DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ocak 2012 Pazartesi
Mevlana’nın Dilini Anlamak
ALİYE ÇINAR KÖYSÜREN
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi
Mevlana’yı evrensel mesajlar veren bir öğretici ve hoşgörü sembolü olarak gururla anıyoruz. Hatta bizim kültürümüzden çıktığı için de ayrıca kıvanç duyuyoruz. Ancak onun yaşadığı çağ ve dönemin ruhunu iptal ederek, dahası kendimiz, onun çağrılarını duymaya hazır olmadan, Mevlana’yı yanı başımızda duran bir ruh mimarı gibi düşünmemiz ne kadar isabetli olabilir? Belki de işittiğimiz mesajlar bir duvara çarpar gibi, bu mesafelere çarpıp geri dönmektedir. Dolayısıyla da dinlediğimizi sandığımız sözlerin “bize” dokunması ve şuur düzeyine çıkabilmesi pek kolay değildir.
Mevlana öğretisinin kuşkusuz evrensel bir boyutu vardır. Ancak bu evrensel seslenişe açık olmak, kardelen misali, kalbin derinliklerinden yukarı çıkmaya çalışan, hatta biraz da çıkmış olan bir duygunun mecra arayışına çıkması demektir. Kayalığın içinden çıkan kır çiçeği gibi, nadide ve değerli bir fışkırmayı beklemekte ve arzulamaktadır bu derinliklerde demlenen duygu ve hisler. Tıpkı uçları pürçeklenen, yağan yağmurun etkisiyle sürgün veren kekiğin kayalığın yüzeylerine çıkması gibi; mahzeninden çıkmaya can atan ve yerinden doğrulan duyguların elinden tutar Mevlana’nın hitabı.
Duygular derin uykuya dalmışken, bizim dilimizden farklı olan Mevlana’nın dili acaba aramızdaki mesafeyi uzaklaştırmaz mı? Hatta bu durum, uçurumvari bir ürperti hissi yaratmaz mı? Şüphesiz dilimiz dost dese de, içimiz yabancı diyecektir. Belki bir tür yanılsamayla serap gibi hayal dünyasında, ruhsal bir salınımla ve can hayfı ile onu tanıdık sanıyoruz.
Dil, dünyamızı inşa eden ve bizimle aynı ortak deneyim, kültürel hafıza ve aidiyeti sağlayan bir araçtır. Bu araç, anlam dünyalarını kurar ve bu vasıta ile açılırız anlam pınarlarına. Ne var ki Mevlana’nın hayatı ve kullandığı Farsça belirli bir dönemin kimliğini yansıtır. Doğrusu bugünkü kullandığımız dil, Mevlana düşüncesiyle ilişki kurmaya ne kadar uygundur? Hatta Türkçe konuşan Yunus’un diliyle irtibata geçebiliyor muyuz?
Çağın ruhu çağın diliyle okunur
Mevlana’nın yaşadığı çağın ruhuyla temasa geçmemiz kolay mıdır? Acaba bazı engellerden söz edebilir miyiz? Mevlana’nın eğitim aldığı medreselerin yanı başında cami ve onun yanında da imaretler, hanlar ve hamamlar vardır. Bütün bunlara külliye diyoruz. Mevlana işte bu dünyadan bakmıştır evrene ve insana. Kısacası iyilik yapmanın, iyi insan var edeceğini bilen bir anlam anaforundan süzülmüş Mevlana. Mevla’yı sufi anlatıda nakşeden bir ortamdır onun dönemi. Zira Yunus Emre başta olmak üzere çoğu sufinin, aynı çağ ve muhitten doğması tesadüf değildir. Mevlana, Belh’ten çıkarken, azığında vardır bu öğretilerin nüvesi. Yunus, Mevlana ve Ahmet Yesevi’nin bir ve aynı şeyi farklı ifadelerle sunmaları rastlantı olamaz.
Mevlana’nın yaşadığı dönemin kültürel referansı bize yabancıdır. O dönemin sembolleri ve sembollerin gösterdiği Varlık/gönderge oldukça farklıdır. Mesela sözünü ettiğimiz göndergesel çerçevenin mimari olarak tecessüm etmiş hali şehrin mihrabı olan camiidir. Duvarları süsleyen hat sanatı doğrudan camiye gönderir. Oysa şimdiki kültürün göndergesel çerçevesini modern akıl, bireyci yaşam, para, pozitif hukuk ve doğal ahlak gibi birbirini tamamlayan bir dünya belirlemektedir.
Selçuklu sultanlarının kişiliklerinin şekillendiği dinî atmosfer de üzerinde durulması gereken bir başka önemli yapıdır. Bu farklı doku da Mevlana’nın dönemini bizden ayrı kılar. Dahası şehrin yapılanmasından, mimariye, eğitim ve yaşam biçimlerine varıncaya kadar apayrı bir kültürel mozaikten söz edebiliriz.
Yol ayrımının en bariz işareti, yaşadığımız kültürde bilgili insan ile iyi insan farklı kişiler olarak düşünülmektedir. Hatta cami, yaşamın dışında ayrı bir blok olarak görülmektedir. Laik veya seküler bir dünyada çağın ruhunda manevi doku baskın değildir. Tekkeler yasaklanılası yapılar oluvermiştir. Oysa Mevlevihaneler ve tekkeler, külliyelerin öğretilerinin pratik yollardan verildiği hazırlık basamaklarıydı. Ne var ki şimdi büyük yapıdan söz edemediğimiz gibi, onların koridor ve giriş kapılarından da bahsedemeyiz. Çünkü bireyci bir toplumda tekkevari cemaat ruhunu besleyen muhitler de yoktur.
Sadece Mevlana’yı değil, mesela yine gurur duyduğumuz Nasreddin Hoca’yı anlamak için de aramızda mesafeler vardır. Şüphesiz hepsinin mesajı evrenseldir ancak yerel ve geleneksel doku ihmal edilecek bir şey değildir. Hoca’nın nüktelerinin çıktığı geleneksel dokuyu bugün göremiyoruz. Çünkü uyarıcılar son derece önemli. Zira o, komşusunun cinsel yaşamını bile nükte konusu yapacak kadar iç içe sürdürülen bir yaşam biçimi içinde doğmuştur. Mesela komşusu ona, “karın çok geziyor” diyebiliyor ve aralarında samimi bir ilişki ağı var. Şimdi bu mümkün olmadığı için uyarıcılar, dolayısıyla bilgelik modelleri de değişmiştir. Bu nedenlerden dolayı on üçüncü yüzyıla elimizi kolumuzu sallayarak gidemeyiz, gittiğimizi sansak da hayalde bir yolculuk yaparız. Tam da bu noktada “Mevlana öğretisi nasıl oluyor da bambaşka kültürdeki, Batı insanını etkiliyor ve onları dönüştürüyor?” sorusunu sorabiliriz. Nasıl oluyor da bizim kültürümüzden ışık bulanlarla Batı’dan aydınlananlar benzer kodlara ve farkındalıklara sahiptir?
Ortada bir tür karşılaşma olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak nasıl ve ne şekilde bir buluşma bu? Deneyimle boyut kazanan, duygu kanalları güncellenmeye açık kişinin, farkındalıkları sürekli artar. Aynı farkındalığı ve ışığı görünce de “işte bu!” diyerek, içindeki beyaz güvercini uçurur. Mesela dansçı Rabia Christine Brodbeck isimli kadın, sufi bir meşreple yaşadığına, tanık olduğuna ad koyuyor ve en esaslı sanat gösterisini namaz olarak görebiliyor. Su üstüne yazı yazmak diyen Muhyiddin Şekûr, “kâinatın yaratıcısı karşısında alnımı secdeye ilk koyduğumda ise kalbimin derinliklerinde yatan duyguya ulaştım” diyerek Rabia’nın şahadetini kendi dünyasından yeniler ve farklı kelimelerle terennüm eder. “Benim için İslam’ı keşfetmek, kaybedilenleri yeniden bulmak, ayrı düştüklerime tekrar kavuşmak gibi bir şey oldu” diyen Fransız kadın düşünür Eva de Vitray-Meyerovitch, bir ufuk daralması ve huzursuzluk anında sufi tınıya tutunur. Ancak bu anaforda o, bir tür duygu tazyiki altındadır. Duyguları yol ve kanal ararken, Mevlana yörünge gösterir.
Yine hayatın anlamını çözerken yoldaki dikenleri kaldıran sufileri görünce, tanıdık tınıyı hemen fark eden, psikiyatristleri şaşırtan ve ruhsal bir kırılmanın eşiğinden dönen, bizim kültürümüzün insanı Ayşe Şasa da ruhuna dayanağı ve bütünleştirici ibreyi sözünü ettiğimiz adreste bulmuştur. Kısacası sufi öğreti ona bir bakıma kaldıraç ve eksen olmaktadır.
Kendinin uzağında olmak
Deneyimlere kapalı, duyguları kilitli, yüzeyel bir vicdan emaresiyle var olmanın ağırlığıyla mücadele eden dolayısıyla da sevme kanalları tam olarak açık olmayan bir kişinin Mevlana’nın dinle çağrısını işitmesi pek mümkün değildir. Çünkü onun ney gibi bir şikâyeti yoktur. Derinlerdeki duygularının kapısını açacak bir müjdeciye ihtiyacı olduğunu bilmediği gibi, prangaları açmak isteyen özgürlük ustasını da tanımayacaktır. Bu nedenle ayrılık ve buluşma da böyle figan edilecek bir şey değildir. Doğrusu kişi, kendine uzakken, çağrıya nasıl yakın olabilir?
‘Kapı’ları adamakıllı kilitli olanlar çağrıyı da duyamazlar. Esasında her kişinin bir eşik manzumesi vardır. Çağrı sayesinde kişi, “kapı” ile “eşik” arasındaki farkı fark eder. İçeriye ancak çağrının buyur edebileceğini, çağrısız kapıda kala kalacağını da çağrıyı duyduktan sonra bilir. Çağrı, uykudan uyanıştır belki de. Çünkü kişi, kapıdan içeriye tam girebilse heyula bir yük olmaktan özgürleşecektir ve bu bir tür diriliştir. Hayal ve gerçek arasındaki köprüyü kurar çağrı. Şairin “beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” feryadı çağrının anlamını ifşa eder. Kör kuyularda kalmak, zamanın da dışında olmaktır. Çünkü Shakespeare’in ifadesiyle yaşıyorsak eğer, kralları çiğnemek için yaşıyoruz. Bizi kıskıvrak ele geçirecek ve varlık hanesinden sendeletecek, dahası ortadan kaldıracak bütün abluka ve sultalar, varlığın karanlıkta kalmasıdır. Bu boyunduruğu kaldırdığı ölçüde var olan insan varlığı, zamanla özdeştir. Belki de zaman tam da budur. Çünkü insan kendi doğasını sahiplenirken, sultayı üzerinden atarken, kendi varlığını kavrar. Sözünü ettiğimiz yükler, anlamlandırılamayan ancak taşınmak zorunda olan prangalardır. Bunlardan birer birer azade olmak, nefes almaktır.
Yekpare bir anın parçalanmaz akışına dâhil olabilenler, Mevlana’nın, Yunus’un ve diğer farkındalıklı ruhların çağrısına ulu nazar edebilirler. Zamanın dışında kalanlar için belki teselli, belki paravan belki de ümit edilen bir adres olacaktır, bu ayinler ve gösteriler. Bunun için Mevlana’nın mesajı, kulakları tıkalı, kalpleri kilitli, gözleri perdeli ve duyguları hapis kişilere kolay kolay işlemeyecektir. Çağrının duyulabilmesi için örtülerin ve engellerin kaldırılması gerekir. Zaten bu paravanlar kalkınca yörünge ve eksenin çekmesi kadar, merkeze gelmek isteyenler de can atıyor olacaktır. Bunun adı buluşma ya da karşılaşmadır.
Kaynak: Star / Acik Gorus
25 Ocak 2012 Çarşamba
Hangi İstanbul?
Leyla Yıldız, Değirmen Dergisi
Meşhur İtalyan seyyah ve yazar Edmondo De Amicis, İstanbul’u Marmara Denizi’nden girişte ilk defa gören meraklı seyyahların “İstanbul bu mu?”diye sükut-u hayale uğradıklarını rivayet eder. Ama Sarayburnu’nu döner dönmez karşılarına bütün ihtişamıyla asıl İstanbul belirince yazarın deyimiyle “bir haşmet, bir haz, bir zerarafet” ortaya çıkınca; biraz önce “İstanbul bu mu” diye burun kıvıran kalabalık; sonra Chateaubriand, Lamartine; Gautier ve daha niceleri tıpkı Edmondo Amicis gibi bağırırlar: "İşte İstanbul! Muhteşem, muazzam, ulu İstanbul.”
İmparatorluklar şehri İstanbul, Bir şehr-i mücella. Müslim ve gayr-ı Müslim’in gözbebeği; Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın payitahtı. Kültür miraslarını, şaheserleri yüreğinde barındıran bir açık hava müzesidir.
Şuriçi’nde Grek –Ortodoks Bizantik kültürü şaha kalkar, Galata’da Latin Katolik mirası at koşturur, Üsküdar ve Eyüp’te Türk İslam sentezi zirvelere ulaşır. İstanbul medeniyetler beşiğidir. Tarihi yarımada ile Pera (Beyoğlu)yakasını birbirinden ayıran Haliç; Bizans sarayları, surları mahzenleri, kapıları; Osmanlı ve tarihi evleri, kültürel kaynaşmanın gururu ve süruru ile çalım satar. Avrupalının Altın Boynuz (Golden Horn) dediği Haliç’te Türk, Yahudi, Ermeni sanat ve zevk anlayışı güneşin altın ışıkları altında podyuma çıkar birlikte.
“Bir şehr-i Stanbul ki bi-misl ü behadır
Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.”
İstanbul’u İstanbul yapan Eminönü’dür. Sokrat’ı Sokrat yapan Eflatun gibi. Semtler vardır kentler kadar şöhretli; işte Eminönü böyledir. Laleli, Beyazıt, Sultanahmet, Sülaymaniye, Nuruosmaniye, Yeni Cami; Topkapı ve Yarebatan sarayları; Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Gülhane Parkı ve İstanbul Üniversitesi, Alman Çeşmesi, Ayasofya ve Aya İrini ile küçük bir İstanbul’dur Eminönü. Sonsuz hazinedir İstanbul; Topkapı Sarayı’nda itinayla muhafaza edilen “kaşıkçı elması”… Taştan inşa edilen bir ebediyet rüyasıdır; kendisini mimari üsluplara teslim etmiş şehir.
Mimar Sinan,”İstanbul’u iyi bir elmas yontucusunun eline geçmiş bir mücevher gibi işler. Yaratıcı ve nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu kubbeler, minareler, kemerler ve sütunlarla donatır. Eşsiz, dehasıyla “medreseler, sukemerleri, türbeler, çeşmeler, mescitler ve camilerle İstanbul’u baştanbaşa fetheder.” Baki, Sinan’ın sanatı karşısında şöyle der:
“Ey susan taşın ve konuşan hacimlerin şairi; ey maddenin uykusuna kendi nabzının ahengini hepimizin imanıyla beraber geçiren! Aydınlığı en bilgili terkiplerde eritilmiş madenler gibi yumuşatıp ondan zaferimize hil’atler biçen! Sen bu şehre bütün dünyanın kıskanacağı bir cami yapmakla kalmadın; insan düşüncesinin erişilmesi güç hadlerinden birini tespit ettin”.
Her yapı bir aşktır İstanbul’da her aşk bir tarih, Sülaymaniye Cami aşkın eseridir. Küçüksu Kasrı, Galata Kulesi, Çırağan Sarayı, St Antoine Çan Kulesi, Sadullah Paşa Yalısı, Beylerbeyi Sarayı, Bağdat ve Revan Köşkleri aşkın eseridir. Masaldır İstanbul.”Bir İstanbul Masalı.”Güneşin batışında kızıl ışıklar altında büyük camilerin, sarayların, hisarların birbirine karıştığı mehabetli manzara bir İstanbul masalını yaratır. Süzülen martılar ve hafifçe esen lodos eşliğinde tekneyle yapılan Boğaz turunun inşa ettiği beyaz kubbeler, minareler, kuleler memleketi İstanbul. “Yeşilköy üstünden sünbüli seraba”,Çamlıca Tepesi’nden murassa gerdanlığıyla bir kadın göğsüne dönüşür. Sekizinci Tepe Yuşa’dan bütün ihtişamıyla al gözüm seyreyle der:
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! /Görmediğim, gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul/ Sade bir semtini sevmek bile ömre değer.
İstanbul “dersaadet”dir. Asya ile Avrupa’nın dersaadeti. Vuslat âlemi. Bir Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliatte, Paul ve Virginia, Ferhat ile Şirin, Dante ile Beatrice, Mum ile Pervane’nin aşkıyla yanan Asya ile Avrupa’nın kavuşma yeri. Buluşma ve Boğaz’ın sularında göz göze oynaşma yeri… İstanbul bir terkiptir. Eski yeni, doğu batı, yerli yabancı, güzel çirkin, asalet bayağılık, zerafet hoyratlık, letafet kirlilik, tevazu küstahlık ve ihtişam ile sefaletin terkibi. Bir yanıyla “İslam”dır İstanbul, öbür yanıyla “Hıristiyan”. Minareler, katedrallar kenti. Ezanın nağmelerine Haçlı dünyasının çan sesi karışır. Bir cephede İslam’ı gözdeleri; Muhteşem Sülaymaniye, Evliya Çelebi’nin tükenmez hazinesi Beyazıt ve mavi hülya Sultanahmet Cami, öte cephede Hıristiyan’ın atan kalbi Balat Kariye, Fener Rum -Ortodoks Kiliseleri…
Bir medeniyetten öbürüne geçiştir İstanbul.”Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayı’ndan.”Fatih’in Sarayburnu’nda yaşayan ruhudur Topkapı ve avlusunda İmparator 1.Constantinus’un hayat damarları Aya irini ve Aya Sofya… 1472 yıldır ayakta duran, sonsuzluğa meydan okuyan, gurur abidesi, çatışmaların müsebbibi Aya Sofya… Sütun parçalarındaki delikte Hazreti İsa’nın gerildiği çarmıh olduğuna inanılan ve garbın hala gözü üstünde olan Aya Sofya… Tarihle bağlantısı en eskiye uzanan ilçe Fatih’tir. Klasik Türk şehri… Muhafazakâr, yoksul Fatih. Şemstir Fatih. Aşk çağlayanı Mevlana’nın ilham kaynağı Şems… İstanbul’un dervişlik yönü Fatih’ten gelir.”Baba-ı Esrar”dır Fatih, dervişan kapısıdır. ”Dünyaya kapalı Allah’a açık.” dervişan kapısı, “Aşk” a giden yoldur. Sultanlar şehre dervişlik özelliğini bahşeden silületi vermek için adeta çırpınmışlardır Fatih’te.
“Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kırat / Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kırat Şehadet parmağıdır göğe doğru minar;/ Her nakışta o mana: öleceğiz ne çare?”
Tanpınar’a göre “Tanzimat, İstanbul’a büsbütün başka bir gözle baktı. O,bu şehirde iki medeniyeti birleştirerek elde edilecek yeni bir terkibin potasını görüyordu.” Beyoğlu, Osmanlı ‘da Batı’nın simgesi; Eminönü ve Fatih’i kapsayan Suriçi Doğu’nun. Beyoğlu Hıristiyan Yahudi; Suriçi Müslüman-Osmanlı. 19.yüzyılda çıkan yangınlar, Batı tarzı yapılaşmayı hızlandırır Beyoğlu’nda. Eski konakların yerini birbirine bitiştik batı mimari üslubu evler alır. Tanzimat’la beraber bir Avrupa kenti görünümü alan semt, Frenklerle azınlıkların kaynaşmış bir yaşam sahnesidir artık. Büyülü bir yaşam: oteller, balolar, baleler, tiyatrolar, cafeler, operalar… Ve buralarının atmosferiyle yoğrulan kahvehaneler, pastaneler, birahaneler ve Beyoğlu’yla özdeşleşen meyhaneler…
Beyazperde’nin mayası da Beyoğlu’nda tutar. İstanbul’un bu yüzünde yeni bir Hollywood doğar: Yeşilçam; sinema, tiyatro, alafranga konserler, caz festivallerinin can alıcı köşesi haline gelir Beyoğlu; dansçılar, şarkıcılar ve film yıldızlarının sığınağı. Şehrin hayatına “eğlence merkezi” çehresiyle girer. Son moda eğlencelerin cazibe alanı. Eski İstanbul’un kendine özgü bir eğlenme şekli vardı. Kağıthane’de sazlı sözlü kasır eğlenceleri, Boğaz’da sandal sefaları, Çamlıca’da ve Göksu Deresi’nde bir rüya alemi nakşeden gezintiler…
“Göksu’ya gel ey servinaz / Dibesteler eyler niyaz
Bülbüller oldu nağmesaz / Güller açıldı geldi yaz.”
Boğaziçi’nin efsunlu mehtap âlemleri, şairlere, ressamlara ve bestekârlara sermaye olur; İstanbul’da zevk ve safa rüzgârı estirirdi.
“Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin /Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtab… İri güller… Ve senin en güzel aksin / Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.
Said Halim Paşa ve Bebekli Valide Paşa’nın mehtap Partileri Boğaziçi’nde, hülyalı gecelerde birlikte eğlenme zevkini bahşederdi.
“Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın / Bir ömrü hayale dayan ab uyanmasın.”
Rivayet olunur ki, mehtap âlemlerine en düşkün padişah sultan 1.Mahmut’tur. Erkek evladı olmayan Sultan ‘ın; “Hayatta iki şeye doyup tam olarak kam alamadım: Biri evlat, diğeri mehtap” sözü meşhurdur. Bir yandan batılılaşma cereyanıyla dışarıdan hücum eden yeni moda eğlenme şekilleri, öbür yandan iktisadi şartların değişmesi, İstanbul halkının berabere eğlendiği Lale Devri eğlenme modelini maziye gömer. İstanbul halkı artık tek başına eğlenecektir. Her türlü kaygılardan uzak, değerlerden kopuk; hareketli, şatafatlı, bir yığın alafranga eğlence, çılgınca Beyoğlu’na damgasını vururken, şehrin dini, mistik, alaturka kimliği acılara gark olur.
“Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet / Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.
O manayı bul da bul / İlle İstanbul’da bul / İstanbul… / İstanbul…”
Eyüb, Beyoğlu’na inat daima gelenekçidir. Vakur, mütevazıdır Eyüb. Beyoğlu medeniyet buhranının veledi, Eyüb tefekkür dünyanın evladı. Beyoğlu’nda kutsalımız ölürken Eyüb, moral değerlerin diriliğini muhafaza eder. Kendi kabuğuna çekilmiştir. Batılın dünyası giremez onun kapısından. Bir lokma, bir hırkadır Eyüb. Kâh mistisizm kokar, cami türbe ve tekkeleriyle; kâh aşk, Piyer Loti, Prens Sebahattin, Şair Fıtnat Hanım’ın sevdalarıyla. Eyüb sırtlarındaki asırlık çınar ağacının gölgesindeki kır kahvesi ve Aziyade’nin makamı tüm nostaljik aşkların sembolüdür. Tarihtir Eyüb, sur dışında kalan fakat Suriçi’nin 2500 yıllık mazisine ortaklığı ile.
Beşiktaş, Ortaköy, Kadıköy ve Tarabya da Beyoğlu’nun açtığı yoldan gider ve 21. yüzyılda eğlencenin nabzını tutmaya başlarlar. Moderniteyle birlikte barların, diskoların, gece kulüplerinin ve tavernaların sadası Üsküdar ve Galata Mevlihane semalarına ulaşır; Balat Agora ve Beyoğlu Meyhanelerinin sarhoşluğu Merdivenköy Cemevi ayinlerine bulaşır; striptiz ve gay-lezbiyen kulüplerinin çığlığı Kutsal Emanetler Dairesi’nde yirmi dört saat okunan Kuran’ın nağmelerine sataşır; Ortaköy ve Kalamışta jet- sosyetenin akınına uğrayan Lailalar, İskenderpaşa’daki zikirlerin. “Lailahe İllallah” larına karışır. İstanbul’un bir yüzünde, fışkıran marjinal zevkler, öbür yüzünde ayak direyen geleneksel değerler…Asya kimliğiyle İstanbul aşk ve iman, Avrupa kimliğiyle şirk ve küfürdür artık. İstanbul gecelerinde kimi zaman helal harama, kimi zaman haram helale galebe çalar. Bebek küçük Avrupa, Üsküdar küçük Asya. İstanbul peyzajında istiridyesini aralayan incidir Bebek; Marmara’nın kalbinde yatan denizyıldızı. İstanbul’un has bahçesine kurulmuş nadide yüzdür Bebek; şımarık, hoppa, sevimli. Ufacık balıkçı köyü iken küçük Avrupa’ya giden yolda bebek yüzlü bir çelebiyle tanışır Bebek. Rivayete göre, İstanbul’un fethi esnasında Çelebi, semte bir bahçe ve köşk yaptırır. Çelebi’nin ölümünden sonra burası “Bebek” diye anılmaya başlar. Bebek, lüks, konfor, imtiyaz. Ütopyanın gerçeğe dönüştüğü mekân. Ahmet Haşim’in “O Belde”si. Alice’nin “Harikalar Diyarı” tercihdir Bebek; şöhretin tercihi; paparazzilerin kümelendiği yer. Restoranlarının önünde kuyruk vardır Bebek’in; son model ciplerinin seyir halinde olduğu trafiğinde karmaşa. Bebek’in yeşillik ve mavilikle ördüğü huzuruna atılan şamardır bu. Türk, İngiliz, Fransız ve Amerikan halkıyla kozmopolit; Robert ve Amerikan Kız Kolej’leriyle misyonerdir; masam ama sinsi Bebek. “İstanbul’un fethini gören Üsküdar, Bebek’e nispet daima yerli, daima milli ve hep kalenderdir. Bebek maddede zaferdir; Üsküdar manada. Biri Nietzsche, öteki Konfüçyüs. Bebek imajıdır koynundaki yerli yabancı yatları, sürat motorları, yelkenlileri ve yılanlı yalı ile Üsküdar nostaljidir saray, kasır, av köşkleri, kız kulesi ile.
“Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar / Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar.
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi , ud gibi mi / Cumbalı odalarda inletir katibimi.”
Cumbalı odalarında ud ve tanbur çalınan Tanzimat yıllarının köşkleri ve konakları zamanla silinip gider: “Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı.” Fakat hala dergahlarından ney ve kudüm sesleri yükselir, Nedim’e göre dergahları sığınak olan Üsküdar’ın. Fetihle birlikte İslam diyarı olur, milli mücadelede mücahid. Cihangir’den Üsküdar’a karşı oturan İstanbullular, gurup vakti Kız Kulesinin altına dönüşen rengini seyre dalar.
Git bu mevsimde gurub vakti Cihangir’den bir bak/Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak
Tarlabaşı Sodom’dur, gizli siyasi kadrolaşmayla Ümraniye, Teksas .Hızlı saniyeleşme ve artan nüfusla cemiyet; köy ve yöre kültürünü muhafaza etmesiyle cemaattir ormanların fabrikaya dönüştüğü uygarlık olan Ümraniye. “İstanbul ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir.” Ya göklere çıkarılır mabud gibi ya da yerin dibine batırılır mahlûk gibi. Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan aşk fışkırtır; Tevfik Fikret’e nefret kusturur. “Sis” de onun eseridir; ”Siste Söyleniş” de. Kimine göre” bin kocadan arta kalan dul” kimine göre “zaman, mekân aşıp geçmiş sevgili” Tezatlar beldesidir İstanbul. Dikenli bir taht. Bir yüzünde çekicilik, ötekinde iticilik. Cennet de İstanbul’dur cehennem de.Huzur da ondadır,anarşi de.Varlık da ondan doğar yokluk da.Fener Rum varlık,Yahudi Balat yokluk.Uzak cephesiyle Paris; yakın çehresiyle Kabil. Kâşaneler dıştan görülür, viraneler içi doldur. Bir yanıyla Cinderella’dır İstanbul, öbür yanıyla Külkedisi. Bir yanı sefa bir yanı cefadır İstanbul’un. Beylerbeyi, Tarabya, Emirgan’da konaklar, köşkler, yalılar; Maltepe, Gültepe’de köhne, izbe mekânlar. Bir yanda mor salkım, leylak ve erguvan; öte yanda çöp, kusmuk ve kan. Ataşehir devler ülkesi, Ok Meydanı cüceler. Birinde New York’un Gökdelenleri, ötekinde gettoları. Zıtlıklar koyun koyunadır İstanbul’da. Harbiye’de cazlar, baleleri, resitaller; Feshane’de bayram ve ramazana dair nostaljik ritüeller. Bir kemanın tellerinden dökülen nağmeler gibi huzur aşılayan Emirgan, Anodolu Kavağı;öte yanda gürültü kirliliği,anarşi,trafik. Un kapanı dansöz, rakı, balık; Kocamustafa Paşa sohbet, tesbih ve sarık.
Moda üreten, emek veren; Hacıhüsrev çalarak geçinen. Pendik iş gücü, Kasımpaşa yan kesici.
Bir yanda şıklığı ile Avrupai kokoşlar, öte yanda pejmürde rüküşler. Bir yanda iştihası gittikçe kabaran aristokrat, öte yanda açlıktan karnı guruldayan havas. Bir tarafta ezilenler, diğer tarafta ezilenlerin omuzlarında yükselenler. Nişantaşı, Moda, Etiler modernizmin ayyuka çıkışı; Sultanbeyli, Tuzla ve Gaziosmanpaşa geri kalmışlığın acı çığlığı. Kah birinci dünya ülkesidir İstanbul, kah üçüncü dünya. Nişantaşı marka, Sultanbeyli parya. Biri öz, diğeri üvey evlat.Birincisi vitrin,ikincisi bodrum. Biri debdebe,diğeri harabe.Biri planlı yapılaşma,öteki çarpık kentleşme. Birinde burjuvazinin direncini simgeleyen abideler gibi duran apartmanlar; ötekinde boyasız, soluk, sıvasız duvarlar. Biri şahika, diğeri karanlık kuyu. Nişantaşı İstanbul’un zaferi, Sultanbeyli mağlubiyetidir. Nişantaşı varlıklı, köklü; Sultanbeyli garip muhacir. Nişantaşı aristokrat; Sultanbeyli avamdır. Nişantaşı işveren; Sultanbeyli İşçi. Nişantaşı Amerika’nın beyaz adamı; Sultanbeyli Kızılderilisi. Nişantaşı sofistikedir, Sultanbeyli ham sofu. Bir cephede Avrupa Birliği flaması, bir cephede hilafet bayrağı.Nişantaşı keçi sakal,Sultanbeyli hacı sakal.Şövalyedir Nişantaşı,umacı Sultanbeyli. Birinde “laik” yaftası, ötekinde “gerici” damgası. Biri İstanbul’un Avrupa yakasında baykuş kahkahası, öteki Anadolu yakasında kertenkele tıslaması. Biri ”ben”, diğeri “öteki”leştirilen. Biri saray saltanatı, öteki mağara cefasıdır. Nişantaşı parfüm kutusu, Sultanbeyli duman, lağım kutusu; Birincisinde kadınlar solaryumlu, ikincisinde eller ağır işten nasırlıdır. Nişantaşı kadınların bir elbiseye on yedi milyar akıttığı alışveriş çılgınlığı; Sultanbeyli çocukların okul yerine işe gitme zorunluluğu. Bir tarafta gökyüzü mavi; öteki tarafta daima gri.
İstanbul’un ruhsal yolculuğudur Nişantaşı ve Sultanbeyli. Birinde düğün bayram var; ötekinde hüzün. Biri umut, diğeri hüsrandır. Nişantaşı yaşama sevinciyle yükselen adrenalin; Sultanbeyli can kafesinde karamsarlıkla çırpınan ruhun acziyeti. İstanbul, okunması elzem devasa eserdir; Balzac’ın “ihtişam ve Sefalet’i gibi. Etiler ihtişamdır. Gaziosmanpaşa sefalet. Etiler para, şöhret, sıhhat; Gazi ıstırap. Gazi’nin, bir yılda kazandığını Etiler bir ayda cebine koyar. Ağız kokusunu duyar Etiler Gazi’nin. Kılı kıpırdamaz. Dosto’nun açlığını umursamayan Tolstoy gibi. Dosto’yu bir ay kayıracak parayı, bir öğle yemeğinde tüketen Tolstoy’dur Etiler. Gazi trajedi, bedbaht. Geçim sıkıntısı, eve ekmek götürme derdi yoktur Etiler’in Ekmek onun ağzındadır. Etiler şuh kahkaha, Gazi ağıt. Etiler “ızgara somon balık, kırmızı şarap’tır; Gazi “soğan ve somun ekmek.” Kadınlar birbirinin aynıdır Etiler’de. Bir fabrikada üretilmiş gibi. Dolgun dudak, şişkin yanak, çekik kaş ve kalkık burun. Bunun için milyon dolarlar sarf ederler, gazetelerin jet- sosyete sayfalarını süsleyen Etiler kadınları. Gündelik zevklere toktur karnı hedonist Etiler’in. Dedikodu kulisleri yetmez ona. Farklı arayışlar, fanteziler, mazoşist hazlar peşindedir “Testere cinayeti”nde görülen keman kutusunda, kesik başlı kadın cesedi taşımak gibi…
Kaynakça:
1-)İstanbul’da Yaşama Sanatı ,Haluk Dursun, Timaş Yayınları,2009 İstanbul
2-) Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, 2009 ,İstanbul, 26.Baskı.
3-)En Güzel Türk Şiirleri, Mustafa Uslu, 2000 ,İstanbul
4-)Muhtelif İnternet Siteleri
ilgili konular
edebiyat,
kültür-sanat,
sosyoloji,
tarih,
şehir-gezi
7 Kasım 2011 Pazartesi
8 Ağustos 2011 Pazartesi
Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlıkları
Refik Halit Karay (1888-1965)Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı.
Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.
Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarınızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!
Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!
Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanınmaz halde!
Berat kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan Ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.
Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...
Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!
Şurasını da unutmamalı: Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!
Bizim iftarımız da herkese açıktı.
Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususi bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:
- Rugan-i sade, kaç teneke?
Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:
- Un ne kadar olmalı?
Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!
Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!
İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.
Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.
Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.
Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.
İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.
Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...
Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.
Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... Salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hâlâ var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.
Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefis bir salata hazinesiydi!
Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimai tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.
Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin!
Kaynak: SonPeygamber.Info
Resmin Linki
.
ilgili konular
edebiyat,
kültür-sanat,
tarih,
şehir-gezi
6 Haziran 2011 Pazartesi
Rumeli Türküleri Üzerine
Hande Tokgöz, Kandil Dergisi (Aralık 2010)
Geçmişte Türk’e ait, Türk ile ilgili anlamında kullanılmış olan “Türkî” kelimesinden gelişen türkü, hem geleneksel Türk halk edebiyatı hem de müziği için kullanılan bir terimdir. Bir anonim halk şiiri nazım biçimi olan türküler, bu sözlerin genellikle kolay anlaşılabilir ve küçük soluklu ezgilendirilmesi sonucu oluşmaktadır. Türkü bentleri, yapı ve sözleri bakımından iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölüm türkünün asıl sözlerinin bulunduğu, “bent” denilen kısım; ikinci bölüm ise “bağlama” ya da “kavuştak” adı verilen, her bendin sonunda yinelenen nakarattır. Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında kafiyelendirilmektedir. Hece ölçüsünün her kalıbıyla söylenen türkülerde umumiyetle yedili, sekizli ve on birli hece kalıpları kullanılmıştır. Genellikle aşk, bir teşebbüse engel oluş, sıla hasreti, tabiat güzellikleri, sevgiliyi sembolize eden turna, ceylan, âhu gibi kavramların konu olarak seçildiği türküleri; ezgileri, konuları ve yapıları bakımından sınıflandırabilmek mümkündür. Ayrıca bazı tanınmış türkülerin, içindeki en etkili sözlere göre de adlandırıldığı görülür: Ayşem, Zeynebim, Fidayda, Adanalı gibi.1 Bunun yanında, bazı yörelerdeki türküler, belirli öğeleri içermeleri nedeniyle birer tür özelliği göstermektedir. Bu özelliklerine bağlı olarak, seslendirildiğinde bize o yöreyi ya da bölgeyi anımsatırlar: Karadeniz Türküsü, Teke Zortlatması, Konya Türküsü, Rumeli Türküsü gibi. İşte biz bu çalışmamızda çeşitli özellileriyle Rumeli türküleri üzerine bazı incelemelerde bulunacağız.
Halk kültürü ürünleri, bir milletin meydana getirdiği kültürel değerlerin bütünüdür.2 Toplumun ihtiyacına bağlı olarak ortaya çıkan bu ürünler ile toplum bilinci arasında bir bağ vardır. Bir tarihi olayın toplum üzerindeki etkisinin bilinmesi onu temellendirmede önemlidir.³ Halk edebiyatı ürünlerinde, tarihi olayın geçtiği zamana ait yaşayış, düşünüş ve inanışların izleri görülmektedir. Rumeli bölgesindeki Türk halk kültürü ürünlerinin Türklerin ortak duygu ve düşüncelerini dile getirmesi bakımından ve kültürün korunmasında, yaşatılmasında önemli işlevi vardır. Bu halk kültürü ürünlerinden, Rumeli bölgesinde yaşayan Türk halkının estetik modelini, beğenisini, sosyal tarihini, toplumun ahlak anlayışını ve örnek değerlerini öğrenmek mümkündür. Bahsedilen ürünler arasında en fazla öne çıkan, bütün Türk dünyası içinde coğrafya farklılıklarına karşın, duyma, düşünme ve bunları ifade etmedeki belirgin beraberliğin sembolü olan türkülerdir. Nitekim geçmiş zamanlardan bu yana, halk arasında heyecan uyandıran her olaya bir türkü yakılmaktadır. Bestelenen bu türküler türlü yollardan yurdun her köşesine yayılmış ve çeşitli bölgelerde çeşitli biçimlere girmiştir. Türklerin vatanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi hudutlarıyla örtüşmeyen bir genişlik arz etmektedir. Bu mânâda türküler, vatan coğrafyasının sınırlarını çizen medenî unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Rumeli türkülerinin ilk derlemesi Udî Nevres Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Geniş çaplı ikinci derlemeyi ise Tanburacı Osman Pehlivan, Muzaffer Sarısözen ve Kemal Altınkaya yapmıştır.4 Derlenen bu türkülerin kapsadığı coğrafya oldukça geniştir. Bu konuda İstanbul’un Avrupa yakasından başlayarak, Balıkesir, Çanakkale, Ege’nin bir kısmı ve daha da ötede Batı Trakya ve Girit Adası’na kadar uzanan, Bulgaristan, Eski Yugoslavya, Kırım ve Romanya’yı içine alan bir bölgeden söz edilebilmektedir. Bu büyük alan içerisinde türkülerin, küçük şive farklılıkları gösterse de zenginlik ve ahenk bakımından temelde Rumeli türkülerinin genel özelliklerini içerdiği görülür. Örnek verilecek olursa; “Aman bre deryalar” isimli ünlü Rumeli türküsünün, Bulgaristan’da “Aman be deryalar” şeklinde söylendiği bilinmektedir.5 Rumeli türkülerine mûsikî açıdan bakıldığında beste tekniği, makamların seyir ve hareketi açısından Türk sanat mûsikîsine daha yakın olduğu ve az çok şehir havası ve üslubu taşıdığı anlaşılmaktadır. 19. asır İstanbul eğlence hayatında büyük ilgiyle dinlenen ve sevilen Rumeli türküleri, büyük bestekârlarımızı da etkilemiş, başta Dede Efendi olmak üzere ünlü isimler bazı “Rumeli ağzı” eserler bestelemişlerdir. Melodik cümleleri çok renkli ve hareketli olan saz mûsikîsi eserleri de vardır. Her tür mûsikîde olduğu gibi Rumeli türkülerinde de bir otantizm ve icrâ üslubu söz konusudur. Bugün bu özelliklerden uzaklaşılmasına rağmen bazı bölgesel niteliklerini koruduğu söylenilebilmektedir.6 Rumeli türküleri, beş yüz yılı aşkın bir Rumeli yaşantısının özeti niteliğindedir. “Serhad” denilince hep Avrupa ülkeleri ile ilgili sınır boyları akla gelmiştir. Bu sebeple bu türküler “Serhad türküleri” adı altında toplanmıştır ki bugün “kahramanlık türküleri” olarak anılmaktadır. Hepsinin konusu; kahramanlık, savaşlar, düşmandan alınan ya da düşmana kaptırılan ülke ve şehirler ve bu şartlar altında gelişen gönül maceraları ile bütünleşir. Bu türkülerin üslup ve ifadelerinde yiğitliklerle duygusallık yan yana gelmiştir. Tuna Nehri’nin, Rumeli’deki Türk toplumunun ve Türk askerinin hayatında unutulmayan hatıraları vardır. Bu nedenle bu grup Rumeli türküleri, “Tuna türküleri” adı ile anılmaktadır. Bu türkülerde de, elden çıkan kaleler, Tuna boylarına serpilmiş ve sık sık el değiştiren şehirler, buralarda yaşanan mutluluk, pişmanlık, aşk, hasret ve umutsuzluk gibi türlü beşerî duygular işlenmiştir. Ancak bu türlerin bir bölümü İstanbul folkloru içinde eriyerek kimlik değiştirmiştir. Rumeli türkülerinin diğer bölümünü ise sayı bakımından en ağır basan lirik türküler oluşturmaktadır. Bu lirik türkülerin bir kısmı olan ninniler, bebeklik çağındaki çocuklara, beşik sallamaları sırasında veya yataklarda uyutmak için anneleri tarafından söylenilir. Ninniler dışındaki öteki türkülerin konularını ise aşk, gurbet, hapishane, ölüm, taşlama, güldürü, tarih ve diğer konular oluşturmaktadır. Bunların arasında çeşitli düğünler, mahalli toplantılar, duma (kına) geceleri vesilesiyle düğüncü ve halk şairleri tarafından çeşitli merasimlerde ve bazen kahvelerde söylenilen türküler de vardır.7Rumeli lirik türkülerinde yaygın olarak işlenilen ve dikkat çeken diğer bir konu ise özlemdir. Bu, bazen Anadolu bazen de bir başka Balkan ülkesindeki yakınlara karşı duyulan özlemin türkülerle dile gelmesi şeklindedir.
Türküler, eski zamanlardan bu yana, mühim hadiseler üzerine yakılmaktadır. Genç bir adamın vurulması, genç bir gelinin ölmesi veya genç bir kızın kaçırılması ve buna benzer pek çok hadise, halkın ruhunda müşterek bir acı, bir heyecan uyandırmışsa ondan istifadeye kalkan hassas ruhlu insanlar hemen bir türkü yazmışlardır. Bu türkülerde, o türküyü ilham eden hadise ne ise anlatılmıştır. Rumeli türkülerinin konu itibariyle en önemli hususiyetlerinden olan, sade bir aşk sunuşunun olmayışı, beraberinde bahsedilen hadiseyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda Rumeli türkülerinin tipik özelliklerini barındıran, tüm yöre halkını derinden etkileyerek onların ortak duyuş ve düşünüşünü yansıtan ‘Arda Boyları’, ‘Çalın Davulları (Selanik)’, ‘Drama Köprüsü’, ‘Alişimin Kaşları Kâre’ adlı türkülerin hikâyeleri, konuya ilişkin güzel bir örnek teşkil etmektedir.*
Bir toplumun yaşattığı, paylaştığı ve geliştirdiği gelenekler o toplumun kültürünü yansıtmaktadır. Bu anlamda her medenî verim gibi türküler de birer kültür şifresi niteliğindedir. Nitekim türküler bu yönüyle, kişilerin özgeçmişi olduğu gibi toplumların da özgeçmişidir. Halk türkülerinin sözlerinin altında, otantik inceliklerle derin bir biçimde gelişen halk ezgileri ve sözlerin çok ötesinde, içinden çıktığı halkın ve yörenin kültürel geçmişini ve gününü sorgulayıcı önemli dinamikler bulunmaktadır. Özellikle Rumeli türkülerinde, tarihsel olayların bölge halkını fazlaca etkilemesi ve bunun sonucu olarak halkın oluşturduğu kültür ürünlerinin sosyal tarihe kaynaklık etmesi durumu açıkça söz konusudur. Bir kısmı hâlâ, “Rumeli” adı verilen topraklarda yaşayan Türk-İslam nüfusun geriye bıraktığı kültür birikiminin en saf şekilde ifadesi olan türkülerde saklı duran medenî şifreler, birer kaynak olma bakımından en az, vaktiyle kaleme alınmış bir kitap, bir hatırat kadar değer taşımaktadır.
1) Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 8.b.s.,Ankara 2005,s.289-290
2) Ali Abbas Çınar, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Muğla 1996, s.3
3) Osman Turan , Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,1.b.s., İstanbul 1969, s.46
2) Ali Abbas Çınar, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Muğla 1996, s.3
3) Osman Turan , Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,1.b.s., İstanbul 1969, s.46
4) http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE58DCB41B038C3FOE
5) http://www.turkuler.com/tgv/rustemavci11.asp “Rumeli Türküleri, Acizliğin Değil Dirilişin Sesidir.”
6) http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE58DCB41B038C3F0E
7) Nimetullah Hafız, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, 1.b.s., Priştine 1985, s.8
5) http://www.turkuler.com/tgv/rustemavci11.asp “Rumeli Türküleri, Acizliğin Değil Dirilişin Sesidir.”
6) http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE58DCB41B038C3F0E
7) Nimetullah Hafız, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, 1.b.s., Priştine 1985, s.8
Bibliyografya:
ÇINAR, Ali Abbas, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Muğla Üniversitesi Yay., Muğla 1996
DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK Yay., 8.b.s.,Ankara 2005
GÖZAYDIN, Nevzat, “Anonim Halk Şiiri Üzerine”, Türk Dili Dergisi, c.LVII, Ocak- Haziran 1989, s.1-104
DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK Yay., 8.b.s.,Ankara 2005
GÖZAYDIN, Nevzat, “Anonim Halk Şiiri Üzerine”, Türk Dili Dergisi, c.LVII, Ocak- Haziran 1989, s.1-104
GÜLER, Hüseyin Rasim,Bulgaristan Türkleri’nin Rumeli Türküleri,Bay Yay., 1.b.s., Prizren 2004
HAFIZ, Nimetullah, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, Kosova Üniversitesi Yay., 1.b.s., Priştine 1985
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE58DCB41B038C3F0E
http://www.turkuler.com/tgv/rustemavci11.asp
ÖZDEMİR, Ahmet Z., Öyküleriyle Ağıtlar II, T.C. Kültür Bakanlığı Yay.,1.b.s., Ankara 2002
ÖZBEK, Mehmet, Folklor ve Türkülerimiz, Ötüken Yay., 1.b.s., İstanbul 1975
HAFIZ, Nimetullah, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, Kosova Üniversitesi Yay., 1.b.s., Priştine 1985
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE58DCB41B038C3F0E
http://www.turkuler.com/tgv/rustemavci11.asp
ÖZDEMİR, Ahmet Z., Öyküleriyle Ağıtlar II, T.C. Kültür Bakanlığı Yay.,1.b.s., Ankara 2002
ÖZBEK, Mehmet, Folklor ve Türkülerimiz, Ötüken Yay., 1.b.s., İstanbul 1975
TURAN, Osman ,Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,Turan Yay., 1.b.s., İstanbul 1969
ÜSTÜN, Hulusi, Türkü Öyküleri, Pozitif Yay.,1.b.s., İstanbul 2003
ÜSTÜN, Hulusi, Türkü Öyküleri, Pozitif Yay.,1.b.s., İstanbul 2003
ilgili konular
edebiyat,
kültür-sanat,
müzik,
tarih,
şehir-gezi
24 Mayıs 2011 Salı
Orhan Gencebay’ın Şarkılarında Klasik Şiir (Divan) Etkisi
Muhammet KUZUBAŞ
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Türkoloji Araştırmaları Dergisi
c.2, s.3 – Yaz 2007 (s.392-406)
c.2, s.3 – Yaz 2007 (s.392-406)
Özet
Orhan Gencebay, Türk müziğinin son 30-35 yılına damgasını vurmuş önemli sanatçılarımızdan birisidir. Orhan Gencebay’ın bu kadar yıl boyunca pek çok halk kesimi tarafından büyük bir ilgi ve beğeniyle izlenmesi, şüphesiz ki üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken bir konudur. Gayr-ı ahlâkî tavırlarla popüler olunmaya ve zirvede kalınmaya çalışıldığı, şarkı sözlerinin ve izleyiciye sunuş biçiminin erotizmle birleştirilerek sanat ve sanat eseri kavramlarının farklı boyutlara çekildiği bir ortamda, bu kadar yıl sadece sesi ve şarkılarıyla kendini gösteren ender kişilerden biridir Orhan Gencebay. Bu yazıda, yıllar öncesinin Orhan Abi’sinin, bugünlerin Orhan Baba’sının şarkıları ile klâsik şiirimiz arasında dikkat çeken benzerlikler ortaya konmaya çalışılmıştır.
Orhan Gencebay’’ın müziği, zaman zaman arabesk müzik olarak nitelendirilse de o, bu nitelendirmeyi hiçbir zaman kabul etmemiştir. Kültürel altyapı, geniş bir toplum kesimine hitap etme, toplumun ortak duygu ve düşüncelerini yansıtma vb. gibi ögeler, bir sanat eserini veya sanatçıyı zirvede tutan en önemli etkenler arasında sayılabilir. Belki de Orhan Gencebay’ı başarılı kılan da bu özelliklere sahip olmasıdır. Çünkü Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri dikkatle incelendiğinde, dizelerin arkasında çok geniş bir şiir kültürünün olduğunu tespit etmek pek de zor olmayacaktır. Bu düşünceden yola çıkarak, Orhan Gencebay’ın, sözlerini kendi yazdığı şarkıların dizeleri arasında dolaşmaya ve bu dizelerin arka planında yatan şiir kültürünü ortaya koymaya çalışacağız.
Orhan Gencebay’ın şarkılarına genel olarak bakıldığında klâsik Türk şiirinde hakim olan pek çok hayale, duygu ve düşünceye rastlamak mümkün olacaktır. Aşk, âşık, maşuk, dert, çile, vefa, şarap, meyhane, felek vb. ögeler, klâsik şiirimizin temel konuları olduğu kadar, Orhan Gencebay’ın şarkılarının da temel konuları sayılabilir. Bu noktada, sanatçının şarkılarından seçtiğimiz bölümlerle, bunların klâsik şiirimizde nasıl karşılık bulduklarına bakalım:
İlk olarak Leyla ile Mecnun hikayesinden başlayalım. İlk örnekleri Arap ve Fars edebiyatlarında görülen bu hikaye, 14 ve 15. yüzyıldan sonra Türk şiirinin en önemli kaynaklarından birisi olmuştur. Bu iki aşk kahramanın maceraları, bir yandan pek çok mesnevinin konusunu oluştururken; diğer yandan da kasideden gazele, rubaiden şarkıya, türküden koşmaya kadar pek çok şiirde önemli bir benzetme ögesi olarak kullanılmıştır. Leyla ile Mecnun hikayelerinin en güzeli Fuzulî’nin yazdığı Leyla ile Mecnun mesnevisi olarak kabul edilir. Bu konu, şiirlerde benzetme ögesi olarak kullanıldığında ise şair genellikle kendini Mecnûn’a, sevgiliyi de Leylâ’ya benzetir. Sevgiliye olan aşk uğrunda çekilen çileler ve yapılan mücadeleler, Mecnun’la kıyaslanır.
Nice bir vâdî-i gamda dil-i mahzûn yerine
Bağlamaz ol saçı Leylî beni Mecnûn yerine1
Bağlamaz ol saçı Leylî beni Mecnûn yerine1
“Hüzünlü gönlüm ne kadar gam vadisinde olursa olsun (yani sevgili uğruna sıkıntı ve dert çekerse çeksin) Leyla2 gibi saçları olan sevgili beni Mecnun olarak kabul etmez.”
Şairlerimiz bazen de, aşk ve aşk uğrunda çekilen sıkıntılar konusunda Mecnun’dan daha üstün olduklarını söylerler:
Bende Mecnûndan füzûn âşıklık istidâdı var
Âşık-ı sâdık benem Mecnûnun ancak adı var3
Âşık-ı sâdık benem Mecnûnun ancak adı var3
Orhan Gencebay’ın Leyla ile Mecnun adını taşıyan şarkısı, klâsik şiirimizde anlatılan Leyla ile Mecnun hikayeleriyle büyük bir uyum içerisindedir. Klâsik Leyla ile Mecnun mesnevilerinde anlatılan hikayelerin özeti kısaca şöyledir:
Arabistan’da Beni âmir kabilesinden Kays ile Leyla daha çocukken birbirlerini severler. Halk arasında çeşitli dedikodular yayılmaya başlayınca, annesi kızını çadırına kapatır. Sevgilisini göremeyen Kays, üzüntüsünden kendinden geçer ve çöllerde dolaşmaya başlar. Kays’ın kendinden geçmiş bu hali onun Mecnun (cinlenmiş, deli) diye anılmasına vesile olur. Mecnun’un babası, oğlunun durumuna çok üzülür ve Leyla’yı babasından ister. Leyla’nın babası, bir deliye verecek kızımız yok diyerek onları elleri boş gönderir. Bu haber Mecnun’u daha da perişan eder. Gece gündüz derbeder bir şekilde dolaşan Mecnun’un ağlamaktan gözleri kanlanmıştır. Mecnun, iyileşmesi için dua etmek üzere Kabe’ye götürülür. Ancak Mecnun, Kabe’ye gelince aşkının daha da artması için dua eder. O artık sevgilinin derdiyle mutlu olmaktadır. Çöllerde yabani hayvanlarla dostluk kurmakta, bu arada da yanık aşk şiir şiirleri söylemektedir. Mecnun’un bu haline üzülen Nevfel adında bir Arap beyi, Mecnun adına kızı babasından tekrar ister. Kızın babası yine red cevabıverince, Nevfel askerlerini toplayarak Leyla’nın kabilesine savaş açar. Amacı Leyla’yı zorla da olsa alıp Mecnun’a götürmektir. Bu haberi işiten Mecnun, savaşta Leyla’nın kabilesinin galip gelmesi için dua eder. Nevfel ilk savaşta yenilir, ancak ikinci savaşta galip gelir. Fakat, Mecnun’un duasını duyunca kızı almadan geri döner. Bu arada Leyla’yı İbni Selam adında biriyle evlendirirler. Leyla, bir yalan uydurur ve zifaf gecesinde İbni Selam’a kendisinin bir cinle evli olduğunu, kendisine el sürmesi halinde ikisinin de öleceğini söyleyerek İbni Selam’ın kendisine dokunmasını engeller. Bir müddet sonra İbni Selam ölür, Leyla da Mecnun’u aramaya çıkar. Mecnun’u perişan ve tanınmaz bir halde bulur. Onunla visale ermek ister. Ancak Mecnun, mecazi bir aşkın peşinde olmadığını, maddi varlıklarla ilişkisini kestiğini, Leyla ile kendisinin artık tek bir beden olduğunu söyleyerek onu reddeder. Mecnun burada mecazi aşktan ilahî aşka ulaştığını vurgular. Ümitsizce geri dönen Leyla bir müddet sonra ölür. Sevgilisinin ölüm haberini alan Mecnun, onun mezarına koşar ve “Leyla! Leyla!” diyerek oracıkta can verir.4
Yukarıda anlatılan hikaye ve genel Leyla-Mecnun anlayışıaçısından Orhan Gencebay’ın aşağıdaki şarkısı arasında büyük bir örtüşme vardır. Gencebay’ın şarkısında da Leyla ile Mecnun’un gönülleri sevgiyle, dertle dolmuş; aşk maceraları dillere destan olmuştur. Mecnun, kanlı göz yaşları dökmüş, dünyada sevgilisine kavuşamamış, mahşerde kavuşmayı tercih etmiştir. O, çöllerde “Leyla!” diyerek dolaşmış; her sözü, her feryadı, gecesi-gündüzü “Leyla” olmuştur:
LEYLA İLE MECNUN
Bir feryat yıllarca cevapsız kaldı
Öyle bir feryat ki bu duyan ağladı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk dünyada hiç yaşanmadı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk bir daha yaşanmadı
Aşkımın gözyaşları tek ümidim hala
Döktüğüm kanlı yaş yalnızlık ne bela
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Bir efsane olduk dertli çilede
Hep sordular mecnun leylan nerede
Öyle bir feryat ki bu duyan ağladı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk dünyada hiç yaşanmadı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk bir daha yaşanmadı
Aşkımın gözyaşları tek ümidim hala
Döktüğüm kanlı yaş yalnızlık ne bela
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Bir efsane olduk dertli çilede
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim feryadımda
Kaderimde kederimde son nefesimde
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim gündüzümde hem gecemde
Kaderimde kederimde her nefesimde
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Kaderimde kederimde son nefesimde
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim gündüzümde hem gecemde
Kaderimde kederimde her nefesimde
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Yukarıda da değinildiği üzere, Leyla çölde Mecnun’u perişan bir halde bulunca, Mecnun onunla visale ermeyi reddetmiştir. Çünkü Mecnun, Leyla ile tek beden haline geldiğini (ki buna tasavvufta vahdet denir) söyler ve Leyla’yı çaresiz bir şekilde geri gönderir. Sevgiliyle tek bir beden olma hayali Orhan Gencebay’ın bir başka şarkısında şu şekilde yer bulur:
Bazen bana öyle yakın öyle cansın ki
Ben bedenim sense ruhum öyle bensin ki
Ben bedenim sense ruhum öyle bensin ki
…
Makalenin tamami icin tiklayiniz.
13 Mayıs 2011 Cuma
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Anadolu Selçuklu Dönemi Tasavvufi Düşünce
"Türkiye Selçukluları Devrinde Şehirli Tasavvufi Düşünce Yahut Mevlânâ’yı Yetiştiren Ortam"
Ahmet Yaşar OCAK, Hacettepe Üniversitesi
III. Uluslar Arası Mevlâna Kongresi (Bildiriler), Konya 2004
Konuya küçük bir tesbitle girmek istiyoruz: Yıllardan beri Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahilik üzerine sempozyumlar düzenleyip ciltlerle bildiri kitapları yayımladığımız halde, hâlâ elimizde bunlar hakkında uluslararası literatüre girmiş biyografiler ve monografilerimizin olmadığını görüyoruz. Bu bize ciddi bir problemle karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor. Bunun sebebini de kendimizce şurada buluyoruz: Halil İnalcık, Kemal Karpat ve Şerif Mardin ve benzeri bir kaç ismin dışında, mesleğini sistematik bir araştırma programına göre icra edip, ana problematiklere yönelerek, milli ve dini hissiyatımızı, ideolojimizi içine karıştırmadan, birinci elden kaynakları kullanmak suretiyle Türkiye tasavvuf tarihinin ve düşüncesinin tatminkâr bir tablosunu ortaya çıkaran bir tarihçilik geleneği henüz ülkemizde teşekkül etmemiştir. Türkiye Selçukluları dönemi bahis konusu olduğunda ise, bu problemin geniş çapta bu dönem tarihçiliğinin artık Türkiye'de neredeyse sönmek üzere olmasının buda büyük payı olduğunu söyleyebiliriz.
Daha önce başka bir yerde de hatırlatmaya çalıştığım gibi1, Türkiye'de tarih araştırmalarının hemen her alanında olduğu üzere, tasavvufi düşünce tarihi alanında da belirli moda konular, araştırmalara hakim olmuştur. Bazan siyasal, bazan ideolojik, hattâ turistik veya ticari sebeplerle öne çıkan bu moda konular, Anadolu Selçukluları dönemi için Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evren (bu arada Ahilik), Beylikler dönemi için de Yunus Emre etrafında odaklanmıştır2. Bu odaklanma, yalnız öne çıkmış bir kaç şahıs etrafında değil, geniş bir perspektifle dönemin tasavvufi akım ve eğilimlerini, bunların sosyal tabanlarını analiz etmeğe, aralarındaki bağlantıları görmeğe engel olmaktadır. En mühimmi, bu akımları doğru anlayabilmek için olmazsa olmaz şart olan, onların kaynaklandığı kültür havzalarının siyasal ve sosyal açıdan tarihsel arkaplanlarının analizlerine yönelmemizi de engellemiştir.
Bu yüzden Türkiye'de tasavvufi düşünce tarihi araştırmaları, sistemli bir şekilde yürüyen, problematik konulara eğilen, yerine göre analitik, yerine göre sentetik nitelikte, kurumlaşmış araştırmalar olmaktan hayli uzak bulunmaktadır3. Bugün henüz bu alanda XIII. yüzyıldan günümüze kadar Türkiye tasavvufi düşüncesinin sağlam bir gelişim çizgisini ortaya koyamadık. Biz bu açmazdan en kısa zamanda kurtulmamız gerektiği kanısındayız. Bunun için bu defaki sempozyum, gördüğümüz kadarıyla iyi bir fırsat yaratmış bulunuyor. Biz bu bildiri çerçevesinde özellikle, Mevlânâ'yı yaratan Anadolu şehirli tasavvufì düşünce ortamını ve bazı çok önemli mutasavvıfları kısaca ele almak istiyoruz.
ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE ŞEHİRLİ TASAVVUFÌ DÜŞÜNCE ORTAMI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ
Anadolu Selçuklu dönemindeki tasavvufi düşünce ortamını iyi anlamak ve teşhis edebilmek için, her şeyden evvel bu ortamı meydana getiren tasavvuf akımlarının ve bunların temsilcilerinin geldiği coğrafi ve kültürel havzaları tesbit etmenin yararlı olacağına şüphe olmasa gerektir. Bunların kaynağı olarak, genellikle merhum Fuat Köprülü'nün baskın etkisiyle yakın zamanlara kadar hep Orta Asya ve onunla bağlantılı olarak İran, özellikle de Horasan bahis konusu edilmiştir. Bu çerçevede de, hep Moğol istilası önünden Anadolu'ya vukûbulan göçlerle taşınan sufi akımlar ve temsilcileri üzerinde durulmuştur. Bu doğrudur. Ancak bugün bu tek yanlı yaklaşımın, bu meseleyi yeterince aydınlatmaya yetmediği ortaya çıkıyor.Oysa dönemin Türkiyesi'ndeki tasavvufi yapı ve düşünce çok karmaşıktı ve bunu tek bir kökenle izah etmemiz mümkün değildi. Meselâ bu istilanın Hindistan'a püskürttüğü sufilerden ve onların faaliyetlerinden ve eserlerinden hiç bahsedilmemiştir. Oysa meselâ Kalenderiyye gibi, bir ayağı da Hindistan'da olan bazı sufi akımlar, sanıldığının aksine Anadolu toprakları üzerinde son derece etkili olmuşlardır.
Her ne kadar 1210'lardan başlayarak Orta Asya'dan batıya doğru gelişen Moğol istilâsı, kitlesel göçlerin Ön Asya'ya ve Anadolu'ya yönelmesine sebep oldu ise de, yalnızca Maveraünnehir, Hârezm ve Horasan'daki sufileri yerinden etmedi; 1258'de Irak'ın ve kısmen Suriye'nin istilasıyla, oradan da Anadolu topraklarına muhtelif tarikatlara mensup bir takım sufiler gelmeye başladı. Rifâiler, Kadiriler ve Vefâiler bunlardandı. Dolayısıyla Moğol istilasının sebebiyet verdiği göçlerin bir de Irak ve Suriye ayağı olduğunu hesaba katmamız ve dikkatimizi bu bölgelere de yöneltmemiz gerekiyordu. Hem Mâverâünnehir, Hârezm ve Horasan, hem de Irak ve Suriye mıntıkalarının Buhara, Belh, Bağdat, Musul, Dımaşk ve Halep gibi büyük kültür merkezlerinde doğan ve gelişen tarikatlar, yüksek bir tasavvufi düşünce seviyesine erişmişler, mühim bir yazılı literatür oluşturmuşlardı. Bu literatürün önemi ve Selçuklu ve Osmanlı Türkiye'si üzerindeki tesirlerine dair genel çizgilerin dışında çok fazla bir şey bilmediğimiz itiraf etmek zorundayız. Özellikle Irak'ın o zamanki karmaşık ve krizlerle dolu kültürel ve sosyal yapısının oluşturduğu tasavvuf akımları da pek dikkate alınmamıştır.
Meselâ, müslümanlaşmasına rağmen, daha çok şifahi bir kültür geleneğini sürdürmekte olup eski inançların hakimiyetindeki kırsal kesimde, büyük tesir ve nüfuzu olduğunu ancak bir on onbeş yıldan beri anlamaya başladığımız, Tâcü'l-Árifin Seyyid Ebu'l-Vefâ Bağdadi'nin (öl.1107) kurduğu Vefâiyye tarikatı ve bunun mensuplarının önemini daha önce farkedemedik. Çünkü dikkatimiz hep Ahmed-i Yesevi ve Yeseviyye üzerinde yoğunlaşmıştı. Oysa bugün yeni bulu-nan bir takım belgeler, Tâcü'l-Árifin Seyyid Ebu'l-Vefâ Bağdadi'nin (öl.1107), başka bir deyişle Vefâiyye geleneğinin Yesevi geleneğinden daha güçlü ve uzun vâdede daha etkili olduğunu gösteriyor4.
Halbuki biz, kırsal kesimdeki tasavvuf akımlarını Yesevilik ve o gelenek çerçevesinde düşündüğümüz Hacı Bektaş ve Yunus Emre ile izaha çalıştık. Ama XIII. ve hattâ XIV. yüzyılların bütün bir Orta Doğu'sundaki kırsal ve kentsel tasavvuf akımlarını geniş ölçüde etki altına alan Kalenderiyye akımını, Köprülü ve Gölpınarlı hariç, pek hesaba katan olmadı5. Yunus Emre'nin bile bu akımın bir mensubu olabileceğini hiç düşünmek istemedik. Şehirli kesime mensup tasavvuf akımlarını ve bu akımların yarattığı düşünceyi ise sadece -muhakkak ki büyük bir mutasavvıf ve dolayısıyla geniş bir tesir ve nüfuz saha-sına hakim olan- Mevlânâ ile izaha çalıştık.
Genelde tanınmasına rağmen, Muhyiddin-i Arabi'nin Endülüs (Mağrip) kökenli bir mutasavvıf oluşunun ve onu vatanından eden Katolik rekonkista hareketinin tasavvufi zihniyet dünyasındaki etkilerinin üzerinde de pek durulmamıştır. Bugün hâlâ Muhyiddin-i Arabi'nin önce Selçuklu, daha sonra Osmanlı dönemindeki tesirleri, özellikle de Vahdet-i Vücud'un değişik yorumları hakkında bir tek bile monografimizin olmaması inanılmaz gibi geliyor6. Onun yolunu takip ederek Anadolu'ya gelen Afifeddin Tilemsâni, Sâdeddin Fergani, Müyyededdin Cendi gibi, Arabi mektebinin önemli temsilcilerini ve dönemin Türkiye'sindeki etkilerini hâlâ pek iyi bilmiyoruz. Görüldüğü üzere bunlar bize, Selçuklu Türkiyesi tasavvuf düşüncesinin yalnız Orta Asya ve İran değil, bir de Irak ve Mağrip ayağı olduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla yalnız Selçuklu dönemi değil, Beylikler ve Osmanlı dönemi tasavvuf düşüncesinin, bu dönemlerde Anadolu ve Balkanlar'da oluşmuş tasavvufi fikir, akım, teori ve tarikatların kökleri de temelde bu üç kökene dayanmaktadır. Bu kökenlerin analizine dair hâlâ herhangi bir monografiye sahip değiliz.
Daha önce yine buradaki Mevlânâ sempozyumlarında ve bazı yazılarımda da belirtmeye çalıştığım gibi, Mevlânâ'nın tasavvuf düşüncesi işte bu kökenlerden kaynaklanan tasavvuf akım ve meşreplerinin bir sentezidir.
...
Calismanin tamami icin tiklayiniz. (pdf)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)
