26 Ağustos 2011 Cuma

Gerçek, Rüya ve Hakikat Arasındaki Yolculukta Tanpınar


Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk Edebiyatında iz bırakan önemli bir şahsiyettir. Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Tanpınar, romancı, şair, hikâyeci, deneme yazarı, edebiyat tarihçisi, eleştirmen, çevirmen, düşünce adamı, akademisyen ve milletvekili olarak tanınır. 1901–1962 yılları arasındaki ömrüne bütün bu alanlarda yaptığı çalışmaları sığdıran Tanpınar, daima en güzelin peşinde titiz bir sanatçı olma hüviyetini korumuştur.
Birçok sanatçı gibi Tanpınar da devrinde anlaşılamamış, bundan rahatsız ve şikâyetçi olmuştur. Kendisinin “Dünya içinde ileriye açık, mazi ile hesabını gören bir Türkiye’nin peşinde…” olduğunu ifade eden Tanpınar, adını ve küçük şöhretini hak ettiğini söyleyerek başarılarının görmezlikten gelinmesine ve kendisine bu yolla yapılan haksızlığa isyan eder.
Hayatında hep bir şeylerin geciktiğini söyleyen Tanpınar, aradığı ilgiye ve şöhrete ölümünden çok sonra ulaşmıştır. Bugün doğumunun yüzüncü yılı vesilesiyle yapılan anma toplantıları ile o adeta yeniden keşfediliyor, eserleri tekrar tekrar basılarak ölümünün kırkıncı yılında yâd ediliyor.
“Acayip bir kader her şeyimi geciktiriverirdi.” diyen Tanpınar: “… öyle ki 59 yaşında ilk defa ihtiyar bir kız gibi dışarıya gittim. Kırk yaşımda tek odalı müstakil bir evim oldu. Her şey hayatımda geç oldu.” diyerek hayatındaki gecikmelerden yakınır.
Tanpınar her şeyden önce bir Türk aydınıdır. Kısa denilebilecek hayatı içinde Türk toplumunun farklı dönemlerine şahit olmuş, devletin idari yapısındaki değişiklikleri yaşamış, yeni bir devlet yönetimi oluşturulurken, Batılılaşma süreci içinde eskiye olan insafsız hücumlar karşısında, sanatçı hassasiyeti ve fikir adamı sorumluluğuyla görüşlerini dile getirmiştir.
Tanpınar’ın Batılı sanatçıları tanıması bir şanstı. Tabii olarak onlardan etkileniyordu fakat Doğu Medeniyetini de iyi biliyor, bir değer olarak hakkını teslim ediyordu. Ondaki bu bakış açısının oluşmasında aldığı eğitimin, dolaştığı coğrafyanın ve ailesinin büyük rolü vardı. Bir Osmanlı kadısı olan babası Hüseyin Fikri Efendi’nin Siirt’te iken Tanpınar’ı Fransız Dominicain rahiplerinin idare ettiği bir okulda okutması ve halk edebiyatını iyi bilirdi dediği büyükannesinden dinlediği Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı hikâyeleri, Yunus ilahileri, türküler ve masallar ondaki fikir ve sanat dünyasının oluşmasında etkili olur. “Evimizde masal hâkimdi, bir kadın vardı, hem çok güzel türkü söylerdi, hem çok güzel masal anlatırdı, folkloru iyi bilirdi.” sözleri onun beslenme kaynakları hakkında bilgi vermektedir. Bu ifadeler aynı zamanda Türk toplumunda o devirdeki kültür birikiminin, ailedeki anneanne tarafından zevk ve eğlence kültürümüzün temel taşları olan değerlerimizin çocuklara aktarıldığının anlamlı bir delilidir. Bu kültürel beslenmeler sonrası oluşan düşünceleriyle Tanpınar, hat ve musikinin klasik edebiyatımıza tesir eden iki sanat oluşunun altını çizecek, türkülere de dikkat çekerek onların bozulmamışlığını, asilliğini muhafaza ettiğini vurgulayarak “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler ona türkülerden gitmelidirler.” diyecektir.
Tanpınar ülkenin geçirdiği değişim ve gelişmeleri izlerken şuursuzca Batılılaşma yerine mazinin değerlerini ve güzelliklerini yıkmayan bir Batılılaşmayı tercih eder. Bizi biz yapan değerlerin önemini vurgulayarak değişim ve gelişme değerlendirilirken bunun şarklılık ve garplılık olarak adlandırılmamasını ister. O, daima içinde yaşadığı hayatın değerlerinin altını çizer, bizden renk ve nefesleri arar ve memleketin realitesinin göz önünde bulundurulmasını ister.
Maziyi inkârın mümkün olmadığını dile getiren Tanpınar; “Maziyi ihmal edersek hayatımızda ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder. Terkibin içine ister istemez sokacağız. O kendisinden gelmemiz lazım olan şeydir. Bir devam fikrine vehim de olsa muhtacız.” der. Selçuklu ve Osmanlılardaki ilim ve sanat adamlarımızın büyüklüğünü tamamen kendilerine olan güvenin eseri olarak ifade eder ve buna dikkat çeker. Yenilikler ve Batılılaşmayı fırtına olarak niteleyerek; “Fırtınaya karşı yaprak değil, kökünü toprağın derinliklerine salmış bir çınar dayanır.” der ve tercihini “Eski belleğimizden bir özle doğuş” şeklinde belirler. “Hadiselerle beraber biz de değişiriz.” diyen Tanpınar değişimin gerekliliğini ve tabiiliğini belirtirken mazinin ve kendimiz olmanın önemine dikkat çeker: “Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz, geçmiş bizi bir kuyu gibi çekiyor.” der.
Sanatın evrensel olduğunu belirten Tanpınar, “Fuzuli’yi ve Nef’i'yi hakikaten sevip anlayan bir muasır, ondan Avrupa şiirine Goethe’ye, Shekaspear’e çok kolay geçebilir. Dede Efendi ile bestelenmiş bir ruh için ise Bach sadece bir kardeştir.” der. Bir başka ifadesinde; “Aldığım derslerde Racine ve Verlaine, Nedim’le Baki, Şeyh Galip’le Baudelaire ile adeta kol kola geliyordu. Bektaşi fıkrası, halk şiiri, eski tarihçilerimiz, Balzac ve Dostoyevski ile yan yana idiler.” derken, sanatın salt Doğu veya Batı açısından değil oluşturduğu sanat değeri ve estetiği açısından ele alınmasını işaret ederek Doğulu ve Batılı sanatçı ve sanat eserleri arasındaki ortaklığa, estetiğe işaret eder.
Yaşadığı zaman diliminde ülkenin geçirdiği farklı devir ve uygulamalara şahit olan Tanpınar, Mehmet Kaplan’a yazdığı bir mektupta “Biz ki içimizde zıtların uçurumunu yaşıyoruz.” der. “Baş ve gövdenin birbirine yabancı oluşu” teşhisini koyan Tanpınar, bu yapılanmanın zıtlığı ve yanlışlığını bu şekilde örnekleyerek kültürümüzü bir bütün olarak Osmanlı’ya borçlu olduğumuzu vurgular.
“Failatün Failün” tartışmasıyla zamanımızda yeniden gündeme gelen o zamanki Divan şiirine olan kasıtlı ve yanlış bakışa şu şekilde cevap verir: “Eski şiiri behemehal itham etmek isteyenler bu güzellikleri değil, sadece bu terkibin içine giren kelimeleri ve onların yabancılığını görüyorlar. Bu sonoriteyi, bu yay çekişini bu bir rakkase gibi kendi üstüne olan her an yeni bir ilhamla kıvrılan hareketi ve bir akşama açılan mermer kemerler gibi bütün bu üslup arasında seyredilen ruh peyzajını hesaba katmak istemiyorlar.”
İnsan hayatını değerlendirirken “Hayat; zamanın fırınında, ateşe attığımız bir kâğıt kadar çabuk yanıyor. Belki hayat hakikaten bazı filozoflarımızın dediği gibi gülünç bir oyundur. Hayat güzelleşmek ve manalı hâle gelmek istiyorsa onun edebiyata geçmesi lazımdır der. Bu düşünceden hareketle bu felsefeye uygun edebî eserler veren Tanpınar, okurun gerekli donanıma sahip olduğu zaman sanat eserindeki güzelliği keşfedeceğine inanır.
Tanpınar, zamanından hep yakınır ve huzursuzluğunu eserlerine döker. Doğu ile Batı’nın değerlerini harmanlarken yine de ruhunu tatmin edememenin ızdırabını duyar, arayışını hep sürdürür. Tecessüsleriyle Allah’a inandığını ifade ederken tam bir Müslüman olup olmadığından şüphelidir. Kadir Gecesi’nde Sultan Ahmet Camii’ni dolduran huşu içindeki kalabalığı caminin penceresindeki demir parmaklıklara dayanarak, gizlice, gözyaşlarıyla seyreder. İçeri girme cesaretini gösteremez. O tasavvufi derinlik yerine profan bir mistikliği tercih eder. Bu aynı zamanda o dönemdeki aydınımızın gerçekle yüzleşen hazin bir fotoğrafıdır. Benzer duyguları Konya’da da yaşayan Tanpınar Beş Şehir’de Kadir Gecesi gittiği Mevlâna ayininden bahseder. Tanpınar ayindeki sembollerden oluşan terkibe hayranlığını dile getirir. Semazenleri dünyanın en güzel rakkasları olarak vasıflandırarak şöyle der; “Karşımda kandillerin titrek ışığında dönen, değişen, süzülen, adeta maddi varlıklarından ayrılan bu insanlar gerçekten aşk şehidi olmuşlardı ve gerçekten musaffa ruh hâlinde, iki yana açık kolları ve rıza ile bükülmüş boyunları ile döne döne semavata çıkıyorlardı. O akşam semada gördüğüm insanları ertesi sabah çarşıda, pazarda işlerinin başında ve bir talebemi lisede karşımda görünce hakikaten şaşırmıştım. Onları ben arkalarında esen rast’in sert rüzgârında uçup gitmiş sanıyordum. Bu ölen ve ertesi sabah dirilmenin sırrını bilen insanların arasına katılamadığıma o neşveyi bulamadığıma şimdi bile içimde üzülen bir taraf vardır.”
Estetiğini rüya ve masal üzerine kurgulayan Tanpınar daima mükemmelin peşindedir. Ona göre sanat; “İnsanın realitesidir fakat sanat eserlerinin rüyalarımıza refakat eden ruh hâline ihtiyacı vardır. Sanat büyülemelidir.”
Ahmet Hamdi Tanpınar’ı en iyi anlayanlardan biri de onun talebesi olmuş, onunla uzun yıllar birlikte yaşamış Mehmet Kaplan’dır. Onun tespitlerine göre; “Huzur Romanı, alışılan manada bir vak’a romanı veya hayatı sadece nakleden romanlaştırılmış bir biyografi değil, her şeyi derinden duyan, tahlil eden duygu ve düşüncelerine en güzel şekli veren bir fikir ve sanat adamının ruh senfonisidir. İnsan varlığının derin manasını sanatta bulan Tanpınar bu romanında İstanbul peyzajı ile klasik Türk musikisini bir keman gibi kullanır. Abdullah Efendi’nin Rüyaları derinlik psikolojisi ile izah edilebilecek fantezilerle doludur. Yaz Yağmuru ‘nda yazar, insan ruhunun derinliklerinde dolaşmakla beraber rüya ve hayaller vasıtasıyla şiir ve sanata yükselir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde kendi nesli ile Cumhuriyet devri bürokrasisinin en güzel hicvini yapar. Geniş kültürü olan Tanpınar, ironik bir tavır almakla beraber bu eserinde de derine iner. Sosyal meselelerin arkasındaki zemberekleri görür. Beş Şehir, Türkçe’de benzeri bulunmayan bir denemedir. Şehirler medeniyetlerin aynalarıdır. Görmesini ve gördükleri üzerinde düşünmesini bilen Tanpınar, Ankara, Bursa, istanbul, Konya ve Erzurum’ u zengin tarih, coğrafya ve sanat terkibi içinde ele alır. Yaz Yağmuru, baştanbaşa şiir, masal, çocukluk hatıraları korkuları ve özdeyişleriyle doludur.”
Doğu ve Batı kültürüne hâkim ve bunların karışımından estetiğini oluşturan Ahmet Hamdi Tanpınar’m ruh hâli eserlerine doğrudan yansır. O, Narmanlı’daki tek odalı evinde, kucağındaki kedisiyle genellikle yalnız bir insandır.
“Dua, şiirin en yüksek merhalesidir. Ruh, kâinatla duada birleşir.” diyerek ilahi hakikatleri ifade ederken, “Başım sükûtu öğüten/Uçsuz bucaksız değirmen/İçim muradına ermiş/Abasız, postsuz bir derviş.” mısralarıyla adeta kendini anlatır.
Tanpınar’ı yaşadığı zamanın siyasi oluşumlarına karşı kendisiyle de çelişen yorumlarda bulunurken görürüz. Bütün bunlarla onu değerlendirirken yaşadığı dönemin şartları içinde ve içinde bulunduğu sosyal hayatla, zaaflarıyla bir insan olduğu hakikatini göz ardı etmemeliyiz.
Onun düşünceleri, sanat anlayışı, estetik yorumu ve eserleri gelecek nesiller için her zaman orijinal bir kaynak olmaya devam edecektir.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlıkları

Refik Halit Karay (1888-1965)


Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı.

Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.

Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarınızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!

Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!

Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanınmaz halde!

Berat kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.

Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan Ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.

Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...

Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!

Şurasını da unutmamalı: Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!

Bizim iftarımız da herkese açıktı.
Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususi bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:
- Rugan-i sade, kaç teneke?

Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:
- Un ne kadar olmalı?

Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!

Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!

İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağa­zaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.

Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.

Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.

Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.

İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.

Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...

Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.

Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... Salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hâlâ var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.

Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefis bir salata hazinesiydi!

Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimai tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.

Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin!


Kaynak: SonPeygamber.Info
Resmin Linki
.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

2011 LYS Sonuçları, Tercih Yapma Kriterleri, Öğrencilere Burs sorunu

Prof. Dr. İbrahim Ortaş, Çukurova Üniversitesi
29 Temmuz 2011, Adana (iortas@cu.edu.tr)
Bir ülkenin geleceği, gücü ve uluslararası etkinliği sahip oluğu yetişmiş insan gücü ile değerlendirilmektedir. Yetişmiş insan gücü sağlama potansiyeli de üniversiteye giden öğrencinin eğitim ve öğretim niteliği ile belirlenebilir. Ülkemizin insan gelişmişlik düzeyi, yaşam standarttı ile eğitimli insan gücü arasında da bir ilişki bulunmaktadır. Bu bağlamda ülkemizin geleceği hakkında bir öngörüde bulunacaksak öncelikle üniversiteye girmek isteyen yaklaşık 1.6 milyon gencimizin akademik ve kültürel düzeyinin bir yansıması olan sınav başarısına bakmak yeterli görülüyor.
2011 yılı genel LYS öğrenci başarı düzeyi
ÖSYM merkezi tarafından basına verilen genel bilgilere göre, geçen yıllara göre genel başarı düzeyi düşük. Bu yıl LYS’ de, sınavlara giren toplam 2 milyon 19 bin 865 adaydan toplam 473′ünün sınavı geçersiz sayıldı. Bu yıl LYS’ de en başarılı olan batıdaki illerden Kilis, Kırşehir, Karabük, Kastamonu, Niğde, Bitlis, Bartın ve Aydın, en az başarılı iller ise Tunceli, Hakkâri, Ağrı, Şırnak, Ardahan ve Artvin illeri olarak sıralandı. En başarılı liseler ise fen liseleri, askeri liseler ile Anadolu liseleri izledi. En başarısız liseler endüstri meslek liseleri oldu. Geçmiş yıllardaki gibi bu yılda kızlar yine en başarılı.
Okul türlerine göre başarı sıralaması
LYS sonuçlarına göre, MF, TM ve TS puan türlerinde toplam 1 milyon 650 bin 225 aday 180 ve üzeri puan alarak lisans programlarında tercih yapmaya hak kazandı. MF’den 382 bin 886, TM’den 689 bin 920, TS’den 577 bin 419 aday 180 ve üzeri puan aldı. LYS’de en başarılı adaylar son sınıf düzeyindeki adaylar oldu. Son sınıf düzeyindeki adaylar MF puan türünde 274.234, TM puan türünde 260.425, TS puan türünde 254. 332 puan ortalamasına sahip olurken, son sınıf düzeyindeki adayları, lise mezunu veya daha önce yerleşememiş adaylar ve üniversitede okuyanlar ile bir yükseköğretim programını bitirmiş adaylar izledi. Okul türlerine göre ise en başarılı liseler devlet fen liseleri oldu. Ancak genel liselerin durum yine içler acısı.
Puan Türlerine Göre Başarı Durumu
Matematik-Fen (MF) puan türlerinden kızlar ortalama 273 bin 98 puan erkekler ise 262 bin 503 ortalama puan aldı. Türkçe- Matematik (TM) puan türlerinde kızlar ortalama 260 bin 739, erkekler ise 254 bin 110 puan aldı. Erkeklerin Türkçe-Sosyal (TS) puan türlerinde kızları küçük bir farkla göre kızlar ortalama 260 bin 978, erkekler ise ortalama 261 bin 483 puan alarak kızların önüne geçtiler.
Ham puan dağılımına göre, LYS-1′de Matematik testinde 50 sorunun tamamını doğru yanıtlayan bin 124 aday bulunurken, bu testte 31 bin 51 aday sıfırdan küçük puan aldı. 575 bin 693 kişi 0-5 arasında soruyu doğru yanıtladı.
Geometri testinde 30 sorunun tümünü 2 bin 640 aday doğru yanıtladı. 37 bin 867 aday sıfırdan küçük puan alırken, 568 bin 877 aday da 0-5 arasında doğru soru cevaplandırdı.
LYS-2′de Fizik testinde 224, Kimya testinde 2 bin 504, Biyoloji testinde 522 aday 30 sorunun tümünü doğru cevaplandırdı. Fizik testinde 23 bin 636, kimya testinde 3 bin 764, biyoloji testinde de 4 bin 760 aday sıfırın altında puan alırken, fizik testinde 256 bin 569, kimya testinde 276 bin 471, biyoloji testinde ise 275 bin 445 aday 0-5 soruya doğru yanıt verdi.
LYS-3′teki Türk Dili ve Edebiyatı Testi’nde 2 aday soruların tümüne doğru yanıt verirken, bin 349 aday sıfırdan küçük puan aldı. 0-5 arasında soruyu doğru yanıtlayan aday sayısı 645 bin 376 aday oldu. Coğrafya-1 testinde ise 52 aday tüm soruları doğru yanıtlamayı başardı. 2 bin 55 adayın sıfırdan küçük puan aldığı coğrafya-1 testinde 0-5 arasında soruyu 644 bin 670 aday doğru yanıtladı.
LYS-4′teki Tarih testinde 91, coğrafya-2 testinde 219, felsefe testinde 1 aday soruların tümünü doğru cevap verdi. Tarih testinde 891, coğrafya-2 testinde 3 bin 153, felsefe testinde ise 945 kişi sıfırdan küçük puan alırken, tarih testinde 361 bin 92, coğrafya-2 testinde 358 bin 830, felsefe testinde 361 bin 38 aday 0-5 arasında doğru soru yanıtlayabildi.
LYS-5′teki Almanca testinde 35, Fransızca testinde 1, İngilizce testinde de 3 aday 80 sorunun tümünü doğru yanıtladı. Almanca testinden 56, Fransızca testinden 60, İngilizce testinden 2 bin 431 aday sıfırdan küçük puan aldı.
Öğrencilerin Sorulara Verdiği Ortalama Cevaplar
Matematik 50 sorudan 15.12
Geometride 30 soruda 8.53 geçen sene başarı oranı 10.5
Fizik 30 sorudan 7.53 geçen yıl 9.5
Kimya 30 sorudan 11.43 geçen yıl 14.1
Biyoloji 30 soru 11.37 geçen yıl 12
Türk dili 56 soru 21.8 geçen yıl 27.6
Öğrencilerin Başarısı Düşük Ancak İlgilenen ve Şikâyetçi Olan Bir Mercii Yok
Üniversiteye gelen öğrencilerin genel kültür düzeyi ve akademik bilgi düzeyinin yetersizliğini her geçen gün düştüğü sık sık vurgulanmaktadır. Ortaöğretimden gelen öğrencilerin gerçekten üniversiteyi okuyacak temel bilgi ve genel kültürden yoksun olarak geldiği rahtlıkla söylenebilir. ÖSYM veriliri ülkemizin öğrencilerinin başarısının düştüğünü açık olarak gösteriyor. Somut öğrenci başarı verilerine göre ortaöğretim ile yükseköğretim arasındaki kopukluk her geçen gün biraz daha artmaktadır. Bu gözlemlerimi ve gidişatı anlamak için son yıllarda genelde öğrencilerin başarı düzeylerini düzenli olarak incelemekte ve görüşlerimi kamuoyu ile paylaşmaktayım.
İlginçtir ki üniversitelerimizin hiç birinden öğrenci başarı durumu ve geleceğe ilişkin ülkenin ihtiyacı olan nitelikli öğrenciyi bünyelerine katmak ve iyi bir eğitim verme konusunda hiç bir görüş ve talep oluşmamaktadır.
Vakıf üniversiteleri bir kaç yıldır daha fazla öğrenci çekmek için sayfa sayfa reklam vermenin ötesinde nitelik ile ilgili çok bariz bir model ve öneri geliştirmemektedirler. Kamu üniversiteleri ki halen öğrencilerin birinci tercihidirler, hiç bir rapor öneri ile YÖK ve Milli Eğitim Bakanından talepte bulunmamaktadırlar. Kamu üniversitelerinin iyi öğrenciyi bünyelerine alması için kendi başarı düzeylerini yukarı çekmek ve yeni teknikler ortaya koyarak geleceğin tercih edilen üniversitesi konumunu sağlayabilirler. Çok ciddi ve emek isteyen bir süreç.
Burs Teklifleri Çok Uçuk
Bu nedenle her gün çarşaf çarşaf verilen ilanlar burs vaatleri, yetkin düzeylerde yapılan açıklamalar bir yana öğrencinin yani üniversite okuyacak kişinin ne düşündüğü çok daha önemlidir. Vakıf üniversitelerin sık sık reklam kampanyaları ile öğrencileri üniversitelerine burs ve diğer imkânlarını da sunarak davet etmektedirler. Bu arada uçuk burs teklifleri yansımaktadır. Profesör maaşından tutun da makam arabası ile üniversiteye taşınması, mezuniyet sonrası iş garantisi gibi vaatler biraz düşündürücü. Üniversitelerin burs vermesi önemli. Hatta kamu üniversitelerinin belirli alanda burs vermesi belirli bilim dallarının geleceği açısından çok önemlidir. Son yıllarda belirli bölümlerden mezun olan öğrencilerin ALES’de yeteli puanı almadıkları için Araştırma Görevlisi ve yüksek lisans öğrencisi bulmakta zorlanmaktadır. Üniversitelerin gelecekteki akademik kadroları için LYS puanı biraz yüksek olan öğrencilere burs vermesi bu anlamda çok daha anlamlı olacaktır.
Üniversite Tercihlerinde Adayların Bağımsız Karar Vermesi Çok Daha Önemlidir
Bu aralar öğrenci tercihlerinin yaparken aileleri de tedirgin. Her gün onlarca öğrenci ve aileden görüş ve bilgimize başvurulmaktadır. Mevcut hali ile 150 üniversitenin yaklaşık 760 bin kontenjanı olması nedeniyle hemen herkesin bir üniversiteye kayıt yaptıracağı söylenebilir. Hatta bazı üniversiteler kontenjanları doldurmayabilirlerde. Onun için belirli bir puan alanlar için isterlerse herhangi bir üniversiteye girebilirler. Hiç bir kaygıları olmamalıdır. Ancak durumu iyi olan öğrenci için “nasıl bir gelecek” sorusu önemlidir.
Üniversite tercihlerinde ortalıkta çok fazla söylem bulunuyor. Benim başından beri öğrencilere önerim önce kapasitenizi ve kendinizi tanıyın. Neyi iyi yapıyorsanız, hangi meslek ilginizi çekiyorsa o alana yönelin. Bir başka ifade ile kalbinizin götürdüğü yere gidin. Önemli olan ne olmak istediğinizi ve geleceğinizi nasıl anlamlı kılmak istediğinizi bilmenizdir.
Meslek seçiminde mesleki prestij, para ve diğer ilgi çekici yönlerden çok kişisel ilginiz daha önemlidir. Hayatta her meslek örgütünün bir yeri vardır. Doktorluk ne kadar kutsal bir meslek ise, öğretmenlik de o kadar kutsaldır. Tarım bilimcisi olmak insanlığın beslenme sorunu ile ilgilenmekte olması nedeniyle ziraat mesleği önemli, mühendislik ve sosyal bilimlerde insan hayatını kolaylaştırması bakımından önemli mesleklerdendir.
Hangi Üniversiteler?
Hangi bölüm olursa olsun önemli olan gençliğinizin en anlamlı yaş dönemi olan 18-22 yaş arasında kendinizi nasıl geliştireceğiniz ile ilgilidir. Üniversiteye girdikten sonra asıl olan düzenli çalışmak, sosyalleşmek ve evrensel boyutta bir üniversite öğrencisi olarak kendinizi eğitmeniz ve geleceğe bir üniversiteli gibi hazırlanmaktır.
Bütün bilgi birikimi ve tecrübeler göstermiştir ki “hangi üniversitenin hangi bölümünü okumalıyım?” diye kapı kapı uzman görüşü aramak yerine “kendimi geliştirebileceğim hangi üniversite ve bölüm daha iyidir?” diye sorulması daha anlamlı olacaktır. Onun için başından geleceğini belirlemeye çalışan kişi kendisinin nerede görmek istediği daha önemlidir.
Üniversite tercihleri üzerine söylenen onlarca parlak söylemler bir yana gerçek hayata bakmak ve geleceği kurgulamak çok daha önemlidir. Dönem dönem belirli meslekler öne çıkar ancak o alanın meslek enflasyonu oluştuktan sonra o alan bırakılır yeni alanlara bakılır.
Seçkin bir liseden mezun olmak oradan seçkin bir üniversiteye gidip iyi bir eğitim almak önemli ancak ya gönlümdeki okumak istediği alan.
Bunun yolu da.
Ne aradığını bilmek gerekir.
Seçeceği mesleği tanımak ileride yapacağı işi şimdiden düşünmek
Yeteneklerinin seçtiği mesleğe uygun olup olmadığını bilmek. Mimar olmak istiyorum ancak üç boyutlu düşünme ve çizebilme yeteneğim var mı diye sormak gerekir.
Hangi üniversitenin sosyal yaşam ortamı iyi?
Hangi üniversitenin uluslararası ilişkileri var?
Hangi bölümde uluslararası düzeyde öğretim üyesi kadrosu bulunmaktadır?
İleride lisansüstü eğitim yapmak isteyenler için öğretim kadrosunun bilimsel birikimi, yayın durumu nedir?
Hangi üniversitede öğrenci etkinlikleri ve kendini ifade edebilme özelliği sağlanmaktadır?
Üniversite Ortamı ve Akademik İklim Önemlidir
Üniversite akademik personelinin kamuoyundaki tanınmışlığı, akademik başarısı, yayın durumu önemli
Üniversitenin Akademik personel yetiştirme durumu da önemli.
Ayıca üniversitenin sosyal ortamı, öğrencilerin kendilerini özgür olarak ifade edecekleri iklim ve mekânların olması ve üniversite yönetimlerinin hoşgörülü, geniş ufuklu ve dünya gözü ile olaylara bakması önemlidir. Eğer üniversite yönetimleri, dünya üniversitelerini tanımıyorlarsa, gençliğin genel yapısını anlamıyorsa, yeni ufukları ve söylemlere sahip değilse üniversite, üniversite olmanın ötesinde başka bir şey olur. Yaşının enerji dolu döneminde geleceğe ilişkin yol haritasını oluşturacak gencin kendini tanımsı ve gerçekleştirmesinde üniversite ortamı birinci derecede çok çok önemlidir. Bu anlamda üniversitelerin yönetimleri ve yönetimlerin üniversitelilik ufku da önemli.
Her şeye devlet memuru gözü ile bakan, yeniliğe açık olmayan üniversitelerde gençlik de kendini yenileyemez. Üniversitede nitelikli bir bilim ortamı yaratamaz.
Batı ülkelerinde öğrencilerin okuyacakları üniversite tercihlerinde bu durumda dikkate alınmaktadır.
Özet ve Öneri
ÖSYM verilerine göre üniversiteye hazırlanan öğrencilerin akademik başarıları yıldan yıla düşmektedir. Normal bir öğrencinin tüm sorular üzerinden % 50 başarı durumu oldukça çok küçük olup ülkemizin gelecekteki akademik başarısı da ilerde düşecek anlamına gelmektedir.
Bunun bir diğer anlamı da önümüzdeki 20-30 yıl için ülkemizin çok başarılı bilimsel çalışmaların beklenmeyeceği yönündedir. Hep vurguladığımız gibi öğrencilerin dil bilgisi dahi seviyelerinin düşmesi, genel kültür yönünden yetersiz olmasının temel nedeni sınava ve teste dayalı eğitim modeli. Buna göre önümüzdeki yıllarda bu ülkede nitelikli yazar, şair ve sanatçının çok çıkmayacağı söylenebilir.
Önerim Milli Eğitim Bakanlığının artık ciddi önlem alması ve üniversiteler ile koordineli çalışarak Türkiye’nin büyüklüğüne yakışır bir nitelikli ve çoklu bilgi ile donatılmış insan yetiştirmesi gerekir. Yoksa bir birimizi kandırmayalım. Bu gidişat ile on yıl sonra da aynı yerde olduğumuzu göreceğiz. Türkiye daha iyisini hak ediyor.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı