DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
23 Haziran 2010 Çarşamba
Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi
...
Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi, 29 Temmuz 1992’de, Çemberlitaş’daki kütüphanenin şimdiki yerine taşınarak yeniden düzenlenmesiyle oluşturulmuştur. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A. Ş. bünyesinde hizmet veren kütüphane, 2000 yılında yeniden yapılanarak tarih, sanat, edebiyat ve İstanbul kenti konularında uzmanlaşmış bir araştırma kütüphanesine dönüştürülmüştür. Büyüyen ve kendini geliştiren kütüphane, koleksiyonu ve hizmet kalitesiyle yurt içinde kendi alanında en iyisi, bütün kütüphaneler arasında da en iyilerde biri konumuna gelmiştir. Kütüphaneye adı verilen rahmetli Sermet Çifter Yapı Kredi’nin ilk Genel Müdürü idi.
Kütüphane Koleksiyonu
Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi koleksiyonu, Genel Koleksiyon, Yazma Eserler, Nadir Basma Eserler, Süreli Yayınlar ve Yapı Kredi Yayınları olmak üzere 5 ana bölümden oluşmaktadır.
Genel koleksiyon
Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi 80.000 cilde ulaşan kitap koleksiyonuna sahiptir. Koleksiyonun büyük çoğunluğu tarih, sanat, edebiyat ve İstanbul kenti konularındadır. Genel koleksiyon içinde Atatürk ve Cumhuriyet tarihine ilişkin kitaplar da önemli yer tutmaktadır.
Yazma Eserler
Kütüphanede araştırmacıların kullanımına açık, 1117 cilt içinde toplanmış 1578 adet yazma eser mevcuttur. 14. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarına tarihlenen bu yazma eserlerle ilgili olarak hazırlanan katalog 2001 yılında basılarak araştırmacıların kullanımına sunulmuştur. Son yıllarda gelişen bilgisayarlar ve dijital teknoloji ile birçok kütüphanede yazmaların dijital ortama aktarılması için çalışmalar görülmektedir. Yazma koleksiyonunun tamamının dijital ortama aktarılmasını 2003 yılında başaran kütüphanemiz Türkiye’de bu çalışmayı tamamlayan ilk kütüphane olmanın gururunu taşımaktadır.
Nadir Basma Eserler
Kütüphanede, çeşitli koleksiyonlardan derlenmiş 1000’in üzerinde nadir kitap bulunmaktadır. 16-20. yüzyıllar arasında, çeşitli dillerde basılmış olan bu kitaplar arasında Strabonis’in 1523 tarihli “Geographia”, Raif Efendi’nin 1803 tarihli “Cedit Atlas Tercümesi” ve Katip Çelebi’nin 1732 tarihli “Cihannüma” adlı eserinin yanında tüm dünyada önemi kabul edilmiş, kıymetli, nadir eser niteliğinde kitaplar yer almaktadır. Nadir eserlerin önemli bir bölümünü için fotokopiye izin verilmemektedir. Kağıt ve cilt durumu dikkate alındığında kitapların da yazmalar gibi fotokopiden büyük zarar görmesi mümkündür. Bu nedenle, kopya almak gerektiğinde bu kitaplar için de dijital teknolojiden faydalanılmaktadır. Gerekli gördüğümüz nadir eserlerin de dijital ortama aktarılması yakın gelecekteki planlarımız arasında bulunmaktadır. Bu nadide koleksiyonun bir bölümünü içeren “Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi Nadir Eserler Kataloğu” Mayıs 2002’de basılmıştır.
Süreli Yayınlar
Kütüphane 19. yüzyılın 2. yarısından itibaren Türkiye’de ve yurtdışında yayınlanan önemli dergileri içeren, başlık olarak 750’nin üzerinde süreli yayın yer almaktadır. Kütüphane 1800 ciltlik düzenli bir gazete koleksiyonuna sahiptir. Şu anda 8 adet günlük gazete ve 40 adet derginin takibi yapılarak okuyucularımızın hizmetine sunulmaktadır.
Yapı Kredi Yayınları
Yapı Kredi yurdumuzun en büyük yayınevlerindendir ve her yıl ortalama 150 kitap yayınlanmaktadır. 1989 yılında ilk kitabı basılan “Yapı Kredi Yayınları” dizisi Ekim 2008 itibarıyla 2770’i geçmiştir. 1945 yılında Doğan Kardeş dergisi ile başlayan ve 1988 yılına kadar devam eden süreçte ise 500 civarında kitap yayınlanmıştır. Yapı Kredi yayını olan Doğan Kardeş, Sanat Dünyamız, Kitap-lık, Cogito, 4. Kat adlı süreli yayınlar kendi alanlarında en önemli dergiler arasında gösterilmektedir. Yayıncılık konusunda kitap ve dergilerle sınırlı kalmayan Yapı Kredi’nin kültür ve sanat hayatımıza kazandırdığı 30 civarında kaset ve CD bulunmaktadır. Bütün bu görkemli koleksiyon kütüphanemizde araştırmacıların hizmetine sunulmaktadır.
Kütüphanede Bulunan Özel Koleksiyonlar ve Arşivler
Kütüphane koleksiyonu içerisinde satın alma veya bağış yoluyla kuruma kazandırdıkları özel koleksiyonlar önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye’nin kültür, sanat ve düşünce dünyasında iz bırakmış kişi ve kurumların koleksiyonlarıyla kütüphanenin değeri önemi ölçüde artmıştır. Kütüphanede Prof. M. Fuat Köprülü, Prof. Cavit Baysun, Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi Tanrıöver, İsmail Hikmet Ertaylan, Küçük Sait Paşa, Şevket Rado, Vedat Nedim Tör, Yaşar Nabi Nayır, Memduh Tayanç, Orhan Burian ve Yahya Kemal Beyatlı’nın koleksiyonları araştırmacıların hizmetine sunulmuştur. Bu koleksiyonlarda bulunan kitap, dergi, gazete ve yazmalar araştırmacılara daha iyi hizmet sunulması amacıyla genel koleksiyonda ilgili bölümler içine dahil edilmiştir. Arşiv malzemesi niteliğinde olan evrak, resim, kartpostal, mektup vs. materyaller ise ayrıca düzenlenerek okuyucuların hizmetine sunulmuştur.
Arşivler;
Yeditepe ve Hüsamettin Bozok Arşivi: Türk yayın hayatının en uzun soluklu dergilerinden biri olan Yeditepe ve yayınevinin kurucusu, gazeteci-yazar Hüsamettin Bozok (d. 1916)’un çalışma hayatı boyunca biriktirdiği, 10.000 civarındaki mektup, fotoğraf ve elyazısı belgeden oluşan arşivi Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının ilk elden kaynaklarından biridir. Düzenlenmiş olan arşiv araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.
Melih Cevdet Anday Arşivi: Şair ve yazar Melih Cevdet Anday (1915-2002)’ın eski eşinden 1999 yılında kütüphanemiz tarafından satın alınan ve 2000 civarında mektup, belge, kartvizit, fotoğraf, gazete kupürü ve bazı süreli yayınlardan oluşan bir arşivdir. Düzenlenmiş olan Melih Cevdet Anday arşivi araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.
Fuat Köprülü Arşivi: Edebiyat tarihçisi Prof. M. Fuat Köprülü (1890-1966)’nün ölümünden sonra dağılan ve çeşitli kurum ve kişilere satıldığı ifade edilen kütüphanesinden artakalan basma ve yazma kitapları ile birlikte Sermet Çifter Kütüphanesi’ne gelen, kütüphanedeki en zengin ve en önemli özel koleksiyondur. Nadir ve yazma eserlerin önemli bir kısmı Fuat Köprülü koleksiyonu ile kütüphaneye kazandırılmıştır. Bu koleksiyonda bulunan arşiv malzemeleri ise çok fazla değildir. Çoğunluğu Türk edebiyatı tarihi ile ilgili notlar, gazete kupürleri, yazma mikrofilmleri ile Fuat Köprülü’nün şahsi evraklarından oluşan arşiv malzemeleri henüz tasnif edilmemiş olup kullanıma açılmamıştır.
İsmail Hikmet Ertaylan Arşivi: Edebiyat tarihçisi Prof. İsmail Hikmet Ertaylan (1899-1967)’ın ölümünden sonra, ailesinden 9.5.1968 tarihinde Ertaylan’ın kitaplığı ile birlikte satın alınan arşivi Fuat Köprülü’den sonra 2. büyük koleksiyondur. Bu koleksiyondaki arşiv malzemeleri de fazla değildir. Türk edebiyat tarihi ile ilgili olan çalışma notları, Ertaylan’ın yayınladığı kitapların müsveddeleri, değişik yazmaların çıkarılmış notlar, Kazan, Kırım Azerbaycan gibi bölgelerin edebiyatlarına ilişkin çalışmalar, Türk edebiyat tarihiyle ilgili çeşitli fotoğrafların yer aldığı bu arşiv de henüz tasnif edilmediği için kullanıma açılmamıştır.
Yahya Kemal Arşivi: Büyük Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)’nın mektup, kartpostal ve şahsi evraklarından oluşmaktadır. Tasnif edilmiş durumda olan arşiv araştırmacıların kullanımına sunulmuştur.
Orhan Burian Arşivi: Çevirmen ve yazar Prof. Orhan Burian (1914-1953)’a ait koleksiyon 2002 yılında yeğeni Kısmet Burian tarafından kütüphanemize hediye edilmiştir. İngiliz edebiyatı ağırlıklı kitapların yanında Orhan Burian’ın hayatı ve çalışmaları ile ilgili fotoğraf, mektup, belge, kupür vs.’lerden oluşan arşivi düzenlenerek araştırmacıların kullanımına sunulmuştur.
Kütüphane Kullanım Rehberi ve Üyelik
Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi bir uzmanlık kütüphanesidir. Yararlanmak isteyen araştırmacıların kütüphaneye üye olması gerekmektedir. Üye olmayan araştırmacılar randevu almak şartıyla 1-2 gün gibi kısa süre için kütüphaneden yararlanabilir. Gazete koleksiyonundan yararlanmak için kütüphane üyelerinin de randevu alması gerekmektedir.
İsteyen herkes kütüphanemize üye olabilmektedir.
Kütüphane üyeleri, üyeliklerinin geçerli olduğu bir yıl boyunca, çalışma saatleri içinde randevu almadan kütüphaneden yararlanabilirler.
Adres:
Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi
İstiklal Caddesi No. 161 Kat: 4
34433 Beyoğlu - İSTANBUL
Tel: 0212 252 47 00 / 422 Faks: 0212 293 07 23
Çalışma Saatleri:
Pazartesi – Cuma: 9.30 – 12.00 / 13.00 – 17.30
Kütüphane Cumartesi, Pazar ve resmi tatil günlerinde kapalıdır.
ilgili konular
edebiyat,
eğitim,
kitap,
kültür-sanat,
sosyal bilimler,
tarih
16 Haziran 2010 Çarşamba
Entelektüelin Temsil Ettikleri
Edward SAİD
Entelektüeller çok geniş bir grup mudurlar, yoksa had safhada küçük ve oldukça seçkin bir grup mu oluştururlar? Entelektüellerle ilgili olarak yirminci yüzyılda yapılan en ünlü iki tanım bu noktada tam anlamıyla zıt konumlardadır. Mussolini'nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci "Hapishane Defterleri" adlı kitabında, "bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevini görmez" diye yazıyor. Gramsci'nin kendi hayatı entelektüele biçtiği rolü örnekler: Mektepli bir filolog olan Gramsci hem İtalyan işçi sınıfı hareketinin örgütleyicilerinden biriydi hem de çeşitli gazete ve dergilere yazdığı yazılarla, amacı sadece bir toplumsal hareket değil, aynı zamanda bu hareketle bağlantılı bir kültürel formasyon oluşturmak olan toplum çözümleyicilerinin en bilinçlilerinden biri olduğunu göstermişti.
Gramsci toplumda entelektüel işlevi görenlerin ikiye ayrılabileceğini göstermeye çalışır: bunlardan birincisi, nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren öğretmenler, papazlar ve idareciler gibi geleneksel entelektüeller, ikincisi ise entelektüelleri çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar, daha fazla denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı olduklarını düşündüğü organik entelektüellerdir. Nitekim, Gramsci organik entelektüele ilişkin olarak şöyle der: "Kapitalist girişimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini, ekonomi politik uzmanını, yeni bir kültürün, yeni bir hukuk sisteminin oluşturucularını vb. yaratır." Bir deterjan ya da havayolu şirketinin pazardan daha fazla pay kapmasını sağlamak için teknikler geliştiren günümüz reklamcısı ya da halkla ilişkiler uzmanı, demokratik bir toplumda müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin ya da seçmenin düşüncelerini yönlendirmeye çalışan biri Gramsci'ye göre bir organik entelektüeldir.
Gramsci organik entelektüellerin topluma aktif olarak katıldıklarına inanır; yani bu entelektüeller sürekli insanların zihinlerini değiştirip piyasaları genişletme mücadelesi içindedirler; çoğunlukla aynı yerde kalan, yıllar yılı aynı tür işler yapan öğretmenlerle papazların tersine organik entelektüeller her zaman hareket halinde, oluşum halindedirler.
Diğer uçta Julien Benda'nın, entelektüelleri, insanlığın vicdanı olan süper yetenekli, ahlâki donanımları gelişkin filozof-krallardan oluşan bir avuç insan olarak gösteren ünlü tanımı vardır. Benda'nın kitabı La trahison des clercs'in ileriki kuşakların belleğinde entelektüel hayatın sistematik bir analizi olarak değil, görevlerini bir yana bırakıp ilkelerinden ödün veren entelektüellere yönelik zehir zemberek bir saldın olarak kaldığı doğruysa da, Benda gerçek entelektüeller olduklarını düşündüğü birkaç kişinin adını zikredip önemli özelliklerini sıralar.
Sokrates ve İsa'nın adı sık sık geçer; daha yakın zamanlardan da Spinoza, Voltaire ve Ernest Renan örnekleri verilir. Gerçek entelektüeller bir tür ruhban sınıfı oluştururlar, pek nadir bulunan yaratıklardır; çünkü bu dünyaya ait olmayan ebedi hakikat ve adalet standartlarının bayraktarlığını yaparlar. Benda'nın bu insanlar için ruhban gibi dini bir terim kullanmasının, onlara her zaman bu sınıfa ait olmayan, yani maddi avantajlar edinme, kendini geliştirme ve mümkünse dünyevi güçlerle yakın ilişkiler kurma gibi dertleri olan sıradan insanlarınkine karşıt bir statü ve davranış tarzı atfetmesinin nedeni budur. Gerçek entelektüeller, der Benda, "özünde pratik amaçlar gütmeyen faaliyetler yürüten," bir sanat ya da bir bilimle ya da metafizik spekülasyonla ilgilenmekten keyif alan, özetle manevi avantajlara sahip olan, yani bir bakıma şöyle diyen kişilerdir: "Benim krallığım bu dünyanın krallığı değil.”
Bununla birlikte Benda'nın verdiği örnekler, entelektüellerin dünyadan tamamen elini eteğini çekip fildişi kulesine kapanmış, kendini son derece özel, çapraşık, hatta belki de karanlık denecek ölçüde esrarlı meselelere adamış düşünürler olduğu anlayışını savunmadığını gayet net bir biçimde gösterir. Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, hatalı ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar. "Fenelon ve Massillon'un XIV. Louis'nin bazı savaşlarına nasıl karşı çıktıklarım hatırlatmam gerekli mi?" der, "Voltaire'in Palatinlik'in yıkılmasını nasıl mahkûm ettiğini? Renan'ın Napoleon'un vahşetini nasıl kınadığını? Buckle'ın, Fransız Devrimi'ne karşı İngiltere'nin takındığı hoşgörüsüz tutumu; zamanımızda Nietzsche'nin Almanya'nın Fransa'ya yaptığı gaddarlıkları nasıl şiddetle eleştirdiklerini?" Benda'ya göre bugünkü entelektüellerin sorunu, sahip oldukları ahlâki otoriteyi, sekterlik, kitle dalkavukluğu, milliyetçi çığırtkanlık, sınıf çıkarları gibi "kolektif duygular"ın örgütlenmesi adını verdiği şeye (bu deyim Benda'nın ileri görüşlülüğünün işaretidir) devretmiş olmalarıdır.
Benda bütün bunları kitle iletişim çağından çok önce, 1927'de yazıyordu; ama hükümetler için, gerektiğinde kendi politikalarını pekiştirmeleri; resmi düşmanlara karşı propaganda yapmaları; kurumsal "menfaatler" ya da "ulusal onur" adına gerçekte neler olup bittiğini gizleyecek hüsnütabirler, hatta daha geniş bir ölçekte Orwellvari Yenikonuş sistemleri üretmeleri için başvurabilecekleri, kendilerine uşak yapabilecekleri entelektüellerin ne kadar önemli olduğunu sezmişti.
Benda'nın entelektüellerin ihaneti karşısındaki yanıp yakınmalarının gücü akıl yürütmesindeki incelikten ya da entelektüelin görevinin ne olduğu konusundaki son derece katı, ödün vermez mutlakçılığından kaynaklanmaz. Benda'nın tanımına göre gerçek entelektüeller kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Başat özellikleri dünyevi kaygılarla aralarındaki gevşemez mesafe olan simgesel şahsiyetlerdir onlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli rutinlere bağlı olamaz. Güçlü kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir: Bütün bu nedenlerden ötürü Benda'nın entelektüelleri kaçınılmaz olarak, yücelerden gökgürültüsü gibi bir sesle insanlığa kaba beddualar yağdıran, görünürlük derecesi yüksek küçük bir grup adamdan oluşur (Benda kadınları entelektüelden saymaz hiç). Benda bu adamların nasıl olup da hakikati bildikleri, ya da ebedi ilkeler konusundaki göz kamaştırıcı görüşlerinin Don Kişot'unkiler gibi ham hayallerden başka bir şey olup olmadığı konusunda hiçbir şey söylemez.
Yine de Benda'nın kavradığı biçimiyle gerçek entelektüel imgesinin çekici ve güçlü bir imge olduğuna benim şüphem yok. Verdiği pozitif örneklerin de negatif örneklerin de çoğu ikna edici: Mesela Voltaire'in Calas ailesini kamu huzurunda savunması; ya da -zıt uçta- Benda'ya göre Fransız ulusal onuru adına "acımasız ve aşağılayıcı bir romantizm"e kapılan, Maurice Barres gibi Fransız yazarların ürkütücü milliyetçilikleri?
Benda'nın ruhu, her ikisi de entelektüeller için ciddi birer sınav işlevi görmüş olan Dreyfus Olayı ve Birinci Dünya Savaşı'yla biçimlenmiştir. Burada entelektüeller ya ordudaki antisemitik önyargılardan kaynaklanan bir adaletsizliğe ve milliyetçi taşkınlığa cesaretle karşı çıkmayı seçeceklerdi ya da koyun gibi sürüye uyup, haksız yere mahkûm edilen Yahudi subay Alfred Dreyfus'u savunmayı reddedecek, Alman olan her 'şeye karşı olan savaş ateşini hararetlendirmek için şovenist sloganlar haykıracaklardı. Benda İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kitabını tekrar yayımladı; kitaba bu kez Nazilerle işbirliği yapmış olan entelektüellerle Komünistleri gözü kapalı desteklemiş olanlara saldıran birkaç yazı eklemişti. Benda'nın özünde son derece muhafazakâr bir içerik taşıyan yapıtında kullandığı mücadeleci retoriğin altında, derinde bir yerlerde, ayrı bir varlık; iktidarın yüzüne karşı doğruları söyleyen biri; hiçbir dünyevi gücü eleştirilemeyecek ve sorgusuz sualsiz itaat edilecek denli büyük ve nüfuzlu görmeyen haşin, uz-dilli, olağanüstü cesur ve öfkeli bir birey olan bu entelektüel figürü vardır.
Gramsci'nin entelektüeli toplumda belli işlevleri yerine getiren bir kişi olarak değerlendiren toplumsal çözümlemesi, Benda'nın bize sunduğu her şeyden çok daha fazla yakındır gerçeğe. Özellikle yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan birçok yeni meslek -radyo televizyoncular, profesyonel akademisyenler, bilgisayar analistleri, spor ve medya alanında uzmanlaşmış hukukçular, işletme danışmanları, siyasa uzmanları, hükümet danışmanları, özel pazarlar hakkında raporlar hazırlayanlar, hatta bütün bir modern kitle gazeteciliğinin kendisi- Gramsci'nin bakış açısını haklı çıkartmıştır.
Günümüzde bilginin üretilmesiyle ya da dağıtılmasıyla bağlantılı herhangi bir alanda çalışan herkes, sözcüğe Gramsci'nin verdiği anlamda, bir entelektüeldir.
Endüstriyel Batı toplumlarının çoğunda bilgi endüstrileri denen endüstrilerle fiili olarak fiziksel üretim yapanlar arasındaki orantı, bilgi endüstrileri lehine hızla değişmektedir. Amerikalı sosyolog Alvin Gouldner epey bir zaman önce entelektüellerin yeni bir sınıf halini aldıklarından ve eski para babası, mülk sahibi sınıfların yerini artık büyük ölçüde entelektüel yöneticilerin aldığından bahsetmişti. Ama Gouldner ayrıca entelektüellerin artık geniş bir halk kesimine seslenen insanlar olmadıklarını (yükselişleri bunu içeren bir süreçtir), eleştirel söylem kültürü adını verdiği bir kültürün üyeleri haline geldiklerini de belirtmişti. İster yayıncı, yazar, askeri strateji uzmanı ister uluslararası hukukçu olsun, bütün entelektüeller uzmanlaşmış ve ancak aynı alanın diğer üyeleri tarafından kullanılabilen bir dili konuşur, işlerini bu dille görürler; uzmanlaşmamış halkın çoğunlukla anlayamadığı bir lingua franca ile diğer uzmanlara hitap eden uzmanlar haline gelirler.
Fransız filozof Michel Foucault da aynı şekilde evrensel entelektüelin (bununla muhtemelen Jean-Paul Sartre'ı kasteder) yerini, "özgül" entelektüelin, belli bir disiplinin içinde çalışan ama uzmanlığını her biçimde kullanabilen entelektüelin aldığını söylemiştir. Burada Foucault özellikle, uzmanlık alanı dışına çıkıp 1942-45 yılları arasında Los Alamos'ta atom bombası projesi üzerinde çalışan ve sonraları ABD'de bir tür bilim komiseri haline gelen Amerikalı fizikçi Robert Oppenheimer'ı düşünmektedir.
Entelektüellerin sayısındaki çoğalma, entelektüellerin inceleme konusu oldukları çok sayıdaki alana da yansımıştır; neredeyse ilk kez modern toplumun işleyişinde toplumsal sınıfların değil entelektüellerin merkezi bir işlev gördüğünü ileri sürmüş olan Gramsci'nin Hapishane Defterleri'ndeki iddiaları öncü niteliğindedir. "Entelektüellerin ...sı" veya "Entelektüeller ve ..." başlıkları altında toplanabilecek, kapsamı göz korkutucu boyutlara ulaşan ve son derece ayrıntılı neredeyse bir kütüphane dolusu çalışma vardır.
Entelektüellerin tarihi ve sosyolojisi konusunda binlerce kitap; entelektüeller ve milliyetçilik (ve iktidar, ve gelenek, ve devrim, vs. vs.) hakkında sonsuz sayıda inceleme var elimizin altında. Dünyanın her bölgesi kendi entelektüellerini yaratmış, bu oluşumların her biri ateşli, tutkulu tartışmalara konu olmuştur. Modern tarihte entelektüellerin işin içine karışmadığı ne önemli bir devrim ne de önemli bir karşıdevrim olmuştur. Entelektüeller hareketlerin ana-babaları ve tabii ki evlatları, hatta yeğenleri olmuşlardır.
...
ENTELEKTÜELİN TEMSİL ETTİKLERİ - 1
ENTELEKTÜELİN TEMSİL ETTİKLERİ - 2
14 Haziran 2010 Pazartesi
Türkiye'de Sosyal Bilimler Üzerine Düşünmek
Sevim CAN
Sosyal bilimler “İnsanı, toplumu ve ağırlıklı olarak insan-insan, insan-toplum ve insan-eşya ilişkilerinin sistemli bir biçimde incelenmesini amaçlayan, bilimsel yönteme uygun olarak üretilmiş düzenli bilgiler” olarak tanımlanmaktadır. Uluslar arası sınıflandırmalarda sosyal bilimler içinde dil bilim, tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji, felsefe, antropoloji, iktisat, eğitim bilimleri, siyaset bilimi, yönetim bilimi, hukuk, sosyoloji, ekonomi, şehir ve bölge planlama, demografi, arkeoloji, iletişim, etnoloji vb. bilim dalları yer almaktadır.
Sosyal bilim kavramı günümüze ait bir kavram olmasına rağmen sosyal bilimlerin kökeni insanlık tarihi kadar eskidir. Sokrates ile başlayan “kendini tanıma” Yunus Emre’de ilmin amacının insanın “kendini bilmesi” öğretisine dönüşür. Önce kendini, sonra yaşadığı toplumu ve insan deneyimlerini tanıma, bilme ve çözme ihtiyacı sosyal bilimlerin temelini oluşturmuştur. Belki de bu yüzden sosyal bilimler “bilgeliğin mirasçısı” olarak da tanımlanmaktadır.
On dokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar “bilim” kesin olan bilgiyi yani fen bilimlerini çağrıştırmaktadır. Fransız İhtilâli ile meydana gelen sosyal değişimin sebeplerinin araştırılması, bu değişime yön verme ve toplumun sorunlarını formüle etme ihtiyacı sosyal bilimlere bakışın değişmesine yol açmıştır.
“1850 ile 1945 yılları arasında, ayrı bir bilgi alanı oluşturdukları kabul edilen bir dizi disiplin ortaya çıktı ve bu yeni alana “sosyal bilim” adı verildi. Bu gelişme belli başlı üniversitelerde önce kürsüler, daha sonra her disiplinde diplomaya yönelik ders programları öneren bölümler kurularak sağlanmıştır.” Ardından bu disiplin çalışmalarının yayınlanacağı dergiler oluşmuş, akademisyenler tarafından disiplinlere göre örgütlenen dernekler kurulmuştur.
1945 sonrasında sosyal bilimler alanında yapılan araştırmalar, özellikle bölge araştırmaları sırasında ortaya çıkan sonuçlar, disiplinler arası çalışmaların gerekliliğini göstermiştir. Ancak bunun yanında sosyal bilimler alanında üniversitelerde yeni alanlar oluşmaya başlamıştır.
Türk tarihi binlerce yıldır sosyal bilimlerin gelişmesine ve sosyal bilimcilerin yetişmesine uygun alt yapıya sahip olmuştur. Orhun Abideleri ve Kutadgu Bilig gibi abideler, bir toplumun şekillenmesinde, halk-yönetici ilişkisinin önemini belirtmenin yanında toplumda meydana gelen sosyal sorunlara da çözüm önerileri sunmuştur. Aristo’dan sonra gelen Farabî ve İbni Sina en önemli sosyal bilimcilerdir. Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmud, Birunî, Ahmet Yesevî, Mevlâna Celâleddin Rumî, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Kınalızâde Ali, Kâtip Çelebi, Pirî Reis, Mustafa Alî, Koçi Bey, Ahmet Cevdet Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ziya Gökalp Cumhuriyet dönemine gelinceye kadar Türk tarihinde yetişmiş sosyal bilimcilerimizden sadece birkaçıdır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında sosyal bilimler alanındaki çalışmalar; biri kökleri Osmanlı Devleti’ne dayanan İstanbul Üniversitesi (Darülfünun), diğeri ise yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde kurulan Ankara Üniversitesinde gelişmiştir. Bu merkezlerde cumhuriyet öncesinden devredilen tarih ve sosyoloji bölümlerinde önemli çalışmalar yapılmıştır. Fuad Köprülü, çağdaş tarihçiliğin ülkemizde yerleşmesinde öncü rol oynamıştır. Türk tarih ve edebiyatına bütüncül, olgu ve olayların çok sebepli olarak ele alınması gerektiği düşüncesi onun sayesinde kökleşmiştir. İlk sosyoloji kürsüsü, Fransa'dan sonra dünyada ikinci kürsü olarak, 1917 yılında Ziya Gökalp tarafından Darülfünun’da kurulmuştur.
Sosyal bilimlerin üniversiteler bünyesinde gelişmesi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile başlamış, Türk İktisat Tarihi Enstitüsü, Türkiyat Enstitüsü gibi kurumlara zamanla yeni üniversite ve yeni bölümlerin katılımıyla devam etmiştir.
Bu dönemde yetişmiş, Ziya Gökalp, Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık, Abdülkadir İnan, Mehmet İzzet, Mümtaz Turhan, Ali Fuat Başgil, Hasan Âli Yücel, Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Cemil Meriç, Kemal Tahir, Doğan Avcıoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes, Nurettin Topçu, Nermin Abadan Unat, Sevket Aziz Kansu, Muhibbe Darga, Nermin Erdentuğ, Baykan Sezer ve Serif Mardin gibi sosyal bilimcilerimiz her zaman yeterince destek görmeseler bile özgün eserler ortaya koymuşlardır.
Ülkemizde bilimsel çalışmaları desteklemek amacıyla kurulan Türkiye Bilimler ve Teknolojik Araştırma Kurumunun (TÜBİTAK) teşkilâtlanması 1963 yılında, Türkiye Bilimler Akademisinin (TÜBA) kurulması ancak 1993 yılında gerçekleşmiştir.
Kuruluş amaçları arasında gençleri bilim ve araştırma alanlarına yöneltmek olan TÜBA, yurt içi-yurt dışı doktora bursu ve sosyal bilimler alanında verdiği ödüller vermektedir. TÜBA projeleri arasında yer alan “Sosyal Öngörü Projesi” nin incelediği konular arasında; sosyal bilimlerde global ve lokal durumun saptanması, sosyal bilimler ve uygulamaya katkı, sosyal bilimlerin düzeyinin yükseltilmesi bulunmaktadır.
Üniversite ve devlet kurumları dışında oluşan IRCICA (Sanat, Kültür ve İslâm Tarihi Araştırma Merkezi), Toplumsal Tarih Vakfı, Türk Bilim Tarihi Kurumu, Türk Sosyal Bilimler Derneği gibi kuruluşlar sosyal bilimler alanındaki çalışma ve araştırmaları desteklemektedir.
Kökenleri 1940’lı yıllara dayanan Sosyal Bilimler Liselerinin hayata geçirilmesi 2003 yılında gerçekleşmiştir. İlki İstanbul’da açılan Sosyal Bilimler Lisesi’ni Ankara, Erzurum, Samsun, Eskişehir, Aydın’da açılanlar takip etmiştir.
Sosyal bilimlerin gelişmesi ve sosyal bilimler alanında yeni çalışmaların ortaya çıkmasının sonucu olarak sosyal bilimler ile uğraşan sosyal bilimcilerin nasıl yetiştirilmesi gerektiği ve nitelikleri kendi de bir sosyal bilim olan eğitim bilimlerinin konusunu oluşturmuştur. Bu amaçla sosyal bilimler ya da sosyal bilgiler öğretimi alanı ortaya çıkmıştır. Gerçekte sosyal bilgiler, eğitim bilimlerinde kullanılan bir kavramdır ve diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ilköğretim düzeyinde temel eğitim kapsamında verilmektedir. Ortaöğretim düzeyinde ise sosyal bilimler tarih, coğrafya, psikoloji, felsefe ve sosyoloji dersleri adı altında ayrı bir ders olarak okutulmaktadır.
Sosyal bilimler derslerinin öğrencilere ne tür beceriler kazandırması gerektiği konusunda çeşitli görüşler ortaya konmuştur. Bilgi edinme, bilgiyi düzenleme ve kullanma, bilgi üretme, sosyal katılım, iletişim, eleştirel düşünme gibi temel beceriler yanında sosyal bilimler alanının ayrıca aşağıdaki becerileri kazandırması gereği vurgulanmaktadır:
* Sosyal olgunluk, sosyal uyum ve değişmeye açık olabilme,
* Toplumla ilgili temel bilgileri kazandırma, toplumun beklentileri yönünde bu bilgileri düzenleme ve zenginleştirme,
*Diğer insanlara önem verme, farklı yaşam biçimi ve kültürlerden gelen insanlara saygı gösterebilme,
** Ekonomi, devlet ve kültür gibi alanlarda, insan sistemleriyle ilgili anlayış kazanabilme,
* Problemleri bağımsız ve işbirliğine dayalı yöntemlerle çözme becerisi edinebilme,
* Gelecek bilinci ve geleceği şekillendirmede üzerine düşen görevin farkına varabilme,
* Sanat ve estetik duygusuna sahip olabilme,
*Toplumun sorunlarını formüle edebilme,
* Sosyal bilimci olarak sosyal sorunu inceleme ve sorgulama yollarını önerebilme,
* Sorunların tespiti, araştırması ve çözümü sürecinde kendi taraflılığı ve ön yargılarının farkında olarak bunları dikkate alabilme,
....
Sosyal bilimlerin geleceği konusunu ise belki de Mehmet Öz’ün şu ifadeleri özetleyecektir; “Türkiye sosyal bilimler alanında uluslar arası iş bölümünde “merkez”de oluşturulan teori ve paradigmalara veri temin eden “çevre” konumundan çıkıp kavram, paradigma ve teori üreten bir konuma gelmek zorundadır” . Ayrıca Türkiye-dışındaki dünyayla ilgilenme gereği, disiplinler arası yaklaşım ihtiyacı ve sosyal bilimlerin gelişmesini destekleyecek yaygın ve çeşitlenmiş bir kurumsal çerçeveye ihtiyaç vardır.
...
ilgili konular
eğitim,
iktisat,
insan,
siyaset,
sosyal bilimler,
sosyoloji,
tarih,
uluslararası ilişkiler
4 Haziran 2010 Cuma
Leylâ Hanım ve Na’tı Üzerine

Nurgül ÖZCAN
Yağmur Dergisi Haziran 2010
Dünya edebiyatında olduğu gibi bizim edebiyatımızda da hanım şairlerin sayısı çok fazla değildir. Geleneğin gücünün tartışılmaz olduğu divan edebiyatında ise bir kadının kalem oynatması şüphesiz diğer edebiyatlardan daha zordur. Buna rağmen tarihimiz, döneminde tanınmış, ismi tezkirelere geçmiş, divan sahibi bazı hanım şairlerden bahseder.
Divan edebiyatındaki en meşhur hanım şairler; Mihrî Hatun, Zeynep Hatun, Fıtnat Hanım, Şeref Hanım ve Leylâ Hanım’dır. “Klasik şiirin kadın şairleri daima yüksek kültür muhitinde yetişmişler ve çokları hususî hocalardan ders almışlardır. Arapça, Farsça yanında belagat okuyanlar, hüsn-i hat veya tezhip vb. el sanatlarına çalışanlar olmuştur. Zaten çoğu ilmiye sınıfından babaların (kadı, müderris, kazasker vb.) kızları idiler. Onlar da toplumun erkekleri gibi tarikata intisab ederler ve şiirlerine sindirdikleri tasavvuf neşvesiyle mısraları arasında dini motifler öğütürlerdi.”1
Edebiyat tarihimizde en fazla hanım şairin kaydedildiği dönem, kültür tarihimizde büyük toplumsal değişikliklerin yaşandığı on dokuzuncu yüzyıldır. “Bu rakam, geçen asırlarda birkaç hanım şairle sınırlıyken bu dönemde yirminin üzerindedir. Bunlar içinde en dikkat çekenleri Şeref Hanım, Leylâ Hanım ve Adile Sultan’dır.”2 Bu üç isim arasında da Leylâ Hanım’ın müstesna bir yeri vardır.
Leylâ Hanım zeki, kültürlü, hoş sohbet, döneminde edebî ve sosyal tartışmalara girecek kadar da kendinden emin münevver bir Osmanlı hanımıdır. Şairin şiirlerini topladığı bir divanı vardır. “O’nun divanında gazeller bölümünde her kafiyeden en az bir gazel bulunması şair olarak iddiasını gösterir.”3
Kazasker Moralızâde Hâmid Efendi’nin kızı olan Leylâ Hanım’ın doğum tarihi hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Mehmed Zihnî Efendi, tarihteki meşhur hanımları anlatan Meşâhirü’n-Nisâ isimli eserinde Leylâ Hanım için şunları söyler: “İstanbul edîbelerinden ve müteveffâ Fu’ad Paşa akribâsından olan meşhûr Leylâ Hanım’dır. Tezkire-i Fatin’de muharrer olduğu üzere mûmâileyhâ, sudûrdan Moralızâde Hâmid Efendi’nin kerimesi olup 1264 tarihinde vefât eylemiştir. Kendinin müretteb divanı vardır ve matbûdur. En makbûl beyiti budur:
İncitme sen ahbâbını incinmeye senden
Bu âlem-i fânîde zerâfet budur işte4
Tuhfe-i Nâili, Leylâ Hanım hakkında şöyle bilgi verir: “Moralızâde Leylâ Hanım, sudûrdan Moralızâde Hâmid Efendi’nin kızı. Vefâtı H. 1264, M. 1847. Galata Mevlevihanesi Haziresinde medfûndur...”5
Leylâ Hanım’ın annesi meşhur Keçecizâde İzzet Molla’nın ablası Hatice Hanım’dır. Kaynaklar Leylâ Hanım’ın pek çok ilmî ve edebî bilgiyi dayısından öğrendiği konusunda birleşir. Şairin şiirlerini İzzet Molla’nın tashih ettiği de yine rivayetler arasındadır.
Hem anne hem de baba tarafından soylu ve görgülü bir aileye mensup olan Leylâ Hanım, İstanbul terbiyesi ile yetişmiş asil bir hanımefendidir. “Saray çevresine de yakın olduğunu bildiğimiz Leylâ Hanım II. Mahmut ve I. Abdülmecid’in saltanat sürdüğü yılları idrak etmiştir. I. Abdülmecid’in kızları ve o zaman saltanat tahtında bulunan II. Mahmud’un kız kardeşleri Hibetullah Sultan’a bir bahariyye kasidesi sunmuş; Esma Sultan övgüsünde bir terci-i bend yazmıştır. Ayrıca Sultan Mahmud’un kızları Atiyye, Sultan, Münire Sultan ve Fatıma Sultan’ın doğumlarına, şehzadeleri Abdülmecid ve Abdülaziz’in sünnetlerine, Abdülmecid Han’ın cülûsuna tarih manzumeleri yazmıştır.”6
Leyla Hanım’ın yaşadığı dönemi konu alan pek çok kaynakta adının geçmesi, kendisinin döneminde iyi tanındığını göstermektedir. Tarihin kaydettiği bu meşhur hanım, hayatında bir kez evlenmiş, evliliği çok kısa sürmüştür.
Edebiyat tarihçilerine göre birinci sınıf bir şair olmasa da; hanım olması, divan sahibi olması onu önemli kılan hususların başında gelir. Kendisi için devrinde “edibe, zarife, hazır-cevap, anında şiir söyleyebilen, çabuk anlayan, pek zeki, şiirinin güzelliği yüzünün güzelliğinden üstün...”7 gibi tabirler kullanılmıştır.
Klasik şiirin hususiyetlerine riayet eden şair, şiirlerini geleneğin öngördüğü şekilde kaleme almıştır. Onun şiirlerine bakan birinin, bunların bir hanımın kaleminden döküldüğünü anlaması mümkün değildir. Şair, divanında, divan şiirinin klişe mazmunlarını ve nazım şekillerini kullanmıştır. 18. Yüzyıl divan şairlerinin pek çoğunun sanatında önemli bir yere sahip olan Mevlânâ ve Mevlevilik etkisi, Leylâ Hanım’ın sanatında da önemli bir yere sahiptir. Bazı kaynaklar onu Mevlevî şairler arasında zikreder.8
Leylâ Hanım Mevlânâ’ya olan muhabbetini ve bağlılığını pek çok şiirinde dile getirir. “Aileden gelme bir tesirle Mevleviliği benimsemiş, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî hakkında çeşitli methiyeler kaleme almıştır.”9 Aşağıdaki beyitlerde şair, Mevlânâ’nın kendisini feyzinden mahrum etmediğini ve O’na bende olduğunu ifade eder:
Hazret-i Pîr etmedi Leylâ’yı da mahrûm-ı feyz
Tab’ımı mir’ât edip eş’âr kendin gösterir
Bende-i Monla-yı Celâlü’d-dîn-i Rûmî’yim bugün
Münkirânın attığı ahcar bâr olmaz bana
Leylâ Hanım, aynı zamanda bir peygamber aşığıdır. Divanında Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) öven na’tları döneminde ve döneminden sonra sevilerek okunmuş, bunlardan bazıları bestelenmiştir. Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun Ehl-i Beyt’ini konu ettiği şiirlerinde heyecanlı, coşkulu bir anlatım dikkati çeker. Şair, Hz. Ali’yi konu ettiği şiirlerini tam bir vecd içinde kaleme almıştır:
Ey fâtih-i Hayber Ali / V’ey melce’-i ahkar Ali
Kerrâr hem Haydar Ali / Mevlâ-yı her Kanber Ali
Ey sâkî-i Kevser Ali / Dâmâd-ı peygamber Ali 10
Divanın pek çok yerinde Muharrem ayının öneminden ve Kerbelâ vak’asından, bahsedilir:
Ey gözüm durma hemân ağla Muharrem geldi
Hâb-ı gafletten uyan ağla Muharrem geldi11
Leylâ Hanım, bir hanım olarak, Hz. Muhammed’in kızı ve mü’minlerin annesi olan, Hz. Fatıma’yı da unutmamış, pek çok şiirinde adını zikretmesinin yanında onun adına gazel formunda, müstakil bir şiir de kaleme almıştır:
Ey mâder-i şâh-ı şühedâ Hazret-i Zehrâ
Mahşerde mu’în-i fukârâ Hazret-i Zehrâ12
Leylâ Hanım ele aldığımız na’tinde Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olan muhabbetini samimi bir anlatımla dile getirmiştir:
Garîbim bulmadım bir yâr u hem-dem yâ Resûlallah
Günâhım çokluğundan sîne pür-hem yâ Resûlallah13
Şair, na’tına ‘garibim’ serzenişi ile başlıyor. ‘Garib’ kelimesi lugatte; kimsesiz, zavallı, yabancı, tuhaf, şaşılacak, bambaşka, gurbette olan yani memleketi dışında olan anlamlarına gelir. Garip kelimesini karşılayan her kelime, her kavram, insanın ‘varlık’ sorgulamasıyla doğrudan ilgilidir. İnsan, kendini hırpalayan ‘insan olma’ hâlinin ağırlığını ‘dost’ ları vasıtasıyla hafifletir. Onlarla paylaşır, dertleşir, çözümler üretir. Şair, beyitte dost veya arkadaş kelimelerinin yerine ‘yâr’ ve ‘hem-dem’ kelimelerini kullanmayı tercih etmiştir. Günümüzde yâr kelimesi sadece kadın-erkek arasındaki muhabbeti ifade ederek anlam daralmasına uğramıştır. Eski kültürümüzde ‘yâr’ deyince; birbiri için ölüm dahil her şeyi göze alan vefalı dost, arkadaş anlamı akla gelirdi. Mesela; hicret esnasında Hz. Muhammed’e yoldaşlık eden Hz. Ebubekir için mağara arkadaşı anlamına gelen ‘yâr-ı gâr’, dört halife için de dört dost, dört yoldaş anlamına gelen ‘çehâr-yâr’ kavramları kullanılırdı.
Leylâ Hanım şiirinde; her insan gibi öz eleştiri yapmaktadır. Günahlarının çokluğundan dolayı -ruhun en belirgin tecelli mahalli olan- sinesinin gamla dolu olduğunu ifade etmektedir. Hem garibdir, hem kimsesiz, hem de günahkâr... Şair, böyle bir durumda feryâd ederek; güvenilecek, sığınılacak yegâne liman olan Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) yönelir ve hâlini O’na arz eder.
Kerem-kâra ne rütbe mücrim olsam da ümîdim bu
Gubâr-ı pâyın ola zahma merhem yâ Resûlallah
İnsan, mücrim, suçlu, sanık, günahkâr olsa da ümid etme fıtratı üzere yaratılmıştır. Ne kadar suçlu da olsa, acaba beni de affeden, bana da sahip çıkan biri bulunmaz mı, diye sonuna kadar beklenti içinde olur. İnsan değişen, pişman olan, pişmanlığının sonunda affına yol arayan bir varlıktır. Bu hâli yaşayan Leylâ Hanım, gönül yaralarının şifa bulması için Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sesleniyor: “Yâ Resulallah! Sen ki lütuf ve keremlerin en büyüğüne, en genişine mazharsın. Eğer, bana lütfetsen, yardım etsen bu senin hazinenden bir şey eksiltir mi? Senden çok şey istemiyorum, senin ayağını bastığın toprak bile benim yaralarıma merhem olmaya yeter.
Şair, sanki mecazî anlamda bir deva talebinin yanında, manevî yaralarına derman olması için, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ayak bastığı mukaddes topraklara da yüz sürmek istiyor. Çünkü Hz. Muhammed’in yaşadığı, ayak bastığı topraklara giden, yüz süren kişinin, -bir de gönülden pişmanlık duyarak tevbe ederse- günahlarından kurtulma ihtimali çok yüksektir.
Günehden hâlimi arz etmeğe yok zerre dermânım
Hicâbımdan zebânım dahi ebkem yâ Resûlallah
İnsan bir suç bir günah işledikten sonra bunun zararının farkına varır da ne yapacağını bilemez; dizlerinin dermanı kesilir, utancından yüzü kızarır, kendini savunacak kelime bulamaz, taş kesilir... Leylâ Hanım da beyitte öyle bir hâl içindedir. Şair kelimelerle mükemmel bir suçlu tablosu çizer. Bir suçlu ancak bu kadar güzel tasvir edilebilir. Sanki bir mahkeme kurulmuş. Ortada suçunu itiraf eden bir sanık. Sanığın karşısında Kainatın Efendisi, Gönüllerin Tabibi, Sevgililer Sevgilisi, En sevgili bulunmaktadır. O’nun bedeni dünyadan göçmüşse de inayeti ruhlara ayândır. O, (sallallahu aleyhi ve sellem) Hakk’ın bildirmesi ile her şeye nigehbân ve yüce divandan önce uğranılacak tek sığınak, yegâne limandır. Buradaki sanık, sükût hâlinde, lâl kesilmiştir. “Günahlarım ortada, hâlimi arz etmek için zerre dermânım yok. Hicâbımdan, dilimdeki kelimeler iflas etti. Hâlim bu, ya Resûlallah... Diyecek sözüm yok. Suçluyum. Bahtına düştüm” diyerek şair sanki tüm günahkârların hâline tercüman oluyor.
Ne haddimdir seni âlemde ben medh u senâ etmek
Senin meddâhın oldu Rabb-i Ekrem yâ Resûlallah
İnsan için en büyük pâye eksikliğini kabul etmesidir. Kendisinden daha üstün bir gücün, bir varlığın karşısında benlikten sıyrılıp haddini bildiğini göstermesidir. Leylâ Hanım, “Seni övmek benim ne haddime” diyerek, Allah’ın Resûlü’nü övmek hususunda aciz bir kul edasıyla tevâzû ve mahviyet gösteriyor. Allah’ın (celle celaluhu) Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hiçbir peygambere hitap etmediği şekilde ‘Habîbim’ diyerek onu medh ü senâ etmesine, alemleri O’nun hürmetine yaratmış olmasına telmihte bulunuyor.
Na’tın başında Hz. Muhammed için ‘kerem-kâr’ yani lütuf ve kerem sahibi, cömert sıfatını kullanılmıştı. Bu beyitte de yüce yaratıcı için ‘Rabb-i Ekrem’, ikram eden, lütfeden cömert bir şekilde terbiye eden vasfını kullanmış olması manidardır. Çünkü ‘kerîm, kerem, ikram’ kelimelerinde, merhamet, nezaket, zerafet, izzet, menfaat gözetmeme, ayrım yapmama, cömertlik vb. anlamlar bir aradadır. Aciz, garib, günahkâr bir kimsenin bundan daha çok neye ihtiyacı olabilir ki...
Terahhum kıl soyundur hânkâh-ı aşka Leylâ’yı
Ola tâ Hz. Monla’ya mahrem yâ Resûlallah
Şair, bu beyitte, benliğinden soyunup mâsivâdan uzaklaşmak, aşk dergâhına mahrem olmak, Mevlânâ’ya yakınlaşmak için Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) maneviyatından merhamet talep ediyor. ‘Aşk dergâhı’ insanı Hakk’a, cemâlullaha götüren yol anlamında kullanılmıştır. Bu dergâha dahil olmanın şartı dünya hevesatından kurtulmaktan geçer. İnsan kendi başına dünya bağlarından kurtulacak güce sahip olmayabilir. Bunun için bir insan-ı kâmilin rehberliğine başvurabilir. Çünkü Allah dostlarının gittiği yol insanı Hakk’a götüren en kısa yoldur. Burada dikkati çeken husus; şairin aşk dergâhına dahil olmak ve Mevlânâ’ya yakınlaşmak için Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhaniyetine başvurmasıdır. Mantıken bunun tam tersi olması gerekir. Bu yaklaşım tarzı şairin Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınlığını, ona ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir. Gönülden bağlı olduğu bir Hak dostunu anlamak için Hz. Muhammed’in maneviyatından istimdâd dilemesi farklı bir bakış açısını göstermektedir.
Leylâ Hanım, na’tında da görüldüğü gibi tam bir Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hayranıdır. Na’tını, baştan sona çaresiz bir kişinin peygamberine içini döküp, günahlarını itiraf etmesi yönünde kurgulamıştır. Gazelde seçilen kelime kadrosunda; ‘garib, sine pür-hem, zahm, mücrim, hicâb vb..’ günah karşısında çaresizliğin ifade edildiği kelimelerin ve kelime gruplarının fazlalığı dikkat çekmektedir. ‘Yâ Resûlallah’ redifi ise na’ta hem aheng katmış hem de Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) karşısında bir iç dökme bir yakarış atmosferi oluşturmuştur.
Leylâ Hanım ve onun gibi hanım şairlerin hayatları ve eserlerinin değerlendirilmesi, onların dünyalarının bize aktarılması, tarihimizde kadının toplumdaki yerinin tespit edilmesi açısından fevkalade önem arzetmektedir. Tarihi kaynaklarda kayıtlı olan ve sayıları çok az olan hanım eserlerinde, toplumsal ögelerin; aşk, sevgi ve inanç gibi unsurların metne nasıl yansıdığının tahlil edilmesi, günümüz gençliğine geçmişleri ile ilgili değişik bir bakış açısı kazandıracaktır.
Dipnotlar:
1. İskender PALA; Âşinâ Güzeller, Ötüken Yayınları, İst.1998, s.44.
2. Ahmet Atilla ŞENTÜRK; Üniversiteler İçin Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları, İst. 2004, s.468.
3. Büyük Türk Klasikleri, Ötüken Yayınları, İst.1988, s.141.
4. Meşâhirün-Nisa, Mehmed Zihnî, İst 1295, C.II, s. 195.
5. Tuhfe-i Nâilî, Mehmet Nail TÛMAN, Bizim Büro Yayınları, Ankara 2001, C.II, s.895.
6. Mehmet ARSLAN; Leyla Hanım Divanı; Kitabevi Yayınları, İst.2003, s.26.
7. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 39.
8. Osman HORATA; Mevlânâ ve Divan Şairleri, Hacettepe Ünv. Edebiyat Fakültesi Dergisi, Ank. 1999.
9. İsmail ÜNVER; “Leylâ Hanım Maddesi” İslâm Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, C.28, s. 157.
10. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 143.
11. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 159.
12. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 232.
13. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 299.
1 Haziran 2010 Salı
Hitler'i Takip Etmenin Zavallılığı
Ahmet Altan
Çılgınlar Çetesi
İnsanlık tarihinin en büyük soykırımına hedef olmuş, tarihin en büyük acısını çekmiş, insanlık tarihinin belki de en mağdur kavmi İsrailliler.
Büyük bir zulümden geçmişler.
Yahudi kavmini tutup insanlık tarihinden çıkartsanız, insanlık âleminin bilim ve sanattaki büyük birikiminin çok önemli kısmı kaybolur.
Bu büyük kavim, yeryüzünde “acının simgesi” gibi dolaşan bu insanlar, bugün bir “manyaklar çetesi” tarafından yönetiliyor ve “zulmün” sembolüne dönüşüyor.
Mazlumun, zalimin gaddarlığını kendi ruhuna kazıyıp bir zalime dönmesi de herhalde insanlık tarihinin en büyük dramlarından birini oluşturuyor.
Netanyahu, Lieberman, Ayalon gibi “Nazileşmeyi” maharet sanan çapsız ırkçılar tarafından yönetilen İsrail, kendisine “çektiği acılardan dolayı” gösterilen anlayışı gaddarca bir şımarıklığa çevirmiş bir ülke halinde önüne geleni öldürüyor.
Özellikle Amerikan toplumundaki ve yönetimindeki etkileri nedeniyle her suçlarının bağışlanacağına, her suçtan cezalandırılmadan kurtulacağına inanıyor.
İsrail hükümeti, çağın, dünyanın, insanlığın ve Amerika’nın değiştiğini hiç kavrayamadan peşinde kanlı izler bırakarak masumları öldürme özgürlüğüne sahip olduğuna inanıyor.
Uluslararası sularda, silahsız bir gemiye askerlerini çıkartarak, o gemideki insanları öldürüyor.
Ne hukuk, ne vicdan, ne de yeryüzündeki herhangi bir “güç” bu suçun affedilmesine göz yumabilir.
Değişimi fark edemeyen İsrail yönetiminin, o çok övündüğü askerî gücünün de gitgide gerilediğini görüyoruz.
İlk yenilgilerini Hamas karşısında aldıktan sonra ciddi bir şok yaşamışlardı.
Bu gemi operasyonu ise televizyondaki görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla askerî açıdan tam bir fiyasko.
Silahsız insanlar arasına inen İsrail komandolarının doğru dürüst bir operasyon planı olmadığı açık, indikleri gemide bir güzel sopa yedikten sonra silahlarına sarılarak kalleşçe ateşe başlıyorlar.
Ve, dayak yedikleri görüntüleri “cinayetlerinin mazereti” olarak yayınlıyorlar.
İsrailli askerlerin dayak yemesi o cinayetleri asla mazur göstermez.
Çünkü uluslararası sularda seyreden bir gemiye saldırma hakkına kimse sahip değildir.
Bu suçtur.
İsrail hükümeti, alçakça bir emir vererek silahsız insanların üzerine asker gönderme hakkını nereden buluyor?
Askerlerinin beceriksizliğini, cinayetlerinin mazereti yapamaz Netanyahu.
İçinde otuz iki milletten insanın bulunduğu bir gemiye İsrail, “askerî gücüne” değil Amerika’nın bugüne dek süren kayıtsız şartsız desteğine güvenerek saldırdı ama o desteği de bulamayacak.
Yeryüzündeki “siyasi gücü” ciddi biçimde sorgulanan, uluslararası arenaya yeni çıkan ülkelerin, İkinci Dünya Savaşı sonrası biçimlenmiş “yeryüzü siyasi hiyerarşisini” sarstığı bir dönemde Amerika, İsrail’in bu saldırısını desteklerse nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını biliyor.
Üstelik, Obama yönetimindeki Amerika, “yeni koşullara” uyum göstermeye, mümkün olursa bu yeni koşulların oluşturduğu dünyaya liderlik etmeye uğraşıyor, bu yeni çağda İsrailvari saldırganlıklara ve kanlı şımarıklıklara yer olmadığını önce kendisi söylüyor.
Amerika’nın bu “ilkel ırkçılığa” destek olamayacağı, Netanyahu’nun Amerika’ya yapacağı ziyaretin iptal edilmesinden ve Kanada’ya kadar gelen İsrail başbakanının oradan geri gönderilmesinden belli.
İsrail hükümeti, bu alçakça saldırısında yapayalnız.
Sadece dünya değil, İsrail ulusunun aklı başındaki insanları da Netanyahu hükümetine ciddi biçimde karşı çıkarak eleştiriyor, İsrail’in masumlara saldıran alçak bir katil görüntüsüne bürünmesi o insanları da rahatsız ediyor.
Netanyahu ve “ırkçı çetesi” açıkça suç işledi, uluslararası sularda gemi basarak, silahsız insanları kalleşçe öldürdü.
Bunun bedelini ödemeliler.
Bu yaptıklarından “pişman olmaları” sağlanmalı.
Dünya ve İsrail halkı, o “çeteye” bunu yapamayacağını göstermeli.
Bir hükümete değil, barbar ve zekâsız bir çeteye benzeyen İsrail yönetimi, bir daha asla masumları öldüremeyecek, suç işleyemeyecek, uluslararası hukuku ihlal edemeyecek hale getirilmeli.
Sanıyorum, İsrail’in bu saldırısı, dünyada şimdiden öngöremeyeceğimiz değişimlere, ittifaklara ve yeni biçimlenmelere yol açacak.
Bu saldırıdan sonra yaşayacağımız olaylar, dünyadaki değişimi daha somut şekilde hepimize, özellikle de İsrail’in yönetimine anlatacak.
Akdeniz’e masumların kanı döküldü.
O kanın hesabını Netanyahu’ya bu dünya ödetmek zorunda.
Ve, ödetecek.
Dünya Basını:
ilgili konular
uluslararası ilişkiler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)