27 Eylül 2010 Pazartesi

Elif Şafak’ın Aşk Romanında Tasavvuf

flickr.com
Mehmet Bakır ŞENGÜL
Bitlis Eren Üniversitesi
Turkish Studies
C.5, S.2, Bahar 2010


ÖZET
Tasavvuf; kaynağı, gelişimi ve yaklaşım biçimi itibariyle sürekli olarak tartışmaların odağında olmuştur. Her şeyde yaratıcının yansımasını arayan tasavvuf, sevgi ve hoşgörü odaklı bir geleneğe sahiptir. İnsanlığın gelişim sürecinde gizemli unsurların ilgi çekiciliği, tasavvufta da kendisini göstermiş ve etkisinin dönüştürme gücü, ilgili olsun veya olmasın herkeste, tasavvufa karşı bir merak uyandırmıştır.

Türk romanının son zamanlardaki önemli isimlerinden olan Elif Şafak’ın, son romanı Aşk (2009), odağa aldığı tasavvufî düşünce ekseninde, aşkı ve kişisel özgürlüğü önceleyen bir kurguya sahiptir. Roman, biri 13. diğeri, 21. yüzyılda geçen iki farklı kurguya sahiptir. Romanda Ella’nın yalnızlığı, arayışları ve aşkı kovalaması ile Mevlana ve Şems’in 13. yüzyılda yaşadıkları tasavvufî aşk yolculuğu, birlikte ilerler. 13. yüzyılda geçen kurgu, kendi içinde bağımsız bir içerikle diğer kurguyu etkileyerek bazen de dönüştürerek varlığını sürdürür.

Romanda Mevlana üzerinden, tasavvuf ve hoşgörü konuları okurun dikkatine sunulur. Tasavvufun aşamaları, kişisel gelişim ve dönüşüm üzerindeki etkileri ve dünyada kitleleri etrafında toplama amacında olan bir dil kurma arzusu, Şafak’ın, Aşk romanında tasavvufla ilgili öne çıkardığı başlıklardır. Yazar, eserinde öncelikle tasavvuf literatürüne bağlı kalmış ve Mevlana döneminin dil özelliklerini yansıtmaya çalışmıştır. Bu çalışmada, Elif Şafak’ın anılan romanındaki tasavvufî unsurların işleniş biçimi, bunun kişilerdeki yansımaları ve Mevlana döne-minde yaşanan aşkın romanda ele alınışı irdelemektedir.

...




6. Mevlana, Aşk ve Semâ

Yazar, romanda Mevlana’dan bahsederken Mevlana’nın yaşadığı dönem olan 13. yüzyıl ile günümüzü karşılaştırarak, her iki dönemde yaşanan dini ihtilaflar ve kültürel çatışmalar üzerinde durur. Özellikle 13. yüzyılın içinde bulunduğu dini, siyasi çatış-malar, Moğol İstilasının sebep olduğu kaos ve Anadolu’nun irili ufaklı Türk Beylikleri tarafından yönetilmesinin getirdiği ayrışma, dönemin içinde bulunduğu olumsuz atmosferi yansıtır.

Mevlana, bu karışık tabloda, Konya’da yaşayan bir din bilgini olarak karşımıza çıkar. Klasik dini anlayışla yaşamına devam eden Mevlana, Şems ile karşılaşmasından sonra, ‚alışageldik tüm kurallardan çıkmaya cüret ederek adanmış bir gönül ehli, aşkın ateşli savunucusu, semanın yaratıcısı ve tutkulu bir şairi‛ (38) noktasına gelir. Mevlana, geride bıraktığı eserleriyle daha sonraki nesillerin ‚İslam âleminin Shakespeare’i ‚ (38) olarak tanıyacağı hoşgörülü, insanları evrensel değerler etrafında birleştirmeye çalışan, barışçıl bir kimliğin sahibi olur.

Meyerovitch’in Mevlana ile ilgili kendisiyle yapılan röportajlardan oluşan‚ İslâm’ın Güleryüzü‛ (1998) kitabının adı ve içeriği, Şafak’ın anlatımıyla zihinlerde şekillenen Mevlana’nın din anlayışı arasında bir uyum, dikkat çekmektedir. Bir söyleşide, Fas’ta bir ‘şeyh’i olduğu sorusuna Meyerovitch, olumlu cevap verir. Daha önce de değinildiği gibi, Zahara’nın Müslüman olmasına sebep olan tekkenin şeyhinin Fas’ta bulunması, bu uyumun / etkinin bir başka göstergesidir. Şafak, Mevlana’nın ‚nicelerinin ‘kâfirlere karşı savaşmak’ olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde‛ (38) durduğunu söyler. Herkese kapısını ardına kadar açık tutan Mevlana, evrensel barışın temsilcisi olarak karşımıza çıkar.

Mevlana’nın Mesnevi ve Divan-ı Kebir adlı eserleri, tamamen ‘aşk’ ve ‘gönül’ kavramları etrafında örülmüştür. Mevlana, ‚güzelliği her yerde, bakir doğada, insanın varlığında ve sanatta bulur‛ (Nasr, 1992: 167–168). İslam inancına göre Allah, insanı en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Sonra, kendi ‘Ruhundan üfleyerek’ ona can vermiştir. İnsan ruhu, ruhlar âleminde Allah’ın : ‚Elestü bi-rabbikum / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?‛ sorusuna: ‚Belâ/Evet‛ cevabı vererek, Allah’ın rabliğini onayladığını, Mevlana’ya göre de ayrıca, belâ çekmeye talip olduğunu ifade etmiştir. Bu yüzden, olgunlaşmak için sıkıntılara katlanmak gerekir. Hz. Adem, kendisine yasak edilen meyveyi yiyince cennetten atılır. Mevlana’ya göre, insan cennetten atıldıktan sonra, Allah’a tekrar kavuşma -Allah’ın insana Kendi ruhundan üflemesinden dolayı, insanın tekrar özüne kavuşma- arzusu nedeniyle, hep bir eksiklik hisseder. İşte bu eksikliğini tamamlama arayışının adı aşktır. Ruh, Allah’a tekrar kavuşmak için dünya arzularından sıyrılarak, sadece Allah’a yönelmelidir. Bu yöneliş, aşk ile yapılırsa kavuşma gerçekleşir. Cennetten atılan insan, böylece asıl vatanına dönmüş olacaktır.


....

Sonuç 

Aşk romanı, Ella Rubinstein adlı Amerikalı kadın kahramanın yaşam karşısında takındığı pasif ve aktif tavırların çakışma noktalarında açığa çıkan, özgürleşme ve hayatın odağına aşkı alma mücadelesi olarak okunabilir. Romanda bunalımlarının ve arayışlarının sonucunda, duygusal açlığını gidermek için, kendisini o güne kadar adadığı ailesinin varlığını hiçe sayan bir kadının, hayatının odağına aşkı alması ve geçmişiyle hesaplaşmadan –aktifken de pasif tavır ortaya koyan- yeni bir hayata, sessizce başlaması anlatılmaktadır. Romanında, aşkın insan ruhunda meydana getirdiği depremin, hayatı yeni baştan algılama çabasına dönüşmesi, gözler önüne serilmiştir. Roman, aşkı anlatmak için kurgulanmasına rağmen tasavvufî boyut, baskın olan izlek olarak karşımıza çık-maktadır. Şafak, belirttiğine göre ilgi ve okumalarının sonucunda ulaştığı kişisel tasavvufî bakışını yansıtmıştır. Tasavvufun temel unsurları, insana ve Allah’a bakışı, felsefî temelleri ve ulaşılmak istenen evrenin görüntüsü ile ilgili tespitler ve bilgiler kurgusal zeminde işlenmiştir. Romanda, kimi zaman oluşturulmak istenen güçlü ve çevresini dönüştürme gücüne sahip Şems karakteri, kimi zaman da kurguyu tamamlamak amacıyla kısmen yapay bir gö-rüntü çizen Çömez tipi ve daha çok hayatın içinden tipler, tasav-vufî izlekte karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak 13. yüzyıl Konya’sının sosyal hayatı, insanların çekişmeleri, çıkar çatışmaları, değer yargıları, kültürel ve dini atmosfer, sıradan insanların yaşam biçimleri başarılı bir şekilde sunularak, okurun ilgisi bu kurguda da canlı tutulabilmiştir. 

13. yüzyıldaki kurgunun olay örgüsü, çoğunlukla, tarihi dokuya bağlı kalarak ilerler. Ancak, edebi metnin kurgusal özelliğinden kaynaklanan bakış, kimi tartışmalı durumların açığa çıkmasına neden olmuştur. Şems karakteri, hem olay örgüsünün hem de tasavvufî izleğin odağında verilmiş ve bazen aşırı hoşgörüsüyle bazen de aşırı tahammülsüzlüğüyle ön plana çıkmıştır. Şems’in kişiliğindeki bu uç noktalar, tasavvufun yansımaları olarak sunulduğundan zihinlerde Şems ve Mevlana’dan ziyade, tasavvuf ile ilgili görüntüsel bir şaşkınlık oluşmuştur. Tasavvufun temel referansı olan İslamilik, Aşk’ta hoşgörü ve hümanizm olarak karşımıza çıkar. Yazar, böyle yaparak, tasavvufa ve özellikle Mevlana’ya olan ilgiyi artırmayı amaçlamış olmalıdır. Dikkatle bakıldığında bunun, kısmen de olsa tasavvufun içini boşaltan bir yaklaşım olduğu görülür. 

Tasavvufun temel kavramlarından olan sevgi ve aşk, yazar tarafından, hem hayatın hem de tasavvufun odağında olacak şekilde sunulmuştur. ‚Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde‛ (415) şeklinde, Şems’in sözleriyle son bulan romanda, Ella’nın insani aşkı ve -örtük olarak ifade edilen- daha sonra ilahi aşkı, hayatının odağına alması ve bunun sonucunda yaşadığı dönüşüm ifade edilmiştir.


20 Eylül 2010 Pazartesi

İstanbul Üzerine İki Kitap

HÜSEYİN KALKAN

Yıl 1874... Balat çamurlu bir Yahudi mahallesidir o zamanlar, Tatavla Rum meyhaneleriyle meşhur bir Rum mahallesidir. Avrupalı seçkinler, Pera'da toplanmışlardır. Tophane'de hâlâ Cenevizlilere rastlamak mümkündür. Ermeniler, şehrin çeşitli semtlerine parça parça dağılmışlardır. Türkler daha çok karşıda meskûndurlar. Marmara'nın karşı yakasında değil, Haliç'in karşı yakasında. Haliç'in karşı yakası Rumeli'de olduğu halde, Asyalı gibidir. Hatta buradaki Hıristiyan halklarına bile bir Asyalılık sinmiştir.
Bir sabah İstanbul’da olmak
Pes! İstanbul olmasa ne yapardık.
(Ece Ayhan)

Şimdiye kadar İstanbul’u anlatan büyük bir kitap, İstanbul kadar büyük bir kitap yazılamadı. Belki de hiç yazılamayacak, çünkü İstanbul hiçbir kitabın ulaşmayacağı kadar hızla büyüyor. Bazı güzelliklerini zamana ve insana verip yok ederken, her an kendine yeni güzellikler, yeni renkler katarak büyüyor. O, böyle büyürken biz eski renklerini ve kadim İstanbulluları özleyerek üzülüyoruz. İstanbul’a daha da bağlanıyoruz. Bazen de İstanbul’dan uzaklara kaçıyoruz, ama uzaklardayken de yine İstanbul’u anlatıyoruz. İstanbul’u anlatacak büyük bir kitap yazılamadığından olacak, İstanbul’u anlatan çok sayıda kitap şimdilerde rafları doldurmakta ve onu konu alan romanlar yok satmakta.

İstanbul’u en güzel anlatan kitaplardan biri, İtalyan seyahat yazarı ve şairi Edmondo de Amicis’in İstanbul’u. Kitap, Amicis’in 1874 yılında İstanbul’a yaptığı seyahatin izlenimlerinden oluşuyor. Işık ve renk cümbüşünü büyük bir başarıyla anlatan Amicis, bunu belki şairliğine, belki iflah olmaz bir gezgin olmasına, belki de İstanbul’un ışığına borçlu. Daha önce iki kere Türkçeye çevrilen kitap, ilk kez İtalyanca aslından edebiyatçı Filiz Özdem tarafından çevrilmiş. Özdem’in sihirli edebiyat dili, (bunu Korku Benim Sahibim, Düş Hırkası ve Yalan Sureleri adlı romanlarına bakarak söylüyorum) kitabın çevirisine de yansımış. Şiir de yazan Filiz Özdem, kelimelerin ateşini ve ışığını korumuş. Araya serpiştirilen Cesare Biseo’nun onlarca gravürü kitaba başka bir zenginlik katmış.

Güzel bir sabah vakti İstanbul’a varmak

Amicis, daha İstanbul’a gelmeden Avrupa’nın yarısını gezmiş; İstanbul ise onun rüyasıdır: “Ancak, bu isteği (İstanbul’a gitme fikrini) on yıl boyunca içinde beslemiş, birçok kış akşamını kederli kederli Doğu haritasını inceleyerek geçirmiş, yüz cilt kitap okuyarak hayal gücünü kışkırtmış, Avrupa’nın yarısını, sırf diğer yarısını göremediği için teselli bulmak arzusu ile gezmiş, bir yıl boyunca bu yegâne amaç uğruna bir masanın başına çakılıp kalmış, sayısız küçük fedakârlıkta bulunmuş, hesap üstüne hesap yapmış, boş hayaller kurup durmuş, ev ahalisiyle cenk etmiş; nihayet denizde uykusuz dokuz gece geçirdikten sonra gözlerinin önüne serilecek o uçsuz bucaksız ve ışıltılı görüntünün beklentisiyle, ardında bıraktığı yakınları aklına düştüğünde vicdan azabı duysa da alabildiğine mutluluk duyan biri olsaydınız, ‘Yarın İstanbul’un ilk minarelerini göreceğiz!’ sözlerinin ne anlama geldiğini anlardınız.”

İstanbul’a varıldığına göre, artık tepe tepe İstanbul’u tavaf etme vaktidir. Efsunlu havasını içine çekme zamanıdır. Tavaf diyorum, çünkü yazar vecd içinde İstanbul’u dolaşmaya başlar. Bu kadar güzelliği yarattığı için tanrıya müteşekkirdir. Gemi, Sarayburnu’nu döndüğünde gözlerinin önünde serilen manzara karşısında kaleminden şu cümleler dökülür: “Bir dakika, derken bir dakika daha ve Sarayburnu’nu geçiyoruz, ışığa kesmiş devasa bir alan, renklerden ve nesnelerden oluşan bir enginlik görmüş gibi oluyorum ve işte burnu döndük… İşte İstanbul! Muazzam, mağrur, muhteşem İstanbul! Yaradana şükür olsun, yaratılmışa da! Böylesi bir güzelliği hayal etmemiştim doğrusu!”

Yedi tepenin yedisini de bu vecd içinde gezer. Ama bu öylesine bir gezme değildir. Adeta İstanbul’u bir yapı sökümüne uğratır Edmondo de Amicis. Şehir artık bir Türk şehridir, ama söküme uğradıkça her katmanda başka bir kültür, her mahallede başka bir halk ortaya çıkar. Mesela Ayasofya kültürel mimarinin bir toplamıdır. İki büyük galeriye destek olan somaki sütunlar, Artemis tapınağına aittir; payandalar arasında yükselen sekiz porfir sütun, Güneş tapınağından gelmedir. Diğer sütunlar Kyzikos İupiter Tapınağı, Palmira’daki Helios Tapınağı, Teb, Atina, Roma, Troia, Kyklades ve İskenderiye tapınaklarından gelmedir. Büyüklükleri ve renkleri bakımında sayısız çeşitliktedirler. Bunların üstüne Osmanlı sultanları minareler kondurmuşlardır. Minarelerden biri Fatih Sultan Mehmed, biri III. Selim, diğer ikisi ise III. Murad tarafından yaptırılmıştır. III. Murad, kubbenin üstüne altın yaldızı elli bin duka değerinde olan hilali kondurmuştur. Sadece Ayasofya’yı değil, başka büyük camileri de gezmiştir yazarımız. Ama neredeyse bütün camilerde Ayasofya mimarisinin esintilerini görür. Galipler, mağlupların dinsel sanatını kendilerine mal etmiştir. Sayfalar boyu bütün detayları ile anlatılır Ayasofya. Aynı özen bütün tepelere, tepelerdeki bütün camilere, bütün sahillere ve sahillerdeki bütün saraylara gösterilir.

Güzellik medeniyete feda edilir

Her şeyden önce İstanbul’un ışığında gözleri kamaşır Amicis’in. Güneş doğarken başka, batarken başka renklere boyar o sihirli fırçasıyla İstanbul’u ve Amicis, bunu kelimelere dökmekte zorluk çekmez. Sabahın ilk ışıklarıyla Üsküdar, tepelerin altında altın rengine döner, güneş batarken ise Galata. Bu defa Üsküdar, parıldayan pencereleriyle alev alev yanan bir şehre benzer. Tan vaktinde Haliç, ince bir sis tabakasıyla örtülüdür. Şehir, bir tiyatronun hazırlıklarını gizlemek için gerilen beyaz bir perdenin arkasında göründüğü gibi belli belirsiz görünür. 

Yazarla birlikte eski sokaklara girer çıkarız. Balat çamurlu bir Yahudi mahallesidir o zamanlar, Tatavla (Kurtuluş) Rum meyhaneleriyle meşhur bir Rum mahallesidir. Avrupalı seçkinler, Pera’da toplanmışlardır. Tophane’de hâlâ Cenevizlilere rastlamak mümkündür. Ermeniler, şehrin çeşitli semtlerine parça parça dağılmışlardır. Türkler daha çok karşıda meskûndurlar. Marmara’nın karşı yakasında değil, Haliç’in karşı yakasında. Haliç’in karşı yakası Rumeli’de olduğu halde, Asyalı gibidir. Hatta buradaki Hıristiyan halklarına bile bir Asyalılık sinmiştir. 

Amicis, İstanbul’un geleceği için endişelidir. “Güzellik çoktan medeniyete feda edilmiş olacaktır.” Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evlerin yerinde yeller esecek, esrarlı Sarayburnu bir hayvanat bahçesi olacak, Yedikule bir hapishane, Bakırköy bir doğal tarih müzesine dönüşecek, her şey dayanıklı, faydalı, duman rengi ve sıkıcı olacak. Peki, bu kitabın kaderi ne olacaktır? “…belki de 21. asırda buraya balayına gelecek bir İtalyan gelin arada sırada ‘Yazık! Büyükannemin dolabının dibinde şans eseri bulduğum, şu 19. asırdan kalma, kurtların kemirdiği eski kitapta anlatılan İstanbul’un yerinde yeller esmesi ne acıklı!’ diyecektir.” Amicis sanki bir kâhin, değil mi? 

Derler ki bir gün Dublin tamamen yıkılsa, Ulysses’e bakılarak yeniden inşa edilebilir. Ama belki Ulysses, Dublin’den bile büyük bir yapıttır. James Joyce, görkemli eserinde sadece Dublin’in ruhuna dokunmaz, İrlandalıların bu kadim şehrini, topografik ve mimari özelliklerinde anlatır. Ulysess’i okurken sokak sokak, yapı yapı Dublin’de bir geziye çıkarsınız. Şehir yönetimi, yıllar sonra bundan turistik bir fikir bile çıkardı.

Kafanıza koysanız, Edmondo de Amicis’in kitabına bakarak 1870’ler İstanbul’unu fiziki olarak belki ama yine de inşa edebilirsiniz. İstanbul’un kaybettiği ruhunu inşa edebilir misiniz? Bu ‘ırklar ve din mozaiğini’ isteseniz bile artık inşa edemezsiniz. Yazarın daha kitabının başında capcanlı gözlerinizin önüne serdiği bu insan manzaraları, kitabı bitirene kadar hiç belli etmeden resmigeçit yaparlar. Şimdi o güzelim eski Galata Köprüsü’nün yerine kondurulan çirkinlik abidesi yeni köprünün bir noktasında on dakika dursanız İstanbul’un neler kaybettiğini anlarsınız. Artık o bir imparatorluğun başkenti değil, Cumhuriyet’in lanetli bir metropolüdür.

İSTANBUL
Ermondo de Amicis
Gravürler: Cesare Biseo
Çeviren: Filiz Özdem
Yapı Kredi Yayınları 
2010, 347 sayfa, 28 TL.
                   

İstanbul- Kültür AŞ'den yapılan yazılı açıklamada, yer üstündeki mimari ve doğal güzellikleri ile insanları hayran bırakan İstanbul'un hala gizemini koruyan yer altındaki yapıları, gazeteci-yazar Ersin Kalkan'ın kaleme aldığı ''Yeraltındaki İstanbul'' adlı kitapta ele alınıyor.

Bir ''şehir anlatısı'' olarak nitelendirilebilecek kitap, okuru, Büyük Saray'dan Ayasofya'nın sırlarına, Antik Liman'dan ayazmalara, su tesislerinden sarnıçlara, çilehanelerden İstanbul'un yer altı efsanelerine uzanan geniş bir yelpazede farklı bir İstanbul ile yüzleştiriyor.


İstanbul'u hem yer altı hem de yer üstü zenginliklerini birleştirerek anlatan kitap, yer üstündeki yapıların kadim çağlarda farklı mimari yapıların üzerine kurulu yeni yapılardan ibaret olduğu konusunda okuyucuları bilgilendiriyor.Şu anda yer altında olan ancak yer üstünde de varlıklarını sürdüren yapıların tarihçelerine de yer veren kitap, İstanbul'un görünen ve görünmeyen yapılarını birlikte anlatması bakımından da okura önemli bir İstanbul gezisi yapma imkan sunuyor.

İstanbul'u yer altından keşfetmeye başlayarak, arada bir yer üstüne de çıkarak okumanın keyfini sunan ''Yeraltındaki İstanbul'' adlı kitabın sayfaları arasında bir başka İstanbul işleniyor.Kentin altında asırlardır uyuyan uygarlık kalıntılarına bir güzelleme olarak da nitelendirilebilecek kitapta, ''Büyük Saray'dan arta kalanlar'', ''Mehmet Başdoğan'ın Bulduğu Zifaf Odası'', ''8000 Yıllık Sırlar Ortaya Saçıldı'', ''Bu Liman Alman Tarihçinin En Büyük Rüyasıydı'', ''Bir zamanlar kumsaldı Samatya'', ''Ese Kapısı Mescidi'', ''Nakkaş Halı Mağazası'ndaki Sarnıç'', ''Fener Eskiden Petrion'du'', ''Dünyada Bir Eşi Olmayan Kalyon'', ''Üsküdar ve Sirkeci'de Efsaneler Gerçek Oldu'' bölümleri yer almaktadır

Topbaş kitabın ön sözünü kaleme aldı

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, kitabın ön sözünde yer alan yazısında, doğu ile batı arasında bir köprü ve kuzey ile güney arasında bir su yolu olan İstanbul ve Boğaziçi'nin bu özelliği ile dünyanın cazibe merkezi olduğunu dikkat çekerek, şu ifadelere yer veriyor:

''İstanbul stratejik önemi ile ve tabii güzellikleri ile olduğu kadar, tarihi ve kültürel değerleri ile de eşsizdir. İmparatorluklar beşiği olan bu kent Roma, Bizans ve Osmanlı'dan günümüze gelen medeniyet birikiminin ve estetik algısının müşahhaslaştığı bir yerdir. İnançların, kültürlerin, toplumların beşiği, evrensel bir müzedir. Yedi tepeli şehrin ziynetleri olan saraylar, kasırlar, camiler, köşkler ve yalılar bu şehrin güzelliğine güzellik katmaktadırlar. Bütün bu eserler adeta büyüleyici güzellikteki panoramik bir resmin asli unsurlarıdır. Bir de bu resme ilk bakışta görünmeyen değerler var tabii. İstanbul'un yer altındaki zenginlikleri de yer üstündekiler kadar etkileyicidir. İstanbul'un yer altı zenginlikleri hiç şüphesiz dünyada başka hiçbir kentle karşılaştırılamayacak ölçüdedir. Binlerce yıllık bir tarihin bugün toprak altında kalan izleri, ayazmalar, sarnıçlar, tüneller, dehlizler... 'Yer altındaki İstanbul' adlı eser, İstanbul'un tüm bu zenginliklerini tanımaya bir davettir. Bir rehber niteliğindeki bu kitap bu İstanbullulara hem geçmişte hem de günümüzde bir İstanbul yolculuğu yaptırmaktadır.''

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan da kitabın sunuş bölümünde şu görüşlere yer verdi:

''İstanbul'un üzerinde meskun olan bizler, çoğu zaman şehrin altında akan giden zamandan ve mekandan bihaberizdir. Üç büyük medeniyete beşiklik etmiş olan İstanbul'un bedeninde taşıdığı izler, bizleri geçmişin koridorlarında gezdirir. Geçmiş ile şimdiki zaman arasında mekik dokuyarak, anı yakalamaya çabalarız. Bu hayret iklimi, İstanbul'u diğer şehirlerden farklı kılan yegane özelliktir. Bu şehir, bu izlerin peşinden yürüyen gezgini, nasibi ve ilmi ölçüsünde tepelerinde dolaştırır; dehlizlerinde ağırlar. 'Yeraltındaki İstanbul', İstanbul'un yüzleri çerçevesinde dikkatlerimizi İstanbul'un altında saklı olan medeniyete doğru çağırıyor. Bu ses, yaşadığımız şehrin farklı bir simasını gün yüzüne çıkarırken, geçmişin esintisini de bugüne taşıyor.''

Toplam 254 sayfadan oluşan ''Yeraltındaki İstanbul'' adlı kitap, Türkçe ve İngilizce olarak basıldı.

17 Eylül 2010 Cuma

Kırk Yazarın Kaleminden İstanbul'un Kırk Semti



SanatAlemi.Net


Bir taşına Acem mülkünün feda edildiği şehr-i İstanbul'un yaşayan ve yaşlanan semtleri... Bu semtlerin her taşının, her sokağının, gecesinin, gündüzünün ayrı bir hikâyesi var. Yakın bir zamanda İstanbul âşıkları bu semtlerin hikâyelerini okuma şansına kavuşacak.


Çünkü kırk yazar, bugünlerde İstanbul'un kırk semtinin hikâyesini yazıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Edebiyat Yönetmenliği'nin Heyamola Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirdiği ve İstanbul'un kırk semtinin son kırk yılını kırk yazarın kaleminden anlatacak olan 'İstanbulum' projesinde sona yaklaşılıyor. 2008 Eylül ayında başlayan ve merakla beklenen serinin yazım süreci, önümüzdeki mayıs ayında sonuçlanacak. Kitapların basımı ise aralık ayında tamamlanarak okurlarla buluşacak.

KIRK RAKAMININ SIRRI

İstanbul'un her semtinin ayrı bir hikâyesi olduğu fikrinden yola çıkan proje kapsamında, kırk yazar, İstanbul'un bir semti üzerine duygularını, düşüncelerini, anılarını ve bu semtin hayatına yaptığı etkileri kendi üslubuyla anlatacak. Beşir Ayvazoğlu, Ömer Erdem, Ataol Behramoğlu, Ayşe Sarısayın, Doğan Hızlan ve Haydar Ergülen bu yazarlardan sadece birkaçı. Eski İstanbul'un semtlerinin sayısı kırktan fazlaydı; günümüz İstanbul'unun semtlerinin sayısı ise çok daha fazla. Durum böyle olunca akla gelen ilk soru 'Neden kırk?' oluyor ister istemez. Proje yönetmeni ve Heyamola Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ömer Asan, ilk önce yirmi semti çalışmayı düşündüklerini, ancak İskender Pala'nın önerisiyle sayıyı kırka çıkardıklarını söylüyor: "Kırk sayısı halk kültüründe çok önemlidir; bir kahvenin kırk yıllık hatırı, çocuğun kırkını çıkarması... İnsanımızın bu sayıyla folklorumuzdan, inançlarımızdan, gündelik yaşamımızdan kaynaklanan bir aşinalığı olduğu düşüncesi seçimimizde etkili oldu." Asan, semtleri tespit ederken de tarihselliğini ve tanınmışlığını göz önünde tuttuklarını söylüyor. Seçilen semtlerin kadim İstanbul'un yine kadim semtleri olmalarına özen gösterilmiş. Yazarların da en azından o semtte 25 yıllık bir geçmişinin olmasına dikkat ettiklerini ifade eden Asan, "Çünkü kitaplarda semt ve yazar birlikte anlatılacak; yani yazar ve semti, semt ve yazarı gibi." diyor.


Kamil, Ataol Behramoğlu/Adalar, Ayşe Sarısayın/Beşiktaş, Beşir Ayvazoğlu/Beyazıt, Doğan Hızlan/Kocamustafapaşa-Cerrahpaşa, Haydar Ergülen/Cihangir, Orhan Okay/Balat, Ömer Erdem/Üsküdar, Abdullah Uçman/Fatih, Adnan Özer/Gaziosmanpaşa, Alim Kahraman/Bağlarbaşı-Zeynep


Semtler dizisinin amacının semtlerin edebiyatçıların kalemiyle anlatılması olduğunu dile getiren Ömer Asan, bu nedenle yazarların şiir, hikâye, roman, deneme gibi edebî türlerde tanınmış edebiyatçılar arasından seçildiğini söylüyor. Saptadıkları yüz kadar semt arasında seçim yapmanın, kırk semti ve kırk yazarı denkleştirmenin kolay olmadığını belirten Asan, "Kimi zaman yazara göre semti, kimi zaman semte göre yazarı belirlemek durumunda kaldık. Bazı semtler için birkaç yazar adayımız oldu, bazı yazarlar için de birkaç semt. Kırk yazarı saptamada bir zorluğumuz da yaşla ilgiliydi. Burada da 'kırk' rakamını göz önünde tutarak kırk yaşını geçmiş yazarlarımıza öncelik tanıdık." diyor.


Peki bu projenin İstanbul'a ve kültürüne ne katkısı olacak? Ömer Asan projeden beklentilerinin çok büyük olduğunu ifade ediyor: "Projemizin yazarları edebiyat insanlarıdır ve kitaplar edebiyat ürünü olarak düşünüldü. Yüz yıl önce böyle bir dizinin kaleme alındığını ve yayınlandığını varsayarsanız bu projenin değeri daha iyi algılanır. 2010 yılında İstanbul'la ilgili 40 edebî ürün kitaplaşarak aynı anda yayınlanacak. Varın değerini siz düşünün."

Projede yer alan bazı yazarlar ve semtler
Abdullah Uçman/Fatih, Adnan Özer/Gaziosmanpaşa, Alim Kahraman/Bağlarbaşı-Zeynep Kamil, Ataol Behramoğlu/Adalar, Ayşe Sarısayın/Beşiktaş, Beşir Ayvazoğlu/Beyazıt, Doğan Hızlan/Kocamustafapaşa-Cerrahpaşa, Haydar Ergülen/Cihangir, Orhan Okay/Balat, Ömer Erdem/Üsküdar


.

.
Resimler flickr.com'dan; ilk resim Kınalıada, diğeri Büyükada...
.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Mevlana'da İrade Hürriyeti


Özet

Mevlana "Mesnevî" adlı eserinde insan hürriyeti üzerinde çok durur. Bu konuyu, kader, cebir ve ihtiyar kavramlarıyla anlatır. Özellikle insandan irade hürriyetini soyutlayan Cebrî (indeterminist) ve sebepleri yaratandan soyutlayan materyalist insana çok kızar. İnançlarında dengeli bir insan modeli ortaya koyar.

Mevlânâ’ya göre, hürriyet, insanı Allah’tan alıkoyan şeylerden uzak durmaktır. İnsanın Allah’a ibadeti arttıkça, hürriyet alanı da genişler.

Mevlânâ, insanın özgürlüğünü savunmada, hem psikolojik ve hem de kelamî deliller kullanır. Bu konuda onun kullandığı dil, câhil ve bilgin her seviyede insanın anlayabileceği bir üslûba sahiptir. Mevlânâ’nın insan hürriyeti konusundaki görüşleri orjinaldir. O, mutlak bir hürriyetten yana değil, nisbî bir hürriyet anlayışından yanadır. İnsan, cüz’i iradesinde hürdür. Dolayısıyla, sorumluluk yüklenecek bir insanın hür olması gerekir. Mevlânâ’nın insan hürriyeti noktasındaki görüşleri Kur’an’ın rûhuna uygundur.

GİRİŞ

Kelam literatüründe irade özgürlüğü anlamına gelen “ihtiyar/serbestlik” ve insandan özgür iradeyi soyutlama anlamına gelen “cebir/zorunluluk” kavramları İslam düşünce tarihinde İlâhi irade ve insan hürriyeti bağlamında yoğun tartışmalara sahne olmuştur. Örneğin, ilk kuşak Müslüman teologların literatüründe ihtiyar/serbestlik kavramının anlamı; “öznenin dilediği birşeyi yapma ya da yapmama kudretidir. Kişinin dilediğini yapıp yapmaması kendi bireysel tercihi”(Tehânevî, I, 419), cebir kavramı ise, “insanın cansız bir varlık gibi iradesiz ve seçme hakkından yoksun olması”(İsfehânî, 1986, 119; Cürcânî, 1987, 106) anlamını ifade eder. Bu makalede amacımız, “cebir ve ihtiyar” sorununu bütün detaylarıyla tartışmak değil- zaten Kelam İlmi kitaplarında bu konu uzun uzun tartışılmaktadır- sûfî mütefekkir Mevlânâ’nın (ö. 672/1273) konuya yaklaşımını ortaya koyabilmektir.

Mevlâna’nın yaşadığı dönemin oldukça sıkıntılı bir dönem olduğunu biliyoruz. Hicrî yedinci asır, İslam Dünyasının yakılıp yıkıldığı, talan edildiği bir dönemdir. Ümitsizliğin, kötümserliğin, hatta İslam’ın –bir inanç sistemi, bir kültür ve medeniyet olarak- geleceğine şüphe ve endişe ile bakmanın oldukça yaygın olduğu bir dönem. Mevlânâ, bu menfi gelişme karşısında boş durmamış, his ve fikir plânında büyük bir mücadele vermiştir.

O, Kelam ve Felsefe sahalarında tartışılan meseleler hakkında birinci elden bilgiye sahiptir. Buna rağmen o, sözkonusu meselelere çözüm getirmek istediğinde kelamcıların ve filozofların yöntemini takip etmez. Soyut terimlerin işgaline uğramış istidlâl şekilleriyle ömür tüketmek, Mevlânâ’nın işi değildir. O, öyle şeyler söylemeliydi ki, kafa da rahatlasın, gönül de; âlim de bir şey öğrensin, testici de.(Aydın, 2000, 96).

Bütün sûfî mütefekkirlerde olduğu gibi Mevlânâ da hiçbir zaman İlâhi irade mukâbilinde insan hürriyeti sorununa yaklaşmaz. Bu konuda Mevlânâ’nın dili, bütün toplum kesimlerine seslenen bir üslûp taşıdığı için çoğunlukla belli bir düzeyde, yeri geldiği zaman insan hürriyeti konusuna değinir. Sorun, Kelam kitaplarında sistematik bir mesele olarak ele alındığı gibi alınmaz, ama yoğun bir şekilde değinilir. Fakat cebir ve ihtiyar sorunu insan varolduğu sürece, insan zihnini meşgul etmeye devam edecek, seçkin entelektüel tartışma ortamlarının koyulaşmasına hizmet edecektir.

Mevlânâ, her aydın gibi içinde yaşadığı toplumun ve çağının sorunlarına bigane kalmamıştır. Dolayısıyla gerek Mesnevî de ve gerekse diğer eserlerinde toplumun siyasî, içtimaî, irfanî, harsî ve itikâdî sorunlarına değişik üsluplarla çözüm önerileri getirdiği gibi, kelamî bir sorun olan ve insan hürriyetini ilgilendiren “cebir ve ihtiyar meselesine” de muhayyel bir takım şahsiyetleri konuşturarak çözüm önerilerinde bulunmuştur. İnsan unsurunun varolduğu yerde hürriyet kavramına yaklaşım bakımından katı determinist bakış açıları olduğu gibi katı indeterminist bakış açıları da olacaktır. İşte Mevlânâ’nın yaptığı, bu iki uç görüşü bir orta yol bularak mutedil bir çizgiye oturtmak olmuştur. Kısaca Mevlânâ cebir ve ihtiyar sorununu toplumsal hayatı içeren diğer konularla birlikte ele alıyor. Makalemizde yeri geldiği zaman örneklendirmelerde bulunacağız.

MEVLÂNÂ’NIN HÜRRİYET ANLAYIŞI

İnsanın eylemleriyle ilişkili olan cebir ve ihtiyar sorunu, yaratılış bağlamında değerlendirilmelidir. Çünkü Allah ‘seçme’ hürriyetini yaratıklar arasından sadece insana lütfetmiştir. İnsana nispetle hürriyet, ilahi bir lütuftur. Elbette bu düşünceyi ortaya koyan ilk kişi Mevlânâ değildir. Bütün sûfi düşüncede bu anlayış geçerlidi (Gaznevî, 1995, 84). Tasavvufî düşüncede özgürlükten maksat, nefsin hevâ, dünya ve onun lezzetlerinden bağımsızlaştırılmasıdır. Hürriyet kulluk manasından bağımsız değildir. Bu manada hürriyet, mâsivâdan ârifin kurtulmasıdır.

İnsan mâsivâdan kurtuldukça, kölelik bağlarından arınır ve bütün benliği ile Allah’a yöneldikçe hürriyetin çemberi genişler. İnsan kimin köleliği altında ise onun kuludur. Eğer nefsinin kölesi ise, nefsinin kulu, eğer dünyevîleşmenin kölesi ise, dünyanın kuludur. Her iki durumda da insan özgür değildir.(Suphi, 1983, 237). Tasavvuf’ta asıl hürriyet, insanın yaratılmışların köleliği altında olmamasıdır. Bir başka ifade ile, üzerine varlıkların hükmü geçerli olmamasıdır. Onun doğruluğunun belirtisi, kalbinden eşya arasındaki farklılığı düşürmesidir. Onun katında arazların kıymet ve tehlikeli durumları eşit olur. (Kuşeyrî, 1980, 262-63). O halde tasavvufta hürriyet, lezzetlerin varlığı ile yokluğu arasında tam bir eşitliktir. İnsan, arzularını çeken isteklerden ve dünya varlıklarından kaçınma derecesine göre hürriyete yaklaşır. Dolayısıyla, tasavvufta, organların hürriyeti değil, kalbin hürriyeti önemlidir.(Sülemî, 1986, 65). Bu sebeple sûfiler; dünyânın mâhiyetini bilen ondan uzaklaşır, âhiretin mâhiyetinden haberdar olan ona yaklaşır, kim Allah’ı tanırsa, O’nun rızasını tercih eder, demişlerdir. (Sülemî, 1986, 101). O halde işrâki felsefede ubûdiyyet hürriyyetten, hürriyyet, ubûdiyetten ibarettir. Genelde tasavvufçular, mutlak hürriyet anlamına gelen“seçme özgürlüğü/hürriyyeti’-ihtiyâr” yerine cüz’i irade anlamına gelen “irade hürriyeti” mefhûmunu kullanmayı tercih etmişlerdir.(Subhî, 1983, 241). Bu geleneğe uyarak Mevlânâ da, “irade hürriyeti” mefhûmunu kullanmayı tercih eder ve Mesnevî’de irade hürriyetini, ibadetin tuzu olarak nitelendirir. Çünkü yemeklere lezzet katan, tuzdur. Nitekim o ibadetle hürriyet arasındaki ilişkiyi şöyle belirtir:

“Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ‘ihtiyarsız’ dönüp durmada / Fakat dönüşünden dolayı ne bir sevaba girer, ne de bir günaha. Çünkü hesap vakti sevap da ihtiyarî olarak yapılan işe verilir, azap da!.” (Mevlânâ, 1965, III, 268).

Bu mısralarda görüldüğü gibi, insanın dışındaki bütün varlıklar yaptığı eylemlerde zorunludur. Onlar için irade hürriyeti diye bir şey söz konusu değildir. Asıl hürriyet, insan içindir. Çünkü insan eylemlerinden sorumlu olabilmesi için özgür irade hakkına sahip olması gerekir. Bunu Mevlânâ bir başka beytinde şu şekilde ifade eder: “O çalışma da, dua da himmet miktarıncadır. İnsan ancak çalıştığını elde eder,” diyen Mevlânâ, tercihini, irade hürriyetinden yana yapmıştır. (Mevlânâ, 1966, IV, 234)

Mevlânâ’ya göre, insanın eylemlerinde zorunlu (cebir) olduğunu ilk savunan şeytan, insanın eylemlerinde özgür (ihtiyar) olduğunu ilk savunan da bir insan olan Âdem peygamberdir. O bu konuda şunları söyler:

“Ey yüzü nurlu çocuk! “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik!” demeyi babandan öğren. O, ne bahaneler buldu, ne hileye kalkıştı, ne de mekr/düzen bayrağını yüceltti. Fakat İblis, bahse girişti, benzin kırmızı, beni sen sararttın. Renk, senin verdiğin renktedir beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin, uğradığım âfetin, dağlandığım dağın da, dedi! Kendine gel de “rabbi bimâ ağveytenî”yi oku.. oku da Cebrî olma, ters bir kumaş dokumaya kalkışma.”(Mevlânâ, 1966, IV, 114).

MEVLÂNÂ’NIN CEBRÎ VE KADERÎLERE YÖNELLTİĞİ ELEŞTİRİLER

Mevlânâ’ya göre insanda bulunan cüz’i irade, hürdür. Dolayısıyla insan bir fiili gerçekleştirirken kurdet sahibi kılınmıştır. Biz bu durumu şuur halimizde ortaya çıkan donelerden/verilerden öğrenebiliriz. Mevlânâ’nın düşünce sisteminden hürriyet meselesine psikolojik açıdan bakılır. Çünkü hürriyet hissi, insanın içinde vardır. Bunun delili, insanın iki şeyden birisini seçme zorunda kaldığı zaman tereddüt hali yaşamasıdır. İşte bu duyguyu Mevlânâ, “vicdani idrâk” olarak adlandırır. (Mevlânâ, 1974, V, 247) Çünkü vicdan da bir bilgi kanalıdır. İnsan bu idrâk sayesinde, bir şeyi doğrudan, vâsıtasız olarak bilebilir. Yine bu idrak sayesinde insan, iyilik yaptığı zaman içinde mutluluk, kötülük yaptığı zaman içinde pişmanlık duyabilir. Mutluluk ve pişmanlık hali, şuur halimizin bize sunduğu verilerdir. Fakat vicdan, bütün zamanlarda tek başına doğruyu tespit edemediği gibi, iyilik yapmak ya da kötülükten uzaklaşmakta mutlak bir yaptırım gücüne sahip olamaz. Çünkü o, iç ve dış tesirler altında kalmak gibi bir tehlike taşır. Vicdan ancak, dinin rehberliğinde doğru ve yanlışı ayırdetmede tesirli olabilir. Mevlânâ’ya göre, vicdani anlayışı inkar, duyguyu da inkar demektir. Bu sebeple o, ‘hürriyet ile vicdani duygu’ arasındaki bağı açıkça şu beyitlerde ortaya koymaktadır:

“Vicdanî anlayış, duygu yerine kaimdir. Her ikisi de bir arktan akar. Onun için bu anlayışa yap, yapma diye emir etmek, nehiyde bulunmak, onunla maceralara girişmek, söyleşmek yerindedir. Yarın bunu, yahut onu yapayım demek ihtiyara delildir güzelim. Yaptığın kötülük yüzünden pişman olman da ihtiyarına delâlet eder, demek ki, kendi ihtiyarınla pişman oldun, doğru yolu buldun. Bütün Kur’an; emirdir, nehiydir, korkutmadır. Mermer taşa kim emir verir, bunu kim görmüştür.
Kulda ihtiyar yoktur diye Allah’tan gûya âciz ihtimalini gidermeye kalkıştın ama onu cahil, ahmak ve aptal yaptın. Kader yoktur, kul kendi ihtiyarı ile iş yapar demekte hiç olmazsa aciz yoktur, hatta olsa bile cahillik, âcizlikten beterdir.” (Mevlânâ, 1974, V, 247-48).

Görüldüğü gibi Mevlânâ, şuur verilerini inkar eden Cebrî zihniyeti çok ağır bir şekilde eleştirmektedir. Zira, insanda hürriyetin yokluğu iddiası, insanın kendisini inkar, varlığa ve hayata anlam katma gibi yüce ve erdemli bir sorumluluğu taşıma görevini gözden çıkarmakla eşdeğerdir.

Mevlânâ, insanın özgürlüğünü savunma davasında daha birçok psikolojik, bir başka ifade ile, şuurun verilerini örnek olarak sunar. Allah’a karşı pişmanlık ve utanma duygusu taşıma ve bu sebeple de tövbe ile O’na tekrar yönelme gibi tavırları, insanın eylemlerinde hür olduğuna en büyük delil getirir.

Şu beyitlerde insanın eylemlerinde hür olmadığını iddia eden katı Cebrî zihniyete karşı insan hürriyetini savunma noktasında görüşlerini belirtir:

“Sen beytin tefsirini Kur’an’dan oku, Allah: “Attığın zaman sen atmadın” dedi. Biz bir ok atarsak, atış, bizden değildir. Biz yayız, o yayla ok atan, Allah’tır. Bu ‘cebir’ değil, Cebbarlığın manasıdır. Cebbarlığı anış da, ancak Allah’a tazarru ve niyaz içindir. Bizim figanımız, muztar ve kudretsiz olduğumuzun delilidir. Yaptığımızdan utanmamız da elimizde ihtiyar olduğuna delildir. Hocaların, talebeleri eğitmesi niçin; fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor?
...
Hangi bir işe meylin varsa o işte kendi kudretini apaçık görür durursun; Hangi işe meylin ve isteğin yoksa.. Bu Allah’tandır diye kendini Cebrî yaparsın! Peygamberler, dünya işinde Cebrîdirler, kafirler de âhiret işinde. Peygamberlerin âhiret işinde ihtiyarları vardır, câhillerin de dünya işinde.”(Mevlânâ, 1960, I, 49-51).

Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi, elbette insan için mutlak bir hürriyet sözkonusu değildir; insan ancak izafî bir hürriyete sahip olabilir. Bunun aksine, sınırsız bir hürriyetin varlığını kabul etmek, varlık kanunlarıyla çatıştığı gibi, hürriyeti de boğar. Önemli olan, dilediğimizi yapmakta serbest olduğumuz değil, dilediğimizi dilemekte serbest olup olmadığımızdır. (Öztürk, 1998, 83).


...

1 | 2 | 3 | 4

http://dusundurensozler.blogspot.com/2010/09/mevlanada-irade-hurriyeti-1.html 

1 Eylül 2010 Çarşamba

Kağıt Gemiler

flickr.com
HALE KAPLAN ÖZ

Korku ve Arkadaşı ve Şehper, Dehlizdeki Kuş adlı öykü kitaplarının yazarı Ayşegül Çelik'in, 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görülen kitabı Kağıt Gemiler, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlandı. İlk olarak bir şiir kitabı (Sensizankaradadenizdüşleri, 1997) yayınlayan Çelik, öykülerinde de şiirsel söyleyişi elden bırakmıyor. Üstelik yeni kitabında masallarla örülü bir dünya kuruyor. Kağıt Gemiler, 10 öyküden ve Afsun'un ile annesinin yazdığı iç içe geçmiş iki kitaptan oluşuyor. "Her öykünün kendi sözcüklerini çağırdığına inanırım. Dil ile oynamayı, onu eğip bükmeyi, yeni sözcükler bulmayı severim." diyen yazar, okurunu Kağıt Gemiler'e bindirip, bir dil şölenine yelken açıyor.

Kağıt Gemiler birbiriyle yakın ilişkili on öyküden oluşuyor. Bazı öyküler arasında geçişler var, bazı kahramanlar da birkaç öyküde birden geziniyor. Kitabın hikayesinden başlamak istiyorum. Afsun, Ceylan, Mari, Samet ve diğer karakterler nasıl oluştu, hikayeleri nasıl birleşti?

Hepsinden önce Ceylan'ın hikayesi vardı. En son 'Toprağın Öyküsü' geldi ve kitaba ikinci bir aks kurdu. Hikayeleri birleştirmek ya da ayırmak için belli bir plana göre davrandığımı söyleyebilmek isterdim fakat bu doğru değil. Aynı öykünün parçalarını yazmakta olduğumu epey yol aldıktan sonra fark ettim.

Yazarken olay akışının değil, sadece duygunun peşinden gidiyorum. Prizmatik bir yapı gibi, her yüzüne tek tek bakmak istiyorum. Birbirine yaslanan, bitişik avlulardan birbirine açılan hikayeler, sanırım böyle oluşuyor. Kağıt Gemiler'de iç içe iki kitap var; biri Afsun'un, diğeri de annesinin yazdıkları. Hikayeler büyüyüp gelişene kadar yazının gidişine karışmıyorum, benim işim bir nevi kuyumculuk, o da çember tamamlandıktan sonra başlıyor.

İki nehir arasındaki coğrafya sanki arka fon değil de kitaptaki kahramanlardan biri gibi. Medeniyetlerin doğduğu bu bölgeyi seçme sebebiniz, yeni bir doğuş arayışıyla ilişkilendirilebilir mi?

Sondan başlayayım; yeni bir doğuş aramıyorum, ama bunu özlediğim doğru. İnsanlık ailesinin yürüdüğü yolda bir an gerçekten duraksamasını çok isterdim. Durup kendine, etrafına bakmasını, iyi olan her şeyi kaybettiğini fark etmesini... O zaman gerçekten de umut söz konusu olabilirdi. Bu dünyada ancak insanın izin verdiği şeyler varlığını sürdürebildiğine göre, şiddet insana ait bir seçim olarak duruyor. Yok edilen, parçalanan, kaybedilenler yası tutulamayacak kadar çok artık.

İki nehir arasındaki topraklara gelince.. Bu coğrafya, dünya haritasının pusula gülü gibi... Dünyaya bakmak için kerterizi oradan aldım fakat Kağıt Gemiler sınırlı bir coğrafyanın öyküleri değil.

Öykülerin, ağaç, çöl, beyaz kelebekler gibi doğadan kahramanları da var...

Basit bir fizik yasası bu; nerede olursak olalım, gökyüzüne baktığımızda kendimizi tam merkezde görüyoruz. Aklımızdaki büyüklenmeyi yaratan da bu yanılsama herhalde. Hayvanların, ağaçların, dağların bu dünyada bizim kadar hakkı olduğu gerçeğini kabullenemiyoruz bir türlü. Oysa dünyayı bölüştüğümüz diğer ortaklarımız böyle davranmıyor. Doğanın rutin işleyişinde çıkar, önyargı, ceza yok. Doğa üretmeyi, bölüşmeyi ve birarada yaşamayı biliyor. Kimse kendisi için gerekenden bir lokma fazlasına uzanmıyor çünkü, daha çoğuna sahip olmak gibi bir eğilim yok. Üsteledikçe birkaç adım gerileyip yer açıyor bize. Ağaçlar azalıyor, canlı türleri azalıyor, biz büyüyoruz.

Vicdanı olmayanların giremeyeceği bir ormandan bahsediyor kitap. Bu ormanı bir çöle çölü de masala gizliyorsunuz. Okuru kaygan bir zemine çekiyorsunuz. Bu masal gerçek de olabilir... Masal ve gerçek kavramlarını nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Onların iç içe olduğunu düşünmüşümdür hep. Yüksek sesle söyleyemediklerimizi türkülerle, şarkılarla söylememiz gibi... Kötü kalpli üvey anneler, kardeşlerini tuzağa düşüren ağabeyler, çocuklarını ormana bırakanlar.. Gerçek dünyadan tanıdığımız bu figürler, masal kahramanları değil mi? Fakat masalı masal yapan şey, sonucunda mutlak surette iyilerin, iyiliğin kazanması. Masal deyip geçtiğimiz şey, iyiliğin, iyiliğe inancın ta kendisi aslında.

Benim yazdıklarıma gelince.. Bir şeyin üstüne iri puntolarla 'masal' yazdığımızda o masal olmuyor. Algı, gerçeklikse, hikayenin nevine karar vermek okura düşer.

Cehennemin basamaklarında durduğumuzu, ömrümüzü başkalarının ördüğü yalanların içinde geçirdiğimizi hatırlatıyor bize Mari "Toprağın Öyküsü"nde. Tüm bunları sorgulamaktan, cennetten ne zaman uzaklaştı insanoğlu?

İnsan, hükmedebileceğini keşfedince masumiyetini yitirmiş olsa gerek. Yeni dünya düzeni, bu farkındalığın üstünde yükseliyor. Zayıf düşenin, uyumsuzun, farklı olanın vay haline.

20. yüzyıldan beklentilerimiz bunlar değildi. Hastalıkların çareleri bulunacak, verimlilik artacak, dünya daha da yaşanır bir yer olacaktı. İnsanoğlu geçirdiği onca savaşı, yaşadığı onca acıyı sanki tamamen unuttu ve bir çıkmaz yola girdi. Eskiden aklıyla, kuvvetiyle dokunduğu yeri yeşerten, taşın, toprağın bile derdine derman olan insan, bugün aynı ellerle efendisi olduğu dünyaya ağu saçıyor. Lorenz, "Hayvanlarla gerçek insan arasındaki kayıp halka çok büyük ihtimalle biziz" demişti. Katılmamak mümkün mü? Bu gün dünyadaki yıkımı, ancak hayvan kadar vahşi, insan kadar akıllı bir mahluk yapabilirdi. Yarattığımız şiddet çoktan boyumuzu aştı. Bunun arkasında korkudan, merhametsizlikten, yabancılıktan başka bir şey yok. Her kuşak, sandığından çıkan vasiyetten dostlarının, düşmanlarının isimlerini öğrenerek hayata başlıyor. Doğmamış çocuğun bile algısını biçimliyoruz. Uzaklıklar böyle artıyor, sınırlar keskin kılıçlara dönüşüyor. İnsanoğlu daha güzel bir hayat için düşler kurduğunu unuttu. Artık hiçbirimiz onları hatırlamıyoruz.

Kendi gerçek masalımızı kurmak meselesi son hikayede üzerinde durulan bir konu. Ve cenneti oluşturmak meselesi... Önyargıyı, cehaleti, tahammülsüzlüğü, ötekileştirmeyi, yalnızlaştırmayı karşısına alıyor tüm öyküler. "Merhamet öfkeden daha kolaydır" cümlesi tüm kitabın özeti gibi... Ne dersiniz?

Haklısınız derim. Ben de öykülerle aynı amacı paylaşıyorum. Önyargıdan da, cehaletten korktuğum gibi korkarım. Bu koskoca dünyada birilerinin aç, birilerinin yalnız olmasını aklım almıyor. Barış deyince, içi boş, sanal, romantik bir şey geliyor akla, realize edilmesi imkansız diye düşünüp baştan reddediyoruz. Merhametin ve bölüşme fikrinin neden küçümsendiğini anlamıyorum.

Güçlü insan acımasız olandır gibi bir yargı var bugün akıllarda pekiştirilen. Oysa dürüstlüğün ve iyi niyetin boyu çok daha uzundur. Tırnak içinde 'kötü' dediğimiz şeyin tek başına egemen olduğu bir yaşam mümkün değil. Yaşamın bütün enerjisi bu, iyi-kötü, ak-kara savaşından geliyor. Son zamanlarda aslolan güç olduğu için, ona ulaşmak için de her yol mübah görülüyor. İnsanlık suçlarını bile aklamaya yönelen bu bakış açısıyla dönen dünyada, iyi bir şeyler istemek zayıflığa yoruluyor. İnsanı insan yapan değerlere sarılıp bu algıyı yıkmak gerek. Çünkü dünyanın böyle bir yer olması gerekmiyor. İnsanın bu kadar mutsuz, bu kadar korkulu olması gerekmiyor. Başka bir dünya mümkün.

Ayşegül Çelik öykülerinin etki gücünün yüksekliği, yukarıda değindiğimiz konu zenginliği ile sınırlı değil. Dilin imkanlarını kullanmanın ötesine geçip, onu devingen kılıyorsunuz. Anlatım özellikleri ile ne anlattığınız kadar nasıl anlattığınıza da dikkat kesiliyor okur. Nasıl bir işçiliğin ürünü bu öyküler?

Hiçbir zaman yazmaya ayıracak yeterli zamanım olmaz. Sanırım yazan herkesin ortak repliğidir bu. Kalem yazmaya başladıktan sonra, hikaye kendiliğinden kırılmadan o akışı durdurmak zor. Ya da en azından ben yapamıyorum. Sabahın çok erken saatlerinde çalışmayı severim. Çoğu kez, kahvemi alıp masaya geçtiğimde gün daha doğmamış oluyor.


Her öykünün kendi sözcüklerini çağırdığına inanırım. Dil ile oynamayı, onu eğip bükmeyi, yeni sözcükler bulmayı severim. Fakat dil ile oynamış olmak için yapmıyorum bunu, o hikaye, o sözcüklerle yazılmak zorunda olduğu için yapıyorum. Sadece öyküde, yazıda değil, müzikte ya da seyretmeyi sevdiğim herşeyde bir yolculuğa çıktığımı hissederim. Bu bir heykel olur, fotoğraf, resim olur, hiç farketmez. Kağıt Gemiler'e ismini veren bu yolculuk fikrinin peşine takılır, üstünde kalem oynatacak halim kalmayana kadar, geri dönüp yazdıklarımı okurum. Denizden bahsediyorsam o satırları okurken ayaklarım ıslansın istiyorum.


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı