27 Eylül 2010 Pazartesi

Elif Şafak’ın Aşk Romanında Tasavvuf

flickr.com
Mehmet Bakır ŞENGÜL
Bitlis Eren Üniversitesi
Turkish Studies
C.5, S.2, Bahar 2010


ÖZET
Tasavvuf; kaynağı, gelişimi ve yaklaşım biçimi itibariyle sürekli olarak tartışmaların odağında olmuştur. Her şeyde yaratıcının yansımasını arayan tasavvuf, sevgi ve hoşgörü odaklı bir geleneğe sahiptir. İnsanlığın gelişim sürecinde gizemli unsurların ilgi çekiciliği, tasavvufta da kendisini göstermiş ve etkisinin dönüştürme gücü, ilgili olsun veya olmasın herkeste, tasavvufa karşı bir merak uyandırmıştır.

Türk romanının son zamanlardaki önemli isimlerinden olan Elif Şafak’ın, son romanı Aşk (2009), odağa aldığı tasavvufî düşünce ekseninde, aşkı ve kişisel özgürlüğü önceleyen bir kurguya sahiptir. Roman, biri 13. diğeri, 21. yüzyılda geçen iki farklı kurguya sahiptir. Romanda Ella’nın yalnızlığı, arayışları ve aşkı kovalaması ile Mevlana ve Şems’in 13. yüzyılda yaşadıkları tasavvufî aşk yolculuğu, birlikte ilerler. 13. yüzyılda geçen kurgu, kendi içinde bağımsız bir içerikle diğer kurguyu etkileyerek bazen de dönüştürerek varlığını sürdürür.

Romanda Mevlana üzerinden, tasavvuf ve hoşgörü konuları okurun dikkatine sunulur. Tasavvufun aşamaları, kişisel gelişim ve dönüşüm üzerindeki etkileri ve dünyada kitleleri etrafında toplama amacında olan bir dil kurma arzusu, Şafak’ın, Aşk romanında tasavvufla ilgili öne çıkardığı başlıklardır. Yazar, eserinde öncelikle tasavvuf literatürüne bağlı kalmış ve Mevlana döneminin dil özelliklerini yansıtmaya çalışmıştır. Bu çalışmada, Elif Şafak’ın anılan romanındaki tasavvufî unsurların işleniş biçimi, bunun kişilerdeki yansımaları ve Mevlana döne-minde yaşanan aşkın romanda ele alınışı irdelemektedir.

...




6. Mevlana, Aşk ve Semâ

Yazar, romanda Mevlana’dan bahsederken Mevlana’nın yaşadığı dönem olan 13. yüzyıl ile günümüzü karşılaştırarak, her iki dönemde yaşanan dini ihtilaflar ve kültürel çatışmalar üzerinde durur. Özellikle 13. yüzyılın içinde bulunduğu dini, siyasi çatış-malar, Moğol İstilasının sebep olduğu kaos ve Anadolu’nun irili ufaklı Türk Beylikleri tarafından yönetilmesinin getirdiği ayrışma, dönemin içinde bulunduğu olumsuz atmosferi yansıtır.

Mevlana, bu karışık tabloda, Konya’da yaşayan bir din bilgini olarak karşımıza çıkar. Klasik dini anlayışla yaşamına devam eden Mevlana, Şems ile karşılaşmasından sonra, ‚alışageldik tüm kurallardan çıkmaya cüret ederek adanmış bir gönül ehli, aşkın ateşli savunucusu, semanın yaratıcısı ve tutkulu bir şairi‛ (38) noktasına gelir. Mevlana, geride bıraktığı eserleriyle daha sonraki nesillerin ‚İslam âleminin Shakespeare’i ‚ (38) olarak tanıyacağı hoşgörülü, insanları evrensel değerler etrafında birleştirmeye çalışan, barışçıl bir kimliğin sahibi olur.

Meyerovitch’in Mevlana ile ilgili kendisiyle yapılan röportajlardan oluşan‚ İslâm’ın Güleryüzü‛ (1998) kitabının adı ve içeriği, Şafak’ın anlatımıyla zihinlerde şekillenen Mevlana’nın din anlayışı arasında bir uyum, dikkat çekmektedir. Bir söyleşide, Fas’ta bir ‘şeyh’i olduğu sorusuna Meyerovitch, olumlu cevap verir. Daha önce de değinildiği gibi, Zahara’nın Müslüman olmasına sebep olan tekkenin şeyhinin Fas’ta bulunması, bu uyumun / etkinin bir başka göstergesidir. Şafak, Mevlana’nın ‚nicelerinin ‘kâfirlere karşı savaşmak’ olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde‛ (38) durduğunu söyler. Herkese kapısını ardına kadar açık tutan Mevlana, evrensel barışın temsilcisi olarak karşımıza çıkar.

Mevlana’nın Mesnevi ve Divan-ı Kebir adlı eserleri, tamamen ‘aşk’ ve ‘gönül’ kavramları etrafında örülmüştür. Mevlana, ‚güzelliği her yerde, bakir doğada, insanın varlığında ve sanatta bulur‛ (Nasr, 1992: 167–168). İslam inancına göre Allah, insanı en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Sonra, kendi ‘Ruhundan üfleyerek’ ona can vermiştir. İnsan ruhu, ruhlar âleminde Allah’ın : ‚Elestü bi-rabbikum / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?‛ sorusuna: ‚Belâ/Evet‛ cevabı vererek, Allah’ın rabliğini onayladığını, Mevlana’ya göre de ayrıca, belâ çekmeye talip olduğunu ifade etmiştir. Bu yüzden, olgunlaşmak için sıkıntılara katlanmak gerekir. Hz. Adem, kendisine yasak edilen meyveyi yiyince cennetten atılır. Mevlana’ya göre, insan cennetten atıldıktan sonra, Allah’a tekrar kavuşma -Allah’ın insana Kendi ruhundan üflemesinden dolayı, insanın tekrar özüne kavuşma- arzusu nedeniyle, hep bir eksiklik hisseder. İşte bu eksikliğini tamamlama arayışının adı aşktır. Ruh, Allah’a tekrar kavuşmak için dünya arzularından sıyrılarak, sadece Allah’a yönelmelidir. Bu yöneliş, aşk ile yapılırsa kavuşma gerçekleşir. Cennetten atılan insan, böylece asıl vatanına dönmüş olacaktır.


....

Sonuç 

Aşk romanı, Ella Rubinstein adlı Amerikalı kadın kahramanın yaşam karşısında takındığı pasif ve aktif tavırların çakışma noktalarında açığa çıkan, özgürleşme ve hayatın odağına aşkı alma mücadelesi olarak okunabilir. Romanda bunalımlarının ve arayışlarının sonucunda, duygusal açlığını gidermek için, kendisini o güne kadar adadığı ailesinin varlığını hiçe sayan bir kadının, hayatının odağına aşkı alması ve geçmişiyle hesaplaşmadan –aktifken de pasif tavır ortaya koyan- yeni bir hayata, sessizce başlaması anlatılmaktadır. Romanında, aşkın insan ruhunda meydana getirdiği depremin, hayatı yeni baştan algılama çabasına dönüşmesi, gözler önüne serilmiştir. Roman, aşkı anlatmak için kurgulanmasına rağmen tasavvufî boyut, baskın olan izlek olarak karşımıza çık-maktadır. Şafak, belirttiğine göre ilgi ve okumalarının sonucunda ulaştığı kişisel tasavvufî bakışını yansıtmıştır. Tasavvufun temel unsurları, insana ve Allah’a bakışı, felsefî temelleri ve ulaşılmak istenen evrenin görüntüsü ile ilgili tespitler ve bilgiler kurgusal zeminde işlenmiştir. Romanda, kimi zaman oluşturulmak istenen güçlü ve çevresini dönüştürme gücüne sahip Şems karakteri, kimi zaman da kurguyu tamamlamak amacıyla kısmen yapay bir gö-rüntü çizen Çömez tipi ve daha çok hayatın içinden tipler, tasav-vufî izlekte karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak 13. yüzyıl Konya’sının sosyal hayatı, insanların çekişmeleri, çıkar çatışmaları, değer yargıları, kültürel ve dini atmosfer, sıradan insanların yaşam biçimleri başarılı bir şekilde sunularak, okurun ilgisi bu kurguda da canlı tutulabilmiştir. 

13. yüzyıldaki kurgunun olay örgüsü, çoğunlukla, tarihi dokuya bağlı kalarak ilerler. Ancak, edebi metnin kurgusal özelliğinden kaynaklanan bakış, kimi tartışmalı durumların açığa çıkmasına neden olmuştur. Şems karakteri, hem olay örgüsünün hem de tasavvufî izleğin odağında verilmiş ve bazen aşırı hoşgörüsüyle bazen de aşırı tahammülsüzlüğüyle ön plana çıkmıştır. Şems’in kişiliğindeki bu uç noktalar, tasavvufun yansımaları olarak sunulduğundan zihinlerde Şems ve Mevlana’dan ziyade, tasavvuf ile ilgili görüntüsel bir şaşkınlık oluşmuştur. Tasavvufun temel referansı olan İslamilik, Aşk’ta hoşgörü ve hümanizm olarak karşımıza çıkar. Yazar, böyle yaparak, tasavvufa ve özellikle Mevlana’ya olan ilgiyi artırmayı amaçlamış olmalıdır. Dikkatle bakıldığında bunun, kısmen de olsa tasavvufun içini boşaltan bir yaklaşım olduğu görülür. 

Tasavvufun temel kavramlarından olan sevgi ve aşk, yazar tarafından, hem hayatın hem de tasavvufun odağında olacak şekilde sunulmuştur. ‚Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde‛ (415) şeklinde, Şems’in sözleriyle son bulan romanda, Ella’nın insani aşkı ve -örtük olarak ifade edilen- daha sonra ilahi aşkı, hayatının odağına alması ve bunun sonucunda yaşadığı dönüşüm ifade edilmiştir.


20 Eylül 2010 Pazartesi

İstanbul Üzerine İki Kitap

HÜSEYİN KALKAN

Yıl 1874... Balat çamurlu bir Yahudi mahallesidir o zamanlar, Tatavla Rum meyhaneleriyle meşhur bir Rum mahallesidir. Avrupalı seçkinler, Pera'da toplanmışlardır. Tophane'de hâlâ Cenevizlilere rastlamak mümkündür. Ermeniler, şehrin çeşitli semtlerine parça parça dağılmışlardır. Türkler daha çok karşıda meskûndurlar. Marmara'nın karşı yakasında değil, Haliç'in karşı yakasında. Haliç'in karşı yakası Rumeli'de olduğu halde, Asyalı gibidir. Hatta buradaki Hıristiyan halklarına bile bir Asyalılık sinmiştir.
Bir sabah İstanbul’da olmak
Pes! İstanbul olmasa ne yapardık.
(Ece Ayhan)

Şimdiye kadar İstanbul’u anlatan büyük bir kitap, İstanbul kadar büyük bir kitap yazılamadı. Belki de hiç yazılamayacak, çünkü İstanbul hiçbir kitabın ulaşmayacağı kadar hızla büyüyor. Bazı güzelliklerini zamana ve insana verip yok ederken, her an kendine yeni güzellikler, yeni renkler katarak büyüyor. O, böyle büyürken biz eski renklerini ve kadim İstanbulluları özleyerek üzülüyoruz. İstanbul’a daha da bağlanıyoruz. Bazen de İstanbul’dan uzaklara kaçıyoruz, ama uzaklardayken de yine İstanbul’u anlatıyoruz. İstanbul’u anlatacak büyük bir kitap yazılamadığından olacak, İstanbul’u anlatan çok sayıda kitap şimdilerde rafları doldurmakta ve onu konu alan romanlar yok satmakta.

İstanbul’u en güzel anlatan kitaplardan biri, İtalyan seyahat yazarı ve şairi Edmondo de Amicis’in İstanbul’u. Kitap, Amicis’in 1874 yılında İstanbul’a yaptığı seyahatin izlenimlerinden oluşuyor. Işık ve renk cümbüşünü büyük bir başarıyla anlatan Amicis, bunu belki şairliğine, belki iflah olmaz bir gezgin olmasına, belki de İstanbul’un ışığına borçlu. Daha önce iki kere Türkçeye çevrilen kitap, ilk kez İtalyanca aslından edebiyatçı Filiz Özdem tarafından çevrilmiş. Özdem’in sihirli edebiyat dili, (bunu Korku Benim Sahibim, Düş Hırkası ve Yalan Sureleri adlı romanlarına bakarak söylüyorum) kitabın çevirisine de yansımış. Şiir de yazan Filiz Özdem, kelimelerin ateşini ve ışığını korumuş. Araya serpiştirilen Cesare Biseo’nun onlarca gravürü kitaba başka bir zenginlik katmış.

Güzel bir sabah vakti İstanbul’a varmak

Amicis, daha İstanbul’a gelmeden Avrupa’nın yarısını gezmiş; İstanbul ise onun rüyasıdır: “Ancak, bu isteği (İstanbul’a gitme fikrini) on yıl boyunca içinde beslemiş, birçok kış akşamını kederli kederli Doğu haritasını inceleyerek geçirmiş, yüz cilt kitap okuyarak hayal gücünü kışkırtmış, Avrupa’nın yarısını, sırf diğer yarısını göremediği için teselli bulmak arzusu ile gezmiş, bir yıl boyunca bu yegâne amaç uğruna bir masanın başına çakılıp kalmış, sayısız küçük fedakârlıkta bulunmuş, hesap üstüne hesap yapmış, boş hayaller kurup durmuş, ev ahalisiyle cenk etmiş; nihayet denizde uykusuz dokuz gece geçirdikten sonra gözlerinin önüne serilecek o uçsuz bucaksız ve ışıltılı görüntünün beklentisiyle, ardında bıraktığı yakınları aklına düştüğünde vicdan azabı duysa da alabildiğine mutluluk duyan biri olsaydınız, ‘Yarın İstanbul’un ilk minarelerini göreceğiz!’ sözlerinin ne anlama geldiğini anlardınız.”

İstanbul’a varıldığına göre, artık tepe tepe İstanbul’u tavaf etme vaktidir. Efsunlu havasını içine çekme zamanıdır. Tavaf diyorum, çünkü yazar vecd içinde İstanbul’u dolaşmaya başlar. Bu kadar güzelliği yarattığı için tanrıya müteşekkirdir. Gemi, Sarayburnu’nu döndüğünde gözlerinin önünde serilen manzara karşısında kaleminden şu cümleler dökülür: “Bir dakika, derken bir dakika daha ve Sarayburnu’nu geçiyoruz, ışığa kesmiş devasa bir alan, renklerden ve nesnelerden oluşan bir enginlik görmüş gibi oluyorum ve işte burnu döndük… İşte İstanbul! Muazzam, mağrur, muhteşem İstanbul! Yaradana şükür olsun, yaratılmışa da! Böylesi bir güzelliği hayal etmemiştim doğrusu!”

Yedi tepenin yedisini de bu vecd içinde gezer. Ama bu öylesine bir gezme değildir. Adeta İstanbul’u bir yapı sökümüne uğratır Edmondo de Amicis. Şehir artık bir Türk şehridir, ama söküme uğradıkça her katmanda başka bir kültür, her mahallede başka bir halk ortaya çıkar. Mesela Ayasofya kültürel mimarinin bir toplamıdır. İki büyük galeriye destek olan somaki sütunlar, Artemis tapınağına aittir; payandalar arasında yükselen sekiz porfir sütun, Güneş tapınağından gelmedir. Diğer sütunlar Kyzikos İupiter Tapınağı, Palmira’daki Helios Tapınağı, Teb, Atina, Roma, Troia, Kyklades ve İskenderiye tapınaklarından gelmedir. Büyüklükleri ve renkleri bakımında sayısız çeşitliktedirler. Bunların üstüne Osmanlı sultanları minareler kondurmuşlardır. Minarelerden biri Fatih Sultan Mehmed, biri III. Selim, diğer ikisi ise III. Murad tarafından yaptırılmıştır. III. Murad, kubbenin üstüne altın yaldızı elli bin duka değerinde olan hilali kondurmuştur. Sadece Ayasofya’yı değil, başka büyük camileri de gezmiştir yazarımız. Ama neredeyse bütün camilerde Ayasofya mimarisinin esintilerini görür. Galipler, mağlupların dinsel sanatını kendilerine mal etmiştir. Sayfalar boyu bütün detayları ile anlatılır Ayasofya. Aynı özen bütün tepelere, tepelerdeki bütün camilere, bütün sahillere ve sahillerdeki bütün saraylara gösterilir.

Güzellik medeniyete feda edilir

Her şeyden önce İstanbul’un ışığında gözleri kamaşır Amicis’in. Güneş doğarken başka, batarken başka renklere boyar o sihirli fırçasıyla İstanbul’u ve Amicis, bunu kelimelere dökmekte zorluk çekmez. Sabahın ilk ışıklarıyla Üsküdar, tepelerin altında altın rengine döner, güneş batarken ise Galata. Bu defa Üsküdar, parıldayan pencereleriyle alev alev yanan bir şehre benzer. Tan vaktinde Haliç, ince bir sis tabakasıyla örtülüdür. Şehir, bir tiyatronun hazırlıklarını gizlemek için gerilen beyaz bir perdenin arkasında göründüğü gibi belli belirsiz görünür. 

Yazarla birlikte eski sokaklara girer çıkarız. Balat çamurlu bir Yahudi mahallesidir o zamanlar, Tatavla (Kurtuluş) Rum meyhaneleriyle meşhur bir Rum mahallesidir. Avrupalı seçkinler, Pera’da toplanmışlardır. Tophane’de hâlâ Cenevizlilere rastlamak mümkündür. Ermeniler, şehrin çeşitli semtlerine parça parça dağılmışlardır. Türkler daha çok karşıda meskûndurlar. Marmara’nın karşı yakasında değil, Haliç’in karşı yakasında. Haliç’in karşı yakası Rumeli’de olduğu halde, Asyalı gibidir. Hatta buradaki Hıristiyan halklarına bile bir Asyalılık sinmiştir. 

Amicis, İstanbul’un geleceği için endişelidir. “Güzellik çoktan medeniyete feda edilmiş olacaktır.” Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evlerin yerinde yeller esecek, esrarlı Sarayburnu bir hayvanat bahçesi olacak, Yedikule bir hapishane, Bakırköy bir doğal tarih müzesine dönüşecek, her şey dayanıklı, faydalı, duman rengi ve sıkıcı olacak. Peki, bu kitabın kaderi ne olacaktır? “…belki de 21. asırda buraya balayına gelecek bir İtalyan gelin arada sırada ‘Yazık! Büyükannemin dolabının dibinde şans eseri bulduğum, şu 19. asırdan kalma, kurtların kemirdiği eski kitapta anlatılan İstanbul’un yerinde yeller esmesi ne acıklı!’ diyecektir.” Amicis sanki bir kâhin, değil mi? 

Derler ki bir gün Dublin tamamen yıkılsa, Ulysses’e bakılarak yeniden inşa edilebilir. Ama belki Ulysses, Dublin’den bile büyük bir yapıttır. James Joyce, görkemli eserinde sadece Dublin’in ruhuna dokunmaz, İrlandalıların bu kadim şehrini, topografik ve mimari özelliklerinde anlatır. Ulysess’i okurken sokak sokak, yapı yapı Dublin’de bir geziye çıkarsınız. Şehir yönetimi, yıllar sonra bundan turistik bir fikir bile çıkardı.

Kafanıza koysanız, Edmondo de Amicis’in kitabına bakarak 1870’ler İstanbul’unu fiziki olarak belki ama yine de inşa edebilirsiniz. İstanbul’un kaybettiği ruhunu inşa edebilir misiniz? Bu ‘ırklar ve din mozaiğini’ isteseniz bile artık inşa edemezsiniz. Yazarın daha kitabının başında capcanlı gözlerinizin önüne serdiği bu insan manzaraları, kitabı bitirene kadar hiç belli etmeden resmigeçit yaparlar. Şimdi o güzelim eski Galata Köprüsü’nün yerine kondurulan çirkinlik abidesi yeni köprünün bir noktasında on dakika dursanız İstanbul’un neler kaybettiğini anlarsınız. Artık o bir imparatorluğun başkenti değil, Cumhuriyet’in lanetli bir metropolüdür.

İSTANBUL
Ermondo de Amicis
Gravürler: Cesare Biseo
Çeviren: Filiz Özdem
Yapı Kredi Yayınları 
2010, 347 sayfa, 28 TL.
                   

İstanbul- Kültür AŞ'den yapılan yazılı açıklamada, yer üstündeki mimari ve doğal güzellikleri ile insanları hayran bırakan İstanbul'un hala gizemini koruyan yer altındaki yapıları, gazeteci-yazar Ersin Kalkan'ın kaleme aldığı ''Yeraltındaki İstanbul'' adlı kitapta ele alınıyor.

Bir ''şehir anlatısı'' olarak nitelendirilebilecek kitap, okuru, Büyük Saray'dan Ayasofya'nın sırlarına, Antik Liman'dan ayazmalara, su tesislerinden sarnıçlara, çilehanelerden İstanbul'un yer altı efsanelerine uzanan geniş bir yelpazede farklı bir İstanbul ile yüzleştiriyor.


İstanbul'u hem yer altı hem de yer üstü zenginliklerini birleştirerek anlatan kitap, yer üstündeki yapıların kadim çağlarda farklı mimari yapıların üzerine kurulu yeni yapılardan ibaret olduğu konusunda okuyucuları bilgilendiriyor.Şu anda yer altında olan ancak yer üstünde de varlıklarını sürdüren yapıların tarihçelerine de yer veren kitap, İstanbul'un görünen ve görünmeyen yapılarını birlikte anlatması bakımından da okura önemli bir İstanbul gezisi yapma imkan sunuyor.

İstanbul'u yer altından keşfetmeye başlayarak, arada bir yer üstüne de çıkarak okumanın keyfini sunan ''Yeraltındaki İstanbul'' adlı kitabın sayfaları arasında bir başka İstanbul işleniyor.Kentin altında asırlardır uyuyan uygarlık kalıntılarına bir güzelleme olarak da nitelendirilebilecek kitapta, ''Büyük Saray'dan arta kalanlar'', ''Mehmet Başdoğan'ın Bulduğu Zifaf Odası'', ''8000 Yıllık Sırlar Ortaya Saçıldı'', ''Bu Liman Alman Tarihçinin En Büyük Rüyasıydı'', ''Bir zamanlar kumsaldı Samatya'', ''Ese Kapısı Mescidi'', ''Nakkaş Halı Mağazası'ndaki Sarnıç'', ''Fener Eskiden Petrion'du'', ''Dünyada Bir Eşi Olmayan Kalyon'', ''Üsküdar ve Sirkeci'de Efsaneler Gerçek Oldu'' bölümleri yer almaktadır

Topbaş kitabın ön sözünü kaleme aldı

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, kitabın ön sözünde yer alan yazısında, doğu ile batı arasında bir köprü ve kuzey ile güney arasında bir su yolu olan İstanbul ve Boğaziçi'nin bu özelliği ile dünyanın cazibe merkezi olduğunu dikkat çekerek, şu ifadelere yer veriyor:

''İstanbul stratejik önemi ile ve tabii güzellikleri ile olduğu kadar, tarihi ve kültürel değerleri ile de eşsizdir. İmparatorluklar beşiği olan bu kent Roma, Bizans ve Osmanlı'dan günümüze gelen medeniyet birikiminin ve estetik algısının müşahhaslaştığı bir yerdir. İnançların, kültürlerin, toplumların beşiği, evrensel bir müzedir. Yedi tepeli şehrin ziynetleri olan saraylar, kasırlar, camiler, köşkler ve yalılar bu şehrin güzelliğine güzellik katmaktadırlar. Bütün bu eserler adeta büyüleyici güzellikteki panoramik bir resmin asli unsurlarıdır. Bir de bu resme ilk bakışta görünmeyen değerler var tabii. İstanbul'un yer altındaki zenginlikleri de yer üstündekiler kadar etkileyicidir. İstanbul'un yer altı zenginlikleri hiç şüphesiz dünyada başka hiçbir kentle karşılaştırılamayacak ölçüdedir. Binlerce yıllık bir tarihin bugün toprak altında kalan izleri, ayazmalar, sarnıçlar, tüneller, dehlizler... 'Yer altındaki İstanbul' adlı eser, İstanbul'un tüm bu zenginliklerini tanımaya bir davettir. Bir rehber niteliğindeki bu kitap bu İstanbullulara hem geçmişte hem de günümüzde bir İstanbul yolculuğu yaptırmaktadır.''

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan da kitabın sunuş bölümünde şu görüşlere yer verdi:

''İstanbul'un üzerinde meskun olan bizler, çoğu zaman şehrin altında akan giden zamandan ve mekandan bihaberizdir. Üç büyük medeniyete beşiklik etmiş olan İstanbul'un bedeninde taşıdığı izler, bizleri geçmişin koridorlarında gezdirir. Geçmiş ile şimdiki zaman arasında mekik dokuyarak, anı yakalamaya çabalarız. Bu hayret iklimi, İstanbul'u diğer şehirlerden farklı kılan yegane özelliktir. Bu şehir, bu izlerin peşinden yürüyen gezgini, nasibi ve ilmi ölçüsünde tepelerinde dolaştırır; dehlizlerinde ağırlar. 'Yeraltındaki İstanbul', İstanbul'un yüzleri çerçevesinde dikkatlerimizi İstanbul'un altında saklı olan medeniyete doğru çağırıyor. Bu ses, yaşadığımız şehrin farklı bir simasını gün yüzüne çıkarırken, geçmişin esintisini de bugüne taşıyor.''

Toplam 254 sayfadan oluşan ''Yeraltındaki İstanbul'' adlı kitap, Türkçe ve İngilizce olarak basıldı.

17 Eylül 2010 Cuma

Kırk Yazarın Kaleminden İstanbul'un Kırk Semti



SanatAlemi.Net


Bir taşına Acem mülkünün feda edildiği şehr-i İstanbul'un yaşayan ve yaşlanan semtleri... Bu semtlerin her taşının, her sokağının, gecesinin, gündüzünün ayrı bir hikâyesi var. Yakın bir zamanda İstanbul âşıkları bu semtlerin hikâyelerini okuma şansına kavuşacak.


Çünkü kırk yazar, bugünlerde İstanbul'un kırk semtinin hikâyesini yazıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Edebiyat Yönetmenliği'nin Heyamola Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirdiği ve İstanbul'un kırk semtinin son kırk yılını kırk yazarın kaleminden anlatacak olan 'İstanbulum' projesinde sona yaklaşılıyor. 2008 Eylül ayında başlayan ve merakla beklenen serinin yazım süreci, önümüzdeki mayıs ayında sonuçlanacak. Kitapların basımı ise aralık ayında tamamlanarak okurlarla buluşacak.

KIRK RAKAMININ SIRRI

İstanbul'un her semtinin ayrı bir hikâyesi olduğu fikrinden yola çıkan proje kapsamında, kırk yazar, İstanbul'un bir semti üzerine duygularını, düşüncelerini, anılarını ve bu semtin hayatına yaptığı etkileri kendi üslubuyla anlatacak. Beşir Ayvazoğlu, Ömer Erdem, Ataol Behramoğlu, Ayşe Sarısayın, Doğan Hızlan ve Haydar Ergülen bu yazarlardan sadece birkaçı. Eski İstanbul'un semtlerinin sayısı kırktan fazlaydı; günümüz İstanbul'unun semtlerinin sayısı ise çok daha fazla. Durum böyle olunca akla gelen ilk soru 'Neden kırk?' oluyor ister istemez. Proje yönetmeni ve Heyamola Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ömer Asan, ilk önce yirmi semti çalışmayı düşündüklerini, ancak İskender Pala'nın önerisiyle sayıyı kırka çıkardıklarını söylüyor: "Kırk sayısı halk kültüründe çok önemlidir; bir kahvenin kırk yıllık hatırı, çocuğun kırkını çıkarması... İnsanımızın bu sayıyla folklorumuzdan, inançlarımızdan, gündelik yaşamımızdan kaynaklanan bir aşinalığı olduğu düşüncesi seçimimizde etkili oldu." Asan, semtleri tespit ederken de tarihselliğini ve tanınmışlığını göz önünde tuttuklarını söylüyor. Seçilen semtlerin kadim İstanbul'un yine kadim semtleri olmalarına özen gösterilmiş. Yazarların da en azından o semtte 25 yıllık bir geçmişinin olmasına dikkat ettiklerini ifade eden Asan, "Çünkü kitaplarda semt ve yazar birlikte anlatılacak; yani yazar ve semti, semt ve yazarı gibi." diyor.


Kamil, Ataol Behramoğlu/Adalar, Ayşe Sarısayın/Beşiktaş, Beşir Ayvazoğlu/Beyazıt, Doğan Hızlan/Kocamustafapaşa-Cerrahpaşa, Haydar Ergülen/Cihangir, Orhan Okay/Balat, Ömer Erdem/Üsküdar, Abdullah Uçman/Fatih, Adnan Özer/Gaziosmanpaşa, Alim Kahraman/Bağlarbaşı-Zeynep


Semtler dizisinin amacının semtlerin edebiyatçıların kalemiyle anlatılması olduğunu dile getiren Ömer Asan, bu nedenle yazarların şiir, hikâye, roman, deneme gibi edebî türlerde tanınmış edebiyatçılar arasından seçildiğini söylüyor. Saptadıkları yüz kadar semt arasında seçim yapmanın, kırk semti ve kırk yazarı denkleştirmenin kolay olmadığını belirten Asan, "Kimi zaman yazara göre semti, kimi zaman semte göre yazarı belirlemek durumunda kaldık. Bazı semtler için birkaç yazar adayımız oldu, bazı yazarlar için de birkaç semt. Kırk yazarı saptamada bir zorluğumuz da yaşla ilgiliydi. Burada da 'kırk' rakamını göz önünde tutarak kırk yaşını geçmiş yazarlarımıza öncelik tanıdık." diyor.


Peki bu projenin İstanbul'a ve kültürüne ne katkısı olacak? Ömer Asan projeden beklentilerinin çok büyük olduğunu ifade ediyor: "Projemizin yazarları edebiyat insanlarıdır ve kitaplar edebiyat ürünü olarak düşünüldü. Yüz yıl önce böyle bir dizinin kaleme alındığını ve yayınlandığını varsayarsanız bu projenin değeri daha iyi algılanır. 2010 yılında İstanbul'la ilgili 40 edebî ürün kitaplaşarak aynı anda yayınlanacak. Varın değerini siz düşünün."

Projede yer alan bazı yazarlar ve semtler
Abdullah Uçman/Fatih, Adnan Özer/Gaziosmanpaşa, Alim Kahraman/Bağlarbaşı-Zeynep Kamil, Ataol Behramoğlu/Adalar, Ayşe Sarısayın/Beşiktaş, Beşir Ayvazoğlu/Beyazıt, Doğan Hızlan/Kocamustafapaşa-Cerrahpaşa, Haydar Ergülen/Cihangir, Orhan Okay/Balat, Ömer Erdem/Üsküdar


.

.
Resimler flickr.com'dan; ilk resim Kınalıada, diğeri Büyükada...
.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Mevlana'da İrade Hürriyeti


Özet

Mevlana "Mesnevî" adlı eserinde insan hürriyeti üzerinde çok durur. Bu konuyu, kader, cebir ve ihtiyar kavramlarıyla anlatır. Özellikle insandan irade hürriyetini soyutlayan Cebrî (indeterminist) ve sebepleri yaratandan soyutlayan materyalist insana çok kızar. İnançlarında dengeli bir insan modeli ortaya koyar.

Mevlânâ’ya göre, hürriyet, insanı Allah’tan alıkoyan şeylerden uzak durmaktır. İnsanın Allah’a ibadeti arttıkça, hürriyet alanı da genişler.

Mevlânâ, insanın özgürlüğünü savunmada, hem psikolojik ve hem de kelamî deliller kullanır. Bu konuda onun kullandığı dil, câhil ve bilgin her seviyede insanın anlayabileceği bir üslûba sahiptir. Mevlânâ’nın insan hürriyeti konusundaki görüşleri orjinaldir. O, mutlak bir hürriyetten yana değil, nisbî bir hürriyet anlayışından yanadır. İnsan, cüz’i iradesinde hürdür. Dolayısıyla, sorumluluk yüklenecek bir insanın hür olması gerekir. Mevlânâ’nın insan hürriyeti noktasındaki görüşleri Kur’an’ın rûhuna uygundur.

GİRİŞ

Kelam literatüründe irade özgürlüğü anlamına gelen “ihtiyar/serbestlik” ve insandan özgür iradeyi soyutlama anlamına gelen “cebir/zorunluluk” kavramları İslam düşünce tarihinde İlâhi irade ve insan hürriyeti bağlamında yoğun tartışmalara sahne olmuştur. Örneğin, ilk kuşak Müslüman teologların literatüründe ihtiyar/serbestlik kavramının anlamı; “öznenin dilediği birşeyi yapma ya da yapmama kudretidir. Kişinin dilediğini yapıp yapmaması kendi bireysel tercihi”(Tehânevî, I, 419), cebir kavramı ise, “insanın cansız bir varlık gibi iradesiz ve seçme hakkından yoksun olması”(İsfehânî, 1986, 119; Cürcânî, 1987, 106) anlamını ifade eder. Bu makalede amacımız, “cebir ve ihtiyar” sorununu bütün detaylarıyla tartışmak değil- zaten Kelam İlmi kitaplarında bu konu uzun uzun tartışılmaktadır- sûfî mütefekkir Mevlânâ’nın (ö. 672/1273) konuya yaklaşımını ortaya koyabilmektir.

Mevlâna’nın yaşadığı dönemin oldukça sıkıntılı bir dönem olduğunu biliyoruz. Hicrî yedinci asır, İslam Dünyasının yakılıp yıkıldığı, talan edildiği bir dönemdir. Ümitsizliğin, kötümserliğin, hatta İslam’ın –bir inanç sistemi, bir kültür ve medeniyet olarak- geleceğine şüphe ve endişe ile bakmanın oldukça yaygın olduğu bir dönem. Mevlânâ, bu menfi gelişme karşısında boş durmamış, his ve fikir plânında büyük bir mücadele vermiştir.

O, Kelam ve Felsefe sahalarında tartışılan meseleler hakkında birinci elden bilgiye sahiptir. Buna rağmen o, sözkonusu meselelere çözüm getirmek istediğinde kelamcıların ve filozofların yöntemini takip etmez. Soyut terimlerin işgaline uğramış istidlâl şekilleriyle ömür tüketmek, Mevlânâ’nın işi değildir. O, öyle şeyler söylemeliydi ki, kafa da rahatlasın, gönül de; âlim de bir şey öğrensin, testici de.(Aydın, 2000, 96).

Bütün sûfî mütefekkirlerde olduğu gibi Mevlânâ da hiçbir zaman İlâhi irade mukâbilinde insan hürriyeti sorununa yaklaşmaz. Bu konuda Mevlânâ’nın dili, bütün toplum kesimlerine seslenen bir üslûp taşıdığı için çoğunlukla belli bir düzeyde, yeri geldiği zaman insan hürriyeti konusuna değinir. Sorun, Kelam kitaplarında sistematik bir mesele olarak ele alındığı gibi alınmaz, ama yoğun bir şekilde değinilir. Fakat cebir ve ihtiyar sorunu insan varolduğu sürece, insan zihnini meşgul etmeye devam edecek, seçkin entelektüel tartışma ortamlarının koyulaşmasına hizmet edecektir.

Mevlânâ, her aydın gibi içinde yaşadığı toplumun ve çağının sorunlarına bigane kalmamıştır. Dolayısıyla gerek Mesnevî de ve gerekse diğer eserlerinde toplumun siyasî, içtimaî, irfanî, harsî ve itikâdî sorunlarına değişik üsluplarla çözüm önerileri getirdiği gibi, kelamî bir sorun olan ve insan hürriyetini ilgilendiren “cebir ve ihtiyar meselesine” de muhayyel bir takım şahsiyetleri konuşturarak çözüm önerilerinde bulunmuştur. İnsan unsurunun varolduğu yerde hürriyet kavramına yaklaşım bakımından katı determinist bakış açıları olduğu gibi katı indeterminist bakış açıları da olacaktır. İşte Mevlânâ’nın yaptığı, bu iki uç görüşü bir orta yol bularak mutedil bir çizgiye oturtmak olmuştur. Kısaca Mevlânâ cebir ve ihtiyar sorununu toplumsal hayatı içeren diğer konularla birlikte ele alıyor. Makalemizde yeri geldiği zaman örneklendirmelerde bulunacağız.

MEVLÂNÂ’NIN HÜRRİYET ANLAYIŞI

İnsanın eylemleriyle ilişkili olan cebir ve ihtiyar sorunu, yaratılış bağlamında değerlendirilmelidir. Çünkü Allah ‘seçme’ hürriyetini yaratıklar arasından sadece insana lütfetmiştir. İnsana nispetle hürriyet, ilahi bir lütuftur. Elbette bu düşünceyi ortaya koyan ilk kişi Mevlânâ değildir. Bütün sûfi düşüncede bu anlayış geçerlidi (Gaznevî, 1995, 84). Tasavvufî düşüncede özgürlükten maksat, nefsin hevâ, dünya ve onun lezzetlerinden bağımsızlaştırılmasıdır. Hürriyet kulluk manasından bağımsız değildir. Bu manada hürriyet, mâsivâdan ârifin kurtulmasıdır.

İnsan mâsivâdan kurtuldukça, kölelik bağlarından arınır ve bütün benliği ile Allah’a yöneldikçe hürriyetin çemberi genişler. İnsan kimin köleliği altında ise onun kuludur. Eğer nefsinin kölesi ise, nefsinin kulu, eğer dünyevîleşmenin kölesi ise, dünyanın kuludur. Her iki durumda da insan özgür değildir.(Suphi, 1983, 237). Tasavvuf’ta asıl hürriyet, insanın yaratılmışların köleliği altında olmamasıdır. Bir başka ifade ile, üzerine varlıkların hükmü geçerli olmamasıdır. Onun doğruluğunun belirtisi, kalbinden eşya arasındaki farklılığı düşürmesidir. Onun katında arazların kıymet ve tehlikeli durumları eşit olur. (Kuşeyrî, 1980, 262-63). O halde tasavvufta hürriyet, lezzetlerin varlığı ile yokluğu arasında tam bir eşitliktir. İnsan, arzularını çeken isteklerden ve dünya varlıklarından kaçınma derecesine göre hürriyete yaklaşır. Dolayısıyla, tasavvufta, organların hürriyeti değil, kalbin hürriyeti önemlidir.(Sülemî, 1986, 65). Bu sebeple sûfiler; dünyânın mâhiyetini bilen ondan uzaklaşır, âhiretin mâhiyetinden haberdar olan ona yaklaşır, kim Allah’ı tanırsa, O’nun rızasını tercih eder, demişlerdir. (Sülemî, 1986, 101). O halde işrâki felsefede ubûdiyyet hürriyyetten, hürriyyet, ubûdiyetten ibarettir. Genelde tasavvufçular, mutlak hürriyet anlamına gelen“seçme özgürlüğü/hürriyyeti’-ihtiyâr” yerine cüz’i irade anlamına gelen “irade hürriyeti” mefhûmunu kullanmayı tercih etmişlerdir.(Subhî, 1983, 241). Bu geleneğe uyarak Mevlânâ da, “irade hürriyeti” mefhûmunu kullanmayı tercih eder ve Mesnevî’de irade hürriyetini, ibadetin tuzu olarak nitelendirir. Çünkü yemeklere lezzet katan, tuzdur. Nitekim o ibadetle hürriyet arasındaki ilişkiyi şöyle belirtir:

“Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ‘ihtiyarsız’ dönüp durmada / Fakat dönüşünden dolayı ne bir sevaba girer, ne de bir günaha. Çünkü hesap vakti sevap da ihtiyarî olarak yapılan işe verilir, azap da!.” (Mevlânâ, 1965, III, 268).

Bu mısralarda görüldüğü gibi, insanın dışındaki bütün varlıklar yaptığı eylemlerde zorunludur. Onlar için irade hürriyeti diye bir şey söz konusu değildir. Asıl hürriyet, insan içindir. Çünkü insan eylemlerinden sorumlu olabilmesi için özgür irade hakkına sahip olması gerekir. Bunu Mevlânâ bir başka beytinde şu şekilde ifade eder: “O çalışma da, dua da himmet miktarıncadır. İnsan ancak çalıştığını elde eder,” diyen Mevlânâ, tercihini, irade hürriyetinden yana yapmıştır. (Mevlânâ, 1966, IV, 234)

Mevlânâ’ya göre, insanın eylemlerinde zorunlu (cebir) olduğunu ilk savunan şeytan, insanın eylemlerinde özgür (ihtiyar) olduğunu ilk savunan da bir insan olan Âdem peygamberdir. O bu konuda şunları söyler:

“Ey yüzü nurlu çocuk! “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik!” demeyi babandan öğren. O, ne bahaneler buldu, ne hileye kalkıştı, ne de mekr/düzen bayrağını yüceltti. Fakat İblis, bahse girişti, benzin kırmızı, beni sen sararttın. Renk, senin verdiğin renktedir beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin, uğradığım âfetin, dağlandığım dağın da, dedi! Kendine gel de “rabbi bimâ ağveytenî”yi oku.. oku da Cebrî olma, ters bir kumaş dokumaya kalkışma.”(Mevlânâ, 1966, IV, 114).

MEVLÂNÂ’NIN CEBRÎ VE KADERÎLERE YÖNELLTİĞİ ELEŞTİRİLER

Mevlânâ’ya göre insanda bulunan cüz’i irade, hürdür. Dolayısıyla insan bir fiili gerçekleştirirken kurdet sahibi kılınmıştır. Biz bu durumu şuur halimizde ortaya çıkan donelerden/verilerden öğrenebiliriz. Mevlânâ’nın düşünce sisteminden hürriyet meselesine psikolojik açıdan bakılır. Çünkü hürriyet hissi, insanın içinde vardır. Bunun delili, insanın iki şeyden birisini seçme zorunda kaldığı zaman tereddüt hali yaşamasıdır. İşte bu duyguyu Mevlânâ, “vicdani idrâk” olarak adlandırır. (Mevlânâ, 1974, V, 247) Çünkü vicdan da bir bilgi kanalıdır. İnsan bu idrâk sayesinde, bir şeyi doğrudan, vâsıtasız olarak bilebilir. Yine bu idrak sayesinde insan, iyilik yaptığı zaman içinde mutluluk, kötülük yaptığı zaman içinde pişmanlık duyabilir. Mutluluk ve pişmanlık hali, şuur halimizin bize sunduğu verilerdir. Fakat vicdan, bütün zamanlarda tek başına doğruyu tespit edemediği gibi, iyilik yapmak ya da kötülükten uzaklaşmakta mutlak bir yaptırım gücüne sahip olamaz. Çünkü o, iç ve dış tesirler altında kalmak gibi bir tehlike taşır. Vicdan ancak, dinin rehberliğinde doğru ve yanlışı ayırdetmede tesirli olabilir. Mevlânâ’ya göre, vicdani anlayışı inkar, duyguyu da inkar demektir. Bu sebeple o, ‘hürriyet ile vicdani duygu’ arasındaki bağı açıkça şu beyitlerde ortaya koymaktadır:

“Vicdanî anlayış, duygu yerine kaimdir. Her ikisi de bir arktan akar. Onun için bu anlayışa yap, yapma diye emir etmek, nehiyde bulunmak, onunla maceralara girişmek, söyleşmek yerindedir. Yarın bunu, yahut onu yapayım demek ihtiyara delildir güzelim. Yaptığın kötülük yüzünden pişman olman da ihtiyarına delâlet eder, demek ki, kendi ihtiyarınla pişman oldun, doğru yolu buldun. Bütün Kur’an; emirdir, nehiydir, korkutmadır. Mermer taşa kim emir verir, bunu kim görmüştür.
Kulda ihtiyar yoktur diye Allah’tan gûya âciz ihtimalini gidermeye kalkıştın ama onu cahil, ahmak ve aptal yaptın. Kader yoktur, kul kendi ihtiyarı ile iş yapar demekte hiç olmazsa aciz yoktur, hatta olsa bile cahillik, âcizlikten beterdir.” (Mevlânâ, 1974, V, 247-48).

Görüldüğü gibi Mevlânâ, şuur verilerini inkar eden Cebrî zihniyeti çok ağır bir şekilde eleştirmektedir. Zira, insanda hürriyetin yokluğu iddiası, insanın kendisini inkar, varlığa ve hayata anlam katma gibi yüce ve erdemli bir sorumluluğu taşıma görevini gözden çıkarmakla eşdeğerdir.

Mevlânâ, insanın özgürlüğünü savunma davasında daha birçok psikolojik, bir başka ifade ile, şuurun verilerini örnek olarak sunar. Allah’a karşı pişmanlık ve utanma duygusu taşıma ve bu sebeple de tövbe ile O’na tekrar yönelme gibi tavırları, insanın eylemlerinde hür olduğuna en büyük delil getirir.

Şu beyitlerde insanın eylemlerinde hür olmadığını iddia eden katı Cebrî zihniyete karşı insan hürriyetini savunma noktasında görüşlerini belirtir:

“Sen beytin tefsirini Kur’an’dan oku, Allah: “Attığın zaman sen atmadın” dedi. Biz bir ok atarsak, atış, bizden değildir. Biz yayız, o yayla ok atan, Allah’tır. Bu ‘cebir’ değil, Cebbarlığın manasıdır. Cebbarlığı anış da, ancak Allah’a tazarru ve niyaz içindir. Bizim figanımız, muztar ve kudretsiz olduğumuzun delilidir. Yaptığımızdan utanmamız da elimizde ihtiyar olduğuna delildir. Hocaların, talebeleri eğitmesi niçin; fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor?
...
Hangi bir işe meylin varsa o işte kendi kudretini apaçık görür durursun; Hangi işe meylin ve isteğin yoksa.. Bu Allah’tandır diye kendini Cebrî yaparsın! Peygamberler, dünya işinde Cebrîdirler, kafirler de âhiret işinde. Peygamberlerin âhiret işinde ihtiyarları vardır, câhillerin de dünya işinde.”(Mevlânâ, 1960, I, 49-51).

Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi, elbette insan için mutlak bir hürriyet sözkonusu değildir; insan ancak izafî bir hürriyete sahip olabilir. Bunun aksine, sınırsız bir hürriyetin varlığını kabul etmek, varlık kanunlarıyla çatıştığı gibi, hürriyeti de boğar. Önemli olan, dilediğimizi yapmakta serbest olduğumuz değil, dilediğimizi dilemekte serbest olup olmadığımızdır. (Öztürk, 1998, 83).


...

1 | 2 | 3 | 4

http://dusundurensozler.blogspot.com/2010/09/mevlanada-irade-hurriyeti-1.html 

10 Eylül 2010 Cuma

Atilla İlhan İle Şiir ve Roman Üzerine Söyleşi

flickr.com
Yağmur Dergisi
Ülkemizin yetiştirdiği önemli şairlerden Attila İlhan ile röportaj için gittiğimizde bize söylediği ilk söz, "Çocuklar nereden aklınıza geldi dergi çıkarmak!" oldu. Elbette, bu, yıllarını şiirle yoğurmuş düşünce adamı, bu işin zorlu bir görev olduğunu biliyordu. Biz "atıldık reh-i sevdaya, bir şem'a da biz tutuşturalım dedik!" diye masasının çevresine oturduk. Başındaki kasketi ile her zamanki klasik görünümünde olan Şair, yine o güleç çehresi ve zeki bakışlarıyla bizleri adeta okşuyor gibiydi. Sorularımızı hazırlamıştık ama, onun akıcı ve berrak ve bilgi yüklü konuşması karşısında bazen soracağımız soruları sormaktan vazgeçiyor, bazen de ahengi bozmamak için nefes alma molalarında kısa bir şekilde suallerimizi araya sıkıştırıyorduk. Attila İlhan, Sisler Bulvarı'ndaki gibi kah sisli bakışlarını, kah aydınlığa çıkan çehresini bizlere çevirerek trans haline geçmiş bir medyum gibi sorularımızın cevaplarını verdikçe bu, Osmanlı hayranı insana bizler de hayran olmaktan kendimizi alamıyorduk. Evet, işte size Yağmur'un ilk sayısında Düşünce Armonisi bölümünde sunacağımız kısım, bu röportajdan (belki sohbet desek daha uygun olacak) bazı kesitlerdir. Üç-üç buçuk saate yakın sohbetimizden aldığımız Şairin şiir ve roman üzerine görüşlerini aşağıda sunarken, yorumu okuyucularımızın takdirlerine bırakıyoruz...

Yağmur: "Şiir okunmuyor, şiir bitti." gibi sözler duyuyoruz çevreden. Sizce bunların aslı nedir?

A. İlhan: Hayır, bu doğru değil! Mesela, Beyoğlu Kitap Fuarı'nda bakıyorsunuz, inanılmaz rakamlarda kitap satılıyor. Eğer bu insanlar bu kitapları okuyorlarsa, ciddi şekilde bir edebi merak var demektir. Çünkü aldıkları kitapların çoğu edebi. Öte yandan, gerek dergiler, gerek gazetelerin bir kısmı, gerek magazin dergilerine iletilen mektupların büyük bir çoğunluğu, şiir gönderen insanlardan geliyor. Şiir yolluyorlar. Anadolu'nun her tarafından şiir yağıyor. TRT 2'de bir programım var. O programda bana gelen mektupların dörtte üçü şiirlerini gönderen adamlar! Çok bu insanlar. Yani Giresun'un falanca bucağının filanca köyünden bir arkadaş, o programı izleyip bana şiir gönderiyor. Şiirini niye gönderiyor? Demek ki, bizim halkımızın aslında bir şiir merakı var. Olması da son derece doğal. Çünkü bizim bin senelik kültürümüzün temeli şiirdir. Kitapları bile manzumdur. Geçmiş tarihimiz de öyledir. Bu yüzden halkın böyle bir eğilimi var. Peki, neden "Edebiyat alaka görmüyor, şiir öldü." gibi bir hava içinde oluyoruz? Kiminle konuşsak, "Hayır, bu iş bitti!" diyor. Kimse şiir okumuyor herhalde. Ben inanmıyorum. Neden inanmıyorum? Çünkü bunun canlı bir şahidiyim. Benim şiir kitaplarımı biz her sene yeniden basıyoruz. Bu, bir kitap değil, iki kitap değil, on-bir tane şiir kitabı... Bunlar sürekli basılıyorlar ve sürekli bitiyorlar... Bunları insanlar alıp okuyorlar değil mi? İkincisi; hadi ben kendimi örnek göstermeyeyim. Nazım' ın kitapları satılıyor, Yahya Kemal' in kitapları satılıyor, Necip Fazıl' ın kitapları satılıyor, Ahmet Arif’ in kitapları satılıyor. O zaman, konuya şöyle bir yerden bakmak lazım. Bir kere şiir açısından olaya bakarsanız, Türk halkının şiir okumadığı doğru değil, şiir okuyor. Şiire alaka göstermediği de doğru değil, alaka gösteriyor. İşte bunlar canlı örnekler... Hatta ben bunu Fransızlar'a söyledim. Çok da şaşırdılar. Türkiye, dünyada, şiirle reklam yapılan tek ülke. Başka hiçbir ülkede böyle birşey göremezsiniz; şiirle reklam yapsınlar. Bant satmak için şiir okuyor adam. Türkiye'de bunu birçok radyoda dinliyorsunuz. O zaman Türk okuru şiir okumuyor değil; Türk okuru şiiri seçiyor. Her şiiri okumuyor. Şiir yazanların önce buna dikkat etmeleri gerekir. Ona sıcak gelen bir ses var; o, ancak bu sesi taşıyan şiirleri okuyor. Çünkü bu şairler, düşünceleri, ideolojileri ne kadar birbirinden farklı olursa olsun bizim geleneksel Türk şiirinin sesini kullanan şairlerdir. Necip Fazıl da öyle kullanır, Nazım da onu kullanır, ben de onu kullanıyorum, Ahmet Arif de onu kullanır. Geleneksel Türk şiirinin bir sesi vardır. Bu ses nereden geliyor? Ben bunu çok düşündüm. Bir defa, kesinlikle Türk musikisinden geliyor. Biz doğduğumuz andan itibaren, farkında olarak veya olmayarak bu musikinin içinde büyüyoruz. Ninnilerimiz bile belli bir makamda söyleniyor. Belki segah, belki yegah... Sokakta bir satıcı geçiyor. Bir hava tutturuyor. Bakıyorsunuz Türk halk şarkılarının ritminde bir şey söylüyor. Müezzin ezan okuyor; o da makamlı... Sabah ezanı saba makamında okunuyor. Sen doğduğun zaman bile bu ritim içinde büyüyorsun. Kulak bunu sağlıyor sürekli. Bu sese aykırı bir ses karşına gelince, insiyaki olarak reddediyorsun. Yani bilinçle yapmıyorsun; şuuraltına perçinleniyor. Çünkü 1940'tan itibaren özellikle Garip Hareketi'nden sonra Türkçe'de şiirin işlevinde bir şiir geliştirilmiştir. Sanki yabancı dilden çevrilmiş bir havada. Hala var o şiirler Türkiye'de. Şimdi okunmuyor dedikleri şiir o. Türk halkı o şiiri okumuyor.

Yağmur: Bu tarz yazan şairlere örnek olarak kimler verilebilir?

A. İlhan: Bütün İkinci Yeniciler' i söyleyebilirsiniz. "İkinci Yenici" dediğimiz şairler Türkçe kelimelerle yazıyorlar, fakat çeviri gibi bir şey. Onların şiirlerini Türk halkı okuduğu zaman o sesi bulamıyor.

Yağmur: Sezai Karakoç bunlara dahil oluyor mu?

A. İlhan: Sezai onlardan değildir. Sezai'de geleneksel ses kısmen vardır. Çünkü bu ses ritim gerektiriyor. Bakın bu çok önemli. Bizim aruz şairlerimizde de hece şairlerimizde de lirik dil vardır. Ben kendi hesabıma, çocukluğumdan itibaren her iki şiiri de çok yakından izledim ve okudum. Hatta bir çoğunu da ezbere bildiğim için o sese sahibimdir. Hatta benim bazı şiirlerim var, ben bunların alaturka makamlarını isimleriyle yazdım. Herkes onları aruz sanıyor. Halbuki aruz değil onlar. Mefailün mü,failün mü? Hayır değil. Alakası yok. Onlar serbest şiirler. Öylesine hazmetmişim ve öylesine bir yere getirmişim ki, serbest söylediğim zaman bile o ses, onun içine giriyor. Serbest şiirlerim seviliyor. Birçoğu da bestelendi onların. Neden? Çünkü böyle bir memleketin bin senelik geleneğinin yeni bir aşaması onlar. O ses demek ki, serbest olarak da söylenebilir ve günümüzün muhtevasını da ifade edebilirmiş. Bunu söylediğin, yaptığın zaman Türk halkı seni kesinlikle reddetmez. Kitabını da alıyor, okuyor, tepesinde gezdiriyor. Bu bir gerçek.

Yağmur: Şiir okunmuyor diyenlerin gözünden kaçan konu bu herhalde.

A. İlhan: Evet, "şiir okunmuyor" diyenler, Türk şiirinin geleneksel sesini yenileştirmeyi bilmeyenler, Türkçeyi yanlış bir düzeyde kullananlardır.

Yağmur: Şiirde kelime seçimi gerekir mi? Yoksa, insan ilhamlarına göre, hızlı bir şekilde, hiç düşünmeden ilhamın akışına göre hangi kelime gelirse onları şiire yansıtmalı mı?

A. İlhan: Kelime seçimi biliyorsunuz, aruzla yazarsanız bir mecburiyettir. Çünkü aruzun getirdiği kalıplara uyması lazımdır kelimelerin. Mecbur. Orada kapalı bir hece kullanamazsınız. Açık heceli olması lazım. Açık heceli kelimeler bulmak zorundasınız. Öyle bir kuyumculuk ister senden aruz. Hece başka türlü. O böylesini istemez. Bölünmemeli kelime. Altı-beşli olan, başka durak yerinde bölünemez. Bitmesi lazım kelimelerin orada. Duraklarda bitecek. Fakat serbest bunu kaldırmış gibi görünür ortadan. Böyle bir ihtiyacı kaldırmış gibi görünür. Serbest şiir konusunda genç neslin çok büyük bir yanılgısı var. Serbest şiiri genç nesil vezinsizlik sayar. Serbest vezin, vezinsizlik değildir. Her şiir için yeni bir vezindir. Yani şair, her şiir için vezin yaratmak zorundadır. Bir veznin getirdiği bütün avantajları sen yaratıcılığınla vereceksin. O melodiyi, o ritmi, o havayı... Çünkü aruz vezni, bir kalıptır. O kalıba sen oturttun mu kelimeleri, o ritim kendiliğinden gelir. "His var mı bu alemde nekahet gibi tatlı?" derken o, tık tık tık tık yürür...

Yağmur: Rahat...

A. İlhan: Evet rahat. Hece biraz daha rahat. Serbestte rahatlık yok, burada cehennem azabı var. Çünkü bizim çocuklar, bir cümleyi devrik yaparsan o, mısra olur sanıyorlar. Hani "Yürüyordum yağmurun altında gece" dediği zaman bunu mısra sanıyor. Bu mısra falan değil; cümle... Benim çocuklara verdiğim bir test var. Deli ediyor onları. Sen şimdi bu şiiri alt alta yazma, yan yana yaz bakalım. Yan yana yazıyor. "Oku şimdi" diyorum. Okuyor; nesir. Şimdi diyorum, Yahya Kemal Bey' in şu şiirini yan yana yaz bakalım. Yazıyor. Oku bakalım. Nesir gibi okuyamıyor. Yani nesir değil, şiir. Her biri mısra onların. Asla cümle olmuyorlar. Mısra olarak tasarlanmış. Diyeceksin ki onlar aruz. Tamam. Ahmet Muhip' inkini yap. O da öyle. Onu da nesir gibi okuyamazsın. Nazım'ı da okuyamazsın. Bunların hepsi mısra olarak meydana getirilmişlerdir. Mısranın kendine göre bir bütünlüğü, bir ritmi, bir havası vardır. Mesela "Kar yağıyor, üzgünüm.", "Üzgünüm şimdi kar yağıyor", "Kar yağıyor üzgün müyüm?" gibi laflarla şiir yaptığını sanıyor çocuk. Hayır yapmıyorsun, olmuyor. Şiir de değil o. Birtakım izlenimlerini kelimelerin yerlerini değiştirerek yazıyorsun. Serbest vezin dediğimiz şey, söylediği şiirin havasına, atmosferine, kokusuna, virgülüne göre yeni bir vezin meydana getirmektir. Ve daha da ilginci nedir biliyor musunuz? Bir şiir için yarattığın vezni başka bir şiir için kullanamazsın. Kullanırsan, tekrara düşmüş olursun. "Bu adam kendini tekrarlıyor." derler. Onun için serbest vezin çok zor bir vezindir. Kolay bir vezin değil. Bu yanlış anlaşılmalar yüzünden, Türk şiiri çok ucuzlamıştır. Felaket haldedir. Bizde çok gelişigüzel şiirler yazılıyor, şöyle: Çocuk, şiiri yazıyor. Ben diyorum ki, şimdi sen bu şiirin ilk bendini al, kaldır, ortaya koy. Ortadaki bent yukarı çıksın. Oku, okunuyor. Yine oluyor. Peki diyorum, sen şimdi bu şiiri aşağıdan yukarı oku bana. En alttan başlıyor, yukarıya doğru okuyor. Yine oluyor. Yani şiirde hiçbir şey değişmiyor. Peki diyorum, sen şimdi al bakalım şu şiiri, Yahya Kemal bey'in şu şiirini aşağıdan yukarı dene bakalım oluyor mu? Olmuyor... Şu şiiri al bakalım. O da olmuyor. Çünkü onlarda bir şiir mimarisi var. Bir şiir kurgulaması var. Bir kurgu yapmış. Yukarıdan aşağıya bir bütünlük taşıyor. Sen aşağıdan yukarıya okumaya kalkınca olmuyor. Ama ötekinde hiçbir kurgu olmadığı için, rastgele laflarla yazıldığı için bunu buraya koy, onu oraya koy, yine olur.. Çok kızdılar bana. Aranızda bölüm değiştirebilirsiniz. Sen ona dört mısra ver, o sana dört mısra versin. Yine gördüler ki hiçbir şey farketmiyor. Bu demektir ki, şiir mimarisinden koptular, şiir estetiğinden koptular. Geleneksel şiirin sesinden koptular, mısradan koptular. Bu tam bir harabe.

Yağmur: Efendim, "şiirde bir musiki olmalı" dediniz. Nesirde de böyle bir musiki gerekir mi?

A. İlhan: Osmanlı nesrinde var. Yani bizim geleneksel nesrimizde. Çünkü Dede Korkut Hikayeleri'ni okursanız, orada çok nesir gibi görünen, şiir gibi de okunan kafiyeli yazılar vardır. Buna biz Osmanlı'da "Seçili Nesir" derdik. Kur'an da böyle gelmiştir. O da nesir olmasına rağmen, kafiyelidir. Bunu en son yapan Cahit Begenç diye bir yazarımız vardı. 194O'lı yıllarda o yapardı. Kafiyeli nesir yazardı. Benim bazı nesirlerimde de vardır. Yani bazen ben de yaparım. Seyahat notlarım vardır. Orada da öyledir. Kafiyeli bir biçimde ritmik okunabilir. Rahatlıkla okunabilir.

Yağmur: Bu yadırganıyor mu, efendim? Mesela şiir gibi bir nesir, akıcı üslup, arada aliterasyonlar, seciler var. Yani şiir ile nesir bir birinden çok farklı mı olmalı kullandığı öğeler açısından?

A. İlhan: Yo, niye yadırgansın, yazılır ve oluyor. Eskiden böyle yazıların ismi mensur şiirdi zaten. Yani nesir olarak yazılmış şiir. Yadırganıyor da, niçin ikinci yenicilerin bir çoğunun şiirleri öyle. Nesir halinde yazıyorlar. Onlar neden öyle yapıyorlar o zaman? Fakat şiir de kurallar ne kadar etkileyici olursa olsun, yaratıcılık ağır basar. Sen gelirsin, bu kuralları hiçe sayarak bir şey yaparsın. Bütün millet senin şiirini söyler. Yani burada kalabalığa intikal edebilmek, insanların algılayabileceği frekansı bulabilmek çok önemlidir. Şimdi ben size bir şey söyleyeceğim. Benim en çok sevilen şiirlerimden biri "Ben sana mecburum" şiiridir. "Ben sana mecburum" lafı Türkçe olarak yanlıştır. Kurallar kırılmış olur. "Ben sana mecburum" denmez. Türkçe'de böyle bir laf yoktur. Ben, onu "Ben sana mecburum" şeklinde söyledim. Ve iki defa bestelendi. Demek ki önemli olan, bunu oturtabilmektir. Öyle bir oturtursun ki, herkes onu sever, benimser. Ve bu zamana kadar yanlış sayılan şey doğru olur. Zaten duygulara isim koyan şairlerdir. Dili yaratan şairlerdir. Şimdi benim şiirlerimi bazen basacak olduklarında oradaki musahhih, tashihçi arkadaşların bir kısmı öğretmen olduğu için, dil kaideleri açısından bakıyorlar. Benim şiirlerimin de nesirlerimin de gramere uyan bir yanı yok. Türkçe gramere pek çoğu aykırıdır. Bunlar deli oluyorlar. Şimdi öğretmen oldukları için, düzeltmek ihtiyacı duyuyorlar. Düzeltirsin, ama o şiirin canına okursun. O şiir, yanlışlığı ile güzeldir. Ben onu bile bile yapmışım. O kadar kuralı ben de biliyorum. Ama orada bana öylesi güzel gelmiş. Ben de öylesini söyledim.

Yağmur: Bilerek mi, yoksa ilham eseri olarak mı?

A. İlhan: Zaman zaman ilhamın da rolü vardır. Yani kelime öyle gelir. Sonra ben "Yahu yanlış oldu, böyle olmaması lazım." derim. Ama bakarım. Yok, düzeltirsem o zaman kötü bir şey olacak. Bunu da öğrendim. Onu da söyleyeyim size. Şimdi, bizim halk şairleri hiç kural dinlemezler. Mesela, Arapça çoğul olmuş şeyleri Türkçede de çoğul yaparlar. Hani züccaciyeci gibi. Şimdi züccaciye zaten cam satan adam demektir. Ama "Züccaciyeci" der bizimki. Bilmez iki defa cam satan adam olur. Bunun gibi bizim halk şairleri; aman yarabbi neler söylerler. Ama onlar çok da güzeldir. Bazen tasavvuf terimlerini yanlış söylerler. Ama hiçbirimiz de kalkıp "Bunlar bunu niye yanlış söylemiş?" demiyoruz. Ama bu mısraları ezbere biliriz. Bazı konularda kuralların bilinmesinden yanayım. Ama çok kuralcı olmaktan yana da değilim. Ben şiiri gramer kurallarına göre yazmam.

Yağmur: Sıkıcı olur o zaman değil mi efendim?

A. İlhan: Kesinlikle. Mesela, benim ilk terkettiğim şey şu oldu: 19. asırda bir miktar Batı ile temas hızlanınca, hariciye vekaletine gelen notları o günkü Türkçeye çevirecek adam gerekmiş. Bizim Müslümanların hiçbiri yabancı dil bilmiyor. O zaman azınlıklara başvurmuşlar. Ermeniler, Museviler hep mütercim olarak kullanılmışlar. Onlar da kendilerine göre bir Türkçe uydurmuşlar. Yani, fiilin sona geldiği bir cümle tarzı vardır bizde. Ve tuttu da. Biz öyle konuşmuyoruz. Kesinlikle öyle konuşmuyoruz. Ben bunun üstünde çok uğraştım. Türk halkı kesinlikle böyle konuşmuyor. Fiil başa geliyor, ortaya geliyor, sona geliyor, hiç gelmiyor. Bizim konuşmamız son derece serbest. Ben de öyle yazıyorum. Bende bazen hiç fiilsiz cümle vardır. Mef'ulsüz cümle vardır. Bütün mesele senin yazdığın şey, anlatmak istediğini karşıdakine ne kadar intikal ettirebiliyor! Çok iyi intikal ettirebiliyorsa, o doğrudur arkadaş... Gerisi hikayedir. Ben birçok şiir, roman, makale yazdım. Kitaplarda çok çetrefil soruları basite indirgeyerek halk Türkçesi ile yazdım. Herkes okuyor, herkes anlıyor. Ama o Türkçe ile yazdım. Kesinlikle gramere uymaz.

Yağmur: Mesela Karakoç'un çok kullandığı "olsun için" deyimini buna örnek verebilir miyiz?

A. İlhan: Evet. "Olsun diye" demesi lazım değil midir? "Olsun için" der. Ona kimse karışamaz. Yani kuralı kırdığı zaman daha da dikkat çekici oluyor. Bakın size bir-şey söyleyeceğim. Edebiyat tarihinde köşe başı olan isimlerin hepsine dikkat edin, kuralları kıran adamlardır. Kurallara uyan adamlardan hiç kimse önemli adam olmamıştır. Önemli adam olmak çizgisinde onlar dipnottur. Dikkat edin bakın işte. "Nazım" diyoruz, "Necip" diyoruz. Bunlar kim? Ortalığı altüst eden adamlar! Buna mukabil o zaman birtakım şiirler yazmışlar. Bir çoğunun adını bile bilmiyoruz. Unuttuk!

Yağmur: Efendim, Necip Fazılın hecedeki başkalığı ne. Zamanında birçok şaire tesir etmiş. Hala da etmekte. Bu etki onun ne gibi özelliğinden kaynaklanıyor? Onun çekici ve taklide zorlayıcı üslubunun sırrı nedir?

A. İlhan: Evvela üslupla ilgisi yok o işin. Bir kere Necip, çok iyi bir şair. Evvela, çok iyi bir şair. Yani önce şair olacaksın. Eğer şair değilsen istediğin kadar güzel şiir yazmaya uğraş, mümkün olmuyor. Adam şair. Eski tabirle, tabiat-ı şairanesi var. Zaten o nesilde bence Nazım Hikmet ile odur. İkisinin de, tabiat-ı şairanesi var. Yanardağ gibi geliyor. Bütün mesele o geleni ifade etmektir. Geleni ifade ederken, benim Necip'te gördüğüm özellik şudur. Necip Fazıl, o dönem içerisinde (hemen hepsi öyledir ya, Nazım da öyledir) Türk Edebiyatı'nın evveliyatını bildiği kadar Batı Edebiyatı'nı da bilir. Necip Fazıl'ın şiirlerinin bir kısmı Bodleryen' dir. Baudelaire'in şiirindeki hava onda da var. Ve açıkça görülüyor ki. Necip Fazıl, Baudelaire'i okumuştur. Hem de iyi okumuş. Baudelaire'in kurduğu heceye onlar "alexandren" der. Yani onların bu isimle söylenen bir hece vezinleri vardır. Onun tarzı özellikle "Kaldırımlar"da çok net görülüyor. Baudelaire'i çağrıştırıyor. Ama iyi, has şairler gibi kendini yenilemeyi sever. Yani bunu yazıyor ama, ondan sonra "Otel Odaları"nı yazıyor. "Otel Odaları" çok farklı bir şiir. Ve bizim Türk Edebiyatı'nın en güzel şiirlerinden birisidir. Ama onun ritmi, tekniği, her şeyi çok farklı. Sanıyorum ki, Necip Fazıl'dan başkasında böyle bir şiir yok. Kendi başına bir şiir. Daha sonra bu şiir yolunda yürüdükçe, (tabi bizim tasavvuftan, bizim klasik tasavvuf şairlerinden de yeni etkiler geliyor) ondan birtakım şeyler almaya başlıyor, öyle yürüyor. Ama bana sorarsanız, onun esas gücünü yapan, onun kendisinin tabiat-ı şairanesinin çok güçlü olması bir, ikincisi hem Doğu şiirini, hem Batı şiirini bilmesi ve bundan sentez yapmasıdır. Dikkat ederseniz, Yahya Kemal de böyledir. O da hem Doğu şiirini, hem Batı şiirini çok iyi bilir. Ve çok güzel bir sentez yapmıştır. Yahya Bey de büyük bir şairdir. Asla küçümsenemez. Çünkü halkın konuşma Türkçesini geleneksel sesle şiire intikal ettirme zaruretini ilk anlayan o. Öbürleri hep ondan sonra geliyorlar. İlk defa o anlamış. Mesela Ziya Gökalp şiir de yazıyor. Ama çok kötü şiir yazıyor. Onun yazdığı şiirler didaktik ve küçük çocuklara okutulmak için yazılmış gibi. Onlar kötü şiirler. Yani hecede ilk iyi imiş gibi görünen şiirler biraz Rıza Tevfik'te vardır. Onların hepsi halk şiirlerinin taklitleridirler. Yani hece yazmaya kalkışınca halk şiirlerinin tarzında koşma yazıyorlar. Yahya Kemal öyle yapmıyor. Yahya Kemal aruzun vezinlerini alıyor ve onları yoğuruyor. Türkçeyi alıyor, onların içine döküyor. Ve ondan Türkçe divan şiirinin ve halk şiirinin sesini taşıyan yeni bir melodi çıkarıyor. Bu çok büyük bir iş.

Yağmur: Efendim, Haşim ile Yahya Kemal arasındaki farkı kısaca özetler misiniz?

A. İlhan: Şimdi çok büyük fark var. Bir kere Haşim, dilin önemini çok geç anlamış. Yani dilin sadeleşmez ise kaybolacağını çok zor anlamıştır. Son birkaç şiiri anlaşılabilir haldedir. Öbür şiirlerinin büyük bir kısmını halk anlamaz. Yani okur anlamaz. "Piyale" yi bile anlayacak çok az insan vardır.

Yağmur: Sembolist olmasının bunda etkisi var mı?

A. İlhan: Sembolistliği de var tabii. Ona o yüzden çok karşı çıkmışlardır. Bir de Haşim Bey'in çok geçimsiz bir adam olması, onun şairliğini etkilemiş. Yani anılmasını, yayılmasını etkilemiş. Sevmiyorlar onu. İnsan olarak kimse sevmiyor Haşim'i.

Yağmur: Kendisinin de tesirinde kaldığı çirkinliği buna sebep olabilir mi?

A. İlhan: Yalnız yüz çirkinliği değil canım, insanlarla kavga etmeyi seven bir tipi var. Mesela, şimdi de var öyle birçok şair. Kendisiyle mutabık olmayan şairler herkesle kavga ederler. Bilmiyor musunuz, öyle bir kural vardır. Bunda ne sağcı olmak geçerlidir, ne solcu olmak. İnsan olmak yetiyor. Haşim de iyi bir şair. Kötü bir şair değil ama, mesela ben Cenab Şehabettin'den bir şeyler buluyorum onda. Daha evvel Cenab o işleri yapmış ve hiç de fena yapmamış. Yani bazı şiirleri var Cenab'ın. Bugün pek anlamaz çocuklar, ama çok güzel şiirlerdir onlar.

Yağmur: Hilmi Yavuz bir röportajında "Roman bitti." diyor. Sizce bu doğru mu?

A. İlhan: Yo, roman öyle kolay kolay bitmez. Onun söylemeye çalıştığı başka bir şey. Onu daha önce ben de söyledim. Şimdi görsellik ağır basıyor toplumda. İletişimde görsellik ağır basınca, romanın görselliğe intibak etmesi lazım. Aksi halde okumazlar. Yani düşünebiliyor musun sen? "Savaş ve Barış", Tolstoy. Tuğla gibi üç tane ciltti yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi bunu kim oturur da okur? Okumazlar, sıkılırlar. Çünkü "Savaş ve Barış"ın iki saat süren videosu var. Parayı bastırır, videoyu alır, kaseti koyar, seyreder. "Savaş ve Barış" okundu. Şimdi bu başka bir tartışma oldu. O da şu tartışma: "Alfabe öldü mü ölmedi mi?" Tartışma burda. Yazı önemini kaybetti mi kaybetmedi mi? Çünkü belirli bir zamandan beri artık yazıya dayalı kültür önemini kaybediyor. "Bunun mikrofilmi var mı?" diye soruyorlar. O ne demek o? Yazınız yengen. Bu o demek.

Yağmur: Bu yazının ikinci plana itildiğinin bir göstergesi mi?

A. İlhan: Evet. Birinci planda audio-visual dediğimiz yeni teknik. O teknik ağır basıyor. Şimdi bir plak getiriyorlar, veriyorlar sana. O plağı takıyorsun. Hem görüntü hem ses çıkıyor. Bir klasik eseri bir saat içinde hatmedip bitiriyorsun. Şimdi öyle bir yere doğru gidiyor. Ondan dolayı alfabenin tartışıldığı bir mesele bu. Ben bunu ilk defa 1970'lerde yazmıştım sanıyorum. Ve o zamanda ilk defa televizyonla ilgilenen Türk yazarı benim. Benden önce kimse televizyonla ilgilenmiyordu. Ben bu işe kalkıştığım zaman "Ya sen deli misin?" dediler. Bir yazarın ne işi var televizyonda. Dedim ki: "Niye öyle söylüyorsunuz? Bir müddet sonra hepimiz orada olacağız." Ve öyle de oluyor. Öyle de oldu. Bir televizyonun yapabileceği etkiyi kitapla asla yapamazsınız. Şimdi size komik bir şey söyleyeyim. Ben üç senedir TRT 2'de program yapıyorum. Belki biliyorsunuz. Salı akşamları konuşuyorum. Ve bu çok alaka görüyor. Mektuplar geliyor. Sokakta adamlar çeviriyor beni. Ben bundan memnunum. Bana söyledikleri bir laf var. Bugün konuştuğumuz şeyleri çok güzel özetliyor. Bana diyorlar ki: "Attila Bey, neden bu söylediklerinizi yazmıyorsunuz?" Halbuki ben yazdıklarımı söylüyorum. Okumuyorlar. Oradan beni dinliyorlar. Ve "bunları yazsa çok iyi olur" diyor da okumuyor. Ben onları yazmışım zaten.

Yağmur: Efendim, anlattıklarınızı özetlersek bugün televizyon, okumanın ve yazmanın karşısında bir tehlike olarak görülüyor. Bunun ortasını nasıl bulacağız? Televizyondan kopamayız. Okumadan, yazmadan da kopamayız. Bu tehlikeyi nasıl atlatacağız?

A. İlhan: Bunun çaresi şu: Her yeni gelen teknik, kendinden öncekini geriye itiyor. Tiyatro geldi operayı geriye itti. Sinema geldi, tiyatroyu geriye itti. Televizyon geldi, sinemayı geriye itti. Fakat dikkat ederseniz hiçbiri kaybolmadı. Geriye itildiler ama, devam ediyorlar. Tiyatro da var, sinema da var. Hepsi devam ediyor. Şimdi burada bütün mesele, yeni gelen teknikleri edebiyata intikal ettirebilmektir. Burada iki tez vardır. Bunlardan bir tanesi şudur: Sinema geldi. Sinema romandan neyi alıyor? Birisi diyor ki, "Sinema romandan konuyu ve tipleri alıyor. Ama üslubu alamıyor. Şu halde, sinemadan sonraki edebiyat sadece üslup olmalıdır. Tiplere, konuya o kadar önem vermemeliyiz." Bir tez budur. Öteki tez bunun aksi. O da diyor ki: "Sinema ne getiriyor? Sinemanın getirdiği ve halkı etkileyen tarafı ne? Hareket, görüntü ve gerilim. Roman bunu almalıdır." diyor. O tam tersini söylüyor. Yani birincisi diyor ki: "Madem bu bizden tipleri alıyor, konuyu alıyor. Biz de konusuz, tipsiz, sadece, kelime ustalığına dayalı romanlar yazmalıyız." Hayır, böyle bir şey olamaz.

Yağmur: Tasvir ağırlıklı mı?

A. İlhan: Tasvir ağırlıklı da olabilir. Deneme gibi de olabilir. Öyle bir şeyler. Fransa'daki roman tipi tamamen bu teknik üzerinedir. Onlar bir şey anlatmazlar. Mesela ben çok iyi hatırlıyorum. "Şey" adında bir kitap çıktı. Dörtyüz sayfa şey'i anlatıyor. Bitiriyorsun. Hala neyi anlattığının farkında değilsiniz? Ne anlattı bu adam. O şey ne imiş, belli değil. Durmadan anlatıyor. Dörtyüz sayfa. Şimdi bir kısmı böyle bakıyorlar. Öteki kısım da: "Mademki sinema yeni bir şeyler getiriyor, televizyon daha yeni teknikler getiriyor. O zaman uygulanabildiği ölçüde bu teknikleri almalı ve uygulamalı." diye düşünüyorlar. Ben kendi hesabıma bu ikinciyi benimseyen bir yazarım. Bu da Avrupa'da başlamıştır. 1920'lerden itibaren başlamıştır. O zamanlarda bunları uygulamaya çalışan yazarlar olmuştur. Onlar asıl 30'lardan sonra çıkarlar. Bunlardan bir tanesi Hemingway' dir.Hemingway'in kitaplarında sinema olayı çok güzel görülür. Bir tanesi de Andre Margo'dur. Onun kitaplarında da bu çok güzel görülür. Bir tanesi İlya Erengof'tur. Onda da aynı güç hakimdir. Onları okuduğunuz zaman bir film görür gibi olursunuz. Türkiye'de de ben, bu işe başladım. İlk defa "Sokaktaki Adam" şimdi filmi yapılan. "Sokaktaki Adam"ın önsözüne yazmışım "Bu sinematografik bir romandır." diye. O zaman, 50'lerde ve son derece kolay film oldu. O kadar ki çekenler dediler: "Zaman zaman senaryoyu bırakıp romandan çektik." O kadar sinematik. Ben bu yolu daha akıllıca buluyorum. Çünkü öbür yol, kahramanları terketmek, olayı terketmek, işi sadece bir şeyi anlatmaya dökmektir. Bu, okuru soğutuyor kitaptan. Yani okur bir şey anlatılsın istiyor, insanları görmek istiyor. Çünkü biliyorsunuz edebiyatın tarifi budur. Roman nedir? Roman, insanlar arasındaki ve insanların kendi kendileri ile olan ilişkilerini estetik bir çerçeve içinde anlatan edebi eserdir. Şimdi insanlar olmazsa, insanlar arası ilişkiler olmazsa, insanın kendi kendisi ile ilişkisi olmazsa, ortada sadece laf kalıyor. O da roman olmuyor. Roman olmayınca da okumuyor adam. Onu okutabilmek için bunları muhafaza edeceksin. Ama bu yeni tekniği de kullanacaksın. Çünkü benim bir düşüncem vardır. Bunu ısrarla söylerim her zaman. Edebiyatta ve sanatta yenilik, tarifi bozarak olmaz. Tarifi bozunca o yenilik olmuyor, sakatlıyorsun. Çocuğun kolunu kesiyorsun. Bu yenilik değil. Bir tarif yapılmış orada. Onun unsurları var. O unsurlar onu roman yapıyor. Sen o unsurların birini çıkarıp "şimdi yenilik yaptık" diyorsun. Yok, sakatladın. O sakatlandı ve o ilgi görmez. Beğenilmez. Ama ben bir roman yazıyorum. Diyelim ki, sinematografik oluyor, ilgi de görüyor. Onda aradıklarını da buluyorlar. Ve işte sinema gibi bir montaj taşıdığı için "Yahu, bu roman iyi okunuyor ha!" diyor. Bundan geliyor fark. Ama, sinemaya uyan bir roman. Emile Zola roman yazdığı Paris'te bir sarayı anlattığı zaman onbeş sayfa sürüyor. Giriyorsun, orda bahçe var... bahçenin yanında kapı, kapının üstünde şu var. Uzun uzun anlatıyor adam. Şimdi sen onu okurken içini sıkıntılar basıyor. Neden bunu saklıyorsun? Sen görsel bir okursun. Yani sinema ve televizyon çağının okurusun. Böyle şeyler sana görüntü olarak önüne geliyor, üç saniyede, dört saniyede görüyorsun. Eyfel Kulesi'ni sana anlatmaya gerek yok! Ne olduğunu biliyorsun. Sen Eyfel Kulesi'ni her dakika görüyorsun. Ama o zaman, Eyfel Kulesi'ni görebilmek için Paris'e gitmek lazımdı. Paris'e gitmeyenler bunu bilmiyorlardı. Onun için de adam sayfalarca anlatıyor. Altında şu var, onun üstünde bu, onun üstünde de o. Gözünde canlandırabilmek için bu gerekiyordu. Fakat şimdi sen Eyfel Kulesi'ni çok etkileyici, çarpıcı üç mısrayla, üç kelimeyle anlatıp geçebilirsin. O yine gözünün önüne gelir. O eski üsluplar, o eski edebiyatlar, o eski palavralar. Ne kadar çoktu. Şimdi mesela, kız üzüldü diye kızın üzülme sahnesini anlatır. On sayfa kız üzülür. Ben Yaşar Kemal'i kızdırırım. "Bunu yazma!" derim. "Bir yaprak on sayfada yere düşüyor Yaşar." derim. Çok kızıyor. Bu teknik 19. yüzyıl tekniği.

Yağmur: Olay ağırlıklı romanlarda psikolojik tahlillere girmek biraz zor oluyor. Buna rağmen sizin anlatmış olduğunuz yeni tarz romanlarda bu tahliller nasıl yapılacak?

A. İlhan: Yapılır. Onu ben yaparım. Mesela ben şöyle yapıyorum. Başkaları da öyle yapıyor. Dışardakiler de öyle yapıyorlar. Bütün mesele tasarrufla yapmaktır. Yani az kelimeyle az cümleyle. Şöyle söyleyeyim. Adam yalnız. Kendisini çok yalnız hissediyor. Hava kötü, hava bozmuş, ortada, ne yapacağını bilmiyor. Şimdi orada bu adamın yalnızlığını anlatmak için beş sayfa yazabilirsin. İşte şunu da hatırladı, bu da oldu, bunu da hatırladı falan. Çok muhtemel ki bunu okumazlar, bugünkü şartlar altında. Yalnız şimdi burada şöyle bir özellik var. Aklıma geldi. Benim şiirlerimde vardır. Orada ben demişim ki, "Kesik bir kol gibi yalnızlık" Şimdi "kesik bir kol gibi yalnızlık" dediğin zaman, artık başka ikinci bir şeye lüzum yok ki.

Yağmur: Kestirmeden, az ve öz bir şekilde ifade etmek, değil mi?

A. İlhan: Evet, öyle. Evet, böyle halledeceğim. Üç kelime, dört kelime. Sonra da öyle bir şekilde, öyle bir ifade ile vereceksin ki bunu, okur şıp diye alacak kafasına. Başka bir yerde şöyle bir şey söylemiştim: "Kadın o kadar farklı iki insan gibiydi ki, gözlerinden sanki bir başkası bakıyordu." Bir cümle. Bir cümleyle oturtuyorsun. Bütün mesele bu kadar basit. Ama büyük bir ustalık istiyor. Büyük bir konsantrasyon ve iyi bir seçim istiyor. Herkesin anlayabileceği bir şey olmalı. Kimsenin anlayamayacağı bir şey saçmalarsan, o hiçbir işe yaramaz. Yani modern romanın getirdiği olay bu. Sinema ve televizyona karşı romanı böyle koruyabilirsin. Onun tekniğini kullanacaksın ona karşı. Yani "ondan kaçıp da kendimi kurtarayım" dersen, seni okumazlar.

Yağmur: Belki bunun bize, özlü ifade kullanmakta arayışa geçmek gibi bir yararı oluyor değil mi, efendim?

A. İlhan: Gayet tabii, gayet tabii yararı var. Üslubumuza çekidüzen verme ve ifadelerimizi daha veciz bir hale getirmek gibi. Tabii, tabii. Allah rahmet eylesin Kemal Tahir ağabey lafı biraz uzatır. Mesela iki kişi konuşmaya başlar, yetmiş sayfa sürerdi. En ince yerine kadar o konuşmayı yazardı. Şimdi ona gerek yok. Okura lazım olan, konuya, atmosfere lazım olan en can alıcı dört beş konuşmayı oraya koy, geç. Öbür türlü tadı kaçar. Eskiden bizim halkın arasında öyle bir üslup vardı. Şimdi "anlatı" dedikleri şey. O zaman o roman olmaz. Bir anlatma olayı, roman değil. Roman kendi içinde bir sentez. Romanın kendine göre kuralları var. O kurallara göre yürümek zorundasın. Bu kurallar da zaman içinde değişiyor. Durmadan değişiyor. Şimdi görsel roman dönemi. Şu anda ben bunu Türkiye'de ısrarla yapmaya çalışan birisiyim. Benim romanlarımı dikkatle okuyan birisi gözünün önünde kahramanları, olayları, yerleri, her şeyi neredeyse üç boyutlu olarak görür; eğer özel dikkat sarfederse...

Yağmur: Bizlere verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz efendim.

A. İlhan: Ben teşekkür ederim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...