26 Ocak 2009 Pazartesi

2008 Yılı Dış Basın Değerlendirmesi

Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü
15 Ocak 2009

.

İç ve dış politikadaki gelişmelerle oldukça yoğun bir yılı geride bırakan Türkiye, önceki yıllarda olduğu gibi 2008 yılında da dünya basın yayın organlarının gündeminde önemli bir yer tutmaya devam etmiştir.

Türkiye’de 2008 yılında, başörtüsü konusunda yapılan anayasal düzenlemeye ilişkin tartışmalar ile Anayasa Mahkemesinde AK Parti’nin kapatılmasına ilişkin açılan dava ve mahkemenin her iki konuda aldığı karar, “Ergenekon” soruşturması çerçevesinde tutuklamalar ve dava süreci, ülkedeki genel siyasal ve ekonomik durum, Almanya’daki Deniz Feneri davasının yansımaları, PKK terör örgütünün eylemleri, Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik hava harekâtı, Irak ve Bölgesel Kürt Yönetiminin açıklamaları ve Türkiye ile ilişkileri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yıl içinde yaptığı yurtdışı ziyaretler, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyareti ve bazı Türk aydınların başlattığı Ermenilerden özür dileme kampanyası yabancı basın yayın organlarının ağırlıklı olarak ele aldıkları konuların başında gelmektedir. Kıbrıs konusundaki gelişmeler ve Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri de yabancı basın yayın organlarının önemli oranda ilgi duyduğu dış politika konularını oluşturmuştur.

2008 yılında Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’ne yurt dışındaki Basın Müşavirliklerimiz, yabancı haber ajansları, takip edilen yabancı radyo ve televizyonlar ile internet sitelerinden toplam 753.250 Haber/Yorum/ Program (HYP) ulaşmıştır.

Toplam HYP’lerin içinde Türkiye’yi doğrudan ilgilendirenlerin sayısı 22.858’dir. Bunun genel toplama oranı ise yüzde 3.03’dür.

Türkiye ile ilgili HYP’lerin ülkelere göre dağılımında:

. 4.598 HYP ile (yüzde 20.12) Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ilk,

. 3.742 HYP ile (yüzde 16.36) Almanya’nın ikinci,

. 2.886 HYP ile (yüzde 12.62) Orta Asya/Kafkas ülkeleri, Orta Doğu ve bazı Avrupa

ülkelerinin yer aldığı Diğer başlıklı grubun üçüncü,

. 2.283 HYP ile (yüzde 09.98) İran’ın dördüncü,

. 1.399 HYP ile (yüzde 6.12) Yunanistan’ın beşinci,

. 1.321 HYP ile (yüzde 5.78) ABD’nin altıncı,

. 1.300 HYP ile (yüzde 5.69) İngiltere’nin yedinci,

. 1.062 HYP ile (yüzde 4.65) Fransa’nın sekizinci,

. 854 HYP ile (yüzde3.74) Rusya’nın dokuzuncu sırayı aldığı görülmektedir.

2008 yılında değerlendirmeye alınan tüm ülkelerin basın yayın organlarında yer alan HYP’ler incelendiğinde ilk sırayı Türkiye’deki siyasi gelişmelerin (yüzde 24.05), ikinci sırayı Kıbrıs (yüzde 21.96), üçüncü sırayı ise Kürtler konusunun (yüzde 7.76) aldığı gözlenmektedir.

Önceki yıllarda olduğu gibi, 2008 yılında da ağırlıklı olarak Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkilerini ele alan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) basın yayın organları (yüzde 26.24) hariç tutulduğunda, AB ülkeleri olan Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Belçika ve İtalya medyasında yayımlanan HYP’ler, değerlendirmeye alınan Türkiye ile ilgili toplam HYP’lerin yüzde 32.72’sini oluşturmaktadır.

Türkiye ile ilgili HYP’lerin üçte birini yayımlayan AB üyesi altı ülke medyası 2008 yılında Türkiye’deki siyasal gelişmeleri ilk sıraya taşımıştır.

Bu bağlamda, Almanya medyasında Türkiye ile ilgili yayımlanan 3.742 HYP’nin 1165’i (yüzde 31.13), İngiltere medyasında yayımlanan 1.300 HYP’nin 454’ü (yüzde 34.92), Fransa medyasında yayımlanan 1.062 HYP’nin 263’ü (yüzde 24.77), ABD medyasında yayımlanan 1.321 HYP’nin 391’i (yüzde 29.60) Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeleri ele almıştır.

2008 yılında, AB ile ilişkiler İngiltere basın yayın organlarında 6. sırada, İtalya ve Almanya basın yayın organlarında 5., Fransa ve Belçika basın yayın organlarında 4., Avusturya basın yayın organlarında 2. sırada yer bulmuştur.

Değerlendirmeye alınan Orta Doğu ülkeleri içinde en fazla HYP, 2005-2007 yıllarında olduğu gibi, İran medyasında (yüzde 9.98) yer almaktadır. İran medyasında yer alan HYP’ların, ABD (5.78), Fransa (4.65), İngiltere (5.69), İsviçre (5.01), Rusya (3.74) ve hatta Yunanistan’da (6.12) yayımlanan HYP’ların oldukça üzerinde olduğu dikkat çekmektedir. İran medyasında yayımlanan HYP’ler incelendiğinde, ilk sırada, Batı ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’deki siyasal gelişmeler gelmekte, ikinci sırayı İran-Türkiye ilişkileri, 3.sırayı ise Irak konusu almaktadır. İran’ı, yüzde 0.17 HYP oranı ile Suudi Arabistan izlemektedir.

Yüzde 12.62 HYP oranı ile “Diğer Grubu Ülkeler” içerisinde önemli bir yer tutan Ortadoğu ülkelerinden Lübnan 369 haberle birinci, Birleşik Arap Emirlikleri 97 haberle ikinci sırada yer alırken; 55’er haberle Suriye ve Katar üçüncü sırayı paylaşmaktadır. Bu ülkelerin ağırlıklı olarak Türkiye’deki siyasi gelişmelere ve Ortadoğu konusuna yer verdikleri görülmektedir.

2008 yılında Türkiye ile ilgili yayımlanan HYP’lerin kaynaklarına göre dökümünde ilk iki sırayı önceki yıllarda olduğu gibi yine yazılı basın almaktadır. (Gazeteler yüzde 75.10, Ajanslar yüzde 18.19, Radyo ve televizyonlar ise yüzde 6.71’dir.)

2008 yılında değerlendirmeye alınan Türkiye ile ilgili HYP’lerin yüzde 40.40’ının imzalı oldukları görülmektedir. İmzalı HYP’ler konusunda ülke bazında yapılan çalışmada, az sayıda HYP’nin yayımlandığı Japonya basınında haber/yorumların yüzdesi 80.98’i, Belçika basınında yayımlananların yüzde 76.64’ü, İtalya basınında yayımlanan haberlerin yüzde 71.37’si, Avusturya basınında yayımlananların yüzde 63.79’u imzalı haberlerdir. HYP sayısı arttıkça imzalı haber sayısında bariz bir düşüş gözlenmektedir. Nitekim en fazla HYP’nin yayımlandığı GKRY basınında (4598 HYP) imzalı haberlerin yüzdesi 20.53, 3742 HYP’nin yayımlandığı Almanya basınında imzalı haber yüzdesi 56.04’dür.

2008 yılında Türkiye ile ilgili olarak yayımlanan 22.858 HYP’nin yüzde 23.33’ü Türkiye çıkışlıdır. Türkiye dışından çıkış gösterilerek yayımlanan HYP oranı ise yüzde 13.15’dir. Çıkış belirtilmeyen HYP’nin oranı ise yüzde 63.52’dir.

Türkiye’ye en çok yer veren gazete sıralamasında ise 2008 yılında Alman gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung’un ilk sırayı aldığı, İsviçre gazetesi Neue Zurcher Zeitung’un 2., yine Alman gazeteleri Süddeutsche Zeitung’un 3., Frankfurter Rundschau’nun 4. ve Die Welt’in 5. sırada yer aldığı görülmektedir. 2004, 2005 ve 2006 yıllarında ilk sırada yer alan Yunanistan’da yayımlanan Elefterotipia gazetesi 2007 yılında 10., 2008 yılında 18. sıraya gerilemiş, 2007 yılında ilk sırayı alan El Ahram gazetesi ise 2008’de 8.sırada kendisine yer bulabilmiştir.

2008 yılında Türkiye konusunda en fazla yazı Frankfurter Rundschau ve Kölner Stadt Anzeiger gazetelerinde yazan Gerd Höhler tarafından kaleme alınmıştır. Gerd Höhler’i, 2006 ve 2007 yıllarında en çok yazı yazarak ilk sırayı alan Türkiye’de yerleşik muhabir Kai Strittmatter izlemektedir. 2007 yılında Kai Strittmatter’den sonra gelen El Ahram yazarı Usame Abdülaziz’in 2008 yılında 11. sıraya gerilediği görülmektedir. Uzun yıllardan bu yana ilk kez Türkiye konusunda en fazla haber/yorum Türkiye’de yerleşik olmayan bir yazar tarafından kaleme alınmaktadır. Ancak, Gerd Höhler’i takip eden 6 yazarın ise Türkiye’de yerleşik muhabir/temsilci oldukları bilinmektedir.

2004-2006 yıllarında Türkiye ile ilgili konuların genelde Türkiye’deki siyasal gelişmeler, Kıbrıs ve Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde yoğunlaştığı gözlenirken, 2007 yılında bu konulara ağırlıklı olarak terör örgütü PKK’nın eylemleri çerçevesinde Irak’la ilişkilerin dâhil olduğu, 2008 yılında da geçtiğimiz 5 yıldaki konuların özellikle Türkiye’deki siyasal gelişmelerin aynı ağırlıkta yabancı basın yayın organlarında işlendikleri görülmektedir. Yukarıda sayılan konular ve değerlendirmeye alınan diğer konuların son 5 yılda sayısal ve oransal açıdan çok önemli bir farklılık arz etmediği gözlenmektedir.

Saygı ile duyurulur.

.

19 Ocak 2009 Pazartesi

'Mevlana’nın Aşk ve İnsan Felsefesi'

Doç. Dr. İbrahim Arslanoğlu
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi
Semazen.net
12 Şubat 2008

.
.
Anadolu"da tasavvufun en önde gelen temsilcilerinden birisi Mevlana"dır. Anadolu insanı ona büyük sevgi, saygı beslemiş ve düşüncelerini benimsemiştir. Aradan yaklaşık 700 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen onun düşünceleri hala Türk halkının ilgi ve sevgisini çekmeye devam etmektedir.

Mevlana"nın sevgi ve aşk felsefesi, yaşadığı günden bugüne, yalnız Türk halkının değil, çeşitli din ve kültürden olan bütün dünya insanlarının ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Nitekim, İrene Melikoff: “Mevlana"nın eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip okusalar, dünyada kötülük, harp, kin, nefret diye bir şey kalmaz” demiştir(Yeniterzi, 1997:109).

İnsan konusunun bağımsız felsefi bir disiplin (felsefi antropoloji) olarak ele alınması 20. yüzyılda olmuşsa da(Mengüçoğlu,1997:1), insan üzerinde durulması felsefenin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Şöyle ki; Yunan felsefesi ilk önce, Asya"da eski bir İyon kolonisi olan Milet"de doğdu. Buradaki filozoflardan Thales"e göre evrenin arkesi, sudur ve herşey sudan oluşmuştur. Anaximandros"a göre Aperiondur. Bu ise herşeyin başlangıcında bulunan, herşeyi harekete geçiren ve herşeyi kuşatan sonsuzluk, bitmek tükenmek bilmeyen sınırsız şeydir. Anaximenes"e göre havadır. Fisagor"a göre sayıdır. Herakleitos"a göre Ateştir. Bu ateş, logostur. Logos ise alem aklı ile Tanrı"nın bir ve aynı olmasıdır. Empedokles"e göre toprak, hava, su, ateşten ibaret olan dört unsurdur. Demokritos"a göre atomlardır(Birand,1987:13-28).

Görüldüğü gibi, Sokrates"den önceki filozoflar evrenin arkesi ile ilgilenmişlerdir. Sokrates"e göre biz evrenin arkesini bilemeyiz, hem bilsek bile bunun bize bir faydası yoktur. O halde biz kendimizi bilebiliriz, kendimizi bilmek bir ahlak felsefesidir. Böylece felsefede insan konusu ilk defa Sokrates tarafından ele alınmıştır, bu sebeple Sokrates felsefenin kurucusu sayılmaktadır.

Sokratesin felsefesi ile tasavvuf felsefesi arasında da büyük benzerlik bulunmaktadır. Şöyle ki; tasavvufta aşk önemli bir yer tutar. Diyebiliriz ki; tasavvufun temeli aşktır. Sokrates de aşk konusunda şunları söylemiştir: “Aşk insan ruhunun ilahi güzelliğe duyduğu açlıktır. Aşk, yalnız güzelliği bulmayı değil aynı zamanda onu yaratmaya ve devama iştahlıdır. Fani vücutta ebediyetin tohumlarını yetiştirmeye iştahlıdır. Bunun için iki cins birbirini sevmektedir. Kendilerini tekrar yaratmak ve böylece zamanı ebediyete kadar uzatmak isterler. İşte bunun için ebeveyn çocuklarını severler. Sevişen ana babanın ruhları yalnız çocukları vücuda getirmez. Bunlar aynı zamanda ebedi güzellik arzusunun arayıcılarını ve haleflerini de vücuda getirirler(Yarkın, 1969:16).

Sokrates, felsefesine insanı konu ettiği gibi, tasavvuf felsefesi de insanla ilgilenmektedir. İnsanın Tanrı ile ve insanın insanla ilişkilerini kendisine konu olarak almaktadır.

Mevlana"nın insan anlayışına geçmeden önce onun etkilendiği tasavvuf felsefesine kısaca değinelim. Çünkü Mevlana"yıanlayabilmek için tasavvuf felsefesinin bilinmesi gerekir, aksi halde Mevlana"nın düşünceleri askıda kalır.

Tasavvuf

Felsefede mistisizm, aklın kavrayamayacağı gerçekleri mistik sezgi ile bilmek anlamına gelir. Hindu, Yahudi, Hıristiyan ve İslam mistisizmleri vardır. Tasavvufun diğer adı İslam mistisizmidir(Güngör,1982:17-18).

İbn Arabi"nin vahdet-i vücut anlayışına göre, varlık özde birdir, ancak çokluk halinde tezahür etmektedir. Mutlak varlık Allah"tır, var olan her şeyin tek kaynağı O"dur. Her şey yaratılmadan önce Allah"ın ilminde mevcuttu. Şu halde varlıkların suretleri ezelde Allah"ın zatı ile birdir. İnsanın Allah"la bir olmasından kastedilen budur. Yoksa insanın Allah"la birleşerek bir varlık olması değildir(a.g.e:89).

Tasavvufa göre Yaratan ile yaratılan arasında ayrılık yoktur. Çünkü Allah"tan başka varlık yoktur ve insan Allah"tan gelmiştir, yine Allah"a dönecektir. Ancak bunun için ölümü beklemeye gerek yoktur, nefsi terbiye ederek ezeldeki Birliğe ulaşılabilir(a.g.e:22).

Tasavvuf, söz(kal) yolu değil hal(iyi ahlak) yolu, velayet(ilm-ü ledün) vasıtalı bir yol olup, Hakikat adı verilen değişmezliğe ulaşmayı amaçlamaktadır(Fırat,1999:131).

Tasavvuf, kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak, önüne ne çıkarsa çıksın ona yüz çevirmemektir. Yani zihni kötü düşüncelerden arındırmak, cömert olup başkalarına ikramda bulunmak, karşına hangi çeşit insan çıkarsa çıksın(iyi-kötü, güzel-çirkin, kadın-erkek, dinli-dinsiz) hepsine iyi gözle bakabilmektir.

Tasavvuf, herkese dost olmak, kimseye yük olmamak, gül bahçesinin gülü olmak, diken olmamaktır(Tercüman,1987:199).

Tasavvuf, ilahi ahlakla ahlaklanmak, bencillikten kurtulup, kendisinden çok başkasını düşünmektir(Tercüman,1987:199).

Bir diğer anlamda tasavvuf sevgi ve aşk felsefesidir. Nitekim Hz. Muhammed bir hadisinde “Allah güzeldir, güzelliği sever, Kibir ise Hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir(R. Salihin II:44)”, buyurmuştur. Allah, mutlak cemal ve kemal sahibi olarak her türlü güzelliğin kaynağıdır. İnsan, Allah"ı ne kadar tanırsa(marifeti artarsa) O"na karşı olan sevgi ve aşkı da o oranda artar(Tercüman,1987:26).

Zamanın başlangıcından önce Allah Mutlak Güzellik idi. Mutlak Varlık, Mutlak Güzellik veya mutlak Gerçek olan Tanrı, var olmayan bir dünya, yani yokluk dünyası ile bilinebilirdi(Fığlalı,1996:217-218).

Yine tasavvuf ehli arasında meşhur olan bir kutsi hadis vardır:” Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, beni bilsinler, tanısınlar diye mahlukatı yarattım.” Buna göre başlangıçta sevgi, Allah"tan çıkmış ve evrenin yaratılmasına sebep olmuştur. Bunun için tasavvufta esas olan ulvi ve ilahi aşktır. Gerçek aşk, insan ruhunun Allah"a karşı özlemidir. Adem yaratılmadan önce Tanrı, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar “Evet” şahit olduk dediler(Araf:172). Elestü Bezmi ile Yaradan"ın aşkı başlamış ve insan bu Mutlak Güzellik karşısında kendinden geçmiştir(Fığlalı,1996:223).

Tasavvufun aslı, insanın yaratılışına dayanmaktadır. İslam inancına göre Adem ve eşi Havva yaratıldıktan sonra cennete konuldular. Onlara denildi ki: “ Buradaki her türlü meyveden yiyiniz, yalnız şu ağacın meyvesine dokunmayınız. Adem eşi birlikte yasaklanmış meyveden yediler, bunun üzerine ikisi birlikte dünyaya gönderildiler. Adem yaptıklarından pişman oldu ve affını diledi. Bunun üzerine affedildi(Bakara:35-37). Daha önce günahkar iken pişman olup tövbe etmesinden dolayı tekrar peygamberlik mertebesine kadar yükseldi.

“Sen olmasaydın evreni yaratmazdım”, hadis-i kutsisi gereğince Allah, Hz. Muhammed"in hatırı için diğer insanları ve evreni yarattı. Adem yasaklanan meyveyi yiyip günahkar olduktan sonra cennette Allah"tan başka ilah yoktur, Muhammed O"nun Resulüdür yazısını okudu ve Muhammed"in aşkına kendisinin Allah tarafından affedilmesini diledi(Kısakürek,1982:106).

İşte asıl tasavvuf burada başlamaktadır. Çünkü Tasavvufun temeli, yaptığı kötülükten pişman olmaya dayanır. İnsan noksan bir varlık olduğu için sürekli hata yapabilir. Önemli olan hatayı kabul etmek ve bundan pişman olarak doğru yola yönelmektir.

Tasavvufun temeli üç esasa dayanır: Zikir, sabır, şükür. Yani Yaratanı sık sık anmak ve Ondan gaflette bulunmamak, başına gelen belalara, kazalara ve diğer insanların çiğliğine sabretmek, Tanrı"nın verdiği nimetlere şükretmek, nankörlük etmemektir.

Tasavvuf, insanın eğitimini esas alan ve onu olgunlaştırmaya(kamil insan) çalışan bir yoldur. Tasavvuf eğitiminde kulun, derece derece kötü huylarını terketmesi, onların yerine iyi huyları koyması, cehaleti yok etmesi, bilgi ile bezenmesi, gafletten kurtulması ve her an Allah"ı hatırına getirmesi gerekir(Tercüman,1987:67).

Tasavvufta ikilik yoktur, birlik vardır, yani hiçbir şey yoktur, yalnız Tanrı vardır. Fena Fillah, kulun Tanrı"da yok olmasıdır. İkilik ortadan kalkıp birliğe ulaşılınca Allah yüzünü gösterir: Gökteki her yıldızdan parlar, tabiattaki her çiçekten bakar, her güzel yüzde gülümser, her tatlı seste hitap eder, herşeyde Tanrı vardır ve O"ndan başka bir şey yoktur (Eröz,1990:204). İşte Hallac-ı Mansur"un “Enel Hak” demesinin anlamı budur.

Mutasavvuflar, bir dünya menfaati veya cennete gitmek için değil, sadece Allah"ı sevdikleri için ibadet ederler. Tanrı bizi ister cennetine koyar, ister cehennemine, bu tamamen Tanrı"nın bileceği bir iştir, derler. Nitekim kadın erenlerden olan Rabia(714-804) şöyle dua etmiştir: “Allah"ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak, yahut cennet özleyerek Sana ibadet ediyorsam, cenneti bana haram kıl. Yalnız Seni sevdiğimden dolayı Sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi”(Tercüman,1987:165).

Burada dikkati çeken husus, Rabia"nın sadece güzeller güzeli olan ve güzelliği hiçbir yaratığın güzelliğine benzemeyen ve bütün insanlığın ilk ikrarını verdiği “Kalu Bela"da” O"nun güzelliği karşısında mest olup kendisinden geçtiği o olağanüstü güzelliği istemesidir.

Özet olarak tasavvuf, başta Allah aşkına, sonra işlenilen günah ve yapılan kötülüklerden pişman olup, tövbe etmeye ve onları tekrar yapmamaya, Tanrı"nın yaratığı olmalarından dolayı bütün insanları hoş görüp sevmeye ve bütün canlıları korumaya, almak yerine bol bol vermeye ve açları doyurmaya, buna karşılık kendi nefsini terbiye etmek için fazla yememeye, kötü söz söyleme ihtimaline karşı az konuşmaya, vaktinin çoğunu uykuda geçirmeyerek çalışmaya, topluma ve insanlığa faydalı olmaya dayanır.
...
Makalenin tamamı için tıklayınız.
.

12 Ocak 2009 Pazartesi

'Gazze Dramı İsrail'in Etnik Narsisizminin Sonucu'

MEHMET GÜNDEM
Yeni Şafak, 12 Ocak 2009

Todays Zaman Ankara Temsilcisi Kerim Balcı; “İsrail'e göre, dünyanın ne dediği önemli değil, Yahudi'nin ne yaptığı önemli. İsrail başta İslam ülkeleri olmak üzere, bütün uluslararası kurumları da itibarsızlaştırıyor. Bu süreçte ayakta durmayı başaran tek ülke Türkiye'dir” diyor

Filistin'de bir halk ölüyor, öldürülüyor ve dünya sessiz. Neden?

Sert bir ifade olacak ama 'dünyanın nazarında Filistinlinin hayatının hiçbir değeri yoktur' da onun için...


İnsan biraz kendi cinsinden güçlü olanı koruyor mu?

Öyle gözüküyor. Sonuca bakıyorlar ve güçlüden yana tavır alıyorlar.


İsrail'in saldırılarının amacı nedir? Hamas'ı yok etmeye mi çalışıyor yoksa bir karara mı zorluyor?

MEDENİYETİN DİBE VURDUĞU AN

Bana, İsrail Hamas'ı meşru bir seçimle iktidara gelmeden önce olduğu üzere intihar saldırıları benzeri terör taktiklerini istimal eden bir örgüt olarak kalmaya zorluyormuş gibi geliyor. Mehmet Bekaroğlu'ndan dinledim, “İsrail dünyaya çaresizlik ve kölelik hissiyatı öğretmeye çalışıyor. Mevcut medeniyetimizin retoriksel de olsa üzerine bina edildiği demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi kavramları anlamsızlaştırıyor, bu medeniyetin aslen bir güç medeniyeti ve güçlü olanın da kendisi olduğunu öğretiyor dünyaya” şeklinde özetleyebileceğim bir yaklaşım. Kayda değer bir fikir.

İsrail'in iç dinamikleri açısından bu müdahalenin anlamı nedir?

Seçimler hesaba katılmıştır. Fakat geçici seçim tartışmalarının yanı sıra bir de kalıcı iç dinamikleri var İsrail'in. Bunlar İsrail'in hemen her dış politika kararında rol oynayan dinamiklerdir. Bunların umumuna 'İsrail'in Kurucu İdeolojisi' diyorum.


Kurucu ideolojiden kastın nedir?

Kastım sosyalist, liberal, sağcı veya dindar versiyonları olan Siyonizm değil. Kurucu İdeoloji adı konmamış bir ortak payda İsrail'de. Nevzat Tarhan “Etnik Narsisizm” kavramını üretti. Seçilmişlik ve vaat edilmişlik kompleksinin ötesinde bir şey. Toplumun genetiğine işlemiş. Dil, bakış, tavır üzerinden devrediliyor. Bunu Kudüs'te Arapların yaşadığı sokaklarda yürüyen on yaşındaki Yahudi çocuğunda bile görürsünüz. Menahem Begin'in dilinde “Dünyanın ne dediği önemli değil, Yahudi'nin ne yaptığı önemli!” şeklinde ifadesini bulmuştu bu.

DIŞ TEHDİT İSRAİL KİMLİĞİNİN PARÇASI

Olmert'in dilinde de “BM'nin ateşkes çağrısını uygulanabilir görmediğim için uygulamıyorum” şeklinde mi?

Evet. Kurucu ideolojisinin ikinci unsuru “dış-tehdit-severlik”. Dış tehdidin varlığı İsrail'i bir arada tutan faktörlerden fakat ben daha ötesi bir şeyden bahsediyorum. Kurucu ideoloji dış tehdidin varlığını ve devamını İsrail'in varlık sebebi olarak kurgulamıştır.

Yani dış tehdit kimliğin parçası…

Sanki tehdit ortadan kalksa ülkenin varlık hakkı kalmayacakmış gibi. Sürekli olarak yakın ve uzak çevresinin medyasını, siyasetini, sokağını tarassut edip tehdit unsurlarını tespit etmeye çalışan başka bir ulus yoktur yeryüzünde. Dünyanın başka hiçbir ülkesi var olma hakkının tanınmasını dayatmaz muhataplarına. Varlığının tanınması yeterlidir. İsrail Hamas'tan kendisini tanımasını değil, var olma hakkını tanımasını istiyor.

Hamas bir terör örgütü mü, yoksa meşru bir hükümet mi?

Geçiş dönemindedir Hamas. İki yıl önce terör örgütüydü. Bunu o zaman yazmamış olsam şimdilerde telaffuz etmek istemezdim. Zalimin zulmü sırasında mazlumun âhını almak anlamsızdır. İntihar saldırıları her halükarda terördür. Hamas seçildiğinden bu yana el-Fetihle bir dizi çatışmaya girmekle birlikte devlet ciddiyeti göstermek için hayli gayret sergiledi.


Seçimle iş başına gelmedi mi?

Seçimle gelmişlikle meşru olmak arasında fark var. Taç giyen baş akıllanır derler, Hamas akıllandığını gösteriyor. Türkiye'nin telkinleri de var bu hususta.

Şu anda devlet ciddiyeti taşımıyor mu?

Hamas'ın ateşkeslere riayette devlet ciddiyeti gösterdiği kanaatindeyim. Bugün gösterdiği direnişi de onurlu, kendini koruma davranışı olarak görüyorum. Zayiatın büyüklüğüne rağmen Hamas teröre başvurmadıysa, militanlarının başvurmasına engel olabiliyorsa devlet ciddiyeti var demektir. Bunu devam ettiren bir Hamas'la, Obama konuşmaya başlarsa şaşırmayın. O zaman İsrail, Güney Beyrut'ta aldığından daha büyük bir yenilgi almış olur.

ARAPLARDA BİRLİKTELİK YOK

İsrail Filistin'i muhtemel bir barış süreci öncesinde bölmek mi istiyor?

Hamas'ın devletleşmesi ve meşruiyet kazanmasından endişe duymuş olabilir ama el-Fetihle bir araya gelmesi ve ortak Filistin yönetiminin işlerlik kazanmasından endişe duyduğunu sanmıyorum. Arap dünyasında birliktelik yoktur ki birlik olsun. Belki Mahmud Abbas'ı rakipsiz bırakma ve Hamas'ı bir daha seçimlere katılmaya kalkışamayacak kadar zayıflatmayı amaçlıyor olabilirler ama bu bile tek başına amaç değildir.


ABD bir barış süreci başlatabilir mi?

Sosyo-politik alemin güç ekseni yeniden Avrupa'ya kaymıştır. Avrupa göz kamaştırıcı bir hızla büyüyor ve kendi kurumlarını oluşturuyor. Avrupa Gürcistan'da Türkiye'nin yardımıyla bir sıcak savaşı durdurdu. Bu tarihte görülmemiş bir şey. Avrupa kendi savaşlarını bile tükenerek ya da dış müdahaleyle bitirirdi. Sarkozy ile Erdoğan'ın hareketliliğinin şahıslara münhasır ve onlarla bitecek bir evre olmadığına inanıyorum. Milletlerin ruhu şaha kalktı mı liderleri de şahlanırlar.

Güvenlik Konseyi ateşkes kararına rağmen neden saldırılar devam ediyor?

ABD'nin çekimser oy kullandığı bir Güvenlik Konseyi kararı yaptırımı olmayan bir karardır. Bu müthiş bir güven sağlıyor İsrail'e. BM kararlarını onlarca defa delmiş bir ülkeye hiçbir yaptırım uygulamamışsanız, niye dinlesin ki BM'yi o ülke. İşte Gazze'de BM'ye bağlı okulları da bombalıyorlar…

TÜRKİYE HENÜZ ROLÜNÜ OYNAMADI

Türkiye'nin oynadığı rol İsrail'i rahatsız ediyor mu?

Hayır. Ama Türkiye'nin oynamayı arzu ettiği rol İsrail'i rahatsız eder. Türkiye çözümün baştan sona adresi olmak istiyor. İsrail ise son sözü ABD'nin söylemediği hiçbir masaya oturmak istemez. Gazze kıyımı döneminde Türkiye henüz istediği rolü oynamış değil.

Ateşkes çabalarının Mısır üzerinden yürütülmesinin sebebi nedir?

Bu Fransa'nın tercihi oldu. Mısır, İsrail'le 1979'da yaptığı Camp David Anlaşmaları'ndan bu yana İsrail'i üzecek hiçbir işe kalkışmadı. Mısır'ın ekonomik açıdan ABD angajmanı Türkiye'nin çok ötesindedir. Bu da İsrail'in Mısır'a güvenmesini açıklayan bir başka etken.

Türkiye kadar gayret gösteren yok. Türkiye'nin planı ile Sarkozy-Mübarek planı arasında ne fark var?

Ortada plandan ziyade bir prensipler yumağı var. Sarkozy-Mübarek belgesi Hamas'ın silahsızlandırılması, sınır kontrolünün uluslararası bir güce bırakılmasını içeriyor. Ama farkındaysanız işgale atıfta bulunmuyor, İsrail'e yükümlülük getirmiyor. Türkiye'nin planı, daha baştan nihai çözüme atıfta bulunması ve Arap ülkelerini çözümün parçası haline getirmesi açısından önemli.

ARAPLAR ANADOLU'YU KEŞFEDİYOR

Türkiye'nin rolünden Arap liderlerinin rahatsız olduğu söyleniyor…

Eskiden Türkiye'nin neo-Osmanlıcı olduğu gibi söylemler kullanıldığı olurdu. Yine Mısır, Türkiye'nin Ortadoğu'da boy göstermesinden hoşlanmazdı. Ama şimdi görüyorum ki net bir güven var Türkiye'ye karşı.

Türkiye'nin Arapların veya İslam ülkelerinin liderliğine oynadığı da bir tez olarak işleniyor…

Erdoğan'ın böyle bir emelinin olduğu Arap tabanında 'ümitle' zikredilen bir mesele. Halk böyle bir şey görmek istiyor.

Erdoğan'ın sert söylemi İsrail'de nasıl karşılandı?

Bunun İsrail'i sadece rahatsız etmediğini, aynı zamanda şoke ettiğini söyleyebilirim.

Peki Arap dünyasında?

Başbakanımızla birlikte gezen bir bürokrattan dinlemiştim; “Arapların bir gözünde minnet, bir gözünde hiddet vardı. Biriyle bize, biriyle kendi liderlerine bakıyorlardı.” Arap liderlerin sessizliğiyle Erdoğan'ın tabiri caizse kükremesini birbirinden bağımsız görmemeliyiz. Bir taraftan Arapların sessizliğine kızdığından daha yüksek sesle bağırıyor, diğer yandan Araplar sustuğu için sesi daha yüksek duyuluyor.

İsrail'i daha önce devlet terörü yapmakla suçlamıştı.

Evet, Şeyh Ahmet Yasin cinayetini bütün Araplar kınadıkları için Başbakan'ın İsrail'i “devlet terörü” ile suçlaması şimdi olduğu kadar gürültü koparmamıştı. Bu defa Başbakan ağır konuşuyor ancak hukuki anlamda itham edecek hiçbir ifade kullanmıyor. Bu açıdan Başbakan'ın İsrail'e değil Türk ve İslam ülkelerinin tabanlarına hitap ettiği söylenebilir. Erdoğan döneminde biz Arap coğrafyasını yeniden keşfettiğimiz gibi Araplar da Anadolu'yu yeniden keşfettiler.

Arap alemi Hamas'ı niye yalnız bırakıyor?

Burada yalnız bırakılan Hamas'tan öte bütün bir Filistin halkıdır. Aksini düşünmek Filistin Davası'nın önce Gazze'ye, Gazze'nin de Hamas'a indirgenmesi olur. Bugün Filistin'in problemi abluka, katliam, aşağılanma, evlerin yıkılması ve açlık değildir. Filistin'in gerçek problemi işgaldir. Diğerleri işgalin gayr-i meşru evlatlarıdır. Batı Şeria da, Doğu Kudüs de işgal altındadır ve bağımsızlıktan uzaklık noktasında Ramallah'lı bir el-Fetih üyesiyle Gazze'de yaşam savaşı veren bir Hamas'lı arasında fark yoktur.

Hamas'ın bazı Arap rejimleri tarafından tehdit olarak görülmesi de yaşanan büyük darama ilgisizliği besliyor değil mi?

Doğrudur, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan rejimleri Hamas'ın yaydığı enerjiden beslenen İhvan-ı Müslimin Hareketinden korkarlar. Daha yenilerde İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres, özel görüşmelerinde Arap liderlerinin kendilerinden Hamas'ı bitirmelerini istediğini açıkladı. İsrail'in özel görüşme yaptığı iki Arap lideri vardır; Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ve Ürdün Kralı İkinci Abdullah. Bu iki ülke sadece Hamas'tan değil, Filistin kaynaklı her türlü hareketten endişe ederler.

.

9 Ocak 2009 Cuma

Türk Siyasetinde 2008

E.Fuat Keyman, Koç Üniversitesi
Radikal, 4.1.2009
.
Bugün, küreselleşme süreçleriyle birlikte ülkeler, devletler, toplumlar ve insanlar arası karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin derinleştiği, yaygınlaştığı ve hızlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Ama, hemen altını çizmemiz gereken gerçek de şu: Bu dünya, özellikle ekonomi, çevre, terör ve yoksulluk/dışlanma alanlarında da, giderek belirsizlik, güvensizlik ve risk sorunlarının ivme kazandığı ve yaygınlaştığı bir dünya. 2009 yılına girerken, karşılıklı bağımlılık derecesi yüksek, toplumsal hareketliliği hızlı, geleceğe karşı belirsizlik duygusu güçlü, güvensizlik endeksi giderek olumsuzlaşan ve çok riskli bir küreselleşen dünya tablosuyla karşı karşıyayız. Bu küresel dünya tablosunu rahatlıkla, ünlü Amerikan dış politika ve strateji uzmanı Zbigniew Brezezinski’nin, “Soğuk Savaş sonrası dönem” ve “11 Eylül terörü sonrası dünya”, ki bu iki dönem bugün birbirleriyle iç içe geçti, için kullandığı “Küresel Çalkantı” kavramıyla adlandırabiliriz. 11 Eylül’den bugüne küresel terör olarak yaşadığımız çalkantıyı, bugün, mali-durgunluk-işsizlik boyutları içinde “küresel finans krizi” yaşıyoruz. Küresel çalkantı, terör ve ekonomi gibi, küresel ısınma ve yoksulluk-işsizlik-temel gereksinimlerden yoksunluk-toplumsal dışlanma temelinde yaşanan sosyal eşitsizlik ve sosyal adaletsizlik alanlarında da yaşanıyor. Tüm bu önemli boyutları içinde küresel çalkantı, yarın ve geleceğe karşı belirsizlik ve güvensizlik duygularını küresel ölçekte güçlendirirken, yaşadığımız dünyayı çatışma, kriz, kutuplaşma riski çok yükseli bir topluma dönüştürüyor.
.
Hegemonya ve küresel kriz
Belirsizlik ve küresel çalkantı içinde yaşayan dünya, kısa ve orta dönemde, ama eşzamanlı üzerinde çalışılması gereken iki önemli adımın atılmasını gerekli kılıyor. Kısa dönemde ve hemen, ABD yeni başkanı Barack Obama’nın, yine Brezezinski’nin vurguladığı gibi, “küresel istikrar ve gelişme açısından” Amerikan hegemonyasının bir dünya egemenliği değil bir “dünya liderliği” olarak yeniden inşası için siyasi irade göstermesi ve çalışması gerekiyor (Herald Tribune, 22.12.2008). Obama yönetiminin Bush yeni muhafazakâr başkanlığı döneminde tüm itibarını ve güvenilirliğini kaybetmiş ABD hegemonik liderliğini yeniden inşa etmesi, 1929’dan bugüne en şiddetli küresel ekonomik krizini yaşayan, ama aynı zamanda çok ciddi küresel güvenlik sorunlarıyla da karşı karşıya olan dünyanın krizden çıkmasının ve bu krizin tanımlayıcı simgesi olan “belirsizlik durumu”nun iyi yönetiminin önkoşuludur. Amerika küresel hegemonik liderliğini inşa edemediği sürece, kısa dönemde ne dünyanın krizden çıkması, ne de güvenlik alanında istikrara doğru adım atması mümkündür. Aksine, kendi hegemonyasına alternatifin olamadığı bir dünyada, liderliğini yeniden inşa edememiş Amerika, küresel ekonomik krizin çok daha derinleşmesine ve küresel güvenliğin çok daha kırılgan hale gelip ciddi risklere açılmasına neden olabilir.
.
Orta dönemdeyse, dünyanın belirsizliğe, güvensizliğe ve risklere çözüm olacak “yeni bir küreselleşme vizyonu ve küresel demokratik yönetim paradigmasına” gereksinimi var. Obama yönetiminin “değişim-yumuşak güç-çok taraflılık ekseninde uygulamaya sokacağı liderlik” temelinde kısa dönemde canlandırılmaya çalışılacak küresel ekonomi, ancak orta dönemde yaşama geçecek yeni bir küresel yönetim paradigmasıyla sürdürülebilirlik kazanabilir. Küresel ölçekte yaşanan belirsizlik ve güvensizlik durumunun iyi yönetimi yeni bir küreselleşme vizyonu ile başarılı ve kalıcı olacaktır. Bu bağlamda, Radikal’de 29 Aralık 2008’de yayımlanan Kemal Derviş’in tamamıyla katıldığım “Yeni yıla girerken dünya” çözümlemesine kulak vermemiz gerektiğini düşünüyorum: “Dünya 2009 yılında ve onu takip eden dönemde içinde bulunduğu ekonomik krizi yenebilecek midir? Bu sorunun yanıtı devlet ile piyasa mekanizması arasında hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yeni bir dengenin oluşturulabilmesine bağlıdır. Bu yeni dengeyi ayrıntılı biçimde tanımlamak o kadar kolay değil. Akademisyenlere, düşünürlere büyük görev düşüyor. Politik karar vericilerin zaman darlığı ve çalışma tarzındaki kaçınılmaz aciliyetin belirlediği ortam, derinlemesine tahlile elverişli değil. Büyük ekonomist Keynes’in demiş olduğu gibi, çoğu politikacı aslında yıllar önce bir düşünür tarafından geliştirilmiş fikirleri farkında olmadan uyguluyor. Köktenci piyasa ideolojisi 1970’li, 1980’li ve 1990’lı yıllarda Batı’nın araştırma kurumlarında ve üniversitelerinde gelişti ve yavaş yavaş ekonomik politikaları güçlü biçimde şekillendirebildi. 1950’ler ve 1960’ların aşırı merkeziyetçi yaklaşımlarının başarısızlığı buna zemin hazırladı. Bugünün krizi mutlaka yeni bir dönüm noktası olacaktır. 2009 yılında mutlaka acil önlemler alınacaktır. Ancak dünya 21. yüzyılın ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir felsefeyi, bir düşünce tarzını henüz oluşturabilmiş değil. Daha sağlıklı, daha adil, daha sürdürülebilir bir toplum modelini geliştirebilmek için 20. yüzyıldan kalma kalıpların ötesinde, yeni yaklaşımlara, yepyeni sentezlere ulaşabilmemiz gerekiyor. Bunları insanlık artık el ele vererek, geleceğimizin gerçekten ortak bir gelecek olduğunun bilincine vararak, başarmalı”.
.
Yönetilmeyen Türkiye
2008’de bir taraftan “belirsizleşen ve hegemonya krizi yaşayan”, dolayısıyla küresel çalkantı içinde olan, diğer taraftan da “yeni bir küreselleşme vizyonu ve yönetim paradigması gereksinimi” içinde olan bir dünya gerçeğiyle yüz yüze kaldık. Böyle bir dünya içinde Türkiye, AB tam üye müzakereleri, demokratikleşme, sürdürülebilir ekonomik kalkınma ve birlikte yaşama alanlarında yapılan tüm reform ve iyi yönetim çağrılarının aksine, “yönetilmeyen bir Türkiye” tablosunu ortaya çıkardı. Kabul etmeliyiz ki, 2008 yılında Türkiye “önemli ilkleri” yaşadı; ilk defa bir iktidar partisine karşı kapatılma davası açıldı, ama, belki de ilk defa, Anayasa Mahkemesi “parti kapatma kararı” almadı; ilk defa askeri bürokrasinin çok üst kademelerinde görev yapmış kişiler “Ergenekon davası” içinde yer aldılar ve gözaltına alındılar; Türkiye BM Güvenlik Konseyi geçici “üyeliği” ne seçildi; dış politika alanında Türkiye’nin sorun çözücü yumuşak gücü giderek önem kazandı; Cumhurbaşkanı Ermenistan’ı ziyaret etti; TRT Kürtçe yayın yapan kanal açma çalışmalarını bitirip test yayınına geçti; CHP çarşaflı kadınlara üye rozeti takarak ve tek parti dönemini eleştirerek tüm toplumu şaşırttı. Bu ilkler Türkiye’nin iyi, adaletli ve demokratik yönetimi için çok önemli gelişmeler. Ama, Türkiye 2008 yılında, 2006’dan beri içine girdiği yönetilmeme sorunundan çıkamadı. 2008 yılı yönetilmeyen Türkiye tablosunun devam etmesiyle boşa harcanmış bir yıl oldu.
.
Türkiye iyi yönetilmiyor. Somut olarak, hükümetin çok önem verdiği Türkiye’nin ekonomik büyüme performansındaki düşüşlere bakarak da, bu gerçeği görebiliriz: 2004’te yüzde 9.4, 2005’te yüzde 8.4 olan ekonomik büyüme 2006’dan itibaren hızla düşme eğilimi gösteriyor. 2006’da yüzde 6.9 olan ekonomik büyüme 2007’de yüzde 4.5’e doğru büyük bir düşüş gösterirken, 2008’in en iyi büyüme oranı en fazla yüzde 2 olacak ve bu oranın 2009’da negatife düşmesi olasılık içindedir. Bu da bize şu saptamayı yapmayı gerekli kılıyor: Evet, küresel bir ekonomik kriz içinde yaşıyoruz ve bu krizin çözümü Türkiye’nin dışından, özellikle ve en belirleyici adım olarak Amerikan hegemonik liderliğinin yeniden inşası yoluyla gelecektir. Türkiye’nin bu krizden en az zararı görmesi ise, başta ekonomi alanında olmak üzere, AB, demokratikleşme ve birlikte yaşama alanlarında yaşama geçireceği güçlü reform girişimlerine bağlı olacaktır. 2002 krizinden sonra mali sektördeki kurumsal reform ve istikrar bugün için Türkiye ekonomisinin küresel krize karşı önemli bir çapasıdır ama ekonomimizdeki kırılgan ve iyi yönetilmeme sorunu küresel krizin Türkiye için çok ciddi riskler yaratmasına sebep oluyor. 2009 yılının küresel krizin derinleşme yılı olması olasılığı bu riskleri çok daha artıracaktır.
.
Bu anlamda, 2009 yılı Türkiye için, bir temenni, bir retorik değil; aksine bir gerçeklik, bir somut girişim olarak reformlar yılı olmak zorundadır. Belirsizlik yönetimi ve yeni bir küreselleşme vizyonu arayışları içinde olan dünyada Türkiye, sürdürülebilir ekonomik kalkınma ile birlikte yaşama alanlarına güçlü reform girişimiyle kendi içinde istikrar, barış ve güven sağlayabilir. Bunun da anahtarı demokratikleşmedir. Dünya siyasetinde bir kilit ülke, bir yumuşak güç olarak önemli aktör konumunu giderek artıran Türkiye’nin kendi içinde demokratikleşmesi, başta hükümetin ve muhalefet partilerinin, ama aynı zamanda devlet kurumlarının ve seçkinlerinin tercihi olmalıdır. 2009 yılında, sivil toplum ve kamusal aydınlar olarak biz de demokratikleşme talebini en güçlü biçimde seslendirmeliyiz.
.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Gazze Felaketi Üzerine

Richard Falk
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER FİLİSTİN GÖZLEMCİSİ

27 Aralık günü başlayan şiddetli İsrail saldırılarını meşru gösteremeyecek, belli aralıklarla İsrail yerleşim yerlerinin yakınlarına düşen zararsız ev yapımı füzelere -ki elbette bunlar Sderot kentinde korku ve endişeye sebep oldu- rağmen Mısır tarafından sağlanan İsrail kayıplarını sıfıra indiren sonuç alıcı ateşkes kısa da olsa bir umut ışığı yakmıştı. Ateşkes esnasında Gazze'de bulunan Hamas yönetimi, defalarca bu ateşkes süresinin uzatılmasını hatta 10 yıla çıkarılmasını önerdi ve 1967'deki İsrail sınırlarını kabul eden bir siyasî çözüme açık olduklarını beyan ettiler. İsrail ise bütün bu diplomatik girişimleri reddederken ateşkes anlaşması gereği Gazze'ye gıda, ilaç ve yakıt girişini engelleyen kuşatmayı hafifletmesi gerektiği halde bunu da yapmadı.

İsrail ayrıca yurtdışından burs kazanmış üniversite öğrencilerinin, Gazzeli gazetecilerin ve saygın sivil kuruluşların yetkililerinin izin kâğıtlarını geri çevirerek bölgeden çıkmalarına izin vermedi. Bununla beraber İsrail, gazetecilerin Gazze'ye girmesini gün geçtikçe zorlaştırdı; ben de bundan yaklaşık birkaç hafta önce işgal altındaki Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs'ü kapsayan Birleşmiş Milletler Filistin insan hakları gözlemciliği görevimi yapmak üzere gittiğim İsrail'den sınır dışı edildim. Şu anki mevcut krizden önce de İsrail açıkça bütün gücünü kullanarak güvenilir gözlemcilerin Gazze'deki korkunç insanî şartları -ki bunlar arasında özellikle çocukların kötü beslenmeleri ve sağlık kuruluşlarının yetersizliğine dikkat çekiliyor-, doğru ve tarafsız bir şekilde rapor etmesini engelledi. İsrail'in son operasyonu hâlihazırda zaten ağır şartlar altında yaşayan bu halkı hedef aldı.

Amerikan halkının % 99'unun İsrail yanlısı medyanın merceğinden filtrelenmiş haberleri almasına rağmen son kriz ile ilgili de bazı gerçekler karanlık ve tartışmalıdır. Ateşkesi uzatma konusundaki gönülsüzlüğü ve artan roket saldırıları iddia edilerek Hamas, ateşkesi bozmakla suçlanıyor. Oysa 4 Kasım tarihinde Gazze'deki militanları hedef aldığı iddia edilen İsrail saldırısına kadar kayda değer bir Hamas füze saldırısına rastlanmamaktadır. Roket saldırıları bu tarihten sonra yoğunlaşmıştır. Ayrıca Hamas halka açık birçok toplantıda ateşkesin uzatılması çağrısında bulunmuş, ancak bu çağrıları İsrail yetkilileri tarafından kabul görmemiş en azından İsrail bu yönde hareket etmemiştir. Bunların ötesinde İsrail'e atılan bütün roketleri Hamas'a atfetmek de inandırıcı gelmemekte. Gazze'de Hamas'a muhalif El Fetih destekli El Aksa Şehitleri Tugayı'nın da aralarında bulunduğu hükümetin kontrolünde olmayan birçok bağımsız silahlı grup faaliyet göstermekte, hatta bu gruplar İsrail'i tahrik etmek ya da misillemesini meşrulaştırmak için roket saldırılarını düzenlemiş olabilirler. Amerika destekli El Fetih yönetiminin Gazze'yi kontrol ettiği dönemlerde de yoğun girişimlere rağmen roket saldırılarını engellemek mümkün olmamıştı.

Bu arka plan bilgiler, İsrail'in bu ağır saldırıları gerçekten roket atışlarını durdurmak ya da misilleme amacı ile değil itiraf edilmemiş birtakım sebeplerle gerçekleştirdiğini gösteriyor. İsrailli askerî ve siyasî liderlerin, saldırıların başlamasından birkaç hafta önce kamuoyunu yoğun ölçekli bir askerî operasyona karşı hazırladıkları bilinmektedir. Burada saldırının zamanlaması ile ilgili olarak birkaç husus öne çıkıyor: Bunların en başında şubatta yapılması planlanan ancak askerî operasyon sebebiyle ertelenmesi muhtemel genel seçimler öncesi iki siyasî rakip Savunma Bakanı Ehud Barak ile Dışişleri Bakanı Tzipi Livni arasındaki sertlik gösterisi mücadelesi gelmektedir. Bu tür güç gösterilerine geçmiş İsrail seçim kampanyaları öncesinde de rastlanılırdı; ancak bu kez, mevcut hükümet, güvenliği sağlamadaki yetersizlik gerekçesiyle belalı asker-politikacı Benyamin Netanyahu tarafından başarılı bir şekilde tenkit edildi. Bu seçim manevralarını körükleyen bir gerçek de İsrail ordusunun pek de gizli olmayan baskısıdır. İsrail ordusu Gazze'deki fırsatı değerlendirerek İsrail'in askerî gücünden gelen şöhretini yerle bir eden 2006 Lübnan savaşında Hizbullah'a karşı yenilginin izlerini silmek istemektedir. Bu savaşta savunmasız Lübnan köylerini bombalaması, orantısız güç kullanması ve yoğun sivilin yaşadığı bölgelerde salkım bombası kullanması yüzünden İsrail, uluslararası arenada yoğun kınamalara maruz kalmıştı.

Saygın, muhafazakâr İsrailli yorumcular daha iddialı yorumlarda bulunuyorlar. Örneğin tanınmış tarihçi Benny Morris, birkaç gün önce New York Times'a yazdığı bir yazıda, Gazze'deki operasyonu İsrail'deki "kötü şeylerin vuku bulacağı" önsezisi ile ilişkilendiriyor ve bu hissi 1967 savaşı öncesi sınırdaki Arap hareketliliği karşısında kamuoyundaki karamsar ruh hali ile karşılaştırıyor. Morris'e göre İsrail'in son yıllardaki güvenliğini sağlamadaki başarısı ve direkt saldırıya maruz kalma ihtimalinin olmamasına rağmen birkaç sebep İsrail'i Gazze'de saldırgan bir yola itti: Arap dünyasının İsrail'in varlığını sürekli kabul etmeyişinin yerleşik bir gerçeğe dönüşmesi, Mahmud Ahmedinejad'ın kışkırtıcı tehditleri ile beraber İran'ın nükleer silahlara sahip olma isteği, Yahudi soykırımı ile ilgili hafızalardaki bilgilerin zayıflamasıyla beraber Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü duruma karşı Batı'da yükselen sempati ve son olarak İsrail sınırlarındaki siyasî hareketlerin Hizbullah ve Hamas şeklinde radikalleşmesi. Sonuç olarak Morris, İsrail'in Hamas'ı Gazze'de ezerek, kendi güvenliğini ve egemenliğini korumada sınır tanımayacağı mesajını bölgeye vereceğine inanmış olduğunu söylüyor.

Devamı olan yazı:
[Yorum - Prof. Dr. Richard Falk] Gazze felaketini anlamak için (2)

Zaman 5-6 Ocak 2009
.

4 Ocak 2009 Pazar

Bir Takvime Sahip Olmak...

İskender Pala
31.12.2008
SanatAlemi.Net



Fatih'in vezirlerinden ünlü şair Ahmet Paşa bir gazelinde, Ey kamer-tal'at kaşın kavsin görüp takvîmde Ay başında fitne var deyü müneccimler yazar buyurmuş.

Aşağı yukarı, "Ey yüzü dolunay gibi parlayan sevgili! Müneccimler, o dolunayın üzerinde senin kaşının kıvrımını görünce takvimlerine, "ay başında fitne var" diye bir açıklama yazdılar." gibi bir anlam içeren bu beytin derinliğini anlatmak bir hayli zor. Nedenine gelince:

İnsanoğlu güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerine bakarak en ilkel dönemlerden itibaren zamanı ölçmeye ve dilimlere ayırmaya çalışmış, bunları taş üzerine, ağaç gövdelerine çentikler atarak zapt etmiş. Bilgilerimize göre Sümer'de takvim yoktu, Mısır ve Babil'de her saltanat döneminin yılları ayrı ayrı sayılırdı, eski Yunan'da kuşak zaman (1 kuşak şimdiki 27 yıl) kullanılmıştı ve ilk düzenli, bilimsel takvimi Romalılar hazırlamıştı. Roma'nın kuruluşunu başlangıç kabul eden bu takvime göre Hz. İsa 753. senede doğmuştur. İsa'nın doğumundan 45 sene evvel Jullius Sezar bu takvimi İskenderiyeli Suzijen'e yeniden tedvin ettirdi ve Jullien takvimi adıyla kullanılmaya başlandı. Bu takvim hesabına göre 128 senede bir gün artıyordu ve 1582 yılında Papa 13. Gregovar bu hatayı düzeltecek yeni bir takvim hazırlattı: Gregoryen Takvimi. Hz. İsa'nın doğumunu esas alan bu takvim bütün Hıristiyanlık âlemince kabul gören Miladî takvimdir.

Tarih boyunca Kalde, İbranî, Mısır, Kıpt veya Çin takvimleri gibi Türklerin de bir takvimleri vardı: Oniki Hayvanlı Türk Takvimi. Buna göre sıçan (sıçgan), sığır (ud), tavşan (tavışgan), ejder (lu), yılan (ılan), at (yunt), koyun (koy), maymun (biçin), domuz (tonguz), pars (bars), tavuk (tabuk) ve köpek (it) yılı birbirini takip eder ve her günde gece ve gündüz olmak üzere onikişer çağ (saat) bulunurdu.

Osmanlı çağında atalarımız Rumi (Malî) ve efrencî (Miladî) takvimleri bilmekle birlikte resmi işlerde daima hicrî (kamerî) takvimi kullanmışlardı. Açık gök altında her yerden izlenebilen ayın hareketleri esasına dayalı olan bu takvim Hz. Ömer'in hilafeti zamanında kabul edilmiştir. Ashaptan bazıları ilk vahyi, bazıları Hz. Muhammed'in irtihalini yıl başlangıcı olarak teklif etmişlerse de Mekke'den Medine'ye hicretin milat olma görüşü ağırlık kazanmış ve o yılın on yedinci hicret yılı olduğu kabul edilmişti. Bu takvime göre yıl, her bir ay diliminde 28 veya 29 gün itibarıyla 354 küsur gün olarak hesaplanmıştır. Gök cisimlerinin nadiren görüldüğü Batı toplumlarınca kullanılan ve ayların 30 ve 31 gün olduğu miladi takvime göre hicri takvim, her yıl devlet lehine on günlük bir nispî kazanca imkân veriyordu.

Şimdi gelelim meselenin başka bir boyutuna:

Bir milletin takvimi onun tarihi demektir. Takvim bize geriye doğru düşünme imkânı verir ve kodlarımızın derinliğini, sağlamlığını, kadimliğini gösterir. Mesela Çin bizim on iki hayvanlı takvimimize benzer bir takvim kullanır ve bir Çinli bu geleneksel takvim sayesinde on beş bin yıl geriye doğru kendi tarihinin sınır taşlarını hatırlar, söz gelimi sekiz bininci yılda milletinin başına gelenleri hafızasında tutar. Bu ona kimlik verir. Yahudiler 29 veya 30 günlük ayları olan ve bir yılı on iki, bazen on üç ay süren bir kameri takvimi altı bin yıldır kullanırlar. Bu onların genlerinde geçmişe doğru bir aidiyet hissini ayakta tutar ve tarihi unutturmaz. Japon takvimi Şinto kaç bin yıldan beri hâlâ aynıdır ve bir Japon bununla gurur duyar. İmdi, bu takvimlerin Miladi takvime göre çok kullanışlı olduğu söylenemez, ama hiçbir Yahudi veya Japon bunu değiştirmeyi düşünmez. Üstelik değiştirmedikleri sürece dünya milletleri arasında geri kaldıkları, çağdaşlıktan uzak düştükleri fikrine de kapılmazlar. Onlar bilirler ki takvim değiştirmek, hafızayı değiştirmektir. Sanki zamanı bir yerinden yırtıp asıl parçayı saklamak gibi... Takvimi değiştirdiğiniz vakit kimliksiz, tarihsiz, hafızasız bir millet olma tehlikesi vardır. Çünkü o zaman size kimlik veren geçmiş olayları kendi medeniyet birikiminize göre değil, kabul ettiğiniz yeni takvime göre anlamlandırmaya başlarsınız. Hatırladığınız tarih ve geçmiş, sizin yaptığınız tarih değildir artık. Siz orada etken konumdan edilgen hale düşersiniz ve tarihsel başarılarınız, icatlarınız, keşifleriniz, dünyaya yaptığınız katkılar hep yeni takvimin sayfalarına işlenir. Mesela Konstantinepol 857'de değil 1453'te fethedilmiş olur ve tabii "Belde-i Tayyibe" fikri aradan kalkıverir. Ayasofya algısı Eyüp Sultan algısından önde durur ve İstanbul'un Konstantinepol kimliğini baskın kabul etmeye hazır hale gelirsiniz. En basit tanımıyla Hicret'ten koparılıp Noel'e bağlanır, Noel kutlamaları için özel ve tüzel hazırlıkları arttırırsınız. İşin ilginç yanı bu değişikliği de laiklik adına yapmış, Hicri takvimden kaçıp Gregoryan takvime kapılanmışsınızdır. Hak Peygamber'den kaçıp Papa'ya sığınmak yani...

Şimdi gelin, bir de, kendi atalarınızdan yadigâr kalmış şu dizeleri anlayamıyoruz diye şikâyet edin!..

Ey kamer-tal'at kaşın kavsin görüp takvîmde

Ay başında fitne var deyü müneccimler yazar

Bu beyitte nelerin anlatıldığını merak ediyor musunuz?!.. Açın bir ansiklopediyi, bir tarih sözlüğünü, bir bilimsel araştırmayı, eski takvime göre dolunayın evrelerini, kavis haline gelişini, ay başında incelip hançere döndüğünü, astrolojide yükselen burçları, fitne çıktığı vakit yapılacakları, müneccimlerin ne işlerle uğraştıklarını ve müneccimbaşılık müessesesini, rasathaneleri vs. okuyun, okuyun, okuyun... Oniki hayvanlı Türk takvimini kullanıyormuş gibi Ötüken'e kadar, hicri takvimi kullanıyormuş gibi Hira'ya kadar okuyun. Ancak o vakit miladi takvim bizim için anlam kazanacak.

BERCESTE

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilür

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat

En uzun gecenin hangisi olduğunu ne zaman ayarcıları, ne takvim hazırlayanlar bilir!.. Gecelerin kaç saat olduğunu sen asıl gam müptelasına sor (uzun gecenin ne demek olduğunu ancak o bilir).

Sâbit
.

1 Ocak 2009 Perşembe

"Siyah Gözlerine Beni de Götür..."

.
Daha dokunmadan kurudu irem
Çöllere bir türlü yağamıyorum
Yeni bir koşunun başlangıcında
Biraz deprem sonrası
Biraz şehir hülyası
Bir kalp yangınından geriye kalan
Siyah gözlerine beni de götür
Artık bu yerlere sığamıyorum.


Pembe uçurtmalar yolladığından beri
Sarardı tiryaki menekşeleri
Sonbaharın tozlu kafeslerinde
Sevgi turnaları yakalıyorum
Turnalar gidiyor; ben kalıyorum
Avareyim, asudeyim, yorgunum
Bilmiyorum neden sana vurgunum
Erzurum garında banklar üstünde
Uyku tutmuyor karanlıkları
Yitik düşlerimi kovalıyorum
Gölgeler gidiyor; ben kalıyorum.


Binbir türlü kokuyorsa yaylalar
Siyah gözlerine beni de götür
Baharın koynundan koparıp sana
İpek bir mendile sardığım yüreğimle
Şehzade gülleri gönderiyorum
Umutlar kalıyor; ben gidiyorum.


Bütün yelkenlileri, deniz fenerlerini
Kaptanları sorgulayan
Yanından geçen küheylanların
Korku tufanına yakalandığı
Siyah gözlerine beni de götür
Güneş ülkesinden gelen yiğitler
Benzeri olmayan bir dünya kursun
Cellat, ayrılığın boynunu vursun.


Usul usul intizarı çürüten
Bu hercai diken, bu çılgın arzu
Sürüklüyor imkansız muştuların
Eşiğine gönül vadilerini
Bir ağaçtan düşen yapraklar gibi
Düşüyorum tanyerine
Ya topla yaralı kırlangıçları
Ya da bu vefasız şarkıyı bitir
Özgürlüğe giden tutsaklar gibi
Siyah gözlerine beni de götür.


Nurullah Genç

.



ibrahim sadri'nin yorumuyla...

.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı