25 Ağustos 2010 Çarşamba

Sahip Olduklarımız ve Olmadıklarımız

Berna Sağlam Naipoğlu


"Biliyorum ki ben, ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler dışında hiçbir şeye sahip değilim. Biliyorum ki ben, tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım anlar dışında hiçbir şeye sahip değilim."


Goethe'nin bu cümlelerini bir kitapta okudum ve üzerinde düşündüm.


Gerçekten de hayata manevi anlamda bakabildiğimiz zaman, sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü, yardımlaşma, paylaşma gibi güzel duygular, hayattan aldığımız keyifler ve yaşadığımız anların ağzımızda bıraktığı tatlar sahip olduklarımızdır. Gerisi maddi değerlerdir ki bunlarda zaman içinde değişiklik gösterir. Onlara sahipmişiz gibi yaparlar ama aslında bizim değillerdir. Geçici bir kullanım hakkı tanırlar. Yaşam içinde tabii ki önemlidirler. Ama önem sınırının ve önceliklerinin çok iyi ayarlanması gerekmektedir. Hayatımızın daha rahat ve konforlu geçmesi için maddi değerlere de ihtiyacımız olduğunu yatsıyamayız. Bu sınırlarımızı iyi bilmeli bu tip değerleri sadece araç edinmeli amaca çevirmemeliyiz.


Yaşamımız hareketlerden oluşan bir devamlılık içerir. Neden ve nasıl hareket ettiğimizi saptayabilir ve bunları değiştirebiliriz. Yani geleceğimiz, bizim elimizdedir. Elimiz, kalbimizin elindedir. Kalbimiz zihnimizin elindedir. Zihnimiz, farkındalığımızın elindedir. Yani hepsi birbirine bağlıdır ve hepsi birbirine kazandırmak için el ele çalışır.


Bu dengeler korunduğu sürece mutsuz olmak için hiçbir sebep yoktur.


Mutluluk ise hem kendimize hem başkalarına fayda sağlayacaktır.


Kendimize vakit ayırmak, özen göstermek, kendi kendimize yeterli olmak, bizim ruhsal büyümemiz için çok önemlidir.


Biz karşımıza çıkan her bir insandan, her bir durumdan ve her bir zorluktan ders alabiliriz. Yaptığımız işlerin her biri, ne denli olağan, sıradan görünse de onlardan öğreneceğimiz birşeyler vardır. En azından farkındalığımız artacak ve yaptığımız her işi daha yüksek bir bilinç hali içinde yapma fırsatını bize sunacaktır.


Bütün hareketlerimize, faaliyetlerimize farkındalık ve sevgi kattığımız sürece ve yaşadığımız her deneyimi bir büyüme fırsatına çevirdiğimiz takdirde daha doğru yaşadığımızı göreceğiz. Başımıza daha iyi şeylerin geldiğini ve her olayın güzelleştiğini farkedeceğiz. Daha mutlu daha yararlı bir insan olacağız. Ruhumuzu geliştirdikçe fiziksel dünyada değişimler yaratabilecek birçok olay hayatımıza girecektir. Daha büyük bir sevinç, canlılık ve sevgiyi yaşamamıza fırsat verecek, yaşama ustalığımıza katkıda bulunacaktır.


Fiziki gelişimimiz için nasıl beslenmemize, sağlığımıza dikkat ediyor ve vücudumuzu çalıştırarak formda kalmaya çalışıyorsak, ruhsal gelişimimiz için de çalışmalar yapmamız gerekmektedir. Dürüstlük, adalet ve barış ise bu çalışmaların temel taşıdır.


Vermek, almak, istemek, keyif almak, ruhumuzun sayısız niteliklerinden sadece birkaç tanesidir.

Bazı insanların verme kapasiteleri yoktur. Vermekten bahsederken bunu sadece para olarak algılarlar ve böylecede dar bir açının içinde sıkışıp kalırlar. Vermekle içimizden tanımsız ama çok iyi hissettiren birşeylerin aktığı bir kanal açmış oluruz. Bu bizi mutlu kılacaktır.


Bazı insanlar ise almayı bilmezler. Birşey verilince ve onu almak zorunda kaldıklarında kendilerini alçalmış ve kötü hissederler. Hediyeyi kabul edebilmek için bakış açılarını hislerini yeterince açabilme yetileri yoktur.


İçten verebildiğimiz gibi, neşeyle alabilmeyi de başarabilmeliyiz.


Diğer bazı insanlar ise zevk almayı bilmezler. Bu gerçekten de çok sıkıcı ve tehlikeli bir durumdur. Yaşadığımız her andan ve yaptığımız her işten zevk almasını öğrenmek zorundayız. Zevk almamız yaptığımız işle doğru orantılı veya başka birşeyle ön koşullu olmamalıdır. Zevkin kaynağı varolduğumuz, sağlıklı olduğumuz olabilmelidir.


Bazı insanlar da isteklerini yaşama geçiremez. Bir türlü bu istekleri yapamazlar. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu görürler. Yapılması gerekeni ve nasıl yapılacağını da bilirler ama hiçbir şekilde harekete geçemezler. Yani zihin ve beden ilişkileri uyumlu değildir. Bizler isteklerimizi belirleyip ancak eyleme dönüştürdüğümüz sürece onları elde ederiz.


Öyleyse sahip olduğumuz manevi değerleri artırabilmek için almayı, vermeyi, keyif almayı, istemeyi ve harekete geçmeyi bilmeliyiz.


Özümüze inmeli ve onu daha değerli kılmalıyız.


Gazali'nin dediği gibi cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen; cevizin hepsini kabuk zanneder.




1 Haziran 2007 Dunya
Resim: dpchallenge.com

18 Ağustos 2010 Çarşamba

"Ramazan Direniş Ayıdır"

SonPeygamber.Info Sitesi
Röportaj: Yunus Emre Kaya


Müslüman dünyasının küresel sistem tarafından tamamen ezilip yutulamamasının en önemli sebeplerinden bir tanesi Ramazan atmosferidir.


‘İBADETLER ZAMANI DURDURUR'

Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar Ramazan söyleşilerimize konuk oldu. Sayar'ın zarif üslubu ve geniş perspektifiyle sorularımıza verdiği derinlikli yanıtlar, Ramazan ve ibadet hayatımız hakkında biraz daha düşünmemize vesile olacak türden.

-"Yavaşla" adlı eserinizde modern zamanlarla birlikte hayatın çok hızlı aktığını dile getiriyor ve bu durumu eleştiriyorsunuz. Peki, Ramazan zamanı yavaşlatmak için bir fırsat mıdır?

-İbadet, hayatı yavaşlatmanın çok özgün bir biçimidir. İnsanlar, ibadete ayırdıkları süreyle zamanın normal akışını durdurur, kendilerine ebedi âlemle rabıta kuracak yepyeni bir zaman boyutu ihdas ederler. Böylece günübirlik zamanın dışına çıkmak suretiyle de kendi kendileriyle daha fazla konuşmuş, kendi içlerine daha fazla bakmış olurlar. İşte Ramazan; hayatı yavaşlatmanın; insanı maddi meşguliyetlerden arındırarak asli varoluşuna döndürmenin fırsatlarından biridir. Ramazan ayında insanlar hem açlığı ve yokluğu tecrübe ederek diğer insanlarla empati kurmanın fırsatını bulurlar hem de Ahmet Haşim'in ifadesiyle "Müslüman saati"nin kendine mahsus zarafetini doya doya yaşarlar. "Modern zaman"ın hızlı akışına vurulmuş bir sekte, bir mola, bir silkiniş olarak değerlendirebiliriz Ramazan'ı.


Ramazan; hayatı sadece hedonistik bir eksende düşünen, insanın ancak maddi duygularının tatmin edilmesiyle bir yere geleceğini savunan modern medeniyete de bir meydan okuyuş haline gelir.


HAZZIN DIŞINDA BİR HAYAT DA VAR
- Oruç sırasında stres yaşanması normal bir durum arz edebilecekken bunun aksine insanlarda hoşgörü ve empati duygularının yerleştiğini görüyoruz. Siz, Ramazan'larda karşılaştığımız bu tabloyu bir psikiyatrist olarak nasıl değerlendirirsiniz?

-İnsanlar, rutin yaşayışlarından uzaklaştıkları zaman bir şaşkınlık hali yaşayabilirler. Pek çok insan; Ramazan'ı, getirdiği uhrevi boyutla beraber bir derinleşme, güzelleşme imkânı olarak değerlendirir. Ramazan ayı, eşyadan uzaklaşıp hakikatin bilgisine ulaşmak; eşyanın ve varlığın künhüne varmak için çok güzel bir imkân sunar bize. Açlık tecrübesi; insanı, dünyanın fani, bitişli bir yer olduğu duygusuna taşır. İnsan, aç kalmak ve maddi zevklerden uzak durmak suretiyle hayatın sadece haz üzerinde dönen bir tekerlek olmadığının farkına varır. Hazzın dışında bir hayat da vardır. Biz, Ramazan'da bu manevi hazzı tecrübe ederiz. Maddi hazlardan manevi hazlar lehine feragat ederiz. Böylece Ramazan; hayatı sadece hedonistik bir eksende düşünen, insanın ancak maddi duygularının tatmin edilmesiyle bir yere geleceğini savunan modern medeniyete de bir meydan okuyuş haline gelir. Çünkü Ramazan ayında insanlar; bambaşka bir zaman, düşünme ve varoluş boyutuna geçerler. Bu boyuta küresel sistem müdahale edemez. Ramazan, küresel sistemin dışındadır; bu bakımdan ben, Ramazan'ı bir direniş ayı olarak mütalaa ediyorum.

Kimi insanlar, yemekle ve birtakım tiryakiliklerle olan ünsiyetleri dolayısıyla öfkeli olabilirler. Ama Ramazan'ın aynı zamanda kötü söz, kötü davranış, öfke orucu olduğunu da hatırlamamız gerekir. Ramazan'da biz, kötü olan ne varsa ondan oruç tutuyoruz aslında. Dolayısıyla bu ay, insanın nefsini terbiye etmesi, egoya çitler çevirmesi, egonun arsızlığını, şımarıklığını terbiye etmesi için çok iyi bir fırsattır.

-İnsanlar, başkaları tarafından dikte edilen terbiyeyi yadırgamalarına rağmen Ramazan ayında nasıl oluyor da bir otokontrol sağlayabiliyorlar?

-İnsanın insana zalimliğinden kaynaklanan terbiye sistemleri bir yere varamaz. Bu, insanda öfke, sıkıntı ve aksülamel uyandırır. İnsanlar, böyle bir şeye tepkisel biçimde karşı çıkma ihtiyacı hisseder. Kimse kendi iradesi dışında bir şekle, kıvama sokulamaz. Bir insanı, yeryüzünde yaşadığı hissine götüren en temel etkenlerden biri, kendisini kendi benliğinin üzerinde yüce bir varoluşa istinad etmesidir. Bizler, bizimle beraber çürüyüp gitmeyecek, yok olmayacak bir idealin düşünü kurarız. İşte bu ülküyü yakaladığımız zaman -din insana bunu kazandırır- en büyük zorluklara bile katlanabiliriz. Batılılar, oruç ibadetini kolay kolay anlayamazlar. Orucu, insanın kendi bedenine eziyeti olarak mütalaa ederler. Halbuki bizim günün sonunda aldığımız o kadar büyük bir mükafat; iftar sofrasında insanların bir araya gelmesiyle yüzyıllardır bu topraklarda akıp giden, bir kültürün bir ay daha coşkuyla yaşanmasıyla bizi mutlu eden o kadar çok şey vardır ki bedenin eziyeti, bunun yanında hiç kalır.


İbadet, hayatı yavaşlatmanın çok özgün bir biçimidir. İnsanlar, ibadete ayırdıkları süreyle zamanın normal akışını durdurur, kendilerine ebedi âlemle rabıta kuracak yepyeni bir zaman boyutu ihdas ederler.


RAMAZAN MÜSLÜMANLARIN FESTİVALİDİR
Ramazan ayı Müslümanların festivalidir. Kutlanacak bir şeydir. Gündüz büyük bir derinleşme, Allah'a yaklaşma yaşarız. Gece de insanlar sokaklara taşarak bunun bir dostluk bir bayramlaşma bir coşku havasına büründürür. Bu çok mühim bir şeydir. Ramazan'da ev ziyaretleri oluyor, birbirini görmeyen dostlar buluşuyor, teravihlerde camiler dolup taşıyor. Ramazan, bu sebeple Müslüman coğrafyasının kendine mahsus bir zamanıdır; "Müslüman saati"dir, Müslüman ayıdır. Ben, değişik ülkelerde de bulundum. Mesela Mısır'da o coşkuyu çok fazla hissettim. Sahura kadar hiçbir yer durmuyor. İnsanlarda hep bir hareket, hep bir coşku hali var. Bu da bizi biz kılan, dünyanın kalan kısmından ayıran çok önemli bir özelliğimiz. Müslüman dünyasının küresel sistem tarafından tamamen ezilip yutulamamasının en önemli sebeplerinden bir tanesi Ramazan atmosferidir.

-Ramazan'ın çocuklar üzerindeki etkisi konusunda ne söyleyebilirsiniz?

-Ben, ramazanın bir aile içerisinde yaşanmasının, bir çocuğun ruhuna atılmış ilmik gibi olduğunu düşünüyorum. Bir ailede ramazan layıkıyla yaşanıyorsa o ailedeki çocuğun ruh koordinatları belirlenir. Çocuk, nereye ait olduğunu, kim olduğunu, hangi milletin ferdi olduğunu, hangi uygarlık dairesine mensup olduğunu anlar. Çocuklar, festival havasında kutlanan bu Ramazan'larla, bayramlarla, Cuma namazlarıyla fark ederler kim olduklarını. Çünkü çocuk, kendisinin çok büyük bir anlam dairesine mensup olduğunu ve oraya mensup olmakla yüzyıllardır akıp giden bir geleneği devam ettirdiğini telakki eder. "Ben, buraya Mars'tan ışınlanmış bir varlık değilim; yıllardır akıp giden bir geleneğin zincirinin son halkasıyım" der. Bu süreklilik duygusunun verilmesi ve çocuğun ruh koordinatlarının saptanması açısından Ramazan'ların fevkalade değerli tecrübeler olduğunu düşünüyorum. Bu tecrübeyi, çocuklarımızla coşku içinde yaşamalıyız. Çocuklarımız; yepyeni bir ayın geldiğini ve bu ayın çok mübarek, çok güzel bir ay olduğunu hissetmeliler.




http://www.sonpeygamber.info/tr/Prof-Dr-Kemal-Sayar--Ramazan-Direniş-Ayıdır-_199.html


13 Ağustos 2010 Cuma

ORTAÇAĞ FELSEFESİNDE ZAMAN KAVRAMI

A.Kadir ÇÜÇEN

Galileo ve Newton'un üç boyutlu evreni çağımızda artık dördüncü boyutla açıklanmaktadır. Einstein'in görecelik kuramı ve diğer bilimsel gelişmeler sonucu "zaman"ın önemi anlaşılmış ve yeni bir boyut olarak varlıkların anlaşılmasında Önemli olmuştur. Zaman boyutu yalnızca bilimde değil, aynı zamanda felsefe kuramlarında da yeni bir yorumla temel kavram olmuştur. Martin Heidegger, geliştirdiği temel ontolojisinde Varlık ve zaman birlikte anlaşılmıştı. Hatta Varlık zamandır demek daha doğru olacaktır. Böylece günümüz felsefesini ve ontolojisini en çok etkileyen Heideggerci varlık anlayışı zaman kavramını da ön plana çıkarmıştır, işte çağımız felsefesini ve bilimini bu derecede etkileyen zaman kavramını anlamak için zamanın tarihsel gelişiminde ortaya çıkan anlamlarını bilmek gerekir.

Bu yazının amacı Ortaçağ felsefesinin iki önemli düşünürü olan St. Augustinus ve St. Thomas Aquinas'ta "zaman" kavramını ele alıp incelemektir. Çünkü bu iki düşünür Antik Çağın felsefesindeki döngüsel zaman anlayışı yerine çizgisel-linear zaman anlayışını getirmişlerdir. Bu anlayış sonucu evrenin ve varlıkların açıklanması da değişmiştir. Demek ki Varlığı, evreni ve insanı anlamak için zamanı anlamak ve kavramak zorunludur. O halde, "zaman nedir?".

Hiç kimse zaman problemi üstünde St. Augustinus kadar durmamıştır. Augustinus göre zamanın ne olduğunu bilmek için, öncelikle, zamanın karşıtını anlamak gerekir. Bir şeyi anlamak o şeyin zıttı ile olan bağlantısını çözmekte mümkündür. Bu yüzden St. Augustinus'e göre, sonsuzluğu, yaratılış düşüncesini, yaratan ile yaratılan arasındaki farklılıkları anlamayan kişi zamanı anlayamaz. İtiraflar kitap 1 l'de St. Augustinus zaman ve sonsuzluğu müzakere eder ve tartışır.

Eğer zamanı aşkın yapanın (sonsuzluğun) ne olduğunu anlamazsak zamanı da anlayamayız. "Senin zamandan önce olmanda zaman söz konusu değildir... Oysa Sen hep varolmanın aşkınlığıyla bütün geçmiş zamanlardan öncesin, bütün gelecek zamanların ötesinde... Sen kendinin aynısın."

Tanrı yeri ve göğü aynı anda yarattı. Yeri ve göğü yaratmadan önce ne yapıyordu Tanrı? Yaratılış, sonsuzluktan farklıdır. Tanrı, zamanı dünya (evren) ile birlikte yaratmıştır. Bütün sonsuzluklarda Tanrı vardır. Onu birden dünyayı yaratmaya iten neydi? Augustinus şöyle der : Kimse Tanrı dünyayı yaratmadan önce ne yapıyordu diye soramaz; çünkü "zaman yokken 'önce' ve 'o zaman da yoktu."

Yaratılış, zaman, yaratan arasındaki fark nedir? Augustinus göre yerin ve göğün nerede ve ne zaman yaratıldığı arasında bir fark yoktur. Dünya zaman içinde yaratılmamıştır. Dünya zamanla birlikte aynı anda yaratılmıştır. Bu yüzden eğer yaratılış olmasaydı zaman da olmazdı. Bunun için zamanın yaratılıştan önce bir varoluşu yoktu. Zaman, yaratılış ve varlıklar yüzünden mevcuttur; çünkü zaman varlıkların ve yaratılanların yaratılmasının bir sonucudur.

St. Augustinus "sözler" problemi üzerinde durmuştur. İnsanın sözü ve Tanrı'nın sözü nedir ve nasıldır? Tanrı'nın sözü arasındaki fark şöyledir ; Tanrı'nın sözü yaratır ya da yaratma özelliğine sahiptir, ama insanın sözü bunu yapamaz. Tanrı'nın düşündüğü Tanrı'dır., Başka bir deyişle, Tanrı'nın düşündüğü ile yarattığı aynıdır. Augustinus için Tanrı'nın sözü "logos"tur. Yarattığı ile sözü arasında ontolojik bir fark yoktur. Tanrı sözü Tanrı'dır ve yaratılış Tanrı'nın sözünün bir sonucudur. Tanrı'nın sözünün aksine insanın sözü bir ardıllık içindedir. İnsanın düşündüğü insanın kendisi değildir. İnsan yaratamaz.

İnsanın sözü ardarda gelen kelimeler olarak karakterize edilmiştir, fakat Tanrı'nın sözü sonsuzdur. Tanrı kelime dizeleri olarak konuşmaz. Tanrı'nın sözüne kelime dizimi sıfatı vermek, Tanrı'yı insana benzetmek olur yani antromorfik olur. Tanrı'nın kendisi ile Tanrı'nın düşündüğü arasında bir fark olamaz. On emir antropomorfik bir izdüşümüdür ki biz onları anlayabilirler.

Zaman nedir? sorusu zaman sorunsalından başka bir şey değildir. Augustinus bunun oldukça zor bir sorunsal olduğunu söyler. "Eğer biri bana bu soruyu sorarsa, biliyorum; ama eğer açıklamaya çalışmamı isterse, bilmiyorum." Zaman bir muammadır (gizemdir). Geçmişin varolması daha fazla olamaz, gelecek henüz varolmadı. Zaman sadece şu an mıdır? Eğer zaman sadece şu an ise, o zaman "zaman" bir sonsuzluk mudur? yani sonsuz an mıdır?.

Fakat zaman öyle bir andır ki, geleceğe uzanırken, geçmişin içinde uzaklaşır. Zaman bir şeyin oluşu ama henüz bitmemiş bir şeydir. Bu aynı varolmamak gibidir. O zaman biz, zaman şudur diye nasıl söyleriz?

Zamanı sonsuzluk ile karıştırma eğilimi vardır. Sonsuzluk, sonsuz bir varolma ve sıra dizimi (ardıllık) olmadan saf bir şimdiler varolmasıdır. Eğer ardıllığı Tanrı için kabul edersek, zaman bir sonsuz zamandan bahsederiz, sonsuzluktan değil.

Yine, eğer Tanrı'nın ileri görmesinden bahsedersek yine zamanın izdüşümünden bahsetmiş oluruz; fakat sonsuzluktan değil. Tanrı ileriyi görmez, çünkü ileri görmek demek ardıllıktır.

Zamanın ardıllıktan başka açık özellikleri var mıdır? Augustinus, aralıkların ve zaman kısa ya da uzun olduğundan bahsederiz, demektir. Kısa geçmiş zaman ve uzun bir gelecek zamandan söz ederiz. Acaba zaman uzun ya da kısa olabilir mi?. Fakat varolmayan birşey nasıl kısa ya da uzun olabilir? Geçmişin daha fazla varolması olamaz. "Bir yıl ile bir yüzyıl arasındaki fark nedir? — eğer ki her ikisi de daha fazla varolamıyorsa.

Gelecek içinde aynı akıl yürütmeyle geleceğe nasıl kısa ya da uzun denilebilir? Bunu ancak şimdiki zamana atfedebiliriz. (Şimdiki an şimdiki yüzyıl, on yıl, yıl, ay, ay, hafta, saat, dakika... vb.) Saat başka bir ana bölünemeyen çabuk geçen dakikalardan ibarettir. Şimdiki zaman farkedilmez, anlaşılmaz çünkü siz onu farkettiğinizde, o geçmiştir. Bu bir paradox değil midir? O zaman biz neden bazı dakikalara uzun ya da kısa diyoruz. Bizim uzun dediğimiz zaman uzun olamaz çünkü o şu an değildir. Biz zamanı bir müddet, bir süre, bir aralıkla bağlantı kurarak, bazı zaman diğerlerine göre uzun ya da kısadır şeklinde kavrarız. Bu şudur : Biz geçen zamanı ölçüyoruz. Başka bir deyişle, ölçülen zaman, artık olup bitmiş olan ardıllıktır. Bu ise zaman olamaz ya da yok olan bir şey nasıl ölçülebilir çelişkisini ortaya koyar.

Bu nedenle, Augustinus "sanat" kavramı ile öne sürülen zaman anlayışını da sorgular. Biz zamanı ölçtüğümüzü sanıyoruz, fakat zamanı saatle ölçme problemi oldukça karışıktır. Bizim zamanı ölçtüğümüz alet (örn; saat ya da takvim) durduğunda zamanda mı duracak? Zaman gezegenlerin ya da saatin yani bir nesnenin hareketleri değildir. Zamanın saatle veya hareketin sayılmasıyla ölçülmesi zamanın kendisi değildir, bizim ölçtüklerimiz sadece aralıklardır, tıpkı cisimin hareketindeki noktalar gibi.

Augustinus zamanı bir uzam içerisinde yayılma olarak tanımlar. Bu aynı zamanda dağılma ve dağıtma manasına da gelir. Bir şeyin bir noktadan diğerine olan hareketindeki değişmeyi anlayabilmeye de zaman denir. Zaman akıl ile hakikat arasındaki ilişkidir de. Çünkü hakikat, akıl ve nesne arasındaki ilişkiyi de içerir. Zaman bir yayılmadır, aklın yayılması. Augustinus'e göre yayılma olayların aynı anda olmamasıdır. Bir ardıllık vardır, anolojik bir ardıllık (bir nesil diğerini takip eder. vs.); çünkü ardıllığın uygulanmasında bir birliktelik ve benzerlik olması zorunludur.

Aynı şey değişim içinde geçerlidir. Değişimi ancak değişmeyen birşeyle bağlantı kurarsak anlayabiliriz. Dünya güneşin etrafında döner, fakat dünyanın kendisi değişmemektedir. Yani biz dünyanın dönüşünü hissetmiyoruz. Aynı anoloji zaman içinde geçerlidir. Benzerliklerin ardıllığı olmak zorundadır. Fakat ardıllık akıldadır. Bu yüzden, Augustinus için zihin veya akıl olmadan zaman da olamaz. (Bu noktada Augustinus'un görüşleri, Kant'ın zaman ve uzamı anlığın ve görünün önsel kavramları olarak gördüğü kuramı île karşılaştıralabilir.)

Hayvanlarda zamanın içinde yaşıyorlar ve eylemde bulunurlar (yaşıyorlar; avlanııyorlar, besleniyorlar); fakat zamanın farkındalar mı? Hayır, diyor St. Augustinus; hayvanlar sonu ve amacı bir nesne olarak bilir, fakat sonu ve amacı bir son ve amaç olarak algılamazlar. Kısaca, hayvanlar amacı yani gayeyi bilmeden zaman içinde vardırlar ve onun farkındadırlar.

Gelecek ve geçmiş nedir? Nerededirler? Eğer varlarsa, sadece şu anda bulunabilirler. Onlar, şimdiki anlardır (şu anlardır). Geçmiş benim belleğimde vardır. St. Augustinus, belleğin içreğini tartışır. Benim belleğimde varlığını kaybetmiş olarak varolan geçmiş nedir? diye sorar.

Geçmiş, bellekte çok uzun süre kalamaz ya da zamanla küçülür bazıları yok olurlar. Bazıları da belleğimizde kalarak etkileyerek yaşar. Bu şunu gösterir. Geçmiş, şu andaki geçmiş olarak vardır ve benim hayal ve imgelem gücümü de kapsar. Benim hayallerimin ve imgeleremin olmasını sağlar. Örneğin, benim çocukluğum belleğimdedir; fakat herşeyiyle değil, küçülmüş ve özetlenmiş bir şekilde; aynı şey gelecek içinde geçerlidir. Gelecek de kendisini getireceklerin içindedir. Örneğin, benim torunlarım, benim çocuklarımda gizlidir.

Biz geçmişten, gelecekten ve şu andan bahsettiğimizde, aslında ifade ettiğimiz şimdiki anın üç farklı şeklidir. Peki bu şeyler nerede? Bunlar ruhtadır. Şeylerin geçmişini hayal ettiğimizde belleğimizi kullanırız. Bunlar, o şeyler geçmişte olurken zihnimizde bıraktığı izlenimdir. O halde üç zaman ayrımı yoktur. Buna karşılık tek bir zaman vardır : Şimdiki zaman. Geçmiş ve gelecek nasıl vardır. Yoksa yok mudurlar? Geçmiş ve gelecek şimdiki zaman içinde vardırlar. Yani şu anın geçmişi ve geleceği olarak vardır. Ruh veya zihin varlığını yitirmiş geçmişi ve henüz varolmamış geleceği şimdiki zaman içinde varlığa getirir. Varolan hep şu andır.

...

Devami icin tiklayiniz

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Kahve Dostlarından Gelenler (VIII)

"Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" 
(Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar)
Namık Kemal

Yaramaz Mandela, Serdar M. Degirmencioglu
Süt Anneler – Süt Kardeşler, Serdar M. Degirmencioglu
Çocuktan Kapıkulu Yaratmak, Serdar Degirmencioglu 

 
Zamanı Tersine Yaşamak, Yuksel Erdogru

 




Secilmislik ve SeckinlikHasan Bulent Paksoy
Tengri on MarsHasan Bulent Paksoy
Idea vs IdeaHasan Bulent Paksoy

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Kınalızâde'de Mutluluk

Celal Türer

İnsan oğlu hayatta en yüksek değerin ne olduğunu daimi olarak soragelmiştir. Düşünce tarihine baktığımızda genellikle tüm filozofların insan için en yüce değer ve en son gayenin mutluluk olduğunu ifade ettiklerini görürüz. Fakat mutluluğun ne olduğu filozoflar arasında tartışılmış, ortak bir görüş ortaya konmamıştır. Hayatın amacı olan mutluluğun, çeşitli tarifleri yapılmıştır.

Sözgelimi, mutluluk dünyada yaşarken gam ve kederden kaçmak, hayatı şevk ve neşeyle karşılamak, erdemi yaşamak şeklinde anlaşılmıştır. Mutluluk, ahlak filozoflarının terimleriyle, bir "kakıcı", zevk-ü safa, "lux" zevklere yönelmek, bir ataraksia ya da eudaimmonia hali olarak ortaya konulmuştur. Ahlak felsefesi iie ilgili literatürde hemen göze çarpan "mutluluk" ve "mutlu" terimlerinin ne olduğuna her filozof kendi sistemi içinde cevap aramıştır. Sözgelimi faydacılar, doğru eylemin ölçütünün en çok sayıdaki insana en büyük mutluluğu sağlaması olarak iddia ederlerken, hedonist ve edomonistler, mutluluğun bizatihi kendinde iyi olduğunu ileri sürmüşlerdir.

"Mutluluk" ve "mutlu" terimlerinin ne anlam ifade ettiklerini belirlemede "mutlu" terimi üzerinde yoğunlaşmanın daha uygun olacağı kanaatindeyiz. Zira "mutluluğu" içeren herhangi bir cümle, mutluyu içeren bir sinonim cümle ile daha kolay ifade edilebilir. Sözgelimi "Evlilikte mutluluğu buldu" cümlesi "Evliliği ile mutlu oldu" cümlesiyle hemen hemen aynı anlamdadır. Bunun yanısıra "Mutlu" kelimesi mutlulukla ilişkili olmayan bazı kullanışlara da sahiptir. Örneğin, "mutlu bir rastlantı" ifadesinde terim bir şahsa veya hayatın bir anına uygulanır. ("O, çok mutludur; hayatımın en mutlu anıdır.")

Sözlüklere baktığımızda "mutlu" ile ilgili tanımları şöyle sıralayabiliriz:

(l) Her ne olursa olsun "mutlu" en azından değişik derecelerdeki mümkün mutluluk anlamına gelir; bir insan diğerinden daha mutlu olabilir veya hayatının bir yılı diğerinin yıllarından daha mutlu olabilir.

(2) Mutlu olma durumu, ya mutsuz olma durumuna ya da mutluluğun değişik derecelerine doğru değişebilir. Çoğu kez söylenir ki, bir insanın bir bütün olarak hayatı mutlu olmadan onu tam olarak mutlu diye niteleyemeyiz; ama açıktır ki mutlu kelimesinin dilimizdeki kullanışı bir müddet içinde mutlu olmasına delalet eder.

(3) "Mutlu" kelimesi insan hayatında en azında bir imkanı ifadelendirir. Mutluluk imkanı insan için daima açıktir.

(4) İstediklerine sahip olamamış birinin mutlu olabileceğine delalet eder.

(5) Şüphesiz mutlu terimi, rahat, eğlenceli, nezaket, memnuniyet, hoşlanma gibi derin tecrübi bir seviyeye işaret eder. Mesela bir kimsenin gitar çalmasından hoşnutluk duyduğunu söylersek, onun müzikle uğraşmakla mutluluğu bulduğunu söylemiş oluruz.

(6) Kişinin veya çoğu kimsenin hoşlanmadığı durumlarda mutlu olmadığını söyleyebiliriz. Sözgelimi dişçinin koltuğundaki bir adam gibi.

Zihnimizde mutlunun tanımıyla ilgili anlamları çoğaltmak mümkündür. Bununla beraber genel olarak mutlulukla ilgili birbirine zıt iki görüş vardır: îlki, duruma bağlı olmayan, yani hayatının tüm alanlarında mutlu olmayı ifade eden, ikincisi ise hayatın bazı anlarda belli duygular ve duygulanımlarla gerçekleşen mutluluk. Diğer bir ifadeyle hayatının belli alanlarında mutlu olurken, diğer alanlarda mutsuz olmak.

Görüldüğü gibi mutluluk terimi öncelikle zihni hayatın bir durumuna işaret eden psikolojik stere aittir. Ahlakta kullanımı hemen hemen evrensel olmuşsa da değişik anlamlara sahip olduğu açıktır. Bu bakımdan formel ve maddi anlamları karşılaştırılabilir. Mutluluğun formel anlamı, pratik insani iyi, yani eylemin nihai sonucudur. Bu bağlamda mutluluk, somut durumları ifade etmeyen ama arzu edilen soyut bir terim olur. Nitekim Aristoteles, tüm insanların içerikleri değişse de iyiyi, mutlulukla ifade ettiklerini öne sürer. Bu bağlam gözönüne alındığında mutluluk terimi, yaşamın amaç ve değerinin insan ruhunda bulunduğu gerçeğini dile getiren ve soyut durumu ifade eden genel bir sözcük olur.

Bu anlamda insan eylemlerinin son ereği olarak mutluluğu gören anlayışlara genel olarak Eudaimonism denmiştir. Genel olarak da Antik çağdan 18. yüzyıla kadar ethik hep eudaimonist karakterli kalmıştır. "Eudaimonia" sözcüğü, hayatın amaç ve değerinin insan ruhunda bulunduğunu dile getiren bir kavram olarak ifade edilmiştir.

Felsefe tarihinde Demokritos başta olmak üzere filozoflar tek bir insanın hayatının amacının mutluluk (eudaimonia, iyi bir daimoria sahip olma, saadet) olduğunu kabul ettikten sonra mutluluğun ne olduğu hususunda daha önce de ifade edildiği gibi birbirinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Zevk mutluluktur, haz mutluluktur, erdem mutluluktur... gibi. Demokritos, tek fert için "çok sevinç, az acı savına" itibar etmiştir. O, hayatta kendisini sırf bedensel zevklere ve tatlara kaptırıp, eudaimonia'yı unutup, kakia'ya. yönelenlerin ruhlarının mutsuzlukla sarsılıp; umutsuzlukla çalkalanıp gideceğini savunmuştur. Zira mutluluk ona göre, bir euthymia ruhun iyi durumda, ataraksia sarsılmazlık, ruh dinginliği içinde olması halidir.

Sokrates için mutluluk, erdemli olmaktır. Erdemli olmak, Sokrates'e göre ancak bilgi ile mümkündür. Bir insanın hangi şeyin iyi, hangi şeyin kötü olduğunu doğru olarak ayırdedebilmesi, onun bilge ve erdemli olduğunu gösterir. Bilge olan insan kendini tanır, neyi bilip, neyi bilmediğini ayırır ve başkaları üzerinde de bu ayırmayı yapar ve böylece yanlışa düşmez. Bilge olmak, ruha mutluluk, eudaimania sağlar. Erdemli kişi, her şeyi bir düzen, yasa içinde yapar. Zira insanları doğru ve erdemli kılan düzendir. Bu düzen, insanın içindeki kötü eyleme engel olan bir sestir.


Fakir Kynikler için mutluluk, neşeli bir ruh dinginliği idi. Biricik iyi, onlara göre erdemdir. Zenginlik, şan ve şeref, insanı köleleştiren boş kuruntulardır. Fert için en büyük erdem, "hazzın en büyük kötülük" olduğu hakkındaki bilgisidir. Öyleyse yapılması gerekli olan, insanın özgürlüğünü daraltan şan şeref, zenginlik gibi kötü değerlerden kurtulup, doğal ve basit yaşamaktır. Bu yaşayış, toplum, devlet gibi sınırların kaldırılmasını, hiç bir şeye bağlanmamayı gerektirir.

Zengin ve müreffeh Kyrenliler için ise toplum, tarih, din ve devlet gibi hiç bir değere bağlanmadan, içinde bulunulan anın hazzını yoğun biçimde yaşamak, mutluluktur. Onlara göre hayattan tad almasını bilen bilge kişidir. Bunun için de ilkeleri, gelecek ve geçmişten kaygılanmamak için, anı tad alarak yaşamalı ve neşeyi kaybetmemelidir. Hiç birşeye bağlanmamak, özgürlüktür. Hiç bir devlete bağlanmadıkları için "her yerde yabancı olarak" yaşamışlardır.

Stoalı için ise erdem mutluluktur. İyiyi istemek bir görev, bir ödevdir. Hayatta hiç bir şeyden endişe etmemek gerekir. Hayatı, korkulan, endişeleri yenerek, sevgi içinde, dünya vatandaşı olarak yaşamalıdır. Bunun yolu, kendi kendisiyle ve tabiatla uyum içinde yaşamaktır.

Epikuros'a göre haz (hedon) bütün eylemlerimizin ereğidir. Biricik mutlak değer, hazdır. Haz ise acıdan, kötüden kurtuluştur. Acıdan, huzursuzluktan kurtulan mutluluğu bulur.

Platon'a göre en yüksek iyi, mutluluktur. Mutluluğu elde etmenin yolu da erdemdir. Erdem sadece bireyin değil toplumun da amacı olmalıdır. Toplumlar ise mutluluğa ancak devlet içerisinde erişebilirler. Devlet elden geldiği kadar büyük mutluluk sağlamalıdır. Devlette düzen, fertte düzen demektir. Devletteki düzen ise evrendeki düzenden ileri gelir.

Aristoteles'e göre erek, "iyi bir daimon'u olmak"tır. Mutluluk itminandır. Ruhun erdeme uyan faaliyeti demek olan mutluluk ancak bilge içindir ve theoria ile sağlanır. Mutluluk tanrısal bir hediye olan aklın hayatıdır.

Aristoteles'e göre ahlak, insan bilimi üzerine kurulduğundan psikoloji, ahlak tabiatını inceler dolayısıyla ahlak da uygulamalı psikolojidir. Ona göre erdem, etkinliktir ve etkinlik de insana özgü olan fonksiyonların ve yeteneklerin kullanılmış ve işlenmiş olmasıdır. İnsanın amacı olan mutluluk, etkinlik ve kullanımın sonucudur.

Plotinus'a göre, hayat birinci derecede ve ikinci derecede hayat diye ikiye ayrılır ve böylece devam eder. Hayat, bir sonrakinin gölgesi olduğu gibi, mutluluk ta bir sonrakinin gölgesidir. O halde gerçek mutluluk, hayatı eksiksiz oian, yetkinliğe sahip variığa aittir. Hayatda bu varlıktan sudur ettiğine göre insan hayata sahip olma yeteneğinde ise mutlu olmak yeteneğindedir.

Ortaçağ'da mutluluk Platoncu ve Aristoteles'ci anlamlarında ortaya koyulmuştur. 17. yüzyılda Descartes'in mutluluk anlayışı ilk çağdakilerden farklı değildi. Ona göre mutluluk tam bir ruh memnunluğu ile iç hoşnutluğundan ibaretti.

Eudaimonist ahlak anlayışları karşısında yer alan ödev ahlakı sahibi Kantta göre mutluluk, kendi kendisinden hoşnut olmağa dayanır, genel mutluluk ancak üniverselleşirse, en yüksek erek olabilir. Kant'a göre aslına bakılacak olursa en yüksek değer mutluluk bile değildir, ahlaktır, ödevdir; insanın kendi kendisine buyurma özgürlüğüdür. Din, ahiakı değil, ahlak dini temellendirir. Öyleki insan ahlaklı olduğu için Tanrı var olmalıdır, ruh ölmemelidir.

İslam düşüncesine baktığımızda ahlak-mutluluk ilişkisi genel olarak antik Yunan düşüncesinin ortaya koyduğu fikirlerle İslam inanç sistemi arasında fikir seviyesinde bir terkip üzerinde cereyan etmiştir. Eski Yunan filozoflarının ahlaki terimlerle ilgili önemli tarif ve tasniflerini benimseyen islam filozofları temeli Kur'an ve Sünnete dayalı İslam ahlakını söz konusu tarih ve tasniflerden faydalanarak açıklamaya çalışmışlardır.

Kınalızâde'nin Ahlak-ı Alai'sinin sosyal, iktisadi, siyasi, ahlaki, felsefi ve eğitimle ilgili özellikleri bakımından günümüze ışık tutacak özel bir öneme sahip olduğunu kabul etmek gerekir, kitabın içerik bakımından orjinalliği, eklektik bir çalışma, bunun yanısıra açıklayıcı (demonstrative) bir yapı içinde yazılmış bir eser olmasıdır. Eser, "Giriş" ve "Üç bölümden" oluşur. Bölümlerin ilki "Ahlak ilmi" ikincisi, Tedbir-i Menzil, Aile Ahlakı" üçüncüsü "Tedbiru'l Medine, Devlet Ahlakı" dır. Kitap, kendinden önceki fikirlerle mevcut durumu birleştiren bir eser görünümündedir.

Kınalızâde, Aristoteles ve İslam filozofları gibi ahlak meselesinde gaye ve faydanın ne olduğunu araştırmakla başlar. Ona göre, pratik ahlak (ameli hikmet) fertlerin fiil ve amellerinden ve insan nefsinden bahseden ilimdir. Bu ilmin gayesi mücerred ilim değil, ameli mükemmelleştirmek ve davranışları güzelleştirmektir.

Kınalızade'ye göre ahlak, nazarî ve ameli hikmet diye ikiye ayrılır. Birincisi, daha çok insan bilgileriyle, ikincisi ise faaliyetleri ile ilgilidir. Birincisinde başarılı olmak bizi nazari kemale, ikincisinde başarılı olmak ameli kemale götürür. Her ikisinin aynı şahısta toplanması, tam ve hakiki saadetin gerçekleşmesi anlamına gelir. Hemen hemen bütün islam filozoflarında olduğu gibi Kinalızâde'ye göre ameli felsefe veya hikmetin üç ana konusu vardır; Ahlak, tedbiru'l menzil ve tedbiru'l-medine-.

Birincisi ferdin nasıl kemale ereceğini; ikincisi ahlakı aile çevresinde düşünür; üçüncüsü şehirlerin veya ülkenin ahlaklı ve faziletli yönetimini konu edinir. Kınalızade, Ahlak-ı Alai'si ile ideal insan, ideal aile ve ideal toplum oluşturmak problemini ele alarak toplumun değişmez üç esasını ve terkibini belirlemiştir.

Kınalızâde'ye göre ahlak ilmi ile hakiki olgunluk, saadet ve marifet elde edilir. İnsanın saadeti, öncelikle sahih bir itikada sahip olmak için Hak ilminin tahsili, sonra da güzel ahlak ve salih ameli elde edip, çirkin huyları atmak ile kazanılır. Hak itikada sahip olup, adi isteklerinin peşinde koşup, çirkin alışkanlıklar kazananların saadet binası tamamen yıkılmaz ama bu kötü huyların ruh cevherinde işgal ettiği yer kadar azap görür, sonra asıl varlığı olan iman cevheri ve marifet mayası sebebiyle Rahmet-i Rahmanı'n vadine erişir, Hak Teala azaptan kurtararak rıdvan bahçesindeki seçkinler arasına koyar.

Kınalızade, geleneğe uyarak ahlak ilmini tıbb-i ruhani, yani ruhi has(alıkların çarelerini gösteren tıp (doktorluk) ilmine benzetir. Nasıl ki tıp ilmi ile bedenin sıhhatini korumak ve hastalığı gidermek mümkün ise ahlak ilmi ile nefsin çirkin huylarını gidermek, iyi ahlakını devam ettirmek mümkün olur. Kınalızâde'ye göre ahlak nefisteki huylarla alakalı olduğundan huyun değişip değişmeyeceği konusuna dair yapılan tasnifi, Gazalî, İsfehani'nin görüşlerini zikrederek bazı huyların değişip bazılarının değişmeyeceği görüşüne katıldığını belirtir.

Kınalızâde ahlak ilmine psikoloji ile başlar. Ona göre ruhun kemali için öncelikle ruhu tanımak, açık ve gizli kuvvetlerini, kemal ve noksanını, saadet ve şekavetini meydana çıkarmak gerekir. O, nefsin terbiye edilmesi için peygamberlere, filozoflara, rehberlere, reislere, terbiyecilere ve öğretmenlere ihtiyacı olduğunu ilmi açıdan temellendirir. Ama eğitim sürecinde esas olan, her varlığın özünde bulunan özelliğin geliştirilmesi gereken akıldır. Ona göre teori ve pratik, ilim ile amel birleştirilmeden gelişme ve mükemmellik mümkün değildir. O, bu gelişmeyi üç seviyede açıklar. Birinci seviye, filozofların nefs-i natıka veya dini terminolojide ruh dedikleri insan nefsi. Kınahzâde, insan ruhunu cisimden gayri ve cismanilik dışında cevheri basit olarak tanımlar. O, bu tarifi ruhun varlığı, cevher olması, basitliği, cisim veya cismani olmadığı, idrak edici olduğu ve duyularla hissedilemeyeceği yönünden irdeler.

Yazar, ikinci seviyede ruhun bedene göre durumunu anlatır. Kınalızâde'ye göre beden, birbirine zıt unsurlardan birleşmiştir ve bu birleşen bedenin ebedi ve sürekli yaşaması mümkün değildir. Ancak, ceset diyarının harabeye dönmesi sultan olan ruha zarar vermez. Ruh, suret veya araz olmadığı; aksine mücceret olduğu için daim ve bakidir.

Kınahzâde, üçüncü seviyede ruhun; nebati, hayvani ve insani düzeyleri olduğunu ifade eder. Bu seviyeleri detaylıca anlatan Kınalızâde, insanı diğer tüm varlıklardan ayıran özelliğin nutk olduğunu, nutkun da akılla bilinen şeyleri anlayan, kuvvete ve fikri yürütüp tedbir düşünmeye iktidarı olan, güzel ahlak ve işleri, kötü ve çirkin olanlardan ayırt etmeye güç sahibi olma anlamına geldiğini ifade eder...
.
1 | 2
.

Kaynak: Filozoflar ve Düşündüren Sözleri
.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı