28 Şubat 2010 Pazar

Ahmedi Xani’nin Dilinde Shakespeare

Zeynep Kuray / Birgün
Cihan Şan & Kawa Nemir
28.2.2010

Shakespeare’in ünlü Romeo ve Juliet oyununu başarılı kadrosuyla Kürtçe olarak sahneleyen Tiyatro Avesta dünyada bir ilke imza atmış oldu. Tiyatro Avesta’nın kurucusu olan metin yazarı ve yönetmen Cihan Şan’ın Shakespeare’den uyarlayarak hazırladığı oyunu; şair, yazar, çevirmen, editör ve oyun koordinatörü Kawa Nemir, Mezopotamya’dan bu yana dêngbejlerin, destanların, Mem u Zîn’lerin dili olan Kürtçe’ye kazandırdı. Bu ‘Romeo ve Juliet’ uyarlaması Sofokles’ten Ahmedî Xani’ye, Fuzuli’den Shakespeare’e varıncaya dek, dünyada yazılmış bütün büyük destanların ve tragedyaların ortak temalarından biri olan kavgaların, ötekileştirmelerin, düşmanlıkların arasına sıkışmış, ama ödediği bedelle gerçek evrensel değer olarak öne çıkan aşkı yüceltiyor. ‘Capuletler ile Montaguelar’ arasındaki amaçsız ve sonuçsuz düşmanlık kadar yıpratıcı bir milliyetçi atmosfer içinde bunalan ülkemize, bu temsil aracılığıyla nasıl bir mesaj vermek istediklerini yönetmen Cihan Şan ve çevirmen Kawa Nemir’le konuştuk.

Romeo ve Juliet’in yazılışı üzerinden yaklaşık 400 yıl geçti ancak bu tragedya dünyanın her yerinde hâlâ sahneleniyor. Shakespeare’nin günceliğini bu kadar uzun bir süre koruyabilmesini neye bağlıyorsunuz?

Cihan Şan: Öncelikle Shakespeare’in siyasetin, politikanın, ideolojinin üstünde, asıl insan gerçeğini çok iyi tanıdığını ve bu gerçeğin iliklerine, damarlarına kadar nüfuz ettiğini düşünüyorum. Shakespeare’in insan merkezli düşündüğünü algılıyorum, çünkü onun karakterlerinin hepsinin olay içersinde mutlaka bir yan hikâyesi vardır, o yüzden hiç dolgu bir karakter yoktur. Yöntem olarak her karakterini olay örgüsünün içinde tanıtır ve tanımlar. Drama sanatında karakteri diyaloglar ve olay örgüsü üzerinden yaratma konusundaki en büyük ustalardan biri, belki de birincisi Shakespeare’dir. Bu anlatımdaki başarısı da insana özgü aşk, ihtiras, ihanet gibi temel dürtüleri ve kendi dönemindeki güncel konuları, politikayı çok iyi kavramasından kaynaklanmaktadır. Asıl konu insan olunca ve bu kadar da iyi anlatılınca, zaman geçse de güncelliğini hep koruyor. Çünkü dünya ne kadar değişse de insanın temel özellikleri değişmiyor; bu nedenle ne Shakespeare ne de klasikler güncelliğini yitirebilir.

Shakespeare’in o kadar oyunu varken neden Romeo ve Juliet ?
C.Ş: Çünkü birincisi, Romeo ve Juliet bir aşk hikâyesi, dolayısıyla daha evrensel bir konu; ikincisi de, bu hikâyede Doğu ve Batı uluslarının ortak özellikleri var, bu da anlatının destansı olmasından kaynaklanıyor. Baktığınız zaman ‘Hamlet’ de bir destan, bizdeki Köroğlu gibi, Zaloğlu Rüstem gibi babasının intikamını alan bir adam. Romeo ve Juliet, aynı şekilde Mem u Zîn, Leyla ile Mecnun, bunlar aslında bütün ulusların, coğrafyaların buluştukları temel destanlardır. Shakespeare de bu destanlarıyla gelmiştir ve tragedya şeklinde sunduğu bu destanlar bir nevi insan topluluklarına ayna tutmuştur.

ROMEO VE JULIETLER ÖLMESİN
Romeo ve Juliet destanında iki aile arasında bir kan davası var. Ama buna rağmen iki genç birbirlerine aşık oluyor. Bu destanda sizce düşmanlık ve aşk neyi simgeliyor?
C.Ş: İki tarafın birbirlerine olan nefretinin sonuçlarını ve bu nefret içinde aşkın kabul görmemesini öne çıkarıyor. Ama buradaki iki genç sürüp giden savaşa her şeye rağmen aşklarıyla başkaldırıyor. Asıl metinde, Romeo ve Juliet bu düşmanlığın sonucunda öldükten sonra Shakespeare, aileleri dökülen bu kan üstünden barıştırıyor, ancak biz oyunu iki gencin ölümüyle sonlandırdık ve daha sonra olacakları seyircinin hayal gücüne bıraktık. Aslında Shakespeare böyle bir finalle bir durum komedisi yaratmış, çünkü iki ailenin barışması için mutlaka birilerin ölmesi gerekmez. Zaten bu oyunda da açıkça “Bu iki insanın masum aşkı sizin politikanızdan, ihtiraslarınızdan ve kavganızdan daha yüce ve önemlidir. Biz genç kuşaklar sizin yıllardır sürdürdüğünüz düşmanlıkların devamcısı olmak mecburiyetinde değiliz” mesajı veriliyor.

Sizce bu destanda iki gencin ölmesiyle aşk yenik mi düşmüş oluyor?
C.Ş: Tam aksine evrensel tema olarak kazanıyor, ama zaten birbirlerine kavuşmuş olsalardı böyle büyük bir aşk olmazdı. Efraim Kişon’un ‘Romeo ve Juliet ölmeseydi ne olurdu?’ sorusundan hareket eden bir uyarlaması var. Oyunun finalinde gençlerin hastaneye kaldırılıp tedavi edildiklerini, evlendiklerini varsayıyor; ancak aradan geçen zaman içinde “Çoraplarını oraya atma, çok sigara içiyorsun” diyen bir Juliet ve karısını kıskanan bir Romeo karakteri ortaya çıkıyor. Kısacası, bu oyunda aşk uğrunda en ağır bedellerin ödendiği, hatta uğrunda ölünen yüce bir değer oluyor.

Hayatta da bir şeyler kazanmak için hep bir bedel mi ödenir?
Kawa Nemir: Evet, mesela Ahmedî Xani’nin yazdığı ‘Mem u Zîn’ destanında da iki genç aynı Romeo ve Juliet’teki gibi kavuşamıyor. Onların yerine Siti’yle Tacim kavuşuyor. Ancak Beko denilen kötü ruhlu bir adam yüzünden Mem u Zîn sonuç olarak ölüyor, ancak orada kazanan, destan ve evrensel aşk gerçekliğidir. O açıdan tarihteki büyük eserler aşıkları buluşturmuyor. Yaşadığımız hayatta da değişik versiyonlarla ödenen bu bedeller birer gerçektir. Bu destanlar evrensel bir temayı işliyor ve farklı uluslar ve topraklar söz konusu olsa bile ortak bir sonla noktalanıyorlar mutlaka.

C.Ş: Ama nihayetinde Ahmedî Xani, Shakespeare veya Fuzuli gibi yazarlar da kendi dönemleri içinde haliyle politikti, kendi çağlarının farkındaydılar. Bu yazarlar gerek Doğu’da, gerek Batı’da bir geçiş döneminin tanıkları olmuşlardı. Karşılaştırmalı edebiyat açısından bakıldığında bu görülüyor; bir bakıyorsun bir yazar Doğu penceresinden yazıyor diğeri ise Batı penceresinden, ama ikisi de dünyanın o dönemindeki geçişleri yakalamışlar. O geçişlerin hikâyesidir bu yazılanlar.

Ülkemizde de bir yandan farklılıkların yok sayıldığı, diğer yandan da bu farklılıkların bir zenginlik olarak kabul edilmek istendiği bir dönemden geçiliyor. Böyle bir ortamda Romeo ve Juliet oyunu ne mesaj taşıyor ?
C.Ş: Hastalıklı bünyeye doğru teşhisler ve reçeteler önemlidir. İnsanlık ilerlerken ne zaman tıkansa, hep geçmişe, yani klasik eserlere döner. Klasikler bugün de modern insanın ilacıdır. Geçmişte yaratılmış bu değerler bugünün insanına da ışık tutabilir, tedavi edebilir. Ülkemiz açısından bakarsanız, insanların gerçek bir travma yaşadıklarını görürsünüz. Mesela, oyunun hikâyesine bizim coğrafyadan bakarsak, halen namus cinayetleri işlendiğini, sevdikleri için öldürülen ya da intihar etmeye zorlanan kız çocukları olduğunu görürüz. Juliet’in de içinde kaldığı temel durumlardan biridir bu. Çünkü Romeo’yla gizlice evleniyor, daha sonra Romeo cinayet işliyor, sürgün ediliyor ve Juliet ailesi tarafından zorla başkasıyla evlendirilmeye çalışılıyor. Zaten bu zorlayıcı zihniyettir iki aşığı ölüme sürükleyen aslında.

Tam da bu konuda dünyada bir ilke imza atarak Shakespeare’i Kürtçe oynuyorsunuz. Kürt dili üzerinde onlarca yıldır yapılan baskılar da mı sizi bu tercihe yöneltti?
C.Ş: Ben bu konuda çok yakınabilirim, tarafları suçlayabilirim, ancak kendi derdine ağlayan insanlardan değilim. Kürt dilinin çok şiirsel, çok ahenkli, armonisi çok derin bir dil olduğunu düşünüyorum. Birçok farklı dilde oyunlar izledim, ancak sırf Kürt dilinin armonisini görmek için insanların mutlaka Kürtçe Shakespeare izlemesi gerektiğine inanıyorum.

Kawa Nemir siz de bir ilke imza atarak Shakespeare’in orijinal metinlerini Kürtçe’ye çevirerek, Kürt edebiyatına ve halkına kazandırdınız.
K.N: Birkaç gazetede yanlış çıktığı için burada bir düzeltme yapma ihtiyacı hissediyorum. Biz burada Shakespeare’in yazdığı orijinal 3-4 saat süren ana versiyonu oynamıyoruz. Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini günümüz şartlarına ve oyuncu kalitemize göre uyarlayan metin yazarı ve yönetmen Cihan Şan’ın derlediği metni Kürtçe’ye çevirdim. Tabii ki ben de bu oyuna birkaç ekleme yapmışımdır, çünkü Shakespeare benim çalışma alanım ama bu metni uyarlayan ve yazan Cihan Şan’dır. Yine bir gazetede benim bu oyunu 10 yılda çevirdiğim söylenirken, diğer bir gazetede 1 ayda çevirdiğim yazılmış. Ben zaten Shakespeare üzerinde 10 yıldır çalışıyorum, ancak Cihan Şan tarafından yeniden uyarlanan Romeo ve Juliet oyununu 3 ayda çevirdim, doğrusu bu. İkinci olarak, ünlü bir Amerikalı bir yazar, “Canım yeni bir şey okumak isterse, klasik okurum” demiştir, çünkü klasik zaten yeni olandır.

Shakespeare’in Kürtçe’ye çevrildiği haberleri internet sitelerinde çıktığında, yazılan yorumlarda Türkler ve Kürtler arasında bir kavga başladığına tanık oldum, halbuki ben dilimin varlığını kimseyle tartışma ihtiyacını duymuyorum. O açıdan Shakespeare’in Kürtçeye uyarlanması sıradışı bir olay değildir, gayet normaldir.

C.Ş: Şimdi burada esas sorun şu: Genel olarak muhalif olanların, ezilenlerin tiyatrosu en azından benim takip ettiğim kadarıyla, sürekli bir şeylerin arkasına sığınma durumuna geçiyor. Yani “Biz eziliyoruz” edebiyatına dayanarak, estetik kaygısı gütmüyorlar. Evet devlet tiyatrosundaki kadar dekor, kostüm olanaklarımız yok, ancak biz çabamızla burada daha iyiyi başarmalıyız, daha iyi bir reji, daha iyi bir ışık yapmalıyız mantığı yerine, alışılmış “Efendim, biz eziliyoruz” söylemiyle bu eksikliğimizi örtmek istiyoruz. Tamam eziliyoruz ama, ezik değiliz. Mesela kimi görsem, “Shakespeare’i Kürtçe mi yapıyorsun?” diye soruyor, şaşırmış gibi. Oysa, bu olağanüstü bir durum değil, çünkü Kürtçe bir dil. Bu ulus, bu toplum uzaydan gelmedi ki, bin yıldır var olan bir kültürden söz ediyoruz burada. Yani insanların garibine gitmesi esas benim garibime gidiyor. Her ulus Shakespeare’i kendi diline uyarlamışken bu Kürtçede de yapılamaz mı?

Çok mu ağır tepkiler geldi?
K.N: Tabii ki akıl almaz tepkiler var ancak bizim 1990’lı yıllarda zuhur etmiş bir rewşen kuşağı var. Bu kuşağa üye her bir arkadaşımızın çok fırtınalı bir ruhu vardır kesinlikle. Biz dilimizin varlığını, kültürümüzün varlığını, ülkemizin adını da hiçbir yerde tartışmıyoruz. Budur diyoruz. Ama sonuç itibariyle bu toprakların bir realitesi var, bu bir süreçtir, ilerliyor. Eğer biz mazlum psikolojisine boyun eğersek vahim bir noktaya varırız. Bizim kuşağımız bunu yıkmış bir kuşak. O açıdan, her zaman çıkış noktamız klasikler olmalı diyoruz. Tiyatro Avesta’nın zaten böyle bir çıkışı var, dünya klasiklerini oynama çıkışı yaptık ve ilerde de daha çok klasiği Kürt diline kazandıracağız.

Romeo ve Juliet’ten sonra Ahmedî Xani’nin Mem u Zîn destanını da oynamayı düşünüyor musunuz?
K.N: Mem u Zîn zaten bizim ulusal destanımızdır. Buna paralel olarak da maalesef dünyada yeteri kadar değeri bilinmemiştir. Son birkaç yıldır yapılan edisyonlarla değeri açığa çıkıyor, ama bence Mem u Zîn destanının gerçek değeri karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarıyla ortaya çıkacaktır. O açıdan bakıldığında bence Romeo ve Juliet’in Kürtçe sahnelenmesi Mem u Zîn’in değerini daha da çok artırır, insanları bu destanı hatırlamaya iter. Zaten kültürlerin gelişimi de böyle olmuştur. Sonuç itibariyle bazı metinler 300 yıl ölüme terk ediliyor, ama bir anda ortaya çıkıp yeniden yeşeriyor. Mesela Shakespeare’in hemen sonrasında yaşamış ünlü metafizik şair John Donne vardır. Aslında kendisi bir rahiptir ama çok önemli aşk şiirleri ve ilahiler yazmıştır ve ancak 300 yıl sonra ona iyi bir şair olarak değerini teslim eden ve tekrar ortaya çıkartan Amerikan asıllı İngiliz şair T. S. Eliot olmuştur. Aynı şekilde Shakespeare de öldükten sonra unutulmaya terk edilmiştir, ta ki 200 yıl sonra akademik bir çalışmada ortaya çıkarılana dek.

İstanbul’dan sonra oyun bölgeye de gidecek mi?
C.Ş: Tabii, İstanbul’dan sonra oyunu Diyarbakır ve Batman’a götürmeyi düşünüyoruz.

***
Oyun hakkında ne düşünüyorlar?
Esma Sürücü /Juliet: Romeo ve Juliet, benim ilk tiyatro deneyimim ama yönetmenime güvenerek bu işe başladım ve Shakespeare’i oynamak, Kürtçe oynamak benim için çok önemli ve gurur verici bir olay.

Bilal Bulut / Romeo: Belki bu uyarlama Romeo ve Juliet’in yüzde 80’ini anlatabilir, ama Cihan bana bu projeyi söylediğinde çok heyecanlandım ve bu fırsatı bana verdiği için ona çok teşekkür ediyorum.

Nalin Teymur /Lady Capulet (Juliet’in Annesi): Tiyatroda ilk deneyimim ve Kürtçe olması benim için çok önemli, çünkü ben doğduğumda Türkçe bilmiyordum, hayata Kürtçeyle başladım. Şimdi de onun sayesinde hem tiyatroyu öğreniyorum, hem de Kürtçe oynayabiliyorum. Oyunun Kürt tarihine geçeceğini düşünüyorum ve çok güzel bir oyun çıkacağına inanıyorum, bu yüzden de çok umutluyum.

Nazê Necla Yerlikaya / Juliet’in Dadısı: Oyunda yer almaktan mutluluk duyuyorum. Bu belki geç kalmışlığın buruk bir sevinci ama ben ileriye bakmayı tercih ediyorum.

Kürtçe dil öğretmeni Fatoş İzol: Arkadaşların Kürtçeye hâkim olduğunu düşünüyorum. Sahnede prova yapılırken oyuncuların dil vurgularına özellikle dikkat ediyorum çünkü Kürtçede her şey bir dişi bir de erkek şeklinde vurgulanıyor. İlk geldiğimde ve provalarını ilk kez izlediğimde arkadaşlar beni tonlamalarındaki başarılarıyla çok şaşırttılar ve gün geçtikçe büyük ilerlemeler kaydediyorlar.

Yönetmen Yardımcısı Aran Dildar: Bu oyunla Doğu’da yaşanan sorunların Batı’da da olduğunu görmüş oldum ve bir karşılaştırma yapma olanağı buldum. Bütün toplumların benzer hikâyeler yaşadığını, benzer aşamalardan geçtiğini göstermek için iyi bir oyun olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca oyunda Rahim Qoseri, Faruqê Devlikên, Sait Külen adlı sanatçılar da rol alıyor.

http://www.birgun.net/report_index.php?news_code=1267360479&year=2010&month=02&day=28

24 Şubat 2010 Çarşamba

18.Yüzyılda Üsküdar

Bahir SELÇUK
Adıyaman Üniversitesi

18. YÜZYILA AIT BIR MECMUADA ÜSKÜDAR

ÖZET
Mecmualar, edebiyat tarihine yansımamıs belgeleri içermesi, tarihi ve coğrafî arastırmalar için müracaat kaynağı olması gibi birçok hususta arastırmacıya katkı sağlar.

Milli Kütüphanede kayıtlı bir bir mecmua çesitli konular yanında Osmanlı coğrafyasından bazı sehir ve kasabalar hakkındaki izlenimler de yer almaktadır. Mecmuada, o dönemde bir kadılık olan Üsküdar’dan da çesitli yönleriyle bahsedilmektedir.

Bu çalısmada, mecmuada yer alan Üsküdar’la ilgili bilgiler, farklı kaynaklara da müracaat edilerek ele alıncaktır.

...

Üsküdar (Medine-i Üsküdar)

Bilindiği üzere istanbul ismi esas olarak, Marmara Denizi ve suların çevrelediği yarımadayı isaret eder. Osmanlılar tarafından “nefs-i Istanbul” denilen bu yarımadanın dısında kalan ve “bilâd-ı selâse” adı verilen Üsküdar, Galata ve Eyüp, sur içi tabir edilen yarımadaya bağlı kadılık bölgeleri seklinde teskilatlanmıs ve zamanla Istanbul adı altında bütünlesmislerdir.14 Mecmuada da, Üsküdar’dan “Medine-i Üsküdar”; sur içi Istanbul’dan da hep “nefs-i Islambol” seklinde bahsedilmistir.15

Mecmuada Üsküdar, önce coğrafi konumu ile resmedilir. Üsküdar’ın büyüklüğü karsısındaki hayret ve saskınlık; “Bu sehr, bir sehr-i ‘azîmdür”16. ifadesiyle dile getirilir. Ardından Boğaz’ın önemli bir yerinde bulunan sehrin konumu su sekilde tasvir edilir: “Deryâ kenârında Akdeniz ile Karadeniz birbirine kavusdugı yerde ve Islambol’un karsusında yakındur.”17 Üsküdar’ın sur içinde bulunan saraya yakınlığına “Padisâh sarâyından dogrı Üsküdar’a geçilmeli olsa yarım sâ’at ancak vardur.”18 ifadesiyle dikkat çekilir.

Üsküdar ile sur içi Istanbul arasındaki yakınlığa rağmen Boğaz’daki siddetli akıntı, ulasımı zorlastırmakta ve güzergâh değisikliğini zaruri kılmaktadır.19 Karadeniz’le Marmara arasındaki bu akıntıların çok eski dönemlerden beri problem olduğu, ulasımı engellediği bilinmektedir. Bu önemli hadiseye yerli ve yabancı eserlerde sıkça rastlanır20. Hatta Rolin Olivier: “Akıntı o kadar belirgin ve kuvvetlidir ki, bazı yerlerde Boğaz bir deniz kolu olmaktan ziyade, bir nehre benzer.”21 der.

Sur içi Istanbul’daki padisah sarayı ile Üsküdar arası yarım saatlik bir mesafe olduğu halde kuvvetli akıntının etkisinden dolayı doğrudan karsıya geçis mümkün değildir, uzun bir yolun kat edilmesi gerekmektedir: “Padisâh sarâyından dogrı Üsküdar’a geçilmeli olsa yarım sâ’at ancak vardur. Lâkin akındı yegindür, dogrı geçilmez.22” Istanbul’dan Üsküdar’a geçmek isteyen kayıklar, önce Galata’ya geçmekte oradan da sahil boyunca ilerleyerek Besiktas’a varmaktadır: “Zikr olunan akındı sebebiyle kayıklar Üsküdar’a geçmeli olsa Islambol’dan Galata’ya geçer. Arası bir kursun menzili yirdür. Andan sonra evlerün ve sarâylarun dibin sıyırdarak tamâm Besikdas’a çıkar.”23 Besiktas’tan hareket eden kayık ve gemiler, akıntının tesiriyle yalpalaya yalpalaya Üsküdar’a yanasabilmektedir: “Kayıkları ve gemileri oradan salarlar, çalarlar gör ki akındı asagı çeker yanbegi yanbegi gelür, Üsküdar’a yanasur. Dâ’imâ böyledür”.24

Boğaz anlatılırken sahil boyunca sıralanmıs olan görkemli yapılara, Anadolu ve Rumeli Hisarlarına, Kavak Iskelesi’ne de değinilir: “Devletlilerün köskleri ve sarayları yalıda köyler bir birine senlik çatınmıs ta hisârlara çıkıncaya dek. Bu hisârlar didigimüz karsı karsıya iki küçük kal’adur. Birine Rumili hisârı birine Anatolı Hisârı derler. Topları mükemmel birbirin gözedür. Islambol’a düsmanı geçirmez. Ikisinün mâbeyni yarım sâ’at ancak olmak gerek.”25 Müellif iki hisar arasındaki kısımda Boğaz’daki akıntının daha siddetli olduğuna belirtir. “Isde burada Karadeniz, ‘azîm ırmaklar gibi çaglaya çaglaya akar. Islambol öninde Akdeniz’e karısur. Bu Karadeniz Bogazı Islambol’dan çıkar tâ Kavak Iskelesi’ne dek, gayrı ötesi gensekdür. Kavak Iskelesi Islambol’a on sekiz mil yerdür. Islambol’dan Kavak kasabasına dek senlik kesilmez”.26

Üsküdar’a geçmek isteyen kayıkların takip ettiği zorunlu güzergâh noktalarından olan Galata ve Besiktas’tan da birkaç cümleyle bahsedilir. Besiktas’tan bahsedilirken, yerini bugün Dolmabahçe Sarayı’nın almıs olduğu Besiktas Sarayı’na değinilir.27 “Besikdas didigimüz merhûm Sultân Muhammed binâ eylemis safî çinîden bir ‘azîm sarâydur ki nazîri bulunmaz. Böyle bir binâ görilmemisdür. Tahmînen Üsküdar karsusundan yukarıdur.”28

Istanbul’un tam karsısına düsen Galata, farklı milliyetten insanların yasadığı bir yerdir: “Islambol’un tamâm orta yerinin karsusında Galata ta’bîr ederler bir ‘azîm dahi vardur. Gûyâ Karadeniz Bogazı’na dogru bir alçak tag çekilmis gitmis ol tagın yüzündedür. Bu Galata didigimüz yetmis iki millet bunda mevcûddur denilse belki hilâf olmıya.”29

Eski Üsküdar’ın merkezini çarsı, cami ve çesme olusturur.30 Mecmuada: “Bu sehirde ‘azîm hanlar ve çârsûlar ve ‘acâyîb hamâmlar vardur.”31 denilmektedir. Kaynaklara baktığımızda mecmuada ayrıntısına girilmemis bu tespitin doğrulandığını görürüz.32 Yine Üsküdar’ın dini kimliğinde önemli bir yer tutan Yeni Valide Cami ve Atik Valide Camiine de isaret edilir33: “ Iki dâne Vâlide Sultân Câmi’i vardur. Biri iskelede bir At Bâzârı’nda ikisi dahi selâtîn câmî’leridür.”34

Mecmuada, “Suları firâvân.”35 denilerek Üsküdar’ın su yönünden zenginliğine dikkat çekilir. Osmanlı kültüründe suya apayrı bir önem verilmistir. Kaynaklar, Üsküdar’da ilkini Mihrimah Sultan’ın yaptırdığı “18 büyük, 17 küçük isale hattından ve 170 çesme, 39 tane kuyu, 16 tane vakıf suyu, 19 tane sebil, 2 tane maksem, 1 su terazisinden.”36 bahsederler...

...

Makalenin tamami icin tiklayiniz.(14 sayfa)


15 Şubat 2010 Pazartesi

2009 Yılı Dış Basın Değerlendirmesi

26 Ocak 2010

Türkiye son beş yılda olduğu gibi 2009 yılında da yabancı basının ilgi odağı olmayı sürdürmüş, iç politikada yaşanan gelişmeler ve dış politikada yürütülen aktif siyasetle dünya basın yayın organlarının gündeminde önemli bir yer tutmaya devam etmiştir.
Türkiye’de 2009 yılında Hükümet tarafından başlatılan demokratik açılımlar ve bu konudaki tartışmalar, terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yaşam koşullarıyla ilgili olarak Güneydoğu’da yapılan protestolar, Tokat Reşadiye’de 7 Türk askerinin şehit edilmesi, Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin kapatılması ve buna ilişkin protestolar, Ergenekon soruşturmasında gözaltılar, duruşmalar, çeşitli yerlerdeki kazılarda bulunan silahlar, yargı mensuplarının ve Yargıtay’ın dinlenme iddiaları, askeri yetkililerin çeşitli vesilelerle yaptığı açıklamalar ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimi iddiaları ve buna ilişkin yaşanan gelişmeler yabancı basın yayın organlarının ağırlıklı olarak ele aldıkları konuların başında gelmektedir. Davos’ta düzenlenen Forum’daki “Gazze” konulu oturumda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisi üzerine yaşanan gelişmeler, ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın başkan seçildikten sonra ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması, İstanbul’da yapılan Medeniyetler İttifakı Toplantısı, Başbakan Erdoğan’ın ABD, Orta Doğu ve Türkiye’ye komşu ülkelere yıl içinde yaptığı ziyaretler, Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun dış ülkelere ziyaretleri, Nabucco Projesinin Hükûmetlerarası Anlaşmasının İstanbul’da imzalanması, Ermenistan-Türkiye arasındaki ilişkiler ve ortak sınırın açılmasına yönelik gelişmeler yabancı basın yayın organlarının önemli oranda ilgi duyduğu dış politika konularını oluşturmuştur.
2009 yılında Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’ne yurt dışındaki Basın Müşavirlikleri, yabancı haber ajansları, izlenen yabancı radyo ve televizyonlar ile internet sitelerinden toplam 1.053.280Haber/Yorum/ Program (HYP) ulaşmıştır.
Toplam HYP’lerin içinde Türkiye’yi doğrudan ilgilendirenlerin sayısı22.408’dir. Bunun genel toplama oranı ise yüzde 2.13’dür.
Türkiye ile ilgili HYP’lerin ülkelere göre dağılımında:
. 4.531 HYP ile (yüzde 20.22) Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ilk,
. 3.530 HYP ile (yüzde 15.75) Orta Asya/Kafkas ülkeleri, Orta Doğu ve Balkan ülkelerinin yer aldığı “Diğer” başlıklı grubun ikinci,
. 3.010 HYP ile (yüzde 13.43) Almanya’nın üçüncü,
. 2.607 HYP ile (yüzde 11.63) İran’ın dördüncü,
. 1.790 HYP ile (yüzde 7.99) Yunanistan’ın beşinci,
. 1.329 HYP ile (yüzde 5.93) ABD’nin altıncı,
. 1.204 HYP ile (yüzde 5.37) İngiltere’nin yedinci,
. 979 HYP ile (yüzde 3.92) Fransa’nın sekizinci,
. 874 HYP ile (yüzde 3.91) İsviçre’nin dokuzuncu sırayı aldığı görülmektedir.
2009 yılında değerlendirmeye alınan tüm ülkelerin basın yayın organlarında yer alan HYP’ler incelendiğinde; ilk sırayı Kıbrıs konusunun (yüzde 20.46), ikinci sırayı Türkiye’deki siyasi gelişmelerin (yüzde 17.48), üçüncü sırayı ise Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerinin konu edildiği haberlerin (yüzde 9.13), dördüncü sırayı ise Ermenistan’la ilişkileri kapsayan Ermeni konusunun (yüzde 8.61) aldığı gözlenmektedir.
Önceki yıllarda olduğu gibi, 2009 yılında da ağırlıklı olarak Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkilerini ele alan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) basın yayın organları (yüzde 28.21) hariç tutulduğunda, Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Belçika ve İtalya gibi önde gelen AB ülkelerinin medyasında yayımlanan HYP’ler, değerlendirmeye alınan Türkiye ile ilgili toplam HYP’lerin yüzde 28.51’ini oluşturmaktadır.
Türkiye ile ilgili HYP’lerin dörtte birinden fazlasını yayımlayan AB üyesi altı ülke medyası 2008 yılında olduğu gibi 2009 yılında da Türkiye’deki siyasal gelişmeleri ilk sıraya taşımıştır.
Bu bağlamda, Almanya medyasında Türkiye ile ilgili yayımlanan 3.010 HYP’nin 771’i (yüzde 25.61), İngiltere medyasında yayımlanan 1.204 HYP’nin 316’sı (yüzde 26.24), Fransa medyasında yayımlanan 879 HYP’nin 191’i (yüzde 21.73) Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeleri ele almıştır. Aynı şekilde ABD medyasında yayımlanan 1.329 HYP’nin 292’si de (yüzde 21.97) siyasal gelişmeleri konu edinmiştir.
2009 yılında, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin konu edildiği haberler Avusturya ve İtalya basınında 2. sırada, İngiltere ve Fransa basın yayın organlarında 3., Almanya ve Belçika basın yayın organlarında ise 4. sırada yer bulmuştur.
Değerlendirmeye alınan Orta Doğu ülkeleri içinde en fazla HYP, 2005-2008 yıllarında olduğu gibi, 2009 yılında da İran medyasında (yüzde 11.63) yer almaktadır. İran medyasında yer alan HYP’ların, ABD (5.93), Fransa (3.92), İngiltere (5.37), İsviçre (3.91), Rusya (3.16) ve hatta Yunanistan’da (7.99) yayımlanan HYP’dan fazla olduğu dikkat çekmektedir. İran medyasında yayımlanan HYP’ler incelendiğinde, ilk sırada, Batı ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’deki siyasal gelişmeler gelmekte, ikinci sırayı Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri, 3.sırayı ise Türkiye-İran konusu almaktadır.
Yüzde 15.75 HYP oranı ile “Diğer” grubu ülkeler (Orta Asya, Kafkas, Orta Doğu, Balkan ülkeleri ve İspanya) içerisinde en önemli yeri 892 haberle Azerbaycan almaktadır. Azerbaycan’ı 608 haberle 2. sırada Ermenistan izlemektedir. AB ülkesi olan ancak genel sıralamada kendisine yer bulamayan İspanya “Diğer” grubu ülkeler başlıklı bölümde 273 haberle 3. sırayı, Lübnan ise 4. sırayı almaktadır. Bu ülkeleri sırasıyla Bulgaristan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail izlemektedir. Bu gruptaki ülkelerden Azerbaycan’ın “Orta Asya”, Ermenistan’ın “Ermenistan-Türkiye İlişkileri”, İspanya ve Bulgaristan’ın “Türkiye’deki Siyasal Gelişmeler”, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail’in ise “Orta Doğu Ülkeleriyle İlişkiler” konusunu ağırlıklı olarak ele aldıkları görülmektedir.
2009 yılında Türkiye ile ilgili yayımlanan HYP’lerin kaynaklarına göre dökümünde ilk iki sırayı önceki yıllarda olduğu gibi yine yazılı basın almaktadır; gazeteler yüzde 76.29, yabancı haber ajansları yüzde 16.49, radyo ve televizyonlar yüzde 7.22.
2009 yılında değerlendirmeye alınan Türkiye ile ilgili HYP’lerin yüzde 42.03’ünün imzalı oldukları görülmektedir. İmzalı HYP’ler konusunda ülke bazında yapılan çalışmada, az sayıda HYP’nin yayımlandığı Japonya basınında haber/yorumların yüzdesi 83.04’ü, İtalya basınında yayımlanan haberlerin yüzde 73.30’u, Belçika basınında yüzde 72.72’si ve Yunanistan basınında yayımlananların yüzde 68.38’i imzalı haberlerdir. 2008 yılında olduğu gibi 2009 yılında da HYP sayısı arttıkça imzalı haber sayısında bariz bir düşüş gözlenmektedir. Nitekim en fazla HYP’nin yayımlandığı GKRY basınında (4531 HYP) imzalı haberlerin yüzdesi 14.83, 3010 HYP’nin yayımlandığı Almanya basınında imzalı haberlerin oranı ise yüzde 64.02’dir.
2009 yılında Türkiye ile ilgili olarak yayımlanan 22.408 HYP’nin yüzde 21.22’si Türkiye çıkışlıdır (mahreçli). Türkiye dışından çıkış gösterilerek yayımlanan HYP oranı ise yüzde 13.08’dir. Çıkış belirtilmeyen HYP’nin oranı ise yüzde 65.70’dir.
Türkiye’ye en çok yer veren gazete sıralamasında ise 2009 yılında Alman gazetesi Der Tagesspiegel’in ilk sırayı,yine bir Alman gazetesi olan Frankfurter Allgemeine Zeitung’un ikinci sırayı aldığı görülmektedir. İsviçre gazetesi Neue Zürcher Zeitung’un 3., yine Alman gazeteleri Süddeutsche Zeitung’un 4., Frankfurter Rundschau’nun5. ve İngiliz gazetesi Financial Times’ın da 5. sırada yer aldıkları dikkati çekmektedir. 2004, 2005 ve 2006 yıllarında ilk sırada yer alan, 2008 yılında ise 18. sıraya gerileyen Yunanistan’da yayımlananElefterotipia gazetesi 2009 yılında 7. sıraya kadar yükselmiştir. 2007 yılında ilk sırayı alan El Ahram gazetesiise 2009’da 12.sırada kendisine yer bulabilmiştir.
2009 yılında Türkiye konusunda en fazla yazı 2006 ve 2007 yıllarında olduğu gibi Süddeutsche Zeitung ve Tages Anzeigergazetelerine yazan Kai Strittmatter tarafından kaleme alınmıştır. 2008 yılında en fazla yazı yazan Gerd Höhler ise (Frankfurter Rundschauve Kölner Stadt Anzeiger) 2009 yılında 2. sırada yer almıştır. 2007 yılında Kai Strittmatter’den sonra gelen El Ahram yazarı Usame Abdülaziz’in 2008 ve 2009 yıllarında 11. sıraya gerilediği görülmektedir. Uzun yıllardan bu yana ilk kez 2008 yılında Türkiye konusunda en fazla haber/yorum Türkiye’de yerleşik olmayan bir yazar tarafından ( Gerd Höhler ) kaleme alınmış ancak 2009 yılında birinci sıra yine Türkiye’de yerleşik yazar Kai Stritmatter’e geçmiştir. 2009 yılında en fazla yazı yazan yazarlar sıralamasında Financial Times’a yazan Delphin Strauss hariç ilk 6 yazarın Alman gazetelerine yazan yazarlar olduğu görülmektedir. Türkiye ile ilgili en fazla yazı yazan 25 yazarın 16’sı Türkiye’de yerleşik basın mensubudur. 16 yerleşik basın mensubu 2009’da Türkiye konusunda yayımlanan imzalı yazıların yüzde 10’unu kaleme almıştır.
2004-2006 yıllarında Türkiye ile ilgili konuların genelde Türkiye’deki siyasal gelişmeler, Kıbrıs ve Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde yoğunlaştığı gözlenirken, 2007 yılında bu konulara ağırlıklı olarak terör örgütü PKK’nın eylemleri çerçevesinde Irak’la ilişkilerin dâhil olduğu, 2008 ve 2009 yıllarında da geçtiğimiz 5 yıldaki konuların özellikle Türkiye’deki siyasal gelişmelerin aynı ağırlıkta yabancı basın yayın organlarında işlendikleri görülmektedir. Yukarıda sayılan konular ile değerlendirmeye alınan diğer konuların son 6 yılda sayısal ve oransal açıdan çok önemli bir farklılık arz etmediği, ancak Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Haber Merkezine giren haber sayısının 2009 yılında bir önceki yıla göre önemli bir artış gösterdiği, buna mukabil, Türkiye ile ilgili haberlerde aynı paralelde bir artış gözlenmediği görülmektedir.
.

12 Şubat 2010 Cuma

Mevlana ve Divan Şairleri

Osman HORATA
Hacettepe Üniversitesi

13. asır Anadolu coğrafyasının ortaya çıkardığı önemli şahsiyetlerden biri olan Mevlana, Türk sufiliğinin temellerini atan büyük mutasavvıflardan biridir. Onun tasavvufi görüşleri üzerine kurulan Mevlevilik, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi ve sosyo-kültürel hayatında önemli bir roloynamıştır. Divan şairlerinin en çok tercih ettikleri tarikatların başında Mevleviliğin gelmesi, bunun göstergelerinden biridir. Bu araştırmada, Divan şairlerinin Mevlana'ya bakış açıları ve onları Mevleviliğe yönelten sebepler incelenmeye çalışılmıştır.
...

2. Mevlevilik ve Divan Şiiri
Mevlana, yaşadığı çağdan itibaren, gerek tasavvuf anlayışı, gerekse en olgun döneminde kaleme aldığı Mesnevi'siyle Türk Edebiyatı'nın doğuşu ve gelişiminde önemli bir rol oynamış; şöhreti sınırların da ötesine taşarak Mesnevisi İngilizceden Flemenkçeye kadar birçok dile çevrilmiştir (Mazıoğlu, 1981:30-39; Çelebioğlu,1978: 99-126; Yeniterzi, 1997:93-1 ıo). Mevlana'nın şairliği sebebiyle, şiirin "sünnet-i seniyye-i Mevlevfyye" olarak kabul edilmesi ve bu tarikattaki Mesnevi okuma ve okutma geleneği, Mevlevileri şiirden anlamaya hatta şair olmaya yöneltmiştir. Bu sebeple, Mevlevihaneler Klasik Edebiyatı besleyen en önemli kaynaklardan biri haline gelmiştir. Şeyhlik makarnındaki şahsiyetin Neşatf, Şeyh Galib gibi büyük bir şair olması ise, şiire olan ilgiyi daha da arttırmış; Esrar Dede gibi birçok şair şiir yazmaya Mevlevihanelerde başlamıştır.

Edebiyatımızda Mevlevi olan divan şairlerinin sayısı 300'ü bulmaktadır. Bu, Mevleviliği % 68 gibi büyük bir oranla Divan şairlerinin en çok rağbet ettikleri tarikatların ilk sırasına yerleştirmektedir. Diğer tarikatların oranı ise % ıo'ların altında kalmaktadır. Mevlevi şairlerin sayısı 16. yüzyıldan itibaren artmaya başlamış 18.asırda ise büyük bir artış göstermiştir. Tezkirelerde, Mevl~vi olduğu belirtilen şairlerin sayısı 17. asırda sadece 10 iken, bu 18. asırda 212'ye yükselmiştir (İsen, 1989 : 23-27 ; İsen, 1997 : 216-218) . Bu asırda görülen büyük artışta, merkezı idarenin Bektaşl1iğe karşı Mevleviliği ön planda tutmaya başlamasından ziyade, 17. asrın büyük şairlerinin Mevlevi olmasının etkisi göz ardı edilmemelidir. 15. asırda, Hüdayi Salih Dede; 16. asırda, Şahidi, Yusuf Sineçak, Fevri, Bursalı Rahmi, Safayi, Nigehi, Arifi; 17. asırda, Cevri, Neşati, Enis, Fasih, Bahayi, Mezaki, Nabi ve Nef'i; 18. asırda, Sakıb Dede, Nahifi, Birri, Neyli, Receb Dede, Nesib, Nayi Osman Dede, Fenni, Neyyir, Hulusi, Şeyh Galib ve Esrar Dede; 19. asırda Yenişehirli Avni, Leyla Hanım, Şeref Hanım akla gelen ilk Mevlevi şairlerdir. Bunların bir kısmı Mevleviliğe intisap ederek çilelerini tamamlamış bir kısmı da muhiplik seviyesinde kalmıştır. Bunların yanında Mevlevi olsun veya olmasın bir çok şair Mevlana hakkında medhiyeler yazmış, şiirlerinde ondan bahsetmişlerdir. Mevlana ile ilgili bu şiirleri toplayan mecmualara da rastlanmaktadır,l

Divan şiirinde Mevlana ve Mevlevilik, başlıbaşına büyük bir araştırmanın konusudur. Bu konuda şu ana kadar büyüklü-küçüklü birçok çalışma yayımlanmıştır (bk.Kaynaklar). Fakat bunların çoğu bir şair veya şiirle sınırlı kalmış veya divanlardan seçilen beyitlerin sıralanmasından öteye geçmemiştir. Yazımızda, bu edebiyatın önde gelen şairlerinin Mevlana hakkında yazdıkları müstakil şiirler ele alınarak, onların Mevlana'yı nasıl değerlendirdikleri, çizdikleri Mevlana portresinin yukarıda açıklamaya çalıştığımız tarihi kimliğiyle örtüşen ve ayrışan taraflarını belirlemeye çalışacağız. Araştırmamızda, Mevlevi şairlerin belli başlılarının eserleri incelenmekle birlikte, konu Mevlevilikte şeyhlik makamına kadar yükselen Neşati, Şeyh Galib, Sakıb Dede ile binbir günlük çilesini tamamlayarak "dede"lik payesini alan Esrar Dede ve Mevleviliğe ilgisi "muhiplik" (hayranlık) seviyesinde kalan Nef'i ve Nabi ile sınırlı tutulmuş; bunlardan ayrı olarak, tezkire yazarları içinde Mevlana'ya yer veren tek tezkireci olan ve şairler hakkındaki yargılarının doğruluğu ile dikkati çeken Latifi de çalışmamıza dahil edilmiştir.

3. Mevlana ve Divan Şairleri
Latifi (ö.1582): Anadolu sahasında Sehi Bey'den sonra yazılan ikinci tezkirenin sahibi olan Latifi, eserinde girişten sonraı,-iilk bölümü şeyh şairlere ayırmış ve burada önce Mevlana'yı anlatmıştır (Latifi, 1314: 36-39; ayrıca bk. Ayan, 1993: 65-70). Onun ve diğer şairlerin Mevlana'ya bakışlarında tasavvufi dünya görüşünün hakim olduğu görülmektedir. Bilindiği gibi, mutasavvıflara göre tasavvuf, aklın yetmediği alanlarda "mutlak hakikat"e gönül yoluyla ulaşabilme felsefesidir. Bu da, gönlünü dünya ile ilgili her şeyden temizleyip, aşk yoluyla görünen gerçeğin (zahir) ardındaki öze yani "hakikat"e (batına) ulaşmakla gerçekleşir. İşte Mevlana gibi veliler, görünmeyeni (gaybı) görebilen, ayet ve hadislerin arkasındaki gizli manaları keşfedebilen "yakin ehli" kimseler olarak kabul edilmişlerdir.

Latifi'ye göre de, Mevlana gibi mutasavvıflar şöhret kazanmak ve sanat amacıyla değil, din yolunun yolcularına rehberlik etmek amacıyla şİİr yazmışlardır. O, Allah'ın "yakın"i (mutlak hakikati görebilen), anlaşılması güç sırları açıklayan velilerin en büyüğüdür. Sadece "batın" ilminde değil "zahir" ilminde de benzersiz, devrinde dört medresede birden ders veren eşsiz bir müderristir. Mesnevisi de, gayb aleminin, ayetlerin ve hadislerin gizli kalan sırlarını açıklayan; mutlak hakkikate ulaşmaya çalışan "yakin" ehlinin kılavuzu, din yolunun da bir delilidir. Erenler, insanları yaratıcının yoluna onunla yöneltirler. Kur'an'ın ve hadislerin sırlarını içerdiği için, mutasavvıflar ona "mahzenü'l-esrar" (sırlar hazinesi) d~mişlerdir. Mesnevi'deki anlaşılması güç semboller ve meselenin "zahir"inde kalanlara ters gelebilecek bazı ifadeler vardır. Bunlar, mutasavvıfların "vecd" halinde yani "mutlak hakikat"i (Hakk'ı) görüp dehşete düştükleri anda söyledikleri, "te 'vil" (görünen anlamının dışında yorumlama) gerektiren sözlerdir.

Nef'i (ö.1635): Mevlana için l'i Türkçe, 3'ü Farsça olmak üzere dört kaside yazan Nef'i Mevlevi bir şair değildir. Şiirlerinden Mevlevilikle ilgisinin olduğu anlaşılmakla birlikte, bunun "muhip"likten öteye geçmediği anlaşılmaktadır (Akkuş, 1993:21). A.Nihad Tarlan, Nef'i'yi edebiyatımızda Mevlana'yı ruh ve heyecan bakımından en iyi anlayabilen tek şair olarak görür ve arkasından da aslında Mevlana'nın anlaşılamayacağını ifade eder: "Son asra gelinceye kadar fikir vadisinde onu layıkıyla anlayan ve şiir vadisinde onu takip eden çıkmamıştır. Ve bu imkansızdır. Çünkü bir Mevlana'nın yetişmesi için o bünye, o ruh ve hayat şartı lazımdı. (...) Haddizatında Mevlana anlatılmaz. Çünkü anlaşılmaz. O sadece mümkün olduğu derecede duyulur. Onu anlatmaya çabalayanlar derece derece dış çizgilerine yanaşabilenlerdir. Kanaatimce bunların başında onyedinci asır büyük Türk şairlerinden fV.efl gelir." (Tarlan, 1974 : 87-88). Nef'i de, diğer şairler gibi Mevlana'yı evliyaların en büyüğü olarak görür ve onu hakikat
(ma'na) ülkesini aydınlatan güneşe benzetir. O evliyalar içinde yegane "içtihat" sahibi olan, sadece "batın" ilminde değil "zahir" ilminde de üstad olan tek kimsedir. Bu sebeple , hakikat yolunda sadece Mevlana'nın bendesi olabileceğini belirterek, ondan başkasına uyarsam kafir olayım, der. Onun şöhretinin sadece Anadolu'yla sınırlı kalmadığını, Arap, Acem ve Hint ülkelerine de yayıldığını belirtir.

Nef'i, Mevlana'nın daha çok Mesnevi'si üzerinde durmuştur. Farsça kasidesinde, İlahi sırları, kainatın gerçeklerini Mesnevi sayesinde anlayabildiğini söyler: "Mesnevı sahibinin bana ilham ettiği feyz sayesinde ruhanı halattan bahsedebiliyorum. Mesnevı deyip geçme. O Hak sırlarının hüccetidir. Onunfeyzini tahayyül ederek söze başlarsam Kur 'an 'ın en derin manalarından dem ururum." (Tarlan, 1974: 96). Çünkü Mesnevi, dinin hakikatinin ifadesidir. Onun kaleminden çıkan her nükte tevhidi açıklar. Nef'i, Mesnevi'yi de ayağının toprağı olarak gördüğü Fars Edebiyatının büyük şair ve mutasavvıflarından, Feridüddin Attar sayesinde anlayabildiğini belirtir:
...

Makalenin Tamami Icin Tiklayiniz


8 Şubat 2010 Pazartesi

Tünelin Ucundaki Yeni Anayasa

Emekli Diplomat

02 Şubat 2010 Hispanatolia.com


12 Eylül askeri darbesinin ürünü mevcut Anayasanın, bugüne kadar çeşitli vesilelerle başlangıç bölümü ve tam 83 maddesinde yapılan değişikliklere karşın, bir türlü tümüyle yenilenememiş olması iki olasılığa işaret ediyor: ya bu değişiklikler anayasanın demokratik nitelik kazanması için yeterli olmuş; ya da ülkede çağdaş demokratik bir anayasaya önemli bir direnç bulunuyor.

Evrensel normlar göz önüne alındığında, Türkiye’de ilk olasılığın söz konusu olduğunu söylemek elbette mümkün değil. 12 Eylül darbesiyle Avrupa Konseyi (AK) kurucu üyeliği askıya alınma aşamasına kadar gelmiş olan Türkiye, bugün hâlâ başta parti kapatmalarında olmak üzere Strasbourg ölçütlerine tam uyum göstermiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesini ihlâl etmekten en çok mahkûm olan üyeler arasında yer alıyor. Ve bu durum, geçen hafta bir parlamenteri (Mevlût Çavuşoğlu) iki yıllığına AK’nin Parlamenter Meclisi (AKPM) Başkanlığı’na seçilmesine karşın sürüyor.

Aslında bu çelişkili durumu Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinde de gözlemlemek mümkün.

Nitekim Aralık 1999’da yapılan Helsinki Zirvesi, demokratik bir anayasaya sahip olmamasına karşın, Türkiye’yi tam üyeliğe aday ülke ilân ederken, üyeliğe giden yolu oldukça kısaltmıştı. Aynı yılın Şubat ayında terör örgütü lideri Türkiye’ye teslim edilmiş olduğundan, o zamana değin demokratikleşmenin önüne çıkarılmış bulunan terörle mücadele “mazereti” ortadan kalkmıştı.

Türkiye’nin önünde öncelikle yerine getirmesi gereken Kopenhag siyasi ölçütleri vardı ve bu ölçütler AK üyeliği için artık yeni adaylara şart koşulan Strasbourg ölçütleriyle birebir örtüşüyordu. Başka bir deyişle, Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin “nasıl olsa üyeyim” diyerek yerine getirmediği ilkelerine uyması, Kopenhag ölçütlerini de karşılaması anlamına gelecekti. Anayasadaki değişikliklerin çoğu bu süreçte yapıldı gerçi ama siyasi ölçütlerin tümüyle karşılandığı anlamına gelen “Yeni Anayasa” konusu, 2007 genel seçimlerine kadar pek gündemde olmadı.

Anımsanacağı gibi, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden büyük bir zaferle çıkan ve Abdullah Gül’ü muhalefetin itirazına karşın Cumhurbaşkanı seçtiren AK Parti, toplumda tartışılması amacıyla, Profesör Ergun Özbudun ve akademisyen arkadaşları tarafından hazırlanan bir anayasa taslağını ortaya attığında ortalık karışmıştı. Temel hak ve özgürlükler alanını genişleten ve ana hatlarıyla daha demokratik bir sistem öngören taslağın eleştirilecek birçok bölümü vardı belki ama özellikle Anayasa Mahkemesi’nin üye oluşumu ve görevleri açısından yeniden yapılandırılması, AK Parti’nin güçler ayrılığını ortadan kaldırmaya yönelik bilinçli bir girişimi olarak nitelendirilmişti. Anayasa taslağının 112. maddesinin, demokratik hukuk devletlerinde olduğu gibi, Anayasa Mahkemesi’nin öngörülen 17 üyesinden 8’inin yasama organınca (beşte üç çoğunlukla) seçilmesini önermesi böyle bir nitelemenin gerekçesini oluşturuyordu.

Aslında, Anayasa Mahkemesi üyelerinden 8’inin Meclis’te beşte üç çoğunluğa sahip aynı siyasi parti tarafından seçilmesi sadece teorik bir olasılık olarak görünüyor. Çünkü Mahkeme üyelerinin tümünün aynı dönemde değil, değişik dönemler itibariyle seçilmesi söz konusu. O bakımdan, ünlü Fransız anayasa hukukçusu Maurice Duverger’nin yürütme ve yasamanın aynı siyasi partinin denetiminde olmasının, “erkler ayrılığını”(séparation des pouvoirs) uygulamada “erkler birleşmesine” (concentration des pouvoirs) dönüştürdüğüne dikkat çeken yaklaşımını yargıyı da kapsayacak şekilde genişletmek doğru değil. Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir bölümünün yasama organınca seçilmesi, yargının siyasallaştığı anlamına gelmediği gibi, AK Parti’nin üç erke de sahip olma arzusunda olduğu iddiasıyla üretilen “sivil vesayet” veya “sivil darbe” görüşüne de dayanak oluşturmuyor.

Buna karşılık, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ocak 2008’de, sivil toplumun güçlü desteğini alan “Yeni Anayasa” projesini kenara bırakması ve içinden türbanlı öğrencilerin üniversitelere serbestçe girmelerini sağlayacak anayasa değişikliğini çekip çıkarması, o dönemde anayasa taslağına karşı çıkanların olduğu gibi, bugün de “sivil darbe” görüşünü üretenlerin elini güçlendiriyor. Nitekim Anayasa Mahkemesi, o zaman bir yandan “türban serbestîsini” iptal ederken, diğer yandan da kapatma davasıyla Demokles’in kılıcını AK Parti üzerinde sallamıştı. 11 üyesinden 7’sinin onayını almadığı için kapatılmamış olsa da, AK Parti ana muhalefete göre, “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğunun Anayasa Mahkemesince belirlendiği gerekçesiyle, artık “Yeni Anayasa” yapma yeterliliğini yitirmiş sayılıyor.

Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, bu konuda bir adım daha ileri gidiyor ve AK Parti’nin sadece laikliğin değil, laik demokratik Cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmiş” olduğu gerekçesiyle, “ne reform yapmaya, ne de anayasa değişikliği yapmaya hakkı yoktur; olmamalıdır” şeklinde görüş bildiriyor.

Kanadoğlu, bu açıklamasından sonra katıldığı bir TV programında, AK Parti’nin hiçbir reform yapamayacağını söylemediğini belirtirken, hakkında kapatma davası açılmış bir parti olduğundan, özellikle parti kapatmalarının güçleştirilmesiyle ilgili anayasa değişikliği yapamayacağının altını çiziyor. Oysa aynı TV programına katılan Demokrat Yargı Derneği Başkanı Osman Can’ın da altını çizdiği gibi, özünde askeri bir darbe anayasası olan 82 Anayasası’nın parti kapatmalarla ilgili 68 ve 69. maddelerinin ivedilikle değiştirilmesi ve Siyasi Partiler Kanunu’nda buna uygun değişikliklere gidilmesi, AİHM içtihadına (Venedik ölçütleri) biran önce uyum sağlanması bakımından önem taşıyor.

Bugün parti kapatmaların yanı sıra ivedilikle ele alınması gereken bir diğer konu, mevcut anayasanın demokrasilerde kabulü mümkün olmayan ölçüde genişletmiş olduğu askeri yargı alanının bulunması gereken yere çekilmesi. Darbe iddialarının gündeme damgasını vurduğu, çok sayıda eylem planının ortaya atıldığı ve Ergenekon iddianamelerinde olsun, Poyrazköy iddianamesinde olsun, emeklilerin yanı sıra, çok sayıda muvazzaf asker sanığın bulunduğu bir ortamda, yargıda çift başlılığın biran önce ortadan kaldırılması gerekiyor. Bunun için, Anayasa Mahkemesi’nin asker kişilerin, darbe girişimleri başta olmak üzere, ağırlıklı olarak sivil mahkemelerde yargılanmalarını sağlayan yasal düzenlemeyi iptal kararı da göz önüne alınarak, öncelikle 145. Maddede değişiklik yapılması zorunlu görülüyor. Aynı şekilde, Askeri Yargıtay’la ilgili 156. ve Askeri İdare Yüksek Mahkemesi ile ilgili 157. Maddelerin de değiştirilerek, demokratik hukuk devletlerinde olduğu gibi, Yüksek askeri mahkemelerin Yargıtay ve Danıştay’ın birer dairesine dönüştürülmesinde yarar bulunuyor.

Bugün gelinen noktada, AK Parti’nin çok daha yüksek sesle “Yeni Anayasa” gereğini dile getirdiği görülüyor. Önceki gün uluslararası Demokrasi Kongresinde konuşan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “anayasa miadını doldurmuştur, son kullanım tarihi geçmiştir” derken, AB ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış bir süredir “AB standartlarında yeni bir anayasa” yapılması gerektiğini vurguluyor. Aslında tıkanmış olan AB ile ilişkilerin rayına oturtulması, son tahlilde yeni ve demokratik bir anayasa yapılmasından geçiyor.

Hükümet öncelikle, yukarıda altı çizilen iki konuda, yani parti kapatmalarını güçleştiren ve askeri yargı alanını daraltan anayasa değişikliklerini, gerekirse referanduma götürmek üzere gündeme getirmeye kararlı görülüyor. Bu değişikliklerin gerçekleştirilebilmesi, kuşku yok ki, mevcut darbe anayasasını muhafaza etmek için türlü teoriler üreten demokrasi karşıtı kesimin direncini kırmak bakımından önem taşıyor. Yeni anayasaya gelince, şimdilik tünelin ucunda görünüyor ama bu noktaya varmak bile, Türkiye’nin demokratik hukuk devletine dönüşmesi sürecinde atılmış önemli bir adım olacak.


3 Şubat 2010 Çarşamba

Dünya Düşünce Kuruluşları Sıralaması


Merkezi Philadelphia’da bulunan “Düşünce Kuruluşları ve Sivil Toplum Programı” yöneticisi James McGann’in yaptığı çalışmada “Birçok düşünce kuruluşu dünya sahnesinde yer alırken bu kuruluşlar küresel yayılma stratejileri sayesinde eş zamanlı olarak çoğalmaya devam ediyor” denildi.

Ancak McGann “Düşünce kuruluşları çoğulcu, açık ve sorumlu politika analizinin, araştırma, karar verme ve değerlendirme yapmanın teminat altında olduğu demokratik toplumların ana politika aktörlerinden biri olarak görülebilirken aynı zamanda kendi gündeminin derdine düşmüş özel çıkar gruplarının kılıf oldukları da düşünülebilir” uyarısında bulundu.

Bugün 169 ülkede faaliyet gösteren 6,300’den fazla düşünce kuruluşu bulunuyor. Çalışmada rakamın uluslararası iletişim, bilgi toplama, yeni ve yaratıcı politika analizi potansiyelinin üstel sayılarda artış gösterdiğine dikkat çekiliyor.

Ancak aynı belgede düşünce kuruluşlarının tamamının mali, entelektüel ve yasal bağımsızlığa sahip olmadığı vurgulanıyor ve sorunun mali, yasal desteğin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ve geçiş ülkelerinde daha ciddi olduğu uyarısına yer veriliyor.

Düşünce kuruluşlarının yüzde 58’i Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da bulunurken Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bu oran yüzde 4’e Afrika’da yüzde 8’e düşüyor.

Çalışmaya göre politika araştırma kuruluşlarının etkisi hızla artarken bu kuruluşlar büyümeye devam ediyor. Bir ülkedeki birçok sivil toplum aktörlerinden sadece yalnızca biri olan düşünce kuruluşlarının siyasal ve ekonomik reformlarda katalizör rolü oynadığına dikkat çekiliyor.

Avrupa’da toplam 1,750 düşünce kuruluşu bulunuyor; dünya genelinde toplamın yüzde 28’i. Bunlardan 285’i İngiltere’de yer alırken, Almanya 190 ve Fransa 168 kuruluş ile ikinci ve üçüncü sıralarda bulunuyor.

Araştırmacılar İngiltere’deki Chatham House’u Amerika dışındaki en iyi düşünce kuruluşu olarak görüyor. Bunu Almanya’daki Transparency International (Uluslararası Şeffaflık) ile Belçika’daki International Crisis Group (Uluslararası Kriz Grubu) takip ediyor.

Belçika’daki ilk AB-merkezli Avrupa Politika Etüdleri Merkezi (CEPS) listede dokuzuncu sırada yer alıyor.

Batı Avrupa sıralamasında CEPS dördüncü sırada bulunurken Chatham House liste başında yer alıyor. Londra merkezli Avrupa Reform Merkezi (CER) ise on beşinci sırada.

Her biri araştırma, yayın sayısı, konferans sayısı, web ziyaretçi rakamları, medyadaki bilinirlik, politika tavsiyelerinin politika yapıcılar tarafından ne kadarının uygulandığı veya dikkate alındığı, büyüklük ve mali kaynak hacmi gibi farklı kıstaslara göre değerlendirmeye tabi tutuluyor.

Taraflar

Dünya sıralamasında üç kez üst üste ilk onda yer alan CEPS iletişim grubu başkanı Marco Incerti “Oyunda hep üst sıralarda kalmayı başarıyoruz. Öte yandan rekabet devam ediyor. Bu durum yaptığımız işin kalitesini gösteriyor. Politikamız iki esasa dayanıyor: En yüksek standartlarda politika araştırmaları yapmak ve tamamen bağımsız çalışmak. Bu ilkeler ışığında oldukça nitelikli kadromuz ve geniş kapsamlı mali yapımız da politikalarımızın bir parçası Dünyanın en iyi düşünce kuruluşları arasında yer almaktan onur duyuyoruz. Bu bizim özgünlüğümüze, tarafsızlığımıza ve mükemmeliyetçiliğimize, çalışmalarımıza bunu hak edecek ve sürdürecek şekilde devam edeceğimize işaret ediyor” şeklinde konuştu.


Aynı çalışmanın 2007 versiyonunda düşünce kuruluşlarının dünya genelinde artış gösterdiğine dikkat çekilirken bu gibi organizasyonların politika yapıcılar, medya ve kamuoyu ile bağlantıda kalabilmek için gündemde sürekli yer alma kabiliyeti taşımaları gerektiği belirtiliyordu.

Avrupa’daki düşünce kuruluşlarının çoğu ulusal veya sektör odakları seçiyor. Çoğu birliğin bir bütün olarak çıkarlarını tanımlamaktan çok ulusal veya sektör açısından konuları işlemeyi tercih ediyor.


Kaynak: EurActiv

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...