Onuncu makamı, Çalap Tanrı’ya ulaşmaktır.3

...

Makalenin Tamamı İçin:

Tıklayınız.


Not: Bu çalısma Journal of Turkish Studies’te yayınlanmıstır. Sayı. 28, No. 28/1, Harvard University, USA, Ağustos 2004.
.

28 Mart 2008 Cuma

Sokrates'in Savunması

Beni suçlayanların üzerinizde nasıl bir etki bıraktıklarını bilemem, Atinalılar; ama öylesine inandırıcı konuştular ki, neredeyse bana kendimi unutturdular; ve gene de söylediklerinin hemen hemen tek bir sözcüğü bile doğru değil. Ama söyledikleri sayısız yalan arasında beni en çok biri şaşırttı:
.
Sizlere benim tarafımdan aldatılmamak için kendinizi kollamanız gerektiği çünkü çok inandırıcı bir konuşmacı olduğum söylendi. Aslında ağzımı açar açmaz büyük bir konuşmacı olmaktan nasıl uzak olduğumu göstereceğimi bile bile bunu söylemeleri bana çok utanmazca göründü
.
—hiç kuşkusuz usta bir konuşmacı ile demek istedikleri şey gerçekliği dile getiren biri değilse. Ama demek istedikleri buysa, usta bir konuşmacı olduğumu kabul ederim, hiç kuşkusuz onlarla aynı tarzda olmamak üzere. Evet, dediğim gibi, söyledikleri arasında gerçek tek bir sözcük bile yok; ama benden yalnızca gerçeği işiteceksiniz. Gene de, Atinalılar, onlarınki gibi güzel sözlerle ve deyimlerle süslenmiş bir konuşma biçiminde değil. Hayır, hiç de değil; benden duyacaklarınız dosdoğru o anda aklıma gelen sözler ve uslamlamalar olacaktır; çünkü söylediklerimin haklılığına inanıyorum. Aslında, benim gibi yaşlı bir insana sizlerin karşısına sözlerini hoş göstermeye çabalayan genç bir söylevci gibi çıkmak yakışmaz
.
—ve kimse benden bunu beklemesin. Ama, Atinalılar, sizlerden bir ricada bulunmam gerekiyor: Eğer kendimi alışıldık tarzımda savunursam, ve eğer pazar yerlerinde ya da başka yerlerde kullanma alışkanlığında olduğum sözleri kullandığımı duyarsanız, şaşırmamanızı ve bu yüzden sözümü kesmemenizi isteyeceğim. Çünkü yaşım yetmişin üstünde, ve şimdi ilk kez bir mahkeme önüne çıktığım için buranın diline oldukça yabancıyım. Bu yüzden bana sanki gerçekten de bir yabancıymışım gibi, eğer büyürken işittiği kendi lehçesinde ve kendi ülkesinin tarzında konuşursa bağışlayacak olduğunuz biri gibi bakmanızı istiyorum. Sizlerden haksız bir istekte mi bulunuyorum? Lütfen tarzıma aldırmayın, iyi olabilir ya da olmayabilir; ama yalnızca sözlerimin haklı olup olmadığını düşünün ve yalnızca bunu dikkate alın. Çünkü yargıcın erdemi budur, tıpkı konuşmacının erdeminin gerçeği söylemek olması gibi.
.
Benim için doğru olan şey ilkin bana yöneltilen ilk yalancı suçlamalara ve beni ilk suçlayanlara karşı savunma yapmaktır, ve ardından daha sonraki suçlamalara ve suçlayıcılara geçeceğim. Bu ayrımı yapıyorum çünkü sizden önce birçokları tarafından yıllarca yalan yanlış suçlandım; ve bunlardan Anitus ve arkadaşlarından olduğundan daha çok korkarım, üstelik onların da kendi yollarında oldukça tehlikeli olmalarına karşın. Ama sizleri daha birer çocukken yakalayıp kafalarınızı bana karşı doğru olmayan suçlamalarla dolduran ötekiler çok daha tehlikelidir. Bunlar bir Sokrates'ten, yukarıda gökyüzündeki şeyler hakkında kafasını yorup aşağıda yeraltındaki şeyleri araştıran, zayıf uslamlamayı kuvvetliye çeviren bir bilge insandan söz ettiler. Beni korkutan suçlayıcılar bu masalı yayanlardır, Atinalılar; çünkü onları dinleyenler böyle şeyleri araştıranların tanrılara tapınmaya bile inanmadıklarını sanırlar. Dahası, bunlar sayıca kalabalıktır, ve bana karşı suçlamaları eskilere gider, ve üstelik bu suçlamaları onlara en kolay inanabileceğiniz çağda yaptılar
.
—çocukluğunuzda, ya da belki de gençliğinizde; ve yargı gıyaben verildi, çünkü beni savunacak kimse yoktu. Ve tüm bunların içinde en usdışı olanı suçlayıcılarımın pekçoğunu tanımamam ve adlarını bile bilmememdir
.
—tek bir durum, bir güldürü ozanının2 durumu dışında. Kıskançlık ve çekememezlikten sizi bana karşı döndürmüş olanların tümü
.
—ki bunlardan bir bölümü yalnızca başkalarından duyup inandıklarını yinelemişlerdir
.
— tüm bu insanlar uğraşılması en güç olanlardır; çünkü onları buraya getirtemem ve yakından sorgulayamam; bu yüzden kendimi savunmak için bir bakıma gölgelerle savaşmak ve yanıtlayacak kimse yokken sorgulamak zorundayım. O zaman lütfen, söylediğim gibi, karşıtlarımın iki sınıfa düştüğünü anımsayın; birinciler suçlamalarını şimdi getirmiş olan yeniler, ötekiler çok önceden getirmiş olan eskiler. Ve umarım kendimi ilkin ikincilere karşı savunmamın yerinde olduğunu kabul edeceksiniz, çünkü bunların suçlamalarını yenilerden çok daha önce ve çok daha büyük bir şiddetle yaptıklarını duydunuz. Evet, şimdi savunmamı yapmalıyım, Atinalılar, ve böylesine uzun bir zamandır kafalarınıza yerleştirilen bu iftirayı elimdeki bu kısa sürede gidermeye çalışmalıyım. Aslında eğer benim için olduğu gibi sizler için de iyi olacaksa bunu başarabilmeyi ve savunmamda başarılı olmayı isterim. Ama sanırım bu güç olacak, ve görevin doğasının ne olduğunu çok iyi anlıyorum. Ne olursa olsun Tanrının istediği olacaktır, ve şimdi yasaya boyun eğmeli ve savunmamı yapmalıyım.
.
Şimdi baştan alarak bana yöneltilen iftiraya yol açan ve gerçekte bana karşı bu davayı açarken Meletos'un inandığı suçlamanın ne olduğunu soracağım. Evet, suçlamacılar beni suçlamak için neler dediler? Onları sanki savcılarımmış gibi görelim, ve yeminli bildirimlerini ben okuyayım: ''Sokrates herkesin işine burnunu sokan bir suçludur, yerin altındaki ve gökteki şeyleri araştırır, zayıf uslamlamaları güçlü kılar ve yukarıda sözü edilen öğretileri başkalarına öğretir.'' Suçlamaların doğası böyle birşeydir, ve bunları Aristofanes'in komedisinde kendiniz gördünüz. Bir Sokrates sunar ki, ortalarda dolanıp havada yürüdüğünü söyler ve haklarında az ya da çok hiçbirşey bilmediğim konular üzerine bir yığın saçma sapan sözler eder. Eğer [fizikle ilgili] bu konularda bilgili olanlar varsa sanmasınlar ki bunu söylerken bu tür bilgiyi küçümsüyorum. Eğer Meletos bana karşı böylesine ciddi bir suçlama getirecek olsaydı, bu beni gerçekten çok üzerdi! Ama, ey Atinalılar, işin aslı bu [tür fiziksel] konularla hiçbir ilgimin olmadığıdır. Burada bulunanların pek çoğu bunun doğruluğuna tanıktır, ve onlara, beni söyleşilerimde dinlemiş olan pekçoğunuza sesleniyorum. Anlatın o zaman; şimdi birbirinize aranızdan birinin beni bu tür konular üzerine ister uzun uzadıya olsun isterse kısaca birşeyler söylerken duyup duymadığını söyleyin. Yanıtlarını duyuyorsunuz. Ve bundan kalabalığın hakkımda söylediği başka şeylerin de doğru olmadığını anlayacaksınız.
.
Ama gerçekte bunların hiç birinin doğru olmaması gibi, eğer birinden benim insanları eğittiğimi ve karşılığında para aldığımı duymuşsanız, bu da doğru değildir. Gene de, eğer biri gerçekten de insanları eğitebilirse bence bu iyi birşeydir. İşte Leontiumlu Gorgias, Keoslu Prodikus, ve Elisli Hippias. Bu insanların her biri herhangi bir kente gidebilir ve gençleri onlara karşılıksız öğretim verebilecek olan kendi yurttaşlarını bırakıp kendilerine katılmaya, bunun için para ödemeye, ve bunun üstüne bir de minnettar kalmaya inandırabilirler.
...
Bu yüzden, ey yargıçlar, ölüm karşısında umutsuz olmayın, ve pekinlikle bilin ki, ister bu yaşamda olsun isterse ölümden sonra, iyi bir insanın başına hiçbir kötülük gelemez. O ve onun olan hiçbirşey Tanrılar tarafından gözardı edilmez; ne de benim yaklaşan sonum yalnızca bir şans sonucunda olmuştur. Ama açıkça görüyorum ki benim için en iyisi şimdi ölmek ve sorunlardan kurtulmak olacak. Bu yüzden bilici hiçbir belirti vermedi. Bu nedenle de beni mahkum edenlere ya da suçlayanlara kızgın değilim; bana hiçbir kötülük yapmış değiller, gerçi beni mahkum etmedeki amaçları bana bir iyilik yapmak değil ama beni yaralamak olmuş olsa da; ve bunun için onları biraz kınayabilirim. Gene de onlardan bana bir iyilikte bulunmalarını isteyeceğim. Oğullarım büyüdükleri zaman, ey dostlarım, eğer varsıllık konusunda ya da başka herhangi birşey konusunda erdem için olduğundan daha fazla kaygı gösterirlerse, ya da eğer gerçekte birer hiçken birşeymiş gibi davranırlarsa, sizden onları cezalandırmanızı, benim sizlere sıkıntı verdiğim gibi onlara sıkıntı vermenizi isteyeceğim; o zaman uğruna kaygı duymaları gereken şeyle kaygı duymadıkları için, gerçekte bir hiçken birşey olduklarını düşündükleri için, benim sizleri azarladığım gibi siz de onları azarlayın. Eğer bunu yaparsanız, hem ben hem de oğullarım sizden hakça davranış görmüş olacağız.
.
Ayrılma saati geldi, ve kendi yollarımıza gidiyoruz—ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir.
.
Tam Metin
.

26 Mart 2008 Çarşamba

Yunus Emre ve Muhyiddin Abdal Divanlarında Gönül

Bayram Durbilmez

Yunus Emre, tarih boyunca, Türk şiirini oluşturan bütün şubeleri etkilemiş güçlü bir şairimizdir. Tekke ve saz şairleri, Yunus Emre'yi pirleri kabul etmişler, klâsik edebiyatın temsilcileri onu daima saygıdeğer mutasavvıf şair olarak kabul ederek eserlerinden ilham almışlardır. Yunus Emre, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında da hoşgörünün, sevginin sembolü olarak anılmaktadır (Günay 1991: 49). "Türk edebiyatının Anadolu'da yetiştirdiği ilk büyük şair" olarak kabul edilen Yunus Emre, sadece Türkiye'deki şairleri değil, Türk dünyasının değişik bölgelerinde yaşayan şairleri de etkilemiştir. Abdal Mûsa, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Velî, Eşrefoğlu Rûmî, Ümmî Sinan... vd. gibi pek çok şairi etkilediği bilinmektedir (Gökalp 1991: 29-30). Yine, Cumhuriyet döneminde yaşayan Ziya Gökalp (Göçgün 1991: 5-18), Halide Nusret Zorlutuna, Necip Fazıl Kısakürek, Bekir Sıtkı Erdoğan, Bahtiyar Vahapzâde vd. gibi şairleri de etkilemiş olduğunu burada belirtmemiz gerekecektir. Yunus Emre'den yaklaşık üç yüzyıl sonra dünyaya gelen ve Kalenderi-Bektaşi-Hurûfi kültür ortamının önemli temsilcilerinden olan Muhyiddin Abdal da Yunus Emre'den etkilenen şairlerimizden biridir.

Muhyiddin Abdal, döneminin en önemli şairlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Muhyiddin Abdal'ı, 16. yüzyılın en önemli iki Bektaşi şairinden biri olarak kabul edenler yanında (Boratav 1968: 351), 16. yüzyılın sonlarıyla 17. yüzyılın başlarında yetişmiş Kalenderi şairlerin en kuvvetli temsilcisi sayanlar (Ocak 1992: 226) da vardır. Şiirlerinde Hacı Bektaş Veli, Otman Baba, Balım Sultan, Nesimi...vb. gibi Kalenderi-Hurûfi-Bektaşi ulularından bahsetmektedir. Şairimizin Aydın'dan Edirne'ye geldiği ve Çöke'ye yerleştiği söylenmektedir (Salcı 1942-1943; Durbilmez 1996: 427-438; Durbilmez 1997: 48-49).

El yazması divanının altı nüshası tarafımızdan tespit edilmiş olup, "Muhyiddin Abdal Divanı, İnceleme-Tenkitli Metin" adlı doktora tezimizde değerlendirilmiştir.

Yunus Emre'nin yanı sıra Hatayi, Kaygusuz Abdal ve Nesimi gibi şairlerden de etkilenmiştir. Muhyiddin Abdal Divanı'nda Yunus Emre'nin etkilerini gösteren pek çok şiir mevcuttur. Muhyiddin Abdal bir şiirinde şöyle diyor:

Cân u cevrüñ begidür

Nefis aña yağıdur

Göñül Hakkuñ evidür

Yıkma gözet hatırı

Gözet olagelmişi

Kaldır düşüp kalmışı

Hoş tut yaradılmışı

Yaradandan ötüri (100/3,4) [2]

Bu şiiri okuyunca, Yunus Emre'nin dillerden düşmeyen şu dörtlüğü hemen aklımıza gelmektedir:

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı hoş gör

Yaratandan ötürü

Konumuz "Yunus Emre ve Muhyiddin Abdal Divanlarında Gönül" olduğuna göre gönül nedir? Yunus Emre ve Muhyiddin Abdal Divanlarında gönül ile ilgili hangi benzetmelere, deyimlere ve tasavvurlara yer verilmiştir?

�İnsanın mânevî varlığına, mânevî gücüne, sevginin, nefretin, inancın, iyi-kötü, bütün duyguların tümünün varlığına ve ifadesine verilen ad� (Gölpınarlı 1977: 134) olarak tarif edilen gönül, "...yerine göre; kalptir, yürektir, sevdadır, aşktır, düşüncedir, histir, duygudur, candır, ruhtur." (İvgin 1997: 18)

Gönül ile ilgili deyim ve atasözlerimiz çoktur. �Cân-u gönülden dua / niyaz�, �cân-u gönülden sevmek / sevilmek�, �gönül altında kalmak�, �gönülden çağırmak / çağrılmak�, �gönülden çıkarmak / çıkarmamak / çıkarılmak / çıkarılmamak�, �gönülden geçirmek / geçmek�, �gönül gözetmek�, �gönül kalmak�, �gönül kırmak�, �gönül koymak�, �gönüllenmek�, �gönüllü�, �gönül pazarı�, �gönül vermek�, �gönül yarası�, �gönül yapmak / yıkmak�, �gönül beklemek�, �gönül ehli�, �gönül hâline varmak� gibi onlarca deyim dilimizde yaşamaktadır (Gölpınarlı 1977: 134-135). �Gönül bir sırça kadehtir, kırılırsa yapılmaz�, �Gönülden gönüle yol var�, �Gönül hoşluğuyla olur ibadet�, �Gönül Hak binasıdır�, �Gönül kalsın yol kalmasın�, �Gönül sultan, aşk ıradet�, �Gönül yapmak, arş yapmaktır�, �Her gönülde bir arslan yatar�, �Herkesin gönlünce yaz olmaz�, �Gözden ırağ olan, gönülden de ırağ olur�, �El işte, gönül oynaşta gerek� (Gölpınarlı 1977: 135) gibi atasözleri dilimize anlam zenginliği katarak, az sözle çok şey ifade etmemizi sağlamıştır. Bu atasözü ve deyimlerimizin tamamına yakını dinî- tasavvufî edebiyat ürünlerimizde de karşımıza çıkmaktadır. Örnek vermek gerekirse �Gönülden gönüle yol vardır� atasözü Muhyiddin Abdal Divanı�nda şöyle geçmektedir:

Senüñ yolın varup menzîle irmez

Gönülden gönüle yol olmayınca (1/2)

2. Yunus Emre ve Muhyiddin Abdal Divanlarında Gönül İle İlgili Benzetmeler

Yunus Emre ve Muhyiddin Abdal Divanlarında gönül ile ilgili benzetmeler hayli yer tutmaktadır. Özellikle Yunus Emre Divanı'nda gönül ile ilgili benzetmelerin zenginliği dikkati çekmektedir.

Yunus Emre Divanı'nda yer alan gönül ile ilgili benzetmeler arasında; Ka'be, sırça, kadeh, meyhâne, gök, arş, kuş, su, ummân, Tûr dağı, taş, mum, kış, Leylâ, garîb, kılavuz, kul, ihtiyar, derviş, başlu (yaralı), sayrı, şikeste (sınuk), saray, taht, sultân, mülk, kal'a, seyrangâh, ev, dükkân, hücre, virâne, hazine, şehr (şar), bağ, varak, kitap, levh, cemaat, eğlence vd. gibi kelime ve mefhumları sayabiliriz (Tatçı 1990a: 240-248).

"Hak bir gönül virdi bana ha dimeden hayrân olur

Bir dem gelür şâdi olur bir dem gelür giryân olur"

...

Yazının tamamı için tıklayınız

Resim: dpchallenge.com
.

19 Mart 2008 Çarşamba

Hz. Peygamber'e (SAV) Dair

Yeryüzüne ilk nurun nakşedildiği günden bu yana burada yaşamış kaç insan vardır ki adına bunca methiyeler dizilsin, binlerce yıl boyunca en kutlu sevgi atmosferlerinin oluşmasına vesile olsun... Yaşamış olduğu günden bu yana sürekli olarak dillerde, kalplerde yer edinen ve bunun sonucu olarak nice destansı eserlerin kaleme alınmasına ilham olan o "Sevgili"den başkası değildir. Efendimize duyulan sevgi, bağlılık ve hürmet hisleri yüzyıllardır gerek İslâm aleminin ve gerekse de kendi toplumumuzun hayat alanlarına öylesine nüfuz etmiştir ki atalarımızın geride bıraktığı eserlerin birçoğunda Allah'a ve O'nun Rasûlune duyulan muhabbetin izleri eksik olmamıştır. Toplumumuzun bu konudaki hassasiyeti her dönemde öylesine derin olmuştur ki daha 14. yüzyılda
Senün aşkun kamu derde devâdur ya Rasûlallâh
Senün katunda hâcetler revâdur ya Rasûlallâh
diyerek Efendimizin aşkının her derde deva olacak kadar kutlu olduğunu belirten Şeyyad Hamza'yı 16. yüzyılda
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denli tutuşan odlara kılmaz çare su
diyen kudretli şairimiz Fuzulî izlemiş, ve Efendimize duyduğu aşkın ateşinin gönlünde nasıl yer edindiğini belirtmiştir. Bu ateşin hiçbir zaman sönmeyeceğini ise Şeyh Galib tâ 18. yüzyılda
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim
Hakk'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim
diyerek kulaklarımıza fısıldamıştır. Görüldüğü üzere tarihin hiçbir devrinde Efendimize duyulan muhabbet ve hürmetin derecesinde herhangi bir azalma olmamış, insanların birbirlerinden kopmayı marifet bildikleri modern zamanlarda bile bir başka Peygamber aşığı şair Sezai Karakoç ise naatinde
Göz seni görmeli ağız seni söylemeli
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli
şeklindeki mısralarıyla günümüzde Efendimize duyulan özlemin sözcüsü olmuştur.

Kuşkusuz bu muhabbet ve aşka dair kaleme alınan en önemli eserlerden biri de Süleyman Çelebi'nin Mevlid'idir. Çünkü Süleyman Çelebi Mevlid'inde bu sonsuz aşk ateşinin dünyaya düşmesini, yani Hz. Peygamberin doğumu konu almıştır. Bu yönüyle apayrı bir yere sahiptir Mevlid. Kutlu Doğum'un yaklaştığı şu günlerde sizin için küçük bir dosya çalışması hazırladık. Mevlid'in dinî hükmünü, tarihsel süreç içerisindeki yerini ve toplumsal kimliğin inşası konusundaki rolünü Doç. Dr. Ahmet Özel kaleme aldı; bu çalışma özellikle mevlidin dinî hükmü konusunda kimi zaman gündeme tartışmalar hakkında açık bir fikre sahip olmanızı sağlayacaktır. Mevlidin Dindeki Yeri konusunda başka bir incelemeyi ise Prof. Dr. Abdülhakim Yüce'nin kaleminden sunuyoruz. Prof. Dr. Mehmet Şeker'in makalesinden ise Osmanlı'daki Mevlid Törenleri hakkında geniş bilgi edinebilir, bu konuda ne denli titiz davranıldığını ve üst düzey devlet erkânı tarafından nasıl bir ciddiyetle bu törenlere ilgi gösterildiğini öğrenebilir, ayrıca editörlerimizce hazırlanan "Mevlid Geleneği" konulu sunumla da örnekler, minyatür ve çeşitli görseller eşliğinde kısa bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

Peygamber sevgisine ve şefaatine Hicret'iniz temennisiyle...


Kaynak: Sonpeygamber.info

Resim: flickr.com


Sami ÖZER / Hak Yarattı Alemi, Aşkına Muhammedi

.

05 Mart 2008 Çarşamba

Mevlana’nın Eserlerinden Seçmeler

MESNEVÎ
İlk beyitler

Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor:
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla kadın erkek herkes ağladı.
İştiyak derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyo­rum.
Vatanından ayrı kalan, tekrar kavuşma anını arar.
Ben her toplulukta ağladım, iyilere ve kötülere eş oldum.
Herkes kendi düşüncesine göre bana arkadaş oldu, içimdeki sırları araştırmadı.
Sırrım ağlayışımdan ayrı değil, fakat göz ve kulağın bu aydınlığı yok.

Beden, ruhtan; ruh bedenden saklı değil, ancak kimsenin ruhu gör­mesine izin yok.
Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Bu ateşe sahip olmayan, yok olsun.
Neye düşen, aşk ateşidir. Meye düşen aşk coşkunluğudur.
Ney, dostundan ayrılanın arkadaşıdır. Perdeleri, bizim ka­ranlık perdelerimizi yırttı.
Ney gibi zehir ve panzehiri kim gördü? Kim ney gibi dost ve istekli gördü?
Ney çok ıstıraplı yolu anlatıyor; Mecnun’un aşk hikâyelerini anlatıyor.
Bu anlayışın sırdaşı, idraksizdir ancak. Dilin müşterisi, kulaktır an­cak.
Kederimizde günler vakitsiz oldu. Günler, yanışlarla yoldaş oldu.
Günler giderse gitsin, korku yok. Sen kal. Ey, kendisi gibi pâk bu­lun­mayan!
Balıktan başkası suya doyar. Rızksız olanın günü uzar.
Olgunun hâlini, ham kişi anlamaz. Öyleyse söz kısa olmalı, vesselâm.
Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı ka­lacaksın.
Denizi bir testiye döksen, ne kadar alır? Bir günlük kısmet.
İhtiraslıların göz testisi dolmaz. Sedef, kanaatkâr olmadıkça inciyle dolmaz.
Bir aşkla elbisesi yırtılmayan kişi, hırs ve ayıptan bütünüyle temiz­len­mez.
Ey güzel sevdalı aşkımız! Mutlu ol. Ey bütün hastalıklarımızın ta­bibi!
Ey gurur ve kibrimizin ilacı! Ey Eflatun’umuz, Calinus’umuz!
Toprak beden, aşkla feleklere yükselir. Dağ oynar, hareketlenir!
Ey âşık! Aşk, Tûr dağının ruhu oldu; Tûr mest oldu; Musa kendinden geçerek düştü.
Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim, söylenecekleri söylerdim ben.
Dildaşından ayrılan kişi, yüzlerce nağmesi de bulunsa dilsiz olur.
Gül gidince ve gül bahçesi solunca artık bülbülün macerasını dinleye­mezsin.
Her şey, sevgilidir; âşıksa bir perde. Sevgilidir diri, âşıksa bir ölü.
Aşka cesareti yoksa kanatsız bir kuşa benzer o. Yazıklar olsun, ona!
Dostumun ışığı önümde ve arkamda bulunmazsa, önümden ve arkam­dan nasıl haberdar olurum ben?
Aşk bu sözün dışarı çıkmasını ister. Ayna nasıl yansıtmaz olur?
Aynan niçin yansıtmıyor biliyor musun? Çünkü yüzünden pas temizlenmemiş.

Mesnevî’den örnekler:

“Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.
Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder.
Sevgi acıları tatlıya çeker tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı doğru yola götürmektir (Mesnevî, I, 2578-2580).”

“Sevgiden tortulu sular durulur, berraklaşır.
Sevgiyle ölü diriltilir, sevgiyle padişahlar köle yapılır (Mesnevî, II, 1530-1531).”

“Nice Hintli ve nice Türkün dili birdir de nice iki Türk bir­bi­rine yabancıdır gibidir.
Öyleyse yakınlık dili başka bir dildir. Gönül beraberliği, dil birli­ğinden daha iyidir.
Gönülden; söz, işaret ve yazı olmadan yüzbinlerce tercü­man be­lirir (Mesnevî, I, 1206-1208).”

“Annenin hakkı Allah’ın hakkından sonra gelir. Çünkü O kerem sahibi senin cenini ona emanet etti.
Onun bedeninde sana şekil verdi. Taşımak için de ona hu­zur ve kabiliyet verdi
O da seni kendisine bağlı bir parça gördü. Allah’ın takdiri bağlı olanı ayırdı.
Hak binlerce sanat ve fen yarattı, böylece anne de seni sevgiyle kuşattı (Mesnevî, III, 325-328).”

“Ey Müslüman sen bizzat edep iste. Edep her edepsize sabret­mektir ancak.
Falan kişinin kötü karakteri ve huyu vardır diye şikayet eden kişi, bil ki kötü huylu olduğu için kötü huyluyu kötüler.
Güzel huylu kötü huylulara sessiz kalan, kötü karakterli­lere ta­hammül edendir (Mesnevî, IV, 771-774).”

“Bilgi Hz. Süleyman’ın iktidarının saltanat mührüdür. Bü­tün âlem ceset, ilim ruhtur (Mesnevî, I, 1030).”

“Ruhun arzusu, hikmete ve ilimlere doğrudur.Bedenin ar­zusu ise bahçeye, yeşilliğe, üzüme
Ruh yükselmeye ve sefere can atar, beden ise kazanca, ota, yi­yeceğe (Mesnevî, III, 4438-4439).”

“Gönül ehlinin ilimleri onları taşır, ten ehlinin ilimleri ise onlara yük
İlim gönüle aksederse yardımcı olur, ilim bedene yansırsa yük olur (Mesnevî, I, 3446-3447).”
“Kötü karakterli kişiye ilim ve fen öğretmek, eşkiyanın eline kılıç vermektir
Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, insan olmayanın ilim öğren­mesinden daha iyidir
Bilgi, mal, mevki ve güç kötü karakterlilerin elinde fitne olur (Mesnevî, IV, 1436-1438).”

Rubailerden örnekler:

“Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz. Müşteriyle iyi an­laşan iflas etmez.
Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de di­kenle uyuştuğu için bu kokuyu elde etti (Mevlânâ’nın Rubaileri, trc. M. Nuri Gençosman, nu, 211).”

“Gamlı yoldaşlarla oturma dedim sana! Sakın hoş meş­repli ne­şeli dostların yanından ayrılma.
Bağa geldiğin zaman dikenlik tarafına gitme. Gülden, ya­semin­den, sarmaşık gülden başkasıyla ilgilenme (Rubai nu. 1199).”
“Her nereye yönelsem ona secde edilecek yerdir orası. Altı yönde de, onun dışında da Tanrı odur.
Bağ, gül, bülbül, sema, güzel; bunların hepsi birer ba­hane, hep aranılan istenen odur (Rubai nu. 206).”

“Bağa gelin de yeşil giyinmiş dilberleri seyredin. Her kö­şedeki gül satan dükkanlara bakın.
Gül bülbüllere gülerek diyor ki; Susun susun da şu sus­muş ba­harı seyredin (Rubai nu. 501).”

Gazellerden örnekler:

“Kızıl gülün nereden elbise giyindiğini bilirim ben.
Söğüt sıralanmış yaya gibidir. Olanı kaza, kader yapar.
Sûsen kılıçla, yasemin kalkanla her biri gaza tekbiri getirir.
Zavallı bülbül neler çeker, o gülden. Âh! Neler eder o!
Bahçe gelinlerinin her biri o gül bize doğru işaret ediyor, der.
Bülbül ise, o gül ben yoksul için cilveler ediyor, der.
Çınar ağlayarak el kaldırmış, ne diye dua ettiğini sana söy­liye­yim.
Goncanın başına kim külah koyuyor, menekşenin sırtını kim iki büklüm yapıyor?
Gerçi sonbahar mevsimi çok cefalar etti. Bak! Bahar nasıl vefalı davranıyor.
Sonbahar mevsiminin yağmaladıklarını, bahar mevsimi geldi, geri veriyor.
Gülü, bülbülü, bahçenin güzellerini anmak hepsi bahane. Neden anılır.
Aşk gayreti bu, yoksa dil Allah’ın inayetini anlatabilir mi?
Tebriz’in ve dünyanın övüncü Şemseddin yine sizin hatırı­nızı gö­zetiyor (Külliyât-ı Şems, Gazel, nu. 1000).”
“Gel, birbirimizin kiymetini bilelim, sonra ansızın birbiri­mizden ayrı kalmıyalım.
Mademki mümin müminin aynasıdır, niçin aynamızdan yüz çevi­riyoruz.
Asil cömert kişiler dostlara canlarını feda ettiler. Köpek­liği bırak. Biz de insanız.
“Kul e’ûzu” ve “Kul Huvellahu”yu birbirimizin sevgisine niçin dua diye okumuyoruz.
Kötü niyetler dostluğu karartır. Niçin onları gönülden kov­muyo­ruz.
Öldüğümde beni hoşca anacaksın, niçin ölü severiz de di­riye düşmanız.
Mademki ölümden sonra barış yapacaksın, niçin ömür boyu se­nin üzüntünle sıkıntı içindeyiz.
Şimdi öldüğümü kabul et, barış yap, anlaş. Çünkü biz ba­rışta ölü­ler gibiyiz.
Mademki mezarımın üzerini öpeceksin, yanağımı öp, şimdi aynı özellikteyiz.
Ey gönül, ölü gibi sus! Bu dilden dolayı benlikle itham edil­mekte­yiz (Külliyât-ı Şems, Gazel nu. 1535).”

“Git başını yastığa koy, beni yalnız bırak. Beni; harap, uy­kusuz ve dertli beni terket
Biz sevda dalgasıyız gecede, gündüze dek yalnız. İster gel, af­fet; ister git cefa et.
Benden kaç, sen de belaya düşme, selamet yolunu seç, bela yo­lunu terket.
Biz ve gözyaşı, gam köşesine sığınmışız. Bizim göz ya­şı­mızın üzerinde yüzlerce değirmen kur.
Bir zalim güzelimiz var, kaya gibi bir gönlü var. Öldürür, kimse diyetini öde demez ona.
Güzeller şahının vefa göstermesi gerekmez. Ey solgun yüzlü aşık! Sen sabret, vefa göster.
Ölümden başka çaresi olmayan bir derdim var. Peki ben nasıl söylerdim: “Bu derdi iyileştir.”
Dün gece aşk mahallesinde bir şeyh gördüm, başıyla bize gel diye işaret etti.
Yolda ejderha varsa, aşk zümrüt gibidir, bu zümrütün ışı­ğıyla aman ejderhayı defet.
Yeter, ben kendimde değilim, sen marifetli isen Ebû Alî’nin ta­ri­hini oku, Bu’l-’Alî’nın Tenbîhi’ni yap (Külliyât-ı Şems, Gazel nu. 2039).”

Fîhi Mâ Fîh’ten Örnekler

“Bilginlerin kötüsü, beylerden yardım gören, beyler yü­zün­den düzelen, doğru yolu tutan kişidir. Beyler bana ihsan­larda bu­lunsunlar, beni saysınlar, bana mevki versinler kurun­tusuyla, on­lardan korkarak okumaya başlamıştır da beyler yü­zünden işi dü­zene girmiştir; bilgisiz­liği bilgiye dönmüştür. Bil­gin olunca da on­ların korkusundan, onların ce­zasından edep sahibi olur, ister is­temez doğruyolu bulur. Artık ne çeşit olursa olsun, ister görü­nüşte bey onun ziyaretine gelsin, ister o, beyi ziyarete gitsin, her hâlükârda ziyaret eden odur, ziyaret edilense bey. Fakat bilgin, beyler yüzünden bilgiye sahip olmamışsa, ön­ceden de, sonradan da bilgisi Tanrı için elde edilmişse o başka; balık nasıl sudan başka bir yerde yaşıyamazsa, elinden başka bir şey gelmezse bu bilgin kişinin de yolu yordamı, ancak doğru yola gitmektir; bu, onun kendi hu­yundandır. Bu çeşit bilgini yü­rüten, çekindiren akıldır. Zamanında, bil­sinler bilmesinler, her­kes onun heybetin­den çekinir; onun ışığından, onun aksinden yardım ister. Böyle bilgin, beyin kapısına gitse bile ger­çekte zi­yaret eden beydr, zi­yaret edilen kendisi… (Fîhi Mâ Fîh, trc. A. Gölpınarlı, s.1).”
“İnsana yolu gösteren derttir, hem de her işte. İnsan, hangi işe koyulursa koyulsun, o işin derdi, o işin hevesi, aşkı, gönlünde doğ­mazsa adam, o işe girişemez; o iş, dertsiz kolay gelmez ona. İster dünya olsun, ister ahiret… İster alış veriş ol­sun, ister padişahlık… İster bilgi olsun, ister yıldız; isterse baş­kası; hepsi de böyledir (Fîhi Mâ Fîh, trc. A. Gölpınarlı. s.17).”
“Şükretmek avlanmaktır, nimeti bağlamaktır. Şükür sesini duy­dun mu nimetin çoğalmasına hazırlan. “Tanrı bir kulu sev­di mi sınar, be­lâlara uğratır.” Sabrederse onu seçer, şükrederse de ak­rânı arasında seçkin bir hale getirir onu. Kimi kullar vardır, kahrı yüzünden şükreder­ler Tanrıya; kimi kullar da vardır, lutfu yüzün­den şükrederler Tanrıya; bunların her biri de hayırlıdır; çünkü şükretmek panzehirdir; kahrı lütfa döndürür (Fîhi Mâ Fîh, trc. A. Gölpınarlı, s.155).”

Kaynak: kalemguzeli.net

Fotograf: dpchallenge.com

25 Şubat 2008 Pazartesi

Gönül Dağında Bir Garip: Neşet Ertaş

Sadık Yalsızuçanlar
.
'Sağ-sol çatışması'nın şiddetli olduğu günler...Neşet Ertaş Saray Sineması'nda konser veriyor. Gençler dönemin gözde "slogan"larıyla örülü şarkılarından isteklerde bulunurlar. Neşet Ertaş biraz sustuktan sonra her zamanki mütevazılığı ile şöyle der: "Ağam, biz böyle parçalar bilmeyiz. Biz gönülle çalar, gönülle söyleriz."

Neşet Ertaş, -eski adıyla- Abdallar köyünün, bugün hâlâ kemaliyle bilinemeyen 'şaman'ı Muharrem Ertaş'tan öğrenir bu (müzikal) edebi. Babası, irfani geleneğin müzikal halkasının son büyük temsilcisidir. Heidegger'in Freiburg'da, bir konsorsiyum sonrası Japon bilgelerle söyleşirken tartıştığı 'gei-do'nun, yani sanatı, insanın kökene ulaşmak üzere girdiği bir yol olarak görüşünün belirtisi. Ertaş, selefi büyük Divan, Halk, Tekke-Tasavvuf şairleri gibi 'gönül dağı'ndan konuşan bir 'Garip'tir. Mahlas olarak seçtiği bu kelime de gösterir ki, 'dünyada garip bir yolcu gibi olmanın' sırrına ermiştir.

Televizyon programında sunucunun sorduğu soruyu, 'sizden sır çıkmaz...' diye başlayarak cevaplayan bu gerçek sanatçı, zanaat ile sanat'ın özdeş ve hakikate ulaşan en büyük yalan olduğunu bilen, böylece, 'dost eline giden seller'e, 'gözyaşını katan' bir derviştir. Ondan, yıllar önce, 'kalpten kalbe bir yol' olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç'un deyişiyle, 'kaderin üstündeki kader'in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş'ın türkülerini daha çok sever oldum.

Bizim geleneğimizde, Saadet çağından itibaren, şiirle, yani 'mülklerin en tehlikelisi' ve 'uğraşların en masumu' olan bir dille konuşmak, bir gösteriş ve oyun değil, bir düşünce derinliğinden, bir algı ve kavrayış zenginliğindendir. Yavuz Selim ile Şah İsmail'in hikayesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu, 'söz ola kese savaşı' diyen bir gelenektir. Neşet Ertaş'la babasının konuşması da geleneğin ilginç bir örneği olarak belirir. Leyla'ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı babası şiddetle karşı çıkar, 'evladım' redifli bir türkü söyler: "Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin/Hakkın vardır evlenmeye evladım/Mevlam sana yapanları kahretsin/Aslı bozuk alma dedim evladım / Dokunsalar nazif tene kir gelir/Bizden önce ceddimize ar gelir/Köle olmak şanımıza zor gelir / Aslı bozuk alma dedim evladım"

Neşet Ertaş, kendisini yaralayan 'aslı bozuk'a, 'ana'yla cevap verir: 'Ulu arıyorsan analar ulu /Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu/Analar insandır biz insanoğlu / Aslı bozuk deme gel şu insana / Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden/Aslı bozuk deme gel şu insana /Soracak olursan eğer ki benden/Aslı bozuk deme gel şu insana / Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil/Senin dediklerin evladan değil/Her hata suç bende Leylâ'dan değil /Aslı bozuk deme gel şu insana" Muharrem Ertaş, oğlunun bu 'ulu ana' göndermesine boyun eğer ve, "Küsmedim Neşedim kahrettim sana/Baban değil miydim sormadın bana/Olan olmuş yavrum ne deyim sana/Sen aklını yitirmişin evladım"

Bu şiirsel konuşma, Neşet'in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla'ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler: "Bilemedim kıymetini kadrini/Hata benim günah benim suç benim/Eliminen içtim derdin zehrini/Hata benim günah benim suç benim/Bir günden bir güne sormadım seni/Körümüş gözlerim görmedim seni/Boşa mecnun eylemişim ben beni/Hata benim günah benim suç benim"

Neşet Ertaş'la babası ve Leyla arasındaki bu hikayenin sonuçta evrildiği yer ise şudur: 'Cahildim dünyanın rengine kandım/Hayale aldandım boşuna yandım/Seni ilelebet benimsin sandım/Ölürüm sevdiğim zehirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin/ Sözüm yok şu benden kırıldığına/Gidip başka dala sarıldığıma/Gönlüm inanmıyor ayrıldığına/ Gözyaşım sen oldun kahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin/Garibim can yıkıp gönül kırmadım/Senden ayrı ben bir mekan kurmadım/Daha bir gönüle ikrar vermedim/Batınım sen oldun zahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin'

Böylesi bir zengin dilden, bugün alabildiğine ötekileştirici, sağlıklı konuşmanın önünü tıkayan kör ve kadük bir 'iletişim dili'ne nasıl saplandığımız bir yana, bu 'melal'i anlamaktan da uzaklaştık. Gönül dağından, zekanın ve onun kullanıldığı kurnazlığın ağına düştük. Adnan Yılmaz'ın 'Abdal Anıları'ndan öğreniyoruz: "Muharrem Usta'nın gençlik dönemidir. Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla... Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır. Ağa bekler ki "Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur. Çıkarlar gelirler yanıma..."
.
Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta'nın sanatına hayrandır. Bunu, beyine söyleyip "Muharrem'e haber sal gelsin" dediyse de ağa "Benim haber salmama ne hacet!" deyip geçer. Ağanın beklediği olmaz. Muharrem Usta ağaya varıp da "Düğünün varmış ağam, biz gelelim" demez. Ağa buna sinirlenir. Tez elden haber gönderir adamlarına: "Düğünüme Hacıbektaş'tan sanatçı getirin!" Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta'ya düğün davetiyesini ulaştırır. Hacıbektaş'tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar. Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta'dadır. Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta "Okuntu"ya uyarak düğüne gelir. Gelince ne görsün? Hacıbektaşlı sanatçılar Muharrem Usta'nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar. Üstelik biri de "İstek parçan var mı?" diyecek kadar ileri gider. Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta'ya bahşeylemelerini beklemektedir. "İstek parçan var mı?" sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez: "Benden, yani Muharrem Ertaş'tan, oğlu Neşet Ertaş'tan, kaynı Çekiç Ali'den, yeğenim Hacı Taşan'dan söylemeyin de ne söylerseniz söyleyin!" Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır. Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta'ya kızarak "Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?" der. Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi? "Bey bey, işte onu bir bilseydin!" Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu: "Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin biz de senden emeğimizi esirgemezdik!"

.
.
Neşet Ertaş'tan Türküler
.
Kardeş Türküler - Neşet Ertaş,
"Yanıyorum"

18 Ağustos 2006 Cuma

'Mutluluk Bilgisi'

Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig
.
11. yüzyılın başlarında Balasagun'da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adlı yapıtını 1069 yılında Kaşgar'da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmuştur.
.
Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yı kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kılacaktır.
.
Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.
.
Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.
.
Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib'in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon'un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.
.
KUTADGU BiLiG'den Sözler
.
Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.

Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!

Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.

Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!

Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.

Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.

Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar.

Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.

Bütün halka içten gelen merhamet göster.

Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.

Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.

Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.

Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.

Doğan ölür, ondan eser olarak söz kalır. Sözünü iyi söyle, ölümsüz olursun.

Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!

Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.

Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.

İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.

Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.

Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.

Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.

Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.

Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.

Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.

İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.

Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.

İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.

İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.

Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.

Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.

Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.

Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.

Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.

Gönlünü ve dilini doğru tut!

Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.

Halka faydalı ol, onlara zarar verme!

Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.

Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.

Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.

Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.

İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.

İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.

İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.

İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.

İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.

İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.

İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.

İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!

Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.

Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.

Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.

Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir.

Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.

Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.
.
Yalnız kendi menfaatini gözeten dosta gönül bağlama. Fayda görmezse, sana düşman olur, ondan vazgeç.
.
.