25 Temmuz 2011 Pazartesi

Kadıköy Üzerine


Hikmet Temel Akarsu

İstanbul’un tarihi semtleri hakkında hazırladığı monografileri ile dikkat çeken Orhan Türker’in en son kitabı “Halkidona’dan Kadıköy’e” kitapçı raflarında yerini alırken, biz hayatını Kadıköy’de sürdürmüş ve sürdürmekte olanların dimağlarında nostalji ve hüzünle bezeli hatıraları yeniden canlandırdı. Hemen belirtelim, bu kitabı kitaplığımızda, yazarın diğer kitapları olan Osmanlı İstanbul’undan Bir Köşe Tatavla, Mega Revma’dan Arnavutköy’e Bir Boğaziçi Hikayesi, Galata’dan Karaköy’e Bir Liman Hikayesi, Fenari’den Fener’e Bir Haliç Hikayesi, Halki’den Heybeli’ye Bir Ada Hikayesi, Nihori’den Yeniköy’e Bir Boğaziçi Köyünün Hikayesi, Prinkipo’dan Büyükada’ya Bir Prens Adasının Hikayesi, Therapia’dan Tarabya’ya Bir Diplomatlar Köyünün Hikayesi, Antigoni’den Burgaz’a Küçük Bir Adanın Hikayesi gibi kitapların arasına ve fakat en üste ve en ayrıcalıklı yere yerleştirdik. Çünkü bu özenli monografi kişisel tarihimizde önemli yer tutan mekan ve zamanlardan söz ediyordu.

Orhan Türker’in “Halkidona’dan Kadıköy’e” adlı monografisini tarihçiler, mimarlar, şehir plancıları, sosyologlar ve İstanbul aşıklarının dışında Kadıköylülerin bizatihi kendilerine münhasıran tavsiye ederim. İçinde yaşadıkları ve bugün nüfusu milyona dayanmış devasa ilçenin kozmopolit mazisi hakkında derli toplu, dökümanter ve nesnel bilgiler edinmelerinin; bugün bir şehircilik felaketi arzeden Kadıköy’e bakışlarını nasıl etkileyeceğini hayretler içinde göreceklerdir. Geçmişte, İstanbul’un arkaik levanten semtleri Şişli, Pera, Galata, Arnavutköy, Tarabya, Prens Adaları ve diğerlerinin ötesinde Kadıköy’de nasıl kendine özgü bir kozmopolitizmin hüküm sürdüğünü görecekler; kimi zaman önünden umursamazca geçtikleri bazı mekanların mazisi hakkında fikirler edindikten sonra belki de yaşam alanlarının bugün içinde bulunduğu felaket kentsel tasarımlar ve kullanımlar konusunda seslerini yükselme ihtiyacını duyacaklardır.

Ne yazık ki mimarlık ve şehircilik alanında eğitim almış bir kişi olarak, yaşamımın yüzde seksenini geçirdiğim Kadıköy’ün içinde bulunduğu mimari ve şehirsel düzene kederle; hatta kahrolarak bakmaktayım. Taşıt vandalizminin ciğerlerini delip paraladığı, yeşil alan yoksunu, tabela fetişizminin zirvelerinde, esnaflığa dair çılgın kaosların hüküm sürdüğü, aleladelik ve betonlaşma cehennemi halini almış plansızlık abidesi Kadıköy’de bir zamanlar hüküm sürmüş nazende, narin yaşamların varlığından haberdar olmak belki birilerine tesir edebilir. Belediyesini çoğunlukla muhalefete teslim etmiş; belki de bunun acılarını yaşayan, aydın, entelektüel ve iyi eğitimli insanların yaşadığı, kilometrekareye bin yazarın düştüğü Kadıköy’ün insanları, yaşadıkları kentsel felaketlerden korunmak için bu tür kitaplara daha fazla ilgi göstermeli, çevrede kalakalmış tarihsel envantere daha çok dikkat etmeli, göz gezdirmeli… O vakit dünyanın -bana göre- en güzel ilçesi olan Kadıköy, rant, betonlaşma ve kapitalist vandalizm tuzaklarından kurtulup yeniden o nazende, yaşanılası, masalsı haline dönme fırsatını bulabilecektir. İşte bu tür dilekler sözkonusu olduğunda Orhan Türker gibi ciddi ve alçak gönüllü araştırmacıların yaptıkları işin değeri ortaya çıkmakta.

Orhan Türker kitabında bize sadece Kadıköy’in tarihi, coğrafyası, doğal güzellikleri, kültürel gelişimi ve özellikleri hakkında bilgi vermiyor. Kimi zaman demografik istatistikler aracılığıyla nüfus hareketlerini sayısal olarak sergiliyor. Etnisite mensuplarının azalış çoğalış debilerini; isim listelerini, ikametgah adreslerini, icra ettikleri mesleklerini, ticarethanelerinin adreslerini ve telefon numaralarını dahi vererek gösteriyor. Hatta mübadele sırasında okullardan alınan tasdiknamelerin listelerini bile veriyor. Böylece kitabı bir nostaljik ağıt olmak noktasından çıkıp; bilimselliğe yönelmiş bir mikro sosyoloji çalışması haline dönüşüyor. Eser, kaynak kitap niteliğine erişiyor.

Orhan Türker’in kitabı her ne kadar bilimselliğe ve kayıt tutuculuğa önem veren bilimsel bir monografi gibi gözükse de anlatmayı seçtiği mekanlar ve anekdotal ögeler aracılığıyla alttan alta duygusal imalar da yayıyor. Oradan çıkarıyoruz ki Orhan Türker, kendi çocukluğunun da geçtiği nostaljik Kadıköy’ü, Moda’yı, Şifa’yı, Kalamış’ı; şimdi yitirilmiş olan, o eski zamanların kozmopolit yaşamını özlüyor. Böylece eseri kimi pasajlarından taşan duygusallıklarla beraber nostaljik bir ağıta dönüşüyor. O ağıt içerisinde Kadıköy’ün eski Rum ahalisine büyük ehemmiyet veriyor Orhan Türker. Milattan Sonra 451 yılında Azize Eftimia Kilisesi’nde yapılan büyük toplantıda Hristiyan aleminin kaderinin Kadıköy’de çizilmesinden başlayarak Rumların bu kentin tarihindeki vazgeçilmez yerini vurguluyor ve beraber yaşama koşullarını yitirdiğimiz bu kadim dostlarımızın yokluğuna, göçüp gitmelerine ağlıyor.

Orhan Türker’in yaptığı türden çalışmalar, monografiler çoğalmalıdır. Başka başka kentler, yöreler için de yapılmalıdır. Bu tür çalışmalar insanların kardeşlik içinde yanyana yaşama isteğini de geliştiren özellikler taşıyor. Sanırım bu çağda böyle güdülere çokça ihtiyacımız var.

İstanbul özelinde olmak üzere Orhan Türker’in ilgi alanında göz doldurucu bir külliyat ve arşiv oluşturduğunu görmekteyiz. Bu kayıt düşme ve kayıt koruma çabasının yaygınlaşması tüm bu açılardan dolayı çok yararlı olabilir.

Orhan Türker’in Halkidona’dan Kadıköy’e adlı kitabının özenli bir edisyonla, kaliteli kağıda, özgün tasarımla basıldığını görmek çok güzel. Kitapta yer alan kimi illustrasyonlar, eski zaman fotoğrafları ve resmi belgeler çoğalsa daha da iyi olur. Fakat bu denli güzel düşünülmüş ve özenli tasarlanmış bir kitapta yayınevinin paraya kıyıp bir fakülte talebesine beş-on lira verip son okuma yaptırmaması olacak şey değil. Sel Yayıncılık’ta bu sorun var. Daha önceki kitaplarında da bu uyarıyı yapmıştım. O nedenle bu kez daha sert davranma hakkımın olduğunu düşünüyorum. Butik yayıncılık yapan yayınevlerinde hele hele bu dijital çağda tek bir düzeltiyi bile kabul etmiyorum. Eleştiriyorum. Üstelik burada son okuma olayı o denli göz ardı edilmiş ki kimi sayfaların başında yer alan “master”larda Halkidona’dan Kadıköy’e kitabının değil, yazarın başka bir kitabının adı geçmekte: Antigoni’den Burgaz’a… Sanırım bu güzel kitaba layık değil bu tarz dikkatsizlikler.

Bu eleştirilerimizin müteakip baskılarda düzeltileceğinden eminiz. Ama yine de, bir koleksiyon ve arşiv nesnesi olacak bu güzel monografiyi, sahip olduğu güzel tarihsel kaydedicilik yanı ve içerdiği değerli bilgiler uğruna bir an evvel edinmekte yarar var.

Halkidona’dan Kadıköy’e
Orhan Türker
Sel Yayıncılık


18 Temmuz 2011 Pazartesi

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Propaganda Araçlarından Hayyeale‘l-Felâh Risalesi

Taner ASLAN, Aksaray Üniversitesi
Turkiyat Arastirmalari Dergisi
No: 29; Bahar 2011

II. Meşrutiyetin ilanından sonra halkın meşrutiyet, meclis, hürriyet, cemiyet, kanun gibi kavramlara vakıf olmadığının anlaşılması üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti halkı aydınlatmak için Hayyeale‘l - Felâh Risalesi’ni hazırlatmıştır. Bu risale, cemiyetin kullandığı propaganda araçlarından biridir. İmzasız olarak 1326’da Selanik’te basılan risale, şekil ve muhteva açısından incelenmiştir.


Yakınçağ tarihimizin en dikkate değer siyasî oluşumu ve hareketi olma özelliğini muhafaza eden İttihat ve Terakki Cemiyeti, açık olan bir değişime uyabilecek fennî bir yönetim biçimini tesis etmek (Hanioğlu 1981: 607), meşrutî bir hükümet kurmak, genel bir ıslahat vücuda getirmek (Şura-yı Ümmet 1903: 3); diğer bir ifadeyle Abdülhamit’i devirerek meşrutiyeti ilan etmek; adalet, hürriyet ve eşitliği sağlamak maksadını Ohri’de başlattığı askerî bir hareketle 1908’de gerçekleştirmiştir.

Cemiyet, kurulduğu andan mutlu sona ulaştığı ana kadar Abdülhamit’in ‘istibdadî’ idaresini yıkarak, anayasal bir düzen kurma düşüncesini basın yayın faaliyetiyle kamuoyuna duyurmaya çalışmıştır. Cemiyetin önde gelen isimlerinden Mehmet Murat, Mizan gazetesinde neşrettiği Iyd-ı Millî (Millî Bayram) isimli yazısında; Abdülhamit idaresinin milleti cehalete mahkûm ettiği, her türlü gelişmeden mahrum bırakarak sefalete düşürdüğü iddiasında bulunmuştur (Mehmet Murat 1897: 1). Ona göre, meşrutiyetin ilan edilmesiyle Abdülhamit’in ‘istibdat’ rejimi son bulacak ve memleketin yeniden tensik ve ihyası temin edilebilecekti. Bu düşünceden hareketle hürriyet ilan edilmiş ve memlekette bir bayram havası yaşanmıştır1. Erkan-ı Harp Binbaşı Yanyalı Vehip Bey, meşrutiyetin ilanı günü Manastır’da Hürriyet Meydanı’nda toplanan halka; meşrutiyet idaresinin ve meşveretin milleti insan gibi yaşatacağına, adalet, müsavat ve uhuvvetin meslek-i esasları olduğuna ve devletin terakkisini Kanun-i Esasi’nin temin edeceğine dair bir konuşma yapmıştır (Ahmet Refik 1324: 84-86). Cemiyetin 39 maddeden oluşan beyannamesinde de bu hususa yer verilmiştir.2

Cemiyet, ‘istibdadı’ devirip meşrutî bir idare tesis etmekle ‘hürriyet-i tammeye mazhar’ bir teşkilat vasfını kazanmıştır (Selim Kohen 1328: 43). Meş- rutiyetin ilanından sonra memlekette düzeni sağlamak, Kanun-i Esasi’yi harfiyen tatbik etmek, vatanın istiklal ve bekasını temine çalışmak cemiyetin tek gayesiydi (İkdam 1324: 3). Ancak maksadın, ‘adat ve kavanîn-i Osmaniye dâhilin-de’ hareket etmek olsa da zamanla meşrutiyetin umdelerinden tedricen ayrılındığı görülmüştür (Hasan Amca 1958: 49).

Meşrutiyetle adaletin ve uhuvvetin sağlanamaması, memleketin asayişinin ve malî istikrarının temin edilememesi; bunların yanında İttihatçıların adım adım ‘halka muvazi istikamet’ten ayrılışları hoşnutsuzluğun giderek artmasına yol açmıştır (Hasan Amca 1958: 60). Ayrıca devlet memurlarının özellikle taşradaki vergi memurlarının, herkesin gelirine göre vergi tahsil edilmesi anlayışından uzaklaşarak, halka kötü muamelede bulunmaları, halkta meşrutiyet idaresine ve cemiyete olan güveni sarsmıştır (Ali Cevat 1960: 13-14). Esasında meşrutiyet karşıtı muhalif bir hareketin baş göstermesinde, cemiyetin tekelci ve başka hiçbir siyasî teşekkül ve şahıslara hayat hakkı tanımayan tavrı önemli etken olmuştur (Birinci 1990: 31-33). Bunun yanı sıra, memur terfilerinin keyfi yapılması (Bayur 1991/III: 90-91), Bâb-ı Âli ve devlet bürokrasisinde iltimasın olması (Alkan 1992: 116), istenmeyen memurların kadro dışı bırakılması hoşnutsuzlu- ğun temelinde yatan diğer gelişmelerdir (BOA, Sadrazam Kamil Paşa Evrakı, 86/32-3186). Bu gelişmeler sonucunda cemiyet, muhalifleri ve muasırlarınca ‘otoriteryanizm’ bir idare tesis edildiği öne sürülerek tenkit edilmiştir (Tunçay 1992: 36-41).

