DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Türkiye’de Vatandaşlık ve Vatandaşlığın Dönüşümü
Sabancı Üniversitesi Ogretim Uyesi Ayşe Kadıoğlu İle Röportaj
Damla ERİM & Hüseyin ESEN / http://www.ekopolitik.org
EKOPOLİTİK: Bugün Türkiye’de ve dünyada gündemi en çok meşgul eden konulardan birisi de “kimlik” konusu. Küreselleşmeyle birlikte ulus devlette yaşanan önemli bir dönüşüm var ve bu süreç kimlik konusunu da tartışmayı beraberinde getiriyor. Kimlik konusu sadece ülkemizde değil neredeyse tüm dünyada öne çıkan gündem maddelerinden birisi. Bu konunun tarihin tam da bu anında birçok farklı coğrafyada eş zamanlı olarak gündeme oturmasının arkasında nasıl bir süreç veya süreçler var?
Ayşe KADIOĞLU: Sizin de belirttiğiniz gibi vatandaşlık ile ilgili önemli kitaplar son dönemde özellikle 90’lı yılların başında çıkmaya başladı ve diyebiliriz ki kimlik konularının tüm dünyada ve akademik çevrelerde göze batan bir şekilde ortaya çıkması yaklaşık son 20 yıllık bir konudur. Bu durum modernitenin bir özelliğinden kaynaklanıyor. Modernitede kamusal alanda gerçekleştirilen bazı aktiviteler vardır ancak bazı şeylerin de özel alana itilmesi, adeta “hapsedilmesi” öngörülmüştür. Bu hapsedilenler arasında dinsel kimlikler, etnik kimlikler, kadın kimliği sayılabilir. Kamusal alana çıktığımızda kadın değilmişiz gibi yapmak veya etnik kökenimizin bir önemi yokmuş gibi yapmak beklenir. Zaten modernitenin bir tanımı da bu değil midir: “okunamayacak bir satıh yaratmak”. Bu özellikle mimaride çok belirgindir. Modern mimari dediğimizde rengini ve ne olduğunu belli etmeyen yapılar geliyor akla. Bu durum insanlar için de geçerli. Yani modernite bazı kimliklerimizin özel alana hapsedildiği bir “maskeli balo” aslında. Tabi geç modern veya post-modern zamanlara geldiğimizde insanların özel alanlarında yaşadıkları kimliklerini kamusal alana da taşımak istediklerini görüyoruz. Günümüzde yaşadığımız süreç işte tam olarak budur. Kimliklerin kamusal alanda var olma talebi. Bu elbette küreselleşme sürecinin de iteklediği bir olgu. Vatandaşlık ve kimlik konularının gündemimizde olması bir yandan da “ulus devlet” kategorisinin de yeniden düşünülmeye ve tartışılmaya başlanması ile ilgili. Küreselleşme ile birlikte ulusal vatandaşlık tanımı zamanla yetersiz olmaya başlıyor.
Ulus devlet bağlamında şöyle bir soru akla geliyor: II. Dünya savaşı sonrasına kadar 1648 Westphalia anlaşmasıyla ortaya çıkan ulusların eşitliği ilkesi ve bu bağlamda ortaya çıkan bir uluslar arası ilişkiler kavramı vardı. II. Dünya Savaşı sonrasında ve 1980’lerle birlikte giderek yoğunlaşan küresel dünya algısı ve ortaya çıkan son derece etkin kurumsal yapılar olması dünyayı farklı algılamamıza sebep oluyor. Küresel ve bölgesel oluşumlar ulus devletlerin birçok hükümranlık haklarını bağlayıcı kararlar alabiliyor veya küresel gelişmelere ulus devletler sınırlarını kapatamıyorlar. Bunun belki de en somut örneği son küresel kriz. Hiçbir ulus devlet ekonomisi krizden etkilenmeden kenara çekilme seçeneğine sahip değil. Buradan yola çıkarak ulus devletlerin işlevsizleşmekte ve böylelikle giderek hükümranlık haklarını bazı küresel ve bölgesel oluşumlara (örneğin Dünya Ticaret Örgütü veya Avrupa Birliği gibi) devrederek ellerinin zayıfladığını ve hatta bir nevi yok olma sürecinde olduklarını öngörebilir miyiz?
Ulus devletler zaman içersinde erir gider mi sorusuna tabi kanaatimce şu aşamada cevap veremeyiz ama şunu biliyoruz ki tam da bu tanımladığımız süreç bugün siyasetin kalbindedir. Siyasi bölünmeler –sivil toplum veya siyasal partiler bağlamında- bu çerçevede ortaya çıkıyor. Siyaset bugün sağcılık – solculuk bölünmesi bağlamında cereyan etmiyor. Temel eksen küreselleşme karşısında alınan tavır olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’de bu durum küreselleşmenin bazı cephelerine olumlu yaklaşanlar ve ulusalcılar şeklinde somutlaşıyor. Ulus devletin aşınmasına aslında çok iyi bir örnek var. 1989 yılında Almanya’nın Schleswig-Holstein eyalet meclisine bir yasa tasarısı sunuldu. Tasarıda Alman vatandaşı olmayan kişilerin de mütekabiliyet kapsamında yerel ve mahalli seçimlerde oy kullanabilmesi önerilmişti. Bu yasa tasarısı eyalet bazında kabul edildi. Hemen arkasından Hıristiyan Demokratlar, seçimlere ancak halkın katılabileceği ve halk / Volk denilen kavramın içinde sadece Almanların olduğu argümanıyla konuyu Anayasa Mahkeme’sine götürdüler ve Anayasa Mahkemesi de bu yasa tasarısını iptal etti. Tabi çok ilginçtir, bu iptalden çok kısa bir süre sonra Almanya Avrupa Birliği (Maastricht) anlaşmasını imzaladı ve bunu imzaladığı anda 3 sene önce Anayasa Mahkemesinin iptal ettiğinden çok daha kapsamlı bir oy kullanma hakkını da otomatikman kabul etmiş oldu. Zira AB’nin bu konuda bir bağlayıcılığı var.
Buradan şu soruya varıyoruz: “Demos yani oy verenler kimlerden oluşur?” Almanya’da bu sorunun cevabı ulus üstü bir anlaşmaya atılan imza ile verilmiş oldu. Bu ilgi çekici bir gelişmedir. Burada ulus devletlerin yok olup olmayacağına bir cevap veremiyoruz ancak önemli bir değişime uğramakta olduğuna şahit oluyoruz. Almanya’da Anayasa Mahkemesinin verdiği karar 2–3 sene içerisinde çöpe atılmış oldu. Bu önemli bir değişimdir. Bugün Türkiye’nin de imza koyduğu farklı anlaşmalar gereği bağlayıcı taahhütleri vardır.
Vatandaşlığın ulustan arındırılması başlıklı makalenizde vatandaşlığın bir gruba / kulübe üyelik tarzından çıkması ödevler ve sorumluluklar yerine haklar ve özgürlükler bağlamında yeniden tanımlanması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Yine aynı makalenizde Türkiye’nin 3 ötekisinden bahsediyorsunuz. Bunları gayri Müslimler ve diğer dinsel nedenler ile dışlananlar; Müslüman olup Türk olmayanlar ve Türkiye’nin kendi geçmişi / Osmanlı ve onu hatırlatan her şey olarak tanımlıyorsunuz. Bu unsurlar dışarıda bırakılınca peki asli vatandaşlar olarak kimler kalıyor. Yani burada sistematik olarak birçok kesimi dışarıda bırakan bir durumdan mı bahsediyoruz?
Biliyorsunuz Baskın Oran bu noktada Türkiye’nin WASP’ı (White, Anglo-Saxon, Protestant - ABD’nin temel unsuru olarak anılan Beyaz – Anglo Saxon – Protestan kimliklerinin kısaltılmış hali) olarak LAHASÜMÜT kavramından bahsediyor. Yani Laik, Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk olanlardan oluşan bir asli unsur… Ben makalemde Türkiye’deki vatandaşlık tartışmasının kendine özgü bir tarafını öne çıkartmaya çalıştım. Benim makalemde “ötekiler” olarak tanımladığım pek çok grubun bugün Türkiye’de vatandaşlık sertifikaları vardır ve kâğıt üzerinde vatandaştırlar. Fakat vatandaştan kastımız sadece sertifika sahibi olanlar değil aynı zamanda haklara da sahip olanlar. Haklar açısından baktığımızda vatandaşlık sertifikasına sahip olanlardan bazılarının kimi haklardan faydalanamadıklarını gözlemliyoruz. Örneğin Türkiye’de çok tartışılmış bir konu olarak gayri Müslim azınlık vakıflarının mal edinme ile ilgili problemleri vardır. Mal edinme hakkı temel bir haktır ancak bundan mahrum olmuşlardır. Bunun dışında Kürt kökenli vatandaşların 1991 yılına kadar ana dillerinde konuşmaları yasaktı. Bugün hala Kürtçe bir pankart astıklarında polis onu indirebiliyor. 2000’li yıllara geldiğimizde sadece Kürtçe konuşmak değil aynı zamanda kurs açmak, televizyon, radyo yayını yapmak gibi konular da gündene geliyor. Bunları da vatandaş olmanın temel hakları olarak görmek gerekmektedir.
Yine bir diğer ötekimiz olarak makalede de bahsettiğim Türkiye’nin kendi mazisi, Osmanlı hatırası ve onu hatırlatan her şey geri kalmışlık sembolü olarak görülüyor. Böylece başörtülü kadınların bundan kurtulmaları ve bir anlamda böylelikle “özgürleşmeleri, modernleşmeleri” bekleniyor. Türkiye’de yetişkin başörtülü kadınların üniversite eğitiminden mahrum olduklarını görüyoruz. Bu durumda insanlar şunu söyleyebiliyorlar “başörtüsünü çıkartırsa mahrum olmayacak”. İşte bütün sorun da bu zaten; insanlar o kimlikleri ile kamusal alanda var olabilmek istiyorlar. Şu çok enteresandır: Avrupa ülkelerinde başörtüsü konusu üniversite düzeyinde tartışılmıyor. Türkiye’de türban konusunu tartışırken yetişkin kadınlardan bahsediyoruz oysa Fransa’daki tartışma ilk ve orta dereceli okullarla ilgili bir tartışmadır. Fransa’da üniversiteye bir kadının başörtülü olduğu için sokulmaması gibi bir durum söz konusu olamaz. Sizin en başta sorduğunuz Türkiye’de vatandaş kimdir sorusuna dönersek herkes vatandaş aslında. Ancak bu durum bir yandan da bazı şeyleri maskeliyor. Çünkü vatandaşlık sertifikaları var ama bazı haklardan mahrumlar. O yüzden vatandaşlığı bir üyelik değil de bir haklar dizisi olarak düşünmeye başlamak gerek. Örneğin Yunanistan’da vatandaşlık tartışması bambaşka bir zeminde gerçekleşiyor. Yunanistan’daki temel tartışma vatandaşlığa kabul etme ve vatandaşlıktan çıkartma üzerinde odaklaşıyor. Yani Yunanistan’da sertifikanın verilmesi noktasında problem var. Türkiye’de ise sertifikanın verilmesi konusunda Yunanistan’daki kadar büyük bir problem yok. Vatandaşlıktan çıkartma da uygulanıyor ancak Yunanistan’daki kadar sık uygulanan bir politika değil. Örneğin Batı Trakya’daki Müslümanlar belli bir süre Yunanistan’dan uzak kaldıkları zaman “ulusal bağları gevşemiştir” deyip vatandaşlıktan çıkartılıveriyorlar ve yıllarca da (1998’deki yasa değişikliğine kadar) bunu yaptılar. Bu durum Almanya için de geçerlidir. Orada da vatandaşlık sertifikasını almak, özellikle 2000’deki yasal değişikliğe kadar, oldukça zor bir uygulamaydı. Sertifikayı alamayınca tabi haklardan da mahrum kalıyorsunuz. Hâlbuki bizde sertifikayı veriyoruz. Sertifika var ama haklara gelince sorun çıkıyor. Sertifikayı verince “zaten herkes Türk değil mi?” deniyor; ama işte öyle değil. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından bir bölümü kendilerini farklı kimlikleri ile tanımlamak istiyorlar.
Aslına bakarsanız Türkiye ile Yunanistan’ı karşılaştırmak acaba doğru olur mu? Zira Türkiye, kabul de etsek ret de etsek, Osmanlı’nın Anadolu’daki bakiyesi değil midir? Bu topraklarda imparatorluk geleneğinden kalan farklı kimliklerin bir arada yaşaması durumu ile Osmanlı’dan milliyetçilik akımıyla kopan ve kimliğini etnik ve tarihsel bir mitos üzerinden kurmaya çalışan Yunanistan’ın durumları çok farklı değil mi?
Aslında Yunanistan’da da farklı etnik gruplar var. Örneğin Arnavutlar var. Hem Yunan vatandaşı olanlar hem de sonradan göçmen olarak gelen ciddi bir Arnavut nüfus var. Yunanistan’da Arnavutlar ile ilgili 2000’li yılların başında önemli bir tartışma olmuştu. Yunanistan’daki ulusal bir bayramda, bir kasabada en başarılı öğrencinin törende bayrağı taşıması gerekiyor. Bir de bakıyorlar ki en başarılı öğrenci Arnavut bir göçmen ailenin çocuğu ve o dönemde ortalık birbirine giriyor. Diyorlar ki “bir Arnavut nasıl olur da bizim bayrağımızı taşır?” Sonuçta bu öğrenciyi vatandaş yapmayı tartışıyorlar. Tıpkı Olimpiyatlar’da başarılı sporcuların vatandaş yapılması gibi. Ancak buna da karşı çıkıldı. Denildi ki “bu vatandaş dahi olsa Yunan değil”. En sonunda çocuk kendisi “ben böyle bir mesele olmak istemiyorum” diyerek geri çekildi. Yunanistan’daki milliyetçilik ile Türkiye’deki milliyetçilik işte burada ayrışıyor. Bizde daha çok Türkleştirmeye çalışan bir milliyetçilik varken Yunanistan veya Almanya’da daha dışlayıcı bir durum söz konusu.
Aslına bakarsanız Türkiye’nin kimlik konusunda yaşadığı kafa karışıklığı çok yeni bir konu da değil. Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde de bizi bir arada tutan ortak payda ne olacak konusunun dönemin aydınları arasında yoğun bir şekilde tartışılılığını görüyoruz. Bunların en bilineni Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesidir. Osmanlıcılık veya İslamcılık’ın artık birleştirici unsurlar olamayacakları dolayısıyla Türkçülük üzerinden bir söylem kurulması öneriliyor. Bu zamanla resmi ideoloji haline geliyor. Türklük üzerinden birleştirici bir bağ, bizi bir arada tutan harç kurulmaya çalışılıyor. Bu durumda sizin ifadenizle “vatandaşlığın ulustan arındırılması” kapsamında bu politikadan vazgeçersek T.C vatandaşlarını bir arada tutan bağ, harç veya ortak mefkûre ne olacak? Çok kültürlülük kapsamında yapılacak açılımlarda bizleri bir arada tutan ortak bir unsur üretilebilecek mi?
Türkçülüğü bir siyasi proje olarak ilk kez Yusuf Akçura telaffuz etti. Burada kanaatimce “ne için” sorusu çok önemli. Yani bunu siyasi bir proje olarak telaffuz ederken ve İslamcılık veya Osmanlıcılık karşısında tercih ederken amaç ne idi? Orada amaç devletin muhafazasıdır. Resmi çizgiden bakarsak Türkiye’de milliyetçiliğin amacı her zaman devletin muhafazası olmuştur. Bu noktada temel amaç bir arada yaşam ve ortak bir toplum oluşturmaktan öncelikli olarak devletin çöküşünü engellemek düşüncesidir. Türkiye’de de milliyetçiliğin çıkış noktasında bu vardır. Dönüp bir de Fransız devrimindeki milliyetçiliğe baktığımızda aksine mevcut devletin veya rejimin yıkılması söz konusudur. Dolayısıyla orada milliyetçiliğin çıkış noktasında daha özgülükçü bir tarafı vardır. Türkiye’de ise milliyetçilik devletin muhafazası amacıyla öne sürülmüş bir ideoloji olarak karşımıza çıkıyor. Sorunuzun ikinci kısmı “yani bu bağ eğer çözülürse bizi ne bir arada tutacak, nasıl birlikte yaşanacak” kısmı gerçekten son derece önemli bir sorudur. Bu konu benim de zaman zaman zihnimi meşgul etti ve hatta Türkiye’ye geldiğinde bu soruyu Will Kymlica’ya da sormuştum. Benim kanaatim bir devlet, vatandaşlığı bir kulübe üyelik gibi değil de anayasal bir zemininde kurgularsa işte o zaman tüm kimlikler hepsi bir arada yaşayabilir. Bu zemin üzerinde bir anayasaya bağlılık olarak vatandaşlık kavramını vurgulamak gerekiyor. Ben hep şu örneği veririm: Yan apartmanda bir yangın çıktığı zaman hemen kurtarmaya gidiyorsunuz. Hiç kimse oradaki insanları kurtarmaya giderken ilk olarak Türkleri kurtaralım sonra da 3. katta İngilizler vardı zaman kalırsa da onları kurtaralım diye düşünmez. İnsanlık refleksi diye bir şey var. Dolayısıyla insanlar bir arada yaşamak için kanaatimce ulusal birliğe ihtiyaç duymayabilirler. Eğer bu durumun anayasal bir zemini var ise yani birlikte yaşamaya ilişkin çok kültürlülük haklarına yer veren anayasalar yapabilirsek birlikte yaşamak mümkün olacaktır. İçinde ulusalcı olmanın ruhu olmayınca, bu biraz ruhsuz bir birliktelik olacaktır ama zaten siyasette böylesi bir ruhsuzluk belli bir dozda iyidir. Ulusu değil de insanı odak noktası almak farklı bir ruh üretebilir. Bugün dünyada var olan “Sınır Tanımayan Doktorlar” gibi kuruluşlar tam da böyle birşey yapıyorlar. Ulus değil de insanlıktan yola çıkıyorlar.
Peki bu durumda da akla hemen şu soru geliyor: Anadolu coğrafyasındaki insanları bir arada tutan ve fakat Kanada’daki insanlardan ayırt eden fark ve unsur ne olacak? Yani anayasal vatandaşlık kavramını küreselleşme konteksti içinde okursak bu vatandaşlık biçimi bir yandan da hiçbir yere ait olmamak sonucunu üretmiyor mu? Küreselleşme sürecinde giderek güçlü bir şekilde tek bir küre algısının üretilmesi gibi bu vatandaşlık biçimi de yersiz yurtsuzluğun veya ait olmanın küreselleşmesi ve kimliklerin kozmopolitleşmesi olarak okunabilir mi?
Kozmopolitan düşünce Helen düşüncesi ile ortaya çıkmış ve eski Yunan’da var olan şehir devletlere bağlılık içeren vatandaşlık tanımını sorgulamış bir düşünce. Fakat bu dünya vatandaşlığı düşüncelerinin, özellikle de modernite sonrası pek gerçekleşebilir olduğunu sanmıyorum. Dünya vatandaşlığı anlamlı bir nosyon değil. Bu kapsamda ulus devletlerin sınırlarının yok olması da söz konusu değil. Ancak bu sınırların daha geçirgen olması önemli. Örneğin göç meseleleri; göçmenlere de insan olarak yaklaşabilmek önemli. İsviçreli Max Frisch’in Avrupa’ya göç eden işçiler için söylediği ünlü bir sözü vardır: “biz işçiler çağırdık ancak insanlar geldi” diye. Sanki bunlar farklı kategorilermiş gibi. Çünkü sadece kol güçleri için çağrılan ve işleri bitince de geri dönmeleri beklenen işçiler, aileleri, hayatları, çoluk-çocukları ile birlikte geldiler ve işleri bitince geri dönmek yerine kaldılar. Benim Seyla Benhabib’in çok etkilendiğim bir kitabı vardır: Ötekilerin Hakları (İletişim) ismiyle Türkçe’ye de çevrildi. Seyla Benhabib kitabın başında bir alıntı yapar: “hiçbir insan gayrimeşru değildir” diye. Geçirgen sınırlara sahip olduğumuzda insanların “gayrimeşruluk” durumunu ortadan kaldırma ihtimalimiz artıyor. O zaman onlara haklar verme ihtimalimiz de yükseliyor. Burada tartışılan ulus devletlerin ortadan kalkması değil sınırlarının daha geçirgen hale gelmesidir. Aynı şey ulus devletin içindeki durum açısından da geçerlidir. Anayasal vatandaşlık derken de bundan bahsediyoruz aslında ve bunlar imkânsız şeyler de değildir. Hâlbuki buna nazaran dünya vatandaşlığı oldukça zor ve ne olduğu aslında pek belli de değil. Belki de John Lennon’un şarkısında geçen bir hoşluk sadece…
Bu noktada ülkemizde de farklı kesimlerde hissedilen bölünme kaygılarıyla hareket etmek yerine anayasal vatandaşlık zemininde açılım yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz sanırım.
Söyleşinin en başında bahsettiğimiz gibi bölünme korkusuyla yaşayan o kesim şimdi Türkiye’de siyasetin bir cephesi. Ben bu olgulara daha cesur yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Eflatun’un Devlet kitabında mağara metaforu vardır. Mağaradaki insanlar ışığı görmedikleri için gölgelerin ne olduğunu da bilmezler. Özgürlük, bağlardan çözülüp kafanızı dönüp ışığı gördüğünüz an başlar ve tabii ki ilk duyulan duygu acıdır. Göz kamaşması, kafa karışması… Bu durumda aslında esirliğin rahatlığına dönmek istemek elbette söz konusudur. Bilmediğimiz zamanki bilmemenin rahatlığına dönmek arzusu. Burada cesur olan ileriyi görebilmek ve daha özgürlükçü bir tavır sergileyebilmektir. Özgürlükten kaçmaktansa onu kucaklayabilmek. Işığa bakabilmek… Dünyada böyle bir dönüşüm var. Bu dönüşümle kavga etmek ne kadar mantıklı? Tabii parlamento içinde kaldıkça böyle bir kavgayı vermek de son derece meşrudur. Siyasi kavga asla şiddet üzerinden olmamalı, meşru kanallardan parlamentoya intikal edebilmelidir. Türkiye’de bu kavgayı veren partiler var zaten. Adını koyalım bugün MHP ve CHP arasındaki farkı görmek son derece zor değil mi? Yani sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti olarak bugün küreselleşme karşısında içe kapanmacı bir tutum takınmayı seçti.
Çok kültürlü anayasal vatandaşlık deyince akla herkesin kendi kimliğini kamusal alana taşıyabilmesi, özgürleşmek ve kendi farklılıklarını yaşayabilmesi dışında bir de bu işin hukuki boyutuyla ilgili önemli bir soru/sorun geliyor. Örneğin Türkiye’deki durumdan yola çıkarsak bu farklılıklarını yaşayan gruplar, aşiretler veya cemaatler bir süre sonra biraz daha ileriye giderek genel hukuka değil de kendi özel veya örfi hukukuna tabi olmak gibi hukuksal haklar talep ederse ne olacak?
Bugün Türkiye’de, çok kültürlü anayasal vatandaşlık denilen düşüncenin içinde çok hukukluluk diye bir konuyu gündeme getirmiyoruz. Burada en çok vurgulamak istediğim şey konu ulusa bağlılık olduğunda gönüllülük temelinde birlik, ancak bunu sağlayacak hukuksal düzenlemelerin de birliğin iskeletini oluşturması. Yani hiç kimsenin bir kimliğe ait olmaya zorlanmamasından bahsediyorum. Zaten ancak gönüllülük temelinde bir tercihin meşru bir zemini olabilir. Çok hukukluluk temelinde değil de daha ziyade çok kültürlülüğü gözeten bir hukuki zeminde buluşmak önemli. Yoksa herkesin kendi köşesine çekildiği bir durumu kast etmiyoruz. Gönüllülük temelinde birlikteliği yeniden üretmek önemli. Özgürlüklerin yaşanabilmesi için önce hukuki zemini üretmeniz gerekiyor.
Son olarak güncel bir gelişmeye de değinmeden geçmeyelim. Obama’nın başkanlığı için ne düşünüyorsunuz? Örneğin Van’da Obama için kurbanlar kesilmiş. Çeşitli yerlerde farklı sevinç gösterileri yapılmış. Siyahi bir Amerikalı’nın başkan olmasının dünyanın farklı yerlerindeki “ötekileştirilmişler” için de sembolik bir anlamı var mı sizce?
Türkiye için düşünecek olursak, bu durum benim makalemde sözünü ettiğim “ötekiler”den birisinin başbakan veya Cumhurbaşkanı olması gibi bir durum. Sonuçta Abdullah Gül’ün kendisi başörtülü değildi ancak eşi başörtülü diye oldukça büyük bir gürültü koptu. Obama’nın Amerika’da başkan olması Türkiye’de bir Ermeni’nin, Kürt’ün veya başörtülü bir kadının Cumhurbaşkanı olması gibi bir şey. Ancak bu, sanırım Türkiye’de şu an söz konusu bile değil.
Barack Hussein OBAMA’nın –ki kendisi adaşım oluyor- bir yandan zenci olması bir yandan Müslüman olduğuna dair söylentiler ve bir de değişim iddiasıyla dünyanın hala tartışmasız en büyük gücü olan ABD’nin başkan koltuğuna oturmuş olması dünya konjonktüründe özellikle kimlik politikaları bağlamında radikal bir dönüşümün de habercisi olarak görülebilir mi sizce?
Tabii bunu söylemek için biraz erken. Ancak şu analizi yapabiliriz: ABD’de son 8 yıldır ve özellikle 11 Eylül ile birlikte çok güçlenen bir güvenlik söylemi siyasete hâkim olmuştu. Yeni durum ABD dış politikasında bir dönüşüme işaret ediyor. Obama başkan seçildikten hemen sonra ilk yaptığı konuşmada barıştan yanayız vurgusu yaptı. O zaman belki de bu askeri söylemin dışına çıkılıyor. Ancak gerçekte dönüşür mü onu bilemiyorum. Zira ABD’de çok kuvvetli bir silah lobisi var. Ancak Obama’nın seçilmesi saldırgan bir refleks içersine girmiş, hukuksallığı bir kenara bırakmış ABD’nin yeniden normalleşeceği düşüncesini akla getiriyor. Ancak şu unutulmamalı ki Amerikan dış politikası da bir adam tarafından yapılmıyor. Kurumsal özellikleri var ve Obama bu sınırları ne kadar zorlayabilir, süreç içerisinde göreceğiz.
Yoğun gündeminiz içinde bize vakit ayırdığınız ve mevcut konjönktür içersinde son derece önemli düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için size çok teşekkür ederiz.
İlginize ben teşekkür ederim.
ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi
info@ekopolitik.org
Ayşe Kadıoğlu lisans derecesini Siyaset Bilimi dalında 1982 yılında ODTÜ'den, yüksek lisans derecesini Uluslararası İlişkiler dalında 1984 yılında Chicago Üniversitesi'nden, doktora derecesini de Siyaset Bilimi dalında 1990 yılında Boston Üniversitesi'nden aldı. Boston Üniversitesi, Tufts Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve öğretim üyesi olarak çalıştı. 1992 yılında Stanford Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi'nde araştırmacı olarak bulundu. 1989 ve 1990 yıllarında Ford Vakfı araştırma bursu aldı. 1989 yılında Boston Üniversitesi'nde araştırma görevlisiyken “Üniversite Eğitimciliğinde Mükemmeliyet Ödülü”nü aldı. Araştırma alanları milliyetçilik, uluslararası işçi göçü, kadın ve İslam, vatandaşlık, kimlik, faşizm, liberalizm olarak sıralanabilir. 1998 yılından bu yana Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyeliği görevine devam etmektedir.
24 Mayıs 2011 Salı
Orhan Gencebay’ın Şarkılarında Klasik Şiir (Divan) Etkisi
Muhammet KUZUBAŞ
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Türkoloji Araştırmaları Dergisi
c.2, s.3 – Yaz 2007 (s.392-406)
c.2, s.3 – Yaz 2007 (s.392-406)
Özet
Orhan Gencebay, Türk müziğinin son 30-35 yılına damgasını vurmuş önemli sanatçılarımızdan birisidir. Orhan Gencebay’ın bu kadar yıl boyunca pek çok halk kesimi tarafından büyük bir ilgi ve beğeniyle izlenmesi, şüphesiz ki üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken bir konudur. Gayr-ı ahlâkî tavırlarla popüler olunmaya ve zirvede kalınmaya çalışıldığı, şarkı sözlerinin ve izleyiciye sunuş biçiminin erotizmle birleştirilerek sanat ve sanat eseri kavramlarının farklı boyutlara çekildiği bir ortamda, bu kadar yıl sadece sesi ve şarkılarıyla kendini gösteren ender kişilerden biridir Orhan Gencebay. Bu yazıda, yıllar öncesinin Orhan Abi’sinin, bugünlerin Orhan Baba’sının şarkıları ile klâsik şiirimiz arasında dikkat çeken benzerlikler ortaya konmaya çalışılmıştır.
Orhan Gencebay’’ın müziği, zaman zaman arabesk müzik olarak nitelendirilse de o, bu nitelendirmeyi hiçbir zaman kabul etmemiştir. Kültürel altyapı, geniş bir toplum kesimine hitap etme, toplumun ortak duygu ve düşüncelerini yansıtma vb. gibi ögeler, bir sanat eserini veya sanatçıyı zirvede tutan en önemli etkenler arasında sayılabilir. Belki de Orhan Gencebay’ı başarılı kılan da bu özelliklere sahip olmasıdır. Çünkü Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri dikkatle incelendiğinde, dizelerin arkasında çok geniş bir şiir kültürünün olduğunu tespit etmek pek de zor olmayacaktır. Bu düşünceden yola çıkarak, Orhan Gencebay’ın, sözlerini kendi yazdığı şarkıların dizeleri arasında dolaşmaya ve bu dizelerin arka planında yatan şiir kültürünü ortaya koymaya çalışacağız.
Orhan Gencebay’ın şarkılarına genel olarak bakıldığında klâsik Türk şiirinde hakim olan pek çok hayale, duygu ve düşünceye rastlamak mümkün olacaktır. Aşk, âşık, maşuk, dert, çile, vefa, şarap, meyhane, felek vb. ögeler, klâsik şiirimizin temel konuları olduğu kadar, Orhan Gencebay’ın şarkılarının da temel konuları sayılabilir. Bu noktada, sanatçının şarkılarından seçtiğimiz bölümlerle, bunların klâsik şiirimizde nasıl karşılık bulduklarına bakalım:
İlk olarak Leyla ile Mecnun hikayesinden başlayalım. İlk örnekleri Arap ve Fars edebiyatlarında görülen bu hikaye, 14 ve 15. yüzyıldan sonra Türk şiirinin en önemli kaynaklarından birisi olmuştur. Bu iki aşk kahramanın maceraları, bir yandan pek çok mesnevinin konusunu oluştururken; diğer yandan da kasideden gazele, rubaiden şarkıya, türküden koşmaya kadar pek çok şiirde önemli bir benzetme ögesi olarak kullanılmıştır. Leyla ile Mecnun hikayelerinin en güzeli Fuzulî’nin yazdığı Leyla ile Mecnun mesnevisi olarak kabul edilir. Bu konu, şiirlerde benzetme ögesi olarak kullanıldığında ise şair genellikle kendini Mecnûn’a, sevgiliyi de Leylâ’ya benzetir. Sevgiliye olan aşk uğrunda çekilen çileler ve yapılan mücadeleler, Mecnun’la kıyaslanır.
Nice bir vâdî-i gamda dil-i mahzûn yerine
Bağlamaz ol saçı Leylî beni Mecnûn yerine1
Bağlamaz ol saçı Leylî beni Mecnûn yerine1
“Hüzünlü gönlüm ne kadar gam vadisinde olursa olsun (yani sevgili uğruna sıkıntı ve dert çekerse çeksin) Leyla2 gibi saçları olan sevgili beni Mecnun olarak kabul etmez.”
Şairlerimiz bazen de, aşk ve aşk uğrunda çekilen sıkıntılar konusunda Mecnun’dan daha üstün olduklarını söylerler:
Bende Mecnûndan füzûn âşıklık istidâdı var
Âşık-ı sâdık benem Mecnûnun ancak adı var3
Âşık-ı sâdık benem Mecnûnun ancak adı var3
Orhan Gencebay’ın Leyla ile Mecnun adını taşıyan şarkısı, klâsik şiirimizde anlatılan Leyla ile Mecnun hikayeleriyle büyük bir uyum içerisindedir. Klâsik Leyla ile Mecnun mesnevilerinde anlatılan hikayelerin özeti kısaca şöyledir:
Arabistan’da Beni âmir kabilesinden Kays ile Leyla daha çocukken birbirlerini severler. Halk arasında çeşitli dedikodular yayılmaya başlayınca, annesi kızını çadırına kapatır. Sevgilisini göremeyen Kays, üzüntüsünden kendinden geçer ve çöllerde dolaşmaya başlar. Kays’ın kendinden geçmiş bu hali onun Mecnun (cinlenmiş, deli) diye anılmasına vesile olur. Mecnun’un babası, oğlunun durumuna çok üzülür ve Leyla’yı babasından ister. Leyla’nın babası, bir deliye verecek kızımız yok diyerek onları elleri boş gönderir. Bu haber Mecnun’u daha da perişan eder. Gece gündüz derbeder bir şekilde dolaşan Mecnun’un ağlamaktan gözleri kanlanmıştır. Mecnun, iyileşmesi için dua etmek üzere Kabe’ye götürülür. Ancak Mecnun, Kabe’ye gelince aşkının daha da artması için dua eder. O artık sevgilinin derdiyle mutlu olmaktadır. Çöllerde yabani hayvanlarla dostluk kurmakta, bu arada da yanık aşk şiir şiirleri söylemektedir. Mecnun’un bu haline üzülen Nevfel adında bir Arap beyi, Mecnun adına kızı babasından tekrar ister. Kızın babası yine red cevabıverince, Nevfel askerlerini toplayarak Leyla’nın kabilesine savaş açar. Amacı Leyla’yı zorla da olsa alıp Mecnun’a götürmektir. Bu haberi işiten Mecnun, savaşta Leyla’nın kabilesinin galip gelmesi için dua eder. Nevfel ilk savaşta yenilir, ancak ikinci savaşta galip gelir. Fakat, Mecnun’un duasını duyunca kızı almadan geri döner. Bu arada Leyla’yı İbni Selam adında biriyle evlendirirler. Leyla, bir yalan uydurur ve zifaf gecesinde İbni Selam’a kendisinin bir cinle evli olduğunu, kendisine el sürmesi halinde ikisinin de öleceğini söyleyerek İbni Selam’ın kendisine dokunmasını engeller. Bir müddet sonra İbni Selam ölür, Leyla da Mecnun’u aramaya çıkar. Mecnun’u perişan ve tanınmaz bir halde bulur. Onunla visale ermek ister. Ancak Mecnun, mecazi bir aşkın peşinde olmadığını, maddi varlıklarla ilişkisini kestiğini, Leyla ile kendisinin artık tek bir beden olduğunu söyleyerek onu reddeder. Mecnun burada mecazi aşktan ilahî aşka ulaştığını vurgular. Ümitsizce geri dönen Leyla bir müddet sonra ölür. Sevgilisinin ölüm haberini alan Mecnun, onun mezarına koşar ve “Leyla! Leyla!” diyerek oracıkta can verir.4
Yukarıda anlatılan hikaye ve genel Leyla-Mecnun anlayışıaçısından Orhan Gencebay’ın aşağıdaki şarkısı arasında büyük bir örtüşme vardır. Gencebay’ın şarkısında da Leyla ile Mecnun’un gönülleri sevgiyle, dertle dolmuş; aşk maceraları dillere destan olmuştur. Mecnun, kanlı göz yaşları dökmüş, dünyada sevgilisine kavuşamamış, mahşerde kavuşmayı tercih etmiştir. O, çöllerde “Leyla!” diyerek dolaşmış; her sözü, her feryadı, gecesi-gündüzü “Leyla” olmuştur:
LEYLA İLE MECNUN
Bir feryat yıllarca cevapsız kaldı
Öyle bir feryat ki bu duyan ağladı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk dünyada hiç yaşanmadı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk bir daha yaşanmadı
Aşkımın gözyaşları tek ümidim hala
Döktüğüm kanlı yaş yalnızlık ne bela
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Bir efsane olduk dertli çilede
Hep sordular mecnun leylan nerede
Öyle bir feryat ki bu duyan ağladı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk dünyada hiç yaşanmadı
Hasret dolu çile dolu sevgi dolu dert dolu
Böyle aşk bir daha yaşanmadı
Aşkımın gözyaşları tek ümidim hala
Döktüğüm kanlı yaş yalnızlık ne bela
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Bir efsane olduk dertli çilede
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim feryadımda
Kaderimde kederimde son nefesimde
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim gündüzümde hem gecemde
Kaderimde kederimde her nefesimde
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Kaderimde kederimde son nefesimde
Hep sordular mecnun leylan nerede
Dedim ki leylam benim gündüzümde hem gecemde
Kaderimde kederimde her nefesimde
Mahşerde seninim leyla leyla leyla leyla
Ölmek bir son değil bize seven ölümsüzdür Leyla
Dünya durdukça biz varız sevdikçe leyla biz varız leyla
Yukarıda da değinildiği üzere, Leyla çölde Mecnun’u perişan bir halde bulunca, Mecnun onunla visale ermeyi reddetmiştir. Çünkü Mecnun, Leyla ile tek beden haline geldiğini (ki buna tasavvufta vahdet denir) söyler ve Leyla’yı çaresiz bir şekilde geri gönderir. Sevgiliyle tek bir beden olma hayali Orhan Gencebay’ın bir başka şarkısında şu şekilde yer bulur:
Bazen bana öyle yakın öyle cansın ki
Ben bedenim sense ruhum öyle bensin ki
Ben bedenim sense ruhum öyle bensin ki
…
Makalenin tamami icin tiklayiniz.
13 Mayıs 2011 Cuma
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Anadolu Selçuklu Dönemi Tasavvufi Düşünce
"Türkiye Selçukluları Devrinde Şehirli Tasavvufi Düşünce Yahut Mevlânâ’yı Yetiştiren Ortam"
Ahmet Yaşar OCAK, Hacettepe Üniversitesi
III. Uluslar Arası Mevlâna Kongresi (Bildiriler), Konya 2004
Konuya küçük bir tesbitle girmek istiyoruz: Yıllardan beri Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahilik üzerine sempozyumlar düzenleyip ciltlerle bildiri kitapları yayımladığımız halde, hâlâ elimizde bunlar hakkında uluslararası literatüre girmiş biyografiler ve monografilerimizin olmadığını görüyoruz. Bu bize ciddi bir problemle karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor. Bunun sebebini de kendimizce şurada buluyoruz: Halil İnalcık, Kemal Karpat ve Şerif Mardin ve benzeri bir kaç ismin dışında, mesleğini sistematik bir araştırma programına göre icra edip, ana problematiklere yönelerek, milli ve dini hissiyatımızı, ideolojimizi içine karıştırmadan, birinci elden kaynakları kullanmak suretiyle Türkiye tasavvuf tarihinin ve düşüncesinin tatminkâr bir tablosunu ortaya çıkaran bir tarihçilik geleneği henüz ülkemizde teşekkül etmemiştir. Türkiye Selçukluları dönemi bahis konusu olduğunda ise, bu problemin geniş çapta bu dönem tarihçiliğinin artık Türkiye'de neredeyse sönmek üzere olmasının buda büyük payı olduğunu söyleyebiliriz.
Daha önce başka bir yerde de hatırlatmaya çalıştığım gibi1, Türkiye'de tarih araştırmalarının hemen her alanında olduğu üzere, tasavvufi düşünce tarihi alanında da belirli moda konular, araştırmalara hakim olmuştur. Bazan siyasal, bazan ideolojik, hattâ turistik veya ticari sebeplerle öne çıkan bu moda konular, Anadolu Selçukluları dönemi için Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evren (bu arada Ahilik), Beylikler dönemi için de Yunus Emre etrafında odaklanmıştır2. Bu odaklanma, yalnız öne çıkmış bir kaç şahıs etrafında değil, geniş bir perspektifle dönemin tasavvufi akım ve eğilimlerini, bunların sosyal tabanlarını analiz etmeğe, aralarındaki bağlantıları görmeğe engel olmaktadır. En mühimmi, bu akımları doğru anlayabilmek için olmazsa olmaz şart olan, onların kaynaklandığı kültür havzalarının siyasal ve sosyal açıdan tarihsel arkaplanlarının analizlerine yönelmemizi de engellemiştir.
Bu yüzden Türkiye'de tasavvufi düşünce tarihi araştırmaları, sistemli bir şekilde yürüyen, problematik konulara eğilen, yerine göre analitik, yerine göre sentetik nitelikte, kurumlaşmış araştırmalar olmaktan hayli uzak bulunmaktadır3. Bugün henüz bu alanda XIII. yüzyıldan günümüze kadar Türkiye tasavvufi düşüncesinin sağlam bir gelişim çizgisini ortaya koyamadık. Biz bu açmazdan en kısa zamanda kurtulmamız gerektiği kanısındayız. Bunun için bu defaki sempozyum, gördüğümüz kadarıyla iyi bir fırsat yaratmış bulunuyor. Biz bu bildiri çerçevesinde özellikle, Mevlânâ'yı yaratan Anadolu şehirli tasavvufì düşünce ortamını ve bazı çok önemli mutasavvıfları kısaca ele almak istiyoruz.
ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE ŞEHİRLİ TASAVVUFÌ DÜŞÜNCE ORTAMI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ
Anadolu Selçuklu dönemindeki tasavvufi düşünce ortamını iyi anlamak ve teşhis edebilmek için, her şeyden evvel bu ortamı meydana getiren tasavvuf akımlarının ve bunların temsilcilerinin geldiği coğrafi ve kültürel havzaları tesbit etmenin yararlı olacağına şüphe olmasa gerektir. Bunların kaynağı olarak, genellikle merhum Fuat Köprülü'nün baskın etkisiyle yakın zamanlara kadar hep Orta Asya ve onunla bağlantılı olarak İran, özellikle de Horasan bahis konusu edilmiştir. Bu çerçevede de, hep Moğol istilası önünden Anadolu'ya vukûbulan göçlerle taşınan sufi akımlar ve temsilcileri üzerinde durulmuştur. Bu doğrudur. Ancak bugün bu tek yanlı yaklaşımın, bu meseleyi yeterince aydınlatmaya yetmediği ortaya çıkıyor.Oysa dönemin Türkiyesi'ndeki tasavvufi yapı ve düşünce çok karmaşıktı ve bunu tek bir kökenle izah etmemiz mümkün değildi. Meselâ bu istilanın Hindistan'a püskürttüğü sufilerden ve onların faaliyetlerinden ve eserlerinden hiç bahsedilmemiştir. Oysa meselâ Kalenderiyye gibi, bir ayağı da Hindistan'da olan bazı sufi akımlar, sanıldığının aksine Anadolu toprakları üzerinde son derece etkili olmuşlardır.
Her ne kadar 1210'lardan başlayarak Orta Asya'dan batıya doğru gelişen Moğol istilâsı, kitlesel göçlerin Ön Asya'ya ve Anadolu'ya yönelmesine sebep oldu ise de, yalnızca Maveraünnehir, Hârezm ve Horasan'daki sufileri yerinden etmedi; 1258'de Irak'ın ve kısmen Suriye'nin istilasıyla, oradan da Anadolu topraklarına muhtelif tarikatlara mensup bir takım sufiler gelmeye başladı. Rifâiler, Kadiriler ve Vefâiler bunlardandı. Dolayısıyla Moğol istilasının sebebiyet verdiği göçlerin bir de Irak ve Suriye ayağı olduğunu hesaba katmamız ve dikkatimizi bu bölgelere de yöneltmemiz gerekiyordu. Hem Mâverâünnehir, Hârezm ve Horasan, hem de Irak ve Suriye mıntıkalarının Buhara, Belh, Bağdat, Musul, Dımaşk ve Halep gibi büyük kültür merkezlerinde doğan ve gelişen tarikatlar, yüksek bir tasavvufi düşünce seviyesine erişmişler, mühim bir yazılı literatür oluşturmuşlardı. Bu literatürün önemi ve Selçuklu ve Osmanlı Türkiye'si üzerindeki tesirlerine dair genel çizgilerin dışında çok fazla bir şey bilmediğimiz itiraf etmek zorundayız. Özellikle Irak'ın o zamanki karmaşık ve krizlerle dolu kültürel ve sosyal yapısının oluşturduğu tasavvuf akımları da pek dikkate alınmamıştır.
Meselâ, müslümanlaşmasına rağmen, daha çok şifahi bir kültür geleneğini sürdürmekte olup eski inançların hakimiyetindeki kırsal kesimde, büyük tesir ve nüfuzu olduğunu ancak bir on onbeş yıldan beri anlamaya başladığımız, Tâcü'l-Árifin Seyyid Ebu'l-Vefâ Bağdadi'nin (öl.1107) kurduğu Vefâiyye tarikatı ve bunun mensuplarının önemini daha önce farkedemedik. Çünkü dikkatimiz hep Ahmed-i Yesevi ve Yeseviyye üzerinde yoğunlaşmıştı. Oysa bugün yeni bulu-nan bir takım belgeler, Tâcü'l-Árifin Seyyid Ebu'l-Vefâ Bağdadi'nin (öl.1107), başka bir deyişle Vefâiyye geleneğinin Yesevi geleneğinden daha güçlü ve uzun vâdede daha etkili olduğunu gösteriyor4.
Halbuki biz, kırsal kesimdeki tasavvuf akımlarını Yesevilik ve o gelenek çerçevesinde düşündüğümüz Hacı Bektaş ve Yunus Emre ile izaha çalıştık. Ama XIII. ve hattâ XIV. yüzyılların bütün bir Orta Doğu'sundaki kırsal ve kentsel tasavvuf akımlarını geniş ölçüde etki altına alan Kalenderiyye akımını, Köprülü ve Gölpınarlı hariç, pek hesaba katan olmadı5. Yunus Emre'nin bile bu akımın bir mensubu olabileceğini hiç düşünmek istemedik. Şehirli kesime mensup tasavvuf akımlarını ve bu akımların yarattığı düşünceyi ise sadece -muhakkak ki büyük bir mutasavvıf ve dolayısıyla geniş bir tesir ve nüfuz saha-sına hakim olan- Mevlânâ ile izaha çalıştık.
Genelde tanınmasına rağmen, Muhyiddin-i Arabi'nin Endülüs (Mağrip) kökenli bir mutasavvıf oluşunun ve onu vatanından eden Katolik rekonkista hareketinin tasavvufi zihniyet dünyasındaki etkilerinin üzerinde de pek durulmamıştır. Bugün hâlâ Muhyiddin-i Arabi'nin önce Selçuklu, daha sonra Osmanlı dönemindeki tesirleri, özellikle de Vahdet-i Vücud'un değişik yorumları hakkında bir tek bile monografimizin olmaması inanılmaz gibi geliyor6. Onun yolunu takip ederek Anadolu'ya gelen Afifeddin Tilemsâni, Sâdeddin Fergani, Müyyededdin Cendi gibi, Arabi mektebinin önemli temsilcilerini ve dönemin Türkiye'sindeki etkilerini hâlâ pek iyi bilmiyoruz. Görüldüğü üzere bunlar bize, Selçuklu Türkiyesi tasavvuf düşüncesinin yalnız Orta Asya ve İran değil, bir de Irak ve Mağrip ayağı olduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla yalnız Selçuklu dönemi değil, Beylikler ve Osmanlı dönemi tasavvuf düşüncesinin, bu dönemlerde Anadolu ve Balkanlar'da oluşmuş tasavvufi fikir, akım, teori ve tarikatların kökleri de temelde bu üç kökene dayanmaktadır. Bu kökenlerin analizine dair hâlâ herhangi bir monografiye sahip değiliz.
Daha önce yine buradaki Mevlânâ sempozyumlarında ve bazı yazılarımda da belirtmeye çalıştığım gibi, Mevlânâ'nın tasavvuf düşüncesi işte bu kökenlerden kaynaklanan tasavvuf akım ve meşreplerinin bir sentezidir.
...
Calismanin tamami icin tiklayiniz. (pdf)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)
