tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2012 Çarşamba

Hangi İstanbul?

Leyla Yıldız, Değirmen Dergisi

Meşhur İtalyan seyyah ve yazar Edmondo De Amicis, İstanbul’u Marmara Denizi’nden girişte ilk defa gören meraklı seyyahların “İstanbul bu mu?”diye sükut-u hayale uğradıklarını rivayet eder. Ama Sarayburnu’nu döner dönmez karşılarına bütün ihtişamıyla asıl İstanbul belirince yazarın deyimiyle “bir haşmet, bir haz, bir zerarafet” ortaya çıkınca; biraz önce “İstanbul bu mu” diye burun kıvıran kalabalık; sonra Chateaubriand, Lamartine; Gautier ve daha niceleri tıpkı Edmondo Amicis gibi bağırırlar: "İşte İstanbul! Muhteşem, muazzam, ulu İstanbul.”

İmparatorluklar şehri İstanbul, Bir şehr-i mücella. Müslim ve gayr-ı Müslim’in gözbebeği; Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın payitahtı. Kültür miraslarını, şaheserleri yüreğinde barındıran bir açık hava müzesidir.

Şuriçi’nde Grek –Ortodoks Bizantik kültürü şaha kalkar, Galata’da Latin Katolik mirası at koşturur, Üsküdar ve Eyüp’te Türk İslam sentezi zirvelere ulaşır. İstanbul medeniyetler beşiğidir. Tarihi yarımada ile Pera (Beyoğlu)yakasını birbirinden ayıran Haliç; Bizans sarayları, surları mahzenleri, kapıları; Osmanlı ve tarihi evleri, kültürel kaynaşmanın gururu ve süruru ile çalım satar. Avrupalının Altın Boynuz (Golden Horn) dediği Haliç’te Türk, Yahudi, Ermeni sanat ve zevk anlayışı güneşin altın ışıkları altında podyuma çıkar birlikte.

“Bir şehr-i Stanbul ki bi-misl ü behadır
Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.”

İstanbul’u İstanbul yapan Eminönü’dür. Sokrat’ı Sokrat yapan Eflatun gibi. Semtler vardır kentler kadar şöhretli; işte Eminönü böyledir. Laleli, Beyazıt, Sultanahmet, Sülaymaniye, Nuruosmaniye, Yeni Cami; Topkapı ve Yarebatan sarayları; Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Gülhane Parkı ve İstanbul Üniversitesi, Alman Çeşmesi, Ayasofya ve Aya İrini ile küçük bir İstanbul’dur Eminönü. Sonsuz hazinedir İstanbul; Topkapı Sarayı’nda itinayla muhafaza edilen “kaşıkçı elması”… Taştan inşa edilen bir ebediyet rüyasıdır; kendisini mimari üsluplara teslim etmiş şehir.

Mimar Sinan,”İstanbul’u iyi bir elmas yontucusunun eline geçmiş bir mücevher gibi işler. Yaratıcı ve nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu kubbeler, minareler, kemerler ve sütunlarla donatır. Eşsiz, dehasıyla “medreseler, sukemerleri, türbeler, çeşmeler, mescitler ve camilerle İstanbul’u baştanbaşa fetheder.” Baki, Sinan’ın sanatı karşısında şöyle der:

“Ey susan taşın ve konuşan hacimlerin şairi; ey maddenin uykusuna kendi nabzının ahengini hepimizin imanıyla beraber geçiren! Aydınlığı en bilgili terkiplerde eritilmiş madenler gibi yumuşatıp ondan zaferimize hil’atler biçen! Sen bu şehre bütün dünyanın kıskanacağı bir cami yapmakla kalmadın; insan düşüncesinin erişilmesi güç hadlerinden birini tespit ettin”.

Her yapı bir aşktır İstanbul’da her aşk bir tarih, Sülaymaniye Cami aşkın eseridir. Küçüksu Kasrı, Galata Kulesi, Çırağan Sarayı, St Antoine Çan Kulesi, Sadullah Paşa Yalısı, Beylerbeyi Sarayı, Bağdat ve Revan Köşkleri aşkın eseridir. Masaldır İstanbul.”Bir İstanbul Masalı.”Güneşin batışında kızıl ışıklar altında büyük camilerin, sarayların, hisarların birbirine karıştığı mehabetli manzara bir İstanbul masalını yaratır. Süzülen martılar ve hafifçe esen lodos eşliğinde tekneyle yapılan Boğaz turunun inşa ettiği beyaz kubbeler, minareler, kuleler memleketi İstanbul. “Yeşilköy üstünden sünbüli seraba”,Çamlıca Tepesi’nden murassa gerdanlığıyla bir kadın göğsüne dönüşür. Sekizinci Tepe Yuşa’dan bütün ihtişamıyla al gözüm seyreyle der:

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! /Görmediğim, gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul/ Sade bir semtini sevmek bile ömre değer.

İstanbul “dersaadet”dir. Asya ile Avrupa’nın dersaadeti. Vuslat âlemi. Bir Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliatte, Paul ve Virginia, Ferhat ile Şirin, Dante ile Beatrice, Mum ile Pervane’nin aşkıyla yanan Asya ile Avrupa’nın kavuşma yeri. Buluşma ve Boğaz’ın sularında göz göze oynaşma yeri… İstanbul bir terkiptir. Eski yeni, doğu batı, yerli yabancı, güzel çirkin, asalet bayağılık, zerafet hoyratlık, letafet kirlilik, tevazu küstahlık ve ihtişam ile sefaletin terkibi. Bir yanıyla “İslam”dır İstanbul, öbür yanıyla “Hıristiyan”. Minareler, katedrallar kenti. Ezanın nağmelerine Haçlı dünyasının çan sesi karışır. Bir cephede İslam’ı gözdeleri; Muhteşem Sülaymaniye, Evliya Çelebi’nin tükenmez hazinesi Beyazıt ve mavi hülya Sultanahmet Cami, öte cephede Hıristiyan’ın atan kalbi Balat Kariye, Fener Rum -Ortodoks Kiliseleri…

Bir medeniyetten öbürüne geçiştir İstanbul.”Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayı’ndan.”Fatih’in Sarayburnu’nda yaşayan ruhudur Topkapı ve avlusunda İmparator 1.Constantinus’un hayat damarları Aya irini ve Aya Sofya… 1472 yıldır ayakta duran, sonsuzluğa meydan okuyan, gurur abidesi, çatışmaların müsebbibi Aya Sofya… Sütun parçalarındaki delikte Hazreti İsa’nın gerildiği çarmıh olduğuna inanılan ve garbın hala gözü üstünde olan Aya Sofya… Tarihle bağlantısı en eskiye uzanan ilçe Fatih’tir. Klasik Türk şehri… Muhafazakâr, yoksul Fatih. Şemstir Fatih. Aşk çağlayanı Mevlana’nın ilham kaynağı Şems… İstanbul’un dervişlik yönü Fatih’ten gelir.”Baba-ı Esrar”dır Fatih, dervişan kapısıdır. ”Dünyaya kapalı Allah’a açık.” dervişan kapısı, “Aşk” a giden yoldur. Sultanlar şehre dervişlik özelliğini bahşeden silületi vermek için adeta çırpınmışlardır Fatih’te.

“Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kırat / Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kırat Şehadet parmağıdır göğe doğru minar;/ Her nakışta o mana: öleceğiz ne çare?”

Tanpınar’a göre “Tanzimat, İstanbul’a büsbütün başka bir gözle baktı. O,bu şehirde iki medeniyeti birleştirerek elde edilecek yeni bir terkibin potasını görüyordu.” Beyoğlu, Osmanlı ‘da Batı’nın simgesi; Eminönü ve Fatih’i kapsayan Suriçi Doğu’nun. Beyoğlu Hıristiyan Yahudi; Suriçi Müslüman-Osmanlı. 19.yüzyılda çıkan yangınlar, Batı tarzı yapılaşmayı hızlandırır Beyoğlu’nda. Eski konakların yerini birbirine bitiştik batı mimari üslubu evler alır. Tanzimat’la beraber bir Avrupa kenti görünümü alan semt, Frenklerle azınlıkların kaynaşmış bir yaşam sahnesidir artık. Büyülü bir yaşam: oteller, balolar, baleler, tiyatrolar, cafeler, operalar… Ve buralarının atmosferiyle yoğrulan kahvehaneler, pastaneler, birahaneler ve Beyoğlu’yla özdeşleşen meyhaneler…

Beyazperde’nin mayası da Beyoğlu’nda tutar. İstanbul’un bu yüzünde yeni bir Hollywood doğar: Yeşilçam; sinema, tiyatro, alafranga konserler, caz festivallerinin can alıcı köşesi haline gelir Beyoğlu; dansçılar, şarkıcılar ve film yıldızlarının sığınağı. Şehrin hayatına “eğlence merkezi” çehresiyle girer. Son moda eğlencelerin cazibe alanı. Eski İstanbul’un kendine özgü bir eğlenme şekli vardı. Kağıthane’de sazlı sözlü kasır eğlenceleri, Boğaz’da sandal sefaları, Çamlıca’da ve Göksu Deresi’nde bir rüya alemi nakşeden gezintiler…

“Göksu’ya gel ey servinaz / Dibesteler eyler niyaz
Bülbüller oldu nağmesaz / Güller açıldı geldi yaz.”

Boğaziçi’nin efsunlu mehtap âlemleri, şairlere, ressamlara ve bestekârlara sermaye olur; İstanbul’da zevk ve safa rüzgârı estirirdi.

“Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin /Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtab… İri güller… Ve senin en güzel aksin / Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.

Said Halim Paşa ve Bebekli Valide Paşa’nın mehtap Partileri Boğaziçi’nde, hülyalı gecelerde birlikte eğlenme zevkini bahşederdi.

“Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın / Bir ömrü hayale dayan ab uyanmasın.”

Rivayet olunur ki, mehtap âlemlerine en düşkün padişah sultan 1.Mahmut’tur. Erkek evladı olmayan Sultan ‘ın; “Hayatta iki şeye doyup tam olarak kam alamadım: Biri evlat, diğeri mehtap” sözü meşhurdur. Bir yandan batılılaşma cereyanıyla dışarıdan hücum eden yeni moda eğlenme şekilleri, öbür yandan iktisadi şartların değişmesi, İstanbul halkının berabere eğlendiği Lale Devri eğlenme modelini maziye gömer. İstanbul halkı artık tek başına eğlenecektir. Her türlü kaygılardan uzak, değerlerden kopuk; hareketli, şatafatlı, bir yığın alafranga eğlence, çılgınca Beyoğlu’na damgasını vururken, şehrin dini, mistik, alaturka kimliği acılara gark olur.

“Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet / Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.
O manayı bul da bul / İlle İstanbul’da bul / İstanbul… / İstanbul…”

Eyüb, Beyoğlu’na inat daima gelenekçidir. Vakur, mütevazıdır Eyüb. Beyoğlu medeniyet buhranının veledi, Eyüb tefekkür dünyanın evladı. Beyoğlu’nda kutsalımız ölürken Eyüb, moral değerlerin diriliğini muhafaza eder. Kendi kabuğuna çekilmiştir. Batılın dünyası giremez onun kapısından. Bir lokma, bir hırkadır Eyüb. Kâh mistisizm kokar, cami türbe ve tekkeleriyle; kâh aşk, Piyer Loti, Prens Sebahattin, Şair Fıtnat Hanım’ın sevdalarıyla. Eyüb sırtlarındaki asırlık çınar ağacının gölgesindeki kır kahvesi ve Aziyade’nin makamı tüm nostaljik aşkların sembolüdür. Tarihtir Eyüb, sur dışında kalan fakat Suriçi’nin 2500 yıllık mazisine ortaklığı ile.

Beşiktaş, Ortaköy, Kadıköy ve Tarabya da Beyoğlu’nun açtığı yoldan gider ve 21. yüzyılda eğlencenin nabzını tutmaya başlarlar. Moderniteyle birlikte barların, diskoların, gece kulüplerinin ve tavernaların sadası Üsküdar ve Galata Mevlihane semalarına ulaşır; Balat Agora ve Beyoğlu Meyhanelerinin sarhoşluğu Merdivenköy Cemevi ayinlerine bulaşır; striptiz ve gay-lezbiyen kulüplerinin çığlığı Kutsal Emanetler Dairesi’nde yirmi dört saat okunan Kuran’ın nağmelerine sataşır; Ortaköy ve Kalamışta jet- sosyetenin akınına uğrayan Lailalar, İskenderpaşa’daki zikirlerin. “Lailahe İllallah” larına karışır. İstanbul’un bir yüzünde, fışkıran marjinal zevkler, öbür yüzünde ayak direyen geleneksel değerler…Asya kimliğiyle İstanbul aşk ve iman, Avrupa kimliğiyle şirk ve küfürdür artık. İstanbul gecelerinde kimi zaman helal harama, kimi zaman haram helale galebe çalar. Bebek küçük Avrupa, Üsküdar küçük Asya. İstanbul peyzajında istiridyesini aralayan incidir Bebek; Marmara’nın kalbinde yatan denizyıldızı. İstanbul’un has bahçesine kurulmuş nadide yüzdür Bebek; şımarık, hoppa, sevimli. Ufacık balıkçı köyü iken küçük Avrupa’ya giden yolda bebek yüzlü bir çelebiyle tanışır Bebek. Rivayete göre, İstanbul’un fethi esnasında Çelebi, semte bir bahçe ve köşk yaptırır. Çelebi’nin ölümünden sonra burası “Bebek” diye anılmaya başlar. Bebek, lüks, konfor, imtiyaz. Ütopyanın gerçeğe dönüştüğü mekân. Ahmet Haşim’in “O Belde”si. Alice’nin “Harikalar Diyarı” tercihdir Bebek; şöhretin tercihi; paparazzilerin kümelendiği yer. Restoranlarının önünde kuyruk vardır Bebek’in; son model ciplerinin seyir halinde olduğu trafiğinde karmaşa. Bebek’in yeşillik ve mavilikle ördüğü huzuruna atılan şamardır bu. Türk, İngiliz, Fransız ve Amerikan halkıyla kozmopolit; Robert ve Amerikan Kız Kolej’leriyle misyonerdir; masam ama sinsi Bebek. “İstanbul’un fethini gören Üsküdar, Bebek’e nispet daima yerli, daima milli ve hep kalenderdir. Bebek maddede zaferdir; Üsküdar manada. Biri Nietzsche, öteki Konfüçyüs. Bebek imajıdır koynundaki yerli yabancı yatları, sürat motorları, yelkenlileri ve yılanlı yalı ile Üsküdar nostaljidir saray, kasır, av köşkleri, kız kulesi ile.

“Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar / Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar.
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi , ud gibi mi / Cumbalı odalarda inletir katibimi.”

Cumbalı odalarında ud ve tanbur çalınan Tanzimat yıllarının köşkleri ve konakları zamanla silinip gider: “Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı.” Fakat hala dergahlarından ney ve kudüm sesleri yükselir, Nedim’e göre dergahları sığınak olan Üsküdar’ın. Fetihle birlikte İslam diyarı olur, milli mücadelede mücahid. Cihangir’den Üsküdar’a karşı oturan İstanbullular, gurup vakti Kız Kulesinin altına dönüşen rengini seyre dalar.

Git bu mevsimde gurub vakti Cihangir’den bir bak/Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak

Tarlabaşı Sodom’dur, gizli siyasi kadrolaşmayla Ümraniye, Teksas .Hızlı saniyeleşme ve artan nüfusla cemiyet; köy ve yöre kültürünü muhafaza etmesiyle cemaattir ormanların fabrikaya dönüştüğü uygarlık olan Ümraniye. “İstanbul ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir.” Ya göklere çıkarılır mabud gibi ya da yerin dibine batırılır mahlûk gibi. Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan aşk fışkırtır; Tevfik Fikret’e nefret kusturur. “Sis” de onun eseridir; ”Siste Söyleniş” de. Kimine göre” bin kocadan arta kalan dul” kimine göre “zaman, mekân aşıp geçmiş sevgili” Tezatlar beldesidir İstanbul. Dikenli bir taht. Bir yüzünde çekicilik, ötekinde iticilik. Cennet de İstanbul’dur cehennem de.Huzur da ondadır,anarşi de.Varlık da ondan doğar yokluk da.Fener Rum varlık,Yahudi Balat yokluk.Uzak cephesiyle Paris; yakın çehresiyle Kabil. Kâşaneler dıştan görülür, viraneler içi doldur. Bir yanıyla Cinderella’dır İstanbul, öbür yanıyla Külkedisi. Bir yanı sefa bir yanı cefadır İstanbul’un. Beylerbeyi, Tarabya, Emirgan’da konaklar, köşkler, yalılar; Maltepe, Gültepe’de köhne, izbe mekânlar. Bir yanda mor salkım, leylak ve erguvan; öte yanda çöp, kusmuk ve kan. Ataşehir devler ülkesi, Ok Meydanı cüceler. Birinde New York’un Gökdelenleri, ötekinde gettoları. Zıtlıklar koyun koyunadır İstanbul’da. Harbiye’de cazlar, baleleri, resitaller; Feshane’de bayram ve ramazana dair nostaljik ritüeller. Bir kemanın tellerinden dökülen nağmeler gibi huzur aşılayan Emirgan, Anodolu Kavağı;öte yanda gürültü kirliliği,anarşi,trafik. Un kapanı dansöz, rakı, balık; Kocamustafa Paşa sohbet, tesbih ve sarık.

Moda üreten, emek veren; Hacıhüsrev çalarak geçinen. Pendik iş gücü, Kasımpaşa yan kesici.

Bir yanda şıklığı ile Avrupai kokoşlar, öte yanda pejmürde rüküşler. Bir yanda iştihası gittikçe kabaran aristokrat, öte yanda açlıktan karnı guruldayan havas. Bir tarafta ezilenler, diğer tarafta ezilenlerin omuzlarında yükselenler. Nişantaşı, Moda, Etiler modernizmin ayyuka çıkışı; Sultanbeyli, Tuzla ve Gaziosmanpaşa geri kalmışlığın acı çığlığı. Kah birinci dünya ülkesidir İstanbul, kah üçüncü dünya. Nişantaşı marka, Sultanbeyli parya. Biri öz, diğeri üvey evlat.Birincisi vitrin,ikincisi bodrum. Biri debdebe,diğeri harabe.Biri planlı yapılaşma,öteki çarpık kentleşme. Birinde burjuvazinin direncini simgeleyen abideler gibi duran apartmanlar; ötekinde boyasız, soluk, sıvasız duvarlar. Biri şahika, diğeri karanlık kuyu. Nişantaşı İstanbul’un zaferi, Sultanbeyli mağlubiyetidir. Nişantaşı varlıklı, köklü; Sultanbeyli garip muhacir. Nişantaşı aristokrat; Sultanbeyli avamdır. Nişantaşı işveren; Sultanbeyli İşçi. Nişantaşı Amerika’nın beyaz adamı; Sultanbeyli Kızılderilisi. Nişantaşı sofistikedir, Sultanbeyli ham sofu. Bir cephede Avrupa Birliği flaması, bir cephede hilafet bayrağı.Nişantaşı keçi sakal,Sultanbeyli hacı sakal.Şövalyedir Nişantaşı,umacı Sultanbeyli. Birinde “laik” yaftası, ötekinde “gerici” damgası. Biri İstanbul’un Avrupa yakasında baykuş kahkahası, öteki Anadolu yakasında kertenkele tıslaması. Biri ”ben”, diğeri “öteki”leştirilen. Biri saray saltanatı, öteki mağara cefasıdır. Nişantaşı parfüm kutusu, Sultanbeyli duman, lağım kutusu; Birincisinde kadınlar solaryumlu, ikincisinde eller ağır işten nasırlıdır. Nişantaşı kadınların bir elbiseye on yedi milyar akıttığı alışveriş çılgınlığı; Sultanbeyli çocukların okul yerine işe gitme zorunluluğu. Bir tarafta gökyüzü mavi; öteki tarafta daima gri.

İstanbul’un ruhsal yolculuğudur Nişantaşı ve Sultanbeyli. Birinde düğün bayram var; ötekinde hüzün. Biri umut, diğeri hüsrandır. Nişantaşı yaşama sevinciyle yükselen adrenalin; Sultanbeyli can kafesinde karamsarlıkla çırpınan ruhun acziyeti. İstanbul, okunması elzem devasa eserdir; Balzac’ın “ihtişam ve Sefalet’i gibi. Etiler ihtişamdır. Gaziosmanpaşa sefalet. Etiler para, şöhret, sıhhat; Gazi ıstırap. Gazi’nin, bir yılda kazandığını Etiler bir ayda cebine koyar. Ağız kokusunu duyar Etiler Gazi’nin. Kılı kıpırdamaz. Dosto’nun açlığını umursamayan Tolstoy gibi. Dosto’yu bir ay kayıracak parayı, bir öğle yemeğinde tüketen Tolstoy’dur Etiler. Gazi trajedi, bedbaht. Geçim sıkıntısı, eve ekmek götürme derdi yoktur Etiler’in Ekmek onun ağzındadır. Etiler şuh kahkaha, Gazi ağıt. Etiler “ızgara somon balık, kırmızı şarap’tır; Gazi “soğan ve somun ekmek.” Kadınlar birbirinin aynıdır Etiler’de. Bir fabrikada üretilmiş gibi. Dolgun dudak, şişkin yanak, çekik kaş ve kalkık burun. Bunun için milyon dolarlar sarf ederler, gazetelerin jet- sosyete sayfalarını süsleyen Etiler kadınları. Gündelik zevklere toktur karnı hedonist Etiler’in. Dedikodu kulisleri yetmez ona. Farklı arayışlar, fanteziler, mazoşist hazlar peşindedir “Testere cinayeti”nde görülen keman kutusunda, kesik başlı kadın cesedi taşımak gibi…

Kaynakça:
1-)İstanbul’da Yaşama Sanatı ,Haluk Dursun, Timaş Yayınları,2009 İstanbul
2-) Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, 2009 ,İstanbul, 26.Baskı.
3-)En Güzel Türk Şiirleri, Mustafa Uslu, 2000 ,İstanbul
4-)Muhtelif İnternet Siteleri

16 Ocak 2012 Pazartesi

Yahya Kemal Beyatlı



Zeynep Didem GEZGİN  

SanatAlemi.Net

HAYATI
Türk edebiyatının en güçlü yazar ve şairlerinden olan Yahya Kemal, 2 Aralık 1884 günü, bir Türk İslâm şehri olan Üsküp’ün (Yugoslavya) İshakiye mahallesinde büyük annesi Adile Hanım’ın konağında dünyaya geldi. Babası, adliye memurluğu ve bir ara da Üsküp Belediye Reisliği yapmış olan Niş’li İbrahim Naci beydir. Annesi divan şiirinin son üstatlarından Leskofçalı Galip Bey’in yeğni ve İsmailpaşzâde Dilâver Bey’in kızı Nakiye Hanım’dır.

İbrahim Naci Bey ve Nakiye Hanım’ın Yahya Kemal’den sonra, Reşad isimli ikinci oğulları ve Rukiye isminde bir kızları olmuştu.

Yahya Kemal henüz beş yaşında iken Üsküp’te Sultan Murat camii arkasındaki Beyan Baba Türbesi’nin avlusunda bulunan Yeni Mektep adlı okula başladı.İlk hocası Hoca Gani Efendi’dir. Ancak Elifbayı üç yıl içinde bir türlü sökemeyen Yahya Kemal ilk başladığı Yeni Mektep’ten ayrılarak 1892’de doğudan Avrupa’ya bir geçiş olarak yorumlanan modern Mekteb-i Edeb’e yazıldı. Bu özel okula girişi için Yahya Kemal “şarktan Avrupa’ya geçişim oldu” der.

Modern bir okul sayılan Meteb-i Edeb’e başladığı ilk günlerde okumayı öğrenen Yahya Kemal, bir yandan bu okuluna devam ederken, bir yandan da Hüseyin isimli bir laladan ders alıyordu.

Yahya Kemal’in şiire karşı olan büyük ilgisi Üsküp İdadisinde iken başladı. Her geçen gün bu ilgi daha da arttı.

Abdulhak Hamit’in, Recaizâde Ekrem’in ve Muallim Naci’nin şiir kitaplarını alıp ilgiyle okuyordu, özellikle Zemzem, Makber, Ateşpare, Şera ve Fürûzan gibi şiir kitaplarından büyük zevk alıyordu. Okuduğu bu eserlerden büyük ilhamlar alıyordu.Bu şekilde kedisini iyice şiire ve şiir dünyasına kaptırmıştı. Bu arada bir Rüfai dergahına devam etti.Böylece tasvvufi ve daha sonra siyasi mesellere de ilgisi arttı.

Selanik İdadisinde iken “Esrar” mahlasıyla şiirler yazan Yahya Kemal’i 1902 yılında İstanbul’da görüyoruz. İdadi tahsilini İstanbul Vefa’da tamamlayan Yahya Kemal, Galatasaray Sultanisi’ne kaydolmak istediyse de kadrosuzluk sebebiyle bu okula giremedi. Bu sırada, akrabalarından İbrahim Bey’in Sarıyer’deki evinde misafir kalıyordu. Bu müddet içinde Rubab-ı Şikeste’yi okudu.

Cenap Şahabeddin’i ve Edebiyat-ı Cedide’nin diğer şairlerini tanımağa başladı. Bu arada Yahya Kemal imzasıyla İrtika ve Malumat dergilerinde Servet-i Funun tarzında yazdığı manzumeleri de yayımlandı. Bütün bunların yanı sıra Sarıyer’deki akrabasının evinde kaldığı süre içerisinde bir yandan da meşhur müzisyenlerden Kanuni Hacı Arif Bey’in idaresinde icra edilen musiki fasıllarına devam ederek kuvvetli bir milli musiki kültürü aldı.

Ancak bu musiki fasıllarına devam ederken, Osmanlılık, Müslümanlık ve Türklük düşmanı, aşırı Batıcı Serezli Şekip Bey’in fikirlerinin ve telkinlerinin tesiri altında kaldı. Bu yüzden 1903 yılında Paris’e kaçtı. Henüz çok genç ve çevresindekilerin tesiri altında kalabilecek yaşta olan Yahya Kemal, Paris’e gittiğinde Jön Türkler arasına katıldı.Orada Lati’ne yerleşerek bir yıl müddetle de Meaux’ya devam etti.

Frınsızcasını bir hayli ilerletti. Daha sonra 1904 yılında Siyasi İlimler Okulu’nun dış siyaset bölümüne yazıldı. Kendisi bu günlerini şu şekilde anlatıyor:”İstanbul’dan çıkarken zaten dine karşı kafamda şedit bir aksülamen vardı. Hariste dinsizliğim arttı. 1904 senesi Paris’te kilise ve din düşmanlığının azdığı ve sosyalist cereyanın sert bir rüzgar gibi estiği bir seneydi. Mitinglere nümayişlere karışıyordum. Sokaklarda İnternationel’i dinlerken kalbim geniş bir insanlık sevgisiyle doluyordu. Gözlerim yaşarıyordu.”

Bu dönemde Servet-i Funun şiirinin taklit bir şiir olduğu kanaatine vararak bu akımdan soğumaya başlamıştı. Bundan sonra ünlü tarihçi Albert Sorel’in öğrencisi oldu. Hayranı olduğu bu ünlü tarihçinin tesiriyle tarihe büyük bir ilgi duydu. Böylece “tarih içinde Türklüğü aramak ve bulmak” hevesine kapıldı. Artık kendisini büyük bir ilgiyle tarihe kaptıran Yahya Kemal, çeşitli konferanslara devam ederek, tarihi eserleri okumağa ve araştırmağa yöneldi.

Bu yönde kendisini yetiştirmeğe çalıştı. Jön Türklüğü ve onların fikirlerini köhnemiş ve modası geçmiş bir akım olarak görmeye de başlamıştı. 1071 Malazgirt Savaşı kafasında bir başlangıç noktası olarak doğdu. 14 Temmuz 1906’da Paris’ten Londra’ya giderek iki ay kadar orada kaldı. Bu süre içinde Londra’da bulunan ve Türk Edebiyatında Şair-i Azâm diye anılan “Makber” şairi Abdulhak Hâmit ile birkaç defa buluşarak görüştü.

Bu konuda Yahya Kemal, “Şiirde Otuz Senem” başlığını taşıyan eserde şöyle diyor:
“Orada Abdulhak Hamit’i bir iki defa gördüm; çok iyi hüsn-i kabul gösterdi. Lakin şiir tarafıma kayıtsız kaldı; ben de açılmak istemedim, hatta hiçbir parçamı kendisine göstermek lüzumunu hissetmedim.”

Yahya Kemal o günlerde eski akıncıları konu edinen yeni bir “Türk destanı” yazmaya çalıştı. Bunun için de yine kendisi şöyle diyor:
“O günlerde Londra’da yeni bir Türk destanı yazmağa savaştım. Eski akınlarımıza ve korsanlarımıza dair beş on mısraı, çok sonraları, bir çok yerlerde basılmış ve tekrar edilmiş olan bu destan beni senelerce peşinden koşturdu. Gerçi onu yazmadım. Lakin yazmağa uğraşırken kendime göre şiir lisanı buldum.”

Aynı sene içinde Londra’dan Belçika’ya giderek Osten’de ve Bürüksel’de bir süre kaldıktan sonra oradan tekrar Paris’e dönen Yahya Kemal, burada Arapça ve Farsça üzerine de çalışmalar yaptı. Böylece Divan şiirini okuyup anlağa çalıştı. Türk şiirini ve klasiklerini Paris’te öğrenerek, etkili olduğu tarzda derin bir hazla mısralar söylemeğe başladı.
1910 senesinde Paris’ten Cenevre’ye gelen Yahya Kemal, o yazı Cenevre’de geçirdi. Bundan sonra İsviçre’nin çeşitli bölgelerine v Britanya’ya seyahatleri oldu.

1912 ilkbaharında ise, kuvvetli bir tarih, edebiyat kültürü ile beslenmiş olan milli bir şuurla İstanbul’a döndü. “Kendi Gök Kubbemiz” adlı eseri bu kültür ve şuurun bir mahsulüdür. Yahya Kemal tam on yıl İstanbul'dan ayrılmadı. İstanbul’a dönünce, 1913 yılında Daruşafaka Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1914’de Sultan Selim’de açılan Medresetülvaizin’de medeniyet tarihi dersleri verdi.

1916 ile 1919 yılları arasında İstanbul Darülfünun’unda medeniyet tarihi, Batı Edebiyatı tarihi kürsülerinde müderris olara vazife yaptı. Bu arada bir taraftan yeni şiirler, bir taraftan da, klasik şiirler yazıyordu. Daha sonra bu klasik şiirlerini “Eski Şiiri Rüzgarıyla” adlı kitapta topladı. Yahya Kemal, mütarekeden sonra arkadaşları ve öğrencileriyle Milli Mücadeleyi destekledi, hatta bu alanda bazı faaliyetlerde de bulundu.

Başyazarı olduğu Ati (İleri) gazetesinde ve Tevhid-i Efkar, Hakimiyet-i Milliye gibi gazetelerde, arkadaşlarıyla birlikte yayımladığı “Dergah” Mecmuasında Milli Mücadeleyi kutsal sayan ve teşvik eden yazılar yayımladı. 1921 yılında hastalığından dolayı bir ara İstanbul’dan Burgaz’a, oradan da Bulgaristan’ın başkenti Sofya’ya gitti. Sofya’da iki ay kalıp tedavi gördü. Daha sonra Filibe’ye, tekrar Burgaz’a ve oradan da İstanbul’a dönen Yahya Kemal, 1922’de Bursa’ya gitti. Bursa’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile tanıştı..

Daha sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya davet edildi. Aynı yıl müşavir üye olarak Lozan Konferansı murahhas heyetine seçildi.Daha sonra İsmet Paşa ile birlikte İstanbul’a ve oradan da Lozan’a gitti. Lozan’da iki buçuk ay kaldıktan sonra Ankara’ya döndü. 1923 yılının sonbaharında Urfa Mebus’u olarak TBMM’ye girdi. 1924 senesinde Paris’e, Viyana’ya ve Budapeşte’ye kısa süreli seyahatler yaptı. Yahya Kemal, Cumhuriyetten sonra dış memleketlerde elçilik yaptı.

1926 yılında Polonya, 1929 ‘da İspanya ve 1931’de de Portekiz elçisi olarak görevlendirildi. 1934’te önce Yozgat, sonra Tekirdağ millet vekilliğine seçildi. İki devre Tekirdağ mebusluğundan sonra 1936 yılında İstanbul’da yapılan kısmi seçimi kazanarak İstanbul milletvekili oldu.1947’de de Pakistan’a büyükelçi olarak tayin edildi. 1949 yılına kadar bu görevde kaldı ve emekli olarak yurda döndü.

1949’dan 1957 yılına kadar İstanbul’a istirahata çekilen ve yazı hayatını sürdüren Yahya Kemal 1957’de geçirmiş olduğu bağırsak rahatsızlığını tedavi ettirmek için Paris’e gitti.Orda bir süre tedavi olup döndü. Bir yıl sonra aynı hastalık tekrarladı ve 1 Kasım 1958 tarihinde Cerrahpaşa Hastahanesinde vefat etti.

Tam yarım asır, halk diliyle Türk’ün öz değerlerini, Türk tarih, sanat ve medeniyetini, Türk zevkini şiirlerinde söylenen büyük şair arkasında ebediyete kadar Türk edebiyatının şaheserleri olarak yaşayacak eserler bıraktı.
Son sözü, Baki’nin:
“Allah’adır tevekkülümüz, İtimadımız.”
mısraı olmuştur. Ölümünden bir gün önce dostlarıma yazdırdığı son beyti ise:

Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
Bir çare yok mudur buna Ya Rabbülalemin… idi.
Cenaze töreni, mahşeri bir kalabalıkla Fatih Camiinde yapıldı. Vasiyeti gereği Rumeli Hisarı sahil mezarlığına gömüldü. Mezar taşında, Şirazlı Hafız için söylediği şu mısralar kazılıdır.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında yatan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Ölümünden sonra 1958’de Yahya Kemal Enstitüsü kuruldu. Bu enstitü tarafından 1959’da “Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası” yayımlanmağa başlandı. 1961’de Yahya Kemal Müzesi açıldı. Yahya Kemal’in eserleri bu enstitü tarafından neşredilmektedir. 1968’de Yahya Kemal’in bir heykeli aynı enstitü tarafından yaptırılarak İst. Maçka Parkına diktirilmiştir.








Tam yarım asır, halk diliyle Türk’ün öz değerlerini, Türk tarih, sanat ve medeniyetini, Türk zevkini şiirlerinde söylenen büyük şair arkasında ebediyete kadar Türk edebiyatının şaheserleri olarak yaşayacak eserler bıraktı.
Son sözü, Baki’nin:
“Allah’adır tevekkülümüz, İtimadımız.”
mısraı olmuştur. Ölümünden bir gün önce dostlarıma yazdırdığı son beyti ise:

Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
Bir çare yok mudur buna Ya Rabbülalemin… idi.
Cenaze töreni, mahşeri bir kalabalıkla Fatih Camiinde yapıldı. Vasiyeti gereği Rumeli Hisarı sahil mezarlığına gömüldü. Mezar taşında, Şirazlı Hafız için söylediği şu mısralar kazılıdır.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında yatan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Ölümünden sonra 1958’de Yahya Kemal Enstitüsü kuruldu. Bu enstitü tarafından 1959’da “Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası” yayımlanmağa başlandı. 1961’de Yahya Kemal Müzesi açıldı. Yahya Kemal’in eserleri bu enstitü tarafından neşredilmektedir. 1968’de Yahya Kemal’in bir heykeli aynı enstitü tarafından yaptırılarak İst. Maçka Parkına diktirilmiştir.


Kendi Gök Kubbemiz
Eski Şiirin Rüzgarıyla
Rubailer- Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş
Aziz İstanbul
Eğil Dağlar (Milli Mücadele Yazıları)
Siyasi Hikayeler
Yahya Kemal Enstitüsünün yayımladığı bazı eserler şunlardır:

7. Siyasi ve Edebi portreler
8. Edebiyata Dair yazılar
9. Çocukluğum, Gençliğim…
10.Tarih Münasebetleri
11.Bitmemiş Şiirler


EDEBÎ ŞAHSİYETİ:

Yahya Kemal yirmibirinci yüzyıla damgasını vurmuş, şiirleri, nesirleri, görüşleri ve hatta sohbetleriyle, Türk edebiyatında devrinin belli başlı zirvelerinden olmuştur.
Edebiyatımızda zirve teşkil eden yazarlar ve onların hayatları incelendiği zaman, hayatlarında geçen olaylar sanatçılara yön vermiştir.Yahya Kemalin de hayatında, bilhassa çocukluğunda “akıncı cedlerinin ihtirasını duyuran” olaylar zinciri vardır.

Böylelikle sanatının ilk heyecanlarını, tarih ve milliyetçilik duyguları kazandığı yer olan Üsküp’te hissetmiştir. O’nun sanatını harekete geçiren asıl güç, bu serhat şehrinde geçen çocukluk yılları ve bu çocukluk yıllarında duyup hissettikleri olmuştur. Açık Deniz Şiirinde:

“Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum
Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum”
diye başlayan şair:
“Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını.”
Diyerek Üsküp'te çocuk yaşta akıncı cedlerinin ihtirasını kendisinin de duyduğunu belirtiyor. Şair dini duygularını, iyi ve güzel olan ne kadar duygusu varsa hepsini annesinden aldığını söyler. Hatıralarında bundan şöyle söz eder:

“… O düğün bitince derin bir melal içinde kalmıştım. Hep onu düşünüyordum. İlk şiirim olan bir türkü güftesini, ekseriya Üsküp türkülerinde gördüğüm vezinle, onunçün karalamağa başladım.”
Oniki yaşında yazılan bu şiir, Yahya Kemalin ilk şiiri olmasına rağmen,sonradan hatırlayamamıştır bile.

Henüz onbeş yaşında iken Muallim Naci’nin “şerare” ve “ateşpare”yi okumuştu. Artık gönlü Muallim Naci’nin şiirleriyle doludur. Recaizâde’nin Zemzeme’sini okusa da, Muallim Naci’den bir türlü vazgeçmez. Hatıralarında Yahya Kemal bu durumu şöyle anlatmayı uygun görüyor:

“… Lâkin anladığım ve sevdiğim şair Naci’ydi. Naci ismi bile kalbime aydınlık hissi veriyordu. “Meyhanede bir Söyleniş” manzumesiyle, Varna’dan İstanbul’a hicret ettiği o hazin baharı anlatışıyla, Tesalya’da, Fırat ve Dicle kenarında söylediği hasret dolu kıtalarıyla kendimi tanımış gibi hissediyordum.”

Yine bu yıllarda yavaş yavaş vezinlerin birçoğunu kullanmağa başlıyor, bir deftere manzumeler dolduruyordu. Kendi ifadesine göre, halk arasında ilk yayılan şiiri Hafız Mehmet Paşa (vali) aleyhinde bir isyanı tasvir eden manzumesidir. Bu yıllarda İstanbul’da çıkan Terakkî adlı mecmuaya gönderdiği bir manzumesi ilgi görmüş ve basılmıştır.

İstanbul’a geldikten sonra Naci’nin etkisi T. Fikret ve Cenap Şahabettin’e doğru kayar. Bunu hatıralarında şöyle anlatır:
“… İstanbul'da gözlerim etrafa açıldıktan kısa bir zaman sonra Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikestesi elime geçti. Bu yeni şiir bu defa beni kuvvetle sardı. Muallim Naci’yi, hatta Abdulhak Hamit ve Recaizade Ekrem Bey’i maziye intikal etmiş gibi gördüm.”

Başka bir yerde Yahya Kemal
“… Bir kelime Fransızca bilmeden alafrangalaştım. Malumat mecmuasında yeni şiir çığırında birçok manzumelerim çıktı…”
1902 Temmuzunda, o zamanın birçok alafranga nesli gibi Paris sevdasına tutulan şair,”memleketi zindan, Avrupa'yı nurlu bir alem” gibi görür ve 18 yaşın verdiği hevesle 1902 Temmuzunda Paris’e kaçtı.

Artık Yahya Kemal Servet-i Fununcuların tesirinden kurtulacaktır. O’na bu döneminde en çok tesir eden, tarihçi Albert Sorel ile, Heredia’dır. Bunalar Yahya Kemal’e aynı zamanda, eski şiirin zevkini de verirler. Heradia’nın bir kuyumcu kudretiyle işlediği yüz yirmi kadar sone ile, iki uzun manzumesi vardı.

Eski Yunan ve Latin tarzında yazan klasik bir sanatkar olan Heredia’nın şiirleri, Yahya Kemal’e devamlı mısra-ı bercesteyi hatırlatır. Bu duygularla divan şiirimize eğilir. Naili Kadim ve Şeyhülislam Yahya’nın divanlarını okur, hafızasına çeker. Divan şairlerimizin işliye işliye kullandıkları birçok kelimeleri Türkçeleştirdiklerini düşünerek “işte asıl Türkçe budur” der.

Şair dokuz yıllık bir aradan sonra İstanbul’a döndüğü zaman, kendisinden önce şöhretinin İstanbul’a geldiği görülür. Artık O, daha şiiri olmadan mısraları, eseri olmadan şöhreti olan birisidir. Şiirlerinde Paris tesiri devam ediyorsa da, büyük bir doğu tesirinin varlığını inkar etmemek lazımdır. O, artık birçok şiirinde rindane görüşleri dile getiri bir kalp adamıdır.

Türk Ocağında sanata dair konuşmalar yapacak, sohbetlerinde Türk tarihinin pek çok sahnelerini en bilinmeyenlerine kadar inerek didik didik inceleyecek, şiirleriyle “Lale Devri” yaşatacaktır.
“Gönül o afete meftundu Lale devrinde
Ki verdi şan u şeref yal u bale devrinde”
diyen şair yeri gelecek:
“Kalkub Huda'ya doğru açılmış sefinede
Erbab-ı neşve mest gider nahuda içer”
diyerek mısralarını tasavvufun rüzgarıyla şişirecek, bazen da divan şiirinin renk cümbüşü şiirlerinde yer alacaktır.

Şiirlerinde hayal yoluyla daima maziyi yaşayan şair, ilk şiirlerinden kabul ettiği “Sene 1141”ı, daha sonra Paris’te 1908’de,
“Gördüm ol meh duşuna bir şal atup lahurdan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan.”

“Mahurdan Gazel”i yazmıştır.Mehlika Sultan,Sicilya kızları,Biblos kadınları da ilk şiirleri arasında yer almaktadır.

Şiirlerinde ve tarihi makale ve sohbetlerinde en çok İstanbul’un Fethi ile meşgul olan şair,1071’den sonrasını asıl tarihimiz kabul etmesine rağmen Hun Türklerine ait olan Oğuzname’yi milli destanımız olarak kabul etmesi,notları arasında Göktürk Alfabesi ile denemeler bulunması,bir yerde 1071’den önceki tarihimizi pek kabul et-tarih saymadığını göstermektedir.


ŞİİRLERİ:

1912’de İstanbul’a döndükten sonra Tanburi Cemil Bey’i tanır. Musiki sohbetlerinde ve fasıllarda bulunur.Türk musikisi ile çok yakından ilgilenen Yahya Kemal’i bu fasıllar çok etkileyecek ve 1927’de elçi olarak bulunduğu Varşova’da;

“Zihnim bu şehirden bu devirden çok uzakta
Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta
Birdenbire mes’udum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle “ diyerek “Kar Musikileri” adlı şiirini yazacaktır.
Ziya Gökalp,hece ile yazılan şiirleri esas kabul etmesine rağmen,çıkarttığı Yeni Mecmuada Yahya Kemal’in şiirlerini “Bulunmuş Sahifeler” adı altında yayınlar.Yahya Kemal’in, Ok şiiri hariç tutulursa, geceyle yazdığı şiiri olmamasına rağmen Dr. Nazım’ın tanıştırdığı Ziya Gökalp ile şiirin özü sahifeler üzerinde anlaşırlar.

1920’den sonra çıkan Dergah mecmuasına asıl yön veren Yahya Kemal olmuştur. Mecmuanın ilk çıkışına Ses şiirini yetiştireceğini söylemesine rağmen, şiir bir türlü bitmek bilmez. Dergah mecmuasının ancak beş sayısına bir şiirini çıkarabilir. Bu durumu biraz da şiire verdiği önem ve şiir yazış tarzındaki ihtimama vermek lazımdır. Çünkü O şiiri bir çırpıda yazan bir şair değildir.


ŞİİR KİTAPLARI

Yahya Kemal’in, sağlığında kendisinden habersiz ve bir çok yanlışlarla dolu bir şekilde yayınlanan “24 şiir ve Leyla”yı saymazsak yayımlanan bir şiir kitabı yoktur. Ölümünden sonra şiirleri konu ve şekil bakımından, kendisinin de düşündüğü isimler altında;
a) Eski Şiirin Rüzgarıyla
b) Kendi Gök Kubbemiz
c) Rubailer, Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş
adlarıyla yayımlanmıştır. Daha sonra bir kısım şiirleri de “Bitmemiş Şiirler” ismi altında neşredilmiştir.


NESİRLERİ

Aziz İstanbul
Eğil Dağlar
Siyasi ve Edebi portreler
Siyasi Hikayeler
Edebiyata Dair
Çocukluğum
Gençliğim
Siyasi Edebi Hatıralarım
Makaleler ve Mektuplar
Tarih Muhasebeleri vb.


YAHAYA KEMAL’İ BESLEYEN KAYNAKLAR:

Yahya Kemal gibi Türk edebiyatının en bizce en güçlü kalemini besleyen kaynakları küçülterek birkaç satıra sığdırmaya çalışmanın anlamı yoktur. Ama onunun gene de şu kaynaklardan beslendiğini söyleyebiliriz.
Anne sevgisi
Babasının tesiri
Doğduğu yer ve çocukluk yılları
İstanbul
Türk mimarisi
Tarih ve Türklük

ŞİİRİNİN TASNİFİ
Eski Şiirin Rüzgarıyla:
A) Selimname
B) Gazeller
C) Musammatlar
D) şarkılar
E) İthaf
E) Kıtalar Beyitler
Şeklinde tasnif etmek mümkündür.

Kedi Gök Kubbemiz:
A) Kendi Gök Kubbemiz
B) Yol Düşüncesi
C) Vuslat
ara başlıkları halinde sıralanmıştır.

25 Kasım 2011 Cuma

‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye'

Radikal Kitap
25.11.2011

Kısa bir süre önce ‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye’ isimli son kitabı yayımlanan Prof. Dr. Murat Belge ile kitabının ışığında Türkyie’nin makus militarist talihinden ötesini konuştuk. Almanya ve Japonya’yı konuşurken, Türkiye’yi anladık.

Nasıl ve ne zaman başladınız bu projeye?
Kitap fikri daha önceden de aklımdaydı. 2005 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında verdiğim derste ders konusu olarak bu meseleyi seçtim kitaba faydası olsun diye. Temel mesele ulusal birliğin tahsisi süresinde militaristleşen Almanya, Japonya ve Türkiye’yi kendileriyle aynı coğrafyalardaki militarist olmayan denkleriyle kıyaslayarak aradaki farkların sebeplerini sorgulamaktı. Almanya’yı İtalya; Japonya’yı Hindistan; Türkiye’yi ise Yunanistan’la kıyasladım.

Bu diğer üç ülke neden militarist olmuyor?
Bu çok da iradeye bağlı bir şey değil. Zira bu üç ülkenin tarihinde de militarist dönemler, kişiler ve kurumlar var. Mesela, İtalya Mussolini döneminde militarist olmak için elinden geleni yapmış ama becerememiş. Yunanistan’ın az buz bir darbe tarihi yoktur ama oraya militarist bir ülke diyemeyiz. Merkezi devlet geleneğinin olmadığı durumlarda, ulus devletleşme sürecine girildiğinde hali hazırda yerleşik bir burjuvazi yoksa devleti ordunun kurması kaçınılmaz oluyor. Bu da militaristleşmeyi getiriyor. Kitabın birinci tezi bu. İtalya’da iyi kötü bir burjuvazi var. Ordu büyük zaferler kazanarak kurmuyor devleti. İtalyan ulusal birliği, sosyalist eğilimleri olan Garibaldi gibi bir adamın başında olduğu bir süreç ve onun kırmızı gömleklilerinden oluşan bir ordu var ortada. Kazanılan birkaç askeri başarı da İtalyan güçlerinden çok Fransa ve 3. Napolyon’un yardımıyla oluyor. En önemli etken ise İtalyan birliğini kuracak olan Piedmont Sardinia krallığının başında Cavour gibi bir adamın olması. Cavour, İngiltere ve Fransa’yı örnek alarak liberal ekonomiyi benimseyen dışarı açık bir devlet modeli benimsiyor. Ve bu krallık büyük ölçüde bir burjuva ekonomisi üstüne oturuyor.


Şu an Almanya ve Japonya için hâlâ militarist diyebilir miyiz?
Hayır.

O zaman bu durumda saydığımız örnekler arasında hâlâ militarist olan tek ülke Türkiye?
Öyle maalesef.

Bunu onlar nasıl aştı da biz aşamadık? Kapitalistleşme sürecinin gecikmesinden ötürü mü?
Bu da var ama bir diğer sebep de Almanya ve Japonya ordu önderliğinde geçirilen ulus devletleşme sürecini atlattıktan sonra arasına katıldıkları güçlü toplumlar camiasında derhal emperyal emeller geliştirmeye başladılar. Almanya iki tane dünya savaşı çıkardı, Japonya da bunların her ikisine de bir şekilde bulaştı. Sonuç olarak ikisi de yenilen tarafta oldular. Birinci Dünya Savaşı’nda da yenilmiş oldukları halde o denli korunmuş bir militarist temel vardı ki sarsılmadan ikinci savaşa sürükledi. İkinciden sonra da böyle olunca artık Almanya emperyal emelleri bir tarafa bırakıp demokrat Avrupa ülkesi olmak durumunda kaldı. Aynı şey Japonya için de geçerli. Bundan kazançlı çıkanlar ise Alman ve Japon toplumları oldu çünkü militarizmin yenilmesi toplumun kazanması demek.

Toplumun hiç mi payı yok bu kazanımda?
Doğrusunu söylemek gerekirse çok yok. Kuvvetli militarist temelleri olan iki ülke bunlar ama her ikisinde de gayet kuvvetli anti-militarist sol hareketler var. Tabii o solun tüm toplumu kendi safına çekecek kadar bir gücü yok ama bir muhalefet olarak kuvvetli. Ancak Almanya’ya baktığımızda oylarını sürekli olarak artıran bir Alman Sosyal Demokrat Partisi var. Bunlar ne yaptı dersen, vallahi hiçbir şey yapmadılar militarizmin zayıflaması için. Weimer Cumhuriyeti’nde de bu parti iktidardaydı ve ordunun kuyruğundan gitmekten bir türlü vazgeçemediği hatta “ulusal çıkarlar” söyleminden bir türlü kopamadığı için ona hizmet bile ettiğini görüyoruz. Türkiye’deki durum buna çok paralel, ne olursa olsun ordumuz zor durumda kalmasın fikri...

Tepede militarist bir yönetim olabilir ama tüm bir toplumun militarist olması için o anlayışı içselleştirmiş ve gündelik hayat pratiklerine yansıtmış olması gerekmiyor mu?
Kitabın asıl tezi bu zaten.

İki yönü var o zaman militarizmin. Evet, Türkiye uzun zamandır askeri vesayetle idare ediliyor ama toplumun bunda hiç mi suçu yok?
Var tabii.

Ama mevcut durum bundan farklı. Bir değişim söz konusu. Hükümet ve askeriye arasındaki gerilimin toplumda yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gayet ortada durum. Biri referandum olmak üzere kaç seçim geçti bir şekilde, toplum askere direnen bu partiye oy veriyor. Önceden biraz korku da vardı ama şimdi yok. Mesela Almanya ve Japonya’da anti-militarist radikal sol hiçbir zaman seçim kazanmadı. Hep militarizmden yana olan liberal demokrat parti kazandı seçimleri, çok yakın zamana kadar. O yakın zaman dediğim zaman geldiğinde ise Japonya’da militarizm falan bitmişti. Ama Türkiye’de böyle militarizme kafa tutan bir sol hareket falan da olmadı. Mesela Alman sosyal demokratlarının parlemento toplantılarında çok radikal jestleri vardı ama onların sorunu kendilerinin pek radikal olmamasıydı. Temelde bayağı teslimiyetçi ve kapitalizm içinde yaşamaya razı olmuş bir partiydi. Bunun dışında Almanya ve Japonya’da muhalefetin dışındaki ana akım diyebileceğimiz adamların da militarizme değişen derecelerde bir hayranlığı ve razı oluşları söz konusuydu. Mesela o da bizde yoktur.

Nasıl yani?
Türkiye’de büyük çoğunluk askere güveniyoruz der. Bütün anketlerde en güvenilen kurum çıkar askeriye yıllardır ama buradaki durum bu sorunun resmi cevabı budur, resmi cevaptan şaşmayalım başımıza iş açmayalım gibi bir tavırdan kaynaklanmaktadır. Ama alttan altta bir sapma da söz konusudur. Ordusunun arkasından giden katı disinplinli Alman ve Japon mizacının tam tersidir Türk insanının yapısı. AKP’ye kadar ordu, karşısında sert bir muhalif görmedi. Çünkü Türk burjuvazisi tekelci devlet kapitalizminin bir ürünü olduğu için askeriyeyle gayet barışıktı. Anadolu burjuvazisinin ortaya çıkması ve güçlenmesi mevcut sert muhalefetin yerli dayanağını oluşturdu. Ama bu muhalefetin vücuda gelmesinde en az bunun kadar önemli olan bir diğer faktör de uluslararası konjonktürdür. Artık soğuk savaş yok ve artık askeri darbeleri desteklemeyen bir Amerika var. Bu da militarzimin aleyhine gelişen bir durum.

Bu sert muhalefetin oluşum sürecine burjuvazi nasıl adapte oldu sizce? Rolü neydi?
İstanbul burjuvazisi içinde Koçlar devlete en bağlı olanlardır. Sanırım kurdukları işin tabiatı da biraz bunu gerektiriyor. Militarizm meselesinden çok da ayıramayacağımız bu Avrupa Birliği’ne katılım konusunda da Koç ayak sürüdü. Basite indirgersek bunun sebebi iç pazara dayanıklı tüketim malları veren bir üreticinin tek olduğu pazarda rekabet istememesidir. Yakın zamanda gün yüzüne çıkartılan konuşmalarda da görüyoruz ki Rahmi Koç mevcut hükümetin gitmesi gerektiğiyle ilgili oturup fikir teatisinde bulunabiliyor mesela. Bu büyük aileler içinde Eczacıbaşı da değil bir tek Sabancı’dır dünyadaki gidişata uyum göstermeye çalışan. AB konusunda çok daha açık ve taraftardır. Sakıp Bey’in hayattayken Kürt meselesi üstüne söylediği şeyler, arkasından Alparslan Türkeş’in ona haddini bil demesi, kısa zaman içinde Sabancılardan birinin öldürülmesi gibi olayların da gösterdiği gibi Sabancılar İstanbul burjuvazisinden çok bir Anadolu burjuvazisi gibi davrandılar.

Peki, burjuvazinin yokluğunda işi ordu ele alır tezinden yola çıkarak, militarizme karşı direnen bu sert muhalefet ile pek de geçinemeyen bir yerleşik burjuvazinin aslen üstlenmesi gereken rolü üstlenememesinden ötürü uzun vadede bir vesayetten bir diğerine geçmemiz söz konusu olabilir mi?

Olmaz diyemem, olabilir. Ben de zaten bugünlerde hep bu tema üstüne yazıyorum. Bir toplumun demokratik kültür tecrübesi azsa, ki bizim az, o zaman bir vesayetin yerini başka bir vesayetin alması riski artıyor. AKP gibi bir partiyi tabanı ve önderleriyle beraber ele alırsak, onların da kendi militarizmini oluşturması gayri mümkün görünmüyor.

Ne tür bir militarizmden bahsediyorsunuz?
Kendisini İslamın ordusu diye tanımlayan bir orduyla militarizm yapabilir. Düşmanı Kürtler değil, Yahudiler olan bir bir militarizm. O taraftan böyle bir şeylerin oluşması isteyecek olanların sayısı da pek az değildir. Bu kesin olur diye bir şey söyleyemem ama muhtemeldir.

O zaman önümüzde üç alternatif var. Askeri vesayet, karşı vesayet ya da demokrasinin oluşması için burjuvazinin tarihi rolünü üstlenmesi. Siyasal sol nerede duruyor bu denklemde?

Bu konuda hep konuşuyorum. Konuşurken de pek güleryüzlü konuşamıyorum. Bunun sebebi de ortada böyle bir sol olmaması. Türkiye tabiatta iki sağı olup da hiç solu olmayan tek objedir. Böyle başka bir obje de yoktur ve olmamıştır. İşçi partisi ilk kurulduğunda nasıl “ordu gençlik el ele milli cephede” gibi sloganlar atan bir devrimci cephe varsa şimdiki devrimciler de ya orda ya da nötr durduklarını söylüyorlar. Nötr olmak diye bir şey yok tabii, o orada olmak anlamına geliyor. Bu zihniyetten çıkamadı Türk solu.

Ama solun da işi zor. Askere karşı duracak, muhafazakâr kapitalist iktidar partisine karşı çıkacak, burjuvaziyle de mücadele edecek. Bu da “çarşı her şeye karşı” gibi karikatürize bir algılanma biçimine yol açmaz mı?

Karşı olduğu şeyleri ve niçin karşı olduğunu net bir şekilde ortaya koyacak. Ama bu arada bunlarla paylaşabileceği şeyler varsa da sırf onlar yaptı diye reddetmeyecek. Yani kısacası harbi olacak. Çok bilinmedik bir formül bulman gerekmiyor. Dürüst olacaksın ve kendini net bir şekilde topluma anlatacaksın. Şimdi biz tabii böyle bir işe bayağı bir sıfırdan başlamak durumundayız. O yüzden müthiş bir kalabalık beklememek lazım. Az ama doğru şeyleri söyleyecek ve bu söylediklerini kanıtlayarak mesafe kat edecek bir sol olabilir ancak. Ben artık böyle toparlayıcı birleştirici bir sol yapalım fikrine falan da kesinlikle inanmıyorum. Bu durumda sayı artıyor ama içten çatışmalar başlıyor. O işten de kimseye bir hayır gelmiyor. Ayrıca belli durumlarda burjuvaziyi desteklersin. Mesela İstanbul burjuvazisi tutarlı bir laisizm savunuyor. Sırf burjuvaya karşı geleceğim diye laisizme karşı çıkmayacaksın ona katılacaksın. Askerin ve Kemalizmin nesine sahip çıkabilirler onu bilmiyorum çünkü mesela oradaki laisizm de hiç tutarlı değil. Bir diktatoryanın otoriteryen enstürmanı sadece. Solcu ne ister? Memlekete sosyalizm gelsin, sosyalistler çoğalsın falan. E şimdi bu sosyalistler nereden çoğalacak? İthal edecek halimiz yok.

Nereden çıkacaklar sahiden?
Buradaki malzemenin içinden çıkacak. Kimdir bunlar? Bunlar şu an AKP’ye oy verenler. Memleketin genel yapısı itibariyle AKP’ye oy verenler, CHP’ye oy verenler ve MHP’ye oy verenler var. Bu son ikisinin sosyalist olmasını beklemek bana bayağı bir hayalperestlik gibi geliyor. Eğer bir sol olacaksa, AKP tabanı dönüşüp sosyalist olacak. Bu da bana imkânsız görünmüyor.

Solun AKP tabanından oluşması konusunda Kürt hareketini nasıl bir yerde görüyorsunuz? Ben orada da çok uzun zamandan beri kemikleşmiş militarist bir yapı görüyorum mesela.
Ben de ve çok endişe verici bir şey bu. Pekâlâ Türkiye demokrasisinin en önemli ağırlık merkezlerinden biri olabilecekken PKK’nın tavrı nedeniyle Kürt hareketi demokrasiye güç katan bir şey olmaktan çıkıyor. Tabii Kürt hareketi en başından böyle bir şey değildi ama PKK en başından beri buydu. 60’lı yıllarda doğu mitingleri başladı, Tarık Ziya, Mehdi Zana gibi genç sosyalist Kürtler o zamanlarda çıktı. Ama 70’lı yıllarda özellikle 12 Mart’tan sonra bir ideoloji etrafında Kürtler ve Türkler denebilecek bir durum pek kalmadı. ABD emperyalizmine karşı silahlı mücadele veren Vietnam ve Kamboçya gibi örneklerden esinlenerek silahlı mücadele vermek için kurulmuş ve bu şekilde adını duyurmuş bir yapı söz konusu. Adına gerilla mücadelesi de desen, silahlı mücadele silahlı mücadeledir ve militer bir yapı, hiyerarşi, disiplin, itaat vesaire getirir. Toplumun hiç mi suçu yok dedin ya, bu, Kürtler için de geçerli bu açıdan. Kürtlerin içinde artık böyle olmasın, siyasal mücadele militer mücadelenin yerini alsın diyenler var. Ama yeterince çok değil maalesef.

MİLİTARİST MODERNLEŞME
Almanya, Japonya ve Türkiye
Murat Belge
İletişim Yayınları
2011, 830 sayfa

7 Kasım 2011 Pazartesi

17 Ekim 2011 Pazartesi

Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası


Hüseyin Yayman
SETA Yayınları / Şubat 2011
Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfı uzun bir çalışma sonunda Kürt sorunu konusunda bir başucu kitabı hazırladı. Dünden bugüne Kürt sorunu hakkında kaleme alınmış tüm belge ve raporların bir araya getirildiği kitap, hem analitik, hem de ansiklopedik bir kaynak niteliğinde. Çalışma, 23 Nisan 1920 TBMM’nin açılışı ile başlayıp, Demokratik Açılım süreciyle son bulan 90 yıllık bir öyküyü belgeler üzerinden ele alıyor.
Gazi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı uzmanı Hüseyin Yayman tarafından uzun bir çalışmanın sonucunda hazırlanan Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası isimli kitap, bu konuda yazılmış gizli-açık tüm belgeleri bir araya getiriyor. Çalışma, devletin belgelerinden partilerin çalışmalarına değin tüm literatürü tek tek irdeleyerek bir hafıza tazelemesi yapıyor.
‘Güvenlikçi Yaklaşım’ – ‘Demokratik Yaklaşım’ Mücadelesi
Son dönemde birçok nitelikli çalışmaya imza atan ve Türkiye’nin en önemli düşünce kuruluşlarından biri olan SETA Vakfı tarafından yayımlanan kitap, geçmişi masaya yatırarak yapılması gerekenlere ışık tutuyor. Çalışma, Kürt sorunu hakkında iki temel yaklaşımın olduğunu dile getirirken bunlardan birincisini güvenlikçi yaklaşım, diğerini ise demokratik yaklaşım olarak tanımlıyor. Kitap, 1990’lı yılların Kürt sorununda milat olduğunu ve sorunun hızla toplumsallaşmaya evrildiğini ortaya koyuyor.
Çalışmada devlet adına hareket eden görevlilerin ‘devleti tarih ve toplum önünde ayıplı hale getirdikleri’ belgelerle ortaya konulurken bu yaklaşımın sorunun çözümünü zorlaştırdığı dile getiriliyor. Özellikle tek parti dönemindeki Fevzi Çakmak, İbrahim Tali Öngören, İsmet İnönü ve Şükrü Kaya raporları bu dönem çalışmalarının ana karakteristiğini oluşturuyor. Yayman, Kürt sorununun zaman içinde geçirdiği metaformofozu belgeler üzerinden ortaya koyarken güvenlikçi yaklaşımı sert biçimde eleştiriyor.
1925’ten 2010’a Kadar 70 Kürt Raporu
Kürt sorununu öğrencilik yıllarından itibaren yakından takip eden Hüseyin Yayman kitabında, sorunla ilgili kapsamlı bir bilânço çıkararak hadisenin boyutlarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yayman’a göre PKK ile mücadeleye harcanan parayla 120 (yüz yirmi) adet Boğaz Köprüsü yapılabilirdi. Kitapta, 1925’ten 2010 yılına kadar Kürt sorunu hakkında kaleme alınan 70 rapor tarihsel arka planı, aktörleri ve metin analizleriyle irdelenirken, konuyla ilgili ilk defa böylesine toplu ve analitik bir eser kaleme alınmış oluyor. Kitabın önemli tezlerinden birine göre, Türkiye bu konuda çokça konuşuyor, ancak kararlılık gösterip sorunu çözecek ortak iradeyi sergileyemiyor.
Açılıma Kadar Türkiye’nin bir Kürt Siyaseti Yoktu
Kitapta dile getirilen önemli temel tespitlerden bir diğeri de, Türkiye’nin bir Kürt siyasetinin olmadığı tezi. Yayman, konuyu tek parti döneminden başlayıp AK Parti iktidarı dönemine kadar mercek altın alırken Türkiye’nin bugünden yarına değişmeyen bir stratejisinin olmadığını ileri sürüyor. Türkiye’nin kişilere bağlı bir bölge siyasetinin olduğu vurgulanırken, kişilerin değişmesiyle stratejinin de değiştiği belirtiliyor. Bu noktada AK Parti’nin demokratik açılım süreciyle başlattığı sürecin Kürt siyasetinde önemli bir paradigma değişikliği getirdiğine vurgu yapan Yayman, Türkiye’nin artık sorunu değil, çözümü konuşması gerektiğinin altını çiziyor.
İlk Açılım Demirel ve İnönü’den…
Kürt Sorunu’nun isimlendirmesinin zamanın ruhuna uygun bir yönelim gösterdiğini belirten Yayman, ilk dönemlerde Şark sorunu, Doğu sorunu denirken, 1990’lardan itibaren bugünkü Kürt sorunu tamlamasının kullanıldığını dile getiriyor. Araştırmada devletin resmi Kürt siyasetinin tayin edildiği belgenin Şark Islahat Planı olduğuna dikkat çekilerek, daha sonra yazılan tüm eserlerin Şark Islahat Planı’nın türevi ve tekrarı olduğu ifade ediliyor.
Devletin resmi Kürt siyasetinin 1991 DYP-SHP koalisyonuyla değiştiği belirtilirken, bu dönemde verilen vaatlerin düşük yoğunluklu şiddete yenildiğinin altı çiziliyor. DYP-SHP koalisyonunun sözde birçok vaatte bulunmasına rağmen bunları hayata geçiremediği söylenirken, ilk açılımı Süleyman Demirel ve Erdal İnönü’nün başlattığı hatırlatılıyor.
İnkâr ve Asimilasyondan Tanıma ve Demokratikleşmeye…
Kürt sorunuyla ilgili 70 kadar raporun ele alındığı kitapta, raporların içeriği ve üslubunun, Türkiye siyasal tarihine paralel bir değişim gösterdiğine dikkat çekiliyor. Tek parti döneminde sorun, ağırlıklı olarak asayiş kaygısı ekseninde homojen bir ulus inşa etmenin önündeki engellerin kaldırılması olarak okunurken, çok partili döneme geçişle beraber, sorun ağırlıklı olarak yönetimde yaşanan aksaklıkların giderilmesi olarak kodlandı. 1990 sonrasında, gerek iç siyasette gerekse dünya siyasetinde vurgusu giderek artan sivilleşme ve sorunların siyasi çözümü eğilimine paralel bir biçimde, Kürt meselesi de bu bağlamda değerlendirilmeye başlandı.
Tek parti döneminde hazırlanan çalışmalarda sorun “iskân, asimilasyon ve inkâr” yaklaşımıyla değerlendirilirken, 1990’larda inkâr siyasetinin yerini “tanıma” ve “demokratik standartların yükseltilmesi” aldı.
Kürt Sorununda Toplumsallaşma Tehlikesi
Kitapta öne çıkan temel tezlerden bir diğerinde, Kürt sorununda 1990’lı yıllarda dile getirilen önerilerin %90’nın karşılanmasına rağmen, bu düzenlemelerin zamanında yapılmadığı için beklenen faydayı sağlamadığı belirtiliyor.
Yayman, devletin Kürt sorunu hakkında ne yapacağına karar verememesinin bir başka sorun oluşturduğunu ifade ederken, bölgede oluşturulan basınçla devletin bir karar anına zorlandığını belirtiyor. Kürt sorununun hızla bir Türk sorununa dönüşmesinin çözümü zorlaştırdığını belirten Yayman, sürecin yanlış yönetilmesi sonucunda devletin yarattığı bir sorun olmaktan çıkarak toplumsallaştığı tehlikesine dikkat çekiyor.
Çalışma Türkiye’nin sorun karşısında nerede hata yaptığının ve bundan sonra neler yapması gerektiğinin belgesi niteliğinde. Kitabın sonunda yer alan “Çözümün Neresindeyiz?” tablosu ve Raporlar Çizelgesi Türkiye’nin Kürt sorunu hafızasını fazla söze gerek bırakmadan ortaya koyuyor.
SAYILARLA KÜRT SORUNU HAFIZASI
Kitapta 1920–2010 yılları arasını irdeleyen Yayman, toplam 70 raporu, sorunu tarifi, çözüm önerileri ve aktörleri bağlamında ele alıyor. Raporların iki ana dönemde yoğunlaştığı görülüyor. Birincisi tek parti döneminde, ikincisi ise 90’lı yıllarda yapılan çalışmalardır.
· Rapor yazma geleneğiyle sorunun şiddeti arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Sorun yoğun biçimde gündeme geldiği dönemlerde daha çok rapor yazma ihtiyacı duyulmuş normal zamanlarda sorun yok sayılmıştır.
· Konuyla ilgili, devlet, siyasal partiler, sivil toplum örgütleri tarafından değişik zamanlarda yapılmış çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Bir anlamda bu konuda söylenmemiş bir söz, yazılmamış bir cümle kalmamıştır.
51 Yıllık Olağanüstü Hal!
· Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan 5 Genel Müfettişliğin 3’ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindedir. Bölgedeki olağanüstü uygulamalar bununla da sınırlı kalmamış 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulmuştur.
· Bölgede 1925 Şeyh Sait İsyanından sonra ilan edilen sıkıyönetim fiilen 1950’de kaldırılmıştır. Bölge 25 yıl boyunca örfi idare(sıkıyönetim) koşullarında tutulmuştur.
· Bunun yanında 1978’den 2002 yılına kadar bölge sıkıyönetim ve OHAL uygulamalarıyla yönetilmiştir. Başka bir ifadeyle bölge 51 yıldır olağan olmayan yönetim usulleriyle yönetilmiştir.
· 51 yıl Olağan üstü usullerle yönetilen bir bölgede sorun çıkmaması ilginç olacaktır.
Terörün Maliyeti: 120 Atatürk Barajı, 150 Boğaz Köprüsü…
· 1984 yılından bu yana terörle mücadeleye ayrılan kaynağın 300 milyar dolar olduğu öne sürülmektedir. Terörle mücadeleye ayrılan 300 milyar dolarla, 15 bin adet 24 derslikli okul, 900 adet 400 yataklı tam teşekküllü eğitim ve araştırma hastanesi, 150 adet boğaz köprüsü, 120 adet Atatürk barajı yapılabilirdi.
· Türkiye 120 adet Atatürk Barajını bölgeye yapmış olsaydı bugün zaten böyle bir sorunu olmayacaktı. Türkiye sorunla gerçek anlamda yüzleşmediği için geçici ve günübirlik tedbirlerle problemi çözmeye çalışmaktadır.
· Osmanlı’dan günümüze toplam 29 Kürt isyanı çıkmıştır. İsyanların en yoğun olduğu dönem 1925–1937 arasıdır. En uzun isyan 33 yıldır devam eden 29. isyandır.
· TBMM Göç Komisyon’un raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde güvenlik nedeniyle boşaltılan yerleşim birimi sayısı 3 bin 428’dir. Bu yerlerde yaşayan 2 milyona yakın yurttaşımız zorunlu göçe maruz kalmışlardır.
· Türkiye terörle mücadele amacıyla sınır ötesine bugüne kadar irili ufaklı toplam 25 sınır ötesi operasyon yapmıştır.
50 Bin Can Kaybı!
· Türkiye Cumhuriyeti Devleti PKK ile mücadelede Kurtuluş Savaşından daha büyük kayıplar verilmiştir. Genel Kurmay Başkanlığının verilerine göre Türkiye Kurtuluş Savaşında 10 bin 885 şehit verilirken PKK ile mücadelede 11 bin 735 şehit verilmiştir. Benzer bir durum Mete Tunçay’ın ifadesiyle Şeyh Sait isyanı için de geçerlidir.
· PKK ile mücadelede verilen kayıplar konusunda farklı istatistikler bulunmakla birlikte bütün bu rakamlar alt alta toplandığında Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan 50 bin insan hayatını kaybetmiştir.
· 1984 yılından bu yana 5 Cumhurbaşkanı, 8 Başbakan, 8 Genelkurmay Başkanı, 22 İç İşleri Bakanı görev yapmış, 15 hükümet değişmiş, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulup kapatılmış ancak sorun hep yerinde kalmıştır.
· Kürt sorunu hakkında en çok rapor hazırlayan partiler sosyal demokratlar olmuştur. Sosyal demokratların hazırladığı 11 raporda çok sayıda öneri yer alırken bu önerilerin çok az bir kısmı sosyal demokrat partiler tarafından hayata geçirilmiştir.
· Kürt sorunu hakkında ilk kapsamlı çalışmayı yapan parti kamuoyunda bilinenin aksine DSP’dir. DSP’nin Güneydoğu Raporu sorun hakkında yapılmış ilk çalışma özelliği taşımaktadır.
İlk Açılım DYP-SHP Hükümeti’nden…
· Kürt sorununda ilk ‘Açılım’ 1991 DYP-SHP koalisyonuyla olmuştur. Koalisyon protokolünde sorunun çözümüne dair çok sayıda öneri yer almasına rağmen süreç doğru yönetilemediği için ‘düşük yoğunluklu savaş’ konseptiyle son bulmuş ve ağır bedeller ödenmiştir.
· AK Parti, Demokratik Açılım süreciyle DYP-SHP Hükümetinden sonra II. Açılım sürecini başlatmıştır.
· 1990’larda dile getirilen önerilerden sadece anadilde eğitim ve af konusu çözülmemiştir. Son on yılda ve özellikle AK Parti iktidarı döneminde yapılan iyileştirmelerle Kürt sorunuyla ilgili taleplerin önemli bir kısmı karşılanmış ve Kürt sorunu, Kürtçe sorununa dönüşmüştür.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...