Meşrutiyetin ilanından sonra, memleketin iç ve dış sorunlarının ortadan kalkacağını düşünenler, çok geçmeden ümitsizliğe düşmüşler, seslerini yeni idareye duyuramayanlar muhalif bir oluşum içine girmişlerdir. Artan tepkiler Ahrar, Hürriyet ve İtilaf gibi siyasî oluşumların meydana gelmesine, Hizb-i Cedid, Halaskar Zabitan ve 31 Mart gibi somut hadiselerin patlak vermesine yol açmıştır. Cemiyet, kendisine ve meşrutiyete karşı muhalif hareketlerin başlamasını kendinde aramamış, bunu meşrutiyet ve onun ilkelerinin halka tam manasıyla anlatılamamasında görmüş 3, halka meşrutiyeti anlatmak maksadıyla üyelerinin bir kısmını bu işle görevlendirmiş (Tarcan 1946: 43), halkın aydınlatılması için muhtelif yerlere tahsil görmüş vaiz, kadı ve müftü tayin etmiş (BOA, DH.MUİ,63/36), ayrıca meşrutiyetin ilanından önce başvurulan neşriyat faaliyetlerine de ağırlık vermiştir.

...

Makalenin Tamami

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Futbol, Bahis, Şike ve Kapitalizm

Suphi Koray, Mayıs 2010
Marksist Tutum, No: 62
Geçtiğimiz günlerde aralarında ünlü isimlerin de olduğu yaklaşık 50 futbolcu şike yaptıkları iddiasıyla gözaltına alındı ve bazıları tutuklandı. Bu gözaltı furyası oldukça yankı uyandırdı, ancak şike meselesi aslında ilk kez gündeme gelmiyor. Geçmiş yıllarda da gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde şike skandalları ortaya çıkmıştı. Her ne kadar medyada münferit bir skandalmış gibi lanse edilse de şikenin futbolla iç içe geçtiği herkesçe bilinen bir gerçek. 2005 yılındaki Akçaabat Sebat-Kayseri maçı bunlardan sadece biri. Bu maçta kalecinin kendisine teklif edilen 200 bin avroluk şikeyi ihbar etmesi üzerine şike skandalı patlak vermişti. Şikeyi engelleyen kulüp başkanı Veli Sezgin vurulmuş, kaleci ise aylarca kendisine kulüp bulamamıştı. Olaylar üzerine Mecliste bir komisyon kurulmuştu. Bu komisyonun hazırladığı raporda “Türkiye’de şike ve teşvik priminin varlığı şüphesizdir” deniliyordu. Aynı raporda Türk milli takımının da şike yaptığı yer alıyordu.
Keza İtalya’da 2006 yılında ortaya çıkan şike vakasında kulüplerin hakemleri satın almaya çalıştıkları tespit edilmişti. İtalya’nın dünyaca ünlü büyük kulüpleri ağır cezalar almış, Juventus küme düşürülmüştü. Olaya karışan kişilere para ve hapis cezaları verilmişti. Geçtiğimiz günlerde yeni ses kayıtlarının ortaya çıktığı bu şike davası hâlâ devam ediyor. Geçtiğimiz senenin sonunda ise Almanya’da uluslararası bir şike soruşturması başlatıldı. Bu soruşturmada Türkiye’de de bazı maçlarda şike yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Nitekim Türkiye’deki şike skandalı da bu soruşturmanın hemen ardından patlak verdi.
Geçmişteki diğer vakaları da düşündüğümüzde şikenin profesyonel futbolla yaşıt olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üstelik ortaya çıkan şike skandalları buzdağının sadece görünen yüzü! Kapitalizmin doğası gereği futbolun profesyonelleşmesi şikeyi de beraberinde getirmiş, futbol pazarı büyüdükçe şikenin niteliği ve niceliği de değişmiştir. Bahis sektörünün devasa boyutlara ulaşmasıyla şike ile büyük vurgunlar elde etmek mümkün oldu. Bire beş veren bir maçta 200 bin lirayla bir milyon lira kazanılabilir. Bunun için kaleci veya hakemlere şantaj ve tehdide kadar çeşitli yol ve yöntemlerle şike yaptırılıyor. Tüm bunlar futbolla mafyanın sıkı bir ilişkiye girmesine de yol açmıştır. Hatırlanacak olursa yakalanmadan önce yurtdışına kaçan Alaattin Çakıcı’ya vize Beşiktaş kulübü tarafından ayarlanmıştı.
Futbolun masum ve eğlenceli bir oyundan uzaklaşıp kelimenin kötü manasıyla profesyonelleşmesi kapitalizmin eseridir. Çayırlarda mütevazı bir eğlence olarak başlayan futbol, bugün milyarlarca insanın izlediği milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun haline geldi. Çayırların yerini görkemli futbol stadyumları, amatör takımların yerini artık birer şirkete dönüşen futbol kulüpleri, seyircilerin yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizm futbolu da küreselleştirip muazzam bir kâr aracı haline getirdi.
Bugün futbolun 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılında 3,9 milyar avroluk gelir elde etti. Listenin üst sıralarında yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon avro civarında. Emperyalist piramidin üst basamaklarındaki ülkelerin takımları en zenginler listesinde de başı çekiyorlar.
Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
Futbol kulüplerinin en önemli gelir kaynağını yayın haklarından elde ettikleri paralar oluşturuyor. En zengin 20 kulübün yayın haklarından elde ettiği gelir 1,6 milyar avroya yaklaştı. Türkiye’de ise bu sene başında yapılan ihaleyi 321 milyon TL ile yine Digiturk kazandı. Havuz sistemi uygulamasına göre her sene olduğu gibi buradan aslan payını yine dört büyükler alacak. Yayıncı kuruluş ihaleyi bu kadar yüksek bir bedelle aldığına göre dekoder satışlarından ve reklam gelirlerinden büyük kârlar elde edecek. Derbi maçında geçen bir reklâm bandının bedelinin 2009’da 65 bin TL olduğunu düşünürsek, medya şirketlerinin naklen yayın ihalelerine neden bu kadar büyük meblağlarda sermaye yatırdıklarını daha kolay anlarız. Öyle ya, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez! Milyarlarca kişinin izlediği dünya kupası maçlarında çok daha büyük paralar dönüyor. 2006 dünya kupasında yayın haklarından 1 milyar avro gelir elde edildi, bu rakamın bu sene 1,2 milyara çıkması bekleniyor. Bir ay gibi kısa bir sürede sadece TV yayınlarından bu kadar gelir elde edilmesi futbolun bacasız sanayi sıfatını yeterince hak ettiğini gösteriyor.
Medya tekellerinin yanı sıra spor giyim tekellerinin de gözü futbol maçlarında ve futbolcularda. Kendi reklâmlarını yapmaları için yıldız oyunculara milyonlarca dolar verebiliyorlar veya sponsor olabilmek için kesenin ağzını sonuna kadar açıyorlar. Ama ürünlerini üreten işçilere karşı hiç de cömert değiller. Uzun çalışma saatleri karşılığında işçilerin payına düşen düşük ücret ve yoksulluk oluyor. Yıldız futbolcu sahada 90 dakika terleyip milyonlar kazanıyorken, saatlerce çalışıp ay sonunu getiremeyen yoksul işçi onu televizyonda izlerken yorgunluktan uyuyakalıyor. Yoksul emekçi ailelerden gelen yıldız futbolcuların sınıfsal kökenleri ön plana çıkartılıp pazarlanır. Dünyanın bir numaralı futbolcusu Messi’nin babası fabrikada işçi, annesi gündelikçidir. Zidane bir göçmen çocuğudur, Beckham ise İngiltere’nin bir varoş semtinde dünya gelmiştir. Böylece işçilere şu mesaj verilir: “Siz de yapabilirsiniz! Siz de milyonlarla oynayabilirsiniz.” Hem taraftarlarla futbolcular arasında sınıfsal bir bağ kurulur, hem de sınıf atlama hayalleri pekiştirilerek milyarlarca taraftar kapitalizmin gönüllü savunucuları haline getirilir. Yıldız futbolcular ilâh mertebesine çıkartılır. Onlar ilâhlaştıkça, işçiler köleleşir.
Kulüplerin diğer önemli gelir kaynağını ise maç hâsılatları oluşturuyor. On binlerce kişilik stadyumları dolduran taraftarlar, tuttukları takımın kasasına milyonlarca lira akıtıyorlar. Örneğin Avrupa’nın en zengin 20 kulübü 2008-2009 sezonunda bilet satışlarını %3,5 artırarak 1 milyar avroluk gelir elde etti. Krize rağmen taraftarların statları doldurmaları futbolun hem ekonomik açıdan hem de ideolojik açıdan burjuvazi için ne kadar etkili bir araç olduğunu gösteriyor. Taraftarlar sadece bilet değil, takımlarının formalarını, kaşkollerini, şapkalarını da satın alarak kulüplerin büyük kazanç elde etmelerini sağlıyorlar. Türkiye’deki üç büyük takım, fiyatı 100 TL’yi bulan formalardan yüz binlerce satabiliyor. Adı dünyanın dört bir yanında bilinen takımların ve star oyuncularının formaları ise çok daha büyük gelir getiriyor. Örneğin, geçen sene Ronaldo’yu 94 milyon avroya transfer eden Real Madrid, 85 avrodan sattığı 1 milyon 200 bin formadan 102 milyon avro kazanmıştı. Baş döndürücü rakamların döndüğü transfer borsası ve şapka, kaşkol, forma vs. ürünlerin gelirleri, futbolun başlı başına bir endüstri haline geldiğinin başka bir kanıtıdır. Kulüpler birer şirket haline geldikleri için borsadaki yerlerini de almış bulunuyorlar.
Şike kaçınılmaz
Pasta büyüdükçe pastayı yiyenlerin tamahkârlığı da doğal olarak artıyor. TV gelirleri, reklam gelirleri, maç hâsılatları onların gözünü doyurmak bilmiyor. Futbol endüstrisinin patronları milyarlarca insanın tutkusu ve bağımlılığı haline gelen bir oyundan nasıl daha fazla kâr elde edebileceklerinin derdindeler. Bunun kaçınılmaz sonucu bahis sektörünün alabildiğine büyümesi ve yaygınlaşması oldu. Bahis bütün spor dallarında oynanıyor. At yarışı, horoz dövüşü, tazı yarışı gibi sadece bahis odaklı etkinlikler de düzenleniyor. Hatta Nobel ödüllerinden seçim sonuçlarına kadar akla gelebilecek her türlü konuda bahis düzenlenebiliyor. Fakat hiçbirisi futbolunki kadar çok insana ulaşmıyor ve hiçbirisinin pazar hacmi futbolunki kadar büyük değil. Futbol endüstrisinin yan sanayisi gibi çalışan bahis sektörü bu yüzden burjuvazinin iştahını kabartıyor.
Tahmini rakamlara göre bahis sektörünün büyüklüğü 1 trilyon doların üzerinde. Bunun yaklaşık dörtte birini 227 milyar dolarla futbol maçları üzerine oynanan bahisler oluşturuyor. Bunun önemli bir kısmı illegal bahis olduğu için sağlıklı rakamlara ulaşmak mümkün değil. Türkiye’de yasadışı yollarla oynanan bahis miktarının bir milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Devlet bu pazarı kendi kontrolü altına alabilmek için gerekli yasal değişiklikleri 2004’te yaptı ve internet üzerinden yurtdışına giden paranın bir kısmının “İddaa” üzerinden kendi kasasına akmasını sağladı. İddaa, internetin gelişimi ve bayi sayısının her geçen gün artmasıyla çok daha kolay biçimde oynanabilir hale geldi. Her caddede bir İddaa bayii bulmak mümkün. Bayilik için sırada bekleyen binlerce kişi var. İddaa oynayan kişi sayısı arttıkça gelir de arttı. Gelir artıkça da bayi ve oynayan sayısı arttı. Hazine ve futbol kulüplerinin kasaları doldu. Pastanın büyük dilimi devlete ve sanal bayi hakkı elde eden holdinglere gidiyor. Futbol kulüplerine de gelirin yaklaşık %10’u düşüyor. Son beş yılda İddaa’dan 10,2 milyar gelir elde edildi; bunun 670 milyonu futbol kulüplerine verildi. Kulüplerin bahisten kazançları sadece bununla da sınırlı değil. İddaa’nın sanal bayi hakkını alan firmalar bazı futbol kulüpleri ile sponsorluk anlaşması imzalıyorlar. Kulüpler buradan da ekstra kazanç elde ediyorlar. Bahis sektörü ile futbol bu kadar iç içe geçince ve mevzubahis milyarlarca liralık bir pazar olunca şike kaçınılmaz oluyor. Şike yapanların amacı artık takımlarının kazanması değil, gerekiyorsa sahada kaybetmek ama bahiste kazanmak!
Spor-toto, sayısal loto, milli piyango, İddaa gibi yasal şans oyunlarına genel bir ilgi artışı söz konusu. Yasal şans oyunlarının 2007 yılında yaklaşık 5,2 milyar lira olan toplam hâsılatı %20 artarak 2008’de 6,2 milyar liraya yükseldi. En büyük ilgi ise İddaa’ya. Kurulduğu 2004 yılından bu yana meraklısı her gün artıyor ve bugünün rakamları İddaa’nın nasıl bir çılgınlık boyutuna ulaştığını gösteriyor. İddaa’da elde edilen toplam hâsılat 10 milyarı geçmiş bulunuyor. Üstelik bunun 3 milyara yakın kısmı ise 2009 yılında elde edilmiş. Başlangıçta yüz binlerle sınırlı olan oynayan sayısı bugün 3,5 milyona ulaşmıştır. İnternetteki sanal bayilerin yanı sıra Türkiye genelinde 5 bin civarında bayi mevcuttur. Bununla da yetinmeyen devlet alışveriş merkezlerine, stadyumlara kuracağı seyyar bayilerle bahis gelirini arttırmayı hedefliyor.
Kurtuluşu şansa bırakma!
Kriz döneminde şans oyunlarına artan ilgiyle burjuvazi bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Hem çok ciddi bir ekonomik kazanç sağlanıyor, hem de krizin belini büktüğü emekçilerin çareyi mücadelede değil şans oyunlarında aramalarına yol açarak kapitalist sistem için bir emniyet supabı oluyor. Her hafta milyonlarca kişi vaktini ve parasını şans oyunlarında harcamaktadır. 2008’de İddaa’ya 2,3 milyar, at yarışına 2,1 milyar, Milli Piyango’ya ise 1,8 milyar TL harcanmış. Haftada 10 ilâ 20 milyon arasında İddaa kuponu oynanıyor. Sanal bayilerin üye sayısı 1,5 milyonu geçti ve bu sayı giderek artıyor. Bu milyonlarca insanın vaktini bahis oynamakla geçirmesi anlamına geliyor.
Herhangi bir bayide ellerindeki kuponları dolduran onlarca genci görebilirsiniz. Oynayanların önemli bir kısmı yoksul gençler. Cumhurbaşkanlığının yaptığı araştırmaya göre halkın yüzde 9’u şans oyunlarına ayda 150 lira ve üzerinde para harcıyor. Üstelik umudunu şans oyunlarında arayan bu grubun yüzde 35,6’sı açlık sınırında bulunuyor.
İddaa’nın Milli Piyango’dan önemli bir farkı var. Piyango bileti alacak kişi biletini alır ve çekilişin sonucunda kazanıp kazanmadığına bakar. İddaa oynayan ise dolduracağı kupon için saatlerini harcar. İddaa konusu futbol olunca zaten sınırlı olan boş vakitler gönül rızasıyla boşa harcanmış olur. İnternetten, radyodan veya televizyondan maçlar saatlerce takip edilerek bahis kuponunun tutup tutmayacağı heyecanla beklenir. Maç sonucunu tahmin etmek için önceki maç sonuçları araştırılır, futbol maçları düzenli olarak takip edilir, gazetelerin verdiği İddaa ekleri satır satır okunur. Bir minibüste işçi bülteni okuyan birisini görmeniz düşük olasılıktır, oysa İddaa gazetesi okuyan bir işçiyi her yerde görebilirsiniz. Tekel, TARİŞ ya da Akkardan işçilerinin haklı mücadelesini duymamıştır, ama geçen haftanın maç skorlarını, golleri kimin attığını ve başka her türlü detayı size söyleyebilir. İşte at yarışı, İddaa gibi şans oyunlarının işçi sınıfını felç eden yönü budur! Umutlar bir ata ya da maça bağlanır; dertler, sorunlar unutulur; kısa yoldan köşeyi dönme hesapları yapılır. Kapitalist düzen reklâmlarıyla bunu körükledikçe körükler. Uzun çalışma saatlerine, düşük ücretlere karşı mücadele yerine hangi takımın şampiyon olacağı, İdaaa’da hangi maça oynanması gerektiği konuşulur.
Endüstriyel futbol devasa bir pazar olmasının yanı sıra burjuva ideolojisinin hâkimiyetine katkıda bulunan güçlü bir araçtır aynı zamanda. Endüstriyel kapitalist futbol kitlelerin afyonudur. Bahis oyunlarının yaygınlaşması futbolun bu uyuşturucu etkisini daha da artırmıştır. İşçiler, sınırlı boş vakitlerini endüstriyel futbola ayırırken, kapitalizmin iğrenç çarkları dönmeye devam eder. Zihinlerin uyuşturulup esir alınması sayesinde kapitalizm pisliklerini her yere bulaştırır. Hem bahiste, hem sahada kazanan burjuvazi olur. Nazım Usta’nın dediği gibi “kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin canım kardeşim”!

8 Temmuz 2011 Cuma

Pierre Loti'nin Bakışıyla Kudüs

ÖMER ERDEM / Radikal Kitap
1 Temmuz 2011



İçinde ilahi bir harç barındırmayan bir şehir nedir ki? Ne kadar yaşayabilir inançsız bir şehir ve hangi zamanın gözyaşı parlatabilir onu sonsuzda kadar? Eğer, Pierre Loti gibi ‘yalnızca İsa’yı bulmak, alçak gönüllü diğer hacı adayları gibi İncil’de anlatılan İsa’yı, tüm saf ve temiz düşüncelerle bulmak, kalbin içinde onun anısını yaşatmak, sizi teselli edecek tanımı zor bir kardeş gibi onu ruhunuzun derinliklerinde tekrar yaşatmak için’ gitmişseniz bir şehre ve o şehir Kudüs ise, ne olacak şimdi, tam olarak ne olacak? Nasıl yazacaksınız onu. Hangi ışığın altında çizeceksiniz resminizi? Ebedi huzur mu sonsuz hayal kırıklığı mı bulacağınız? Bu yüzden gizli bir iman mı saklar insanlar sevdikleri şehirlere karşı? O, iman varoluşun naturasından mı sızar? Oysa, baştan sona çelişkiler, hayal kırıklıkları, boşluklar ve asıl önemlisi ruhsal kabarışlarla doludur Loti’nin ‘Kudüs’ kitabı. Belki de gittiğinden daha eksik döner oradan!


O göl ki...
Neden mi, nasıl mı? Bir kere, Kudüs’tür bu çelişkilerin kaynağı. Dünyanın hangi şehri, çevresinde oluşan dinler tarihi mitiyle bu kadar çevrilmiştir. Hemen yakınında Lut gölü gibi bir metaforu saklayan ikinci bir şehir mi vardır. O göl ki, bir yandan, dört büyük dinin söylenleri içinde döne döne yoğrulur, her gidişinizde ele geçirilmez havasıyla duygularınızı allak bullak eder. Öyle ya, Kudüs sekiz yüz metre yüksekteyken Lut gölü deniz seviyesinden dört yüz metre aşağıdadır. Bu bile, sadece bu bile insanı asırlarca meşgul etmeye yeter. Dahası, Sodom ve Gomorra’dan, İsa’nın vaftiz edildiği Ürdün Nehri’ne, Eriha çiçeklenişine, Kırk Gün Dağı’na, ‘ne dalış yapılabilinen ne de yüzülebilinen, insanı bir mantar şamandıra gibi suyun üstünde tutan’ suya, o suya takılırsınız. Buna bir de, kitabın yazıldığı zamanı eklerseniz, Kudüs, inadına inadına kendi çağına çeker sizi, sadece Kudüs’e özgü olan dünyanın başka bir noktasında geçersiz kalan bir çağdır o. Oradan, ‘sırtlarındaki hafif ama çok büyük yüklerle, kanatlarını açmış kelebeklere benzeyen’ hacılar geçer durmadan bir de.

Bunca insanın iman ateşiyle koşup geldiği bir şehirde nelere rastlamaz ki Loti? Sıklıkla, Ruslardan, Rus hacılardan söz açar. Yer yer onlara acır. Merhametle bakar. Yoksulluk son bir hamle yaparak sanki iman ateşiyle ebedi doygunluğun peşine düşmüş gibidir. Oysa zavallılar, daha Ekim Devrimi’nin henüz öncesinde savrulup gitmektedirler. ‘Rus köylüleri. Pis ve zavallı bir görünümleri var. Ama bakışlarında imanın parıltısı fark ediliyor. Hep bir ağızdan coşkun bir ilahi söylüyorlar. Bu kutsal topraklarda ölen bir kişi öylesine şanslı ki, insanın ona imreneceği geliyor!..Ah! bu insanların imanı!...’ diye yazar Loti. Lakin bakmayın siz onun böyle yazmasına. ‘Ah! Kudüs, Hıristiyanlar için kutsal, Müslümanlar için kutsal, Yahudiler için kutsal bu yerde gökyüzüne sürekli olarak yakarma ve dua sesleri yükselmekte!...’ demesine bakmayın. Biraz sonra kendisini tutamayacak, ‘Ve Kudüs, buraya ölmek için gelen yaşlılarla dolup taşıyor.’ diyecektir. Ölümle yaşlılık, zamanla geleceksizlik arasında alttan alta bağlantılar kuracaktır.

Kudüs’te, yaşlılar hakkında sık sık konuşur P. Loti. Yahudiler hakkında hiç iyi fikirler taşımaz. Hele yaşlı Yahudileri neredeyse karikatürize eder. ‘Yaşlılar var özellikle, yüzlerinde adi, kurnaz ve aşağılık bir ifade olan yaşlılar…’ demekten alamaz kendisini. ‘İnsanı ürpertecek kadar çirkin , ince, süzgün, sinsi ve içten pazarlıklı’ olarak vasıflandırır Ağlama Duvarı’nın önünde duranları. Kendi tabiriyle bastığı yerler, en az ‘bin yıllık, belki İsa devrinden kalma’ bir yerde nedir Loti’ye aradığı huzuru getirmeyen şey. Acaba, ‘ayrıntıların, inançların ve imparatorlukların kırılganlıklarında’ saklı olabilir mi bu. Yoksa, yoksa, Loti’nin karşılığını bulamayan ruh açlığı mı asıl mesele…

Şiirsel bir üslup
İslam’a duyduğu yakınlıktan bahseder ara ara Loti. ‘Yeni günle beraber güneş açılıp ilkbaharın havasını ılıtmaya başlarken, İslam’ın cazibesi beni gene etkisi altına alıyor’ der. Bununla yetinmez, ‘bir zamanlar İslam’a karşı duyduğum eğilim, onun yaratıcı gücü ve sanatı, ve belki de ileride onu kendime din olarak seçme düşüncelerim, ruhumu sarmalayıp inançsızlıktan koruyacak’ cümlelerini yazmaktan geri kalmaz. Kitap boyunca Loti ve onun mekâna bağlı olarak durmadan değişen iç arayışları, Tevrat, İncil ve Kur’an’ın Kudüs’te kurduğu ilahi atmosfer iç içe geçer durur. Eğer benim gibi bir kez olsun Kudüs ve çevresini gezmiş biri gibi okuyacak olursanız kitabı, yüzyıl öncesinin gözüyle de binlerce yıl evvelini görmeniz mümkün, bu kez Loti’nin yer yer şiirleşen üslubu eşliğinde. Hem Loti’yi bilmem ama, Kudüs asla bitmeyen bir kitap gibi her kitaptan okunmaya değer. ‘İmanla dolu eski çağlar artık sona ermiş olsa’ bile. Loti, her şeyden önce iyi bir tasvircidir ayrıca.

KUDÜS, Pierre Loti, 
Çeviren: H.Erdal Yalt, 
Lotus Yayınları, 172 sayfa

Resim: flickr.com
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...