27 Temmuz 2009 Pazartesi

Terörle Mücadele, Kürt Sorunu ve İspanya Modeli

.
Ersin DOYRAN
Hispanatolia.com
.
Coğrafi açıdan Avrupa’nın batı yakasında bulunan ve 20 seneyi aşkın bir süredir Avrupa Birliği (AB) üyesi olan İspanya, zaman zaman Türkiye’de de terör meselesiyle alakalı olarak gündeme gelmektedir. Ancak bu konuda söylenenler, Türkiye ile İspanya arasında yapılan kıyaslamalar çoğu zaman sağlam bir temele oturmamaktadır. Bunun başlıca sebebi ise İspanya ve İspanya’nın terörle mücadele yöntemi hakkında fazla bir bilgiye sahip olunmamasıdır. Bazen de bu mesele ile ilgili durum ve veriler kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır.

Bu durumdan yola çıkarak bu yazıda öncelikle İspanya’da terörle mücadelede bir çerçeve model olarak benimsenen Ajuria Enea Paktı ve bu paktın temel kaideleri üzerinde durulacaktır. Daha sonra da Türkiye’deki mevcut siyasi tablodan yola çıkılarak, İspanya’daki modelin Türkiye’de uygulanmaya konulması durumunda olabilecekler tartışılacaktır. Böyle bir modelin uygulanmasının bir yandan Kürt meselesi diğer yandan terör sorunu açısından ne ifade ettiği kısaca değerlendirilmeye çalışılacaktır.

II
İspanya’da terörle mücadelede benimsenen Ajuria Enea modeli 12 Ocak 1988’de İspanya’daki farklı siyasi kesimlerin bir araya gelerek oluşturdukları bir pakta dayanır. Bask ülkesinin (Euskadi) başşehri Vitoria’da imzalanan pakt, hem İspanya merkez partilerini, hem de Bask milliyetçiliğinin kurucu/ana siyasi partisi olan PNV’yi –ve ondan kopan daha radikal ama şiddete karşı EA’yı- bir araya getirmiştir. Dolayısıyla Ajuria Enea Paktı, İspanya’daki Bask sorunu ile alakalı tüm –terörle açık bağı olan “Batasuna çizgisi” hariç- tarafların ortak siyasi iradesini yansıtan bir metindir.

Öncelikle Ajuria Enea Paktı/Modeli, ayrılıkçı partiler dâhil toplumun farklı kesimlerinin –hatta karşıt siyasi görüşlerin- teröre karşı ortak bir duruşunu yansıtmaktadır. En radikal görüşler dahi savunulabilecek, ancak bu konuda teröre başvurulmayacaktır. Bunu somut bir biçimde söyleyecek olursak Pakt, İspanya’daki ETA terörüne karşı ortak bir tavrı göstermektedir. Bilhassa Paktın 14. Maddesi teröre karşı İspanya’daki “tüm demokrat kesimlerin birliğini” öngörmektedir.

İkinci olarak Ajuria Enea Paktı, teröre karşı mücadelede üç aracın altını çizmektedir. Bunlardan birincisi insan haklarına saygı temelinde polisiye/askeri/hukuki tedbirlerin alınmasıdır. İkincisi teröre karşı uluslararası işbirliğinin oluşturulmasıdır. İspanya için bu konuda elzem olan o zaman değin ETA’ya hoşgörülü yaklaşmış olan Fransa’nın desteğini elde etmektir. Bir üçüncü araç olarak da topluma yeniden kazandırma benimsenmiştir. Bu konuda Ajuria Enea Paktı’nın 9. Maddesi yasal siyaset karşılığı silah bırakmayı öngörmektedir. 10. Maddede ise şiddetin diyalog yoluyla çözülmesi teşvik edilmektedir. Buna göre, Bask meselesinin siyasi çözüm yeri İspanyol Meclisi ve özerk parlamentodur. Bu konuda ETA’nın söz söyleme hakkı yoktur.

Ajuria Enea Paktı’na dayanan İspanya terörle mücadele modelinin en önemli dayanaklarından birini demokratik bir anayasa oluşturmaktadır. İspanya, 1975’te diktatör General Franco’nun ölümünden sonra kademeli demokratikleşme sürecinde 6 Aralık 1978’de yapılan halk oylamasıyla demokratik bir anayasaya sahip olmuştur. Anayasa ayrılıkçı Bask ve Katalan partilerini de içeren geniş bir mutabakatın ürünüdür. İspanyol anayasası demokratik yollardan Bask veya Katalonya gibi özerk bölgelerin özerkliklerini olabildiğince genişletme imkânına sahiptir. Nitekim merkezden özerk idarelere devredilen yetkilerle Bask ve Katalanların özerklikleri 1998’e gelindiğinde en yüksek noktaya varmıştı. Bir başka ifadeyle İspanya’da demokratik yollardan siyaset yapma ve farklı fikirleri savunma kapısı oldukça açıktır. Nitekim Bask milliyetçiliğinin ana partisi PNV de tıpkı ETA gibi ayrı ve bağımsız bir Bask Devleti’ni (Euskal Herria) savunmakta; ancak buna giden yolda şiddete başvurmak yerine demokratik ortamda siyasi mücadele vermeyi tercih etmektedir.

İspanyol Anayasası çevresel milliyetçiliklerin teröre başvurmadan siyaset alanında kalması için kapıları açık bırakmıştır. Bu yönüyle teröre karşı subap vazifesi de gördüğü söylenebilir. Çünkü anayasal çerçeve, ifade ve örgütlenme özgürlüğü konusunda Venedik kıstasları temelinde olduğundan farklı ve ayrılıkçı görüşleri savunabilen partiler de kurulabilmektedir. Venedik kriterleri dikkate alındığında bir siyasi hareketin/partinin yasaklanabilmesi ancak o partinin şiddete ve ırkçılığa başvurması ile mümkündür. Böyle olunca aslında İspanya’dan ayrılmayı savunan Bask ve Katalan partileri –sırasıyla PNV ve CİU- serbestçe siyaset yapabiliyorlar. Dolayısıyla mevcut siyasi sistem içerisinde kendilerine yer açıldığı için şiddete başvurmayı tercih etmiyorlar. Bir başka deyişle, farklı fikirler mevcut sisteme entegre edilmiş olmaktadır.

III
Yukarıda özetlenmeye çalışılan İspanyol terörle mücadele yöntemi olan Ajuria Enea Modeli’nin Türkiye’de uygulanabilirliği ve muhtemel sonuçlarını tartışmadan önce Türkiye’deki mevcut durumla alakalı bir hususu vurgulamak gerekmektedir. Bugün Türkiye’de iki mesele iç içe geçmiş durumdadır. Bazen bilinçli olarak da karıştırılan bu iki meseleyi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Türkiye bugün çözmesi gereken hem bir Kürt Sorunu’yla hem de bir terör sorunuyla karşı karşıyadır. Kürt Sorunu, her şeyin ötesinde insani ve demokratik bir sorundur. Dolayısıyla insani ve demokratik vasıtalarla çözülmelidir. Aslında İspanyol Ajuria Enea Modeli’nin belki de en önemli özelliği ETA terörü ile Bask siyasi sorununu birbirinden ayırabilmiş olmasıdır. Bugün İspanyol devlet idarecileri bir yandan terörle mücadele ederken –terörü ortadan kaldırmaya çalışırken- diğer yandan çözülmesi gereken bir Bask siyasi sorunu olduğunu kabul etmektedirler. Gelinen noktada Bask sorunu hukuki çerçevede yasal/anayasal düzenleme ve değişikliklerle çözülmeye çalışılmaktadır.

Ajuria Enea Modeli’nin Türkiye’ye uyarlanması için her şeyden önce “anayasa sorununun” çözülmesi gerekmektedir. Önceki kısımda da zikredildiği gibi demokratik İspanyol anayasası, Ajuria Enea Modeli’nin hem temel unsurlarından birisi, hem de bu modelin üzerine inşa edildiği zemindir. İspanyol anayasası yasal siyasete imkân vererek terörün kendine dayanak yapabileceği hususları elinden almak istemiştir.

