28 Ocak 2011 Cuma

Yakın Dönem Tarihini İnceleme Metodları

Fatma ACUN
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi
Sayı 42 (Kasım 1998), 717-756
e-tarih.org Sitesi



Yakın dönem tarihi, geçmiş dönem tarihinden belirgin farklı özelliklere sahip bir çalışma sahasıdır. Bunun farkında olan tarihçiler, ya dönemden tamamen uzak durarak işi diğer sosyal bilimlere (siyaset bilimleri, sosyoloji, ekonomi vs.) bırakmakta, yada geçmiş dönemlerin çalışma metotlarını yakın döneme uygulamakta, bu durumda da yetersiz kalmaktadır. Günümüz tarihçiliğindeki "bugün için tarih yazma" pragmatik amacını göz önüne alırsak, tarihçilerin tavırlarını değiştirme gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkar. Bu makale, tarihi düşünce ve çalışma disiplininin, yakın dönem dünyasına uygulanıp uygulanamayacağı sorusuna cevap aramaktadır. Konu karşılaştırma yoluyla ele alınmış, geçmiş ve yakın dönem tarihi arasındaki farklar yakın dönem tarihçisi, olayları ve kaynakları, ve inceleme metodu bağlamlarında tartışılmıştır. Bu suretle bir yandan, yakın dönem tarihinin, geçmiş tarihten farklı olarak, nitelikleri daha belirgin hale gelirken, diğer yandan, yakın dönemin diğer sahalardan farkı ortaya çıkmıştır. Beliren bir başka nokta da, yakın dönem tarihinin geçici niteliğidir. Bütün bu nitelikler ve farklılıklar, yakın dönemi kendi başına bir çalışma sahası yapmaktadır, fakat bu arada, yakın dönemi çalışmak için diğer sosyal bilimler ile işbirliği gereği hasıl olmuştur. Yakın dönemin kendine has sınırlamaları ile birlikte disiplinler arası bir metotla çalışılabileceği sonucuna varılmıştır.


Yabancı dillerden yapılan tercümeler hariç tutulursa, Türkiye'de tarih metodolojisi konusunda çalışmalar maalesef az sayıdadır. Yakın dönem tarihi söz konusu olduğunda ise bunun yokluğa dönüştüğünü söylemek abartılı olmayacaktır. İşte bu makale, bu eksikliği gidermek ve yakın dönem tarihi çalışacak olanlara bir başlangıç noktası sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır.[1] Ayrıca ümit ediyoruz ki, makale yakın dönem tarihinin nasıl yazıldığı konusunda bilgi vermek suretiyle, bu dönem tarihi okuyucularının, okudukları eserleri eleştirel gözle değerlendirmelerine yardımcı olacaktır.

Tarih metodolojisinin zaman içinde gelişme ve olgunlaşması bir kaç evrede ele alınabilir. 19. yüzyıla kadar olan ilk evrede, tarih bir olaylar dizisi olarak görülmüş ve geçmişte neler olduğunun bilinmesi ve bunların gelecek nesillere aktarılması, tarihle uğraşmanın asıl amacını oluşturmuştu. 19. yüzyılla birlikte başlayan ikinci evrede, tarihçiler, tarihi olgularla çalışmayı genellikle doyurucu bulmuş ancak, olgular üzerine sorular sorma ve bunlara cevap aramanın gereksiz hatta kötü bir şey olduğunu düşünmüşlerdi. "Tarihteki anlam"ın, tarihte saklı ve kendiliğinden belli olduğuna inanıyor ve bir tarih felsefesine sahip olma gereğini kabul etmiyorlardı. Tarihte olguların başı çekmesine ilk meydan okuma bu yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşti ve 20. yüzyıla gelindiğinde, "tarihteki anlam"ın, tarih felsefesi yoluyla kavranılabileceğine inanan bir kısım tarihçiler, tarih ve tarihçinin yaptığı işi temelinden sorgulamaya başladılar. Bu üçüncü ve sonuncu evrede, tarihin ne olduğu, tarihçi ve olguları tartışıldıkça tarihin değişik tanımları yapıldı. Bunlardan en yaygın kabul gören E.H. Carr'ın tanımına göre tarih, "tarihçi ile olguları arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bugün ile geçmiş arasında bitmez bir  diyalogdur".[2]  Bu tanıma baktığımızda şu üç unsurun öne çıktığını görüyoruz: 1- Tarihi yazan kişi, yani tarihçi; 2- Tarihin konusu olan olay ve olgular ve bunların kaydedildiği kaynaklar; 3- Tarihçinin olguları (verileri) sorgulamada kullandığı metotlar. Bu çalışma da, bu üç unsur etrafında yapılandırılmıştır.

Makalenin bundan sonraki kısmında bu unsurlardan her biri yakın dönem tarihi açısından ele alınmaktadır. Bu yapılırken, büyük ölçüde yakın dönem tarihi "hakiki" tarih ile karşılaştırılmakta, farklılıkları teşhis etme yoluyla yakın dönem tarihi, tarihçisi, olayları ve kaynaklarının ayırıcı özellikleri daha net olarak ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Yakın dönem incelenirken kullanılan metotlara ve bu çerçevede de, bu dönem tarihinin diğer disiplinlerle olan ilişkisine yer verilmektedir. Tarihin diğer sosyal bilimlerle örtüşmesinin en yoğun ve geniş şekilde yakın dönemde gerçekleştiği göz önünde bulundurularak, tarihin kapsadığı alan belirlenmeye çalışılmaktadır. Sonuç kısmında ise yakın dönem tarihinin, tarihin bir türü olarak ne dereceye kadar ve ne şekilde çalışılabileceği hakkında bir değerlendirme yapılmaktadır.

Tabii burada ilk önce ele alınacak temel soru "yakın dönem tarihi deyince ne anlıyoruz?" olacaktır.

YAKIN DÖNEM TARİHİNİN TANIMI
Bu kısımda, yakın dönem tarihinin hangi zaman kesiti ile ilgilendiğini ve bu dönemi diğer dönemlerden ve çalışma sahalarından, özellikle de hakiki tarih[3]3   ve siyaset bilimlerinden, ayıran özelliklerin neler olduğunu tartışılarak, yakın dönem tarihinin kullanılabilir bir tanımı geliştirilmeye çalışacaktır.

Yakın zamanın, şimdiki ve geçmiş zamandan farklı olarak, ne zaman başladığını ve ne zaman bittiğini kesin olarak belirleyebilir miyiz? Bu biraz tartışmalı görünüyor. Yaşlı insanların hatıraları 1930'lu yıllara kadar uzanabilir, fakat üniversitede okuyan bir öğrenci için, II. Dünya Savaşı, kitaplardan öğrendiği tarihtir. Bazı tarihçiler 19. yüzyılın bile tarih adını alamayacak kadar bizden uzak olmadığını söylerken, çağdaş dünya ile ilgilenenler, her çalışmanın yaşadığımız güne kadar uzanması gerektiği görüşündedirler. Bu fikir ayrılıkları, tanımlarda kullanılan farklı kriterlerden doğmaktadır. Örneğin G. Barraclough, yakın dönemi, yeni problemler açısından görür ve günümüz dünyasındaki problemlerin ilk kez ortaya çıktığı zamanda,1890'larda, başlatır.[4]  Buna karşın, konuya uygarlıklar açısından yaklaşan F. Braudel'in yakın değil, şimdiki zamanı çok geniştir. Ona göre: "Şimdiki zamanı, kendi hayatımızın  ölçeğinde, şu çok ince, önemsiz gündelik zaman dilimleri halinde yargılamayalım. Uygarlıklar ve hatta tüm ortaklaşa inşalar ölçeğinde, onları anlamak ve kavramak için başka ölçüler kullanmak gerekir. Bugünün uygarlığının şimdiki zamanı, şafağı 18. yüzyılda ortaya çıkan ve gecesi henüz yakın olmayan şu muazzam zaman kitlesidir. Dünya 1750'lere doğru çok sayıda uygarlığı ile birlikte bir dizi alt üst oluşun, zincirleme felaketlerin zincirleme felaketlerin (bunlara sadece Batı uygarlığı maruz kalmamıştır) içine girmiştir. Bugün hala bu sürecin içindeyiz"[5]. Braudel in sosyal tarih anlayışının en belirgin özelliklerinden birinin, olayları uzun dönemde incelemek olduğu düşünülürse, iki yüz elli yılı kapsayan şimdiki zaman tanımını yadırgamamak gerekir. Bu tanım aslında, hemen yukarıda verdiğimiz Barraclough'un tanımıyla örtüşmektedir. Bir başka, daha alışılmış tanım ise yakın dönemi tarihçinin yaşadığı dönem olarak belirler.
...

YAKIN DÖNEM TARİHİNİ İNCELEME METOTLARI
19. yüzyılda yaşadığı altın çağdan sonra tarih 20. yüzyılda gerileme dönemine girmişti. Bunun asıl nedeni,19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında Avrupa toplumunun baştan aşağı değişmesi idi: endüstrileşme bütün Avrupa kıtasına yayıldı. Endüstrileşme bilimsel keşiflere bağlı olduğu için tabii bilimler destek kazandı. Sosyoloji, ekonomi, psikoloji gibi, endüstri toplumunun problemleri ile ilgili sahalara giderek artan ilgi doğdu. Tarih artık, sosyal dünyanın yapısını ve gelişmesini belirleyen güçlerin araştırılmasıyla ilgilenen tek bilim olmaktan çıktı. I. Dünya Savaşı ile dünyanın merkezi Avrupa'dan Amerika'ya kaymış, hemen ardından gelen II. Dünya Savaşı ise insanlığın yeryüzündeki varlığını tehlikeye düşürmüştü. Yarın veya öbür gün birisi düğmeye basabilir (atom bombası kastediliyor), bütün insanlığı yok edebilirdi. Bütün bu sarsıcı değişmeler tarihçiye, hızla gelişen olayları tarihi bir kontekste koyma işini yükledi.[38]  Tarihçi bu yükün altından,19. yüzyılın metotlarını kullanarak kalkamazdı, değişmeliydi, açılmalıydı. Tarihin diğer sosyal bilimlere açılması, istatistik metotlarını kullanması ve son olarak da bilgisayardan faydalanması değişme yönünde gösterilen çabalardan oldu.[39]

Değişme yönünde gösterilen çabalardan bir diğeri de günümüzün problemlerinden yola çıkarak geçmişin çalışılması oldu. Böylece bugüncülük, prensentizm, denen, tarihi bugüne faydalı olacak, bugünün sorunlarına ışık tutacak şekilde çalışma anlayışı doğdu. Bu anlayış, tarihi geçmişten başlayarak günümüze doğru çalışma geleneksel metodu yerine, günümüzden başlayarak geçmişe doğru çalışma metodunu (retrospektif metot) getirdi. Bu da, günümüze fazla yaklaşmayan tarihin sahasının uzak geçmişten günümüze doğru çekilmesine vesile olarak, tarihçilerin yakın dönemlerle ilgilenmesini sağladı. Günümüz için tarih yazmanın, günümüzün tarihini, yani yakın dönem tarihini yazmaya en önemli katkısı belki de, bu dönemi çalışmaya çekmek oldu. Günümüzün sorunları ile ilgilenen ve çözümü için diğer sosyal bilimlerle ortaklaşa çalışmayı gerektiren bu akım, tabii ki yakın dönemin konusunu ve çalışma sahasını da belirledi. Daha önce hiç tecrübe etmediği şekilde birbirine bağımlı hale gelen dünya toplumlarının karmaşık sorunlarını çözmek ancak bu yolla mümkün görünüyordu. Bu nedenle yakın dönem tarihinin konusu, yakın dönem dünyası oldu. Bu dünyada sosyoloji, ekonomi, politika, psikoloji, kısaca her şey vardır. Tarih eğer yakın dönemi çalışacaksa, kendi grubundaki diğer sosyal bilimlerden faydalanmak ve müşterek çalışma alanları geliştirmek zorunda idi. O zaman da ortaya bi sorun çıkıyordu: kendisi gibi yakın dönem toplumunu çalışan diğer sosyal bilimlerle tarihin konularının örtüşmesi. Bu örtüşme en fazla politik bilimlerde görüldü. Bazı siyaset bilimcilerinin emekli olduktan sonra kendilerini hükümet tarihçileri olarak tanıtmaları, siyaset bilimleri ile tarih arasındaki sınırın karışmasının bir ifadesi idi. Siyaset bilimleri ve yakın dönem tarihi birbiriyle iç içedir. Siyaset bilimlerinin asıl ilgi sahası hükümet ve politikadır. Siyaset bilimleri, günü birlik politik gelişmelerle yakın dönem tarihinden daha fazla ilgilenir, kavramları metotları ve ilgi sahası itibarıyla yakın dönem tarihinden farklıdır. Ancak bütün bu farklılıklar ve sınırlamaların, siyaset bilimlerinin yakın dönem tarihinden farkını açıkça ortaya koyduğunu söyleyemeyiz.[40] Günlük siyasetin, aradan bir süre geçtikten sonra siyasi tarihe dönüşeceği gerçeği, her iki sahanın iç içe olduğunu ve aralarındaki farkları teşhis etmenin pek de kolay olmadığını gösterir. Aradaki farklar teşhis edildiğinde bile, siyaset bilimlerinin günlük politika, politik düşünce ve teoriler ile ilgilenmesi, yakın dönem tarihi için ise bu konuların odak noktası olmaması durumu dışında ortaya kesin bir ayrım çıkmamaktadır. Bu ayrım da görüldüğü gibi, kesin ve yapısal bir ayrım değildir. Yazılı tarihin büyük bir kısmının siyasi tarih olması, tarih ile siyaset bilimleri arasındaki sınırların, tahmin edildiğinden çok daha belirsiz olduğunu göstermektedir.


...

Makalenin tamami icin tiklayiniz.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Aydınlanmacılık, Toplum Düşüncesi ve Karl Marx

DOĞAN GÖÇMEN

"Aydınlanmacılık, insanın taksiratlı reşit olmayan durumunun son bulmasıdır. Reşit olmamak, başkalarının güdümü olmadan aklını kullanamama beceriksizliğidir. Reşit olmama durumunun taksiratlı olmasının nedeni, aklın kusurundan değil ama birisinin kendi aklını kullanmasında yeterince kararlılık ve cesaret gösterememesidir. Bundan dolayı aydınlatmacılığın şiarı, sapere aude! yani "kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol" dur."

Immanuel Kant

"Din, doğaya bakış, toplum, devlet düzeni, her şey en acımasız eleştiriye tabi tutulmuştur; her şey aklın mahkemesi karşısında ya varlığını gerekçelendirmeli veya varlığına son vermelidir. Düşünen akıl her şeyin tek ölçüsü olarak kabul edildi. O devir Hegel‘in deyimiyle her şeyin tersine çevirildiği çağdı."

Friedrich Engels


Aydınlanmacılık Nedir?

Aydınlanmacılığın İngilizce karşılığı Enlightenment, Almanca karşılığı ise Aufklärung dur. Aydınlanmacılığın bu iki dildeki karşılığı arasında birisi daha çok pratiği, diğeri ise daha çok teoriyi çağrıştıran ama birbirini tamamlayan önemli bir fark olduğu kanısındayım. Enlightenment sanki yürünen uzun veya kısa ama karanlık bir yolun engebelerinin ve dolambaçlarının görülebilmesi için ışıklandırma eylemiymiş gibi bir duygu uyandırıyor. Aufklärung ise daha çok önünüzde duran bir durum veya bir şey hakkında etraflı bilgi edinip öğrenme ve bilgilendirme eylemidir. Belki bu farktan dolayı Ġngiliz, Fransız ve Alman aydınları arasında bir karşılaştırma yapıldığı zaman, İngiliz ve Fransızların politik sistemlerini devrimci yoldan değiştirirken, Almanların düşünceyi devrimcileştirdiği (Heinrich Heine) söylenir. Bu fark Aydınlanmacılığın birbirini tamamlayan iki boyutunu vurgular.

Aydınlanmacılık her şeyden önce bir dünya görüşüdür; bünyesinde oldukça farklı hatta birbiriyle çatışan görüşleri içerse de, ekonomi ve sosyoloji, devlet ve politika, felsefe ve tarih anlayışı gibi bazı temel konularda feodal, teokratik toplum ve dünya görüşünün karşısında genel bir bütünlük arzeder; amaAydınlanmacılık aynı zamanda bir toplumsal harekettir. Ona bu özelliği kazandıran, onun ileriye dönük ortak bir amaç etrafında insanları harekete geçirip düşüncelerini toplumsal güce dönüştürmüş olmasıdır. O halde, Aydınlanmacılık, sanıldığı gibi sadece bir felsefe ve edebiyat, kısacası bir düşünce akımı değildir, aynı zamanda feodal Ancien Régime'i aşmayı amaçlayan köklü ve kapsamlı yeni bir dünya ve toplum görüşüdür.

Aydınlanmacılığın toplum düşüncesinin yeniliği, onun gelişim ve ilerleme, eşitlik ve uyum arayışından kaynaklanmaktadır. Yani bir taraftan bireylerin farklı bireysel amaçları ve çıkarları arasında uyum sağlanması, diğer taraftan özerkleşen hatta özgürleşen ama sosyal bir varlık olan bireyin çıkarlarıyla toplumun genel ihtiyaçları ve çıkarları arasında hüküm süren göreli çelişkinin ortadan kaldırılmasıdır. Düşüncede henüz toplum ve devlet ayrışmasının söz konusu olmadığı kabul edilse bile, bu iki kurum birbirinin tamamlayıcısı olarak görüldüğü için, her iki kurum birbiriyle uyumlu hale getirilmelidir. Toplumda genel güvenliğin, yani dirlik ve düzenin sağlanması için devlete ihtiyaç vardır, ama onun bu görevi yerine getirebilmesi için tekelleştirdiği şiddet uygulama yetkisinin toplumu tehdit eder duruma gelmemesi için bazı önlemler alınarak sınırlandırılması gerekmektedir.

John Locke'a göre devlet toplumu tehdit edip, bireylerin özgürlüğün kısıtlamaya, onların hayatını tehdit etmeye başlarsa, halkın devlete karşı direniş göstermesi doğal bir haktır. Diğer yandan, bir varlık olarak insan ile doğa arasında uyum sağlanmalıdır. Doğa bilinmez ve anlaşılmaz yani açıklanamaz doğaüstü güçlerin hâkim olduğu bir alan değildir. Doğa, insanın keşfedip açıklayabileceği kendine özgü iç yasaları olan, keşfedilip açıklanabildiği oranda da insan yaşamıyla uyumlu duruma getirilebilir bir alandır.

Tarih, bilinenin basit bir tekrarından yani tarihsizlikten ibaret değildir; tersine, doğanın olduğu gibi toplumun da bir tarihi vardır. Eskinin evrimle ya da devrimle sürekli olarak aşıldığı, yerine daha ileri sistemlerin konduğu, geri sıçramaların hatta geri dönüşlerin yaşanmasına karşın sürekli olarak basitten daha ayrıntılı örgütlenmeyi gerekli kılan gelişkine, iyiye, güzele doğru ilerleyen, kelimenin gerçek anlamıyla zor ve karmaşık bir gelişmedir. Aydınlanmacılığın bu tarih kavrayışı, eskinin kendisini hep yenilediğine dair antik Yunan ve ortaçağ tarih anlayışının eleştirisi olarak geliştirilmiştir. Bu nedenle Rousseau'nun, 1762 yılında yayınlanan Toplum Sözleşmesi ya da "Siyaset Hukuk İlkeleri" adlı eserinde Aristoteles'i eleştirmesi bir rastlantı değildir: "doğal bir kölelik durumundan söz ediliyorsa eğer bunun nedeni doğaya aykırı bir köleliktir. İlk köleler güç kullanılarak köle yapılmıştır, köleliklerinin sürmesinin nedeni korkaklıklarıdır.“ Rousseau, bu belirlemesiyle, hiçbir toplumsal sistemin kalıcı olmadığını, dolayısıyla hüküm süren toplumsal ilişkilerin de kalıcı olamayacağını vurgulamak istemektedir.

Aydınlanmacılık, toplumların gelişmişlik düzeyine, kültürel özelliklerine, entelektüel ve tarihsel geleneklerine göre biçimler alarak, değişerek öncelikli olarak Avrupa kıtasına oradan da bütün dünyaya yayılmış toplumsal bir harekettir. Server Tanilli'nin ünlü ingiliz tarihçisi Christopher Hill ile uyum içinde belirttiği gibi, on yedinci yüzyıl ingiliz burjuva devrimleri, " yalnız İngiltere çapında değil, bütün bir tarih” çapında olan bir olaydır, ortaçağ karanlığının bitişinin, modern çağın başlangıcının, yani Aydınlanmanın başlangıcının habercisidir. Bu önemli tarihsel olay, 1789 büyük Fransız devrimiyle birlikte Aydınlanmacılığın evrenselleşmesinin ve klasikleşmesinin kaynağı olmuştur. İngiliz devrimlerini hazırlayan düşünceler ve bunların saltanat karşısında elde ettiği politik hak ve özgürlükler, yaklaşık yüz yıl sonra Amerikan bağımsızlığının ve büyük Fransız devriminin hem düşünsel hem de politik ilham kaynağı olmuştur.

Eğer İngiliz burjuva devrimi başlangıç olarak alınırsa üzerinden üç yüz yılı aşkın bir zaman, Aydınlanmacılığın toplum düşüncelerinin ve politik hedeflerinin daha klasik bir örneği olarak kabul edilen Fransız devrimi ölçü olarak kabul edilirse üzerinden iki yüz yılı aşkın bir zaman geçmiştir. Bu nedenle çağımızda insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlara cevaplar bulabilmek için Aydınlanmacılığın toplum düşüncesini tartışırken izlenecek yöntem son derece önemlidir. Örneğin Aydınlanmacılığın toplum düşüncesi herhangi bir eleştiriye tabi tutulmadan, önüne koyduğu hedefler ile ortaya çıkan sonuçlar karşılaştırılmadan, bu hedeflerin yeniden anlatılması fazla bir anlam taşımayacaktır. Eleştiri hiç kuşkusuz vazgeçilmez araçlardan biridir, ancak eleştiri geliştirilirken izlenecek yöntem ve belirlenen amaç önemlidir.

Aydınlanmacılığın eleştirisine ilişkin izlenecek yöntem ve amaç konusunda kabaca iki eğilimden bahsetmek mümkün: Yeninin karşısında şaşkınlığa düşen ve "eski iyi zamanlara", değiştirilemez politik istikrara yeniden dönmek isteyen romantizm ve düşüncelerini hem Aydınlanmacılığın açmazlarını hem de romantizmi eleştirerek formüle eden ve yönünü geriye değil geleceğe çevirmiş, Aydınlanmacılığın yani burjuva toplumunun çelişkilerini aşarak yeni daha uygar bir toplum kurmayı amaçlayan Marksizm.

Aydınlanmacılığın Nietzsche'den esinlenen hedefsiz postmodernist eleştirisi, içinde birçok bakımdan romantizmin izlerini taşımaktadır ve mevcut düzenin sınırlarını aşamadığı gibi onun birçok bakımdan açıkça savunucusudur da. Son yıllarda sosyalizmin dolayısıyla ilerlemeci düşüncenin peş peşe aldığı ağır yenilgilerden dolayı, Marksizm kitlesel etki bakımından gerilemiş durumdadır. Kendisini yeni biçimlerde belli eden romantizm, Marksizmin zayıflamasına paralel olarak güç kazanmaya başlamıştır. Bu kendiliğinden anlaşılır, çünkü Aydınlanmacılığın kazanımlarını ortadan kaldırmak için, onun açmazlarını eleştiren fakat tarihsel kazanımlarını korumak isteyen Marksist eleştirinin de zayıflatılması, hatta mümkünse ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu nedenle, Aydınlanmacılığa ilişkin tüm tartışmalarda Marx dikkate alınmak zorundadır. Ancak Marx'ın ciddiye alınmak zorunda oluşunun tek nedeni bu değildir. Onu dikkate alınmak zorunda kılan diğer neden, Marx'ın aynı zamanda burjuva toplumunun karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin yapılan tartışmalarda en temel sorunların üzerine eğilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bugün Marx'ı göz ardı ederek tek bir ciddi bilimsel, felsefi, siyasi ya da toplumsal sorunun aklı başında, ciddi ve anlamlı tartışılması mümkün değildir.

Bunun en iyi örneği toplumsal eşitsizliğin eleştirisidir. Bütün eşitsizliklerin temelinde, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklanan toplumun sınıflara ayrılmış olmasının yattığı, dolayısıyla toplumdaki eşitsizliklerin ortadan kalkması için üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyetin sağlanması gerektiği düşüncesi yeni değildir. Bu düşünce değişik biçimlerde Marx'tan çok önce savunulmuştur, ancak bu düşüncenin bilimsel olarak gerekçelendirilmesi ve uygulanır kılınabilmesi için mümkün yollarının gösterilmesi ilk olarak Marx tarafından gerçekleştirilmiştir. Marx burjuva toplumunun temel sorunlarına eğildiği, bunları bilimsel olarak açıkladığı ve mümkün olabilecek alternatif önerileri geliştirdiği için, kendini sürekli yenileyen Hegel diyalektiği gibi canlı kalmaktadır. Bu nedenle, bu yazımın konusu Aydınlanmacılığın toplum düşüncesi ve Marx'tır.

İnsanın Doğası ve Toplum Düşüncesi 
Büyük düşünür Immanuel Kant'ın Aydınlanmacılığın şiarı, sapere aude! yani "kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol" diye yazmasının nedeni, o yıllarda özellikle Prusya ve diğer Alman krallıklarında entelektüeller arasında Fransız devrimine ilişkin yoğun tartışmalarda ortaya atılan bir soruya, Fransız devrimine ideolojik dayanak oluşturan Aydınlanmacılık düşüncesinin ne olduğu sorusuna cevap vermektir. Aydınlanmacılığın bütün düşünürlerini birleştiren düşüncelerden birisi insanın en azından gizil olarak akıllı olduğudur. İnsan akıllı olduğu için, doğa ve topluma hükmeden yasaları öğrenerek, bilgilenerek aydınlanabilir. Aydınlanmak insanın en „kutsal“ hakkıdır. İnsan, Yahudilik ve Hıristiyanlık ve daha sonra islam inancında ifade edildiği gibi, „şeytana uyduğu için günahkâr“ ya da bir halk deyiminde dile getirildiği gibi „çiğ süt emdiği için kötü“ değildir; aksine insan ilkesel olarak iyidir. Ancak insanın iyi olabilmesi için aydınlanması gerekmektedir.

İnsanın aydınlanabilmesi için ise özgür olması, düşüncelerini, devletin veya diğer insanların herhangi bir takibatına uğrama korkusuna kapılmadan açıkça dile getirebilmesi için gerekli toplumsal ve politik koşullara sahip olması gerekir. Ġnsan bilgilenebilir, kültür sahibi olabilir, aydınlığa erişebilir, çünkü akıllıdır; bunların sonucu olarak iyi olabilir, yaşamını rastlantılardan kurtarıp olanakları çerçevesinde, bilgi ve öngörülerinin ışığında planlayabilir. Bunun tek koşulu, insanın özgür olmasıdır. Yalnız, Rousseau'nun ünlü deyişiyle insanın özgür doğmasına karşın her tarafta zincirlere vurulu olduğu koşullarda, iyi olması mümkün değildir. İyilik insanın doğasındadır; insan doğayı ve toplumu bu doğasına göre düzenleyebilir. Bundan dolayı Aydınlanmacılığın şiarı, yani „kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol!“ çağrısı, aynı zamanda özgürlüğe çağrıdır. Eğer bunun elde edilmesi için bir bedel ödenecekse -ki ödenmiştir- Aydınlanmacılığın bütün düşünürleri, sanatçıları ve siyasetçileri -evrimcisi de devrimcisi de- buna hazırdır.

...


10 Ocak 2011 Pazartesi

Gramsci Üzerine

UTKU ÖZMAKAS
8.1.2011

Günümüz felsefi ve siyasi düşüncesi içinde bir klasik sayılan ‘Hapishane Defterleri’ Gramsci tarafından oldukça güç koşullar altında, faşist bir yönetimin hapishanesinde kaleme alınmıştı. Ne var ki Sokrates’in de dedigi gibi “filozofun yalnızca bedeni kentin sınırlarında ikamet eder.” Akıl ile beden arasında böylesi bir ikili ayrıma bir an için güvenebilirsek parmaklıkların ardında Gramsci’nin yalnızca bedeninin tutulabildiğini söyleyebiliriz. Şüphesiz ki Gramsci’nin yazdıkları için hem bir ket hem bir güdüleyici olan bu şartlar, bugün Marksizm’e pek çok temel kavramsallaştırmayı sunan bir düşünce çerçevesiyle buluşmamızı engelleyemedi.

‘Gramsci Kitabı’ da bu buluşmanın önemli bir adımı; çünkü şimdiye kadar yalnızca ‘Hapishane Defterleri’ ile hasbihal edebilen okur, artık Gramsci’nin düşüncesine bir adım daha yaklaşıyor. Bu bağlamda dilimizde pek alışıldık bir durum olmayan bu ‘reader’ın çevirisi bir kat daha önem kazanmış oluyor.

Tarihsel blok ve ötesi
Gramsci’nin düşünsel tertibatının belki de en çok öne çıkan kavramı ‘hegemonya”’dır. Ne var ki düşünürün Marksizm’e ve siyaset düşüncesine kattıkları bu kavramla sınırlandırılamaz. Özellikle son yıllardaki madun çalışmaları grubuna kaynaklık ettiği, kısa süre önce Capital&Class dergisinin ‘pasif devrim’ kavramı üzerine yaptığı özel sayı gibi örnekler düşünüldüğünde… Kısacası Gramsci düşüncesi bugün de önemi sürdürmektedir ve Hobsbawm’ın kitap için kaleme aldığı önsözde dile getirdiği gibi “zamanın Gramsci’yi eskitemediği kesindir.” Düşünürün kavramsal çerçevesinden söz etmişken ‘Gramsci Kitabı’nın sonunda okur için bir anahtar terimler sözlüğüne de yer verildiğini not etmiş olalım.


Kitap, İtalyan faşizmi üzerine de çalışmış olan David Forgacs’ın editörlüğünde hazırlanmış ve Gramsci’nin çeşitli konulardaki seçme yazılarıyla ‘Hapishane Defterleri’ni arasında bulunduran dört kitap temele alınarak hazırlanmış. Forgacs’ın metinleri seçmedeki hassasiyeti hem düşünürün temel kavramsal ağını temsil etmede mihenk taşı görevini gören metinleri seçmesinden hem de İngilizce çevirisi olmayan metinlerin İtalyancasına gidip metinleri bulup çıkartmasından anlaşılabilir. Ne var ki kitabın son kertede bir ‘reader’ olmasının getirdiği nedenlerle genellikle yazıların belirli bölümlerine yer verilebilmiş. Ayrıca okurun ulaşmasının nispeten kolay olduğu düşünülen kimi metinlere de yer verilmemiş.

‘Gramsci Kitabı’ temel olarak Yazılar ve Hapishane Defterleri olmak üzere iki kısma ayrılmış olsa da yazılar belirli temalar altında on dört bölüme ayrılmış. Böylelikle isteyen okurun sınıftan edebiyata, popüler kültürden aydınlara, gazetecilikten felsefeye kadar geniş bir çerçevede tematik okuma yapabilmesinin de önü açılmış.

Aydın-toplum-düşünür
Gramsci’nin düşüncesinin alamet-i farikası, durumdan devşirilmiş kavramların durumu açmakta, sınırlarını genişletmekte ve durumu anlamakta önemli bir rol oynarken duruma hapsolmamış olmasıdır. Böylelikle düşüncesi kuvveden fiile, bir çağdan ötekine, aydından topluma doğru geçerken tepeden bakan bir nitelik taşımaz. Üzerine çokça düşündüğü “aydın” kavramının içerimleri üzerine düşünmenin ötesine geçmiş, yaşamında da faşizme karşı direnmiştir. Ayrıca kişisel olarak işçilerle, ezilenlerle kurduğu ilişkiler, aşağıdan örgütlenmenin önemini göstermekle kalmaz; aynı zamanda aydın elitizminin risklerini nasıl savuşturduğunu gösterir. Gramsci (ve ortaya koyduğu düşünceler) bu anlamda günümüz için bir nirengi noktası olmaya devam ediyor.

Stratejik bir düşünür olan Gramsci’nin 1916 ile 1935 yılları arasında kaleme aldıklarından oluşan ‘Gramsci Kitabı’, düşünürün mirasını yeniden değerlendirmek, ondan günümüzün siyaset sorunları için neler öğrenebileceğimizi araştırmak, satır aralarındaki kapatılmışlık duygusunun faşizme karşı atılmış her kuramsal adımın sevinciyle nasıl yok olduğunu görmek için önemli bir yapıt.

GRAMSCİ KİTABI
Seçme Yazılar
1916-1935
Hazırlayan: David Forgacs
Çeviri: İbrahim Yıldız
Dipnot Yayınları
2010, 520 sayfa

3 Ocak 2011 Pazartesi

2011 Türkiye'sinin Dış Politika Vizyonu

3 Ocak 2011

Türkiye'nin yaklaşık 180 büyükelçisini bir araya getiren Üçüncü Büyükelçiler Konferansı'nın açılışında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kürsüdeydi.


Cumhurbaskani, Dışişleri Bakanı ve Buyukelciler, Cankaya Kosku 
(Cumhurbaskanligi Sitesi, 5 Ocak 2011)

Konferansta 21. yüzyılın geride kalan ilk 10 yılının muhasebesini yapacaklarını vurgulayan Davutoğlu, 21. yüzyılın aslında 2000'lerde değil, 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması ile başladığını söyledi.

Davutoğlu, Türkiye için biçtikleri yeni rolü şu sözlerle aktardı:

"Bu rol 'akil ülke' rolüdür, dünyada, küresel olaylarda sözü dinlenen, olayları önceden gören, o olaylara tedbir oluşturan, o olaylar için alternatif çözüm üreten akil bir ülke. Çevre bölgelerde daha kriz çıkmadan krizi hissedebilen, hassas ayarlı bir diplomasi ile çözüm getirebilen bir ülke. Mesela BM için ya da başka örgütler için akil adamlar heyeti oluşturulur, biz de şunu istiyoruz: 'Eğer bir gün uluslararası toplum bir akil ülkeler grubu oluşturmuş olsaydı, onun başına ülkemizin yerleştirilmesi gerekirdi' imajının bütün dünyaya duyurulması. Krizlerden etkilenen değil, krizlerin parçası ve sorun çıkaran hiç değil, ama sorunları çözen hem bölgesel hem küresel sorunlara doğru çözümler üreten akil bir ülke. Sizler ve bizler bu akil ülkenin temsilcileri olarak onur duymalıyız. Önünüzdeki dönemin diplomasisinin de odağı bu rolü en iyi şekilde bütün dünyada dile getirmektir."

İTFAİYE ERİ GİBİ KOŞTURMAKTAN DAHA FAZLASI
Vizyoner diplomasi ile sadece tepki vermeyip çözüm ve vizyon üreteceklerini belirten Davutoğlu, Türk diplomatının bir itfaiye eri gibi olduğunu ve birçok kriz alanında koşmak durumunda kaldığını hatırlattı. Davutoğlu, buna örnek olarak Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ertuğrul Apakan'ın, Mavi Marmara saldırısının hemen ardından sabah 5'te uyandırılması ve BM Güvenlik Konseyi'nin acil toplantıya çağrılması sürecini anlattı: "Ama biz önümüzdeki dönemde sadece itfaiye erleri istemiyoruz. Evet itfaiye erleri gibi her yere koşturacak dinamizmde bir bakanlık istiyoruz ama daha fazlasını da istiyoruz. Diplomatlarımızı yangın çıkmasını engelleyecek şehir planlamacısı olarak da görmek istiyoruz."

EVET, GÜCÜMÜZ YETER
Bakan Davutoğlu, şöyle devam etti:

"Biz bekleyip yeni düzen oluştuktan sonra tepki veren bir ülke olamayız. Bunun bedelini Birinci Dünya Savaşı'nda yaşadık. Eğer bir düzensizlik varsa, bu düzensizliği ilk sorgulayacak ülkelerin başında geleceğiz ve eğer yeni bir düzen kurulacaksa, o düzenin temel taşını atan ülkelerin başında geleceğiz. Buna hakkımız var, buna tecrübemiz var, buna gücümüz de yeter. Bu kadar iddialı bir
söylem dile getirdiğimizde hemen tepki veriliyor; 'Gücünüz yeter mi?'. Evet, yeter."

DÜNYADAKİ ÜÇ RESTORASYON DÖNEMİ
Bakan Davutoğlu Türkiye'nin gücünün nelere yettiğini örneklerle anlatarak, bu çerçevede dünyada üç restorasyon dönemini aktardı. Bunlardan ilkinin Fransız Devrimi dönemi olduğunu, uluslararası sistemin radikal bir şekilde değiştiğini hatırlatan Davutoğlu, Osmanlı'da millileşme diplomasisinin o döneme denk geldiğini, o dönemdekinin dengeleri gözeten ve korumacı bir diplomasi olduğunu vurguladı. Bunun iyi gelişmiş bir refleks olduğunu ancak bununla yetinilemeyeceğini söyleyen Davutoğlu, ikinci restorasyon döneminin Birinci Dünya Savaşı sonrasına denk geldiğini, Cumhuriyetin kurulması ile yaşandığını hatırlattı. Davutoğlu, bu dönemdeki diplomasi ile sadece sulh üzerindeki bir diplomasinin Türkiye'nin bütünlüğünü sağlayacağı anlayışının yerleştiğini, özelliğinin de kurucu ve tanıtıcı bir diplomasi olduğunu anlattı.

Davutoğlu, bugün de yine tanıtıcı diplomasiyi sürdüreceklerini, yine Yurtta Sulh Cihanda Sulh diyeceklerini belirterek, "Ama yeni reflekslerle ve güçlendirilmiş bir şekilde, özgün karakter ve daha küresel iddialar taşıyarak" dedi.

Üçüncü restorasyon döneminin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşandığını hatırlatan Davutoğlu, BM sisteminin kurulduğunu, çift kutuplu yapının ortaya çıktığını ve Türk diplomasisinin da ittifak içinde etkin rol olarak engelleyici ve krizlere doğru tepki verici bir karakter kazandığını bildirdi.

'TÜRKLER NE YAPMAK İSTİYOR?' SORUSU
Bakan Davutoğlu artık yeni bir döneme girildiğini belirterek şunları söyledi:

"Artık sadece krizleri engelleyen, krizlere tepki veren bir diplomasi ile yetinemeyiz. Çünkü 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin aksine uluslararası sistem statik değil, öyle olsaydı o sistemdeki konumumuzla yetinip, ki bazıları bunu istiyor bizden, bununla yetinen, kriz çıktığında tepki veren bir ülke konumunda kalabilirdik belki, hayatımızı bu şekilde idame ettirebilirdik. Şimdi rahatsızlık doğuran ve uluslararası toplumda 'Türkler ne yapmak istiyor' sorusunu sorduran anlayışın sebebi bununla yetinmememiz. Hayır bununla yetinmeyeceğiz, bunu çok açık ifade etmek istiyorum. Son 8 yıl içinde bununla yetinmeyeceğimizi gösterdik. Neden? Çünkü bununla yetinmemiz tarihin akışının gerisinde kalmamız anlamına gelir. Bu dünya statik değil, dinamik bir dünyaya dinamik tepkiler vermemiz lazım. Eğer dünya sürekli değişiyorsa biz de statik olamayız. Bizim yapmamız gereken, zihninizdeki dünya resmini bu yıllık toplantılarla değerlendirmek."

Davutoğlu, "Bunun gururunu yaşıyorum, küresel bir düzene şu anda bakılsa ve küresel düzenin yeniden yapılanmasında en fazla katkıda bulunabilecek aktörler sıralaması yapılsa, dünyanın kanaat önderlerine bu soru sorulsa, 'ilk 10 ülke yazın' diye, eminim hemen hemen bütünü Türkiye'yi yazacaktır" diye konuştu.

BM'DE TÜM ÜLKELERİN OYUNU ALIRIZ
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) önümüzdeki 10 yıl içinde tekrar aday olma yolunda talimat verdiğini söyleyen Davutoğlu, muhataplarının kendisine "Tekrar ne zaman aday olacaksınız" sorusunu yönelttiklerini anlatarak, "Çünkü biliyorlar ki Türkiyeli bir BMGK, krizlere çok daha doğru ve etkin bir yaklaşım sergileyecektir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye, BMGK'da hem ait olduğu ittifakın çıkarları perspektifinde bakacaktır, ama onun da ötesinde insanlığın vicdanını temsil edecektir. Çünkü biliyorlar ki Türkiye, bu tecrübeyle etrafındaki bütün krizlere çözüm bulabilecek potansiyele sahiptir. Biz bunu son iki yıl içinde gösterdik. Çok iddialı bir şekilde şunu söylüyorum: 2008'de bu üyelik için 153 oy almıştık, rekor bir oy almıştık. Bugün girsek çok az istisnayla bütün ülkelerin oyunu alabiliriz. Çünkü biz bu sınavdan son derece başarılı bir şekilde geçtik" dedi.

HER TÜRLÜ KUTUPLAŞMAYA KARŞIYIZ
Türkiye'nin 13-14 Mayısta 50 ülkenin bulunduğu "en az gelişmiş ülkeler zirvesi"ne ev sahipliği yapacağını ve 10 yıl boyunca da grubun dönem başkanlığını yürüteceğini hatırlatan Davutoğlu, 10 yıl boyunca ihmal edilmiş, geri bıraktırılmış ülkelerin adalet arayışındaki sözcülüğün Türkiye'de olacağını belirtti. Davutoğlu, "İster Kuzey-Güney, ister Doğu-Batı şeklinde olsun, dünyadaki her türlü kutuplaşmaya karşıyız. Vizyoner diplomasimizin esası, küresel düzenin, içselleştirici, katılımcı, eşitlikçi ve kuşatıcı olmasıdır. Biz böyle bir küresel düzenin sözcüsü olmak durumundayız" dedi.

HEDEF 2 TRİLYON DOLAR
G-20 zirvelerinde Türkiye'nin bir ekonomik başarı hikayesi olarak gündeme getirildiğini ifade eden Davutoğlu, G-20'de daha da aktif olacaklarını belirterek, "Biz Cumhuriyetimizin 100. yılında Türkiye'yi 10 büyük ekonomi arasına sokmak istiyoruz. Onun için ilgi alanlarımız artık siyasal sorunlarla sınırlı kalamaz. İlk 10'a girmemiz için 2 trilyon dolarlık gayri safi milli hasılaya ulaşmamız lazım" diye konuştu.

2 trilyon dolara ulaşmak için ne kadar enerjiye ihtiyaç duyulacağını hesaplatmakta olduklarını dile getiren Davutoğlu, Türkiye'nin bütün enerji politikalarının en önemli aktörlerinden birisi olmak durumunda olduğunu söyledi.

Diplomasinin artık sadece siyasal alanla sınırlı olmadığını ifade eden Davutoğlu, "Enerji diplomasisinde yoksanız siyasi etkiniz de sınırlı. Dünya iklim değişikliğinde, ılıman kuşakta en fazla etkilenen ülke bizsek, dünya iklim değişikliğiyle ilgili sorunlarla biz de ilgileneceğiz" dedi.

ENERJİ VE HIZLI TREN HATLARI
Davutoğlu, Soğuk Savaş döneminde Türkiye coğrafyasının Sovyetler Birliği'ni ya da Varşova Paktı'nı sıcak denizlere indirmemek için jeopolitik önem taşıdığını dile getirerek, artık bu coğrafyayı pozitif bir gündemle kullanmak istediklerini, enerji hatlarının ve Pekin-Londra, Basra-Londra, Körfez-İstanbul hızlı tren hatlarının geçtiği bir coğrafya yapmayı amaçladıklarını anlattı.

Bakan Davutoğlu, "Dünya ekonomik geleceğinde ne konu varsa biz ilgiliyiz. Onun için bundan sonra bizim bakanlığımızdaki ekonomi birimleri, siyasal birimlere göre ikincil bir kategoride olmayacak. Birlikte eşit kategoride, belki de daha etkin, en değerli, en aktif diplomatlarımızın çalıştığı birimler olacak" dedi.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASINA ATIF
Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezine de atıfta bulunan Davutoğlu, tezin ilk ortaya atıldığı dönemde bir akademisyen olarak bu tezde yer alan Türkiye imajına tepki gösterdiğini hatırlatarak, "Biz parçalanmış yırtık bir ülke değiliz. Parçalanan dünyaları birleştirecek olan bir ülkeyiz. Doğuyla Batı arasında kimlik krizi geçiren ülke değiliz. Orta Asya'ya gittiğinde Kaşgarlı Mahmut'un Divan-ı Lügatit Türk'ünden konuşabilen, Brüksel'e gittiğinde AB'nin esaslarını tartışabilen, Şam'a gittiğinde, Bağdat'a gittiğinde Bağdat tarihi üzerine konuşabilen, Afrika'ya gittiğinde Afrikayi Osmani'den bahsedebilen bir ülkeyiz" diye konuştu.

Türkiye'nin yeniden şekillenen küresel kültürün "yapışkanı, tutkalı" olduğunu anlatan Davutoğlu, Türkiye'nin bu ülkeleri bir araya getiren akil ülke olmak durumunda olduğunu, bu kültürlerden birisi tarafında yer alan ülke olmadığını vurguladı.

AŞAĞILIK KOMPLEKSİNİ YIKALIM
Davutoğlu, şöyle devam etti:

"Gelecek küresel kültüre en özgün katkıyı sağlayacak aydın ve devlet adamları Türkiye'den çıkacak, buna inanıyorum. Ama bunun için öncelikle bize yerleştirilmek istenen (tabirimi mazur görün) aşağılık kompleksini, yıkmak zorundayız. Bize biçilen rolleri, bize biçilen elbiseleri dar gördüğümüzü dünyaya ilan etmek zorundayız. İsterse buna eksen kayması tartışması densin isterse başka türlü. Tarih sahnesine biz çıktığımızda bizimle birlikte bir tarih konuşacak. Bütün kadim konuşacak, bütün modernite konuşacak" diye konuştu.

Küresel bir düzenden en çok istifade edecek ülkenin Türkiye olduğunu işaret eden Davutoğlu, kürsel bir düzene en çok katkı sağlayabilecek ülkelerden birinin de Türkiye olduğunu belirterek, "Onun için biz etrafımızda kriz istemiyoruz. Bizim için komşularımız demek, ortak bir tarihi paylaştığımız ortak kültür havzalarımız demektir" dedi.

NATO'DA DAHA AKTİFİZ
Türkiye'nin yakın havzalarda daha etkin bir rol alması sonucu bazı çevrelerin "Türkiye'nin geleneksel ittifak sistemlerinden çıkmakta olduğunu söylediğini hatırlatan Davutoğlu, Türkiye'nin, NATO'nun politikalarında eskiye oranla çok daha aktif ve görünür olduğunu vurguladı.

NATO'da daha da etkili olacaklarını belirten Davutoğlu, şunları söyledi: "Ama NATO'yu biz soğuk savaşta olduğu gibi karşı bir kutbun dengeleyici bir savunma örgütü olarak görmüyoruz. Küresel düzenin etkin halde kurulmasını sağlayabilecek, dünyanın en etkin, en iyi organize olmuş, krizlere, çatışmalara doğrudan müdahale edebilecek bir örgüt olarak telakki ediyoruz. Onun için NATO üzerinden tekrar cephe ülkesi psikolojisi içine sokulmak istemiyoruz. Aksine NATO'ya yeni ve güçlü bir misyon vererek, uluslararası güvenliğin temel örgütlerinden biri haline gelmesini istiyoruz. Ama hiçkimsenin de NATO'yu düşman görmesini istemiyoruz."

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı