25 Kasım 2011 Cuma

‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye'

Radikal Kitap
25.11.2011

Kısa bir süre önce ‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye’ isimli son kitabı yayımlanan Prof. Dr. Murat Belge ile kitabının ışığında Türkyie’nin makus militarist talihinden ötesini konuştuk. Almanya ve Japonya’yı konuşurken, Türkiye’yi anladık.

Nasıl ve ne zaman başladınız bu projeye?
Kitap fikri daha önceden de aklımdaydı. 2005 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında verdiğim derste ders konusu olarak bu meseleyi seçtim kitaba faydası olsun diye. Temel mesele ulusal birliğin tahsisi süresinde militaristleşen Almanya, Japonya ve Türkiye’yi kendileriyle aynı coğrafyalardaki militarist olmayan denkleriyle kıyaslayarak aradaki farkların sebeplerini sorgulamaktı. Almanya’yı İtalya; Japonya’yı Hindistan; Türkiye’yi ise Yunanistan’la kıyasladım.

Bu diğer üç ülke neden militarist olmuyor?
Bu çok da iradeye bağlı bir şey değil. Zira bu üç ülkenin tarihinde de militarist dönemler, kişiler ve kurumlar var. Mesela, İtalya Mussolini döneminde militarist olmak için elinden geleni yapmış ama becerememiş. Yunanistan’ın az buz bir darbe tarihi yoktur ama oraya militarist bir ülke diyemeyiz. Merkezi devlet geleneğinin olmadığı durumlarda, ulus devletleşme sürecine girildiğinde hali hazırda yerleşik bir burjuvazi yoksa devleti ordunun kurması kaçınılmaz oluyor. Bu da militaristleşmeyi getiriyor. Kitabın birinci tezi bu. İtalya’da iyi kötü bir burjuvazi var. Ordu büyük zaferler kazanarak kurmuyor devleti. İtalyan ulusal birliği, sosyalist eğilimleri olan Garibaldi gibi bir adamın başında olduğu bir süreç ve onun kırmızı gömleklilerinden oluşan bir ordu var ortada. Kazanılan birkaç askeri başarı da İtalyan güçlerinden çok Fransa ve 3. Napolyon’un yardımıyla oluyor. En önemli etken ise İtalyan birliğini kuracak olan Piedmont Sardinia krallığının başında Cavour gibi bir adamın olması. Cavour, İngiltere ve Fransa’yı örnek alarak liberal ekonomiyi benimseyen dışarı açık bir devlet modeli benimsiyor. Ve bu krallık büyük ölçüde bir burjuva ekonomisi üstüne oturuyor.


Şu an Almanya ve Japonya için hâlâ militarist diyebilir miyiz?
Hayır.

O zaman bu durumda saydığımız örnekler arasında hâlâ militarist olan tek ülke Türkiye?
Öyle maalesef.

Bunu onlar nasıl aştı da biz aşamadık? Kapitalistleşme sürecinin gecikmesinden ötürü mü?
Bu da var ama bir diğer sebep de Almanya ve Japonya ordu önderliğinde geçirilen ulus devletleşme sürecini atlattıktan sonra arasına katıldıkları güçlü toplumlar camiasında derhal emperyal emeller geliştirmeye başladılar. Almanya iki tane dünya savaşı çıkardı, Japonya da bunların her ikisine de bir şekilde bulaştı. Sonuç olarak ikisi de yenilen tarafta oldular. Birinci Dünya Savaşı’nda da yenilmiş oldukları halde o denli korunmuş bir militarist temel vardı ki sarsılmadan ikinci savaşa sürükledi. İkinciden sonra da böyle olunca artık Almanya emperyal emelleri bir tarafa bırakıp demokrat Avrupa ülkesi olmak durumunda kaldı. Aynı şey Japonya için de geçerli. Bundan kazançlı çıkanlar ise Alman ve Japon toplumları oldu çünkü militarizmin yenilmesi toplumun kazanması demek.

Toplumun hiç mi payı yok bu kazanımda?
Doğrusunu söylemek gerekirse çok yok. Kuvvetli militarist temelleri olan iki ülke bunlar ama her ikisinde de gayet kuvvetli anti-militarist sol hareketler var. Tabii o solun tüm toplumu kendi safına çekecek kadar bir gücü yok ama bir muhalefet olarak kuvvetli. Ancak Almanya’ya baktığımızda oylarını sürekli olarak artıran bir Alman Sosyal Demokrat Partisi var. Bunlar ne yaptı dersen, vallahi hiçbir şey yapmadılar militarizmin zayıflaması için. Weimer Cumhuriyeti’nde de bu parti iktidardaydı ve ordunun kuyruğundan gitmekten bir türlü vazgeçemediği hatta “ulusal çıkarlar” söyleminden bir türlü kopamadığı için ona hizmet bile ettiğini görüyoruz. Türkiye’deki durum buna çok paralel, ne olursa olsun ordumuz zor durumda kalmasın fikri...

Tepede militarist bir yönetim olabilir ama tüm bir toplumun militarist olması için o anlayışı içselleştirmiş ve gündelik hayat pratiklerine yansıtmış olması gerekmiyor mu?
Kitabın asıl tezi bu zaten.

İki yönü var o zaman militarizmin. Evet, Türkiye uzun zamandır askeri vesayetle idare ediliyor ama toplumun bunda hiç mi suçu yok?
Var tabii.

Ama mevcut durum bundan farklı. Bir değişim söz konusu. Hükümet ve askeriye arasındaki gerilimin toplumda yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gayet ortada durum. Biri referandum olmak üzere kaç seçim geçti bir şekilde, toplum askere direnen bu partiye oy veriyor. Önceden biraz korku da vardı ama şimdi yok. Mesela Almanya ve Japonya’da anti-militarist radikal sol hiçbir zaman seçim kazanmadı. Hep militarizmden yana olan liberal demokrat parti kazandı seçimleri, çok yakın zamana kadar. O yakın zaman dediğim zaman geldiğinde ise Japonya’da militarizm falan bitmişti. Ama Türkiye’de böyle militarizme kafa tutan bir sol hareket falan da olmadı. Mesela Alman sosyal demokratlarının parlemento toplantılarında çok radikal jestleri vardı ama onların sorunu kendilerinin pek radikal olmamasıydı. Temelde bayağı teslimiyetçi ve kapitalizm içinde yaşamaya razı olmuş bir partiydi. Bunun dışında Almanya ve Japonya’da muhalefetin dışındaki ana akım diyebileceğimiz adamların da militarizme değişen derecelerde bir hayranlığı ve razı oluşları söz konusuydu. Mesela o da bizde yoktur.

Nasıl yani?
Türkiye’de büyük çoğunluk askere güveniyoruz der. Bütün anketlerde en güvenilen kurum çıkar askeriye yıllardır ama buradaki durum bu sorunun resmi cevabı budur, resmi cevaptan şaşmayalım başımıza iş açmayalım gibi bir tavırdan kaynaklanmaktadır. Ama alttan altta bir sapma da söz konusudur. Ordusunun arkasından giden katı disinplinli Alman ve Japon mizacının tam tersidir Türk insanının yapısı. AKP’ye kadar ordu, karşısında sert bir muhalif görmedi. Çünkü Türk burjuvazisi tekelci devlet kapitalizminin bir ürünü olduğu için askeriyeyle gayet barışıktı. Anadolu burjuvazisinin ortaya çıkması ve güçlenmesi mevcut sert muhalefetin yerli dayanağını oluşturdu. Ama bu muhalefetin vücuda gelmesinde en az bunun kadar önemli olan bir diğer faktör de uluslararası konjonktürdür. Artık soğuk savaş yok ve artık askeri darbeleri desteklemeyen bir Amerika var. Bu da militarzimin aleyhine gelişen bir durum.

Bu sert muhalefetin oluşum sürecine burjuvazi nasıl adapte oldu sizce? Rolü neydi?
İstanbul burjuvazisi içinde Koçlar devlete en bağlı olanlardır. Sanırım kurdukları işin tabiatı da biraz bunu gerektiriyor. Militarizm meselesinden çok da ayıramayacağımız bu Avrupa Birliği’ne katılım konusunda da Koç ayak sürüdü. Basite indirgersek bunun sebebi iç pazara dayanıklı tüketim malları veren bir üreticinin tek olduğu pazarda rekabet istememesidir. Yakın zamanda gün yüzüne çıkartılan konuşmalarda da görüyoruz ki Rahmi Koç mevcut hükümetin gitmesi gerektiğiyle ilgili oturup fikir teatisinde bulunabiliyor mesela. Bu büyük aileler içinde Eczacıbaşı da değil bir tek Sabancı’dır dünyadaki gidişata uyum göstermeye çalışan. AB konusunda çok daha açık ve taraftardır. Sakıp Bey’in hayattayken Kürt meselesi üstüne söylediği şeyler, arkasından Alparslan Türkeş’in ona haddini bil demesi, kısa zaman içinde Sabancılardan birinin öldürülmesi gibi olayların da gösterdiği gibi Sabancılar İstanbul burjuvazisinden çok bir Anadolu burjuvazisi gibi davrandılar.

Peki, burjuvazinin yokluğunda işi ordu ele alır tezinden yola çıkarak, militarizme karşı direnen bu sert muhalefet ile pek de geçinemeyen bir yerleşik burjuvazinin aslen üstlenmesi gereken rolü üstlenememesinden ötürü uzun vadede bir vesayetten bir diğerine geçmemiz söz konusu olabilir mi?

Olmaz diyemem, olabilir. Ben de zaten bugünlerde hep bu tema üstüne yazıyorum. Bir toplumun demokratik kültür tecrübesi azsa, ki bizim az, o zaman bir vesayetin yerini başka bir vesayetin alması riski artıyor. AKP gibi bir partiyi tabanı ve önderleriyle beraber ele alırsak, onların da kendi militarizmini oluşturması gayri mümkün görünmüyor.

Ne tür bir militarizmden bahsediyorsunuz?
Kendisini İslamın ordusu diye tanımlayan bir orduyla militarizm yapabilir. Düşmanı Kürtler değil, Yahudiler olan bir bir militarizm. O taraftan böyle bir şeylerin oluşması isteyecek olanların sayısı da pek az değildir. Bu kesin olur diye bir şey söyleyemem ama muhtemeldir.

O zaman önümüzde üç alternatif var. Askeri vesayet, karşı vesayet ya da demokrasinin oluşması için burjuvazinin tarihi rolünü üstlenmesi. Siyasal sol nerede duruyor bu denklemde?

Bu konuda hep konuşuyorum. Konuşurken de pek güleryüzlü konuşamıyorum. Bunun sebebi de ortada böyle bir sol olmaması. Türkiye tabiatta iki sağı olup da hiç solu olmayan tek objedir. Böyle başka bir obje de yoktur ve olmamıştır. İşçi partisi ilk kurulduğunda nasıl “ordu gençlik el ele milli cephede” gibi sloganlar atan bir devrimci cephe varsa şimdiki devrimciler de ya orda ya da nötr durduklarını söylüyorlar. Nötr olmak diye bir şey yok tabii, o orada olmak anlamına geliyor. Bu zihniyetten çıkamadı Türk solu.

Ama solun da işi zor. Askere karşı duracak, muhafazakâr kapitalist iktidar partisine karşı çıkacak, burjuvaziyle de mücadele edecek. Bu da “çarşı her şeye karşı” gibi karikatürize bir algılanma biçimine yol açmaz mı?

Karşı olduğu şeyleri ve niçin karşı olduğunu net bir şekilde ortaya koyacak. Ama bu arada bunlarla paylaşabileceği şeyler varsa da sırf onlar yaptı diye reddetmeyecek. Yani kısacası harbi olacak. Çok bilinmedik bir formül bulman gerekmiyor. Dürüst olacaksın ve kendini net bir şekilde topluma anlatacaksın. Şimdi biz tabii böyle bir işe bayağı bir sıfırdan başlamak durumundayız. O yüzden müthiş bir kalabalık beklememek lazım. Az ama doğru şeyleri söyleyecek ve bu söylediklerini kanıtlayarak mesafe kat edecek bir sol olabilir ancak. Ben artık böyle toparlayıcı birleştirici bir sol yapalım fikrine falan da kesinlikle inanmıyorum. Bu durumda sayı artıyor ama içten çatışmalar başlıyor. O işten de kimseye bir hayır gelmiyor. Ayrıca belli durumlarda burjuvaziyi desteklersin. Mesela İstanbul burjuvazisi tutarlı bir laisizm savunuyor. Sırf burjuvaya karşı geleceğim diye laisizme karşı çıkmayacaksın ona katılacaksın. Askerin ve Kemalizmin nesine sahip çıkabilirler onu bilmiyorum çünkü mesela oradaki laisizm de hiç tutarlı değil. Bir diktatoryanın otoriteryen enstürmanı sadece. Solcu ne ister? Memlekete sosyalizm gelsin, sosyalistler çoğalsın falan. E şimdi bu sosyalistler nereden çoğalacak? İthal edecek halimiz yok.

Nereden çıkacaklar sahiden?
Buradaki malzemenin içinden çıkacak. Kimdir bunlar? Bunlar şu an AKP’ye oy verenler. Memleketin genel yapısı itibariyle AKP’ye oy verenler, CHP’ye oy verenler ve MHP’ye oy verenler var. Bu son ikisinin sosyalist olmasını beklemek bana bayağı bir hayalperestlik gibi geliyor. Eğer bir sol olacaksa, AKP tabanı dönüşüp sosyalist olacak. Bu da bana imkânsız görünmüyor.

Solun AKP tabanından oluşması konusunda Kürt hareketini nasıl bir yerde görüyorsunuz? Ben orada da çok uzun zamandan beri kemikleşmiş militarist bir yapı görüyorum mesela.
Ben de ve çok endişe verici bir şey bu. Pekâlâ Türkiye demokrasisinin en önemli ağırlık merkezlerinden biri olabilecekken PKK’nın tavrı nedeniyle Kürt hareketi demokrasiye güç katan bir şey olmaktan çıkıyor. Tabii Kürt hareketi en başından böyle bir şey değildi ama PKK en başından beri buydu. 60’lı yıllarda doğu mitingleri başladı, Tarık Ziya, Mehdi Zana gibi genç sosyalist Kürtler o zamanlarda çıktı. Ama 70’lı yıllarda özellikle 12 Mart’tan sonra bir ideoloji etrafında Kürtler ve Türkler denebilecek bir durum pek kalmadı. ABD emperyalizmine karşı silahlı mücadele veren Vietnam ve Kamboçya gibi örneklerden esinlenerek silahlı mücadele vermek için kurulmuş ve bu şekilde adını duyurmuş bir yapı söz konusu. Adına gerilla mücadelesi de desen, silahlı mücadele silahlı mücadeledir ve militer bir yapı, hiyerarşi, disiplin, itaat vesaire getirir. Toplumun hiç mi suçu yok dedin ya, bu, Kürtler için de geçerli bu açıdan. Kürtlerin içinde artık böyle olmasın, siyasal mücadele militer mücadelenin yerini alsın diyenler var. Ama yeterince çok değil maalesef.

MİLİTARİST MODERNLEŞME
Almanya, Japonya ve Türkiye
Murat Belge
İletişim Yayınları
2011, 830 sayfa

21 Kasım 2011 Pazartesi

Gaziantep’ten Boston’a…

Mehtap KIZILTAŞ


Öğrenci seçme ve yerleştirme sınavında İstanbul’da işletme bölümünü kazandım. Bu başarıyı elde etmek çok kolay olmadı. Uzun, istikrarlı, yorucu çalışma saatlerinden sonra bu cümleyi söylemek, şampiyonluk kazanmış sporcu mutluluğu gibi oldu.

İstanbul’a kaydımı yaptırmaya geldim. İstanbul’a ilk gelişim değildi her sene tatil için gelir, bir ay kalırdım. Bu kez ise İstanbul’da kalacaktım, yazı’nı kış’ını baharını yaşayacaktım. İstanbul’da iki yıl okuduktan sonra lisans eğitimini tamamlamak için yurt dışına gitmeyi düşündüm.

Gelecekte daha iyi mevki ve kazanç için en büyük rüyam yurt dışında yapacağım eğitimdi. Bu alandaki tüm kursları, üniversiteleri araştırdım. Aklıma ilk gelen ülkeler tartışmasız Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Kanada oldu. Yaptığım araştırmalardan sonra kararımı Boston şehrinden yana verdim.

Boston, Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachusetts Eyaleti’nin başkenti ve en büyük şehri. Ayrıca New England olarak bilinen Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuzey Doğu Bölgesi’nin de resmi olmayan merkezinde bulunan Cambridge College’de Yönetim İşletmenliği bölümüne kaydımı yaptırdım.

Boston’a gelen göçmenlerin çoğu İtalyan ve İrlanda asıllı. Şuan da Boston, Amerika’da İrlanda kökenlilerin en etkin olduğu şehir olarak bilinir. Gideceğim yerle ilgili araştırmalar yaptım. Renkli bir hayat yaşamak, değişik kültürler ve diller öğrenmek için eğitim döneminin gelmesini heyecanla bekliyordum.

Annem ve babam ise yurtdışına gideceğinden dolayı üzgündü, üç erkek kardeşin en küçüğü olmam ve uzun süre görüşemeyeceğimiz için “seni özleyeceğiz lakin senin geleceğin ve gerçekleştirmek istediğin hedefin” diyerek beni destekliyorlardı. Gideceğim için heyecanlıydım, aslında kimseye söylemesem de biraz da korkuyordum, Türkiye’de Güneydoğunun en gelişmiş şehri Gaziantep’te yaşamıştım. Ailemizde eğitim için ağabeylerim de farklı şehirlerde okumuş eğitimleri bitince yine Gaziantep’e gelip babamla birlikte işyerimizde çalışmaya devam etmişlerdi. Ben ise yurtdışına gidecektim orada farklı renkte, ırkta, kültürde insanları tanıyacaktım.Türkiye’ye yeniden gelirmiydim, gelsem de Gaziantep’te mi, İstanbul’da mı, yaşayacaktım? Bu düşünceler içinde iken hazırlıklarımı tamamlıyordum. Uçuş günüm geldi çattı ve Boston’a uçtum.

Boston’a hava alanına indiğimde heyecandan nefes alamıyordum. Beni ünversite danışmanım karşıladı, kalacağım yurda götürdü. Boston’ın trafik yoğunluğu, dar sokakları,bozuk yolları ve oto park sorunları kendimi İstanbul’da hissettirdi. Yolculuğumuz devam ederken tramvay güzergahlarında ki kırmız, turuncu, yeşil ve mavi renkteki hatlar ile ayrılmış yolların ne olduğunu sordum; kırmızı hat ile Harvard ve Mıt Üniversitesine, yeşil hat ile Boston University ve Boston College’a ulaşabileceğimi, şehirde diğer ulaşım araçları hatta bir çok araba kiralama şirketlerinin olduğunu anlatı. Danışmanım, biz öğrenciler için tramvay ile yolculuğun daha ucuz olduğundan tramvay kullanmamızı önerdi. Şehirde yaptığımız küçük turdan sonra kalacağım yurda ulaştık. Sıcak bir havanın estiği aile pansiyonu atmosferi gibi geldi bana. Görevli kişi odamı gösterdi ve oda arkadaşım ile tanıştırdı. Oda arkadaşım İrlandalı biri idi farklı kültürde, dilde ve dinde biri ile yaşmak güzel olacaktı.

Okulda ilk günler çok hareketliydi değişik ülkelerden dillerden benim gibi öğrenim görmeye gelen yüzlerce kişi vardı. Hocalar kaliteli ve başarılı isimlerdi, alışmak benim için beklediğimden daha kısa sürdü. Bunda en büyük etken yurt dışında Türk Konsolosluğunun bizi yalnız bırakmaması ve ailemin desteği oldu. Burası eğitim kenti neredeyse şehrin yarısı öğrencilerden oluşuyordu. Bölümüm “Yönetim” olduğundan farklı kültür ve desende ki sınıf arkadaşlarımla uyum içinde yaşamak, sorun çözmek, akademik eğitimin yanısıra hayatımızda karışılacağımız sorunlara değişik yorumlar ve çözüm yolları üretmemizi sağlıyordu.

Buraya eğitimin yanısıra renkli bir hayat ve eğlenmek için de gelmiştim şehirde gezilecek başlıca yerleri vardı. Okul ve yurt arkadaşlarımla gittik. Bunların en güzelleri hem karada hem suda giden “amfibik”‘ araç gezintisi ile dikkat çeken Duck Tours, Boston’un en yüksek iki binasından şehri izleyebilceğimiz Prudential Towers and John Hancock Building, şehrin kalbi olan 1857′den kalma tarihi binaların olduğu Newbury Steet caddesini gezdik. Gezilecek görülecek daha bir çok yer var bunları da ileri ki zamanlarda gezmeyi umut edip derslerimizi çalışmaya devam ettik.

Eğitim hayatım halen devam ediyor, burada mutluyum, sorumluluk duygum ve insanlara bakışım farklılaştı. Ama içimde ki özlemde gitgide artmaya başladı. Ülkemden uzakta geçirdiğim ilk senemde bu hasrete dayanmak bana sabrı ve azmi öğreti. Okulumu iyi derece ile tamamlayıp yurdumda mesleğimi icra etmeye karar verdim. Yolun başında ki kararsızlıklarımın yerini aldığım kararlar aldı.

Yaz döneminin yaklaşmasıyla sınavlar, dersler ve projeler hız kazandı. Bu yoğunluktantan kurtulup çok çok özlediğim aileme, anneme koşmak istiyordum. Burada olduğum sürede aileme ve ülkeme olan sevgimin ne denli büyük olduğunu idrak ettim. Tabi annemin yaptığı yemeklerin kıymettini, akşamları babamla ve aağbeylerimle oturduğum sofranın kıymetini… En önemlisi herkesin muhakkak bir vatana sahip olmasının gerektiğini yaşayarak öğrendim. Aidiyet önemli bir olgu, nerde olursan ol bir yere ait olmak oraya dönmek gerek.

7 Kasım 2011 Pazartesi

2 Kasım 2011 Çarşamba

E-KİTAP 2011 Konferansı

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi

E-kitap yayıncılığının topluma, sektörlere ve kütüphanelere olan yansımalarının ele alındığı “E-KİTAP 2011 : Bütünden Parçaya Yeni Felsefeler Yeni Sektörler” adlı konferans 26 Ekim 2011 tarihinde, Marmara Üniversitesi Rektörlük Binası Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi, Selekt Bilgisayar (Reeder), Marmara Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü ve Marmara Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı’nın işbirliğiyle düzenlenen ve yoğun ilgi gören konferans, ilgili tüm kesimler için bir buluşma ve paylaşım ortamı niteliği taşıyordu.

Günümüzde “Dijital Yerli” olarak nitelendirilen gençlerin ve özellikle üniversite öğrencilerinin yoğun katılımının olduğu konferansta; e-kitap yayıncılığının tarihsel gelişimi, e-kitap teknolojileri ve yarattığı yeni sektörler, yeni yaklaşımlar ortaya konularak, bu gelişmeler ışığında, Türkiye’deki e-kitap sektörünün yapısı, sorunları ve geleceği masaya yatırıldı. E-kitapların kütüphanelerdeki uygulamalarının da ele alındığı konferansta, ülkemizde e-kitap konusunda faklı çalışmalar yürüten firmaların uygulamaları tanıtıldı, gelecekteki projeleri paylaşıldı.

Konferansa, farklı sektörlerden ve akademik çevrelerden katılan konuşmacıların çeşitliliği ise, e-kitapların yaşam içerisindeki yerini göstermesi açısından anlamlıydı: Prof. Dr. Hamza KANDUR (Marmara Üniversitesi), Adnan KURT (Alt Kitap Sayısal Yayınevi) Ayşegül SAKARYA (Bloomberg Businessweek Türkiye Dergisi), Kenan KOCATÜRK (Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri), Dr. Mehmet İNHAN (EBİ, İdefix Firması), Uygar SARAL (Reeder, Selekt Bilgisayar), Doç. Dr. Tuba KARATEPE (Marmara Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü), Kıvanç ÇINAR (Overdrive-Türkiye), Serap ÖZYURT (Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi), Serdar KATİPOĞLU ( HiperLink, HiperKitap )

Konferansın, “E-Kitabın Yarattığı Sektörler” adını taşıyan ilk bölümünde; e-kitapların tarihsel gelişimi, yayıncılık sektörü ve toplum için sunduğu olanaklar ele alınarak, Türkiye’deki e-kitapların bugünü ve geleceğine ilişkin değerlendirmelere yer verildi. Sektörde yaşanan sorunlar ve çözüme yönelik öneriler paylaşıldı. Konuşmacılar, e-kitapların yeni bir mecra olmasına rağmen, çok hızlı biçimde yaygınlaştığını ve çeşitlendiğini, bu gelişmelerin beraberinde çok farklı uygulama ve teknolojileri de ortaya çıkardığını ancak tüm bunlara rağmen metin-okur ilişkisinin hep var olduğunu, olacağını ifade ettiler.

Yayıncılığın e-kitapların gelişmesi ile ortam, araçlar ve süreçlere farklı ve yeni bakışlar gerektirdiği belirtilen konferansta; Türkiye’de e-kitap sektörünün yaşanılan sorunlara rağmen önemli bir gelişme potansiyeli taşıdığı, gençlerin bu alanda önemli bir teşvik edici bir unsur olduğu, sektörün önündeki engellerin ortadan kaldırılması için konuyla ilgili tüm kesimlerin işbirliği geliştirirerek, başta Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve diğer kamu kurumları ile birlikte ele ele vererek sorunları çözmesi gerektiği vurgulandı. Basılı kitaplarda %8 olan KDV’nin, e-kitaplarda %18 olmasının bir çelişki olduğu ve bu durumun fiyatlandırmaları da etkileyerek e-kitap sektörünün gelişmesinin önündeki önemli engellerden biri olduğu belirtildi.

Son günler de gündemde olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın FATİH Projesi kapsamında öğrencilere dağıtmayı planladığı tablet bilgisayarları konusundaki gelişmeleri değerlendiren konuşmacılar, bu sürecin çok boyutlu olarak ele alınıp, konuyla ilgili tüm kesimlerin katkıları ile yaşama geçirilmesi gerektiğini, 14 ila 20 milyon dolarlık bir pazar oluşturacak böylesi büyük bir projenin fırsatlar kadar tehditler de içerdiğini, özellikle “içerik” açısından özgür ve esnek bir yaklaşımın olması gerektiğini vurguladılar.

Kütüphanelerde Mobil Kitap ve E-Kitap Uygulamalarının Geleceği” başlığını taşıyan ikinci bölümde ise; e-kitapların kütüphane ve bilgi kurumlarındaki yansımaları, konuyla ilgili kütüphane uygulamaları, bu alanda dünyada ve Türkiye’de faaliyet gösteren firmaların teknolojik çözümleri ile gelecekte beklenen gelişmeler ele alındı. Bu bölümde katkı sunan konuşmacılar; e-kitapların kütüphanelerin kaynak ve hizmetleri için farklı ve çok boyutlu yenilikler içerdiğini, yeni okurlar, yeni okuma biçimleri, yeni kaynak türleri ve süreçler yaratarak, bilgiye erişim açısından demokratikleşme ve özgürlük sınırlarını genişlettiğini, okurların okuma süreçlerine daha aktif biçimde katılarak daha etkileşimli deneyimler yaşadıklarını belirttiler. Tüm bu gelişmelerin okuma alışkanlığının azalması anlamına gelmediği, kitabın her zaman bir ihtiyaç olarak var olacağı, ancak e-kitapların bu sürece yeni olanaklar sunmakta olduğu dile getirildi. Kütüphanelerdeki bu eğilimlerin, teknoloji üreten firmaları da bu alanda yeni çözümler ve hizmetler üretmeye yönelttiği, böyle bir yönelimin de kütüphanelerin hizmetlerinin çeşitlenmesi olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.

Konferans Türk Kütüphaneciler Derneği (TKD) İstanbul Şubesi Başkanı Mehmet Manyas’ın yaptığı kapanış konuşması ve katılımcılara plaket verilmesi ile son buldu.

Türkiye’de e-kitap yayıncılığının sorunları: Telif hakları ve kazanç modeline ilişkin sorunlar, adil ve şeffaf bir hak yönetimi modeli ihtiyacı, Türkçe e-kitap sayısının azlığı, fiyatların göreceli olarak yüksekliği, Yazar-yayıncı ilişkilerindeki belirsizlikler, e-kitap formatının gerektirdiği yeni ilişki biçimlerini içeren yayın sözleşmeleri ihtiyacı, yazarların e-kitap yayınlama konusundaki isteksizlikleri, fiyatlandırma, vergilendirme (%18 KDV), henüz bir standartklaşmanın olmayışı, bağımsız denetim ihtiyacı, e-kitap okuyucu cihaz fiyatlarının yüksekliği ve çeşit azlığı, dağıtım platformlarındaki yetersizlikler, e-kitap ve ilgili teknolojiler, araçlar hakkındaki bilgi eksiklikleri.

www.istanbulkutuphaneci.org 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...