DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
25 Şubat 2011 Cuma
'Esmer'i ve 'Beyaz'ıyla Türkiye'de Muhafazakarlar
FATİH VURAL / AKSIYON
Sayı: 843 / 31-01-2011
Fatih Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ali Murat Yel ile Türkiye’de muhafazakârlığın özellikle kapitalizm ve tüketim anlayışını konuştuk. Yel, muhafazakârlar arasındaki ‘beyaz’-‘esmer’ ayrımının gün geçtikçe arttığını belirterek AK Parti’nin ‘esmer muhafazakârlar’dan giderek koptuğunu iddia ediyor.
-Muhafazakârlık, Türkiye’deki anlamıyla nedir?
Muhafazakârlık, daha çok sağ kesimle anılan ve statükoyu korumaya çalışan bir ideoloji. Siyaset bilimi literatüründe muhafazakârlık daha çok orta kesim, orta üst kesim ya da ‘petite’ (küçük) burjuvazi dediğimiz kesimlerin ideolojisi. Sol değerler ise daha çok işçi sınıfının ideolojisi. Ama Türkiye’de tam tersi. Türkiye bu bakımdan, siyasi literatürde ‘Amerikan istisnacılığı’ denilen bir kavramla açıklanabilir. ABD pek çok konuda istisna teşkil eder. Hem moderndir, hem laik değildir. Türkiye’de orta ve alt kesimler daha muhafazakâr; üst kesimler daha laik. Cumhuriyet kurulduğunda, Fransa’daki ‘militan laikliği’ örnek almıştı. Yani devletin dine karşı mesafeli bir tutumu… Ama Anglosakson tipi (ABD, İngiltere vs…) diye adlandırdığım ülkelerdeki sekülerlik ise devletin kendi tebaası içinde yaşayan farklı dinlere eşit mesafede bulunması. Ben bu mesafeyi müspet yönde görüyorum. Onların dinlerini yaşayabilmelerini sağlayacak bir ideoloji. Her dinin kendisine ait ritüellerini yaşama, onu tebliğ etme hürriyetine sahip olması. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle devlet, dine karşı tutum almak yerine, dinleri ya da dinî grupları eşit mesafede görmeye başladı.
-Türkiye dindarlaşıyor mu?
Dindarlaşmıyor, gözle görülür bir biçimde sekülerleşiyor. Bu ülkede ‘şeriat devleti’ isteyenlerin oranı, yüzde 7’yi geçmez. Bu konuda Cumhuriyet devrimleri, oldukça başarılı oldu. Özellikle de laiklik! Türkiye, Fransa yerine İngiltere’deki gibi bir sekülerleşme modelini benimseseydi, bugün çok daha farklı bir yerde olabilirdi!
-Nasıl bir ülke olurdu?
Kısır tartışmalardan uzak, daha müreffeh ve çok daha ileri bir demokrasiye sahip bir ülke... İki-üç insan çarşaflı dolaşıyor diye yıllarca bu ülkede ‘Rejim elden gidiyor’ tartışmaları yaşandı. Ya da ‘Kız öğrenciler başını örtmeli’ diyemedi devlet. Devlet herhangi bir dinî hareketi sürekli kendisine rakip gördü, engellemeye çalıştı. O enerjisini üretimde, kapitalistleşmede, ‘petit’ burjuvazinin gelişmesinde kullanabilirdi, o askerî darbeler yaşanmayabilirdi.
-Ortaya çıktığı anda ‘din’i dışlayan modernitenin bugün ‘din’le eklemlenmesine ‘yeni modernite’ mi demeliyiz, yoksa ‘postmodernite’ mi?
Postmoderniteyi, moderniteyle hesaplaşma olarak görüyoruz. ‘Hiçbirimizin doğrusu yok, herkesin doğrusu kendine olsun’ şeklinde bir anlayış… Böyle değil tabii ki! Burada evrilen ve dönüşen, modernitenin kendisi. Modernitenin dayanağı olan laiklik, iflas etmeye başladı. Fransızcada bir deyim var: ‘La rovanche le Dieu’… Tanrı’nın Rövanşı… Siz Tanrı’yı gündelik hayattan, siyasi hayattan çıkarmayı denediniz; ama olmadı! Aydınlanmacılık iddia etti ki ‘Din, bir-iki nesle kadar, en azından Avrupa’da yok edilecek.’ Bizde bu, doğrudan söylenmese de, ‘Dinle işimiz yok. Modern bilimin öğretilerini kabul edeceğiz.’ anlayışı ima edildi. Ancak Tanrı rövanşını alıyor. Bu, dindarlaşma değil! İnsanların özgürleşmesi ya da dinlerine karışanın olmaması. İnsanlar özgürlük istiyor. Buna ne devlet karışsın ne başkası. Türkiye’de çok daha hızlı bu. Çünkü insanlar demokrasinin, özgürlüklerin tadını yavaş yavaş almaya başladı. Modernleşmenin her türlü imkânından faydalanmak, aynı zamanda başörtüsünü takıp namazını kılmak istiyorlar. ‘Başörtümü, farklı şekillerde, farklı markalarla takabilmek istiyorum.’ diyorlar. Şimdiye kadar bu olmamıştı! Bu başörtüsü artık, annelerimizin başörtüsü değil. Anlamı çok farklı bir hâle geldi.
-Ne hâle geldi?
Şu anda Türkiye’de yükselen bir muhafazakârlık ve ‘taşra’dan ‘merkez’e doğru bir kayış var. Ama bu kayış, bana göre problemli! Mesela Picasso’nun soyut resmini gören biri, ‘Ne var canım, bunu ben de yapabilirim’ deyip kanvasın üzerine taklit etmeye çalışabilir. Şu anda Türkiye’deki muhafazakârlığın moderniteyle ilişkisi de biraz böyle! ‘Taşralı’ zihniyet öne çıkmaya başladı: ‘Başımı bu marka başörtüsüyle bağlarım, büyük arabalara binerim vs…’ Ama bilinçte bir eksiklik var. Öteden beri gelen bir alışkanlık olmadığı için, onu taşıyamıyor. Şu anda ‘Picasso’nun resmini taklit etme’ anlayışıyla hareket eden ‘dindar burjuvazi’ ile karşı karşıyayız.
-Moderniteyi bilmemek, sadece tüketmeyi anlamak da etken olabilir mi?
Çünkü Picasso’nun resmiyle büyümediler. Uzun süre modern değillerdi. Taşrada, Cumhuriyet’in empoze ettiği moderniteden, nispeten steril kalabilen gruplardı. Şehirleşmeyle beraber, AK Parti iktidarının da pekiştirmesiyle, refah seviyeleri yükseldi ve modernitenin tüketim alışkanlıklarıyla tanıştılar. Bu sefer de nasıl tüketeceklerini bilmiyorlar! Yavaş yavaş öğrenilebilecek bir şey bu. İngiltere’de kullanılan ‘old money’ diye bir şey var. Sülalenizden zengin değilseniz ‘sonradan görmelik’ ortaya çıkıyor. Şu anda olan şey bu. Bir-iki nesil sonra belki bu insanlar çok daha farklı yerde olacak; ama bir dönem Cumhuriyet elitlerinin yaşadığı acemilikleri, şimdi dindar ve taşralı kesim yaşıyor. Ve Cumhuriyet elitleri, onları hâlâ hor görüyor. Cumhuriyet’in kuruluşunda da ‘taşra’yı hor görmüşlerdi. Şimdi o ‘taşralılar’ merkeze geldiler. Daha görünür oldular; ama bu görünürlülük onların aleyhine olmaya başladı. Muhafazakârlar, öte tarafa geçti. Cumhuriyet elitleri de ‘muhafazakâr’laşmaya başladı. Bulundukları merkezi muhafaza etme konumuna geldiler.
-Muhafazakârlık da moderniteyle birlikte dönüşüyor. Özellikle de ‘şehirli dindarlık’ kavramı, sosyolojik anlamda cemaatlerce temsil ediliyor.
Burada bir sosyal aktör olarak Fethullah Gülen’i çok etkili buluyorum. Gülen, bu ülke insanını değiştiriyor, dönüştürüyor. Türkiye’deki insanların büyük bir kısmı, Gülen Hareketi içinde yer alan okullarla, dershanelerle bir şekilde bağ kurdu. ‘Şehir İslâmı’ diyebileceğimiz, radikal olmayan bir anlayışı fark ettiler. Benim annemin muhafazakârlığından farklı bir muhafazakârlık oluşmaya başladı. Annemi, dışarıda, başı açık görmedim. Ama teyzemin nişan fotoğraflarına bakıyorum; teyzem ve annemde japone kollu kıyafet, mini etek ve pür makyaj… İkisinin de başı açık. Demek ki ikisinde de nişan ve düğün olduğunda başlar açılırmış. Bugün bir başörtülü kız, düğün varmış, erkekler varmış, başımı açayım, demiyor. Bu, hem tüketim alışkanlığını hem de dindarlık algısını değiştirdi. Başörtüsü daha çok bir kimlik hâline geldi. Ama annenin başörtüsü reddedilmedi, sahiplenildi. Ona yeni bir anlam yüklendi. Annesi, markası bilinmeyen bir başörtüsünü çenesinin altına bağlıyordu; ama kızı daha bilinçli, öte yandan daha modern bağlıyor. Bu harikulade bir şey!
-Burada bireysellik vurgusu da var mı?
Modernitenin getirdiği biçimde… Türkiye dindarları, modernleşiyor. Eskiden arabasına bir muska takarak korunabileceğini düşünenler, bugün daha dindar olmalarına rağmen öyle bir şey yapmayıp kasko yaptırıyor. Modernleşme bunu getirdi; ama dindarlığı da artırdı. Modernlik, tatil yapmayı gerektiriyor! Tesettürlü rahat edebileceğiniz oteller, en lüksüne varıncaya kadar hizmet veriyor. Modernlik sinema mı gerektiriyor? Buyurun, kendi filmlerimizi yapalım. Modernlik ne gerektirdiyse hepsi yapıldı; ama dindarlıktan vazgeçilmedi.
-Birey oluşunu önemseyen bir mümin tipi var. Muhafazakârlık ve bireysellik arasında nasıl bir ilişki söz konusu?
Modernitenin özelliklerinden biri de özgürlük! Batı bunu çok önceden yapabilmişti. Türkiye’deki modernlik dünyadaki birçok ülkenin ötesine geçmiş durumda. Batının her türlü empozesine karşı, hayat tarzı sürüyor. İnsanlar, evlenene kadar anne-babalarının yanında yaşıyor. Bireysel kararlarında hâlâ anne-babanın, çevrenin tesiri var. Yine de bir kız çocuğu ‘Liseye, üniversiteye gitmek istiyorum.’ dediğinde, çok daha rahat gidebiliyor. Hâlâ alt seviyelerde bireysellik var. İmam hatip liselerinin açılması, modernitenin muhafazakâr kesimdeki başlangıcıydı.
-Nasıl?
Taşrada muhafazakâr dediğimiz kesim, kız çocuklarını okutmayacakken, imam hatipler sayesinde çocuklarını okula gönderdi. O çocuklar üniversiteye gönderilmedi belki; ama onlar da kendi çocuklarının en iyi seviyede eğitim almasını istediler. Efemine olmasa bile, kadınların hâkim olduğu bir toplum bu. Anne, hem erkek hem kız çocuğunu yetiştiren bir figür. O anneler, gönül rahatlığıyla çocuklarını o okullara gönderebildi. Köy enstitüleri devam etseydi, muhafazakârlık ve modernleşme bu kadar erken bulaşamayacaktı! Dini, modernleşmenin dışında tutmak isteseydiniz, bu denli modernleşemeyecektiniz! Ardından Gülen Hareketi’nin okullaşma eğilimiyle beraber modernleşme, bireyselleşmeyi de getirdi.
-Bahsettiğiniz değişim sürecinde, gündelik hayat pratiklerine ve tüketim alışkanlıklarına bakarak muhafazakârlara yönelik ciddi eleştiriler getiriliyor.
Tabii ki bir parça haklılık payı var. Burada unutulmaması gereken, bireylerin kendi kararları. Örneğin başörtüsünü öyle bağlıyorsa, saygı duymak lazım. Başörtüsüne eleştiri getiremiyorsunuz, “Bu kadar incikli-boncuklu, bu kadar pahalı başörtüsü mü takılır?” diyorsunuz.
-Bu yönde muhafazakâr kitlenin kendi içinde yaptığı bir ‘seçkincilik’ eleştirisi de var.
Bu açıdan haklılar. Çünkü o seçkincilik ve elitizm, kapitalizmin getirdiği bir yan etki. Bundan kaçınmak zor! Türkiye’deki dindar kesimin kendi burjuvazisini oluşturduğu ve köklerinden uzaklaştığı doğru. Jipe binen başörtülü bir genç kız, otobüs durağında bekleyen başörtülü kızı çok farklı görmeye, hatta görmemeye başladı.
-Bu bir tehlike mi?
Geçenlerde başörtülü bir reklam ajansı sahibiyle tanıştım. “Sizin üniversitenizde öğrenciler başörtüsüyle derslere girebiliyor mu?” diye sordu. Ben “Evet” deyince; “Aaa nasıl izin veriyorsunuz, ben olsam izin vermezdim.” dedi. Kendisi üniversitede muhtemelen bunun acısını çekmişken; şimdi kendisi gibi olanları görmemeye başlıyor. Tehlikeli bir gidişat. Çünkü jipteki kız, o siyasi menfaatlerinin getirdiği konumdan ötürü orada bulunuyor. Dolayısıyla iktidar değiştiği zaman, o konumunu kaybedecek. İçinde bulunduğu durumu korumak için CHP’ye oy verenler gibi, o da AK Parti’ye oy vermeye devam edecek! Görülmediğini fark eden taban ise kendisine umut olabilen başka partilere kayacak. Siyaset öyle bir şey. ‘Esmer’ kalabilmek zor. Ya da her ne kadar burjuvaziye geçmiş olsa bile, kendisini o ‘esmer’ tabanla aynileştirebilmek zorlaşıyor giderek. Ama Türkiye’deki muhafazakâr burjuvazi, ‘beyaz’laştığının farkında bile değil!
-‘Beyaz eğilimliler’, ‘beyaz Türkler’ ile, İstinye Park gibi yerleri, yaşam alanlarını paylaşıyor. Bu ‘karşılaşmalar’da nasıl bir ilişki kuruluyor?
Beyazlaşmaya çalışan Türkler tabii ki beyaz Türkler tarafından hemen kabullenilmedi. Beyazlaşan muhafazakâr kesim, ‘kendilerine katlanılmış olma’yı da hissediyor bence. Nişantaşı’nda alışveriş yapmak, bir kesim için doğduğundan beridir normal bir davranış biçimiyken; öbürü için Picasso resmini taklit etmek gibi… Eğreti duruyor. Beyazlaşan dindar burjuvazi, kendi tabanıyla da mekansal olarak karşılaşmıyor.
-Arafta kalma durumu mu?
Kesinlikle! Belki bunların çocukları daha rahat davranabilecekler. Ya da eskiden beridir beyaz olan Türklerin çocukları, onları görmeye alıştığı için, onlarda bir alışkanlık olacak. Böylece karşılıklı, daha sağlıklı ilişkileri olacak. Ama bu seçkinciliğin paradan öte bir yanı var. Bütün mesele ‘new money’-’old money’ dediğimiz ayrımda yatıyor. Pek çok beyaz Türk’ün yapamayacağı alışverişi yapabilirsiniz; ama siz hâlâ ‘yeni para’ sahibisiniz. Ama bir-iki nesil sonra belki kalkacak, şu anda bir gerilim var.
- ‘Beyaz muhafazakârlar’ bunu bir komplekse dönüştürüyor mu?
Dönüştürüyor tabii ki! Daha düne kadar birçok yere giremezken; şimdi oralara girip alışveriş yaparken içinizin rahat etmemesi, problemli bir ruh hâli! Hem siyaseti hem de ülkedeki gündelik hayatı baştan sona etkileyebilecek bir halet-i ruhiye. Şu anda AK Parti’nin en büyük problemi bu! Beyazlaşan kesimi kendisine taban olarak görmeyip belki HAS Parti’nin yaptığı çıkış gibi, hâlâ esmer kalmayı başarabilmiş insanları hedef almalı. Bu anlamda, önümüzdeki seçimler bence ‘esmerler’in seçimi olacak.
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-28559-esmer-muhafazak%C3%A2rlar-secimlere-damga-vuracak.html
21 Şubat 2011 Pazartesi
Kültür Bakanlığı’ndan E-Kitap’lar
Son Eklenen Kitaplar
Kultur Bakanligi E-Kitap Sayfasi
http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/ana-sayfa/1-294/20110221.html
18 Şubat 2011 Cuma
'Ateş ve Bahçe'
NURSEM BANU ÖZYÜREK
Leyla İpekçi yeni romanı Ateş ve Bahçe'de; benliğin ve insanlık tarihinin yollarını adımlayarak birbirimize dokunabileceğimiz bir ufka varmaya çalışıyor. Kendini evrenin iç sesine ve toprağın belleğine emanet ederek...

Ateş ve Bahçe, esin veren bir kitap. Zengin çağrışımları, tekrar tekrar okundukça zihinde kendi paragrafını yaratan cümleleri ile 'bir' ve 'çok' un dünyası arasında mekik dokuyor.
Yolculuk ve arayış üzerine, "deneme"sini de kendinde barındıran bir roman kaleme almış İpekçi; kişisel tarihi, insanlık tarihi, dinler tarihi içinden çıkardığı soruları şiirsel bir dil ile serpmiş eserine. Ateş ve Bahçe'yi, İpekçi'nin okuruna naif bir çağrısı olarak da alabiliriz; evrenin kitabını okumaya, kişisel arayışıyla yüzleşmeye ve insanlığın ortak diline kendi bahçesinden bir harf taşımaya dair. Yazar, burada da önceki eserlerinde olduğu gibi, zahiri olandan batıni olana doğru sarmış zamanı ve kulağını hep o iç sese emanet etmiş.
Anlatı; eşiyle birlikte "Hakikat Ruhu" isimli bir belgesel serisi hazırlayan kadın karakterin kocasını kaybettiği günde başlıyor. Bunun üzerine ilk soru düşüyor kitaba. Akla. Ve sonra diğerleri geliyor. Ortak noktaları hep aynı bahçenin toprağını deşmeleri: Hakikati arayan, varlığı evirip çeviren sorular bunlar. Uzun zamandır beklenen romanını okur okumaz İpekçi ile konuştuk ve sorularını sorularımızla buluşturduk...
İlk sayfada çıplak iki kelime karşılıyor bizi: "Neyin Peşindesin?" Kitabın ana karakterine yöneltilse de aslında okuyucuyu muhatap alıyor gibi geldi bu soru bana.
Romanın ve daha geniş olarak edebiyatın amacı, bir eseri onu paylaşanla yeniden diriltmek, dönüştürmek diye düşünüyorum. Okurun kendini romana katmasıyla ancak, dilin metaforları yeni manalar kast etmeye başlar. Ve bizi yeni imgelere gönderir. Hepimiz kendi bahçemize dönmeliyiz okurken. Yoksa sadece yazara ait olan bahçeye hapsolur kalırız. Bu anlamda, yeryüzünde yatay bir yolculuk yaparken aynı anda hakikate, yani kendi bahçemize doğru diyelim, dikey bir yolculuk daha yaparız. Peşinde olduğumuz ile bizi izleyen birdir aslında. Bu örtüşme ve çakışmaları, yani bu buluşmaları sezdirmekti amacım. Bu şekilde kozmik bir belleğe varmayı denedim. Hepimize ait olan...
Çok katmanlı bir yolculuk var anlatınızda; belgesel için yapılan yolculuk, kadının kocasıyla geçmişine yolculuğu, insanlığın tarihine, dinler tarihine, dünyanın ilk anılarına yolculuk ve hepsinin toplamında da aslında hakikate yolculuk. Böylesi çetin bir yolculuğa nasıl çıkacak insanlar?
Hakikatin insanı kucaklayış biçimi her birimizde biricik. Herkese yansıyan bu biriciklik ortak algımızda belirsizdir. Bulutludur. Hakikati ancak mecazlarıyla algılayabiliriz. 'Ateş ve Bahçe', işte bu belirsiz, bulutlu, sisli gerçeğin yankılarını birlikte işitmeye bir davet benim için. Romanda Hakikat Ruhu'nun bu müphemliğe perde olmasını dilin çeşitli katmanlarını kullanarak vermeye çalıştım. Efsane, rivayet, dua, şiir, deneme, anı, hayal, rüya, senaryo, günlük gibi formları belli bir biçimde harmanlayarak bu dili bilinç akışıyla kurmayı denedim. Okur, varmak istediği hakikate göre hangi vasıtaya bineceğini kendisi belirleyebilir.
Roman boyunca bizi arayışının peşinde sürükleyecek karakterin o "ilk soru" ile karşılaşması, birlikte seyahat ettiği eşini kaybetmesinin akabinde gerçekleşir. Siz burada bir sarsıntıyı, kaybı ve yalnızlığı koymuşsunuz tetikleyici olarak. Peki insan başka hangi durumlarda yüzleşmeye başlar sorularıyla? Siz ne zaman duymuştunuz cevap isteyen o sesi?
Bir belgesel çekmek için birlikte çıkılan yolculukta kocasını kaybeden kadının iz sürme serüveni bu roman. Hepimiz arayışlarımızın izdüşümü değil miyiz? Sevgilinin peşinde iz sürmek, bizi var edebilir, yok da edebilir. Bazen de bizi artık sevgiliyi aramayacak hale getirir. Belki de her birimizin hangi niyetin peşinden gittiğiyle alakalıdır neyle yüzleşeceğimiz! Her an duyabiliriz cevap isteyen bu sesi. Ve her an ona başka bir cevap verebiliriz. Benim de verdiğim cevaplar değişken. İbn Arabi'nin El-Fütuhatül Mekkiyye'sinden 'Harflerin İlmi' adlı bölümünü okuyalı on yıl oluyor. Beni asıl cevaplara yollayacak soruları o zamandan beri sormaya başlamış olmalıyım.
Ana karakterimiz, kocası ile birlikte "Hakikat Ruhu" ismini verdikleri bir belgesel serisi hazırlamakta, bununla ilgili görüntü ve notlar toplamaktadır. Anadolu'yu ve Avrupa'yı kat eder; taşın, kitabın, insanların sesini dinler. Evren ona ne söyledi bu ruha dair? Muhteviyatıyla ilgili.
Evrenin kitabı! Bazen fısıltılarla okuduğumuz, bazen haykırarak, yalvararak, dua ederek, iç çekerek kimi zaman... Kainatın alfabesini kendi lisanımızla defalarca yeniden okuyabiliriz. Ömür boyunca bitmeyen bir uğraş bu. Kalemin yazmış olduğunu, mürekkep çoktan kurumuş da, kendi sesimizle okumakla yükümlüyüz. Yazmak ve edebiyat da bu anlamda bir 'okuma vaadi' bence. Hakikat Ruhu'nun roman boyunca birçok mecazını okuyoruz. Yuhanna İncili'nde geçen ve Müslümanlarca Hazreti Muhammed'i işaret ettiği düşünülen adı da, isimlerle ilgili bir merak oluşturuyor. Kadın kahramanın nezdinde anlamlandırmaya çalışıyoruz Hakikat Ruhu'nu. Onu kaybolmuş kemiklerde, toprakta pıhtılaşmamış kanda, katmanlaşarak dondurulmuş kadim hikâyelerde arıyoruz. Issız ve dağlık okul yolundaki çocuklardan mozaik bekçilerine, avluda dağı bekleyen ihtiyarlardan taş işleyen gençlere, bir azizin sırrını kendi felsefesiyle çözmüş elektrik teknisyeninden kayıp oğlunun birkaç kemiğiyle teselli bulan babaya, kendi şiirini okuyan cam temizleyicisinden, Ayet el Kürsi okuyarak hayata tutunmaya çalışan çocuğa dek... Hep birlikte içinde Hakikat Ruhu barındıran her şeyin en ince ipliklerle birbirine bağlanışını keşfedelim istedim.
Her bölüm başında bir epigraf var. Farklı farklı yazarlardan, bambaşka yerlerde duran düşünürlerden alıntılar kullanılmış. Burada, kitabın da duygularından biri olan "çokluktaki birlik" ve her şeyin her şeyle ilişkili olması durumunu mu pekiştirmek istediniz? Bölümler ve epigraflar nasıl buluştu?
Teşekkür ederim, bu sorunun sorulması dahi bir paylaşım benim için. Büyük ölçüde cevabını da içinde barındırıyor. Evet, metinler arasında bir bağ oluşturmaya çalıştım. Yalnızca olaylar, hikayeler ve kişiler arasındaki bağlantıları bilgi düzeyinde vermek değildi meselem. Bir ses bütünlüğü içinde, harf kardeşliği kurmak istedim. Yazar ile okur arasındaki bağlara ve bahçelere de bir gönderme olabilir! Bölümler ve epigraflar, romanın biçemini oluşturacak bir biçimde bu yaklaşımın unsurları olarak görülebilir. Bu yıl yeni baskıları yapılacak olan 'Başkası Oduğun Yer' ve 'Maya' adlı romanlarımda yine bir öykü anlatmaktan ziyade bir durumu, bir sesi, bir yüzü veya bir an'ı genel ve zahiri olandan içeri doğru sararak anlatmaya çalışmıştım, tabii farklı üsluplarla. Çünkü bu anlayışla yazdığım romanlarda tek bir şeydeki çeşitliliğin dilini kurma çabası, çoktaki birliği göstermeyi mümkün kılıyor.
Ortak dili bulmaktan bahsediyorsunuz. Doğunun batısına batının doğusuna değmekten... Nasıl olacak bu? Dante ve İbn Arabi'nin "iç ses" kardeşliği, Akmanastır'ın bahçesindeki mescit mi umut veriyor size?
Hayır. Aksine. Anlatıcı kadın tek başına yolculuğuna devam ettikçe onlarca yıldır süren bir savaşa isyan eden gençlerin, acılı analarla babaların belleğiyle karşılaşır. Kimi zaman yıkık kiliseler, unutulmuş yatırlar, ıssız su yolları, isimler, efsaneler, rivayetler eşlik etmektedir ona yolculuğunda. Kimi zaman da değişen, dönüşen 'yeni hayat'ın yeni ritüelleri. Ulaştığı her yeni mekan, tanıştığı her insan yüreğinde sakladığı sevgiliye dair başka bir anıyı ortaya çıkarır. Toprağın anılarıyla, kadının anıları gerçeğin farklı katmanlarında buluşur.
...
Soylesinin tamami icin tiklayiniz.
Leyla Ipekci ile diger bir soylesi
15 Şubat 2011 Salı
Kahve Dostlarından Gelenler (VIII)
“Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) -Namık Kemal
SUBAT 2011
- Dogu ve Bati
- Demokratik Ozerklik ve Kurtlerin Gelecegi
- Dizimdeki sıyrığı en büyük acı sansaydım
- Tortu
- Referandumun Anlattiklari
- Topraksiz Toplumlarin Cogulcu Yonetim Duzeni
- Photograph of a Nineteen Year Old
- Forum Dergisi 1954-1960
- Sen, benim, ne çok kalbimi kırdın Cumhuriyet
- Cocukken Edinilen Tatlar
- Philosophy and Science
- Niçin EVET?
- Kuzey Kutbu Cocugu Minik
Siz de düşüncelerinizi kahvemize gönderebilirsiniz.(dusuncekahesi@gmail.com)
Farklı eğilimdeki düşüncelere açık olan kahvemizde yer alan yazıların sorumluluğu sahiplerine aittir.
7 Şubat 2011 Pazartesi
Ohio State Üniversitesi Örneğinde Amerikan Üniversitelerinde Eğitim ve Araştırma
İbrahim Ortaş (iortas@cu.edu.tr)
Çukurova Üniversitesi
![]() |
| Ohio State Univ. |
2010 yılının son altı ayında Ohio State Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak bilimsel araştırmalarda bulundum. Bilimsel ve sosyal olarak zenginleştiğim bu sürede Amerikan üniversite sistemleri, araştırma politikası ve bilimsel başarının arkasındaki gelişmeleri izleyebildiğim kadarı ile inceleme ve öğrenme şansına sahip oldum.
Öğrenci sayısı, akademik kadrosu ve fiziki yapısı ile Amerika'nın ilk üç büyük üniversitesi arasında yer alan Ohio State Üniversitesi tarım koleji olarak eğitime başlamış. Ancak bugün 5000 öğretim üyesi, binlerce kişilik araştırancı kadrosuna sahip devasa bir üniversite haline gelmiştir. Ohio State son derece iyi organize olmuş ve iyi yönetilen bir üniversite. İleri düzeyde bilimsel araştırma ve eğitim imkânı sunan üniversite, bilimsel başarıyı dikkate alarak Amerikan üniversiteleri arasında hak ettiği bir konuma erişmiştir. Üniversitede bilim ve eğitim adeta profesyonelce yapılıyor. Son derece derse iyi hazırlanmış yetkin öğretim üyeleri, aktif öğrenme metoduna uygun olarak ders materyallerini ayrıca web ortamında da öğrenciye sunmaktadırlar. Üniversitenin ders işleme yöntemi, dönem ödevleri ve öğrenciye sağlanan kaynaklar incelenmeye değer niteliktedir. Öğrencilerin ders yılı sonunda hocayı değerlendirmesi sistemin işleyişini aksamadan sürdürülmesini sağlamaktadır.
Üniversitenin en önemli özelliği bünyesinde iyi bilim insanlarını tutabiliyor olmasına bağlanabilir. Öğretim üyesi ve yönetici belirleme ölçütleri herkese açık ve amaca uygun seçim ve seleksiyon yapılmaktadır. Üniversitenin başarısı tamamen iyi bilim insanı kadrosu, güçlü yönetimi ve toplumda gördüğü desteğe bağlı olmaktadır. Üniversite hatırı sayılır nitelikte milyarlarca dolarlık proje ve kaynak bulabilmektedir. Kaynaklar ve projeler yine üniversitenin yönetimi ve iyi bilim insanları tarafından sağlanmaktadır. Üniversite, öğretim üyelerini ve yöneticilerini başarı ve niteliğe göre seçmektedir. Başarı ölçütüne göre bilim insanları maddi (maaş) ve manevi (araştırma ve yayın yolu ile saygınlık ve destek görme) doygunluğu yaşamakta ve üniversitede kendilerine yer bulmaktadırlar. Üniversitede çok başarılı Türk bilim insanları da bulunmaktadır.
Amerikan üniversitelerinde ek ders kavramı yoktur. Her öğretim üyesinin zamanının ne kadarı ders vermekle, araştırma yapmakla veya yayın faaliyetlerinde olacağı üniversitedeki kadroya alınma koşullarına göre başlangıçta saptanıyor, zamanla, gerektiğinde bu görevlerin orantısı arasında bir değişiklik yapılabiliyor.
Amerikan üniversitelerinde bilim insanları arasında ciddi bir rekabet bulunmaktadır. Ancak bu rekabet belirli makam ve mevki için değil tamamen bilimsel üretimi artırmak, beklentilerin üzerinde bir başarı gösterebilmek içindir.
Üniversitenin fiziki yapısı, kendine özgü öğretim üyeleri profili, belirli alanlardaki bilimsel öncülüğü ve yönetim anlayışı ile farklılık oluşturmaktadır. Üniversite toplumsal hizmet ve yayın yolu ile toplumdan ciddi destek görmektedir.
Bilim ve teknoloji Amerikan toplumunun yaşam biçimini belirlediği için toplum ve devlet katında bilim ve üniversite değer görmektedir. Bunun için sistem kişiden çok başarıya endekslenmiş, her türlü maddi ve manevi desteği üniversiteye veriyor.
Amerikan üniversitelerinde eğitim ücreti yüksek olduğu için parası olmayan kişilerin okuma şansı azalmaktadır. Dikkatlerden kaçmayan bir gözlem üniversitelerde az sayıda Afrika kökenli Amerikan öğrencinin üniversitede eğitim görmesidir. Bu da toplumun alt tabakasındaki kişilerin üniversite eğitiminden yeterince yararlanamıyorlar. Bilimsel araştırmalara özel sektörün özelliklede ilaç ve silah endüstrisinin sağladığı proje destekleri ve talepleri ile üniversitelik anlayışının zaman zaman bağdaşmadığı ve kaygı yaratığı basına yansıyan bilgilerden anlaşılmaktadır.
Kısa sürede de olsa üniversitede araştırma yapma, derslere katılma ve yayın yapma şansına sahip olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Benim açımdan her yönü ile yararlı geçen ziyaretin önemini, diğer araştırmacılara da önerim. Aralıklarla yurtdışına çıkmak dünyadaki gelişmeleri izlemek yararlı olmaktadır. Bizler yabancı ülkelere giderek bilgi ve görgümüzü artırdığımız gibi diğer ülke bilim insanlarının da ülkemize gelmelerini ve onların da bizde de ekolojik çeşitlilik ve tarihi zenginlik açısından öğrenecekleri olduğunu düşünüyorum ve bunu da değişik vesileler ile tanıştığım öğretim üyelerine belirttim. Bu bağlamda Türkiye üniversiteleri bünyesinde yabancı bilim adamı da bulundurmayı sağlayacak yasal düzenlemeye gidilmesi yararlı olacaktır. Bu, üniversitelerimize canlılık ve taze kan getirecektir.
Konu ile ilgilenenler için Amerikan Üniversitelerindeki İşleyiş Özelde Ohio State Üniversitesindeki gözlemlerim ile ilgili geniş bilgi aşağıda belirtilmiştir.
Ohio State Üniversitesi
Amerika'daki en büyük üniversite Ohio State Üniversitesidir. Bu Üniversitenin başlangıcı, başkan Abraham Lincoln'un 2 Temmuz 1862'te çıkardığı ve Amerika'nın her Eyaletinde bir Üniversitenin halkın isteklerine cevap verecek şekilde kurulması için eyaletlerin büyük bir arazisinin bu tip üniversitelerine tahsis edilmesine kadar gider. Ohio State üniversitesi 1860'lı yıllarda "Ohio Agricultural and Mechanical College" olarak birkaç öğrenci ile öğretime başlamış. Bölgenin tarım potansiyeli düşünülerek yapılanma tarım öğretimi üzerine şekillenmiş. Bugün hemen her alanda eğitim veren bir Üniversite haline gelmiştir. Ziraat fakültesinin üniversitede hala önemli bir yeri olmasına rağmen öğrenci sayısı bakımından basta gelen fakülteler arasında değildir. İlk eğitime 17 Eylül 1873 de 24 öğrenci ile Eski Neil çiftliğinde öğrenime başlamış. 1878 de tarım kolejinin ismi "The Ohio State University" olarak değiştirilmiş. 2011 yılı rakamlarına göre simdi Üniversitenin bütün 5 kampuslarını kapsayan öğrenci sayısı 61.958, an
Üniversitenin Belirli Alanlarda İddiaları Var
Üniversite bir çok konuda iddialı. Tıp Fakültesi kanser hastalıkları alanında temel araştırmalarında iddialı. Gıda ve tarım araştırmalarında başarılı. Birlikte çalıştığım hocamın başında olduğu Karbon Araştırma Merkezi tarım-toprak yönetimine bağlı iklim değişimleri konusundaki araştırmaları ile önemli bir etki yaratmış bulunuyor. Yönetim mastırı (MBA) bir şekilde ikinci öğretim veya gece eğitiminde Amerika'daki ilk 5-10 üniversite arasındaymış.
...
4 Şubat 2011 Cuma
Türkiye'deki İlk Kadın Milletvekilleri ve Meclisteki Çalışmaları
Dr. Ayten SEZER
Hacettepe Üniversitesi
Hacettepe Üniversitesi
GİRİŞ
Cumhuriyetin ilânı sonrası gerçekleştirilen köklü değişiklikler arasında , Türk kadınına tanınan seçme ve seçilme hakkı önemli bir gelişme olarak yer alır. Son yıllarda kadının toplumdaki yerine ilişkin dikkate değer çalışmalar yapılmakla beraber , özellikle kadınlara tanınan siyasal haklar ve bu hakların istenilen şekilde kullanılıp kullanılmadığı konusu, üzerinde durulmaya değer bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, söz konusu hakların üzerinden yetmiş yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, kadının siyasetteki yeri ile siyasal katılımdaki rolü ve etkinliği hala tartışılmaya devam etmektedir. Bu tartışmaların odak noktasını ise, daha çok milletvekili seçilen kadınların sayıca azlığı meselesi oluşturmaktadır. Oysa,1930’lardan günümüze kadar Meclis’e girmiş kadınların sayısal yetersizliği kadar, buradaki çalışmaları da incelenmesi gereken bir konudur.
Bu araştırmada, ilk kadın milletvekilleri ve onların Meclis’teki çalışmaları incelenecektir. Yalnız,konuya girmeden, Türk kadınının Cumhuriyet öncesindeki durumunun ve kazandığı hakların kısaca gözden geçirilmesinde yarar vardır. Zira, Cumhuriyetle birlikte Türk kadınına tanınan siyasal hakların alt yapısını oluşturan gelişmeler Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ‘’ batılılaşma’’ hareketlerine kadar uzanır. Özellikle,Tanzimat Dönemi (1839-1876) kadınların hakları konusunda ilk adımların atıldığı bir dönemdir.
Bu dönemde ilk kez devlet eliyle kızların eğitim ve öğretimine yönelik çalışmalar yapıldı. Sübyan okulları üstünde rüştiye, idadi ve sultani gibi ortaöğretim kurumlarına gitmeye hak kazanan kızlar, söz konusu kurumların öğretmen ihtiyacını karşılamak için açılan kız öğretmen okullarına (Darülmuallimat) da devam hakkına kavuştular(1870). Ebe ve Kız Sanayi Mektepleri gibi okulların da açılmasıyla hem kızların eğitim seviyesinin yükselmesi hem de başta öğretmenlik mesleği olmak üzere çalışma hayatına atılmalarına fırsat sağlanmış oluyordu. Basındaki gelişmeler çerçevesinde fikir hayatında kadının durumu tartışılmaya başlandı ve ilk kez kadınlar lehine yayın yapan dergiler çıkarıldı.
Tanzimat’la kadınlara tanınan bu fırsatlar Meşrutiyet Dönemi (1908-1918)’ne gelindiğinde daha da genişledi. Bunda dönemin getirdiği söz, yazı ve basın hürriyetinin tesiri çok oldu. Daha önce elde ettikleri ortaöğretim hakkına ilave olarak 1915’te açılan İnas Darülfünunu ile yükseköğrenim hakkını kazanan kızlar, söz konusu hürriyet ortamında özellikle sosyal hayatta da faaliyette bulunmaya başladılar.[1] Daha çok yardım dernekleri şeklinde de olsa bu dönemde ,kadın haklarını geliştirmek ve onların eğitimlerini yükseltmek gibi gayeler taşıyan çeşitli dernekçilik çalışmalarına rastlanır.[2] Basındaki gelişmelerin artmasıyla fikir hayatında da yer alan kadınlar,çeşitli yayın faaliyetlerine giriştiler[3]. Balkan Savaşları (1912-1913) ve özellikle I. Dünya Savaşı (1914-1918)’nın getirdiği sıkıntı ve zorunluluklar - erkeklerin savaşa katılması vb...- sebeplerle başta devlet daireleri olmak üzere çalışma hayatının değişik kademelerinde görev aldılar.Dünya Savaşı ve Milli Mücadele döneminde gerek cephede gerekse cephe gerisinde erkeklerle beraber yurt savunmasına katılarak üzerlerine düşeni yaptıkları ve ülkenin işgalci güçlerden kurtarılması için gerekli faaliyetlerde bulundukları bilinen bir gerçektir.
Cumhuriyete kadar Türk kadınının siyasal alanda pek bir hak talebine girmediği, ancak kendilerini yetiştirebilecekleri alanlarda yer alarak mücadelelerini sürdürdükleri görülür.Kadınların eğitim ve kültür seviyesinin yükselmesine paralel olarak gerek fikri ve sosyal alanlarda, gerekse çalışma hayatına atılmasıyla ekonomik alanda kendi haklarını savunabilecek konuma ve bilince ulaşmak için gösterdikleri çabalar sonucunda, siyasal alanda da yer alma istekleri belirmeye başladı. Kısacası, bütün bu tecrübelerin Cumhuriyet döneminde tanınan haklara haklara zemin hazırladığı muhakkaktır. Şimdi, siyasal hakların kazanılması için gösterilen gayretleri gözden geçirelim.
I. Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkının Tanınması
Milli Mücadele dönemindeki çalışmaları ile üzerine düşeni yapan Türk kadını, takdire şayan bir davranış sergilemişti. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrası işgallere karşı protesto mitingleri ile tepkisini ortaya koyma, ordunun hizmetinde bulunma, mermi ve giyecek imal etme ve cepheye malzeme taşıma... gibi faaliyetlerde bulunmuştu.[4] Kadınların bu fedakarlıklarını takdir eden, Mustafa Kemal Paşa bu konudaki görüşlerini 21.III.1923 tarihinde Konya Kadınları ile yaptığı konuşmasında şu sözleri ile ifade etmiştir:[5]
“Bu son senelerin inkılâp hayatında hummalı fedakarlıklarla mamul mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak halâsa ve istiklâle götüren azm-ü faaliyet hayatında her ferdi milletin mesaisi, gayreti, himmeti fedakârlığı sebkeylemiştir. Bu meyanda en ziyade tebcil ile yad ve daima şükran ile tekrar edilmek lâzım gelen bir himmet vardır ki, o da Anadolu kadınının ibraz etmiş olduğu çok ulvî, çok yüksek, çok kıymetli fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halasa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’ diyemez...”
Türkiye’de Anayasalı rejime geçildiği 1876’dan sonra 1877’de yapılan ilk seçimlere ve ondan sonrakilere kadınlar katılmamışlardı. Yalnız, 1908 hareketinden sonra Anayasa’nın daha demokratikleşmesi ve hürriyetlerin daha genişletilmesi sonucu kadınların siyasal alana ilgi duymaya başladıkları görülmüştür.[6] Ne var ki, bu konuda çeşitli sebeplerden dolayı pek kayda değer bir gelişme meydana gelmemişti. Zira hem sıkıntılı dönemlerin yaşanması (Balkan ve I. Dünya Savaşları...) hem de kadının toplumdaki konumuna ilişkin eski anlayışın ağırlığını hissettirmesi yüzünden kadınlar siyasetin dışındaki -yukarıda bahsedilen- alanlarda faaliyetlerde bulunmuşlardı. Söz konusu badirelerin atlatılması ile başlayan yeni dönemde kadınlar, artık aktif olarak siyasetle uğraşmak için harekete geçtiler.Daha 1923 yılı Nisanında “İntihâb-ı Mebusan Kanunu”nun görüşülmesi esnasında kadına seçme hakkının verilmesi konusu gündeme gelerek çeşitli tartışmalara yol açmış, ne var ki, bu hakkın verilmesi kabul edilmemiştir.[7] Aynı yılın Haziran ayında (16 Haziran 1923)Başkanlığını yazar Nezihe Muhittin’in(1889-1958) yaptığı “Kadınlar Halk Fırkası” kurularak, ilk siyasal oluşum meydana getirildi. Fırka, siyasi bir görünümde olmakla beraber esas amacını, kadınların eğitim ve sosyal alanlardaki eksikliklerinin tamamlanarak cehaletin ortadan kaldırılması olarak açıklar. Ancak ,Fırka’nın genel sekreteri Şükufe Nihal ise,’’Kadınlar Halk Fırkası’nın programı, şimdiye kadar her fırsatta izaha çalıştığımız gibi, kadının içtimai, iktisadi ve bilahare siyasi sahalarda haklarını inkışaflarını temin etmektir’’ sözleri ile nihai hedeflerinin siyasi hakları kazanmak olduğunu ifade eder[8] Kadınların bu girişimi siyasal haklara sahip olmamalarından dolayı başarısızlıkla sonuçlanır ve sözkonusu fırkaya resmi izin verilmez. Bunun üzerine Cumhuriyet’in ilânı sonrasında ise, 7 Şubat 1924’te “Türk Kadınlar Birliği”ni kuran kadınlar, çalışmalarını bu yolla sürdürmeye başladılar. Birliğin tüzüğünde amaçlarını: “... kadınların sosyal ve siyasal haklarını elde edecek olgunluğa eriştirilmesi...” olarak belirleyerek konuya dikkatleri çektiler ve böylece isteklerinde ısrarlı olduklarını bir kere daha gösterdiler.Hatta 1927’de Birliğin tüzüğüne siyasal haklar sağlamayı amaçlayan bir maddeyi ekleyerek kabul ettirirler ve aynı yıl yapılacak seçimlere katılmaları için birlik içinde tartışırlar . Konuyu basında da gündeme getirmelerine rağmen, Anayasa’da kadınların seçime katılmalarını sağlayacak hükmün olmaması gerekçelerinden dolayı istekleri gerçekleşmez [9].
Aynı konuda, 1926’da Türk Ocağı’nda bir konuşma yapan Süreyya Hulusi isimli hanım verdiği konferansta: “Türk kadını tarihte siyasial rol oynamıştır.Kadın kendi benliğini idrak eder.İktisadi sahada haiz-i tesir olursa neden memleket işlerinde geri kalsın. Herkes anadan vatan dersi alır da ne içün o vatanın idaresi ve mukadderatı mevzu-ubahs olduğu zamanda mahmul vaziyette bırakılır.Vatanda tüten ilk ocak eğer kadın parmağıyla tutuşmuşsa ve eğer vatan o ocakların müşterek bir ifadesi ise öyle zannediyorum ki vatan ve kadın yekdiğerinden ayrılmayan iki mefhum teşkil ederler...” sözleri ile Türk kadınının seçme ve seçilme haklarının verilmesinin gerekliliğini vurguluyordu.[10]
Bu ve benzeri pek çok girişimlerle siyasal hakların kazanılması için gösterilen gayretler Takrir-i Sükûn dönemini takib eden dönemde olumlu sonuçlarını verdi. Bu konuda ilk adım 3 Nisan 1930’da kabul edilen Belediye Kanunu ile atıldı. Bu kanuna göre kadınlar ilk kez Belediye seçimlerinde oy kullanma ve Belediye Meclislerine seçilme hakkını elde ettiler.[11] 26 Ekim 1933’te ise 1924 tarihli Köy Kanunu’nun 20.ve 25. Maddelerinde yapılan değişiklikle muhtar ve ihtiyar meclisi seçimlerinde oy kullanma ve seçilme hakkını elde eden kadınlar nihayet 5 aralık 1934’te dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve 191 arkadaşının; 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 10.ve 11. Maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifinin kabul edilmesiyle milletvekili -seçme ve seçilme hakkını kazandılar. Kanun’da yapılan değişiklikle kadın, erkek her Türkün seçme yaşı 22, seçilme yaşı 30 olarak belirlendi.[12]Böylece, kadın ile erkek arasındaki eşitsizlikten biri daha ortadan kalkmış oluyordu[13]
Siyasal haklar bakımından kadın ile erkeği aynı konuma getiren bu kanun ile Türkiye’nin daha demokratik bir görünüme kavuşması ve siyasal katılımın boyutlarının genişletilmesi gibi amaçların ağırlık taşıdığını söylemek mümkündür.[14] Zira 1930’lar aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün de isteği doğrultusunda kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası ile Türkiye’de çok partililiğe geçişin yaşandığı bir dönemdir.
II. TBMM’ne Seçilen İlk Kadın Milletvekilleri
5 aralık 1934 tarihli kanunla milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde eden kadınların pek çoğu bu gelişmeyi büyük bir memnuniyetle karşıladılar. Bu maksatla 6 Aralık’ta bazı Ankaralı kadınlar Mustafa Kemal Atatürk ve diğer büyüklere teşekkür için Halkevi’nde bir toplantı düzenlediler ve ardından Meclise giderek memnuniyetlerini belirttiler.[15]
İstanbul’da da bu amaçla çeşitli mitingler yapıldı. Beyazıt Meydanında gerçekleştirilen bir mitingde Kadınlar Birliği’nden Saadet Rifat isimli bir hanım yaptığı konuşmada konu ile ilgili duygularını ifade etti.[16]
Kadınların ilk kez katıldığı 1935 yılı seçimleri, iki dereceli seçim sistemi ve tek parti olarak Cumhuriyet Halk Fırkası’ (CHF)nın bulunduğu bir ortamda yapıldı. Daha önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de büyük ölçüde kadın ve erkek adaylar parti üst kademeleri tarafından belirlendi. Seçimlere gerek müntehib-i sani (ikinci seçmen) olarak gerekse milletvekili adayları olarak kadınların ilgisi ve katılımı oldukça fazlaydı. 8 Şubat 1935’te yapılan seçimlere katılım, özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde % 80’lere varmıştı ve söz konusu şehirlerde oy verenlerin % 48’e yakınının kadınlardan meydana geldiği ifade ediliyordu[17].Kadınların da katıldığı ilk seçimler olmasına rağmen katılımın fazla olması , onların konuya olan ilgilerini ortaya koyması açısından olumlu bir gelişmedir.
1935 yılı seçim sonuçlarına göre, seçilmesi gereken 399 milletvekilinden 17’si kadın olmak üzere, 386 milletvekili CHF adaylarından oybirliği ile; 4’ü azınlıklardan olmak üzere 13 bağımsız aday oy çokluğu ile seçilmişlerdi.Bazı eserlerde 18 olarak verilmesine rağmen[18], bu seçimlerde Meclis’e 17 kadın milletvekili girmiştir. 1936 yılı başında boşalan milletvekillikleri için yapılan “ara seçimi”nde ise Çankırı Milletvekili olarak seçilen emekli öğretmen Hatice Özgenel ile bu sayı 18’e çıkmıştır[19] .Böylece,kadınlar Meclis’teki tüm milletvekillerinin % 4,5 ‘ini oluşturdular.Bu oran o günden bugüne ulaşılan en yüksek rakamdır. Zira, çok partili döneme geçildiği 1950-51’de 3 kadın ile % 0,61 gibi en düşük rakamla temsil edilen kadınlar, en son yapılan 1995 seçimlerinde de 13 kadın ile % 1,82 oranında Meclis’te yer almışlardır.
1935 Yılı Seçimlerinde TBMM’ne Seçilen İlk Kadın milletvekilleri şunlardır:[20]
Mebrure Gönenç(Afyonkarahisar): 1900’de İstanbul’da doğdu. 1919’da Arnavutköy Amerikan Koleji’nden mezun oldu Fransızca ve İngilizce bilen Gönenç bir süre Çamlıca Kız Lisesi ve Üsküdar Amerikan Koleji’nde dil hocalığı yaptı. Adana Belediyesine seçilen ilk kadın meclis üyesidir. Seçilmeden önce CHF’dan Mersin Belediye üyesiydi. Bir dönem milletvekilliği yaptı.
Hatı Çırpan(Satı Kadın- Ankara): 1890’da Kazan’da doğdu. Milli savaşta malûl olmuş bir askerin eşiydi. Beş çocuğu vardı. Çiftçilikle uğraşan Satı Kadın hususi eğitim gördü. Seçildiğinde Kazan Köyü muhtarıydı. Bir dönem milletvekilliği yaptı.
Türkan Örs Baştuğ (Antalya): 1900’de Üsküdar’da doğdu. İstanbul Darülfünunun Felsefe Şubesinden mezun oldu. Fransızca biliyordu. Uzmanlık alanı felsefe, sosyoloji ve eğitimdi. Üsküdar Kız Sanat Mektebinde müdürlük yaptı. Seçimden önce Feyziâti Lisesi Kız kısmı müdürlüğündeydi. İki dönem milletvekilliği yaptı.
Sabiha Gökçül Erbay (Balıkesir): 1900’da Bergama’da doğdu. İstanbul Kız Muallim Mektebinde ve Yüksek Kız Muallimin İhzari (hazırlık) kısmında okumuştur. İzmir Kız Muallim Mektebinde edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yapmıştır. Adana Lisesi ve İstanbul Erenköy Kız Lisesinde de öğretmenlik yapan Gökçül V. Dönemde Balıkesir, VI. ve VII. Dönemde ise Samsun milletvekili olmuştur. TBMM Başkanlık Divanı Katip üyeliğinde de bulunmuştur.
Şekibe İnsel (Bursa): 1886’da İstanbul’da doğdu. Ortaokul mezunuydu. Almanca biliyordu. Seçilmeden önce çiftçilikle uğraşıyordu. V. Dönemde milletvekiliydi.
Hatice Özgener (Çankırı): 1865’te Selanik’te doğdu. Rüşdiye ve hususi öğrenim gördü. Rumca bilen Özgener milletvekili olmadan önce Darüleytam Müdürlüğünden emekli bir maarifçiydi. 1936 ara seçiminde parlamentoya girdi.
Huriye Öniz Baha (Diyarbakır): 1887’de İstanbul’da doğdu. Tahsilini Londra Üniversitesi kadın kısmında Betford Kolej’de pedagoji eğitimi görerek tamamladı. İngilizce bilen Öniz İstanbul Kız Muallim Mektebi ile eski İnas İdadisinde pedagoji ve uygulama dersi ile ev idaresi derslerini okuttu. Balkan Harbinden sonra muhacirlere açılan kurslarda ders vermiş ve türlü hayır işlerinde çalışmış, Hilal-i Ahmer’in açtığı kursa giderek gönüllü hastabakıcı olmuştur. Milletvekili seçilmeden önce Türkçe öğretmenliği yapmaktaydı. Yeniköy Rum Mektebinde de öğretmenlik yapan Öniz, 1950’de vefat etti.
Fatma Memik (Edirne): 1903’te Safranbolu’da doğdu. İlköğrenimine Safranbolu’da başlayan Memik sekiz yaşında İstanbul’a geldi. Burada Beyazıt İnas numune Mektebi ile Bezm-iâlem Valide Sultan Mektebinde okuduktan sonra Tıbbiye’ye girdi. Tıbbiye’den 1929’da birincilikle mezun oldu ve Gureba Hastanesinde çalıştı. Dahiliye uzmanı olan Memik seçilmeden önce Gureba Hastanesi Poliklinik Şefi idi. V., VI., VII., Dönem Edirne Milletvekilliği yapan Memik 1991’de vefat etti.
Nakiye Elgün(Erzurum): 1882’de İstanbul’da doğdu.Kız Muallim Mektebi mezunu olan Elgün ,ülkemizin en eski eğitimcilerinden biri olarak biliniyor.İstanbul Kız Lisesi müdürü iken,1930’da İstanbul Şehir Meclisine ilk kadın üye olarak seçildi.Daimî Encümende üye olarak kaldı.3 dönem Erzurum milletvekilliği yaptı.
Fakihe Öymen (İstanbul): 1900’de İşkodra’da doğdu. Darülfünunun Coğrafya bölümünden mezun oldu. Fransızca bilen Öymen, Maarif ve Coğrafya uzmanıydı. Bursa Kız Muallim Mektebinde tarih ve coğrafya öğretmenliği ve Bursa Kız Lisesi Müdürlüğü yaptı. V., VI., VII. Dönem İstanbul, VIII. Dönem Ankara Milletvekilliği yapan Öymen, 1983’te vefat etti.
Ferruh Güpgüp (Kayseri): 1891’de Kayseri’de doğdu. Öğrenimi hususi olan Güpgüp Arapça biliyordu. Biçki dikişle de ilgilendi ve Kayseri CHF Vilâyet İdare Heyeti ile Belediye Meclisi üyeliğinde bulundu.
Bahire Bediş Morova Aydilek(Konya): 1897’de Bosna’da doğdu. Bolu orta mektebinden mezun oldu. Bolu Kız Sanat Okulu’nda resim öğretmenliği yaptı. Seçimden önce Bolu Belediye Meclisi üyesiydi. V. Dönemde milletvekilliği yaptı.
Mihri Bektaş (Malatya): 1895’de Bursa’da doğdu. Amerikan Kız Koleji Mezunuydu. Fransızca ve İngilizce biliyordu. Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yaptı ve CHF Kütüphane Encümenine seçildi. V., VI., VII. Dönemlerde Malatya Milletvekilliği yaptı.
Meliha Ulaş (Samsun): 1901de Sinop’ta doğdu. Darülfünun’un Edebiyat Şubesinden mezun oldu. Fransızca ve İngilizce biliyordu. İstanbul Kandilli Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği ile beş yıl Erzurum Kız Muallim Mektebinde başmuallimlik ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Seçilmeden önce Samsun Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. V. ve VI. Dönem Samsun Milletvekilliği yapan Ulaş 1942’de vefat etti.
Esma Nayman (Seyhan): 1899’da İstanbul’da doğdu. Lise mezunuydu. Fransızca, İngilizce ve Rumca biliyordu. Belediyecilik alanında uzmandı. Adana Belediye Meclisi üyeliğinde bulundu. Bir dönem milletvekilliği yapan Nayman 1967’de vefat etti.
Sabiha Görkey (Sivas): 1888’de Üsküdar’da doğdu. Üsküdar Kız Sanayi Mektebinden sonra Darülmuallimat’ı bitirdi. 1917’de Darülfünun’un Riyaziye Şubesinden mezun oldu. Fransızca bilen Görkey Kız Muallim Mektebi Müdür ve Muallimliklerinde bulundu. Seçilmeden önce Tokat orta mektebinde Riyaziye öğretmeniydi.
Seniha Hızal (Trabzon): 1897’de Adapazarı’nda doğdu. İlk öğrenimini İstanbul Fatih Rüşdiyesi’nde, orta öğrenimini Kız Sanat Mektebi’nde yüksek öğrenimini ise Darülfünun Fen Fakültesi’nde tamamladı. (1918) Fransızca bilen Hızal, Darülmuallimat ve Erenköy Kız Lisesi Müdürlüğü’nde bulunduktan sonra Maarif Umum Müfettişliği’ne tayin edildi. Kendisi Türkiye’de ilk kadın müfettiş olarak bilinmektedir. İstanbul Kız Muallim Mektebi Müdürlüğü ile Fevziye Lisesi Müdürlüğünde bulundu. Selçuk Kız Sanat Okulu’nda da öğretmenlik yaptı. Şişli’de açtığı ilk ve orta tahsilli Yeni Türkiye Özel Mektebi’nde müdürlük ve öğretmenlik yaptı.
Benal Nevzad İstar Arıman (İzmir): 1903’te İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de yaptı. 1921’de Paris Sorbonne Üniversitesi’nin Edebiyat bölümünden mezun oldu. Döndükten sonra Hilâliahmer ve Himaye-ietfal gibi yerlerde sosyal faaliyetlerde bulundu. CHF vilayet heyeti üyeliği de yapan Arıman, Fransızca ve Rumca biliyordu. Uzmanlık alanı belediyecilik, sosyoloji ve edebiyattı. İzmir Belediye üyeliği de yapan Arıman, V, VI.,VII., ve VIII. Dönemde İzmir Milletvekilliği yaptı. 1990’da vefat etti
Görüldüğü gibi seçilen kadınların bir kaçı istisna edilirse, büyük çoğunluğu eğitim ve kültür seviyeleri itibariyle oldukça yüksekti. Londra ve Paris Sorbonne mezunu olanların yanısıra, Darülfünun mezunu kadınlar çoğunluktaydı. İçlerinden biri köylü kadınların temsilcisi olarak Atatürk tarafından bizzat önerilen ve Ankara’nın tek kadın adayı olarak seçilen hususi eğitimli “Satı Kadın (Hatı Çırpan)” ile diğeri ortaokul mezunu olan ve çiftçilikle uğraşan Bursa mebusu Şekibe İnsel hariç tutulursa diğerleri en az lise ve yüksek okul mezunuydu. Seçilmeden önce siyasal deneyimi olanların yanısıra birkaç dil bilen eğitimci hanımlar çoğunluktaydı.Bunlardan beşi okul müdürü ,altısı Belediye Meclisi üyesi,ikisi çiftçi ikisi öğretmen,biri muhtar,biri doktor, biri de emekli eğitimciydi[21].Görüldüğü gibi bu dönemde seçilen kadınların %70’e yakını (11’i) yüksek öğrenimli eğitimcidir.
Türkiye nüfusunun yarısını oluşturan bir kesimin temsilcisi olarak Meclis’e giren kadınlar, temsilcisi oldukları hemcinslerinin oldukça üstünde bir eğitim ve kültür seviyesine sahip seçkin kimselerdi. Bu açıdan bakıldığında söz konusu kadınların diğer kadınları- özellikle kırsal kesimdekileri- ne dereceye kadar temsil ettikleri ya da onların sorunlarıyla nereye kadar ilgilenebilecekleri sorusu akla gelmektedir ki,bu ise ayrı bir inceleme konusunu teşkil etmektedir.
III.İlk Kadın MilletvekillerininV.Dönem(1935-39) TBMM’deki Çalışmaları
Milletvekili seçilen kadınların Meclis’teki çalışmalarının tesbit edilmesi,onların siyasal haklarını nasıl ve ne şekilde kullandıklarının ortaya konması açısından önemlidir.Bu tesbiti yapabilmek için ise,kadınların Meclis’teki çalışmalarına geçmeden, konuya ışık tutması açısından ;onların milletvekili seçilmeleri hakkındaki kanaatlerini,nasıl seçildiklerini ve daha da önemlisi milletvekili olarak kendilerini hangi konumda gördüklerini ortaya koymak yararlı olacaktır.
Bu konudaki bilgileri daha önce kendileri ile görüşülerek yapılan bir araştırmadan ve dönemin basınından öğrenmek mümkündür.Bu araştırma Tekeli’ye aittir.Tekeli araştırmasında ,milletvekili seçilen kadınların bazısının ,kendi iradelerinden ziyade Atatürk’ün isteği ile bu hakkın kendilerine verildiğini ve yine onun tercihi ziyade Atatürk’ün isteği ile bu hakkın kendilerine verildiğini ve yine onun tercihi üzerine Meclis’e girdiklerini, bazılarının ise seçilmelerini sürpriz olarak karşıladıklarını ortaya çıkarmıştır.Ayrıca kadınların çoğunluğunun kendilerinr milletin temsilcileri olarak görürken,çok azının ise, kadınların temsilcileri olduklarını ifade ettiklerini vurgulamaktadır[22]. Dönemin basın mensuplarının gözlemlerine göre ise, 1 Mart 1935’te çalışmalarına başlayan V.Dönem TBMM’ne katılan kadınların oldukça heyecanlı oldukları,Meclis’in arka sıralarına doğru oturdukları ve hepsinin gayet şık, başları açık, tayyörlü olarak geldikleri belirtilmektedir[23].
Böyle bir ortamda Meclis’e gelen kadınların ,buradaki çalışmalarının aynı heyecanla sürdüğünü söylemek abartılı olmaz. Bu hallerini Meclis’te çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarının içeriğinden öğrenmek mümkündür.Bu duruma bir örnek olması açısından yeni Hükümet Programının 7 Mart’ta okunmasından sonra,program hakkındaki görüşlerini belirtmek maksadıyla söz alan Erzurum milletvekili Nakiye Elgün’ün konuşması verilebilir. Elgün konuşmasında :’’Başbakanımız General İsmet İnönü’ye beyanı itimat eden arkadaşlar arasında bizim de bulunmamız ve bulunma onurunu bize vermiş olmanız itibariyle duyduğumuz heyecanı ifade için buraya gelmiş bulunuyorum(Alkışlar).Bugüne kadar Türk bütün olarak her sahada yan yana ,elele çalışmıştı.Fakat bugüne kadar Türk milletinin en yüksek, en onurlu bir mevkii olan burada ilk defa yer almış bir kadın saylav olmak itibariyle bunu verenlere karşı duyduğumuz hazzı ifade ederken yine bu büyük onurun içinde Türk Hükümetine itimat beyan eden arkadaşlar arasında bulunmak şerefinin bize verilmiş olmasından dolayı duyduğumuz sevinci ifade etmeye çalışırken belki söz bulamıyorum...Bize bu güzel günler ve güzel anları yaşatmış olan ta ilk gününden beri bize rehberlik eden Ulu Gazimiz Atatürk Hazretlerine büyük bir heyecan içinde olduğumdan memnu kelimeler kullanıyorum.Çünkü şu anda dünyada belki pek nadir olarak hissedilebilecek heyecan duyanlardan biriyim...’’[24] diyerek duygularını ifade etmiştir.Aynı duygu ve heyecanı İzmir Milletvekili Benal Arıman ile Seyhan Milletvekili Esma Nayman’da da görüyoruz. Atatürk’ün ölümü üzerine Meclis’te yaptığı konuşmasında Arıman,Türk kadınlarına kazandırdığı haklardan dolayı Atatürk’e olan minnettarlık duygularını belirtirken[25] Nayman da’’ Atatürk yalnız Türk milletini değil, o milleti yetiştiren Türk anasının da şerefini kurtardı.Türk kadınlığının ona minnettarlığı sonsuzdur...layık olduğu hakları Atatürk’ün büyük dehası ile kazanmış olan Türk kadını bütün milli görevlerini ifa için hazırdır...’’[26]sözleri ile aynı görüşleri paylaşmıştır. Bu örneklerden hareketle kadınların Meclis’teki çalışmaları gözden geçirilecek olursa, onların erkeklere oranla Meclis’e daha fazla devam ettikleri ,hemen bütün oturumları takip ettikleri ve en etkin olarak da bazı konularda söz aldıkları görülür.Dönemin Zabıt Cerideleri incelendiğinde dikkati çeken nokta, kadınların büyük bir çoğunluğunun ilgi alanlarına göre bir komisyonda (encümen) görev almalarıdır.Bazıları bu komisyonlarda katip üye olarak bulunmuştur.Kadınların görev aldığı komisyonlar şunlar: Hatı Çırpan Ziraat, Meliha Ulaş Arzuhal (katip üye), Fakihe Öymen Bütçe(katip üye), Sabiha Görkay ile Nakiye Elgün Dahiliye(katip üye), Esma Nayman İktisat, Seniha Hızal ile Türkan Başbuğ Maarif, Huriye Baha Öniz Maliye, Mebrure Gönenç Nafia, Fatma Memik Sıhhat ve İçtimai Muavenet, Ferruh Güpgüp ise Divan-ı Muhasebat komisyonlarında görev almışlardır[27].
Meclis’teki çalışmaları yakından takip eden kadınlar özellikle bütçe görüşmelerinde kanaatlerini belirten konuşmalar yaparlar.Bunlardan Ferruh Güpgüp ile Esma Nayman 1936 yılı ‘Muvazene-i Umumiye Kanunu’nun görüşülmesi esnasında[28] Meliha Ulaş 1937 yılı Maarif Vekaleti bütçesi ile ilgili olarak[29] , Mihri Bektaş Beden Terbiyesi Kanunu ile ilgili olarak birer konuşma yapmışlar[30]. Ayrıca Erzurum Milletvekili Nakiye Elgün 1938 yılı Maarif Bütçesi görüşmeleri esnasında Samsun Milletvekili Seniha Hızal ise Hariciye Vekâleti bütçesi ile ilgili olarak görüşlerini bildirmişlerdir[31]. Yine Ankara’da Tıp Fakültesinin kurulması hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi esnasında Huriye Öniz ile Dr.Fatma Memik söz alarak görüşlerini belirten kadınlar arasındadır[32].
Kadınların Meclis’te yaptıkları konuşmaların içeriği incelendiğinde daha çok eğitim ve sağlık konularının ağırlık taşıdığı dikkati çeker. Bu konulardaki önerileri, kızların eğitim seviyelerinin yükseltilmesi , sağlık sorunlarının halledilmesi ve özellikle küçük yaştaki çocukların sağlık, eğitim ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi doğrultusundadır. Ele alınan V.Dönemde en fazla söz alan milletvekilleri arasında Dr.Fatma Memik ile Nakiye Elgün yer alır.Benal Arıman,Meliha Ulaş, Huriye Öniz, Esma Nayman, Türkan Baştuğ, Ferruh Güpgüp, Seniha Hızal, Mihri Bektaş ise bir veya birkaç konuşma yapmışlardır.
Meclis’in yanısıra, bazı milletvekillerinin kendi seçim bölgelerindeki çalışmaları ve özellikle sahip oldukları meslekleriyle ilgili olarak etkinliklerde bulundukları bilinmektedir. Örneğin, Dr. Fatma Memik bir yandan seçim bölgesi olan Edirne’nin sorunlarıyla ilgilenirken, diğer yandan da Darülaceze ve Kızılay’ın Polikliniklerinde tıp mesleğinin uygulamalarını sürdürmeye devam ettiği belirtilir. [33]
Özetlemek gerekirse, Tekeli’nin de belirttiği gibi bu kadınları “hiç soru sormayan, sorun çıkarmayan uslu kadınlar” olarak nitelendirmek mümkün ise de[34], bunda hem ilk kez böyle bir görevle karşı karşıya gelmeleri ,hem de dönemin muhalefetsiz siyasal yapısı gözönüne alınırsa, onlardan başka türlü bir davranış beklemenin zorluğu kendiliğinden ortaya çıkar. .
SONUÇ
Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet’le devam eden’’batılılaşma” hareketleri çerçevesinde gerçekleştirilen düzenlemelerle; bir taraftan toplumdaki kadın erkek eşitsizliği ortadan kaldırılmaya çalışılırken, diğer taraftan da kadının toplumda layık olduğu yere gelmesi için gayret sarfedildi.Bu maksatla Cumhuriyet öncesi yapılan düzenlemelere ilave olarak, bu dönemde çıkarılan 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim alanında, 1926 tarihli Medeni Kanun ile sosyal ve hukukî alanlarda ve nihayet 1930 ve 1934 tarihlerindeki düzenlemelerle siyasal alanda getirilen hakların temelinde de sözkonusu çabaların yattığı söylenebilir. Zira, her iki dönemde de kadının konumu çağdaşlaşmanın ölçütü olarak görülmüştür. Cumhuriyet’le kadınlara tanınan siyasal haklarda, yeni rejimle kabul edilen ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesinin etkisi tartışılmaz. Hiç şüphesiz bu demokratikleşmenin de bir gereğiydi ve siyasal katılımın boyutlarını arttırması açısından da önemliydi. Burada –iddia edilenin aksine-kadınların siyasal haklarını hiçbir çaba sarfetmeden aldıklarını söylemek sanırız doğru olmaz. Batıdaki kadınların verdikleri mücadele örneğinde olmasa bile, Türk kadını siyasal hak talebini her fırsatta dile getirmiş ve sırası geldiğinde bu hakkını elde etmiştir. Ancak bu haklarını yeterince kullanamadığı konusu tartışılabilir. Bunda da ,toplumda yaygın bir kanaat olarak yerleşen siyasetin ‘erkek işi’ olması düşüncesi ile kadına yüklenen görevlerin daha çok ‘aile içi’ sorumluluklar çerçevesinde kalmasının etkileri fazladır.
Kadınların aktif siyasette başarılı olabilmeleri ve siyasal haklarının göstermelik olarak varolmaması ya da bir süs, bir aksesuar olarak Meclis’te yer almamaları için, sözkonusu yaygın kanaatlerin değişmesi ve kadını siyasetten alıkoyan yasal engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bunun için de seçilenlerin tümünün bu doğrultuda çaba sarfetmelerinde yarar vardır.
BİBLİYOGRAFYA
ADIVAR, Halide Edip, Türk’ün Ateşle İmtihanı, 6.bsk. İst. 1982.
AFETİNAN, A., Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, 4. Bsk. İst. 1982
ALTINDAL, Aytunç, Türkiye’de Kadın (Marksist Bir Yaklaşım), 3. Bsk. İst. 1980.
“Ankara’da Saylav Seçimi Başladı”, Ulus, 17 İlkkanun 1934.
ARAT,Yeşim,’’Türkiye’de Kadın Milletvekillerinin Değişen Siyasal Rolleri,1934-1980’’,Ekonomi ve İdari Bilimler Dergisi, C.1, Sayı:l,(Kış 1987),s.45-66.
ARIBURNU, Kemal, Milli Mücadele’de İstanbul Mitingleri, 2. Bsk. Ank. 1975.
AŞA, Emel, 1928’e Kadar Türk Kadın Mecmuaları, İ.Ü. Sosyal Bilimler Enst. Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisans Tezi, İst. 1989.
ATATÜRK’ün Söylev ve Demeçleri, c.II, Ank.1952.
CAKA, Cahit, Tarih Boyunca Harp ve Kadın, Ank. 1948.
CAPORAL, Bernard, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Ank. 1982.
ÇAHA, Ömer, Sivil Kadın, Türkiye’de Sivil Toplum ve Kadın, Türkçesi: Ertan Özensel, Konya 1996.
ÇAKIR, Serpil, II. Meşrutiyet’te Osmanlı Kadın Hareketi ve Kadınlar Dünyası Dergisi, İ.Ü. Sosyal Bilimler Enst. Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Doktora Tezi, İst. 1991.
ÇAKIR,Serpil,’’Siyasal Yaşama Katılım Mücadelesinde Türk Kadını’’, Kadınlar ve Siyasal Yaşam,İst.1991.
ÇAKIR, Serpil, “Osmanlı Kadın Dernekleri”, Toplum ve Bilim, Bahar 52, 1991.
DOĞRAMACI, Emel, Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü, Ank. 1989.
DÜSTUR, Tertip:3, Cilt:16, s.36.
ELGİN, Neriman (Der). Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkı Tanıyan 5.12.1934 tarihli ve 2598 sayılı Kanun ve TBMM Tutanakları, Ankara 1985.
ENGİNÜN, İnci, CUNBUR, Müjgan-ÖZDEMİR, Cahide, Milli Mücadele’de Türk Kadını, Ankara 1983.
EZHERCİ, İhsan, Türkiye Büyük Millet Meclisi (1920-1992) ve Osmanlı Meclisi Mebusanı (1877-1920), TBMM yay. Ank. 1992.
GÖKSEL, Burhan, “Atatürk ve Kadın Hakları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.1., Kasım 1984, Sayı:1, s.213-235.
GÖKSEL, Burhan, Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk, Ank. 1993.
GÜZEL, Şeymus, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Toplumsal Değişim ve Kadın”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c.3-4, s.858-876.
İLYASOĞLU, Aynur- İNSEL, Deniz, “Kadın Dergilerinin Evrimi” Türkiye’de Dergiler ve Ansiklopediler (1849-1984), İst. 1984, s.163-183.
İNAN, Rauf, “Atatürk ve Türk Kadını” X.Türk Tarih Kongresi, VI. Cilt. (22-26 Eylül 1986), Ankara 1994.
KORAY, Meryem, “Kadın Siyaset Kota”, Her yönüyle Türkiye’de Kadın Olgusu Yayına hazırlayan: Necla Arat, 2. Bsk. İst. 1995, s.199-244.
KURNAZ, Şefika, Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını 1839-1923, Ank. 19
MISIROĞLU, Aynur, Kuva-yı Milliye’nin Kadın Kahramanları, İst. 1976.
MUTLU, Kamile Şevki, “Türkiye’de Kadın Doktorlar”, 50. Yıl Armağanı, C.II, Erzurum 1974, s.85-150.
ORHONLU, Cengiz, “Türkiye’de Kadın Haklarının Kazanılması Meselesi”, Türk Kültürü, Sayı: 72, Ekim 1968.
ÖZBUDUN, Sibel, Türkiye’de Kadın Olmak, İst. 1994.
“Saylav Seçimi Yürüyor”, Ulus, 17 İlkkanun 1934.
TANSEL, Fevziye Abdullah, “Memleketimizde Gençler İçin Kurulan İlk Dernekler, Gazete ve Dergiler”, Belleten, LI/199, (Nisan 1987), s.281-304.
TAŞKIRAN, Tezer, Cumhuriyet’in 50. Yılında Türk Kadın Hakları, Ank. 1973.
TAŞKIRAN, Tezer, Women in Turkey, İst. 1976.
TEKELİ, Şirin, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, İst. 1982.
TEKELİ, Şirin, Kadınlar İçin Yazılar (1977-1987), İst. 1988.
TOPRAK, Zafer, “Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan Önce Kurulan Parti: Kadınlar Halk Fırkası”, Tarih ve Toplum, 51, Mart 1988.
TOPRAK, Zafer, “İttihat ve Terakki ve Teali-i Vatan Osmanlı Hanımlar Cemiyeti”, Toplum ve Bilim, Güz, 43-44, 1989.
TUNAYA, Tarık Zafer, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, 2. Bsk. İst. 1984.
“Türk Kadınlığı Sevinç ve Heyecan İçinde”, Cumhuriyet, 5,6 Birinci kanun 1934.
“Türk Kadınının Sevinci” Cumhuriyet, 7 Birinci kanun 1934.
“Türk Kadınlığının Zaferi Hariçte Derin Akisler Yaptı”, Cumhuriyet, 25 Birinci kanun 1934.
“Türk Kadınlığının Bayram Günü”, Ulus, 6,7 İlk kanun 1934.
TBMM Albümü (1902-1991), Ank. 1994.
TBMM Zabit Ceridesi, Devre:3, İçtima:IV, Cilt:28, , s.326-330.
TBMM Zabit Ceridesi, Devre:3, Cilt:17, İçtima 3, s.3-10.
TBMM Zabit Ceridesi, Devre:IV, Cilt:25, İçtima IV, s.82-84.
UNAT, Nermin Abadan, “The Legal Status of Turkish Women” Turkish Review Volume.1, Number: 6 Winter 1986.
[1] Kadının Osmanlı dönemindeki durumu için şu eserlere bakılabilir. Tezer Taşkıran, Cumhuriyetin 50.Yılında Türk Kadın Hakları, Ank.1973;A.Afetinan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, 4.bs. İst.1982;Emel Doğramacı, Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü, Ank. 1989; Şefika Kurnaz,Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını (1839-1923)Ank.1990.,
[2] Bu derneklerden bazıları şunlardır:-Osmanlı Kadınları Şefkat Cemiyet-i Hayriyesi (1324-1908).-Osmanlı Cemiyeti Hayriye-i Nisvaniye (1325-1909) Esirgeme Derneği (1325-1909), Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti, (1331-1915), Bkz. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I. 2.bs. İst. 1984. S.476-482; Serpil Çakır; “Osmanlı Kadın Dernekleri”, Toplum ve Bilim, Bahar, 52, 1991.
[3] Bu yayınlara, Kadınlar Dünyası, Hanımlar Âlemi, Kadın, Genç Kadın ve Türk Kadını gibi dergiler örnek olarak verilebilir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Emel Aşa, 1928’e Kadar Türk Kadın Mecmuaları, İ.Ü. Sosyal Bilimler Enst. Türk Dili ve Edebiyatı, Yüksek Lisans Tezi, İst. 1989. Serpil Çakır, II.Meşrutiyet’te Osmanlı Kadın Hareketi ve Kadınlar Dünyası Dergisi, İ.Ü.Sosyal Bilimler Enst. Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Doktora Tezi, 1991; Fevziye Abdullah Tansel, “Memleketimizde Gençler için Kurulan İlk Dernekler, Gazete ve Dergiler”, Belleten, LI/199 (Nisan 1987), s.281-304; Aynur İlyasoğlu-Deniz İnsel, “Kadın Dergilerinin Evrimi”, Türkiye’de Dergiler ve Ansiklopediler(1849-1984), İst. 1984. S.163-183; Ekrem Işın, “Tanzimat, Kadın ve Gündelik Hayat Tarih ve Toplum Mart 1988, Sayı: 51, c.9, s.22-27. Gülgün Bolat “Cumhuriyet Öncesi Kadın Dernekleri”, Atatürk ve Kadın Hakları, Ank. 1983. S.177-191.
[4] Türk kadınının Milli Mücadele’deki faaliyetleri için bkz. Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, 6.bsk., İst. 1982; Kemal Arıburnu, Milli Mücadele’de İstanbul Mitingleri, 2.bsk. Ank.1975; İnci Engingün-Müjgan Cunbur-Cahide Özdemir, Milli Mücadele’de Türk Kadını, Ank. 1983; Aynur Mısıroğlu, Kuva-yı Milliye’nin Kadın Kahramanları, İst.1976; Cahit Caka, Tarih Boyunca Harp ve Kadın, Ank. 1948; Afet İnan, a.g.e., s.102. vd.
[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: II, Ank. 1952, s.148.
[6] İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kadın hakları konusunda çeşitli çalışmalarda bulunduğu bilinmektedir. Tunaya, bu Cemiyetin 1908’de kurulduğu sanılan “Kadınlar Şubesi”nden bahsetmekle beraber hakkında fazla bilgi bulunamadığını da ifade etmektedir. a.g.e., s.480.
[7] Söz konusu tartışmalar için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre:I, Içtima:IV, Cilt:28, s.326-330.
[8] Fırka hakkında ayrıntılı bilgi için bkz, Zafer Toprak, “Cumhuriyet Halk Fırkasından Önce Kurulan Parti, Kadınlar Halk Fırkası”, Tarih ve Toplum, Sayı: 51, Mart 1988, Cilt: 9, s.30-31;aynı yazar,’’Türkiye’de Siyaset ve Kadın:Kadınlar Halk Fırkası’ndan‘Arsıulusal Kadınlar Birlrği’Kongresine (1923-1935)’’,İ.Ü.Kadın Araştırmaları Dergisi,Sayı:2,Yıl:1994,s.6-7; Nimet Ardıç, “Cumhuriyetten Sonra Kurulan Kadın Dernekler”, Atatürk ve Kadın Hakları, Ank. 1983, s.194-195; Ömer Çaha, Sivil Kadın, Türkiye’de Sivil Toplum ve Kadın, Türkçesi: Ertan Özensel, Konya 1996; s.116. l
[9] Serpil Çakır,’’Siyasal Yaşama Katılım Mücadelesinde Türk Kadını’’,Kadınlar ve Siyasal Yaşam, İst.1991,s.131-141;Toprak,’’Türkiye’de Siyaset...’’,s.6-7;Taşkıran,Cumhuriyet’in 50.Yılında..., s.123.
[10] Türk Yurdu, C.III, Numara:16,Şubat 1926 ,s.459; Bernard Caporal; Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Ank. 1982, s.687-706, Burhan Göksel, Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk, Ank.1993, s.165. vd. Taşkıran, a.g.e., s.100-128.
[11] Belediye Kanunu’ndaki değişiklik için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, C:17, Devre:3, İçtima: 3, s.3-10.
[12] 1934’teki değişiklik için bkz.TBMM Zabıt Ceridesi Devre:IV,İçtima:IV,Cilt:25,s.82-84; Düstur,Tertip:3,Cilt:16,s.36;
[13] Türkiye’de kadına tanınan siyasal haklar tarih bakımından bazı Avrupa ülkelerinden önce iken,bazı ülkelerden de sonradır.Diğer ülkelerdeki kadınların siyasal haklarını ne zaman kazandıklarına bir göz atılacak olursa şu tablo ile karşılaşılır. Türkiye’den sonra bu hakkı veren ülkeler:Japonya veFransa(1945), İtalya ve Belçika(1948), Yunanistan(1952),İsviçre (1971); Türkiye’den önce tanıyanlar ise,Yeni Zellanda(1893),Avusturalya(1902),SSCB (1918),ABD (1920), Moğolistan (1924), Almanya (1928), Ekvador (1929),İspanya (1931), Brezilya ve Tayland (1932), Uraguay ve Küba ise 1934’de Türkiye ile aynı tarihte kadınlara siyasal hakları ülkeler arasında yer alır. Bkz.Nermin Abadan Unat, ‘’The Legal Status of Turkish Women’’, Turkish Review,Volume:1,Number:6, Winter 1986, s.86.
[14] Meryem Koray “Kadın Siyaset Kota”, Her yönüyle Türkiye’de Kadın Olgusu, yayına hazırlayan: Necla Arat, 2.bsk., İst. 1995, s.195-244; Şirin Tekeli, “Türkiye’de Kadının Siyasal Hayattaki Yeri”, Türk Toplumunda Kadın, Derleyen: Nermin Abadan Unat, Ank. 1979, s.399. Türk kadınına siyasal hakların verilmesinde etkili olan faktörler hususunda değişik yorumlara rastlamak mümkündür. Bu yorumlardan biri ülkede tek parti olarak CHF’nin olmasının batıda Mustafa Kemal’i diktatörlükle suçlanmasına yol açtığı için, bu görüşü bertaraf etmek ve Türkiye’nin demokratikliğini ortaya koymak için hakların tanındığı (Çaha, a.g.e., s.114), diğeri ise, bu hakların ‘siyasal modernizasyon’ programının bir gereği olarak “zamanı geldiğinde” gerçekleştirilen bir süreç olarak değerlendiren görüştür. Sibel Özbudun, Türkiye’de Kadın Olmak, İst. 1994. S.16.
[15] Bu konudaki gelişmeler için bkz. “Türk Kadınlığı Sevinç ve Heyecan İçinde”, Cumhuriyet, 5. 6 Birinci Kanun 1934; “Türk Kadınının Sevinci”, Cumhuriyet , 7 Birinci Kanun 1934; “Türk Kadınlarının Zaferi Hariçte Derin Akisler Yaptı”, Cumhuriyet, 25 Birinci Kanun 1934, “Türk Kadınlığının Bayram Günü”, Ulus, 6,7, İlkkanun 1934; Ayşe Güpgüp, “Türk Kadınlığının Sesi”, Ulus, 5 Sonkanun 1935.
[16] Cumhuriyet, 8 Birinci Kanun 1934; Ulus, 7 İlkkanun 1934.
[17] 8 Şubat 1935’te yapılan seçimlerle ilgili olarak gerçekleştirilen ön hazırlıklar ,Müntehib-i Sani - (ikinci seçmen) seçimleri, adayların tespiti ve illere göre dağılımı ile seçimlerin sonuçlarına ilişkin gelişmeler için bkz. Cumhuriyet, 18 İkincikanun 1935; aynı gazete, 3,4,5,6,7,8 Şubat 1935; “Saylav Seçimi Dün Bitti”, Cumhuriyet, 9 Şubat 1935; “Ankara’da Saylav Seçimi Başladı”, Ulus, 9 İlkkanun 1934; aynı gazete, 18,20,21,22 Sonkanun 1935 ve 3,5,8,9 Şubat 1935. “Saylav Seçimi Yürüyor”, Ulus 17 İlkkanun 1934; Son Posta ve Kurun (Vakit) 4,5,6,8,9 Şubat 1935; Milliyet, 15,21,22,24 İkincikanun 1935 ve 4,5,6,9 Şubat 1935.
[18] Afet İnan, a.g.e, s.196; Rauf İnan, “Atatürk ve Türk Kadını”, X. Türk Tarih Kongresi, VI. Cilt, 22-26 Eylül 1986, Ank. 1994, s.2957; Aytunç Altındal,Türkiye’de Kadın (Marksist Bir Yaklaşım), 3.bsk., İst. 1980, s.160; Neriman Elgin (der.), Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkı Tanıyan 5.12.1934 tarihli ve 2598 Sayılı Kanun ve TBMM Tutanakları, Ank. 1985, s.6; Burhan Göksel, Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk, Ank. 1993, s.168; aynı yazar, “Atatürk ve Kadın Hakları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1984, Sayı: 1, s.213-235; Tezer Taşkıran, Women in Turkey, İst. 1976, s.77; Şirin Tekeli, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, İst 1982, s.217; Tekeli bir başka araştırmasında Atatürk’ün tek parti listelerinden 17 kadını aday gösterdiğini yazar. Kadınlar İçin Yazılar, (1977-1987), İst. 1988, s.299;İhsan Ezherli ise 1935’te Meclise 17 kadının seçildiğini yazmasına karşın ara seçimde parlamentoya giren Hatice Özgenel’i atlayarak 5.dönemde 17 kadın mebustan bahseder. Dolayısıyla Mecliste yer alan kadın oranının %3.8 olarak verir. Bkz. Ezherli, Türkiye Büyük Millet Meclisi (1920-1992) ve Osmanlı Meclisi Mebusanı (1877-1920), TBMM Yay. Ank. 1992, s.149.
[19] 12 Ocak 1936’da yapılan Ara Seçimi ve Sonuçları için bkz. Ulus, 13 Sonkanun 1936; Son Posta, 13 İkincikanun 1936; Vatan, İkdam, Cumhuriyet, 13 Kanunusani 1936.
[20] Kadınlar hakkındaki bu bilgiler çeşitli kaynakların karşılaştırılmasıyla derlenmiştir.Bkz.TBMM Albümü,(1920-1991),Ank.1994,s.98-112; TBMM Arşivi, milletvekillerine ait özlük dosyaları,T.C.Parlamenterleri Ansiklopedisi,23Nisan 1920-6 Kasım 1983,Yankı-Pamukbank yay.;5-6 Şubat 1935 tarihli Cumhuriyet, Milliyet, Kurun(Vakit), Son Posta Gazeteleri,TBMM Kütüphane ve Dokümantasyon Müdürlüğü Araştırma servisinden alınan bilgiler.
[21] Kadınların siyasetteki rolleri için bkz. Yeşim Arat, ‘’Türkiye’de Kadın Milletvekillerinin Değişen siyasal rolleri,1934-1980’’,Ekonomi ve İdari Bilimler Dergisi Cilt:1,Sayı:1,(Kış 1987) ,s.45-66.
[22] Tekeli, Kadınlar ve Siyasal... s.286.
[23] 2 Mart 1935 tarihli Ulus,Kurun(Vakit),Son Posta,Milliyet ve Cumhuriyet Gazeteleri
[24] TBMM Yıllık ,Devre :V, s.345-346.
[25] A.g.e.,Devre:V,İçtima:4,s.222.
[26] A.g.e. s.228.
[27] Bu bilgiler TBMM Kütüphane ve Dokümantasyon Müdürlüğü, Araştırma Servisinden elde edilmiştir.
[28] TBMM Zabıt Ceridesi, C.11,s.236-237,332
[29] a.g.e.,C.18,s.252.
[30] a.g.e., C.26, s.487. a.g.e., c.25, s.214, 265.
[31] a.g.e., C.25, s.214, 265.
[32] a.g.e.,C.19, s.40-4l.
[33] Kâmile Şevki Mutlu, “Türkiye’de Kadın Doktorlar”, 50.Yıl Armağanı, C.II, Erzurum, 1974, s.85-100.
[34] Tekeli ,Kadınlar İçin Yazılar...s.300.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)
