Türkiye’de hem Kürt meselesinin çözümü, hem de terörün bu denli yıkıcı bir sorun olmaktan çıkması geniş bir toplumsal mutabakata dayanan sivil bir anayasanın Meclis çatısı altında hazırlanmasından geçmektedir. Aslında böyle bütüncül bir çözüm olmaksızın terörle mücadele de zor görünmektedir. Ancak mevcut siyasi koşullarda anayasanın topyekûn değiştirilmesi mümkün olmadığı takdirde dahi asgari düzeyde bazı yapılması gerekenler vardır.

Öncelikle ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir. Böylece yasal siyaset imkânı sağlanmış olacaktır. Bugün Türkiye’de demokratik bir anayasa yapılması gereğine inanan iki siyasi parti kapatılma tehdidiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Dolayısıyla atılması gereken ilk adımlardan birisi Siyasi Partiler Kanunu’nun Venedik kıstaslarına uygun bir hale getirilmesidir. Böyle bir senaryoda Kürt milliyetçiliğinin ana partisi durumunda olan Demokratik Toplum Partisi (DTP) herhangi bir kapatma tehdidi olmadan fikirlerini Meclis çatısı altında dile getirebilecektir. Aslında bugün Doğu ve G. Doğu Anadolu dâhil olmak üzere toplumun geniş kesimleri ılımlı bir siyaset ve demokratik bir ortam konusunda mutabıktırlar. DTP’nin oy aldığı kesim de ayrılıktan yana değil; kendi taleplerinin de dikkate alınacağı bir Türkiye’den yanadır. Dolayısıyla bu kesimin Meclis’te temsil edilmesinin sağlanması, meşru zeminin Meclis olduğu kanısını güçlendirecek; tedrici bir biçimde terör örgütü yalnızlaşacaktır. DTP’nin meşru bir parti olarak kabul edilmesi onu da terörle arasına mesafe koyması konusunda zorlayacaktır.

Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi için hem devlet idarecilerinin hem de DTP dâhil tüm partilerin yapması gereken bir husus Ajuria Enea Paktı gibi bir paktın samimi olarak kabul edilmesidir. Bu durum daha önce de bahsedildiği gibi farklı siyasi pozisyonlarda olanları –hatta karşıt milliyetçilikleri- teröre karşı bir araya getirirken; bu farklı siyasi pozisyonların bulunmasını da bir tehdit olarak algılamanın sonu olacaktır. Bunun neticesi ise çift yönlü görünmektedir. Öncelikle DTP dâhil teröre karşı tüm kesimlerin bir araya gelmesi terörün zemininin giderek erimesine sebep olacaktır. İspanya’da Ajuria Enea Paktı ile sağlanan budur. İkincisi ise böyle bir yaklaşım Kürt meselesinin demokratik bir ortamda tartışılmasına giden yolu açacaktır. Böyle bir ortam terörün pek hazzetmediği bir ortamdır. Nitekim İspanya’da ETA demokratik siyaseti baltalamak için çaba göstermiştir. Ancak karşısında toplumsal bir tepkinin oluşması sonucu bunda pek başarılı olamamıştır.

Türkiye’de de demokratik bir ortam terörün ve statükoyu savunan kesimlerin hoşuna gitmeyecektir. Ancak demokratik bir mutabakatın oluşmasıyla terörün ve bu kesimlerin giderek yalnızlaşacaklarını düşünmek mümkündür. Böylece İspanya’da olduğu gibi terör sonlandırılamasa da giderek zayıflayacaktır.

IV
Buraya kadar yapılabileceklerden bahsedildi. Bitirmeden önce birkaç cümleyle yapılmaması gerekenler de belirtilmelidir. Bunlardan ilki demokratik bir anayasa ve ortama karşı çıkmanın bugüne kadar teröre bir çözüm olmadığı görülmüştür. Bu tavır olsa olsa terörün işine gelmektedir. Diğer yandan anti-demokratik bir tavır artık toplumdan da rağbet görmemektedir.

Diğer bir husus da bugün Meclis’te var olan DTP ile alakalıdır. Bu partinin terör ile arasına mesafe koymaması kendisine yaramayacağı gibi, temsil ettiği kesime de bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü 2007 seçimlerinde görüldüğü gibi DTP’nin bu ana kadar savunduğu siyasete destek düşmüş, seçim sonuçları DTP’nin izlediği siyaseti değiştirmesi yolunda bir işaret olarak yorumlanmıştır. Diğer yandan seçime bağımsız olarak giren DTP adaylarının seçilmesi için gösterilen çaba da Kürt halkının kendi hak taleplerinin Meclis’te siyasi yollardan elde edilmesini desteklediğini göstermektedir. Bir başka ifadeyle seçim önemsenmiş, Meclis’teki mücadele mühim görülmüştür.


http://www.hispanatolia.com/haber_icten_bakis.asp?id=14
http://mapsof.net/uploads/static-maps/spain_turkey_locator.png
.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Osmanlı Devleti'nin 'Saray Okulu': Enderun

.


Enderun / İlber ORTAYLI

Kaynak: TRT 2/ Google Video

.

Doç. Dr. Bayram Ali ÇETİNKAYA*
Cumhuriyet Üniversitesi

Evrensel ve Küresel bir güç olan Osmanlı İmparatorluğu, bu özelliğini donanımlı devlet adamı ve ordu mensuplarıyla elde etmiştir. Yetkin mülkiye, kalemiye, askeriye ve ilmiye için en önemli şart, ancak vasıflı bir eğitim ve öğretim ortamının teşekkülüyle mümkündür. Yükselme ve gelişme dönemi Osmanlısı, tüm sektörlerde olduğu gibi bilgi ve bilim seviyesinde en üst sınırlara ulaşmış bir yapıya sahiptir. Cihan devleti olmayı hazırlayan niteliklerin başında; ilim, bilgi, yetenek, liyakât ve disiplinin mükemmel bir şekilde harmanlandığı İmparatorluk “Saray Okulu” Enderun gelmektedir.


Yeni Bir Kültür Çevresinin Mensubu: Devşirme
Osmanlı devlet geleneğinin oluşmasındaki en köklü kurum, şüphesiz Enderun’dur. Farsça bir kelime olan Enderun, “iç kısım” anlamına gelmektedir. Enderun’un kadınlara yönelik olan muadil eğitim alanı ise Harem’dir.

Slav dillerinden başlayıp da Yunanca ve Arnavutça konuşulan bölgelerden gelen insanların, bir sarayın dili, üslubu ve icraatı çevresinde kenetlendiği ve bir araya geldiği merkez Enderun’dur. Burada yetişen kişinin, eski dili, dini ve kabilesi ile olan bağlantısı zamanla mesafelenir. Çünkü o, artık yeni bir kültür çevresinin mensubu olma yolundadır.

Enderun’a alınan çocuklar, Osmanlı’ya özgü bir sistem olan “devşirme” denilen bir yöntem ile seçilir ve istihdam edilir. Ancak bu ergenlik dönemi gençler, Enderun’a kabul edilmeden önce alt bir eğitim safhasından geçmeleri gerekirdi.

Hıristiyan aile çocukları içinden seçilen bu çocuklar, saray okuluna girmeden önce, Müslüman Türk ailelerinin himayesinde Türkçe’yi, İslâm inanç ilkeleriyle âdâp ve muaşerete yönelik uygulamaları öğrenirler. Akabinde Edirne, Galatasaray, İbrahim Paşa saraylarında bedenî ve ruhî yeteneklerini ilerletecek dersler ve usulleri ikmâl ederlerdi. Acemi oğlanları, eğitim ve öğretim sonucunda “çıkma” ismiyle ayrılarak değişik yerlerdeki askerî birliklere gönderilirler; üstün kabiliyetli gençler ise yüksek derecede bir eğitimi alması amacıyla Enderun’a kabul edilirlerdi.

Osmanlı yönetim anlayışında, devşirme denilen usul, sistemli bir geleneğin işaretlerini verir. Devşirmeyi gerçekleştiren en önemli şahıs devşirme emini, bu seçimi yaparken, tek çocuklu ailelerin ve tek oğlan çocuğu olan ailelerin mensuplarını devşirmez. Hatta devşirme için, köy ahâlisinin rızasının alınması toplumsal bir sözleşmenin dumura uğramaması için bir zorunluluktur.

Devşirmenin gerçekleştirildiği bazı bölgeler, son derece fakir ve gelecekleri için çok iyi fırsatların gözükmediği köyler olabiliyordu. Kafkasya, Arnavutluk veya İşkodra’nın dağlık coğrafyasından gelen çocukların yeterli beslenme, eğitim ve iş bulma imkânları çok güç bir durumdu. Böyle bölgelerde yaşayan aileler, çocuklarının istikbalinin kurtulması için devşirme eminini beklerlerdi.

Gönüllülük esasına dayanan devşirme, ailelerin onayı ve rızasıyla gerçekleşir. Asla çocuklar ailelerinden zorla kopartılma yoluna gidilmezdi. Devşirilen çocukların bir kısmı yeniçeri neferi olabildiği gibi, bazıları da Sokullu Mehmet Paşa ve Mahmut Paşa gibi devletin yönetiminde söz sahibi olan başvezir olabilmekteydi.

Ulema ve özellikle çok yetenekli olan devşirme eminleri, devşirme için izin istedikleri aileleri “Çocuğunuzu verin. Müslüman olsun, bu sizin için de iyidir, bizim için de iyidir” diyerek ikna ederler. Meselâ devşirilmeden önce, Sokullu Mehmet Paşa, çok meşhur ve bilgili Hıristiyan bir ruhbanın çocuğudur, ancak sonraları çok iyi bir Müslüman olmuştur. Sistemin en dikkat çeken yönü de buradadır.

Her Türlü Eğitimin Verildiği Mektep
İçinde sınıf bulunan bir mektep gibi olmayan Enderun’da, çocuklar, bir tür hizmet içi eğitim alırlar, koğuştan koğuşa konumlarından terfi ederek mertebe kaydederler. Vasıf ve kabiliyetleri geliştikçe, padişaha daha yakın hizmetlere yükselirler. Sözlü ve yüz yüze bir eğitim alınan Enderun’da, spor, resim, hüsn-i hat ve edebiyat gibi yetenek geliştirici sahalarda nitelikli dersler verilirdi.

Bir hayat tarzı olan devşirme usûlü sayesinde, alınan çocuklar Türkçe öğrenirler. Enderun’a kabul edilmeyenler bile, İstanbul civarındaki köylerdeki köylülerin yanına geçici bir süre için verilirlerdi. Balkan dil ve kültürüyle belirli yaşlara gelen çocuklar, bir müddet sonra, Osmanlı lisanına ve yaşam biçimine aşina bir hale gelirlerdi. Yeniçeri adayı da olan bu çocuklar için, Türkçe öğrenmek ve din bilgisi almak önemlidir.

Devşirildikten sonra beden ve zeka bakımından kabiliyet ve yeteneklerinde gelişme olan çocuklar, yüksek derecedeki bir eğitim için Enderun’a gönderilirler. Diğerleri ise, çeşitli askerî sahalara dağıtılırdı. Endurun’a alınan devşirme çocuklar, çetin bir hayatın yaşandığı bu saray okulun’da, Osmanlı kültürü ve İslâmiyet konusunda yetkin ve donanımlı hocalar tarafından yetiştirilirlerdi.

Enderun’da Eğitim
Enderun, 15. yüzyılda Osmanlı’da medrese dışındaki en ciddi resmî eğitim müessesesidir. Mülkî ve askerî yöneticilerin yetiştirildiği bu okul, Osmanlı bürokrasi için bir kaynaktır. Bu özelliğiyle Enderun, Osmanlı ideoloji ve zihniyetinin öğretilip geliştirildiği bir merkez niteliğini taşımaktadır.

I. Murad’ın Edirne’yi almasından hemen sonra 1363’te kurduğu, I. Murat, Fatih ve II. Bayezıd’in geliştirip mükemmel bir saray üniversitesi haline getirdiği Enderun, 1833’te II. Mahmut tarafından kapatılmıştır. Enderun’da, I. Murat zamanındaki din derslerine, II. Murat şiir, mûsiki, hukuk, mantık, felsefe, coğrafya ve astronomi; Fatih, hat, tezhip ve resim; II. Bayezid de silahşörlük ve okçuluk gibi askerî spor derslerini ilave ettiler.

Bu saray mektebinin teşekkülündeki ana gaye: “Osmanlı Devleti’ne yetenekli kumandan yetiştirmek ve devamlı büyüyen ülkenin farklı din, dil ve kültürlere mensup kitlelerini idare edecek sağlam yönetici kadroları temin etmekti.”

Yüksek seviyede idareci yetiştiren Enderun’a katılmak için, ırk veya kan bağı önemli değildir. Buranın en önemli vasfı olan kültür ve disiplin, temel ilkeler olarak kabul edilmiş ve kadrolar bu anlayış çerçevesinde oluşturulmuştur.

Enderun’daki eğitim sistemi, Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kiler Koğuşu, Hazine Koğuşu ve Has Oda olmak üzere yedi kademeli bir usûl üzerine bina edilmişti.
Enderun’un ilk iki kademesindeki Küçük ve Büyük Odalara, acemi oğlanları mektebinden başarı gösterenler alınırdı. Bu gençlere İslâm dini ile kültürü, Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri verilir; güreş, atlama, koşu, ok çekme gibi sporlar öğretilirdi. Bu odalarda okuyan on beş yaşlarındaki gençler, “dolama” denilen bir çeşit cübbe giydikleri için “dolamalı” ismiyle anılırlardı. Disiplin içerisinde gençleri yetiştirmek için lalalar bulunurdu. 1675 yılında, bu odalar kaldırılmıştır.

Enderun’un üçüncü kademesi olan Doğancı Koğuşu, kırk kadar gencin talim ve eğitiminin yapıldığı bir koğuş olup, IV. Mehmet döneminde varlığı sona ermiştir.

Enderun’daki Seferli Koğuşu, 1635’te IV. Murat tarafından oluşturulmuştur. Önceleri Enderun mensuplarının çamaşırlarının yıkanıp düzenlenmesi vazifelerini yerine getirirken, daha sonraları bu koğuştakilerin çalışmaları, sanat alanına yönlendirilmiştir. Buradaki gençlere, musikîşinas, hânende, kemankeş, pehlivan ve berber gibi yetenekler kazandırılmıştır. Seferli Koğuşu’nda yüz civarında genç eğitim görürdü.

Fatih döneminde teşkil edilen Kilerci Koğuşu’nun görevi, padişaha yemek servisi yapmaktı. Yine saray odaları ve mescitlerinin mumlarıyla meşgul olan kimseler, bu koğuşun mensuplarıydı.

Fatih’in kurduğu diğer bir koğuş ise, Hazine Koğuşu’ydu. Buranın idarecisi olan hazinedarbaşı ve hazinekethüdâsı, sarayın en itibarlı görevlilerinin başında gelmekteydi. Barış ve savaş zamanlarında padişahın yanında bulunan bu saray bürokratı, yaklaşık iki bin civarındaki saray sanatkârlarının başı, hazine ve padişaha ait mücevherat ve değerli eşyanın muhafazasından mesuldü. Bu koğuşun sayısı, 150 kişiye kadar ulaşmaktadır.

Aynı dönemlere ait bir başka koğuş da, Has Oda’dır. Enderun kademelerinin son halkası olan Has Oda’nın dört meşhur zabiti; has odabaşı, silâhdar, çuhadar ve rikâbdar idi. Padişahın huzuruna, yalnızca has odabaşı çıkabilmekteydi. Sayıları kırkı bulan Has Oda mensupları arasında Hırka-i Saâdet Dairesi’ni temizlemek, eşyasının bakımını yapmak, kandil gecelerinde öd ağacı yakmak, gülsuyu dökmek ve mukaddes emanetleri korumak gibi vazifeler mevcuttu. Hünkâr müezzini, sır kâtibi, sarıkçıbaşı, kahvecibaşı, başçavuş gibi padişah hizmetinde olanlar, Has Oda’daki kimselerden tercih edilirlerdi.

Enderun’da öğrenci olmak, İslâm coğrafyasının farklı bölgelerinden gelenler için büyük bir ayrıcalık olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte saraya yakın çevrelerden de küçük yaşta kabiliyet ve yetenekleri belirginleşmiş çocuklardan Enderun’a kabul edilmiş büyük Osmanlı bestekârları bulunmaktadır. Enderun’da önemli müzik adamlarıyla birlikte, minyatür, nakş, cilt ve hat sanatlarında üstat şahsiyetler de yetişmiştir.

Enderun’daki Hayat
Saray okulunda, gerekli bilgiler vermenin ve maharetler kazandırmanın yanında, padişah hizmetinde bulunmanın anlamı çerçevesinde mutlak bağlılık duyguları öğrencilerde geliştirilmekteydi. Odalardaki disiplin, yatma, kalkma, yemek ve istirahat saatlerinin düzenli uygulanmasıyla kendisini hissettirirdi. Bununla birlikte öğrenciler, boş konuşmalar içerisinde bulunmazlar; aynı zamanda onların dışarı ve aileleriyle ilişkileri sınırlı kalmazdı. Saraydan ayrılıncaya kadar Enderunlular, deyim yerindeyse bir tekke hayatı yaşarlar, kadın yüzü görmezlerdi. Onların yanında gece gündüz hâl-hareketleri gözetleyen ve disiplini sağlayan hadımlar bulunurdu.

Odalardaki erkek çocuklar onar kişilik gruplara ayrılmış olup, her grup yetişkin bir oğlan lala unvanıyla orada bulunanların disiplinini sağlamakla mesuldü. Nitekim oğlanlar, birbirlerine laladaş olarak hitap ederlerdi.

Enderun’daki hayat sabah ezanıyla başlar, gerekiyorsa hamama gidilir. Sabah namazı mutlaka kılınırdı. Yemek sofrasındaki aşırı davranışlar, tekdir veya ele kepçe vurmak şeklinde karşılık bulurdu. Kaba ve kötü konuşmalar, edepsiz hareketler ve sıkı giyim kurallarına aykırı tutum ve davranışlar cezalandırılırdı.

Edep, terbiye ve disiplinin öne çıktığı Enderun’da, bu unsurlar belirli ve önemli amaçları gerçekleştirmeye yönelik olarak belirginleşmiştir. Bununla dindar, kibar ve düzgün konuşan, edebiyata âşina, namuslu, nefsine hâkim, şeref ve onurlu centilmen Osmanlı devlet adamı yetiştirmek hedeflenmiştir.

Sistemin En Önemli Özelliği: Disiplin
Medreselerdeki eğitimle farklı yöntemler uygulanmasına karşın Enderun’daki eğitim, belirlenen hedeflere ulaşma bakımından daha başarılı kabul edilir. Zira son dönemlerde medreselere alınan öğrencilerde, ilim erbabının çocuklarına yönelik olarak ortaya çıkan ayrıcalıklı hususlar, Enderun’undaki disiplini, başarı ve yeteneği yücelten hususlara mağlup olmaktadır. Nitekim bu vasfıyla Enderun, imparatorluğun en başarılı kadîm bir kurumu olarak varlığını yüzyıllarca sürdürmüştür. Yüksek seviyede verilen eğitimiyle Enderun, çok sayıdaki Batılı gözlemci ve elçi için büyük takdir ve övgüye konu olmuştur.

Enderunlular kendi aralarındaki sosyal ilişkilerde, asla saygı, edep ve disiplinli olma hallerinden uzak tavır içerisinde bulunmazlar. İkili ilişkilerde öğrenciler birbiriyle “siz” hitabıyla konuşurlar; koğuş zabitleriyle, koğuşun başlarıyla büyük bir saygı ve nezaket içerisinde bulunurlardı.

Disiplin, Enderun için, sistemin en önemli parçasından birisidir. Öğrencinin okula devam ettiği müddetçe her hareketini kontrol etmesi, yani ölçülü olması gerekir. Kusur ve suçlar karşısında, falaka, uykusuz bırakma, yemeği kesme gibi sert cezalar bulunurdu. Böyle bir eğitim sonucunda, oğlanlara sabırlı, meşakkatlere dayanıklı, saygılı, alçak gönüllü gibi erdemler kazandırılırdı. Gençlerin yeteneklerine göre her türlü makama ulaşabileceklerini bilmeleri, onların kurallara olan bağlılıklarını ve çalışma azimlerini güçlendirirdi.

Pirinç ve etin en temel gıda maddeleri olduğu Enderun’da, öğrencilerin aşırı yemek yemelerine fırsat verilmediği gibi, gıdasız kalmamaları için her türlü itina gösterilirdi.

Kan ve Irk Bağı Yerine Liyakat
Enderunlu bir öğrenci olmanın imtiyazına, ırkî ve ırsî bağlar gölge düşürmez. Buradaki her genç bilir ki, eğitimde liyakat esastır; başka türlü hiçbir ayrıcalık terfilerde söz konusu değildir. İmparatorluğun dışındaki yabancılar için hep bir merak ve araştırma konusu olan Enderun, Osmanlı yönetim felsefesinin temellerini kavramak açısından bunu hak etmektedir. Nitekim bu özelliği, eğitim tarihinde Enderun’un özgün bir eğitim müessesesi olduğunu göstermektedir.

Enderun Öğrencisi
İmparatorluğun en uzak ve mahrumiyet içindeki bölgelerinden gelip de Enderun’da ciddi bir eğitim sonucunda üstün bir sınıf mensubu olan öğrenciler, çevrelerine tesir eden bir devlet imajı haline dönüşmüşlerdir. Resmi törenlerdeki katılımcıları, heybetli fizikleri ve kıyafetleri ile hayran bırakan Enderunlular, kılıç alayı ve Cuma selamlığı gibi merasimlerde hazır bulunurlardı.

Osmanlı sarayının yapısı, Enderun (iç) ve Bîrun (taşra) olarak iki kısımda teşekkül etmiştir. Sarayda, Enderunlular, bir takım imtiyazlara sahip idiler. Örneğin sefer zamanlarında, Enderun mensupları, padişahla beraber olurlar; kendilerine at ve silah verilirdi. Ayrıca Enderunda, padişahın şahsî hizmetlerine de yer verilmiştir. Bu anlamda Enderun, hem padişahın özel hayatının geçtiği bir mekân hem de bir okuldur.

Mesleklere Vasıflı İnsan Yetiştiren Okul
Yöneticilik ve askerlikten güzel sanatlara kadar çeşitli eğitimlerin yüksek bir düzeyde verildiği Enderun’da bir de hastane bulunmaktadır.

Bununla Birlikte Ali Ufkî Bey gibi önemli müzisyenlerin çıktığı Enderun, rekorlarıyla tarihe geçen sporcuları, edebiyat ve felsefe sahasında önemli düşünürleri ve Osmanlı’nın en az üç asrında etkili olan mareşalleri, bünyesinden çıkarmıştır.

Enderun’da yetişen gençlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun idarî, siyasî ve diplomatik faaliyetlerine şahit olmaları, onların bilgi, görgü ve tecrübelerini arttırıcı bir unsur olarak kabul ediliyordu. Zira Topkapı Sarayı, yüzyıllarca bu icraatların merkezi olmuştur.

Hâsılı, Enderun, imparatorluğun yönetici elit kadrolarını yetiştiren ve hayata hazırlayan bir mektep görevini üstlenmiştir.

Enderun’un Bozulması ve Kaldırılması
17. yüzyılda, Enderun’dan yıllar önce icazet alan devletin idari mensuplarının, kendi çocuklarını saray okuluna dahil etmeye çalışmaları, liyakat ve disipline dayalı sistemde boşlukların oluşmasına sebep oldu. Ayrıca bu hususa, eğitim sisteminin kendini zamanın ihtiyaçlarına ve gerçeklerine karşı yenileyememesi de eklenince, Enderun’un eğitim kalitesi iyice geriledi. Devlet kurumlarının zayıflamasına paralel olarak Enderun da güç kaybetmesine rağmen, 19. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Sonraları, Batı tarzındaki eğitim okullarıyla birlikte Enderun, nitelikli bir Osmanlı müessesesi olarak zamanını tamamladı.

Şu halde, Enderun, tarihimizde erdemi ve yüksek değerleri bilen, uygulayan ve uygulatan ideal bir yönetici modelini inşâ etmiştir. Zamanımızın erdemli, birikimli, tecrübeli, ufku geniş, toplumuyla barışık vasıflı idarecilerini yetiştirmek için yeni Enderun’lara olan ihtiyaç, her daim hissedilmektedir.


Kaynakça
Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, V. baskı, İstanbul 1991,
İ. Baykal, Enderun Mektebi Tarihi, 1953.
Ekmeleddin İhsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Müesseseleri”, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, ed: E. İhsanoğlu, İstanbul 1999, I.
Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600), çev: Ruşen Sezer, IV. baskı, İstanbul 2004.
Mehmet İpşirli, “Enderun” mad. TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1995, XI.
İlber Ortaylı, Osmanlı Yeniden Keşfetmek, XV. baskı, İstanbul 20006.
Cinuçen Tanrıkorur, “Osmanlı Mûsikîsi”, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, ed: E. İhsanoğlu, İstanbul 1999, II.
.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Türk-Çin Dostluk Hattında Toprak Bütünlüğü ve Uygurların Esenliği İçin

.
Mehmet Öğütçü, Londra
Eski Diplomat - Enerji Uzmanı


Uygurların yaşadığı insanlık dramı Türkiye’yi zor bir ikilem karşısında bıraktı: Bir yandan soydaşlarının obur yandan geleceğin yeni supergucu ile yeni yeni ısınmaya başlayan ilişkilerinin akıbeti.

Cin'in toprak butunlugu, ic istikrar ve guvenlik konularindaki hassasiyeti, gerekirse bunlarin zedelenmesi durumunda en sert onlemlere basvurma iradesi hem Tayvan'a yonelik "iki sistem tek ulke" politikasi, hem de demokrasi yanlisi ogrencilere Tiananmen olaylari sirasinda uyguladigi sert muamele ile kafalara kazindi. Cin Halk Kurtulus Ordusu ve Komunist Partisi'nin bu konulardaki hosgorusunun sifir duzeyde oldugu tartısmasız bir gerçek.

Dolayisiyla, Cin'in Sincan-Uygur Ozerk Yonetim Bolgesi'ne bakisini, etnik gerilimi nasil karsiladigini ve son yasanilan drami bu gozlukten tahlil etmek, bu temel tesbitlere uygun sonuclar cikartmak ve çıkış you aramak gerekiyor.

***
Urumci'de yerlerde yatan onlarca cesedi gorunce bundan tam 20 yil once Baren baskaldirisi sirasinda bolgede benzeri bir muameleye ugrayan yuzlerce Uygur gozumun onunde yeniden canlandi. Ardindan gelen tutuklamalar, iskenceler, kaybolan ve bir daha haber alinamayan yuzlerce, cogu masum, genc insan. Simdi de farkli olmayan bir senaryoyu yasayacagiz gibi gorunuyor.

Zira son yillarda neredeyse paranoya olcusünde ayrilikci Uygurlardan korku Cin’in her yanina sinmiş durumda. Basin yoluyla da Uygurlar, Rusya’nin Cecenleri gibi sunuluyorlar. Bush'un retorigine siginarak suclu sucsuz bircok Uygura "terorist", "Al Kaida yetismesi" payesi yapistirildi. Pekin Olimpiyatlarini intihar saldirilariyla kana bulayacaklari gerekcesiyle gecen yaz da bolge halki yeniden yogun baski altina alinmisti. Yani, bolge ve insanlari zaten her an patlamaya hazir bir bomba gibiydi.

***
Tarihi bakimdan "Doğu Türkistan” olarak bilinen, Cincesi “yeni kazanilmis topraklar” anlamina gelen Sincan-Uygur Ozerk Yonetim Bolgesi 1949 yılından beri “ozerk” statude Çin yonetimi altinda. Cin'in toprak bakimindan en buyuk, nufus bakimindan nisbeten en kucuk eyaleti. Binlerce yildir bu bolgenin sakinleri olan Uygurlar ve diger Turkik gruplar, kendi "atavatan"larinda son yirmi yıldır Cinlilerin nufus yigma politikasi nedeniyle azinliga donusmek uzereler. En buyuk sorun da aslinda buradan kaynaklaniyor.

Ozellikle Sichuan'dan milyonlarca insani Cinliler buraya kaydirip demografik dengeyi bozdular. Uygur kenti Urumci simdi yuzde 70 Cinli nufus barindiriyor. Yuzde 95'i Uygur olan Kasgar'da da suratle nufus kaydirilmasi operasyonu yuruyor. Altay Ili, Hami, Turfan da cok gecmeden ayni akibete ugrayabilir. Genc Uygurlar asimile politikasinin bir parcasi olarak ulkenin ic bolgelerine gonderiliyorlar.

Bu bolge zengin kaynaklara ev sahipligi yapiyor. Cin'in petrol ve dogal gaz kaynaklarinin ucte birinin uzerinde oturuyor Uygurlar. Turkmenistan ve Kazakistan’dan boruhatlari ile gelecek petrol ve dogal gaz da bu bolgenin kaynaklari ile birlesip esas uretim merkezleri olan kiyidaki dogu eyaletlerine gonderilecek.

Altin ve baska degerli mineral madenleri var. "Turfan'da sebze ve meyva" Cin'in bircok bolgesinin gereksinimi saglayacak olcude bol. Buna karsilik, burasi ulkenin en yoksul bolgeleri arasinda. Genclerin cogu issiz. Yeni yaratilan istihdam imkanlari da baska bolgelerden gocen Cinlilere veriliyor.

Jeopolitik olarak da hassas bir cografya; zira hem Rusya, hem Orta Asya hem de Pakistan ve Afganistan ile sinir paylasiyor. Sinirda Halk Kurtulus Ordusu’nun muazzam askeri karargahlari var. Nukleer denemeler hep bu bolgede yapiliyor.

Bolgenin adi ”Ozerk Yonetim” bolgesi olarak gecse de ipler Cin Komunist Partisi ve Hukumeti’nin elinde. Ozerklik fiiliyatta yok ortada. Gostermelik bir Uygur Vali var partiden gelme; gerisi hep Cinli. Folklorik olarak Uygur muzigi ve dansina izin veriyorlar.

Uygur dili de kullaniliyor bolge medyasinda, universitelerinde; ama dis dunya ile baglarini kopartmak icin bu insanlarin alfabesi birkac kez degistirilmis. Simdi Uygurcayi Arapca yazip bizim anlayabilecegimiz Turkce ile konusuyorlar. Meramlarini ne Cinlilere anlatabiliyorlar, ne Araplara ne de hala Kiril alfabesi ile yazan sinirin ote yakasindaki Orta Asyali "tokan"larina.

Dahasi, Cin’in bu ulkelerdeki muazzam ekonomik mevcudiyeti nedeniyle Orta Asyali Turkik akrabalari da etkisiz hale getirilmiş durumdalar.

Dunya’nin yeni super ekonomik gucu olma yolundaki Cin zenginlestikce bu bolgede kalkiniyor, disari aciliyor. Yurtdisinda hatiri sayilir bir Uygur diasporasi olustu. Cogu Turkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Orta Asya'da ama okumuslari ABD'de ve orada himaye gordukleri soyleniyor. Cin'in ”yumusak karni” olduklari, Tibetlilerden daha keskin ve siddete dayali muhalefet yapabilecekleri dusuncesiyle olsa gerek.

***

Uygurlarin Cinlilere karsi nefret duygulari yogun. Hic karismiyorlar Cinlilerle. Hatta, onlarla evlenen olursa toplumdan tecrit ediliyor. Tek cocuk politikasi ve erkek cocugunun tercih edilerek kizlarin istenmemesi nedeniyle ciddi bir kadin-erkek dengesizligi var Cin nufusunda. Erkekler aleyhine. ”Kadin arz acigi” Cinliler acisindan enerji, su ve gida arz guvenliginden daha onemli hale geliyor.

Iste boyle bir ortamda binlerce Uygur genc kizin calismak uzere Cin’in ic bolgelerine gonderilmeleri ve son olarak Guangzhou'daki bir oyuncak fabrikasinda tacize ugramalari, onlari korumaya calisan ve olan biteni protesto eden Uygur genclerinden ikisinin oldurulmesi, yuzlercesinin yaralanmasi, buna karsilik Cin polisinin suclulari ortbas etmesi etnik gerilimi tetikledi, daha da tirmandirdi.

Protesto gösterileri bolgenin baskenti Urumci’ye de sicradi. 10.000'in üstünde Uygur genci Çin polisi ve askeri ile çatışmaya girdi. Taskinliklar yapti. Urumçi'ye taşınan Çinlilerin iş yerlerini yıkan Uygur gençler bazi devlet dairelerini de ele geçirdiler. Polisin engel olamayıp etkisiz kaldigi olaylarda Çin Ordusu devreye girip sert sekilde mudahale etti. Sonuc ortada. 1989 Haziran’indaki Tiananmen katliamindan farkli olmayan yontemlerle kalabalik dagitilirken kesin rakami tartismali yuzlerce Uygur olduruldu.
****
Son catismanin Cumhurbaskani Sayin Abdullah Gul'un “cok basarili” gectigi soylenen seyahatinden hemen altı gün sonra patlak vermis olmasi buyuk talihsizlik. Urumci’de Uygurlarin iki ulke arasinda ”canli bir kopru” olacagi mesajini vermisti.

“Turkiye ve Cin Halk Cumhuriyeti arasindaki en onemli gundem maddesi nedir” diye soracak olursaniz Pekin bakimindan bunun tek yaniti var: Uygur ayrilikcilarin Turkiye’deki faaliyetlerine son verilmesi. Bolgedeki aktif ayrilikcilarin onemli uslerinden birisinin Turkiye'de oldugunu dusunuyor Cinliler. Bunlari izlemek icin cok sayida Cinli istihbarat elemaninin Turkiye’de faaliyet gosterdigi biliniyor.

Uygur muhalif hareketin belkemigini kirmak ve ayrilikcilarin Cin’e iadesi dahil degisik amaclar guden bir guvenlik isbirligi anlasmasi bile imzalattilar zamaninda icinde Uygurlarin en yaman savunucusu MHP’nin de oldugu koalisyon hukumetine. Hatta ellerinde koz olsun dusuncesiyle bir zamanlar Pekin’in PKK ile dirsek temasini korudugu da bildiriliyordu.

Turkiye, tarihi kökeni ve özellikleri farklı da olsa, ayrilikci bir hareketin yarattigi toplumsal ve ekonomik yikintiyi yasayan bir ulke olarak baska bir ulkedeki ayrilikci hareketi desteklemez. Bundan hicbir menfaati de yoktur. Tam aksine Pekin ile onumuzdeki 50 yila uzanan bir stratejik ortakligin temel taslarini dosemeye calisiyor.

Bolgeye ilginin nedeni basit: Singapur ya da Malezya’daki denizasiri Cinliler Pekin icin ne anlam ifade ediyorsa Cin’deki Uygurlar da bizim icin ayni anlami tasiyorlar. Ayni dili, etnik kokeni, mutfagi, muzigi paylastigimiz insanlar. Onlarin yasadiklari ulkede baris icinde, mureffeh sekilde, uluslararasi sinirlara ve ulke yasalarina riayet ederek yasamalari, katliamlarla kirilmamalari Turkiye’nin menfaatine.

***
Bugun icimiz derinden sizladi cunku olenlerin cogu gencler ve kadinlardi. Icimiz sizladi cunku bu olaylar muhtemelen durmayacak, Kasgar'a, Hami'ye, Turfan'a, Altay Ili'ye sicrayacak, sonra da gecmiste oldugu gibi Cin'in sert ve acimasiz tepkisiyle kanla bastirilacak. Sonrasinda da yasin yaninda kurunun da yanacagi binlerce gozalti, iskence, kayip insanlar....

Icimiz sizladi cunku tum dunya adeta “dut yutmus bulbul gibi” sustu. Verilen tepki yasanan insanlik drami ile orantisizdi. Uluslararasi camia, iki tarafi da itidale davet etti. Oysa taraflardan birisi orantisiz guc kullanan Cin Halk Kurtulus Ordusu, digeri ise aralarinda ayrilikci tahrikciler olsa da cogunlukla masum protestocu Uygurlar...

Icimiz sizladi cunku bizim Disisleri de önce “ne sis yansin ne kebap” cinsinden renksiz kokusuz ve de Cumhurbaskani’nin seyahatinin "kazanimlari" ni heba etmemek dusuncesine dayali bir aciklama ile yetindi. Derken tonu biraz daha sertlesen ve kisitli olcude uluslararasi camiayi da harekete gecirecegi intibai veren bir aciklama geldi. Sonra da “soykırım” suçlaması ve bu dramı BM Güvenlik Konseyi’ne taşıma tehditi. Hatta Çin mallarının boykotu.

Oysa, olaylar daha devam ederken yapici bir yaklasimla ve Pekin ile iliskilerimizi bozar korkusuna saplanmadan Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao’yu bolgedeki polis ve askerleri, ve de galeyana gelmis gocmen Cinlileri insaf olculerine davet etmek, bunun icin yoğun, samimi cabalar baslatmak beklenirdi bizden. İki ülke arasında güven ortamını yaratmak neredeyse 30 yılımızı aldı. Bir kalemde silip atmanın maliyeti hem bizim hem de Uygurlar için oldukça ağır.

Bölgeye ilgimizin Turkculuk ve irkcilikla bağlantısı yok. Hem bolgedeki Uygurlar arasinda hem de Turkiye’de menfaatlerini korumakla yukumlu oldugumuz cok sayida Turk vatandasi var. Bizimle ayni turkuyu soyleyen, ayni ninnilerle uyutulan, benzeri efsaneleri okuyan, ayni yemekleri tadan, hatta Orta Asyalilardan bile daha fazla bizden bu insanlara gostermemiz gereken dogal ilgi de cabasi. Cok konustugumuz “omurgali dis politika” da bunu gerektiriyor.

Hic tuccarlarimizin korkmasina gerek yok; zira 17 milyar dolarlik dis ticaretimizin 16 milyar dolari Cinlilerin lehine acik veriyor. Cin’in Turkiye’deki dogrudan yatirimlari 60 milyon dolari bile bulmuyor. Dogabilecek bir ihtilafta ekonomik kayip daha ziyade Asya'nin dogu ucundaki ortagimiza ait olur. Ki, bunu hic temenni etmiyoruz.

Uygur ayrilikcilar ve haklı insan hakları şikayetinin daha buyuk resim icinde 1.3 milyar’lik yeni guc odagi Cin ile iliskilerimizi uzun vadede zedelememesi, tam aksine bolge insanlarinin yasadiklari dramin hafifletilmesinde ve onlar ile Pekin ile arasinda kopmuş olan diyalog kanallarının yeniden kurulmasında, guvenilir kopru olusturulmasinda Ankara’nin kolaylastirici ama “gorunmez” bir rol oynamasi buyuk onem tasiyor.

Ilk elde, basın yoluyla ya da parti toplantılarında ağır suçlama alışkanlığını sona erdirerek, olaylardan 10 gün sonra Çinli meslektaşı ile uzun bir telefon görüşmesi yaptığı anlaşılan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Pekin’e çalışma ziyareti yaparak hükümetin mesajlarını taşıması isabetli olacaktır. Cinlilerin de guvenecegi kucuk bir ortak akil adamlar grubu toplayıp durum tesbiti yaptirmakta ve ilişkilerin önünü açmada, bölgedeki huzursuzluk ve haksızlıkların nasış giderilebileceği konusuna eğilmekte yarar var. Bu çalışmaların hiçbir şekilde Çin’in içişlerine müdahale olarak algılanmaması için özel çaba gerekiyor.

Cin de aslinda tam bir cikmazda bu konuda. Uygur azınlık artık birarada yaşama iradesinin zayıfladığını söylemeye başladı.Bunların alışılageldik kanla bastırılması yöntemi “21inci yüzyılın süpergücü”ne yakışmayacaktır. Kapalı kapılar ardında diplomasiye en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Pekin, uygun sekilde uzatilacak, ayrilikciliga ve içişlerine müdahaleye taviz vermeyecek dost bir yardimci eli geri cevirmeyebilir.

.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

İlber Ortaylı ile Söyleşi

Sunuş: “Küreselleşme Korkusu “ ve “Ortadoğu yeniden doğar mı küllerinden?” makalelerinin yazarı Tan Haskol‘un tarihçi ve Topkapı Sarayı Müdürü İlber Ortaylı ile yaptığı sohbeti ilginize sunuyoruz.

Prof. Dr. İlber ORTAYLI 1947 yılında doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1969) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Chicago Üniversitesi’nde master çalışmasını Prof. Halil İnalcık ile yaptı. “Tanzimat Sonrası Mahalli İdareler” adlı tezi ile doktor, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” adlı çalışmasıyla doçent oldu. Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova’da misafir profesör olarak ders verdi, Roma, Sofya, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde seminerler ve konferanslar verdi. Yerli ve yabancı bilimsel dergilerde Osmanlı tarihinin 16. ve 19. yüzyılı ve Rusya tarihiye ilgili makaleler yayınladı. 1989-2002 yılları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yapmış, 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi anabilim dalı başkanı olmuştur. Topkapı Sarayı Müzesi’nin 2005-2012 yılları arasında başkanlığını yaptı. Halen Milli Saraylar Bilim Kurulu Başkanı’dır.

Kendisiyle İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça ve İtalyanca yazışma yapılabilir. İlber Ortaylı, Uluslararası Osmanlı Etüdleri Komitesi Başkan yardımcısı ve Avrupa İran Tetkikleri Cemiyeti üyesidir.

Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı Puşkin Nişanı, Avusturya Devlet Kültür Nişanı, Italia Solidariata Şövalyesi (İtalya Devlet Başkanlığı), Fransa Devlet Kültür Nişanı, Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Onursal Profesörü, Makedonya İlimler Akademisi (MANU) Onur Üyesi

Eserleri:
Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu (1980)

Tanzimattan Sonra Mahalli İdareler
Türkiye İdare Tarihi
Gelenekten Geleceğe (1982)
Osmanlı Toplumunda Aile (2000)
Osmanlı Mirası (2002)
Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek (2006) (Arapça, Yunanca, İngilizce ve Sırpça’ya çevrildi.)
Son İmparatorluk Osmanlı (2006)
Osmanlı Barışı (2007)
Üç Kıtada Osmanlılar (2007)
Tarihin Sınırlarına Yolculuk (2007)
İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı (2008) (Macarca, Yunanca, Sırpça, Makedonca ve Sırpça’ya çevrildi.)
Tarihimiz ve Biz (2008)
Türkiye’nin Yakın Tarihi (2010)
Defterimden Portreler (2011)
Tarihin Gölgesinde (2011)
Yakın Tarihin Gerçekleri (2012)
Cumhuriyetin İlk Yüzyılı (2012)


-Hocam Derin Düşünce platformu ile röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. özellikle platformumuzda üzerine yazılan fikir yürütülen ve sizin alanınızla ilgili konular hakkında sizden bilgi almak istiyoruz. Öncelikle Resmi Türk tarih tezi ile ilgili sorular sormak istiyorum. Resmi Türk tarih tezi hakkında ne söyleyebiliriz?

Resmi Türk tarih tezi denilen tezi hazırlayanlar da bir zamanlar bu günkü gayri-resmi alternatif tarih tezini hazırlayanlar kadar amatör ve heveskardılar.Bütün bu amatör ve heveskar insanların tarih yazım teknikleri ve araştırmayla fazla ilgileri ve bilgileri olmadığı için tarih yazımı çok çabuk böyle ahbap-çavuş ilişkisine dönmüştür. Veyahutta, büyük adamlara yaranarak böyle iyi yazar mıyım falan gibi niyetlerle oluşturulmuştur. Büyük adam dediğimde Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal değil de maarif vekili Mesut Talip gibi, daha üstleriyle de zaten temasları yoktu.


Yani, iletişime geçebilecekleri büyüklükteki büyük adamlara yaranmak maksadıyla da çarpıtılmış.

Evet ona göre bir şeyler düşünürler. Bu günküler de işte bazı ahbap-çavuşlar ne yapıyorsa ona göre yazar. Hiçbir zamanda ciddi metot ve ilkeleri falanda fazla yoktur zaten. Bunlar böyle ortaya koyar.

-Bu çerçevede Avrupa’daki Tarih yazım teknikleri ile bizdeki tarih yazım teknikleri, okuyucu vb. gibi farklılıklar nedir?

Resmi tarih ya da alternatif tarih gibi tezler Avrupa tarihçiliği için söz konusudur. Çünkü orada yani tarih yazım metotları bilinir. O konuda belirli bir birikim vardır. Belirli sentezlerden geçmiştir o ilkeler, okuyucu son derece uyanıktır geniş bir kitledir. Dolayısıyla oralarda bu tip şeyler ortaya çıkar rejimle ve dünyayla ilgili olarak. Bunların yaptıkları sahtekarlıklar da varsa çok derindir ama çok ustacadır bizimkiler bunu beceremezler bu ülkede bu tartışmalar sadece ve sadece bir protesttir bir vodvildir hatta. Çok fazla bir kalıcı etkisi olmaz ileride okuyanlar gülerler biraz eğlenirler, bunun tartışması o şekilde yapılır.

-Milliyetçilik kavramının ve ulus-devletin bir örgütlenme biçimi olarak tarihi sizce ne kadardır.

Ulus-devlet örgütlenmesinin tarihi diye bir şey yoktur. Sınırları da yoktur.[Ulus kavramını aynı dili konuşan,aynı coğrafyada yaşayan insan topluluğu olarak baz alıyor.] Evet bizim şarkta imparatorluklar olduğu için tabi bakıyorsun kalabalık olan kitlenin dili mesela kullanılmıyor da Bürokraside efendime söyleyeyim öbürününki kullanılıyor.Mesela İrandaki Türk imparatorlukları tipik örneğidir bunun bazen de öyle oluyor ki Gazneliler devletinde olduğu gibi çoğunluğun Farsça konuştuğu, devlet dilinin Farsça, adaletin Arapça olduğu yerlerde ordu mutlaka Türkçe konuşuyor. Azınlıkta olsa yani, asker kısmı azınlık fakat Türkçe konuşuyor çünkü Türklerin zanaatı o. Böyle yapılanmalar ortaya çıkıyor tabi Osmanlı imparatorluğu büyük ölçekte artık hakim unsurun ve askerlerin dilini kullanan bir imparatorluk ve tabi burada böyle bu günkü anlamda bir milliyetçilik yok ama adı var bunun yani bu adı da her zaman çok iyi kullanmıyorlar ama biliniyor en azından yani başka bir şey demiyor kendine adam.

Türk tarihi ilk başta devletimizde balkanlar imparatorluğu olduğu için Slav unsur çok ağırlıklı Helen, Slav vs. Sonra bu birdenbire azalıyor başka unsurlar işin içine giriyor fakat bunlar devlet hayatında çok hakim değiller ve milliyetçilik bizim imparatorluğumuzda çok üstüne düşülen bir şey değil çünkü kozmopolit bir imparatorluktur zaten.

-Burada bir Osmanlı Hümanizminden mi söz ediyorsunuz?

Hayır yani Hümanizm ne demek? Yani ne demek hümanizm?

-Yani ulus-devlet örgütlenmesinin karşısına oturtabileceğimiz bir Osmanlı hümanizminden, bu elbette Osmanlıcılık ya da Osmanlı fetişizmi değil aksine tarihte farklı bir örgütlenme biçimi olabileceğine işaret eden bir durum.

Aydınlanmadan sonra milli tecritler falan artıyor ama aydınlanmadan sonra orada bile realiteyle ideoloji eş zamanlı gelişmiyor Fransa da Fransız var ama Fransız milliyetçiliği ne zaman var yani?

-O zaman hiçbir tarihi olay hakkında bir çıkış noktası belirtmek olası değil.

E tabi öyle sorarsan var bir tarih, tarihçinin de değerlendirmesi realiteyi ne kadar aksettiriyor bunu nereden biliyorsun diyeceksin.Çünkü muhtelif tarihçiler muhtelif şekilde konuşuyorlar hepsi bu. yani J.Paul Roux’a bakarsın ya da işte dönemin en büyük adamı dediğimiz Robert Mantran’a bakarsın.

Ondan sonra oturursun zamanın başka Fransız tarihçilerine bakarsın. Çok farklı yaklaşırlar. Bu demek ki tarihçilerin değerlendirilmesinden de anlaşılıyor ki o realiteyle vurgulaması da eş zamanlı ve eş değerli değil.

-Bazı arkadaşlarımız İttihat ve Terakki politikalarıyla ilgili tarihi değerlendirmeleri de içeren yazılar yazdılar mesela Cemal paşa’nın Suriye’de izlediği siyaset ve Arapları Türkleştirme çabalarının bu coğrafyanın kaybına ve bölünmesine neden olduğunu işaret eden biçimde yazılardı. Doğal olarak, bu tarihi belgelere inanmayan doğruluğundan kuşkulanan insanlar oldu.Bir tarihçi olarak bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

Cemal paşa İttihatçılar arasında en beceriksizidir. Mesela Talat kurnaz bir örgütçüdür, cahil bir adamdır fakat kurnaz bir örgütçüdür, çok idealist bir adamdır. Enver paşanın belirli yetenekleri vardır realist bir adamdır. Daha ziyade tecrübesizliği rol oynamıştır yani hayat olaylar onu çok erkenden sürüklemiştir.

Onun getirdiği bir acemilik olmuştur. Cemal paşa işte bu üçlünün içinde Cemal abi konumundadır çok fazla yer verilmese de işte Cemal abisi onların bilgisi de çok fazla yoktur mahareti de çok fazla yoktur. Arabistan’daki icraatı tam bir facia ve budalalık  eseridir. [Cemal paşanın beceriksizliğini vurgulayarak..] Marifetli bir adamdır maşallah hem Yahudilerle karşı karşıya gelmiştir hem Araplarla hem de yani Lübnan gibi bir ülke onun sayesinde var olmuştur denebilir olamayacak bir şey…

Yani son derece beceriksizdir ve öbürküler kadarda çok derin bir idealist olduğunu zannetmiyorum onu da açık konuşayım bazı şeylere taraftar olmadığı halde desteklemek ve yanında kalmak gibi bir durumu olduğu anlaşılıyor bu mesela onun aleyhinde bir puandır bazı işlemlerine. Bu partinin, ittihatçıların işte Arabistan cephesi de budur.

-Araplar bize ihanet etti savını irdelerken bunu nereye oturtmalıyız.

Valla bende Arap olsam bende ihanet ederdim mühim olan o değil mühim olan Arapların siyasi teşkilatlanma kamusal sorumluluk gibi duygulardan yoksun olmaları yani Araplar dinine adetine bilhassa dil ve edebiyatına, adetlerine sadık bir topluluktur aile ve sülale bağları çok kuvvetlidir bunun ötesi yoktur bunun ötesi yoktur yani.Bu nedenle de tabi örgütlenmeleri ve lider yapıları son derece zayıftır. Asra ve zamana ve zemine uygun bir örgütlenme bir ideal saptama yok ilk başta akıllıydılar mesela katiyen bağımsızlık ayaklanma falan gibi şeyleri düşünmediler Arap örgütleri öyle örgütler değil 1800′lerde falan bilhassa ikinci yarıda federasyon istiyorlar en çok işte Hilafetin Arap’tan olmasını istiyorlar en çok bu.

-Bundan fazla bir talep yok?

İdareye katılma kesinlikle ve özellikle eğitim ve bunu da talep ediyorlardı yani yavaş yavaş başlamışlardı . Birdenbire adamlar bağımsızlık gibi bir şeyin içine düştüler aslında ne yapacaklarını şaşırdılar yani Şerif Hüseyin gibi adam Arap kavminin lideri olabilir mi? Mümkün değil o konuma geldi İngilizlerle işbirliği yaparak belli yani artık Şerif olmasa Merif olacaktı böyle bir adam çıkacaktı gene kabilelerden birinden bunlar hazırlıksız yakalandılar ve çok kötü oldu. Siyasi coğrafyaları uydurmadır daha düzgün bir şey olabilirdi bölünmezlerdi daha hazırlıklı olurlardı birinci cihan harbi olmasa farklı olacaktı tabi mühim olan ihanet değil. İhaneti ne kadar yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları maalesef.

-İttihatçıların bundaki payına değinirsek.

Abdülhamit’in aksine acemi bir idare, imparatorluğu anlamamışlar hepsi bu. Anlamaktan zaten çok uzaklar Abdülhamit politikalarını.

Çok acemi ve kötü yaptıkları için. Ama öbürkünün de ihaneti yüzüne gözüne bulaştırdığı çok açık mühim olan ihanet değil ne demek ihanet yani? Arap adamlar sonuçta. Ama işleri nasıl yürüttüğüne bakarsın yani dışarıdan gelen Siyonist onun gibi acemi değil işte görüyorsun yaptıklarını adamların çok açık. Yani Siyonistlerle karşılaştırdığında lider kadrosu son derece zayıf bir siyasi önderlik kadrosu vardır.Yani böyle gidiyor işte imparatorluk böyle parçalanır.

-Osmanlı imparatorluğunun çöküşünde dinin etkisi sizce ne ölçüdedir.
Tekke, zaviye vb gibi kurumsal yapılanmaların bundaki payı nedir?

Bunlar boş laflar boş tahminlerdir konuşanların da bildiklerini zannetmem.
Şimdi din ile ne alakası var her yerde din var mühim olan eğitimi nasıl örgütlediğin değil mi? Yapabildiğin ölçüde becerebildiğin ölçüde hiçbir şey yapamamış demek değiller ama demek ki yeterli değilmiş yapılanlar.

-Zaman ayırdığınızın için çok teşekkür ederiz.

Biz teşekkür ederiz.
.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı