iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2013 Pazartesi

İktisat Tarihi Bağlamında Küresel Ekonomik Kriz

Ahmet Faruk Aysan & Mehmet Fatih Ulu
2008 yılında patlak veren son küresel iktisadi kriz, tüm zamanlara hitap eden iktisadi kuram ve prensipler geliştirmenin kolay olmadığını bir kez daha gösterdi. Modern iktisat bilimi, iktisatçıların ortak bir dil kullanabilmesi adına asıl amacı olan davranışları anlamaya çalışmak yerine matematiksel modellerin kolaylaştırıcılığını ve hükmedilebilirliğini tercih etti. Şekil özün önüne geçerken şekle bağlılık temel soruların yetkin bir şekilde sorulmasını ve tartışılmasını kriz sonrasına bıraktırdı. Matematiğin iyi tanımlanmış, kesin önermelerde bulunmaya elveren üslubu bilimsellik kaygısıyla birleşerek şekilciliğin çekiciliğini artırdı. Bu yaklaşımın, çoğu iktisatçı için bir tercih olduğunu söylemek doğru olmaz. İktisatta hakim olan görüş zaman içinde oluşan kurumsal yapı sayesinde çoğu iktisatçı için söz konusu şekilcilik anlayışını bir tercih olmaktan çıkarmıştır. Nihai olarak iktisadın bir tercihi olan bu yöntemsel yaklaşımın maliyetleri küresel kriz ile daha belirgin bir hale gelmiştir. İktisadi modellerin üzerine oturduğu temel varsayımlar ve bu iktisat metodolojisi sorgulanır hale gelmiştir.
Devamını okumak için buraya tıklayınız.

11 Kasım 2013 Pazartesi

İktisadi Düşünce Tarihimizde Bir Sayfa: Mecmua-i Fünun

Dr. Ömer Karaoğlu
Akademik İncelemeler Dergisi 8/1, 2013
Özet: Batı dünyasında modern zamanlara doğru belirginleşen disipliner uzmanlaşma ve pozitivizme yol veren bir dizi gelişme, geleneksel Osmanlı algı ve bilgi dokusunu etkilemeye başladı. Böylelikle Osmanlı zihinsel yapısı, XIX. asır başlarından Tanzimat Dönemine değin politik ve kültürel bakımdan bir değişim süreci yaşadı. Gerek çeviri gerekse telif eserler, dönem içinde yayınlanan dergi ve gazeteler ve yine özellikle bir kısım İngiliz diplomatının etkisiyle klasik batı iktisat düşüncesinin liberal kanadı dönemin iktisat görüşlerine rengini vermiştir. Liberal çizginin Mecmua-i Fünun’daki temsilcilerinin bir bölümü İngiltere’de eğitim görmüş ve bu itibarla batı iktisat düşüncesinin Smith-Ricardo etkisini daha açık olarak yansıtmıştır. Konu aldığımız derginin liberal nitelikli iktisadi görüş ve yaklaşımlarını özellikle Münif Paşa, Mehmed Şerif Efendi ve Ohannes Paşa’nın etkili biçimde işledikleri görülmektedir. Dergideki makalelerinde Osmanlı insanının ticaret anlayışı içerisinde kanaatkârlık yaklaşımı, batıda bulunan girişim gayret ve ruhundan yoksunluğu gibi görüşler ileri sürülmektedir. Ticari metotlar konusunda bilgi birikiminin yetersiz olduğu, sorunun temelde maddi-fiziki koşullardan önce düşünsel ve ahlaki olduğu iddia edilmektedir. Türk iktisat düşüncesinin XIX. yüzyıldan itibaren özellikle Avrupa teorik ve politik iktisadının etki alanına girdiği ve bu sürecin Türk modernleşmesinin önemli bir safhasını teşkil ettiği söylenebilir.
Tam metin için tıklayınız.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Türkiye’de Mesleki Görünüm


Hakan Ercan, Ortadoğu Teknik Üniversitesi
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) - 2011


GİRİŞ: Bu rapor, 2020’ye uzanan donemde nufus, işgucu ve istihdamla ilgili orta vadeli temel yansıtımları sunmaktadır.(2) Orta donemli cerceve, halen mevcut sınai yapının bugunku buyume eğilimleriyle süreceğini varsaymaktadır.

Lacey ile Wright’ın bir calışmasından (ABD İşgucu İstatistikleri Burosu icin mesleklerle ilgili olarak hazırlanan calışma, 2009, s. 82) alınan değerlendirme, bu rapor icin de iyi bir cerceve sunmaktadır: “Profesyonel ve hizmetle ilgili alanların, 2008’den 2010’a uzanan donemde diğer tum mesleklere gore daha fazla iş yaratması beklenmektedir. Ayrıca, ortaoğretim uzeri eğitimin en fazla onem taşıdığı mesleklerde buyume daha hızlı olacak ve tum meslekler soz konusu olduğunda yenileme ihtiyacı iş artışına gore cok daha fazla yeni iş yaratacaktır.” Benzer bicimde, Kanada İnsan Kaynakları ve Beceri Gelişimi de (2008, s. iv) sonraki on yıl icindeki tum yeni işlerin ucte ikisinin, ortaoğretim sonrası eğitim(universite, yuksek okul veya cıraklık eğitimi) gerektiren mesleklerle yoneticilik mesleğinde (ki bu da genellikle ortaoğretim sonrası eğitim gerektirmektedir) ortaya cıkmasını beklemektedir. HRSD Kanada’ya gore (2008) yeni iş yaratımının en goruleceği meslekler ise lise diploması veya yalnızca iş uzerinde eğitim gerektiren meslekler olacaktır.

Yukarıdaki gondermeler Kuzey Amerika işgucu piyasasıyla ilgili olmakla birlikte, gelecekte işlerin hizmet sanayilerinde ortaya cıkacağı, daha hızlı buyuyen mesleklerin ortaoğretim sonrası eğitim gerektiren meslekler olacağı ve duşuk eğitimli mesleklerde buyumenin en zayıf kalacağı, Turkiye’deki işgucu piyasası icin de kolaylıkla genelleştirilebilecek eğilimlerdir. Bu beklentilerin, Turkiye’de ozellikle kadın ve genc işsizliği soz konusu olduğunda, etkili eğitim ve oğretim politikaları geliştirilmesi acısından buyuk onemi vardır. Bugunku3 istatistikler daha şimdiden bu beklentilerin nuvelerini barındırmaktadır. Gencler (15-29 yaş grubu) icin iş bulma kolaylığı, en kolaydan en zora doğru, yüksek okul mezunları, meslek okulu mezunları, ilkokul mezunları ve lise mezunları şeklinde gitmektedir. Bugun Turkiye’de ilkokul mezunlarının lise mezunlarına gore daha kolay iş bulabilmelerinin nedeni, daha duşuk ucretlerle calışmaya hazır olmaları ve enformel (arzu edilmeyen) ve belirsiz iş sözleşmelerini kabule yatkınlıklarıdır. Turkiye’nin bu tur duşuk vasıfl ara talebin sureceği bir ulke olarakkalması pek muhtemel değildir.

Turkiye’deki işgucu piyasasının birbiriyle bağlantılı uc belirgin ozelliğine dikkat edilmesi gerekmektedir. Kırdan kente goc sureci henuz tamamlanmamıştır. Ortalama eğitim duzeyi duşuktur. İşgucu katılım oranları ise OECD ulkeleri arasında en duşuk duzeydedir. Turkiye’de kadınlarda İKO halen % 28 olup, bu duzey Dunya Bankası’nın Dunya Kalkınma Gostergeleri cevrimici veritabanı gostergelerine gore ust-orta gelir grubunda yer alan ulkeler icin bir aykırılık oluşturmaktadır. Turkiye, tarım sektorunu subvanse ederek nufusunu kırsal alanda tutabilmiştir (%50 kentleşme oranına ancak 1980’lerin ortasında ulaşılabilmiştir). IMF onculuğundeki istikrar politikalarıyla hukumetler bu subvansiyonları son on yıl icinde tedricen kaldırmıştır. Bu sıralarda tarımsal istihdam da yavaşça gerilemekteydi. Tarım kesiminde erkekler icin en iyi eğitim duzeyi beş yıllık ilkoğretim, kadınlar icinse bundan da gerideydi (zorunlu eğitimin 8 yıla cıkartılması ancak 1997-98 yılında gercekleşmiştir). Aradan gecen 12 yıl icinde nufusun ortalama eğitim duzeyi beş yıldan altı yıla cıkmıştır. Daha onceleri tarımda ucretsiz calışanlar (vasıfsız kadınlar) kentlerdeki işgucu piyasasına katılmamaktadır ve bu durumda kadınların, dolayısıyla tum nufusun katılım oranları duşme eğilimindedir. Bunlar, kriz oncesi donemin (2000-2007) temel eğilimleridir.


Raporun tamamı için tıklayınız (pdf, 61 sayfa).

3 Nisan 2013 Çarşamba

Dünya'da ve Türkiye'de Gelir Dağılımı

Metin Külünk
Aralık 2007

Önümüzdeki yüzyılın siyaset paradigmasında üç unsurun öne çıkacağını söyleyebiliriz: Hak, hukuk ve adalet. Kapitalizm her ne kadar günümüzde üstünlüğünü ilan etmiş olsa da bu alternatifsiz görünen üstünlük aslında kendi sonunu hazırlayan bir kısır döngüye de işaret ediyor. Dünyanın her bölgesinde mikro ölçekten makro ölçeğe bir yanda refah adaları oluşurken diğer yanda yoksulluk ve yoksunluk adaları da oluşmaktadır. Örneğin bugün ekonomik büyümesine gıptayla bakılan Çin’de en iyi tahminlerle 300 milyonluk bir nüfus, ki bunu 150 milyona kadar indirenler de bulunmaktadır, ekonomik gelişmeden pay alırken, 1,2 milyarlık nüfusun geri kalanı, günde 1 dolara yaşamını sürdürmek için uğraşmaktadır. Metropoller, devasa gecekondulaşmayı da beraberinde getiriyor, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, şehir kültürü kırsal alanın tehdidi altında sıkışıyor. Artan ekonomik dengesizlikler, gelişen teknoloji ve gelir dağılımındaki bozukluklar, nüfus hareketlerinin doğal dağılımından çıkmasını ve merkezi noktalara yönelmesine sebep olmaktadır. İşte, birkaç haftadır, üzülerek izlediğimiz, kaçak göçmen ölümleri, bu gelişmelerin doğal bir sonucudur. Bu ölümler devletlerin, kaçak göçe karşı alamadığı tedbirler sonucu meydana gelmemekte, kapitalizmin neden olduğu bir sonucu bize göstermektedir. Bu nedenle sizlerle bugün dünyamızdaki ve Türkiye’mizdeki gelir dağılımı adaletsizliğinden bahsedeceğim.

Küreselleşen ekonomide, Türkiye’nin de içinde olduğu gelişmekte olan ekonomilerde (emerging markets) gelir dağılımının adaletsiz olduğu bilinmektedir. Birleşmiş Milletlerin 2006 yılında yayınladığı Gelir Dağılımı Eşitsizliği Raporun’a göre, araştırmaya konu 122 ülkenin Gini katsayıları ortalaması 0.40 olarak gerçekleşirken, Türkiye’nin gini katsayısı dünya ortalamasının üzerinde kalarak 0.42 seviyesinde olduğu belirtilmektedir.[1] Türkiye’deki gelir dağılımı, dünyanın diğer 45 ülkesinden daha adil, 76 ülkesinden daha adaletsiz olduğu görülmektedir.

 En Adaletsiz Gelir Dağılımına Sahip On Ülke (Ginikatsayıları en büyük olan on ülke )                                                                                                                                   

Ülke
Gini Katsayısı (%)
 1.Namibya
 70,7
 2.Lesotho
 63,2
 3.Botsvana
 63
 4.Siearra Leone
 62,9
 5.Merkezi Afrika Cumhuriyeti
 61,3
 6.Bolivya
 60,6
 7.Brezilya
 59,7
 8.Güney Afrika
 59,3
 9.Şili
 57,1
 10.Paraguay
 56,8
 45. Türkiye
 42,0

Dünyanın en fakir %20′lik kesimin dünyadaki gelirin  ortalama olarak %6,3′ünü  aldığı görülmektedir. Aynı verilere göre Türkiye’de en fakir %20′lik kesimin gelirden aldıkları payların ortalaması %5,8 olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin en fakir %20’sinin gelirden aldığı pay, dünya ortalaması olan %6,3′ten düşük olduğu görülmektedir.

En Adil Gelir Dağılımına Sahip On Ülke (Gini katsayıları en düşük olan on ülke )
                                                                                                                                      
Ülke
Gini Katsayısı (%)
 1.Danimarka
23,2
 2.Macaristan
24,4
 3.Belçika
25
 4.İsveç
25
 5.Çek Cumhuriyeti
25,4
 6.Slovakya
25,8
 7.Norveç
25,8
 8.Bosna Hersek
26,2
 9.Özbekistan
26,8
 10.Finlandiya
26,9
 76. Türkiye
42,0

Dünyanın 122 ülkesinde en zengin %20′lik dilimlerin gelirden aldıkları payların ortalaması %46,7 düzeyinde gerçekleşmiştir. Aynı verilere göre Türkiye’de en zengin %20′lik dilimlerin gelirden aldıkları payların ortalaması yüzde %47,7 olduğu görülmektedir. Türkiye’nin en zengin %20’sinin gelirden aldığı pay, dünya ortalaması olan %46,7′den yüksek olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği, dünya ortalama gelir dağılımı adaletsizliğinden yüksek olduğu görülmektedir.

Aşağıdaki tabloda belirtildiği üzere, 1986 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik kesimi, yaratılan milli gelirin yüzde 5.9′unu almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesimi ise, milli gelirin %3,9′unu aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik kesimin dışındaki diğer toplam kesimin oluşturduğu, %80’lik grubun milli gelirin yüzde 44.1′ne sahip olurken, Gini katsayısı, 0.50 seviyesinde gerçekleşmiştir.

1963-2002 Yılları Arasında Türkiye’de, Gelir Dağılım Yüzdeleri ve Gini Katsayılar   
                                          
Hanehalkı Yüzdeleri
1963
1968
1973
1978
1983
1986
1987
1994
2002
En Düşük %20
4.5
3.0
3.5
2.9
2.7
3.9
5.2
4.9
5.3
İkinci %20
8.5
7.0
8.0
7.4
7.0
8.4
9.6
8.6
9.8
Üçüncü %20
11.5
10.0
12.5
13.0
12.6
12.6
14.1
12.6
14.0
Dördüncü %20
18.5
20.0
19.5
22.1
21.9
19.2
21.2
19.0
20.8
En Yüksek %20
57.0
60.0
56.5
54.7
55.8
55.9
49.9
54.9
50
Gini Katsayısı
0.55
0.56
0.51
0.51
0.52
0.50
0.43
0.49
0.44
                                                                                                                                                

1987 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik grubu, yaratılan milli gelirin yüzde 4 9.9’nu almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik grubun milli gelirin yüzde 5.2’sini aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik diliminin dışındaki diğer toplam dilimlerinin oluşturduğu, %80′lik grubun milli gelirin %51.1’ne sahip olurken, Gini katsayısı, 0.43 seviyesine gerilemiştir.   
                               
1994 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik kesimi, yaratılan milli gelirin yüzde 54.9′unu almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesimi ise, milli gelirin %4,9′unu aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik kesimin dışındaki diğer toplam kesimin oluşturduğu, %80’lik grubun milli gelirin yüzde 45.1′ne sahip olurken, Gini katsayısı, 0.49 seviyesine yükselmiştir  2002 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan  %20’lik kesimi, yaratılan milli gelirin yarısını almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesimi ise, milli gelirin %5.3’ünü aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik kesimin dışındaki diğer toplam kesimin oluşturduğu, %80’lik grubun milli gelirin yarısına  sahip olurken, Gini katsayısı, 0.44 seviyesine  gerilemiştir.

Gini katsayısı değişim sevyelerinin analizi neticesinde ;  Türkiye’de, 1963 ve 1968 yıllarında srasıyla, yüzde 55 ve yüzde 56 olarak gerçekleşen bu yüksek Gini katsayıları adaletsiz bir gelir dağılımı olduğunu göstermektedir. 1973 yılında bu oran daha adil bir hale gelerek 0.51 olarak gerçekleşmiş, 1978, 1983 ve 1986 yıllarında Gini katsayısı 0.50 ve 0.52 sevyeleri arasında ciddi bir artış ya da azalış göstermediği görülmektedir. 1987 yılında, gelir dağılımı adaletti 1986 yılına oranla önemli ölçüde düzelmiş ve Gini katsayısı 050’den, 0.43 seviyesine düştüğü görülmektedir. Ancak 1994 yılına gelindiğinde, gelir dağılımındaki adaletsizliği gösteren, Gini katsayısı 0.49 seviyesine yükselmiş, 2002 yılında ise 0.42 sevyesine düştüğü görülmektedir.

Gelirden en az pay alan %20′lik nüfus diliminin 1963 yılında gelirden aldığı pay 4.5 iken 1968 yılında bu oran 3′e inmiş, 1973 yılında 3.5′e yükselmiş, 1978 yılında 2.9′a, 1983 yılında 2.7′ye  tekrar düşmüş, 1986 yılında 3.9′a, 1987′de 5.2′ye tekrar yükselmiş, 1994 yılında 4.9′a tekrar inmiş ve 2002 yılında 5.3′e tekrar yükseldiği görülmektedir. Netice itibarı ile, gelir dağılımı 1986 yılından itibaren gelirden en düşük payı alan %20′lik nüfus kesiminin lehine gerçekleştiği anlaşılmaktadır. 1986 yılı öncesinde, gelirden en düşük pay alan %20′lik kesimin, gelirden aldığı payda azalış ve artışlar olduğundan net bir eğilim gözlenmemektedir. Söz konusu kesimin, 1983 yılında gelirden aldığı payın yüzde 2.7 ile en düşük yıl olduğu görülmektdir.

Aşağıdaki Tabloda görüldüğü üzere, 2003 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik grubun, yaratılan milli gelirin yüzde 48.3′ünü almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesiminin milli gelirin %6’sını aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik grubun dışındaki diğer tüm kesimlerin oluşturduğu, %80’lik grubun, milli gelirin yüzde 51.7’sine sahip olduğu ve Gini katsayısı, 0.40 seviyesinde gerçekleştiği görülmektedir.

2003-2005 Yılları Arasında Türkiye’de Gelir Dağılım Yüzdeleri ve Gini Katsayıları                                                                                                                                
Hanehalkı Yüzdeleri
2003
2004
2005
En Düşük %20  ( Toplam gelirden en az pay alan grup)
6.0
6.0
6.1
İkinci %20
10.3
10.7
11.1
Üçüncü %20
14.5
15.2
15.8
Dördüncü %20
20.9
21.9
22.6
En Yüksek %20  (Toplam gelirden en fazla pay alan grup)
48.3
46.2
44.4
Gini Katsayısı
0.40
0.40
0.38

2004 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik grubun, yaratılan milli gelirin yüzde 46.2’sini almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesiminin milli gelirin %6’sını aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik grubun dışındaki diğer tüm kesimlerin oluşturduğu, %80’lik grubun, milli gelirin yüzde 53.8’ne sahip olduğu ve Gini katsayısı, 0.40 seviyesinde gerçekleştiği görülmektedir

2005 yılında toplam nüfusun milli gelirden en yüksek payı alan %20’lik grubun, yaratılan milli gelirin yüzde 44.4’nü  almasına karşın, nüfusun milli gelirden en düşük payı alan %20’lik kesiminin milli gelirin %6.1’ni aldığı görülmektedir. Nüfusun, en yüksek pay alan %20′lik grubun dışındaki diğer tüm kesimlerin oluşturduğu, %80’lik grubun, milli gelirin yüzde 55.6’na sahip olduğu ve Gini katsayısı, 0.38 seviyesine düştüğü görülmektedir.

Gelirden en az pay alan %20′lik nüfus kesiminin, 2003 yılında gelirden aldığı pay yüzde 6’ya yükselmiş, 2004 yılında yine yüzde 6 olarak gerçekleşmiş ve 2005 yılında bu oran %6.1′e yükseldiği görülmektedir. Netice itibarı ile, Gelir dağılımı eşitsizlik ölçülerinden Gini katsayısının 2002 yılında 0.44 olarak gerçekleşirken izleyen 2003 ve 2004 yıllarında 0.40 seviyesine düşmüş ve 2005 yılında 0.38 sevyesine düştüğü görülmektedir. Dolayısıyla, AK parti iktidarı döneminde, gelir dağılımının istikrarlı biçimde düzelme eğilimine girdiği görülmektedir.

TÜİK, 2005 yılında dört kişilik bir hanenin aylık açlık sınırını 190, yoksulluk sınırını ise 487 YTL olarak belirlemiştir. Türkiye’de açlık sınırının altında yaşayan kişilerin nüfusa oranı yüzde 1’in altında, yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı ise yüzde 20.5′tir. Bu kapsamda, ülke nüfusunun beşte birinin hâlâ yoksulluk sınırı altında yaşaması ve bu konunun sosyal ve ahlaki bir değer olması sebebi ile, AK partinin gelir dağılımı adaletsizliği konusunu acil eylem planına alarak, çözmesi gereken bir toplumsal olgu olduğu unutulmamalıdır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 2006 yılında yayınladığı rapora göre,                       
Gelir dağılımı eşitsizliğine bakıldığında, dünya nüfusunun yüzde 10'unun dünya servetinin yüzde 85'ine, dünya nüfusunun yüzde 90’nı ise dünya servetinin yüzde 15’ne sahip olduğu, dünyada 1 milyar insanın günde 1 dolara geçindiği, zenginlerin aşırı yoksul 1 milyar insandan 38 Bin 486 kat fazla gelir elde ettiği belirtilmektedir. 9 Milyar civarında nufusa sahip dünyadaki 2,8 milyar çalışanın 1,4 milyarının kazancı, kendilerini ve ailelerini günde 2 dolarlık yoksulluk sınırının altında olduğu, ve dünyanın en varlıklı insanlarının yüzde 30'unun ABD, yüzde 27'sinin ise Japonya'da yaşadığı görülmektedir.

Birleşmiş Milletlerin bir alt kuruluşu olan FAO (Gıda ve Tarım Organizasyonu)’nun yayınladığı rapora göre, günde 25 bin insanın açlıktan öldüğü ve bunların da büyük çoğunluğunu (yaklaşık 16.000) çocukların oluşturduğu görülmektedir. Dünya servetin Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya-Pasifik bölgesindeki Japonya ve Avustralya gibi ülkelerde yoğunlaştığı, bu ülkelerin dünyanın hane halkı servetinin yüzde 90'ını elinde tuttuğu belirtilmektedir. Yoksulların ürettiği kahve, çay, pirinç, koyun eti ve pamuk gibi ürünlerin fiyatları yüzde 2,2 oranında düşerken, Yüksek gelir gruplarının ürettiği, bakır, çinko, nikel türünden işlenmiş ürünlerin fiyatları yüzde 32, endüstriyel ürün fiyatları ise yüzde 18,5 oranında artmasından dolayı dünyada gelir dengesizliğinin arttığı belirtilmiştir.

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine ilişkin olarak, Ülke nüfusunun yüzde 5'lik dilimler halinde gelir dağılımına bakıldığında,  yüzde 5'lik zengin kesim ile yüzde 5'lik yoksul kesim arasındaki gelir farkının 2003'te 23,8, 2004'te 24,2 ve 2005’te 21,3 kat olduğu belirtilmektedir. 2006’daki hesaplamalara göre, zengin kesim ile yoksul kesim arasındaki gelir farkının 25 kat olacağı öngörülmektedir.  Başka bir ifade ile, 2005 yılında yüzde 5'lik en düşük gelir grubu kişi başına 599 YTL gelir elde ederken, en yüksek yüzde 5'lik grup ise 12 bin 756 YTL gelir elde etttiği görülmektedir. Açlık sınırının altında yaşayan kişilerin ülke nüfusa oranı yüzde 1′in altında olduğu, yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı ise yüzde 20.5 olduğu blirtilmiştir. Memur-Sen'in 2007 kasım ayında yaptığı hesaplamaya göre, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını yaklaşık 659, yoksulluk sınırını ise 1785 YTL olduğu belirtilmiştir. Netice itibarı ile, Ülke nufusunun beşte birinin hâlâ yoksulluk sınırı altında yaşadığı görülmektedir. Sosyal barışın ve toplumsal ahlakın korunması için, adil gelir dağılımı sorununun, acil eylem planına alarak çözülmesi gereken bir toplumsal olgu olduğu unutulmamalıdır.

O halde mutlaka bölüşmeyi öngören bir ahlakı tüm insanlığa kazandırmak zorundayız. Yoksulluğu ve fakirliği dönüştürebilmek sadece zenginliği hedef alan değil zenginliğin hangi insan, hangi iktisadi sistem ve hangi ahlak üzerine inşa edileceği düşünülmelidir. Zenginlik paradigması, ramazan çadırlarının varlığından mutlu olan değil, ramazan çadırlarına ihtiyaç bırakmayacak bir akıl ve program üzerine kurulmalıdır. Ramazanda kapısına erzak getirilecek insan bulamamayı hedefleyecek bir programı ve aklı inşa etmeliyiz. Neo-kapitalizm’in sınırsız talep üretmeye dönük aklı yerine, itidali hedef alan, talep güdüsünü törpüleyecek, bir ahlak ve ruha sahip insan tipiyle yeryüzünün inşasını talep eden bir aklı ve düşünceyi meydana getirmeliyiz. Eşyanın niceliğini değil, eşyanın ruhunu dönüştürecek bir vizyonu inşa etmeliyiz. Bunları alternatif bir paradigmaya yol açmak için düşünmek ve konuşmak zorundayız.

Not: Katkılarından dolayı sayın Abdüsselam Değer’e teşekkür ederim.


[1] Gini katsayısı, Gelir dağılımı adaletini  ölçmekte kullanılan ölçüdür. 0 ile 1 arasında değer alan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımı daha adil olduğu, bire yaklaştıkça gelir dağılımının adaletsiz olduğu anlamına gelmektedir.


4 Ocak 2013 Cuma

Türkiye’de Kişisel Gelir Dağılımının Sosyo Ekonomik ve Demografik Belirleyicileri


Kemal AYDIN, Kocaeli Üniversitesi
Çalışma ve Toplum, 2012


Özet: Bu makalede Türkiye’de kişisel gelir dağılımına etki eden sosyoekonomik ve demografik faktörlerin nispi etkileri incelenmiştir. Alt gelir diliminde yer alan işgücünün büyük çoğunluğunu temel eğitim düzeyinde ve vasıfsız mesleklerde çalışan fertler oluşturmaktadır. Gelir dağılımı analiz sonuçlarına göre Türkiye genelinde aktif işgücünün %45.7’si alt gelir diliminde, %39.1’i orta ve %15.3’ü de üst gelir diliminde yer almaktadır. 2003 ile 2006 yılları arasında alt gelir diliminden üst gelir dilimlerine doğru %3 ile %4’lük bir yukarı doğru hareketlenme gerçekleşmiştir. Ancak sonuçlar Türkiye’nin orta sınıflaşma sürecinde henüz arzu edilen bir seviyeye ulaşamadığına işaret etmektedir. Türkiye genelinde %39’larda olan orta sınıf oranının %55-60’lara yükseltilirken alt gelir diliminde yer alan %45’lik kesimin de %25-30’lara çekilmesi gerekmektedir.



Giriş 



Gelir dağılımı iktisat ve sosyolojinin çalışma konuları arasında önemli bir yer tutan ve günümüzde her kesimin ilgi duyduğu kritik önemde bir konudur. Zira sosyal barışın ve istikrarın sürdürülebilmesi için gelir dağılımının makul düzeylerde olması bir zorunluluktur. Gelirin dağılımı sadece gelir dağılımının bozuk oldugu ülkelerde değil cok daha kalkınmış toplumlarda da bir sorundur ve tam olarak olçülmesi de bir o kadar zor bir çalışma alanıdır.


Türkiye`de gelir dağılımı ölçümlerinde sıkça kullanılan başlıca metotlar %20`lik dilimlere göre Gini Katsayısı, Lorenz Eğrisi ve kişi başına düşen milli gelir hesaplamalarıdır. Bu çalışma ise konuya daha farklı bir açıdan yaklaşarak Türkiye`de gelir dağılımının sosyo-ekonomik ve demografik belirleyicilerine açıklık getirmeyi hedeflemektedir. Türkiye`de daha önce yapılan gelir dağılımı hesaplamalarında konunun bu yönüne ışık tutacak araştırmalar yapılmamıştır ve dolayisi ile bu makale Türkiye`de işgücünün sosyo ekonomik ve demografik kriterlere göre gelir açısından nasıl bir toplumsal tabakalaşma eğilimi gösterdiğini ele alan bir ilk çalışma niteliği taşımaktadır.


Bu araştırmada Türkiye İstatistik Kurumu`nun her yıl uyguladığı Hanehalkı Bütçe ve Tüketim Harcamaları anketlerinin mikro verileri kullanılmıştır. Analizlerde gelirler beş eşit %20’lik dilimlere bölünerek alt, alt-orta, orta-orta, üst-orta ve üst gelir şeklinde sınıflandırılmıştır. Türkiye genelinde gelir getiren hanehalkı reislerinin ortalama aylık nakdi ve ayni gelirleri bağımlı değişkenleri, kır-kent, cinsiyet, yaş durumu, eğitim düzeyi ve mesleki kategoriler ise bağımsız değişkenleri oluşturmaktadır.




Makalenin tamamı için tıklayınız.

12 Aralık 2012 Çarşamba

İbn Haldun’da İktisadi Kalkınmanın Dinamikleri ve Girişimcilik

İbrahim ÖZKILIÇ, Oş Devlet Üniversitesi (Kırgızistan) 
Akademik Bakış, Sayı 10, Eylül 2006 


ÖZET İbn Haldun tarih felsefesi ve sosyoloji ile ilgili çığır açacak anlamda ilk araştırmaları ortaya koymuş bir düşünür olarak kabul edilir. Bu nedenle üzerinde çokça durulan bir şahsiyettir. Diğer eserleri fazla bilinmemekle birlikte ona şöhreti kazandıran Mukaddime’si olmuştur. El-iber adlı yedi ciltlik tarih kitabının girişi ve birinci kısmı mahiyetinde olan Mukaddime’de insanlığın ilk yaşam şekilleri ve bunun iktisadî değerler ile açıklamasını yapar. Beşer hayatını ve sosyal yaşamı etkilemesi bakımından iktisadî değerler üzerinde özellikle durur. 

Ona göre iktisadî değerler ile ahlakî değerler veya iktisadî durumlar ile insan karakterinin şekillenmesi arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Bu nedenle biz bu bildirimizde İbn Haldun’un kendi tecrübelerine dayanarak Mukaddime’ye aktarmış olduğu bilgiler çerçevesinde iktisadî hayatın teşekkülü, iktisadî kalkınmanın dinamikleri, iktisadî kalkınmada girişimci zihniyet ve bu zihniyetin önündeki engelleri ele aldık. 


ANAHTAR KELİMELER Ibn Haldun, sosyoloji, felsefe tarihi, girişimcilik, Mukaddime, ekonomi, iktisadî hayat, kalkınma 

Makalenin tamamı için tıklayınız.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Futbol, Bahis, Şike ve Kapitalizm

Suphi Koray, Mayıs 2010
Marksist Tutum, No: 62
Geçtiğimiz günlerde aralarında ünlü isimlerin de olduğu yaklaşık 50 futbolcu şike yaptıkları iddiasıyla gözaltına alındı ve bazıları tutuklandı. Bu gözaltı furyası oldukça yankı uyandırdı, ancak şike meselesi aslında ilk kez gündeme gelmiyor. Geçmiş yıllarda da gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde şike skandalları ortaya çıkmıştı. Her ne kadar medyada münferit bir skandalmış gibi lanse edilse de şikenin futbolla iç içe geçtiği herkesçe bilinen bir gerçek. 2005 yılındaki Akçaabat Sebat-Kayseri maçı bunlardan sadece biri. Bu maçta kalecinin kendisine teklif edilen 200 bin avroluk şikeyi ihbar etmesi üzerine şike skandalı patlak vermişti. Şikeyi engelleyen kulüp başkanı Veli Sezgin vurulmuş, kaleci ise aylarca kendisine kulüp bulamamıştı. Olaylar üzerine Mecliste bir komisyon kurulmuştu. Bu komisyonun hazırladığı raporda “Türkiye’de şike ve teşvik priminin varlığı şüphesizdir” deniliyordu. Aynı raporda Türk milli takımının da şike yaptığı yer alıyordu.
Keza İtalya’da 2006 yılında ortaya çıkan şike vakasında kulüplerin hakemleri satın almaya çalıştıkları tespit edilmişti. İtalya’nın dünyaca ünlü büyük kulüpleri ağır cezalar almış, Juventus küme düşürülmüştü. Olaya karışan kişilere para ve hapis cezaları verilmişti. Geçtiğimiz günlerde yeni ses kayıtlarının ortaya çıktığı bu şike davası hâlâ devam ediyor. Geçtiğimiz senenin sonunda ise Almanya’da uluslararası bir şike soruşturması başlatıldı. Bu soruşturmada Türkiye’de de bazı maçlarda şike yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Nitekim Türkiye’deki şike skandalı da bu soruşturmanın hemen ardından patlak verdi.
Geçmişteki diğer vakaları da düşündüğümüzde şikenin profesyonel futbolla yaşıt olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üstelik ortaya çıkan şike skandalları buzdağının sadece görünen yüzü! Kapitalizmin doğası gereği futbolun profesyonelleşmesi şikeyi de beraberinde getirmiş, futbol pazarı büyüdükçe şikenin niteliği ve niceliği de değişmiştir. Bahis sektörünün devasa boyutlara ulaşmasıyla şike ile büyük vurgunlar elde etmek mümkün oldu. Bire beş veren bir maçta 200 bin lirayla bir milyon lira kazanılabilir. Bunun için kaleci veya hakemlere şantaj ve tehdide kadar çeşitli yol ve yöntemlerle şike yaptırılıyor. Tüm bunlar futbolla mafyanın sıkı bir ilişkiye girmesine de yol açmıştır. Hatırlanacak olursa yakalanmadan önce yurtdışına kaçan Alaattin Çakıcı’ya vize Beşiktaş kulübü tarafından ayarlanmıştı.
Futbolun masum ve eğlenceli bir oyundan uzaklaşıp kelimenin kötü manasıyla profesyonelleşmesi kapitalizmin eseridir. Çayırlarda mütevazı bir eğlence olarak başlayan futbol, bugün milyarlarca insanın izlediği milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun haline geldi. Çayırların yerini görkemli futbol stadyumları, amatör takımların yerini artık birer şirkete dönüşen futbol kulüpleri, seyircilerin yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizm futbolu da küreselleştirip muazzam bir kâr aracı haline getirdi.
Bugün futbolun 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılında 3,9 milyar avroluk gelir elde etti. Listenin üst sıralarında yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon avro civarında. Emperyalist piramidin üst basamaklarındaki ülkelerin takımları en zenginler listesinde de başı çekiyorlar.
Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
Futbol kulüplerinin en önemli gelir kaynağını yayın haklarından elde ettikleri paralar oluşturuyor. En zengin 20 kulübün yayın haklarından elde ettiği gelir 1,6 milyar avroya yaklaştı. Türkiye’de ise bu sene başında yapılan ihaleyi 321 milyon TL ile yine Digiturk kazandı. Havuz sistemi uygulamasına göre her sene olduğu gibi buradan aslan payını yine dört büyükler alacak. Yayıncı kuruluş ihaleyi bu kadar yüksek bir bedelle aldığına göre dekoder satışlarından ve reklam gelirlerinden büyük kârlar elde edecek. Derbi maçında geçen bir reklâm bandının bedelinin 2009’da 65 bin TL olduğunu düşünürsek, medya şirketlerinin naklen yayın ihalelerine neden bu kadar büyük meblağlarda sermaye yatırdıklarını daha kolay anlarız. Öyle ya, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez! Milyarlarca kişinin izlediği dünya kupası maçlarında çok daha büyük paralar dönüyor. 2006 dünya kupasında yayın haklarından 1 milyar avro gelir elde edildi, bu rakamın bu sene 1,2 milyara çıkması bekleniyor. Bir ay gibi kısa bir sürede sadece TV yayınlarından bu kadar gelir elde edilmesi futbolun bacasız sanayi sıfatını yeterince hak ettiğini gösteriyor.
Medya tekellerinin yanı sıra spor giyim tekellerinin de gözü futbol maçlarında ve futbolcularda. Kendi reklâmlarını yapmaları için yıldız oyunculara milyonlarca dolar verebiliyorlar veya sponsor olabilmek için kesenin ağzını sonuna kadar açıyorlar. Ama ürünlerini üreten işçilere karşı hiç de cömert değiller. Uzun çalışma saatleri karşılığında işçilerin payına düşen düşük ücret ve yoksulluk oluyor. Yıldız futbolcu sahada 90 dakika terleyip milyonlar kazanıyorken, saatlerce çalışıp ay sonunu getiremeyen yoksul işçi onu televizyonda izlerken yorgunluktan uyuyakalıyor. Yoksul emekçi ailelerden gelen yıldız futbolcuların sınıfsal kökenleri ön plana çıkartılıp pazarlanır. Dünyanın bir numaralı futbolcusu Messi’nin babası fabrikada işçi, annesi gündelikçidir. Zidane bir göçmen çocuğudur, Beckham ise İngiltere’nin bir varoş semtinde dünya gelmiştir. Böylece işçilere şu mesaj verilir: “Siz de yapabilirsiniz! Siz de milyonlarla oynayabilirsiniz.” Hem taraftarlarla futbolcular arasında sınıfsal bir bağ kurulur, hem de sınıf atlama hayalleri pekiştirilerek milyarlarca taraftar kapitalizmin gönüllü savunucuları haline getirilir. Yıldız futbolcular ilâh mertebesine çıkartılır. Onlar ilâhlaştıkça, işçiler köleleşir.
Kulüplerin diğer önemli gelir kaynağını ise maç hâsılatları oluşturuyor. On binlerce kişilik stadyumları dolduran taraftarlar, tuttukları takımın kasasına milyonlarca lira akıtıyorlar. Örneğin Avrupa’nın en zengin 20 kulübü 2008-2009 sezonunda bilet satışlarını %3,5 artırarak 1 milyar avroluk gelir elde etti. Krize rağmen taraftarların statları doldurmaları futbolun hem ekonomik açıdan hem de ideolojik açıdan burjuvazi için ne kadar etkili bir araç olduğunu gösteriyor. Taraftarlar sadece bilet değil, takımlarının formalarını, kaşkollerini, şapkalarını da satın alarak kulüplerin büyük kazanç elde etmelerini sağlıyorlar. Türkiye’deki üç büyük takım, fiyatı 100 TL’yi bulan formalardan yüz binlerce satabiliyor. Adı dünyanın dört bir yanında bilinen takımların ve star oyuncularının formaları ise çok daha büyük gelir getiriyor. Örneğin, geçen sene Ronaldo’yu 94 milyon avroya transfer eden Real Madrid, 85 avrodan sattığı 1 milyon 200 bin formadan 102 milyon avro kazanmıştı. Baş döndürücü rakamların döndüğü transfer borsası ve şapka, kaşkol, forma vs. ürünlerin gelirleri, futbolun başlı başına bir endüstri haline geldiğinin başka bir kanıtıdır. Kulüpler birer şirket haline geldikleri için borsadaki yerlerini de almış bulunuyorlar.
Şike kaçınılmaz
Pasta büyüdükçe pastayı yiyenlerin tamahkârlığı da doğal olarak artıyor. TV gelirleri, reklam gelirleri, maç hâsılatları onların gözünü doyurmak bilmiyor. Futbol endüstrisinin patronları milyarlarca insanın tutkusu ve bağımlılığı haline gelen bir oyundan nasıl daha fazla kâr elde edebileceklerinin derdindeler. Bunun kaçınılmaz sonucu bahis sektörünün alabildiğine büyümesi ve yaygınlaşması oldu. Bahis bütün spor dallarında oynanıyor. At yarışı, horoz dövüşü, tazı yarışı gibi sadece bahis odaklı etkinlikler de düzenleniyor. Hatta Nobel ödüllerinden seçim sonuçlarına kadar akla gelebilecek her türlü konuda bahis düzenlenebiliyor. Fakat hiçbirisi futbolunki kadar çok insana ulaşmıyor ve hiçbirisinin pazar hacmi futbolunki kadar büyük değil. Futbol endüstrisinin yan sanayisi gibi çalışan bahis sektörü bu yüzden burjuvazinin iştahını kabartıyor.
Tahmini rakamlara göre bahis sektörünün büyüklüğü 1 trilyon doların üzerinde. Bunun yaklaşık dörtte birini 227 milyar dolarla futbol maçları üzerine oynanan bahisler oluşturuyor. Bunun önemli bir kısmı illegal bahis olduğu için sağlıklı rakamlara ulaşmak mümkün değil. Türkiye’de yasadışı yollarla oynanan bahis miktarının bir milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Devlet bu pazarı kendi kontrolü altına alabilmek için gerekli yasal değişiklikleri 2004’te yaptı ve internet üzerinden yurtdışına giden paranın bir kısmının “İddaa” üzerinden kendi kasasına akmasını sağladı. İddaa, internetin gelişimi ve bayi sayısının her geçen gün artmasıyla çok daha kolay biçimde oynanabilir hale geldi. Her caddede bir İddaa bayii bulmak mümkün. Bayilik için sırada bekleyen binlerce kişi var. İddaa oynayan kişi sayısı arttıkça gelir de arttı. Gelir artıkça da bayi ve oynayan sayısı arttı. Hazine ve futbol kulüplerinin kasaları doldu. Pastanın büyük dilimi devlete ve sanal bayi hakkı elde eden holdinglere gidiyor. Futbol kulüplerine de gelirin yaklaşık %10’u düşüyor. Son beş yılda İddaa’dan 10,2 milyar gelir elde edildi; bunun 670 milyonu futbol kulüplerine verildi. Kulüplerin bahisten kazançları sadece bununla da sınırlı değil. İddaa’nın sanal bayi hakkını alan firmalar bazı futbol kulüpleri ile sponsorluk anlaşması imzalıyorlar. Kulüpler buradan da ekstra kazanç elde ediyorlar. Bahis sektörü ile futbol bu kadar iç içe geçince ve mevzubahis milyarlarca liralık bir pazar olunca şike kaçınılmaz oluyor. Şike yapanların amacı artık takımlarının kazanması değil, gerekiyorsa sahada kaybetmek ama bahiste kazanmak!
Spor-toto, sayısal loto, milli piyango, İddaa gibi yasal şans oyunlarına genel bir ilgi artışı söz konusu. Yasal şans oyunlarının 2007 yılında yaklaşık 5,2 milyar lira olan toplam hâsılatı %20 artarak 2008’de 6,2 milyar liraya yükseldi. En büyük ilgi ise İddaa’ya. Kurulduğu 2004 yılından bu yana meraklısı her gün artıyor ve bugünün rakamları İddaa’nın nasıl bir çılgınlık boyutuna ulaştığını gösteriyor. İddaa’da elde edilen toplam hâsılat 10 milyarı geçmiş bulunuyor. Üstelik bunun 3 milyara yakın kısmı ise 2009 yılında elde edilmiş. Başlangıçta yüz binlerle sınırlı olan oynayan sayısı bugün 3,5 milyona ulaşmıştır. İnternetteki sanal bayilerin yanı sıra Türkiye genelinde 5 bin civarında bayi mevcuttur. Bununla da yetinmeyen devlet alışveriş merkezlerine, stadyumlara kuracağı seyyar bayilerle bahis gelirini arttırmayı hedefliyor.
Kurtuluşu şansa bırakma!
Kriz döneminde şans oyunlarına artan ilgiyle burjuvazi bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Hem çok ciddi bir ekonomik kazanç sağlanıyor, hem de krizin belini büktüğü emekçilerin çareyi mücadelede değil şans oyunlarında aramalarına yol açarak kapitalist sistem için bir emniyet supabı oluyor. Her hafta milyonlarca kişi vaktini ve parasını şans oyunlarında harcamaktadır. 2008’de İddaa’ya 2,3 milyar, at yarışına 2,1 milyar, Milli Piyango’ya ise 1,8 milyar TL harcanmış. Haftada 10 ilâ 20 milyon arasında İddaa kuponu oynanıyor. Sanal bayilerin üye sayısı 1,5 milyonu geçti ve bu sayı giderek artıyor. Bu milyonlarca insanın vaktini bahis oynamakla geçirmesi anlamına geliyor.
Herhangi bir bayide ellerindeki kuponları dolduran onlarca genci görebilirsiniz. Oynayanların önemli bir kısmı yoksul gençler. Cumhurbaşkanlığının yaptığı araştırmaya göre halkın yüzde 9’u şans oyunlarına ayda 150 lira ve üzerinde para harcıyor. Üstelik umudunu şans oyunlarında arayan bu grubun yüzde 35,6’sı açlık sınırında bulunuyor.
İddaa’nın Milli Piyango’dan önemli bir farkı var. Piyango bileti alacak kişi biletini alır ve çekilişin sonucunda kazanıp kazanmadığına bakar. İddaa oynayan ise dolduracağı kupon için saatlerini harcar. İddaa konusu futbol olunca zaten sınırlı olan boş vakitler gönül rızasıyla boşa harcanmış olur. İnternetten, radyodan veya televizyondan maçlar saatlerce takip edilerek bahis kuponunun tutup tutmayacağı heyecanla beklenir. Maç sonucunu tahmin etmek için önceki maç sonuçları araştırılır, futbol maçları düzenli olarak takip edilir, gazetelerin verdiği İddaa ekleri satır satır okunur. Bir minibüste işçi bülteni okuyan birisini görmeniz düşük olasılıktır, oysa İddaa gazetesi okuyan bir işçiyi her yerde görebilirsiniz. Tekel, TARİŞ ya da Akkardan işçilerinin haklı mücadelesini duymamıştır, ama geçen haftanın maç skorlarını, golleri kimin attığını ve başka her türlü detayı size söyleyebilir. İşte at yarışı, İddaa gibi şans oyunlarının işçi sınıfını felç eden yönü budur! Umutlar bir ata ya da maça bağlanır; dertler, sorunlar unutulur; kısa yoldan köşeyi dönme hesapları yapılır. Kapitalist düzen reklâmlarıyla bunu körükledikçe körükler. Uzun çalışma saatlerine, düşük ücretlere karşı mücadele yerine hangi takımın şampiyon olacağı, İdaaa’da hangi maça oynanması gerektiği konuşulur.
Endüstriyel futbol devasa bir pazar olmasının yanı sıra burjuva ideolojisinin hâkimiyetine katkıda bulunan güçlü bir araçtır aynı zamanda. Endüstriyel kapitalist futbol kitlelerin afyonudur. Bahis oyunlarının yaygınlaşması futbolun bu uyuşturucu etkisini daha da artırmıştır. İşçiler, sınırlı boş vakitlerini endüstriyel futbola ayırırken, kapitalizmin iğrenç çarkları dönmeye devam eder. Zihinlerin uyuşturulup esir alınması sayesinde kapitalizm pisliklerini her yere bulaştırır. Hem bahiste, hem sahada kazanan burjuvazi olur. Nazım Usta’nın dediği gibi “kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin canım kardeşim”!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı