iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Futbol, Bahis, Şike ve Kapitalizm

Suphi Koray, Mayıs 2010
Marksist Tutum, No: 62
Geçtiğimiz günlerde aralarında ünlü isimlerin de olduğu yaklaşık 50 futbolcu şike yaptıkları iddiasıyla gözaltına alındı ve bazıları tutuklandı. Bu gözaltı furyası oldukça yankı uyandırdı, ancak şike meselesi aslında ilk kez gündeme gelmiyor. Geçmiş yıllarda da gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde şike skandalları ortaya çıkmıştı. Her ne kadar medyada münferit bir skandalmış gibi lanse edilse de şikenin futbolla iç içe geçtiği herkesçe bilinen bir gerçek. 2005 yılındaki Akçaabat Sebat-Kayseri maçı bunlardan sadece biri. Bu maçta kalecinin kendisine teklif edilen 200 bin avroluk şikeyi ihbar etmesi üzerine şike skandalı patlak vermişti. Şikeyi engelleyen kulüp başkanı Veli Sezgin vurulmuş, kaleci ise aylarca kendisine kulüp bulamamıştı. Olaylar üzerine Mecliste bir komisyon kurulmuştu. Bu komisyonun hazırladığı raporda “Türkiye’de şike ve teşvik priminin varlığı şüphesizdir” deniliyordu. Aynı raporda Türk milli takımının da şike yaptığı yer alıyordu.
Keza İtalya’da 2006 yılında ortaya çıkan şike vakasında kulüplerin hakemleri satın almaya çalıştıkları tespit edilmişti. İtalya’nın dünyaca ünlü büyük kulüpleri ağır cezalar almış, Juventus küme düşürülmüştü. Olaya karışan kişilere para ve hapis cezaları verilmişti. Geçtiğimiz günlerde yeni ses kayıtlarının ortaya çıktığı bu şike davası hâlâ devam ediyor. Geçtiğimiz senenin sonunda ise Almanya’da uluslararası bir şike soruşturması başlatıldı. Bu soruşturmada Türkiye’de de bazı maçlarda şike yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Nitekim Türkiye’deki şike skandalı da bu soruşturmanın hemen ardından patlak verdi.
Geçmişteki diğer vakaları da düşündüğümüzde şikenin profesyonel futbolla yaşıt olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üstelik ortaya çıkan şike skandalları buzdağının sadece görünen yüzü! Kapitalizmin doğası gereği futbolun profesyonelleşmesi şikeyi de beraberinde getirmiş, futbol pazarı büyüdükçe şikenin niteliği ve niceliği de değişmiştir. Bahis sektörünün devasa boyutlara ulaşmasıyla şike ile büyük vurgunlar elde etmek mümkün oldu. Bire beş veren bir maçta 200 bin lirayla bir milyon lira kazanılabilir. Bunun için kaleci veya hakemlere şantaj ve tehdide kadar çeşitli yol ve yöntemlerle şike yaptırılıyor. Tüm bunlar futbolla mafyanın sıkı bir ilişkiye girmesine de yol açmıştır. Hatırlanacak olursa yakalanmadan önce yurtdışına kaçan Alaattin Çakıcı’ya vize Beşiktaş kulübü tarafından ayarlanmıştı.
Futbolun masum ve eğlenceli bir oyundan uzaklaşıp kelimenin kötü manasıyla profesyonelleşmesi kapitalizmin eseridir. Çayırlarda mütevazı bir eğlence olarak başlayan futbol, bugün milyarlarca insanın izlediği milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun haline geldi. Çayırların yerini görkemli futbol stadyumları, amatör takımların yerini artık birer şirkete dönüşen futbol kulüpleri, seyircilerin yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizm futbolu da küreselleştirip muazzam bir kâr aracı haline getirdi.
Bugün futbolun 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılında 3,9 milyar avroluk gelir elde etti. Listenin üst sıralarında yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon avro civarında. Emperyalist piramidin üst basamaklarındaki ülkelerin takımları en zenginler listesinde de başı çekiyorlar.
Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
Futbol kulüplerinin en önemli gelir kaynağını yayın haklarından elde ettikleri paralar oluşturuyor. En zengin 20 kulübün yayın haklarından elde ettiği gelir 1,6 milyar avroya yaklaştı. Türkiye’de ise bu sene başında yapılan ihaleyi 321 milyon TL ile yine Digiturk kazandı. Havuz sistemi uygulamasına göre her sene olduğu gibi buradan aslan payını yine dört büyükler alacak. Yayıncı kuruluş ihaleyi bu kadar yüksek bir bedelle aldığına göre dekoder satışlarından ve reklam gelirlerinden büyük kârlar elde edecek. Derbi maçında geçen bir reklâm bandının bedelinin 2009’da 65 bin TL olduğunu düşünürsek, medya şirketlerinin naklen yayın ihalelerine neden bu kadar büyük meblağlarda sermaye yatırdıklarını daha kolay anlarız. Öyle ya, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez! Milyarlarca kişinin izlediği dünya kupası maçlarında çok daha büyük paralar dönüyor. 2006 dünya kupasında yayın haklarından 1 milyar avro gelir elde edildi, bu rakamın bu sene 1,2 milyara çıkması bekleniyor. Bir ay gibi kısa bir sürede sadece TV yayınlarından bu kadar gelir elde edilmesi futbolun bacasız sanayi sıfatını yeterince hak ettiğini gösteriyor.
Medya tekellerinin yanı sıra spor giyim tekellerinin de gözü futbol maçlarında ve futbolcularda. Kendi reklâmlarını yapmaları için yıldız oyunculara milyonlarca dolar verebiliyorlar veya sponsor olabilmek için kesenin ağzını sonuna kadar açıyorlar. Ama ürünlerini üreten işçilere karşı hiç de cömert değiller. Uzun çalışma saatleri karşılığında işçilerin payına düşen düşük ücret ve yoksulluk oluyor. Yıldız futbolcu sahada 90 dakika terleyip milyonlar kazanıyorken, saatlerce çalışıp ay sonunu getiremeyen yoksul işçi onu televizyonda izlerken yorgunluktan uyuyakalıyor. Yoksul emekçi ailelerden gelen yıldız futbolcuların sınıfsal kökenleri ön plana çıkartılıp pazarlanır. Dünyanın bir numaralı futbolcusu Messi’nin babası fabrikada işçi, annesi gündelikçidir. Zidane bir göçmen çocuğudur, Beckham ise İngiltere’nin bir varoş semtinde dünya gelmiştir. Böylece işçilere şu mesaj verilir: “Siz de yapabilirsiniz! Siz de milyonlarla oynayabilirsiniz.” Hem taraftarlarla futbolcular arasında sınıfsal bir bağ kurulur, hem de sınıf atlama hayalleri pekiştirilerek milyarlarca taraftar kapitalizmin gönüllü savunucuları haline getirilir. Yıldız futbolcular ilâh mertebesine çıkartılır. Onlar ilâhlaştıkça, işçiler köleleşir.
Kulüplerin diğer önemli gelir kaynağını ise maç hâsılatları oluşturuyor. On binlerce kişilik stadyumları dolduran taraftarlar, tuttukları takımın kasasına milyonlarca lira akıtıyorlar. Örneğin Avrupa’nın en zengin 20 kulübü 2008-2009 sezonunda bilet satışlarını %3,5 artırarak 1 milyar avroluk gelir elde etti. Krize rağmen taraftarların statları doldurmaları futbolun hem ekonomik açıdan hem de ideolojik açıdan burjuvazi için ne kadar etkili bir araç olduğunu gösteriyor. Taraftarlar sadece bilet değil, takımlarının formalarını, kaşkollerini, şapkalarını da satın alarak kulüplerin büyük kazanç elde etmelerini sağlıyorlar. Türkiye’deki üç büyük takım, fiyatı 100 TL’yi bulan formalardan yüz binlerce satabiliyor. Adı dünyanın dört bir yanında bilinen takımların ve star oyuncularının formaları ise çok daha büyük gelir getiriyor. Örneğin, geçen sene Ronaldo’yu 94 milyon avroya transfer eden Real Madrid, 85 avrodan sattığı 1 milyon 200 bin formadan 102 milyon avro kazanmıştı. Baş döndürücü rakamların döndüğü transfer borsası ve şapka, kaşkol, forma vs. ürünlerin gelirleri, futbolun başlı başına bir endüstri haline geldiğinin başka bir kanıtıdır. Kulüpler birer şirket haline geldikleri için borsadaki yerlerini de almış bulunuyorlar.
Şike kaçınılmaz
Pasta büyüdükçe pastayı yiyenlerin tamahkârlığı da doğal olarak artıyor. TV gelirleri, reklam gelirleri, maç hâsılatları onların gözünü doyurmak bilmiyor. Futbol endüstrisinin patronları milyarlarca insanın tutkusu ve bağımlılığı haline gelen bir oyundan nasıl daha fazla kâr elde edebileceklerinin derdindeler. Bunun kaçınılmaz sonucu bahis sektörünün alabildiğine büyümesi ve yaygınlaşması oldu. Bahis bütün spor dallarında oynanıyor. At yarışı, horoz dövüşü, tazı yarışı gibi sadece bahis odaklı etkinlikler de düzenleniyor. Hatta Nobel ödüllerinden seçim sonuçlarına kadar akla gelebilecek her türlü konuda bahis düzenlenebiliyor. Fakat hiçbirisi futbolunki kadar çok insana ulaşmıyor ve hiçbirisinin pazar hacmi futbolunki kadar büyük değil. Futbol endüstrisinin yan sanayisi gibi çalışan bahis sektörü bu yüzden burjuvazinin iştahını kabartıyor.
Tahmini rakamlara göre bahis sektörünün büyüklüğü 1 trilyon doların üzerinde. Bunun yaklaşık dörtte birini 227 milyar dolarla futbol maçları üzerine oynanan bahisler oluşturuyor. Bunun önemli bir kısmı illegal bahis olduğu için sağlıklı rakamlara ulaşmak mümkün değil. Türkiye’de yasadışı yollarla oynanan bahis miktarının bir milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Devlet bu pazarı kendi kontrolü altına alabilmek için gerekli yasal değişiklikleri 2004’te yaptı ve internet üzerinden yurtdışına giden paranın bir kısmının “İddaa” üzerinden kendi kasasına akmasını sağladı. İddaa, internetin gelişimi ve bayi sayısının her geçen gün artmasıyla çok daha kolay biçimde oynanabilir hale geldi. Her caddede bir İddaa bayii bulmak mümkün. Bayilik için sırada bekleyen binlerce kişi var. İddaa oynayan kişi sayısı arttıkça gelir de arttı. Gelir artıkça da bayi ve oynayan sayısı arttı. Hazine ve futbol kulüplerinin kasaları doldu. Pastanın büyük dilimi devlete ve sanal bayi hakkı elde eden holdinglere gidiyor. Futbol kulüplerine de gelirin yaklaşık %10’u düşüyor. Son beş yılda İddaa’dan 10,2 milyar gelir elde edildi; bunun 670 milyonu futbol kulüplerine verildi. Kulüplerin bahisten kazançları sadece bununla da sınırlı değil. İddaa’nın sanal bayi hakkını alan firmalar bazı futbol kulüpleri ile sponsorluk anlaşması imzalıyorlar. Kulüpler buradan da ekstra kazanç elde ediyorlar. Bahis sektörü ile futbol bu kadar iç içe geçince ve mevzubahis milyarlarca liralık bir pazar olunca şike kaçınılmaz oluyor. Şike yapanların amacı artık takımlarının kazanması değil, gerekiyorsa sahada kaybetmek ama bahiste kazanmak!
Spor-toto, sayısal loto, milli piyango, İddaa gibi yasal şans oyunlarına genel bir ilgi artışı söz konusu. Yasal şans oyunlarının 2007 yılında yaklaşık 5,2 milyar lira olan toplam hâsılatı %20 artarak 2008’de 6,2 milyar liraya yükseldi. En büyük ilgi ise İddaa’ya. Kurulduğu 2004 yılından bu yana meraklısı her gün artıyor ve bugünün rakamları İddaa’nın nasıl bir çılgınlık boyutuna ulaştığını gösteriyor. İddaa’da elde edilen toplam hâsılat 10 milyarı geçmiş bulunuyor. Üstelik bunun 3 milyara yakın kısmı ise 2009 yılında elde edilmiş. Başlangıçta yüz binlerle sınırlı olan oynayan sayısı bugün 3,5 milyona ulaşmıştır. İnternetteki sanal bayilerin yanı sıra Türkiye genelinde 5 bin civarında bayi mevcuttur. Bununla da yetinmeyen devlet alışveriş merkezlerine, stadyumlara kuracağı seyyar bayilerle bahis gelirini arttırmayı hedefliyor.
Kurtuluşu şansa bırakma!
Kriz döneminde şans oyunlarına artan ilgiyle burjuvazi bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Hem çok ciddi bir ekonomik kazanç sağlanıyor, hem de krizin belini büktüğü emekçilerin çareyi mücadelede değil şans oyunlarında aramalarına yol açarak kapitalist sistem için bir emniyet supabı oluyor. Her hafta milyonlarca kişi vaktini ve parasını şans oyunlarında harcamaktadır. 2008’de İddaa’ya 2,3 milyar, at yarışına 2,1 milyar, Milli Piyango’ya ise 1,8 milyar TL harcanmış. Haftada 10 ilâ 20 milyon arasında İddaa kuponu oynanıyor. Sanal bayilerin üye sayısı 1,5 milyonu geçti ve bu sayı giderek artıyor. Bu milyonlarca insanın vaktini bahis oynamakla geçirmesi anlamına geliyor.
Herhangi bir bayide ellerindeki kuponları dolduran onlarca genci görebilirsiniz. Oynayanların önemli bir kısmı yoksul gençler. Cumhurbaşkanlığının yaptığı araştırmaya göre halkın yüzde 9’u şans oyunlarına ayda 150 lira ve üzerinde para harcıyor. Üstelik umudunu şans oyunlarında arayan bu grubun yüzde 35,6’sı açlık sınırında bulunuyor.
İddaa’nın Milli Piyango’dan önemli bir farkı var. Piyango bileti alacak kişi biletini alır ve çekilişin sonucunda kazanıp kazanmadığına bakar. İddaa oynayan ise dolduracağı kupon için saatlerini harcar. İddaa konusu futbol olunca zaten sınırlı olan boş vakitler gönül rızasıyla boşa harcanmış olur. İnternetten, radyodan veya televizyondan maçlar saatlerce takip edilerek bahis kuponunun tutup tutmayacağı heyecanla beklenir. Maç sonucunu tahmin etmek için önceki maç sonuçları araştırılır, futbol maçları düzenli olarak takip edilir, gazetelerin verdiği İddaa ekleri satır satır okunur. Bir minibüste işçi bülteni okuyan birisini görmeniz düşük olasılıktır, oysa İddaa gazetesi okuyan bir işçiyi her yerde görebilirsiniz. Tekel, TARİŞ ya da Akkardan işçilerinin haklı mücadelesini duymamıştır, ama geçen haftanın maç skorlarını, golleri kimin attığını ve başka her türlü detayı size söyleyebilir. İşte at yarışı, İddaa gibi şans oyunlarının işçi sınıfını felç eden yönü budur! Umutlar bir ata ya da maça bağlanır; dertler, sorunlar unutulur; kısa yoldan köşeyi dönme hesapları yapılır. Kapitalist düzen reklâmlarıyla bunu körükledikçe körükler. Uzun çalışma saatlerine, düşük ücretlere karşı mücadele yerine hangi takımın şampiyon olacağı, İdaaa’da hangi maça oynanması gerektiği konuşulur.
Endüstriyel futbol devasa bir pazar olmasının yanı sıra burjuva ideolojisinin hâkimiyetine katkıda bulunan güçlü bir araçtır aynı zamanda. Endüstriyel kapitalist futbol kitlelerin afyonudur. Bahis oyunlarının yaygınlaşması futbolun bu uyuşturucu etkisini daha da artırmıştır. İşçiler, sınırlı boş vakitlerini endüstriyel futbola ayırırken, kapitalizmin iğrenç çarkları dönmeye devam eder. Zihinlerin uyuşturulup esir alınması sayesinde kapitalizm pisliklerini her yere bulaştırır. Hem bahiste, hem sahada kazanan burjuvazi olur. Nazım Usta’nın dediği gibi “kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin canım kardeşim”!

27 Haziran 2011 Pazartesi

Fikret Başkaya İle Kapitalizm Üzerine

Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Mayıs-Haziran 2011, Sayı 18
Fikret Başkaya İle Koridor Dergi İçin Söyleşi
Nalan Temeltaş

Size de öyle gelmiyor mu? Sanki Fikret Başkaya’yı düşünsel dünyamızdan çıkarırsak ciddi bir boşluk oluşacak. Yüzünün yarısı umutlu bir netlik, öteki yarısı sosyalizmde ısrar. Seveni, sevmeyeni, takip edeni, kayıtsız kalanı açısından da. Yıllar önce yazdığı ve akabinde cezaevine gireceği “Paradigmanın İflası”nda da ( Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş ) henüz yayımlanan ve söyleşi nedenimiz olan “Yeni Paradigmayı Oluşturmak” ( Kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve aciliyeti üzerine bir deneme ) kitabında da düşün dünyasına yaptığı katkıyla, bilimsel eleştiriye devam ediyor. Her seferinde olduğu gibi tarihin sokaklarını işaret ederek! Hayatın tam da içinden önerileriyle zorla güzellik olacağı ihtimali üzerinde duruyor. Teyibi uzatmadan evvel, çağrı merkezlerinde sık karşılaşılan ‘’ Kalite ve güvenlik standartları gereği görüşmeniz kayıt altına alınacaktır hocam!’’ esprisiyle kapitalizmin kötülüklerine gülmedik desem yalan olur.

“Yeni Paradigmalar Oluşturmak” kitabınızda bahsettiğiniz en fazla 500 yıllık kapitalizmin , insanlığın dertlerine deva olmadığı, aksine başlarına bela olduğu fikrinden yola çıkabilir miyiz hocam?

Aslında kapitalizmin tarihine baktığımız zaman, Kolomb’un macerasıyla [1492] başlayan bir süreç. Tabii bir mayalanma dönemi var. Belki 10. Yy’a kadar geriye gidiyor ama biz mayalanma dönemini dikkate almazsak 16. yy başında kapitalizmin ilk dönemi olan merkantilist emperyalizm başlıyor. İlk tahribat Amerika kıtasında oluyor, biliyorsunuz. Kolomb Amerika’ya ilk adım attığında kuzeyden güneye bütün Amerika’nın 80 milyon nüfusu olduğunu varsayılıyor. Aradan 50-60 yıl geçtikten sonra, yani 1600 lerin ortalarında gelindiğinde, kıtanın nüfusu 10 milyona düşüyor. Bu bir jenosid, hem de müthiş bir jenosid. İlk vardıklarında orada birikmiş hazineleri yağmalıyorlar. Ordaki uygarlıkları İnka, Aztek, Mayaları tahrip ediyorlar. Birikmiş olan devasa altını, gümüşü, değerli taşları yağmalayıp Avrupaya taşıyorlar. Bir süre sonra bakıyorlar ki her taraf altın, yerin altı, kıymetli maden gümüş dolu, üstünde müthiş verimli topraklar, fakat bu sefer de çalışacak insan kalmamış. Bu yüzden de Afrika’dan köle ticareti başlıyor. Devasa bir nüfus oradan koparılıyor, yok ediliyor. Velhasıl ikinci bir jenosid yapıyorlar. Bütün bu birikimlerin sonunda Avrupa zenginleşiyor, sanayi devrimi denilen bu birikimler üzerine inşa ediliyor. (Elbette tek neden bu değil). Sanayi devriminden sonra, yani 1800’lerin başından sonra ikinci bir hamle ile; bu sefer eski dünyaya yöneliyorlar. Hindistan, Afrika’nın doğusu, kuzeyi, Orta-Doğu… Sanayi devriminden sonra, kapitalizmin ilk yapısal krizinden sonra (1870‘li yıllar) yeni bir saldırı başlıyor. İşte dünyadaki şekillenme o zaman tamamlanıyor. Tüm dünyadaki emperyalist ülkeler grubu Avrupa’nın batısı, Avrupa’nın uzantısı olan ABD, Avusturalya filan ve bunun dışında kalan bir dünya, ikili bir dünya sistemi oluşuyor. Dünya, sanayisi olanlar- saniyesileşmiş ve sanayisi olmayanlar şeklinde iki kutba ayrılıyor... Yani Avrupa’nın zenginliği, ihtişamı ne denirse densin dünyanın geri kalanının beşeri ve doğal kaynaklarının yağmalanması üzerine oturuyor. 2. Dünya savaşından sonra beşeri ve doğal kaynakların yağmalanmasında müthiş bir artış ortaya çıkıyor. Mesela 1960 yılında dünyanın doğal kaynaklarının % 60 ı kullanılabilir durumda yani % 40’lık henüz kullanılmamış kaynak varken, şimdilerde % 120’si kullanılıyor. Doğanın kendini yenileyebilirliğinin ötesinde bir kullanım düzeyi söz konusu... “Çığırından çıkmış bir Dünya” yani. Yine kapitalizmin ikinci yapısal krizinden sonra, 1970’lerde neoliberalizm denilen emperyalist saldırının derinleşmesi, yoğunlaşması ve kapsama alanının genişlemesiyle birlikte, sosyal kötülüklerde hızla derinleşiyor. Velhasıl sosyal ve ekolojik kötülüklerin derinleşmesiyle tam bir “Sürdürülemezlik” tablosu ortaya çıkmış durumda. Bu kadarla da değil; insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehdit eder duruma geliyor. Onun için vakitlice geçerli paradigmanın dışına çıkmak gerekiyor.

Kapitalizmi milyonlarca insana gıda, eğitim, tıbbi bakım sağlama konusunda başarısız. Tarihsel sosyalizmi ise, en azından bu bahsi geçen konularda sınırlı kaynaklara ve alışkanlıklara rağmen başarılı sayabilir miyiz?

Şimdi biliyorsun, 20 yy. başlarından itibaren kapitalizme, emperyalizme, kolonyalizme karşı kapsamlı bir başkaldırı var. Aynı zamanda emperyalist ülkelerde işçi sınıfının mücadelesi var. Bu başkaldırılardan birinin sonucu da Sovyet Devrimi, işte onun devamı olan devrimler. Bunlar, farklı bir toplum projesiyle tarih sahnesine çıktılar fakat bir çok zaaflarla malul oldukları için maalesef sürdürülebilirliği sağlayamadılar. Yani kalıcı olamadılar. İstersen niçin başarılı olamadıkları tartışmasını bir kenara bırakalım. Sonuçta bazı alanlarda sosyal hizmetlerin sağlanması, açlık sorununun çözümü gibi alanlarda görece başarılıydılar ama başarıyı bir bütün olarak düşünürsek sürdürülebilemez oldukları ortaya çıktı, iflas ettiler, çöktüler. Yani sorudan herşeye rağmen bunların ihya edilmesi gerektiği gibi bir anlam çıkarmam gerekiyorsa, asla öyle bir şey mümkün değil! Çünkü insan sadece karnı doyması gereken bir yaratık değil biliyorsun. İnsan birçok şeyin bir bütünü. Özgürlük istiyor, adalet istiyor, haysiyetini korumak, haysiyetli bir yaşam istiyor, özgür yaşamak istiyor; velhasıl kendi kaderini tayin etmek istiyor, saygın bir varlık olarak yaşamını sürdürmek istiyor... Ben şahsen Marksist bir insanım, insanlığın geleceğinin Komünizmde olacağından hiç şüpheye düşmedim. Kapitalizmle komünizm arasında üçüncü bir seçenek yok da ondan... Eğer bilen varsa söylesin! Niçin hiç şüphe etmediğimi saatlerce de anlatabilirim ama biz insanlara maddi şartları iyileştirecek diye Sosyalist / Komünist olmuyoruz ki! Mesele domuzu doyurmaktan ibaret olsaydı, her şey kolay olurdu... Ama ortada adı ‘insan’ olan bir varlık var...

Çok değil, 30 ya da 40 yıl içerisinde ekolojik tahribatın had safhaya varması ve milyonlarca insanın çevresel mülteci olması bekleniyor. Buna sebep olacak olan iklim değişikliklerinde kapitalizmin rolü nedir?

İklim değişikliği bugünkü tempoda devam ederse, bir kere çölleşmenin yaygınlaşması, sel felaketleri, su baskınları, tsunami gibi felaketlerin çoğalması demek. Aynı zamanda da, buzulların daha fazla erimesi sonucunda deniz seviyelerinin yükselmesi demek. Pasifik okyanusu, Atlantik okyanusu, özellikle Güneyde yaşayan insanları düşünün, müthiş bir nüfusun bulunduğu yerden kovulması zorunlu hale gelecektir. Şimdiden yavaş yavaş belirtileri de var, bildiğiniz gibi. Mesela atmosferin ısınması ve iki derecelik bir yükselme bile, bizim şu anda hayal bile edemeyeceğimiz ekolojik toplumsal, sosyal ekonomik sorunlar doğurma istidadı taşıyor. Bir kere bunun bilincine varmak gerekiyor. İkincisi de, gereğini yapmak gerekiyor. Eğer bütün bunlar kapitalist paradigmanın ortaya çıkardığı insânî, sosyal, ekolojik kötülüklerse, o halde biz kapitalizmden çıkmayı acilen başarmalıyız. Yani iki şeye dikkat çekmek gerek. Bir, kapitalizmden çıkmamızı gerektiren bir durumla yüzyüzeyiz. İki, bunu acilen yapmamız gereken bir durum söz konusu. Aksi taktirde, geriye kurtarılacak pek bir şeyin kalmaması riski var. Bak başka bir şey söyleyeyim sana. Benim bu kitapla ilgili ya da diğer konferanslarımda fark ettiğim bir şey var. Tabii Burjuva çevrelerle yaşam alanlarımız çakışmadığı için, onlarla ilgili bir şey söyleyemem ama onun dışında birçok çevreden insanla karşılaşıyoum. İki türlü ‘anlayış’ [‘anlayışsızlık’] dikkatimi çekiyor. Diyeceksin ki, bu kalıcı olur mu? Değişir, değişeceğini de umuyorum ama şu an için tesbit ettiğim şöyle bir anlayış var. İnsanların bir kısmının yangından haberi yok! Yani onlar şeylerin olağan rotasında gittiğine dair bir anlayışa sahipler. Bir kısmı yangından haberdar ama kendisinden uzakta olduğunu düşünüyor. Benden sonra tufan aymazlığı işte... Fakat dikkat et, işte Japonya’da bir deprem oldu, arkasından tsunami geldi. Bu ikisi büyük felaketlerdi ama bence asıl felaket nükleer felakettir. Bir deprem, bir tsunami olur, bir yıkım tablosu ortaya çıkarır ve orada kalır. Oysa nükleer söz konusu olduğunda ‘başlar ve devam eder, artık hiç bitmeyen, on yıllar, yüz belki bin yıllar sürecek bir ‘felaket’ söz konusudur... Aslında doğal felaket değil, insanların peydahladığı bir şeyin sonucu olduğu için bence ona felaket demek doğru değil. Asıl hata nükleer santrallerin kurulmasıydı çünkü... Ben bu durum oluştuğunda, nükleer tartışmanın gündeme geleceğini düşünmüştüm. Maalesef egemen medya süratle bu sorunun üstünü örtmeyi, yeni gündemlere insanların ilgisi kaydırmayı yegledi ve başardı... Mesela Libya’daki durum Tunus ve Mısır’ın daha uzun süre gündemde kalmasına mani oldu gibi. Çok sevimsiz bir tablo ortaya çıkıyor. Yani mesela, şimdi emperalist bir savaş yürütülüyor Libya da: önce bir medya yalanları savaşı yürütülüyor, arkasından savaş geliyor. Tabii bunlar bu alçaklığı beş yıldızlı yaparlar. Söylemleriyle gerçek arasındaki uyumsuzluk beş yüzyıl gerilere gidiyor. Mesela başlarda İspanyollar ve Portekizliler, Amerika kıtalarına ilk vardıklarında dediler ki; Hristiyan olursanız ruhunuz cennete gider. Tabii nasıl cennete gittiklerini kısaca başta anlattık... Sanayi Devriminden sonra; dediler ki sizi uygarlaştıracağız 1945 den , ikinci emperyalist savaştan sonra ise sizi kalkındıracağız, dediler. Yani hep bir şey sunuyorlar. Oysa birçok insanın bilmediği Kolonyalizmin bir altın kuralı vardır. Fransızcası çok güzel ama Türkçeye çok güzel çevrilemiyor. Diyor ki ’’ Egemen olmak için ver, almak için egemen ol!’’ Yalnız bir tuhaflık şu ki; onların verdiği şeyler hep manevi ama aldığı şeyler hep maddi! Mesela ne yapıyor; işte sivilleri koruyor, tabii bu insani bir şey. Libya’da yaptıkları gibi... Karşılığında ne alıyor: Petrol! Onun verdiği şey manevi ama. İşte tabi bu insani yardım, insânî müdahale, hep bu emperyalist kurguyla ilgili yalanlar. Tabi bu durumun yaratılmasında medyanın ve sosyal düşüncenin büyük vebali var. Çünkü gerçeğin üstünü örtüyorlar.

Teknoloji karşısında büyülenmiş insanların, kitabınızda bahsettiğiniz doğanın dengesine katkıda bulunan kertenkeleler, ölü kuşlar, solucanlar için kaygılanması veya doğa tahribatının sonuçlarını kestirebilmesi ne derece mümkün ? Bu sorunun yanıtı sosyal medya ile örgütlenme tartışmalarıyla bağ kurabilir mi?

Kapitalizm kendi eğilimleri ve dinamikleri açısından sürekli teknolojiyi yenilemek, geliştirmek ‘zorunda’ olan bir sistem. Bu Kapitalizm açısından kaçınılmaz bir zorunluluk. Üretim kar için yapıldığından, üretilen her teknolojinin insan refahıyla ancak dolaylı bir ilgisi vardır. Fakat ileri teknolojinin mutlaka olumlu, yararlı olduğuna dair de genel bir “bilinç” de geçerli. Bu hakim / egemen bilinç solda da var maalesef. Mesela evvelsi gün İstanbul’da Özgür Üniversite’nin açılış dersindeydim, tam da bu temayla ilgili bir tartışma açıldı. Samimi solcu bir dostumuz, teknolojinin tarafsız bir şey, kullanıma bağlı sonuçları olabileceğini söyledi. Otomobil teknolojisi mesela; iyi de sen arzuladığın sistemde bunları ürtemeye ve kullanmaya devam mı edeceksin? Ama şöyle hayırlı bir sonucu da var ki, sorunlar büyüdükçe ve kendini dayattıkça, çözümlerinin de zorlayan bir yanı var. Egemen medyada bu soruların cevaplanması mümkün değil. Zaten medya, şu anda büyük sermayenin ta kendisi. Ondan etik, insânî bir şey beklemek iyimserlik olur ama her şeye rağmen sosyal medyada itirazların büyüme, güçlenme, filizlenme ihtimali var bence de. Kendiliğinden cevap arayanlar çoğalıyor, bu da umut verici. Nitekim insanlar bizim gibi Kapitalizm demeden, Emperyalizm demeden de çıkış yolları arıyorlar; hasarlarına karşı bireysel olarak da kendilerini korumaya çalışıyorlar. Bir başına buradan bir şey çıkmaz ama başka şeylerin başlangıcı olabilir. Mesela benim İzmir Karşıyaka da bir yeğenim var. On km. mesafeden süt getirtiyorlar. Muhtemelen o süte güvendiği için onun saf süt olduğuna inandığı için bunu yapıyor. O sütten yoğurt, sade yağ filan yapıyorlar. İmkanım olsa, ben de hormonlu, ne idiğü belirsiz şeyleri tüketmek istemem tabii...Yani bireysel çıkış arayışları, çok bilinçli olmasa da var. Olayların vehameti büyüdükçe insanlarda soru sorma kabiliyeti, yeteneği ve potansiyeli de onunla paralel artıyor ve artacak neyse ki. Aksi halde, durum daha da vahim olurdu.

Sosyal medyayı da bu açıdan , insanların sorularına cevap aramaları açısından daha özgür bir alan olarak düşünebiliriz. Mesele; ben de, sen de reklamların tahribatından son derece rahatsızız. Biz reklamlarla ilgili bir yazı yazsak, eleştirsek bu büyük medyada yer bulması mümkün mü? Bir TV kanalı zahmet edip benimle reklamlar üzerine bir söyleşi yapalibir mi? Öyle bir şeyi aklından geçirebilir mi? Dolayısıyla, verili medya dışındaki alanlar bize kalıyor şimdi. Bu nedenle önemli tabii.

Cumhuriyet kavramı ve söylemi, “Rejimin gerçek niteliğini gizleyen, üstünü örten bir örtüydü.” diye geçiyor kitabınızda. Buradan hareketle, bu örtüyü başta sol çevreler olmak üzere aralayan var mı?

Bu güzel bir soru. Solun bir zaafına gönderme yapıyor. Şöyle ki; sen siyaset arenasına çıkıyorsan, siyasette bir iddian varsa, bi kere tarihini bileceksin. Hem de iyi bileceksin. Nereden geldiğini bileceksin , bulunduğun yeri, konumunu tesbit edeceksin. Biz de hatırı sayalır bir sol gelenek yok maalesef. Başka ülkelerdeki gibi 1800’lerin ortalarından beri oluşmuş bir gelenek yok. Zaten 1960’lara kadar da, sol yasak biliyorsun. İşte bir Komünist partisi var ki; zaten Sovyetler birliğinin diplomatik bir aracı; işte törenlerde bir pankart taşıyarak geçecek, Kemalist rejimin her yaptığını destekleyen, onun yedeği, ideolojik meşrulaştırıcısı bir sol! Buna rağmen bile cezalandırılıyorlar tabii. Türkiye’de sol hareket 1960’larda bir kitle hareketine dönüştüğü zaman, ben de içindeydim. Mesela ilk işçi partisi kurulduğunda, gidip hemen üye oldum. Doktora yapmak için yurtdışına gittiğim zamana kadar, mülkiyede öğrenciyken piyasada Sosyalizm adına satılan tek bir kitap yoktu desem yalan olmaz. Hatta bir gün inadına aradım, bir küçük broşür buldum, böyle ince bir şey. Onu da yazan İngiliz İşçi Partisi’nden bir dönek... Aksi halde yayınlanır mıydı? Karşı propogandanın aracı... Öyle ki, biz kendi aramızda sabahlara kadar tartışırdık, yazılı bir şey bulmak mümkün değildi. Konuşup soracağımız biri de yoktu. Ya da belki vardı da, bir “eski tüfek” ama biz bilmiyorduk. Sol 60’ların ortasından sonra kitle hareketine dönüştüğü zaman, ideolojik bir geri plana dayanmaktan çok mücadelelerin coşkusuyla hareket ediyordu, bir çeşit refleks. Dünyanın güzel bir dönemi tabii o zaman. Vietnam savaşı sürüyor, Küba’da devrim olmuş, bağımsızlık savaşları hala devam ediyor, Che Guevera Güney Amerika dağlarında...

İnsanlar ne kendi tarihi hakkında, ne sosyalizmin tarihi hakkında, ne de Sovyetlerin niteliği hakkında bilgi sahibi değil. Kendi tarihi zaten resmi tarihle beslenmiş. Türkiye’nin bir antiemeperyalist bir savaş verdiğini, bu işi Mustafa Kemal’in yaptığını, Mustafa Kemal’in bir devrimci olduğunu düşünüyor. Ordu gençlik elele gibi sloganlar. Tabi bunun dışında da, çok hârika insanlar yok değildi. Mesela M. Ali Aybar Sovyetlerin Çekoslovakya’ yı işgalinde şiddetle karşı çıktığı için, Stalinist sol tarafından lanetlendi biliyorsun. O çevreler lanetledi onu da zeten. O zamanki sol kalkınmacı bir sol. Kalkınmacı olunca tabii, böyle şeyleri sorun etmiyor. Asıl tartışılması gerekeni tartışmaya cüret etmiyor. Ne kendi tarihini ne Sovyetlerin niteliğini sorun etmiyor.

O zaman iki şey olsaydı. Birincisi, Sovyet deneyimi hakkında nitelikli bir tartışma yürütülseydi, sovyetlere laf edenle, yumruk yumruğa kavga ediyorduk. Çünkü kafamızdaki orda bir cennet olduğuydu. Türkiye’nin tarihi hakkında, burda yapılan Kemalist İnkılaplar hakkında, kendi sınıfsal konumu gereği bir yaklaşımı, bir perspektifi olsaydı, şimdiki solun biraz faklı bir yerde olacağını çok net söyleyebiliriz. Çünkü kendi ayaklarının üstünde duracaktı mesela. Devletin niteliği hakkında bilgisi olsaydı mesela, sağ-sol provakasyonlarını sezebilirdi. Çok önemli, çünkü bu bilgilere sahip olmadığı için, rejimin elinin daha güçlenmesi mümkün oldu. Yalnız şunu söylemekte de yarar var. Solun kendisi de yabancılaşmıştı zaten. Oysa, Marksizm demek eleştiri demektir! Soldan eleştiri yoksa o sol artık ölüdür. Zira ona can/kan/ hayat veren eleştiridir... Üstelik Marks’da kalmayacaksın, ondan hareket edeceksin. Bunların hiçbiri yapılmadı. Ama tam tersi yapıldı. Marks’ın öğretisini dondurdular, ondan bir resmi ideoloji ürettiler. İşçi partilerinin, Komünist partilerinin, kendisine Komünist ya da Sosyalist diyen devletlerin, otokratik rejimlerin meşrulaştırıcı ideolojisine dönüştürüldü. Mesela kitapta da yazdım, bir çok yerde de söyledim: Sovyetler Birliğinin çökmesinin tartışılmaması müthiş bir olaydır. Koskoca bir sistem çökmüş, sen hiçbir şey olmamış gibi yapıyorsun. Teorik eleştiri yeteneğini tamamen kaybettiği için işte sol paradigmanın da yenilenmesi gerekiyor. Aksi halde o malzemeyle, o donanımla yürütülebilecek bir şey değil. Bir sürü sapmayı, bir sürü yanlışı içeriyor neticede.

Cumhuriyeti Türkler ve Kürtler ortak kurdular ama sonra Kürtler denklem dışına itildiler söylemindense, halkların Cumhuriyetle temasının jandarma ve vergi memurları vasıtası ile olduğu kadardır tesbitinizi güncel Kürt siyaseti ile de bağ kurarak biraz açabilir misiniz?

Resmi tarih şöyle bir klişe dayatmış. Okullarda, üniversitelerde, ders kitaplarında, siyasetçilerin ağzında olan; yeni bir devlet kuruldu ve bunu da M. Kemal yaptı diye. Bir, burda tarihi bir hata, yalan var. Bir de ondan sonra yapılan inkılapların niteliğine dair de bir yanlış anlama var. Bana bir tane inkılap söyleyin ki, filan yerde yaşayan adamın yaşamıyla ilişkisi olsun. Bu inkılapları rejimin halk üzerindeki kavrayıcılığını, baskıcılığını, denetleme gücünü takviye etmek amacıyla yaptılar. Başka türlü yapabilirler miydi? Yapamazlardı. Niçin? Sınıfsal niteliğine bakın. Kim ki bunlar ve neyi temsil ediyorlar? İnsan merak etmez mi? Yoktan var edilmiş bir Cumhuriyet, yüzyılda bir çıkan bir dahi lider, yoktan bir vatan yaratıyor ve halka hediye ediyor ise; Mondros Mütarekesini kim imzaladı? Ankara antlaşmasını? Londra antlaşmasını? Lozan’ı kim imzaladı? Orada devlet duruyor yani. Kürt siyasetçileri son on yılda resmi idieoloji ve resmi tarih eleştirisini pek sorun etmiyorlar. Bu durum, yaptıkları, yapmak istedikleri siyaset için önemli bir handikap oluşturacak mahiyette. Gerçi devlet kurulmadı, zaten vardı ama rejimin adının Cumhuriyet olarak değiştirilmesinde bırakın Kürtleri, Türklerin de bir dahli olmuş değil... Söylediğim gibi orada söz konusu olan bir darbedir. Daha fazlası değil... Zaten darbenin hakikisi 1908 de yapılmıştı. Ben esaslı bir kırılma noktası görmüyorum ama illa da bir kırılma noktası söylenecekse 1908’den bahsedilebilir. Niçin? Padişahın yetkilerini sınırlamışlar, Anayasal Monarşi getirmişler. Monarşi süratle diktatörlüğe dönüşmüş o ayrı . M. Kemal işte o monarşiyi de yok ediyor. Dikta rejimi kuruyor. Tabii bunu da tek başına yapmıyor. Fakat o tarihlerde resmi tarih tarafından uydurulmuş, bir tür asr-ı saadet çağı safsatası söz konusu ki, [aydın denilen] diplomalı taife öyle bir dönemin yaşandığına inanıyor... Yani onların Atatürk sevgisini anlıyorum, samimiler ama biz işe öyle bakamayız. Geniş halk kitleleri tarafından bakacaksın, sınıfsal perspektiften bakacaksın, bir ütopyaya yönelik bakacaksın. Olumsuzlama / olumlama diyalektiğidir bu. Hayal etmekle düşünme arasında Çin duvarı mı var? Kaldı ki, eskiden hayal bile edilemeyen bir sürü şeyin ne kadarı gerçekleşiyor baktığımızda. İşte bütün bu tip şeyler resmi ideolojiden kaynaklanıyor. Peki bunlar nasıl bu kadar rahat olabiliyor? Bu durum Türkiye’nin entelektüel azgelişmişliğiyle, sınıf mücadelesinin zayıflığıyla, emekçi kitlelerin örgütsüzlüğü ile doğrudan ilgili. Nitekim biz Özgür Üniversite olarak resmi tarih ve resmi ideoloji eleştirisine çok büyük önem verdik, çok sayıda yayın da yaptık zaten. Ben de zaten son 20 yılda üniversiteden ayrı olarak da özel çaba gösteriyorum, çünkü önümüzü görebilmemiz, yolumuzu bulabilmemiz için tarihimizi bilmemiz gerekiyor. Boşuna “anlamak aşmaktır” denmemiştir. Tabii burda irade de son derece önemli. Düşünmek lazım tabii... Söz konusu sorun nasıl ortaya çıkmış? Yüce tanrının bir müdahalesi ile mi olmuş, yoksa bir takım insanların, bir takım çıkarların, onların sözcülerinin, siyasetçilerinin verdiği kararlar, uyguladığı politikalarla mı ortaya çıkmışır? Eğer öyleyse; biz de diyebiliriz ki, o zaman eğer bunlar iradi olarak böyleyse -ki böyle o halde başka insanlarda biz de başka şeyler yapmaya potansiyel olarak hazırız demektir. Bizim elimizin de armut toplamadığını, toplamaması gerektiğini de hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.

Günümüzde her şeyde olduğu gibi, düşünsel üretiminde metalaşmasında egemenlerin dayattığı ‘’rekabet’’ sizin sözünüzle, suni ‘ doğal seleksiyon’ memleketteki düşünsel fakirliği açıklayabilir mi?

Felsefenin Sefaletinde Marks: “ En sonunda insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış - veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır.” diyordu. Aradan geçen zamanda durumun nasıl vahim bir aldığını, nerelere geldiğini söylemeye gerek var mı? Kapitalizm bir meta uygarlığı, sermaye uygarlığı, yani canlı olan her şeyi ölü metalara dönüştüren bir uygarlık. Canlıyı sevmiyor. Marmara denizine bak anlarsın. Bundan 70 yıl evvelki canlı kompozisyonunu bir düşün, balıkları. Şimdiyse balık bile yok, olanlar da zehirli. Nefes aldığın havaya bak, sokaklara bak, sokak diye bir şey kalmamış. Sokak diye bir şey kalmazsa çocuklar oynayamaz. O çocukların sağlıklı insanlar olarak büyümesine imkan yok. Bırak oynamayı, yürümek bile problem. Çünkü kaldırımlar, sokaklar araba dolu. Biz ne yapacağız, uçacak mıyız yani? Her şeyi hızla metalaştıran, her şeye hızla nüfuz eden, her şeyi dejenere eden, onu tersine dönüştüren akıl almaz bir süreç bu. Bu süreç, bütün alanlarda etkiliyse, entelektüel alanı da, estetik üretimi de, herşeyi de etkiliyor. Bazen ürperdiğim oluyor mesela, bakıyorum anlı şanlı bir tiyatro sanatçısı, hiç gereği yokken bir reklama çıkmış, kendini maskara ediyor. Ya da durumun ne kadar vahim olduğunu bilmiyor. Bir sanatçı açlıktan ölse bile bunu yapmaz! Ki bunlar bir fazla eşya daha edinmik için bunu yapıyorlar. İşte bütün alanları, her şeyi, işte üniversiteyi de dejenere ediyor. Üniversite budur bak ; bu rejimin ideolojisinin üretildiği, bu rejimin çarklarını çevirecek kişilerin üretildiği, sermayenin ihtiyacı olan işgücünün üretildiği bir kurumdur. Asla bilim filan üretilen bir kurum değildir. Misyonu belli, varlık nedeni bu. Şimdi bir adım daha ötesi; artık üniversite denilen kurumlar tam birer ticarethaneye dönüşüyorlar. Kapitalist bir işletmeye dönüşüyorlar. Şimdi sen kapitalist bir işletmeden ne beklersin? Eskiden hiç değilse aradan çıkan bir iki istisna olurdu, şimdi o kadarı da yok. Düşün ki, bir adamla tanıştım, iş adamı, bir sürü şirketi var, hocam bir de üniversite kuracağım deyince; artık bundan sonrasını konuşmayayım, dedim... Bir de şu da var ki, kapitalizm insanları sürekli koşmaya mecbur ediyor. Hep bir yere yetişecek, oraya gidecek, buraya yetişecek. Ne yapacak yetişip de Allah aşkına? Yani bir yandan hayatını kazanırken, diğer yandan kendi hayatından feragat ediyor. Tuhaf bir kör gidiş işte... Tabii entelektüel alanda da durum aynı ölçüde vahim...

Mülkiyet hırsızlık mı özgürlük mü? Başımızı sokacak bir ev, mütevazı bir araç da bu sınırlara dahil mi?

Oradaki sınır şu; bir başkasının emeğini sömürmeye imkan veren araçlara sahipsen, onun ürettiği değere, zenginliğe el koyabiliyorsan ondan sonrası mülkiyet işte. Fakat orada kafa karıştıran sorunu şöyle konuşabiliriz. Mesela bir türkücü medeni bir toplumda türkü söyleyerek para kazanamaz, türküden geçimini sağlayamaz. Çünkü öylesi bir toplumda insanların şarkı söylemesi, alışveriş konusu yapılamaz. Fakat bakıyorsun ki, günümüzde adam milyarların sahibi. Nasıl oluyor? Oligarşinin el koyduğu zenginlik, oligarşinin üyeleri tarafından paylaşılıyor. Bakıyorsun adamın harcadığı emekle kabili mukayese olmayan müthiş bir serveti var. Mesela bunun kötü bir örneği bir büyük hırsız, yani kapitalist metresine lüks ev, lüks arabalar, pahalı giyecekler, mücevherler filan alıyor. O zaten çalınmış olandan pay alıyor demektkir. Harcanan emekle, emeğin karşılığı ile hiçbir ilişkisi yok. Fakat mülkiyete dair bir yanlış anlama var toplumda. Kaleme sahip olmakla, kalemi üreten fabrikaya sahip olmayı aynı kategoride görüyor. Benim kitapta vurgulamak istediğim oydu. Ancak şu da var ki, mülkiyet hırsızlıktır. Bana göreyse gasptır. Zor ve hileyle ele geçirilendir. Bir insan ne kadar yetenekli, ne kadar çalışkan olsa da üretebileceği şeyin sınırı, dolayısıyla sahip olabileceği şeylerin sınırı bellidir. Kavramlar üzerinde özellikle sol muhalefetin titizlikle durması lazım. Global olarak düşündüğün zaman; bir oligarşi var, bunların akıl almaz bir tüketimleri var. Bu kitleyi dünyanın nüfusuna oranlarsan çok sayıda değil, geniş değil. Fakat onu taklit eden bir orta sınıf var ki, oldukça geniş. Asıl orası tehlikeli işte; tüketim, doğanın tahribatı, bütün bu kötülükler orada meydana geliyor. Doğanın, denizlerin kirlenmesi, canlı türlerinin yok olması, insânî yabancılaşma vs. Alternatif bir toplum projen olduğu zaman, bu tip şeyler de yerli yerine oturur zaten. Üretimi - tüketimi bulunması gereken zemine çekmek lazım. Bir tarafta insan mantığını zorlayan bir tüketim çılgınlığı var, israf ve yok etme var, öte tarafta da milyonlarca aç, içme suyuna, temiz havaya erişemeyen, geleceğe dair güveni olmayan, devasa bir kitle de var. Sendikalar var Türkiye’de ama anayasa taslağını TÜSİAD hazırlıyor. TÜSİAD kaç kişi? Onların anayasası kaç kişiyi ilgilendirebilir? Neyin hizmetinde olabilir? Sendika sendika olmadığı için bu tarafta bir çalışma yok yani. Tamamiyle dejenere olmuş, sermayenin, devletin bir aracı haline gelmiş, oligarşinin parçası olan bürokrasiler bunlar. Aralarında iyi, birkaç namuslu insan olması bizim tahlilimiz etkisizleştirmez tabii. Sendika ne yapacak? Gelin bu zenginliği tartışalım diyecek. Yoksulluğu tartışırsan 1-0 mağlup başlarsın çünkü. Zenginlik olması için yoksulluk şart da ondan. Kapitalizmde başka türlü olmaz da ondan.. Bu kutuplaşma yaratan bir sistemdir. Birinin kalkınması, diğerinin az gelişmişliği ile mümkün yani.

Kapitalizmden çıkmak üzerine yaptığınız önerileri kimler (devletler, medya- alt sınıflar, silahlı silahsız örgütler, entelektueller vs.) üstüne almalı sizce?

Sadece insanlara neler yapılabilirliğine dair refleksiyon imkanı veren öneriler bunlar. Böyle şeylerin mümkün ve gerekli olduğu bilincini güçlendirmek, yaygınlaştırmak gerekiyor. Bir kere, bu dünyayı değiştirmek gibi samimi düşüncesi olanlar üstüne almalı. Bu düzenden şikayet edenler bunu üstüne almalı. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sonuçlardan muzdarip olan herkes üstüne almalı. Hepsinden önce de; komünist bir toplum perspektifi olanların bu ve benzeri önerileri tartışabilmeleri gerekiyor. Global olarak oligarşiyi, azınlığı çıkarırsak, dünyanın ya da ülkelerin zenginliğine el koyan dar bir çevreyi çıkarırsak, geniş kitleleri ilgilendiren öneriler bunlar. Kitapta da yazdım, dikkatini çekmiştir. Burada ütopya konusunda da bir yanlış anlama var. Mesela, adam eleştiriyor ama orada kalıyor. Oysa eleştiri amaç değil ki, yeni bir şey yapmanın bir adım öncesi. Yani insanlar gittikçe bir sayın seyirci haline geliyor. Bu lanet olası sayın seyirci halinden kurtulmak gerekli. Sayın seyirci ve akıllı tüketici hallerinden insanların bir an önce kurtulması lazım. Bu iki tip tam da düzenin üretmek istediği ve maalesef başardığı tipler. Bu yüzyıl, insanların soru sorduğu, sorularına cevap aradığı bir yüzyıl olacak. Bütün göstergeler, benim tarihe ait bildiklerim, saldırı karşı - saldırı diyalektiğine ait bildiklerim, bana insanların artık bu kepazeliğe dur diyeceği bir yere doğru gittiğimizi düşündürüyor. Nitekim Tahrir Meydanı, Mısır benim için bir moral unsuru. Her ne kadar bazıları küçümsemek gibi saçma bir eğilime sahip olsalar da, oryantalist Avrupa merkezli bir yaklaşım burada çok içselleşmiş. Bir çok yerde gelen sorulardan bunu anıyorum ve şöyle bir yaklaşım var; üzücü bir şey, tam da Avrupa merkezli retoriğin içselleştiği bir şey ki Araplardan adam olmaz, kendi başlarına bire şey yapamazlar, bunun arkasında başkaları var yaklaşımını sola az-çok sirayet etmiş gibi sanki...

14 Haziran 2010 Pazartesi

Türkiye'de Sosyal Bilimler Üzerine Düşünmek

Sevim CAN

Sosyal bilimler “İnsanı, toplumu ve ağırlıklı olarak insan-insan, insan-toplum ve insan-eşya ilişkilerinin sistemli bir biçimde incelenmesini amaçlayan, bilimsel yönteme uygun olarak üretilmiş düzenli bilgiler” olarak tanımlanmaktadır. Uluslar arası sınıflandırmalarda sosyal bilimler içinde dil bilim, tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji, felsefe, antropoloji, iktisat, eğitim bilimleri, siyaset bilimi, yönetim bilimi, hukuk, sosyoloji, ekonomi, şehir ve bölge planlama, demografi, arkeoloji, iletişim, etnoloji vb. bilim dalları yer almaktadır.

Sosyal bilim kavramı günümüze ait bir kavram olmasına rağmen sosyal bilimlerin kökeni insanlık tarihi kadar eskidir. Sokrates ile başlayan “kendini tanıma” Yunus Emre’de ilmin amacının insanın “kendini bilmesi” öğretisine dönüşür. Önce kendini, sonra yaşadığı toplumu ve insan deneyimlerini tanıma, bilme ve çözme ihtiyacı sosyal bilimlerin temelini oluşturmuştur. Belki de bu yüzden sosyal bilimler “bilgeliğin mirasçısı” olarak da tanımlanmaktadır.

On dokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar “bilim” kesin olan bilgiyi yani fen bilimlerini çağrıştırmaktadır. Fransız İhtilâli ile meydana gelen sosyal değişimin sebeplerinin araştırılması, bu değişime yön verme ve toplumun sorunlarını formüle etme ihtiyacı sosyal bilimlere bakışın değişmesine yol açmıştır.

“1850 ile 1945 yılları arasında, ayrı bir bilgi alanı oluşturdukları kabul edilen bir dizi disiplin ortaya çıktı ve bu yeni alana “sosyal bilim” adı verildi. Bu gelişme belli başlı üniversitelerde önce kürsüler, daha sonra her disiplinde diplomaya yönelik ders programları öneren bölümler kurularak sağlanmıştır.” Ardından bu disiplin çalışmalarının yayınlanacağı dergiler oluşmuş, akademisyenler tarafından disiplinlere göre örgütlenen dernekler kurulmuştur.

1945 sonrasında sosyal bilimler alanında yapılan araştırmalar, özellikle bölge araştırmaları sırasında ortaya çıkan sonuçlar, disiplinler arası çalışmaların gerekliliğini göstermiştir. Ancak bunun yanında sosyal bilimler alanında üniversitelerde yeni alanlar oluşmaya başlamıştır.

Türk tarihi binlerce yıldır sosyal bilimlerin gelişmesine ve sosyal bilimcilerin yetişmesine uygun alt yapıya sahip olmuştur. Orhun Abideleri ve Kutadgu Bilig gibi abideler, bir toplumun şekillenmesinde, halk-yönetici ilişkisinin önemini belirtmenin yanında toplumda meydana gelen sosyal sorunlara da çözüm önerileri sunmuştur. Aristo’dan sonra gelen Farabî ve İbni Sina en önemli sosyal bilimcilerdir. Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmud, Birunî, Ahmet Yesevî, Mevlâna Celâleddin Rumî, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Kınalızâde Ali, Kâtip Çelebi, Pirî Reis, Mustafa Alî, Koçi Bey, Ahmet Cevdet Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ziya Gökalp Cumhuriyet dönemine gelinceye kadar Türk tarihinde yetişmiş sosyal bilimcilerimizden sadece birkaçıdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sosyal bilimler alanındaki çalışmalar; biri kökleri Osmanlı Devleti’ne dayanan İstanbul Üniversitesi (Darülfünun), diğeri ise yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde kurulan Ankara Üniversitesinde gelişmiştir. Bu merkezlerde cumhuriyet öncesinden devredilen tarih ve sosyoloji bölümlerinde önemli çalışmalar yapılmıştır. Fuad Köprülü, çağdaş tarihçiliğin ülkemizde yerleşmesinde öncü rol oynamıştır. Türk tarih ve edebiyatına bütüncül, olgu ve olayların çok sebepli olarak ele alınması gerektiği düşüncesi onun sayesinde kökleşmiştir. İlk sosyoloji kürsüsü, Fransa'dan sonra dünyada ikinci kürsü olarak, 1917 yılında Ziya Gökalp tarafından Darülfünun’da kurulmuştur.

Sosyal bilimlerin üniversiteler bünyesinde gelişmesi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile başlamış, Türk İktisat Tarihi Enstitüsü, Türkiyat Enstitüsü gibi kurumlara zamanla yeni üniversite ve yeni bölümlerin katılımıyla devam etmiştir.

Bu dönemde yetişmiş, Ziya Gökalp, Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık, Abdülkadir İnan, Mehmet İzzet, Mümtaz Turhan, Ali Fuat Başgil, Hasan Âli Yücel, Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Cemil Meriç, Kemal Tahir, Doğan Avcıoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes, Nurettin Topçu, Nermin Abadan Unat, Sevket Aziz Kansu, Muhibbe Darga, Nermin Erdentuğ, Baykan Sezer ve Serif Mardin gibi sosyal bilimcilerimiz her zaman yeterince destek görmeseler bile özgün eserler ortaya koymuşlardır.

Ülkemizde bilimsel çalışmaları desteklemek amacıyla kurulan Türkiye Bilimler ve Teknolojik Araştırma Kurumunun (TÜBİTAK) teşkilâtlanması 1963 yılında, Türkiye Bilimler Akademisinin (TÜBA) kurulması ancak 1993 yılında gerçekleşmiştir.

Kuruluş amaçları arasında gençleri bilim ve araştırma alanlarına yöneltmek olan TÜBA, yurt içi-yurt dışı doktora bursu ve sosyal bilimler alanında verdiği ödüller vermektedir. TÜBA projeleri arasında yer alan “Sosyal Öngörü Projesi” nin incelediği konular arasında; sosyal bilimlerde global ve lokal durumun saptanması, sosyal bilimler ve uygulamaya katkı, sosyal bilimlerin düzeyinin yükseltilmesi bulunmaktadır.

Üniversite ve devlet kurumları dışında oluşan IRCICA (Sanat, Kültür ve İslâm Tarihi Araştırma Merkezi), Toplumsal Tarih Vakfı, Türk Bilim Tarihi Kurumu, Türk Sosyal Bilimler Derneği gibi kuruluşlar sosyal bilimler alanındaki çalışma ve araştırmaları desteklemektedir.

Kökenleri 1940’lı yıllara dayanan Sosyal Bilimler Liselerinin hayata geçirilmesi 2003 yılında gerçekleşmiştir. İlki İstanbul’da açılan Sosyal Bilimler Lisesi’ni Ankara, Erzurum, Samsun, Eskişehir, Aydın’da açılanlar takip etmiştir.

Sosyal bilimlerin gelişmesi ve sosyal bilimler alanında yeni çalışmaların ortaya çıkmasının sonucu olarak sosyal bilimler ile uğraşan sosyal bilimcilerin nasıl yetiştirilmesi gerektiği ve nitelikleri kendi de bir sosyal bilim olan eğitim bilimlerinin konusunu oluşturmuştur. Bu amaçla sosyal bilimler ya da sosyal bilgiler öğretimi alanı ortaya çıkmıştır. Gerçekte sosyal bilgiler, eğitim bilimlerinde kullanılan bir kavramdır ve diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ilköğretim düzeyinde temel eğitim kapsamında verilmektedir. Ortaöğretim düzeyinde ise sosyal bilimler tarih, coğrafya, psikoloji, felsefe ve sosyoloji dersleri adı altında ayrı bir ders olarak okutulmaktadır.

Sosyal bilimler derslerinin öğrencilere ne tür beceriler kazandırması gerektiği konusunda çeşitli görüşler ortaya konmuştur. Bilgi edinme, bilgiyi düzenleme ve kullanma, bilgi üretme, sosyal katılım, iletişim, eleştirel düşünme gibi temel beceriler yanında sosyal bilimler alanının ayrıca aşağıdaki becerileri kazandırması gereği vurgulanmaktadır:

* Sosyal olgunluk, sosyal uyum ve değişmeye açık olabilme,

* Toplumla ilgili temel bilgileri kazandırma, toplumun beklentileri yönünde bu bilgileri düzenleme ve zenginleştirme,

*Diğer insanlara önem verme, farklı yaşam biçimi ve kültürlerden gelen insanlara saygı gösterebilme,

** Ekonomi, devlet ve kültür gibi alanlarda, insan sistemleriyle ilgili anlayış kazanabilme,

* Problemleri bağımsız ve işbirliğine dayalı yöntemlerle çözme becerisi edinebilme,

* Gelecek bilinci ve geleceği şekillendirmede üzerine düşen görevin farkına varabilme,

* Sanat ve estetik duygusuna sahip olabilme,

*Toplumun sorunlarını formüle edebilme,

* Sosyal bilimci olarak sosyal sorunu inceleme ve sorgulama yollarını önerebilme,

* Sorunların tespiti, araştırması ve çözümü sürecinde kendi taraflılığı ve ön yargılarının farkında olarak bunları dikkate alabilme,

....

Sosyal bilimlerin geleceği konusunu ise belki de Mehmet Öz’ün şu ifadeleri özetleyecektir; “Türkiye sosyal bilimler alanında uluslar arası iş bölümünde “merkez”de oluşturulan teori ve paradigmalara veri temin eden “çevre” konumundan çıkıp kavram, paradigma ve teori üreten bir konuma gelmek zorundadır” . Ayrıca Türkiye-dışındaki dünyayla ilgilenme gereği, disiplinler arası yaklaşım ihtiyacı ve sosyal bilimlerin gelişmesini destekleyecek yaygın ve çeşitlenmiş bir kurumsal çerçeveye ihtiyaç vardır.

...


13 Nisan 2009 Pazartesi

Çalışma Yaşamında Kadınlar: Aile ve İş İlişkileri

.
Müzeyyen Gönüllü, Cumhuriyet Üniv.

Gönül İçli, Pamukkale Üniv.

C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi
Mayıs 2001 Cilt : 25 No: 1



Özet
Bu araştırmanın konusunu, Denizli ilinde faaliyet gösteren üç tekstil fabrikasında çalışan kadınların aile ve iş ilişkileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda,çalışan kadınların demografik nitelikleri, çalışma durumları, aile ilişkileri, çocuğa ilişkin görüşleri, boş zamanlarını değerlendirme biçimleri, gelecekten beklentileri gibi konularda ortak noktalar da belirlenmeye çalışılmıştır.

Araştırma üç fabrikada çalışan kadınların belirlediği evrenden çekilen örnekleme giren kadınlar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Veri toplamada anket tekniğinden faydalanılmıştır.

Sonuçta, hem ev kadınlarının hem de çalışma hayatındaki kadınların statüleri ve bu statülerinden kaynaklanan sorunlar ülkenin içinden geçmekte olduğu gelişim süreciyle ilgili olduğu vurgulanmıştır.


Giriş
Kadınların sosyal ve ekonomik kalkınmadan yararlanmaları toplumların gelişmişlik derecesine göre farklılık göstermektedir. Özellikle eğitim, sağlık,istihdam, çalışma hayatı alanlarındaki göstergeler gelişmekte olan ülkelerde kadınların erkeklerin gerisinde kaldıklarını göstermektedir.


Ekonomik açıdan kalkınmış toplumlarda o toplumun insan kaynağının sosyal ve kültürel niteliğini yükselten yatırımlar fazladır. Daha karmaşık ve farklılaşmış bir sosyal yapı içinde bu farklılaşmış kurumların ihtiyacına cevap verebilecek, yeni yapıların gerektirdiği yeni davranış ve rol örüntüsünün geleneksel rollere ilişkin beklentileri ve davranışları değiştirdiği gözlenmektedir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde kadının ücretli işte çalışması hedeflendiğinde kadının toplum içindeki geleneksel rolü pek tartışılmadan, böyle bir işi ilave olarak üstlenmesi beklenmektedir. Bunun sonucunda da. gelişmekte olan toplumlarda kadınların çalışma yaşamına katılması,geleneksel rollerinde pek fazla değişime yol açmadan sürdürülmektedir. Benzer biçimde, kadının aile içindeki statüsünde de önemli bir değişim yaşanamamaktadır.

Bu araştırmada, Denizli’de üç ayrı tekstil fabrikasında çalışan kadınlar üzerinde çalışılmıştır. .


1 Kavramsal Çerçeve
Kadınlar dünya kurulduğundan bu yana ilkel toplumlardan gelişmiş toplumlara kadar uzanan toplumsal gelişim süreci içinde ev içi ve ev dışında ekonomik hayata aktif olarak katılmışlardır. Ev içinde aileye yiyecek, giyecek hazırlama, ev dışında yerine göre tarımsal faaliyetlerde yer alma insanlık tarihi kadar eski olmakla birlikte kadının evinin dışında ücret karşılığı çalışması oldukça yenidir.

Günümüzde toplumların gelişmişlik düzeyiyle ilişkili olarak kadınların istihdamı farklı düzeylerde ve farklı koşullarda gerçekleşmektedir. “Kadınların gelişimine yatırım yapmak hem ekonomik, hem de sosyal açıdan önemlidir. Kadınlar güçlendiklerinde ve ‘insan sermayesi’ kazandıklarında bundan hem çocukları, hem de aileleri kazançlı çıkmaktadır. Ayrıca kadınların ekonomiye olan katkıları resmi istatistiklere yansıdığından çok daha fazladır” (Kağıtçıbaşı; 1999:263).



Sonuç
Çalışan kadınların iş ve aile ilişkilerinde ortak noktaları bulmayı amaçladığımız çalışmaya ilişkin verilerimizi topluca değerlendirmenin uygun olacağını düşünüyoruz.

Kadınların büyük kısmı evli, genç yaşta, şehir doğumlu ve yaşamının büyük kısmı şehirde geçmiş kişilerdir. Çoğunluğu çekirdek aile üyesi durumunda olan kadınların aile üye sayısı da üç kişide yoğunlaşmıştır. Evlenme yaşları küçük olan kadınların eşleriyle aralarında akrabalık hemen hemen hiç yoktur. Çalışan kadınların, eşlerinin, anne ve babalarının öğrenimleri çoğunlukla ilkokul düzeyinde yoğunlaşmış olup, gelirleri düşüktür ve çoğunlukla kirada oturmaktadırlar.

Kadınların büyük kısmı aile geçimini sağlamaya katkıda bulunma amacıyla çalışmaktadır. Elde ettikleri geliri aile bütçesine dahil ederek ekonomik zorlukları aşmaya çalışmaktadırlar. İş konusunda oldukça esnek davranmakta ve kadınların çalışabilecekleri her işte çalışmaları gerektiğini savunmakta, çocuklu kadınların da eğer ekonomik bir zorluk varsa çalışmasını uygun görmektedirler. Çalışıyor olmaktan memnun olan kadınlar, aynı geliri evde oturarak yapabilecekleri bir işte elde etme yerine, dışarıda çalışarak kazanmayı tercih etmektedirler. İş ilişkilerini genelde iyi olarak değerlendiren kadınlar, çalışma arkadaşlarıyla iş yaşamı dışında da görüşmektedirler.

Kadınların bireylik, ev kadınlığı, akrabalık rollerini tam olmasa da yerine getirdikleri gözlenmiştir. Kadınlar en çok çalışma yaşamının yoruculuğuna bağlı olarak bireylik rolünü oynamakta sıkıntıya düştüklerini belirtmekle birlikte çoğunun ayda en az bir kez görüştüğü arkadaşlarının olduğu belirlenmiştir. Ev kadınlığı ve çalışma yaşamının birlikte yürütülmesi gerektiğini düşünen kadınların çoğu kendilerini başarılı birer ev kadını olarak algılamaktadır. Çalışma yaşamının ev kadınlığı, eşlik, annelik rollerini etkilediğini belirten kadınların işbölümü çerçevesinde daha çok ayrılmış evlilik ilişkisi sürdürdükleri belirlenmiştir. Ailede karar alma sürecinde genelde eşitlikçi bir tutumun varlığı görülmektedir. Akrabalık rolünü de sıkça oynayan kadınlar, akrabalarıyla iyi ilişkiler içersinde olup, ayda bir ya da daha sık görüşmekte, extra ailesel ilişkilerini de daha çok eşleriyle birlikte kurmaktadırlar. Kadınların temel görevinin, kocaları ve çocuklarına bakmak olduğunu düşünmekle birlikte, evlenseler dahi kadınların çalışması gerektiği yönünde görüş belirtmektedirler. Çocukları sevgi kaynağı olarak gören kadınlar kız çocuklar için daha çok kadınsı işler olarak kavramsallaştırılan işleri uygun görürken, erkek çocuklar için daha çok gelir elde edilebilecek meslekleri öncelikli görmektedirler. Gerek kız gerekse erkek çocuklarda aranan özellikler ise daha çok çocuklarda bağımlı bir kişilik yaratmaya uygun olan özelliklerdir. Çocuğun aile mutluluğu için önemli olduğunu düşünen kadınlar kız ya da erkek çocuklarının karşı cinsle arkadaşlığını makul görmektedir. Gelecekte evli olan kızları ya da erkek çocuklarıyla birlikte oturmayı düşünmeyen kadınların, çocuklarını iyi birer insan olarak yetiştirmeyi ve maddi sorunlarını çözümleyebilmeyi arzu ettikleri belirlenmiştir.


Bulgularımızı yukarıda topluca değerlendirmenin ardından, kadınların toplumsal ve ekonomik kalkınmada yerlerini alabilmeleri, kadın istihdam sorununun çözümlenebilmesi açısından genel bazı önerilerde bulunulabilir:


1.Kadınların üretim faaliyetlerine daha yoğun bir biçimde katılabilmeleri için öncelikle kadınların eğitim düzeyi yükseltilmeli, kadınların işgücü arzı açısından önem taşıyan sosyokültürel engeller ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır.


2.Toplumun vereceği destekle çocukluktan başlayarak her düzeyde geleneksel kadın erkek rollerine karşı eşitlikçi bir yaklaşım getiren eğitim anlayışının toplumsallaşmanın tüm araçlarıyla (ailede, okulda, kitle iletişim araçlarında v.b) etkili kılınması kadınların işgücü yaşamında nicelik ve nitelik açısından daha iyi bir konuma ulaşmasına yardımcı olabilir.


3.İş yaşamında kadınlara yönelik kredi, teşvik, vergi muafiyeti v.b. desteklerin sağlanması da kadınların üretken faaliyetlerde yer almasını, çalışma yaşamına girmesini özendirici olabilir. Ayrıca kadın ürünlerinin yurt içi ve yurt dışı pazarlarda tanıtılmasına ve tüketiciye sunulabilmesine de destek verilebilir.


Makalenin Tamamı
(20 Sayfa)
.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...