25 Nisan 2011 Pazartesi

İstanbul'un Lezzetli Arka Sokakları

ELİF EKİNCİ

'İstanbul Arka Sokak Lezzetleri'nde, fiyakalı restoranlardan kentin kenarında köşesinde kalmış sokak arbacılarına kadar keşfedilmeyi bekleyen 88 mekân var

‘Bu kitabı hazırlama fikri aklımıza ilk olarak bir öğle yemeğinde sorduğumuz basit bir soruyla düştü: Neden İstanbul’da iyi yemeği yiyebildiğimiz bazı küçük, geleneksel mekânlar bu kadar göz ardı ediliyor? Neden arka sokaklarında bu kadar zengin bir yemek geleneği olan bir şehirde, bu sokaklar ve gizlediği lezzetleri kimse araştırmıyor?’ Yolları İstanbul’da kesişen iki Amerikalı; Ansel Mullins ve Yigal Schleifer, ‘İstanbul Arka Sokak Lezzetleri’ isimli ‘lezzetli’ kitaplarını hazırlama fikrine böyle minik bir beyin fırtınasıyla erişmişler. Meraklı ve girişken turist kimlikleriyle keşfettikleri restoranları paylaşmak için önce İngilizce bir web sayfası hazırlamışlar. Ardından yazılarını ‘İstanbul Eats/ Exploring the Culinary Backstreets’ adıyla kitap olarak yayımlamışlar. Kitap hem Türkiye’de hem de yurtdışında beklenmedik bir ilgiyle karşılaşınca, şimdi ‘İstanbul Arka Sokak Lezzetleri’ adıyla bir de Türkçesini yayımladılar.

`İstanbul Arka Sokak Lezzetleri’, tam anlamıyla bir ‘iyi yemek’ rehberi. Onlarca lira hesap ödeyeceğiniz, gereksiz yüceltilmiş, abartılı mekânlar yerine sadece iyi yemek yemeyi sevenler için bulunmaz bir rehber hem de. İçinde tarihi restoranlar da var, seyyar yiyecek arabaları da. Üstelik tavsiye edilen tüm restoranların açık adresi ve harita üzerinde işaretlenmiş birer krokisi de mevcut.

İki ‘yabancı’nın gözünden
Mullins ve Schleifer, İstanbul’un, yemeklerini ve atmosferini beğendikleri 88 farklı mekânını tanıtırken mekânların hikâyelerini ve fotoğraflarını da es geçmiyor. Klişeleşmiş mekân tanıtım dili yerine, özgün bir dil kullanıyorlar. Bu da kitabı bir kez elinize aldıktan sonra ikilinin anlattığı hikâyelerin tümünü okumadan bırakamamanıza sebep oluyor.

Kitap aynı zamanda kenti iki ‘yabancı’nın gözüyle görmenizi de sağlıyor. İstanbul’un güzelliğini ve zenginliğini onların rotalarını takip ederek bir kez daha keşfediyorsunuz.

Kitabın okura verdiği baskın his ise pişmanlık ve hayıflanma! Çukurcuma’dan yürürken o köfteciyi nasıl görmediniz ya da Galata’dan yukarı çıkarken Galata Salatalıkçısı’ndan bir tuzlu salatalık yemeyi nasıl oldu da aklınıza getiremediniz! Peki tantuni yerken hiç Meksika yemeği yiyormuş gibi hayal ettiniz mi kendinizi? Hayır, değil mi? O zaman şimdi bir daha düşünün…

İsmi duyulmamışlar
Bu son derece yararlı rehberin boyutu da oldukça ergonomik. Her daim çantada taşıyıp, acıkınca rasgele bir sayfa açıp o restoranın yolunu tutmak için birebir. Ayrıca İstanbul’da lahmacun ya da kebabın ötesinde, Balkan, Kafkas ve Ortadoğu mutfaklarının izlerini taşıyan birçok yerel lezzetin olduğunu görmek açısından da önemli.

“Şimdiye dek, İstanbul’un otantik yemek zevkini keşfetmek isteyenlere uygun gerçek bir rehber yoktu. Biz, bu kitapla iştahını izleyerek seyahat eden ve sadece yerel halkın bildiği yönüyle İstanbul’u keşfetmek isteyenler için bunu değiştirmek istiyoruz.” diyen ikili, İstanbul`da farklı lezzetler arayanlara astronomik rakamlar ödemeden de iyi yemek yenebileceğini gösteriyor. Bu kitap, İstanbul`un ismi duyulmamış dönerci, pilavcı, köftecilerine, esnaf lokantalarına bir saygı duruşu. Yazarlara ve ustalara selam, okurlara afiyet bal şeker olsun.


İSTANBUL ARKA SOKAK LEZZETLERİ
Ansel Mullins & Yigal Schleifer
Boyut Yayın Grubu
2011, 173 sayfa


Kandilli - Suna’nın Yeri
Boğaz kıyısında, Kandilli’de bulunan Suna’nın Yeri’nde bir öğleden sonra yemek yerken “Guernsey” isimli küçük bir tekne kıyıya yanaştı ve içinden çok aç görünen bir kadın ve bir erkek indi. Eğer bu çift Manş Denizi’nde yer alan ve tekneye ismini veren o küçük adacıktan buraya kadar yemek yemeye gelmiş olsalardı bile buna şaşırmazdık. Çünkü Suna’nın Yeri’nde yemekler o kadar iyi...
Kitaptan


İMÇ pilavcısı
Her gün İstanbul sokaklarını arşınlayan muhtemelen yüzlerce pilav arabası vardır ancak Fatih’in en işlek caddelerinden biri olan Atattürk Bulvarı’ndaki pilavcı bambaşka. Diğer pilavcılar sokak sokak gezerken, bu pilavcı her gece aynı yerde müşterilerinin kendisine gelmesini bekliyor. Müşteriler de geliyor. Her gece bir grup erkek, ampullerin altında parlayan pilav arabasının etrafında toplanıp zombiler misali karınlarını doyuruyor. Arabada sadece tavuklu, nohutlu pila ve ayran var – çok keyif verici bir fiyat karşılığında çok keyif verici bir yemek... Kitaptan


Mandabatmaz
Kimse bu çirkin sırdan bahsetmek istemez aslında ama biz söylemek zorundayız. Türkiye’de güzel bir fincan Türk kahvesi içmek gerçekten çok zor olabilir. Türklerin, Osmanlı İmparatorluğu zamanında kahveyi Avrupa2nın geri kalanına yaydığı düşünüldüğünde bu küçük bir sorun değil. Bu gerçeğin farkında olan insanlardan biri de İstanbul’da içebileceğiniz en iyi kahvelerden birini yapan küçük kahveci Mandabatmaz’ın 17 yıllık ocakçısı Cemil Pilik. Pilik’in konuklarına sunduğu şey son damlasına kadar olması gerektiği gibi bir Türk kahvesi. Mekânın adı da buna işaret ediyor. Kahvesi o kadar koyu ki içinde bir manda bile batamaz...
Kitaptan

Dürümzade
İstanbul’da gece yarısından sonra genelde işkembe çorbası ya da kokoreç gibi sakatat ürünleri tüketilir. Bu sayede içilen içkinin olumsuz etkisi azaltılmaya çalışılır. Allah’tan tek seçenek bu değil. Beyoğlu Balık Pazarı’nın hemen çıkışındaki bakımsız barlar sokağı nın sağ tarafında kalan Dürümzade, gece 2’de de gündüz 2’de de aynı tatmin edicilikte dürümler yapıyor. Eğer bir sandviçi iyi yapan şey ekmekse, dürümü iyi yapan şey de lavaştır. Dürümzade’nin kırmızı biber ve baharata bulanmış ince, oval lavaşının İstanbul’daki diğer dürümcülerin lavaş dediği sert, lezzetsiz kağıt parçalarıyla alakası yok...
Kitaptan

22 Nisan 2011 Cuma

Sensiz Yarım


Her şey yarım
Dışarıda sensiz bir pazartesi
Yeniden başlamak lazım
Hatırlamamak galiba en iyisi
Sensiz yarım
Yaşanacak ne varsa
Bir yanm
Merhaba diyor yeni gelen sabaha
Zifir karanlıkta kalmış
Sensiz yarım
Şarkılar yarım
Susmuş radyolarda aşk
Çekip gidişin gibi
Kapkara büyüyor yokluğun cehennemi
Yanıyor tutuşmuş yarım
Resimler yarım
Gözlerin yok saçların yok
Elele gülmüşüz güllerin önünde
Ellerin yok
Ağlıyor gülen yarım
Sözler yarım
Unutulmuş ne varsa sevdaya dair
En güzel yerinden susmuşsun aşkı
Seni seviyorum desen ne olur
Lal olmuş söyleyen yarım
Kapılar yarım
Vurup gidişin arkana bakmaksızın
Bir sızı bırakmışsın
Acıyor her kapı çalınışta
Seni bekleyen yarım
Sensiz yarım
Yaşanacak ne varsa
Bir yarım
Merhaba diyor yeni gelen sabaha
Zifir karanlıkta kalmış
Sensiz yarım
Aşk yarım
Ben yarım
Her şey yarım
Dışarıda sensiz bir pazartesi
Yeniden başlamak lazım
Hatırlamamak galiba en iyisi

İbrahim Sadri

15 Nisan 2011 Cuma

Kemal Sunal Filmlerinin Gücü

Orhan Tekelioglu, Bahcesehir Universitesi

Salı günleri Kemal Sunal filmlerinin ekran başında ciddi bir izleyici topladığını biliyor muydunuz? Reytinglere göre örneğin 5 Nisan Salı günü, saat 19.43’te STV’de gösterilen ‘Yedi Bela Hüsnü’ (1982) tüm izleyicide yüzde 7.7 izlenme payına ulaşırken, yine aynı gün Kanal 7’de, saat 19.07’de bir başka Sunal filmi ‘Postacı’ (1982), yüzde 5.12 izlenme payı almış. Bir önceki hafta Salı günü gösterilen ‘Umudumuz Şaban’ (1979) ve ‘Şen Dul Şaban’ (1985) da, daha düşük izlenme payları alsa da, ilk 100 program arasına girebilmişti. Dini hassasiyetleri daha yüksek bir izleyici profili olan ve bu bakımından “ticari” yayıncılık anlayışını benimsemiş “anaakım” kanallardan ayrışan bu iki kanal, Kemal Sunal komedilerini, Salı günleri anaakım kanallarda haberler yayınlanırken gösteriyor belli ki. Önemli olan, bu kadar yıl ve çeşitli kanallarda yüzlerce gösterimden sonra bile Kemal Sunal komedilerini izleyicinin tam anlamıyla terk etmemesi. Geçen hafta yazdığım, Yeşilçam anlatılarının ana eksenini oluşturan “melodram”, “avantür” ve “komedinin” günümüz diziler dünyasında ne tür bir değişimden sonra, “pastişleşerek” dışavurduğuna dair yazıda iki türden (avantür ve melodram) ve iki örnek diziyi (‘Muhteşem Yüzyıl’ ve ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’) vermeme rağmen üçüncü türe (komedi) örnek olabilecek bir diziden söz edememiştim.

Üç komik tip
Gerçekten de, ne kadar çabalasalar da, şu anki dizi anlatılarında (gişe başarılarını da düşünürsek sinema filmlerinde) bir türlü Kemal Sunal benzeri bir karakter ortaya çıkamıyor. Bu döneme damgasını vuran karakterler çıkmıyor mu? Çıkıyor ama yenilerin Kemal Sunal kahramanlarıyla bir benzerliği olmuyor. Son yıllarda öne çıkan üç komik tipten söz edebiliriz: Bunlardan ilki ve en muhafazakârı, yeniden gösterime giren bölümlerde aynı minvalde oynayan ‘taş fırın erkeği’ Haluk olmalı. Maçoluk konusunda bir milim geri adım atmayan, modern metropolde, orta sınıf semtlerin uzun boylu apartmanlarında mebzul miktarda bulunan cinsinden, “antikahraman” diyebileceğimiz bir erkeklik karikatürü. Bir diğeri, magandalığı “yumuşatılmış”, yani cinsel saldırganlığı söndürülmüş, sempatik bir “ayıya” dönüştürülmüş “varoş” bir karakter olan Recep İvedik. Bu kahraman da izleyicisi tarafından tam anlamıyla benimsenemeyen bir “antikahraman” ve yeni metropolün varoşta yaşayıp merkeze gelen melez tiplerinden. Üçüncüsü tartışmasız bir “antikahraman”, metropol hayatın merkezinde sıkça karşılaşılan bir melez, Burhan Altıntop. Bu üç kahraman da izleyicine kendisiyle “özdeşleşme” için pek şans vermiyor. Aksine Recep’ten Haluk’a, oradan da Burhan’a giden bir çizgide en fazla acıyabilme hakkınız oluyor. Yine de sanırım içlerinde en “sempatik” olanı İvedik. Ayrıca, daha da önemli ortak bir özellikleri var her üçünün de. Varolan düzenle hiçbir dertleri yok, ne siyasetten ne de “muhalif” düşünceden haberdarlar. Özetlersek, yeni dönemin “komiki şehir”leri, izleyicinin önüne yem olarak atılır cinsinden antikahraman ve apolitikler. İzleyici de bayılıyor zaten onlara; en azından bir süre bu karakterlerle alay ediyor, aşağılıyor, sonra da “normalleştirmeye” başlıyor, gülse de onlara karşı hissizleşiyor.


Freud’dan ilham alarak söylersek, hakiki mizah medeni hayatın icaplarına uygun, nezaket dairesi içinde, ama yine de bir kurum ya da kişiye saldırmaktan geri durmayan sembolik bir şiddet dışavurumudur. Kalıcı olabilen mizah, açık ya da kapalı, muhalif bir muhteva içermek zorundadır. Geleneksel ortaoyunundan başlayarak, alışkın olduğumuz mizahın hemen her zaman siyasal bir içeriği oldu zaten. Özellikle siyaseten kısıtlı dönemlerde, örneğin darbelerden sonra mizahın muhalif damarı iyice belirginleşir. Son yıllarda ekranlarda yaygınlaşan mizahın en belirgin özelliği siyasetle bağını koparması, apolitikleşmesi. Bir kuruma ya da siyasal kişiye saldıramadığından, ana karakter kendini izleyiciye “kurban” ediyor, komik unsur antikahraman üzerinden kuruluyor. Ticari kaygılar, RTÜK, hükümet ne derseniz deyin, şu anda gösterimde olan bir sürü, ismi “aileli” dizilerin, durum ya da absürt komedilerin en temel derdi “muhalif” unsuru kendi kahramanlarına doğru yöneltmeleri ve siyaseten suya tirit gitmeyi tercih etmelerinde.


Yeşilçam’ın üçüncü türü
Didaktik (Levent Kırca tarzı) komediler yerine, Kemal Sunal tarzı, muhalafetini, direnişini açıkça yapmayan, yine de, halk deyimiyle, “salağı” oynar gibi yaparken işini bir türlü halleden, belki daha dolambaçlı ama, daha güçlü bir komedi tarzına dönerek, asla “antikahraman” olmayan komik kahramanlar yaratılabilir. Kemal Sunal’ın tüm sırrı, bu iki özelliği birleştirebilmesindeydi aslında. Onun canlandırdığı kahramana asla tam anlamıyla kızamıyordunuz, bazen biraz “çarıklı erkânıharp” gibi biriydi ama, neticede içimizdendi, kendimiz, hayatımız kadar gülünesiydi. Ayrıca, lâmı cimi yok, siyaseten muhalifti. Burada siyaseti, en geniş anlamında, gündelik yaşama içkin, apartmandaki yönetme/yönetilme biçiminden, sokaktaki hükümranlığa kadar aslında en yalın, en dolaysız hâliyle düşünmek zorundayız. Sunal, her daim içimizdeki muhalife seslenir, onu kışkırtır, onu “politize” edebilirdi. Bir tür Gandhi’ydi aslında, şehre göçle gelen ve merkezdekilerin ezdiği suskun çoğunluğun sesi, bankerlerin “üttüğü” enayinin karındaşı, siyaset tacirlerinin “paraladığı” vatandaşın kızgınlığı, ailelerin “didiklediği” çocukların ruh kardeşiydi vesselâm. Üstelik alabildiğine komikti, hava basmaz, komplekssiz ve sonuna kadar taşralı. Tabii ki 70’ler ve 80’lerde iyice kesifleşen, kırdan şehre göç dalgasının hikayelerini anlatıyordu bu komik adam. Bu nedenle, Kemal Sunal filmlerinin alter-egosu, “ötekisi”, ‘Arabesk’ filmlerin melodramasıdır. İkisi bir arada incelenmeden o dönemi anlamak mümkün değildir. Baştaki meseleye dönersek, Yeşilçam’ın üçüncü türünün (komedinin) günümüz dizilerine bir “pastiş” anlatı olarak dönmesinin mümkün olmadığı da ortaya çıkıyor. Sunal, hiçbir şeyi taklit etmiyordu ki, en hakikisinden, en “sivilinden” bir itaatsizdi sadece. İyi mizah, hakiki anlatılara ihtiyaç duyar ve siyaset bir cesaret işidir.


11 Nisan 2011 Pazartesi

İnsanın Halleri


Tuba İlze (tuba.ilze@dunya.com)

Dunya, 17 Ocak 2006
.
Bazen içi boşalır gibi olur insanın, sanki bir vakumla çekerler nefesini, derin derin soluklanır.



Bazen büyük bir ciddiyetle yaşadığı hayatta ne kadar ufak bir noktacık olduğunu hatırlar insan, bacaklarını karnına çekip korumak ister kendini.
.
Bazen durur da bir geriye bakar insan, tüm yaşananların, tüm yapılanların, tüm sevilenlerin, tüm söylenenlerin nereye gittiğini düşünür.


Bazen yürüdüğü yollar anlamsızlaşır insanın, nereden geldiğini, nereye gittiğini şaşırır. Tüm yollar bir boşluktan gelir, koskoca bir boşluğa gider sanki, midesinin üzerinde bir yerlere düğümler atılır.


Düşünür insan. Sorgular, hesaplaşır, sayfalar açar, sayfalar kapatır, bedeller öder, fedakarlıklar yapar, sorumluluklar üstlenir, gider, gelir, susar, söyler, kaydeder, siler, unutur, hatırlar.


Erdemlidir... Tevazu gösterir... Kendini bilir... Haddini bilir... Kendini çok da fazla büyütmemesi gerektiğinin farkındadır... Bu dünyanın hiç kimseye kalmadığını unutmadan yaşar... Yaşadıklarını, sahip olduklarını fazla abartmaz... Her şeyin gelir geçer olduğunu ayrımsar...Kendisini dünyanın merkezinde zannetmez... Dünya üzerinde hakka sahip tek canlının kendi türü olduğunu düşünmez... Koltuklara, unvanlara, daha daha yukarıdaki dallara tutunmaya çalışmaz...Soluğu her kesildiğinde, her kendisini ufacık hissettiğinde, her boşluğa düştüğünde bir yerlere imza atması gerektiğini fark eder. Birilerinin elinden tutması gerektiğini, yüreğinden bir şeyler koyması, emek harcaması gerektiğini, ardından izler serpiştirmesi gerektiğini bilir. Ama küçük ama büyük izler bırakmaya gayret eder, bu koca dünyada. Küçüldükçe büyür. Paylaştıkça çoğalır.


Erdem yoksunudur... Unutuşun o kalın örtüsünü serer yaşadıklarının üzerine... Kendini de haddini de bilmez... Yaptığı en ufak şeyi bile insanların gözünün içine sokmaya çalışır... Sanki dünyaya kazık çakacak gibi yaşar... Gülmesi, konuşması, lüksü görgüsüzce abartılıdır... Hep orada kalacağını, hep o koltuğa sahip olacağını, hep etrafının o adamlarla dolu olacağını düşünür... Bir yerlere imza atması gerektiğini fark eder... Birilerinin ayağını kaydırmaya, birilerinin eteğinden çekmeye, birilerinin üstüne basmaya çalışır. Ama büyük ama küçük bir şeyler götürmeye çalışır bu hayattan. Büyüdükçe küçülür. Çoğaldıkça azalır.
.
Bazen soluğu kesilir insanın, bazen köşeye çekilir, bazen içi boşalır... O zaman durur ve izler. Hayatı 'olmaya' çalışarak yaşayanlara bakar. Bitmeyen bir yolculuk gibi görenlere, başı semaya dönük nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu bilerek salına salına dönenlere bakar, paylaştıkça çoğalanlara, emek harcadıkça hayattan kazananlara bakar insan. Bazen dinler insan, o güzel tevazu sözlerini, o unutmamanın, hatırlamanın, var olmanın, var olmaya çalışmanın, 'oldum' dememenin, "bu dünya Sultan Süleyman'a bile kalmadı" diyenlerin, bunu bilenlerin ama gerçekten bilenlerin söylediklerini.
.
Bazen durur da izler insan, gelip geçiciliğe direnmeye çalışanların çabaları, söylenenler, görülenler, yapılanlar damla damla düşer de yıkar, temizler insanın ruhunu.
.
Bazen içi umutla ve sevinçle dolar insanın, sanki bahar havasını, fulyaların kokusunu çeker içine.
.
Bazen ufacık noktaları birleştirerek ortaya çıkardığı o güzel resimlerin olduğu oyunları hatırlar. Kocaman bir adım atmak ister, diğerine doğru.
.
Bazen durur da bir geriye bakar insan, tüm yaşananların, tüm yapılanların, tüm sevilenlerin, tüm söylenenlerin nasıl da bir yaşamı inşa ettiğini fark eder ve teşekkür eder yaşadıklarına.
.
Bazen yürüdüğü yollar heyecanlandırır insanı. Yeni yollara girmek, yeni hayatlara başlamak, yeni anlamlar yüklemek umutlar salar yüreğine.



http://www.dunyagazetesi.com.tr/news_display.asp?upsale_id=247608&dept_id=1043
.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Osmanlı Mimarisi

Klasik (Yükselme) Dönem Osmanlı Mimarisi
Mehmet DERİ, Niğde Üniversitesi

Osmanlı beyliğinin bir cihan devletine dönüşmesi dünya tarihi bakımından nasıl yeni dönemler açmışsa, aynı olay mimarlık alanında da yepyeni ve orijinal yapı kompozisyonlarıyla coğrafî çevreyi de değiştirmiştir. Biz bu yazımızda, böylesine önemli bir konunun birkaç sahifeye sığmayacağının farkında olarak yazımızda daha çok “Klasik Dönem Osmanlı Mimarisi”ni genel hatları ile ifade etmeye çalışacağız.

Osmanlı Mimarisi, Osmanlı Devleti’nin her türden inşaatı kapsayan faaliyet alanının bütününü ifade eder. Bu mimari, devletin kuruluşundan 16. yüzyıla kadar genelde Selçuklu ve Beylikler dönemi mimarisinin özelliklerini taşımakla birlikte, Osmanlıların bu dönemde meydana getirdiği eserler, klasik dönem mimarisinin gelişmesinde etkili bir rol oynamıştır. Bu dönem, aynı zamanda Osmanlı mimarisinin zirvede olduğu bir dönemdir.

Osmanlı mimarisinin genelde ise İslam mimarisinin temel felsefesi ise “Müslümanların güzel gördükleri Allah katında da güzeldir” hadisine dayanır. Yine bu bağlamda Osmanlı Mimarisi’nde daha çok dinî ve sivil bir anlayış hâkimdir. Bu anlayışın neticesinde başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun dört bir yanına camiler, mescitler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, suyolları, köprüler, imarethaneler, kütüphaneler, darüşşifalar vb. çok sayıda hayır eserleri yaptırılmıştır.

Osmanlı mimarisi, İslam mimarisinin genel özelliklerini taşımakla birlikte farklı bir kimlikle ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Öyle ki, bu farklılık en yakın akrabası sayılan Selçuklu eserleriyle karşılaştırıldığında bile, kendisini belli etmektedir. Mimari yapıların form, üslup, plan ve süslemelerdeki belirgin özellikleriyle uyumlu bir kompozisyonu yakalamış olması Osmanlı mimarisini orijinal ve kendine has kılmaktadır. Özellikle Mimar Sinan a ait olan mimari yapılar, öylesine tatmin edicidir ki, bu döneme ait bir örneğe yeni bir şey eklemek, herhangi bir ayrıntıyı gereksiz bulup çıkartmak mümkün değildir. Kısaca söyleyecek olursak bu dönem yapılarında hissedilen şey tamamlanmışlık duygusunun verdiği tatmin duygusudur.

İstanbul’un fethi, Osmanlı mimarisinin yeni, büyük boyutlu ve daha zengin örnekler verebilmesi için yeni alanlar açmıştır. Yine bu dönemde imparatorluğun her tarafında, mimarlık tarihinde çok özel ve çok önemli bir yer tutan mimari yapılar peş peşe yükselmeye başlamış, Osmanlı coğrafyasının tarihi çevre ve kültürel silueti şekillenerek olumlu yönde değişmiştir. Topkapı sarayı, Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye külliyeleri buna en güzel örnektir. Mimarideki bu gelişme Batı Asya ve Kuzey Afrika’da Şam, Bağdat, Kahire ve Tunus; Doğu Avrupa’da Selanik, Belgrat, Budapeşte gibi büyük şehirleri etkisi altına almıştır.

Klasik dönem Osmanlı Mimarlığı, başta camiler olmak üzere diğer yapılarda da malzeme, plan ve süslemeler yönünden büyük bir benzerlik gösterir. Yapı malzemesi olarak genelde taş kullanılmıştır. Gösterişten uzak ve etki gücünü kompozisyonundan alan bir üslub hâkimdir. Yapılar daima kubbe ile örtülü olup, pencereler alt katlarda düz, üst katlarda kemerlidir. Eski taş oymacılığının yerini, iç kısımda kullanılan çini kaplamalar, boyalı süslemeler, renkli camlar, ağaç işlemeler, hüsn-ü hat/güzel yazı sanatının güzel örnekleri almıştır. Sütun başlıklarında da baklava ve sarkıt motifleri kullanılmıştır.

Yeri gelmişken bu dönemde yapılan temel mimari yapılardan biri olan camilerin üslup ve formlarından kısaca bahsetmek istiyoruz. Osmanlı Camilerinde minare düzeni, iki ve dört minareliler için simetriktir. Dört minare, Süleymaniye Camii örneğinde olduğu gibi ana kütlenin köşelerine yerleştirilirken, sadece Sultanahmet Camii’nde görülen altı minare, ana kütle ve avlu köşelerine dağıtılmış durumdadır. Merkezi planlı camilerdeki ana kubbenin, İslam’daki tevhid düşüncesinden esinlenilerek yapılmıştır. İç kısımların süslenmesinde hat ve çiniler önemli bir yer tutar. Kubbe-mekân ilişkisinin uyumluluğu önemlidir. Camilerde büyük bir avlu ve şadırvan vardır. Camilerin çevresinde genellikle medrese, aşevi, kütüphane, hamam vb. yapılardan müteşekkil bir külliye yapılırdı.

Hiç şüphesiz ki bu dönem Osmanlı Mimarisi’ni doruk noktasına ulaştıran, devrine kendi damgasını vuran mimar Sinan olmuştur. Elbette ki Mimar Sinan’dan önce birçok mimar vardı. Ancak Mimar Sinan, Selçuklulardan beri gelen tecrübelerden en iyi şekilde yararlanmasını ve üretken zekâsıyla bunları geliştirerek yepyeni ve orijinal eserler ortaya koymasını bilmiştir. Mimar Sinan’ın Osmanlı mimarisine getirdiği en önemli yenilik, kubbe-mekân ilişkisini en ideal bir biçimde formüle etmesidir. Mimar Sinan, 1530’lardan 1588’e kadar süren uzun meslek hayatı boyunca, devletin çeşitli yerlerinde camiden köprüye, kervansaraydan hamama kadar birçok alanda 300’den fazla eser vermiştir. Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye Camiilerinde Mimar Sinan’ın mesleğindeki arayış ruhunun izlerini ve buluşlarını gözlemek mümkündür. Nitekim Mimar Sinan: “Şehzade Camii çıraklık, Süleymaniye Camii kalfalık, Selimiye Camii ustalık eserlerimdir” diyerek bu gerçeğe dikkat çeker. Gerçekten de Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan ve onu mimaride zirveye taşıyan Selimiye Camii’nde, Mimar Sinan’ın daha önceki mimari üslubunun ve tecrübelerinin topluca değerlendirildiğini görüyoruz.

Osmanlı Mimarisi ile ilgili bilinmesi gereken bir diğer önemli husus ise; mimarların yetiştiği hassa mimarlar ocağıdır. Bu ocak, resmi yapıların inşaat ve tamirlerini gerçekleştiren en önemli kuruluştur. Sarayın en güçlü okullarından olan bu kurum, aynı zamanda bir mühendislik okulu sayılıyor, yetenekli gençler burada yetiştiriliyordu. Mimar Sinan, Mimar Hayreddin, Sedefkâr Mehmet Ağa, Mimar Davut Ağa, Mimar Ayas vb. büyük mimarlar bu okuldan yetişmişlerdir. Burada eğitim-öğretim, usta çırak ilişkisine göre yapılırdı. Bir mimar, bu süreçte yapının işleriyle ilgili birkaç farklı sanatı da yine bu okulda öğrenirdi. Eğitim, teorik ve uygulamalı olarak yapılırdı. Hassa mimarlar ocağının görevi; önemli devlet yapılarının planlarını çizmek, onarımlarını yapmak, keşif bedellerini hesaplamak, inşaatın uygulamasını ve sonuçlanmasını sağlamaktır. Baş mimar, bu baş mimara bağlı olarak yardımcı mimarlar, usta, kalfa ve diğer mühendisler buradaki kadroyu oluşturuyordu. Evliya Çelebi, meşhur “Seyahatname”sinde Bağdat şehrinin yüksek dereceli memurlarını sayarken, emrinde beş yüz (500) kişi çalıştıran bir mimarbaşından bahseder.

18. yy’dan sonra mimaride ihtişamlı klasik dönem, yerini Lale Devri (1703–1730) ile birlikte hızlı bir batılılaşmaya bırakmış; mimaride Avrupa tarzı Barok ve Rokoko üslubu kullanılmaya başlanmış ve ihtişamlı klasik Osmanlı Mimarisi devam ettirilememiştir.

Sonuç olarak şunları söylemek gerekirse klasik dönem Osmanlı Mimarisi, çağına damgasını vurmuş; Afrika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Balkanlara kadar imparatorluk coğrafyasını süslemiştir. Fakat bu mimari anlayış, 18. yy’dan itibaren batılılaşma ile birlikte taklitçi bir zihniyete dönüşmüş, yeni hamleler yapılamayarak kendine has özelliklerini kaybetmeye başlamıştır.

Bibliyografya*

*Daha geniş bilgi için bu bibliyografyaya bakılabilir.

- Kazıcı, Ziya, İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, Kayıhan Yay., İstanbul 1999.
- Komisyon, Doğuştan Günümüze İslam Tarihi (edt: Prof. Dr. H. Dursun Yıldız), c:12, Çağ Yay, İstanbul 1993.
- Komisyon, Liseler İçin Tarih 2, (edt: Prof. Dr. K. Yaşar Kopraman), MEB Yay., İstanbul 1995.
- Komisyon, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, (edt: Prof. Dr. E. İhsanoğlu), c: 2, Feza Gazetecilik, İstanbul 1999.
- Mülayim, Selçuk, “Osmanlı Mimarisi”, Osmanlı Ansiklopedisi, c:3, İz Yay., İstanbul 1996.
- ———–, Selçuk, “Mimarlık” mad, D.İ.A., c: 30, İstanbul 2005.
- Turan, Şerafettin, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yay., Ankara 1994.
- Yeni Rehber Ansiklopedisi, “Mimar Sinan” mad, c:12, İhlas Yay., İstanbul 1993.


Geç Dönem Osmanlı Mimarisi
Yıldız Demiriz

Mimar Sinan’ın ölümü ile Osmanlı mimarisinde “Klasik Dönem” diye adlandırılan çağ kapanmış, ama bu büyük ustanın etkileri uzun süre devam etmiştir. Bu etki, özellikle cami planlarında çok güçlü ve kalıcı olmuştur. Mimar Sinan’ın şehzade Camii’nde geliştirdiği dört yarım kubbeli sistem, birçok yapıda yinelenmiştir. Bunlar arasında en önemli olanı Sultan Ahmet Camii’dir. I. Sultan Ahmed’in mimar Sedefkar Mehmed Ağa’ya yaptırdığı bu külliye, Sinan’ı izleyen, onun ekolünü sürdüren yapılar arasında en tanınmış örnektir denilebilir. Külliyenin merkezini oluşturan cami, dört yarım kubbeli plan şemasının başarılı uygulamalarından biridir. Yapının öteki camilerden ayrılan yönü ise avlunun dört köşesinde ve caminin iki yanında birer olmak üzere altı minareye sahip oluşudur. Caminin avlusu da ortasındaki şadırvanı ve çepeçevre revaklarıyla klasik dönemdekilere benzer. Ancak ayrıntılarda bazı farklar vardır. 17. yüzyılın ilk yıllarına ait olan bu yapıda dikey hatların ön plana geçmeye başladıkları görülür. Süslemede klasik motifler ele alınmış, ancak kompozisyon anlayışında bazı küçük farklar belirmiştir. Caminin iç mekanı aydınlık ve ferahtır. Kubbenin çok iri payelere oturtulmuş olması mekan bütünlüğünü az da olsa zedelemektedir. Ama bu durum, aynı tipteki yapıların ortak bir özelliğidir.

Sultan Ahmed Camii çinileri açısından da oldukça zengindir. Çinilerin tümü galeri biçimindeki üst mahfilin duvarlarını kaplamaktadır. 16. yüzyıldaki örneklere göre daha değişik renkler görülür. Kırmızılar kiremit rengine dönüşmüş, sırlar maviye çalmaya başlamıştır. Kompozisyonlarda ise servi, bahar açmış ağaç motifleri büyük panolar halindedir. Ayrıca, sonsuz düzende tekrarlanan motiflerin yer aldığı bitkisel süsleme görülür. Natüralist üslupta çiçekler arasında lale, karanfil, sümbül ve gül ön plandadır. Kapı ve pencerelerde ise yüksek kaliteli ağaç işçiliği karışmıza çıkar. Bunlarda özellikle sedef ve fildişi kakmalara yer verilmiştir.

Yapının hemen yanındaki hünkar mahfili bugün Halı Müzesi olarak kullanılmaktadır. Caminin yakınında bulunan Sultan I. Ahmed’in Türbesi ise kare planlı oldukça büyük bir yapıdır. Çinileri ve alçı üzerine yapılan “Malakâri” denilen süslemelerinin yanında sedefli kapısı da dikkati çeker.

Yapımına 1603 yılında başlanıp 1663’te bitirilen Eminönü’ndeki Yeni Cami, Osmanlı mimarisinin en uzun sürede tamamlanan camisidir. Bu cami de dört yarım kubbeli tipin bir örneğidir. Bugün Mısır Çarışsı adıyla tanınan arasta aslında Yeni Valide Camii Külliyesi’nin bir parçasıdır. Bir yolla ayrılmış olduğu için ilgi kurmak biraz güçtür ama Turhan Valide Sultan Türbesi de külliyeye aittir. Caminin yanında ise belki de Osmanlı hünkar mahfillerinin en görkemlisi yer alır. Başlıbaşına bir mimari yapıt olan bu mahfil, çini ve sedef süslemeleri bakımından da önemli örneklere sahiptir. Yeni Camii’nin içi Sultan Ahmet Camii ile aynı planda olmasına rağmen bir hayli loıtur. Klasik döneme oranla dikey hatlar artık gelişmeye başlamıştır. Yapının, özellikle de hünkar mahfilinin çinileri, 17. yüzyılın ilk yarısına ait en zengin koleksiyonlardan biridir. Bu çinilerde mavi renkler egemendir. Kompozisyon bakımından çok zengin örnekler olmakla birlikte teknik açıdan bir gerileme söz konusudur.

Klasik dönemde, “Külliye” olarak adlandırılan yapılar topluluğunun merkezini cami oluşturmaktaydı. 17. yüzyılda ise merkezde cami yerine medresenin yer aldığı bir dizi külliye karışmıza çıkar. Bunlar, sultanların değil de devlet ileri gelenleri ve vezirlerin yaptırmış olduğu örneklerdir. Bu tipteki külliyelerden biri de 1683-1690 yılları arasında yapılmış olan Divanyolu’ndaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Külliyesi’dir.

18. yüzyıl, Osmanlı sanatına Batı etkilerinin girdiği, başka bir deyişle Batılılaşmanın başladığı dönemdir. Bu dönemde özellikle süslemede Barok, Rokoko gibi Batı kaynaklı üsluplar görülür. Ama bu üslupların Osmanlı sanatındaki uygulamasında geleneksel Türk motifleri ve yapı tiplerinden vazgeçilmemiştir.

Bu dönemde çeşme ve sebiller birden önem kazanmıştır. Topkapı Sarayı yakınındaki III. Ahmet Çeşmesi, bu yüzyılın başına ait tipik bir örnektir. Çeşme ve sebil işlevlerini birlikte gören bu yapıda, Barok üslupta taş süslemelerin yanı sıra 18. yüzyıl çinilerinden örnekler de vardır. Bu çiniler, Tekfur Sarayı atölyelerinde Türk çiniciliğini canlandırma denemeleri olarak yapılmıştır. Taş süslemede ise akantus kıvrımları ve çiçekli panolar, Barok üslubun kıvrık hatlarını ve güçlü gölge-ışık etkisini zengin bir biçimde yansıtırlar.

18. yüzyılın ilk yarısında Sultan I. Mahmud tarafından yaptırılan Tophane Çeşmesi’nde de plastik görüntü veren zengin taş süsleme vardır. Mimari neredeyse ikinci plana itilmiştir. Taş süslemede saksı içinde meyva ağaçları, vazoda çiçekler zengin bir görüntü sunarlar. Bunların yanı sıra palmet ve rumi benzeri motiflere de rastlanır. Ancak, artık klasik dönemin çizgiciliğinden eser kalmamıştır.

Klasik Osmanlı mimarisindeki plan tiplerinin uygulanmasına 18. yüzyılda da devam edilmiştir. 1734’te tamamlanan İstanbul’daki Hekimoğlu Ali Paşa Camii, böyle bir örnektir. Bu yapıda da altı dayanaklı plan şeması ele alınmıştır. Planın klasik döneme dayanmasına karışlık, üst yapıda ve süslemede farklı bir dönemin özellikleri görülür. Yapının yüksekliği artmış, mimariye değişik oranlar girmiştir. Bu arada klasik motifler de yeni bir anlayışla ele alınmıştır. Mekan içeriden de hayli yükselmiş, böylece aydınlık bir ortam yaratılmıştır. ıç süslemede Tekfur Sarayı atölyelerinde yapılan çiniler karışmıza çıkar. Sırların mavimtırak bir renk alması, sarının fazlaca kullanılışı bu çinilerin önemli özelliklerindendir.

Nur-u Osmaniye Camii ise mimaride Batılı üslupların belirginleştiği bir yapıdır. Bu durum, daha planında dikkati çeker. Barok üslubun en belirgin özelliklerinden biri olan oval formlar Türk mimarisinde pek kullanılmamıştır. Ancak bu yapıda avlunun oval oluşu ile plana Barok bir nitelik kazandırılmıştır. Barok özellikler yapının dışında da kendini gösterir. Kıvrık yuvarlak kemerler, oval pencereler, “S” biçimindeki payandalar bu türden ayrıntılardır. Zaten bu üslup, Türk sanatında kendini daha çok ayrıntılarda hissettirmiştir. Oval plan, yapının iç avlusunda da ilginç bir biçimde uygulanmıştır. Üslup değişimlerinden en kolay etkilenen elemanlar olan sütun başlıkları ve kemerler, doğal olarak bu yeni üslubun özelliklerini taşımaktadırlar. Bu üslup değişiminden yapının portali de etkilenmiştir. Ana hatlarıyla klasik portalleri andırmakla birlikte mukarnasın yerini almış olan Barok kıvrımlı kavsara dolgusu, adeta “Türk Baroğu”nun simgesidir. Caminin yanında hünkar mahfili, kitaplık gibi ek yapılar da vardır. Yapı, çevresindeki dış avlu ile de Kapalıçarış’nın hareketli görünümünden yalıtılmaya çalışılmıştır.

Üsküdar’daki 1760 tarihli Ayazma Camii’nde de Barok özellikleri mimariden çok ayrıntılarda karışmıza çıkar. Yüksekçe bir yerdeki camiye daire planlı merdivenlerle çıkılır. Bu, plana yansıyan tek Barok özelliktir denilebilir. Yapının yalın dış süslemesinde en çok dikkati çeken ayrıntı, cephelerdeki kabartmalardır. Bu kabartmalarda aleme benzer biçimler bulunmaktadır. Caminin içinde ise minber ve vaaz kürsüsü hemen dikkati çeker. Biçim bakımından klasik dönemdeki örneklere benzeyen minberin süslemesi ise çok değişik bir üsluptadır. Eski örneklerde görülen geometrik süslemelerin yerini, burada Barok kıvrımlar almıştır. Yeni üslubun bir minber kompozisyonunda bile ana formda değil de ayrıntıda yer aldığı görülür.

1763 gibi hayli ilerlemiş bir tarihte yapılmış olmasına rağmen Laleli Camii’ndeki Barok üslubun çok çarpıcı olmadığı söylenebilir. Bu yapıda da kubbenin sekiz dayanağa oturduğu klasik şema yinelenmiştir. Barok özellikler kıvrık hatlar, dalgalı yuvarlak kemerler, pencereler gibi ayrıntılarda karışmıza çıkar. Barok üslubun bu yapıdaki etkileri, özellikle kubbeyi destekleyen “S” biçimindeki payandalarda görülür. Yoldan bir hayli yüksek konumdaki Laleli Camii’nin altında büyük bir arasta yer alır. Burası günümüzde de çarış olarak kullanılmaktadır. Bu özelliğiyle yapı, “Fevkani” olarak adlandırılan yükseltilmiş camilerin bir örneği durumundadır.

1778 tarihli Beylerbeyi Camii ise ahşap kubbelidir. Yapı 1983 yılında bir yangın geçirmiş ama daha sonra onarılmıştır. Bu yapıda da özellikle ayrıntılarda Batılı üslupların etkileri görülür. Yangından hasar görmüş olmasına rağmen, caminin fildişi ve sedef kakmalı ahşap minberi dikkate değer bir yapıttır. Çünkü erken Osmanlı döneminden sonra minber yapımında ahşaptan vazgeçilmiş ve mermer tercih edilmiştir. Beylerbeyi Camii’nin minberi, geç dönemdeki nadir ahşap örneklerden biridir.

Barok üslubun egemen olduğu dönemde yeni bir külliye biçimi de ortaya çıkmıştır. Bir türbe sebilden oluşan bu külliyelere tipik bir örnek, Fatih’deki Nakışdil Sultan Türbesi ve Sebili’dir. 1818 tarihli bu yapıtta Barok ve Rokoko üsluplar bir arada görülür. Duvarlar düzlemsi niteliklerini yitirerek, içbükey ve dışbükey yüzeyler halini almışlardır.

19. yüzyıl başlarında ise bir üslup karmaşası karışmıza çıkar. Bu dönemde Ampir, Barok, Rokoko ve klasik Osmanlı üsluplarının hepsinin bir arada kullanıldığı yapılar bile vardır.

Tophane’deki Nusretiye Camii’nde ise Ampir üslup ağır basmaktadır. Ampir, sözcük olarak “İmparatorluk Üslubu” anlamına gelir. Esinini Yunan ve Roma gibi klasik üsluplardan alan bu anlayış, eski Mısır biçimlerinden de etkilenmiştir. Napoleone Bonaparte zamanında ortaya çıkan bu üslubu daha sonra Osmanlılar da benimsemiştir. Nusretiye Camii’nde Ampir üslubun yanı sıra Barok üslup da görülmektedir. Perde motifleriyle süslü korkuluk levhaları ve soğan biçiminde kaideye sahip minarede Barok üslup egemendir. Nusretiye Camii’nde oranlar da değişmiştir. Ana kitle ve kubbenin çok yüksek olmasından dolayı minareler ince ve uzundur. Yapıda bu dönem camilerinin ortak özelliği olan ferah ve çok aydınlık bir mekan yaratılmıştır. ıç süslemesinde ise mihrap ve minberin yanı sıra kubbe eteğini çevreleyen yazı kuşağı da dikkati çeker.

Sultan IŞ. Mahmud’un bulunduğu semte de adını veren türbesi, Ampir üslubun İstanbul’daki en tipik örneğidir. 1840 tarihli türbe, bu özelliğinin yanı sıra sekizgen planı ve kubbe ile örtülü olmasıyla klasik Osmanlı türbe şemasına da bağlıdır. Bu yapıda ayrıntılarda karışmıza çıkan ve bir çeşit Batı Neo-Klasiği olarak da adlandırılan Ampir üslup, ülkemize Batı’daki biçimiyle yansımıştır. Türbenin cephesindeki palmet dizisi ise Yunan-Roma sanatını yeniden canlandırmak isteği ile kullanılmış motifler olarak sanatımıza girmiştir.

19. yüzyıl ortalarındaki Osmanlı cami mimarisinin durumunu açıkça gösteren Ortaköy Camii ise ilginç bir örnektir. Tek kubbeli yapı, aşırı ölçüde saydam bir nitelik kazanmıştır. Duvar yüzeyleri parçalanmış, adeta yok olmuştur. Yapının dışında da düzlem olarak nitelenebilecek bir bölüm kalmamıştır. Bu nedenle de caminin içi çok aydınlıktır. Yapı adeta deniz manzaralı bir saray pavyonu gibidir. Renkli taş minber dönemin karakteristik formunu taşımaktadır. Kubbe içinde ise, havali bir mimari görünüm veren renkli nakışlarla güçlü bir derinlik izlenimi yaratılmıştır.

Ortaköy Camii ile aynı yıllara ait olan 1853 tarihli Dolmabahçe Camii ise daha ağırbaşlı bir görünüştedir. Batı sanatının klasik motifleri, bu yapıda da karışmıza çıkar. Ampir üslubun egemen olduğu bu camide çok aydınlık ve dışarıya açık bir mekan yaratılmıştır. ıç mekanın insana ferahlık veren bir görüntüsü vardır. Caminin minberinde kakma tekniğinde renkli mermer süsleme bu dönem için karakteristik bir durumdur. Yapının minaresi de antik sanattan alınmış bir eleman gibidir. Bu minare adeta başlığıyla birlikte kullanılmış bir korint sütununu andırmaktadır.

Bu tarihlerden sonra Osmanlı sanatında bir “kendine dönüş denemeleri” dizisi izlenebilir. Batı Neo-Klasiği yerine Türk Neo-Klasiği uygulanmaya çalışılmıştır. Ama bunun ne dereceye kadar başarılı olduğu tartışılabilir. İstanbul Aksaray’daki 1871 tarihli Valde Camii bu akımın öncülerinden biridir. Bu yapıda birçok üslup bir aradadır. Özellikle dış süslemede Batı sanatının Gotik üslubundan, Kuzey Afrika’nın Mağrip üslubuna kadar akla gelebilecek hemen her türden ayrıntı göze çarpmaktadır. Ancak buradaki sivri ya da atnalı kemerler, uzak ülkelerin sanatının bir kopyası olarak değil de, olasılıkla iyi anlaşılamamış bir İslam sanatı Neo-Klasik denemesi biçiminde ortaya çıkmıştır. Yapıda pek iyi araştırılmadan denenmiş rumili süslemelerin varlığı, bunu düşündürmektedir.

Bu ilk denemelerden sonra Türk Neo-Klasik üslubu daha bilinçli bir biçimde yaratılmaya çalışılmıştır. Ancak oranların farklılığı, kemer ve benzeri yapı elemanlarıyla süsleme motiflerinin tam anlaşılamaması, ortaya yanlış uygulamaların çıkmasına neden olmuştur. Örneğin sivri kemerler, Gotik ya da atnalı biçimindeki Mağrip kemerlerini andırmaktadır. Bu dönemin başarılı yapıları arasında, 20. yüzyılın başlarında mimar Kemalettin tarafından yapılan Bebek Camii sayılabilir.

Ulusal akım, yine aynı mimarın eseri olan Eyüp’teki Sultan V. Mehmed Reşad Türbesi’nde de Osmanlı klasik döneminden alınma motiflerle sürdürülmeye çalışılmıştır. Bu dönemin birçok yapısında olduğu gibi burada da çini süslemeye ağırlık verilmiştir. Türbenin içini süsleyen Kütahya yapımı çini panolar, eski örneklerdeki desenlerin kopyalarıdır. Bu kopya etme o boyuttadır ki, insan dikkatli bir çalışma ile ele aldığı panonun hangi eski yapıdaki, hangi çiniden alınmış olduğunu kolayca anlayabilir. Bu tutum Cumhuriyet döneminde de sürmüştür, ancak pek başarılı olunamamıştır. Çünkü söz konusu olan yaratma değil, eskinin bazen de pek iyi anlaşılmadan yapılmış kopyasıdır.

Ulusal mimari akımı, Cumhuriyet döneminde de bir süre devam etmiş ve yerini uluslararası betonarme mimariye bırakmıştır. Son yıllardaki klasik Türk mimarisi tarzındaki çalışmalar ise daha çok sit ve çevre koruması amacıyla yapılmaktadır.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı