30 Temmuz 2010 Cuma

"Mutluluk Bilgisi"

Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig
.
11. yüzyılın başlarında Balasagun'da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adlı yapıtını 1069 yılında Kaşgar'da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmuştur.
.
Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yı kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kılacaktır.
.
Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.
.
Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.
.
Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib'in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon'un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.
.

KUTADGU BiLiG'den Sözler

Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.



Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!


Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.


Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!

Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.


Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.


Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar.


Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.


Bütün halka içten gelen merhamet göster.


Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.


Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.


Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.


Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.


Doğan ölür, ondan eser olarak söz kalır. Sözünü iyi söyle, ölümsüz olursun.


Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!


Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.


Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.


İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.


Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.


Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.


Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.


Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.


Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.


Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.


İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.


Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.


İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.


İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.


Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.


Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.


Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.


Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.


Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.


Gönlünü ve dilini doğru tut!


Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.


Halka faydalı ol, onlara zarar verme!


Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.


Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.


Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.


Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.


İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.


İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.


İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.


İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.


İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.


İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.


İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.


İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!


Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.


Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.


Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.


Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir.

Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.


Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.
.
Yalnız kendi menfaatini gözeten dosta gönül bağlama. Fayda görmezse, sana düşman olur, ondan vazgeç.
.
.

23 Temmuz 2010 Cuma

Son Dönem Osmanlı Dış Politikası Üzerine

Babanzade Ismail Hakkı’nın Tanin’de Yayımlanmıs Makalelerine Göre Osmanlı Devleti ve Dıs Politika (1911)

Faysal MAYAK, Akdeniz Üniversitesi




Özet: Tanin gazetesinin önemli yazarlarından biri olan Babanzade Ismail Hakkı, 1911 yılında, Osmanlı Devleti ve dünyada meydana gelen gelismeler üzerine birçok makale yazmıstır. Babanzade Ismail Hakkı yazmıs oldugu makalelerde hem Osmanlı Devleti’nin dünya siyasetindeki yerini göstermeye çalısmıs hem de dünyada meydana gelen siyasi gelismelerin Osmanlı Devleti’ne nasıl etkilerde bulundugu üzerinde durmustur. Avrupa, Ortadogu ve Uzakdogu’daki olayları yakından takip ederek Tanin’deki yazılarına konu eden Babanzade Ismail Hakkı, kimi zaman gelismelerin Osmanlı Devleti’ne verdigi zararları belirtirken kimi zaman da devletin kötü gidisine çare olması amacıyla önemli tavsiyelerde bulunmustur. Bu çalısmanın amacı, Birinci Dünya Savası öncesinde bir Osmanlı aydınının dıs politikayla ilgili izlenimlerini göstermektir.


Makalenin tamami icin tiklayiniz.



16 Temmuz 2010 Cuma

Aşkı, özlemi, acıyı bal eylemenin serüveni; Cam ve Elmas

Handan Güler
02.02.2010

 Aşk acıların en acıtanı, duyguların en yalnızı… Mor, acının, hüznün, neşenin yani aşkın rengi.

Aşkın yakıcılığını çoğumuz biliriz. Tam olarak içine düşmesek de yanından yöresinden geçmiştir hepimizin yolu. Aşkın yaşatan yanının, vermesi gereken sınavlardan geçtikçe törpülenmesiyle çıkar acıtan yanı. İşte o virajda bir bakış yıkar bazen insanı, bir terk ediş dağıtır içinin saraylarını. Küçük hatalar büyür bazen, maksadını aşan yollara sürükler yalnızlığı tadanı.

İşte öyle bir kitabı aralamıştım ki, bu sefer, aşkın yakıcılığının kelimelerin içine gizlenmiş ateş toplarıyla içime düştüğü satırlar sığdırılmıştı mor bir çerçeveye. Her satırda özlem, her satırda sitem hissediliyordu sevgiliye, terk edilene, terk edene, terkedişe.

Okudukça düşüyordum şiirin içine,

“ Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla

Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla

Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla

Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla

Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla

Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla...

Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla.



Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle…

Ama her defasında geri döndüm SENİNLE…

Hangi düğüm çözülür… Nazla… Sitemle… Kinle...” dedikçe şair büzülüyor yüreğim benim de, romanın kahramanına eşlik edercesine.

Gözüm, gönlüm deriz ya hani sevdiğimize. Nasıl göz kaldıramaz en ince bir kıymığı, gönül dahi kaldıramaz sevdiğinden gelen acıyı. İncecik kılcallardan başlatır kanamayı, zehirler yavaş yavaş uğradığı her durağı. Önce derin bir uçuruma getirir insanı bu acı, birden rüyadan uyandırır aşkın şamarı.

Aşktan önce ve aşktan sonra diye ayırır kişisel tarihimizi bu acı. Ne yapsa dönemez insan aşktan önceki kendine. Hep daha eksiktir bir yanıyla. Hem de artmıştır bir bakıma, onulmaz yaraların olduruculuğuyla.

Cam Ve Elmas’ı bu duygularla okudum. Her satırından akan aşkın gözyaşları, aşkınlaşma, başkalaşma duası içimi delip geçti. Camdan bir kalbin can kırıklarından sıyrılıp elmasa dönüşme arzusunun sesiz çığlıklarını duymak, sarstı beni. İnsanın var olduğu günden beri çözemediği bu bilmecenin cevabını arama ruh haletinin peşinde kaleme alınmış kitabın içinde kahramanla beraber kah huzura erdim kah iki büklüm oldum.

“Harakanlı bilge Ebu’l Hasan’ın yaşamına ilişkin çarpıcı bir anlatı Cam Ve Elmas. Kars’taki Harakani dergahında geçen olaylar, kente bir belgesel filmin çekimleri için giden ekipteki kameramanın “objektif”inden anlatılıyor. Çekeceği belgesel için açılar belirleyen, kareler seçen kameramanın “ Ben bunları anlayamıyorum. Bana düş gibi geliyor. Dayanamıyorum” sözlerinin ardına gizlenmiş acıları, anıları, ve sarsıcı keşifleri.” şeklinde tanımlanıyor kitap, arka kapak yazısında.

Bu harabe kente gelirken “Ne kendime bir yer, ne kendimi bir yer edinebiliyorum” diyen romanın kahramanı şehri gezdikçe içinin harabelerinde dolaşıyor adeta. Roman iç içe bir akışı sunuyor okuyucuya. Çektiği görüntüler üzerinden farklı bir açıyla bakıyor kahraman kendi hayatına.

Gelgitler içinde gezinirken yaşam içinde var olma zorunlulukları gereği gündüzleri kendisi olamadığını, başkasını oynadığını fark ediyor, geceleri niçin daha çok sevdiğini bulunca. Yaşıyor, biliyor, seviyor, anlıyor gibi yapmak yoruyor insanı zaman sona doğru aktıkça.

İnsan bir gün aşkın tokadıyla uyanınca, niye cam parçalarının peşinde bir ömür harcadığını sorgulamaya başlıyor ya işte bu kitapta “Leyladan Mevla’ya geçme faslı’ndaki zorluk resmediliyor, samimi kelimelerin renk tonlarıyla, himmet diliyor kahraman bilgenin kapısında.

Şehir halkından biriyle çay içip sohbet eden kameraman “Veted” diye bir kavramla karşılaşıyor. Veted, sütun demektir. Dünya onlara emanet edilmiştir, onlar mahlukatı korurlar. Bu iklimi de koruyan Harakani’dir, diyor yaşlı adam. Böylece yavaş yavaş Harakani’nin hikayesi içine düşüyor kahraman.

Günün karmaşasından kurtulup kendisiyle baş başa kaldığı köhne otel odasında “ıssız”lığı yaşıyor zihnindeki kalabalığa rağmen. “İçimdeki boşluk mu, içine düştüğüm tenhalık mı, anlayamadığım o iğrenç melankoli mi canımı fena halde yakan o sarmal yutmaya başlıyor yine…” diye döküyor halini kelimelere. Izdırap içinde kıvranırken yeniliyor gözbebekleri uykunun çekiciliğine. O gece rüyasında “Kulluğu sürdür ki, içtenlik belirsin, samimi olmaya devam et ki, nur ortaya çıksın. Nur doğduğu zaman, O’ nu görüyor gibi ibadet et. Bu sözün sırrı sana verildi. Ona tutun, sahiplen, bırakma. Gece olup insanlar uykuya dalınca, sen bu acılarla dağlanmış bedeni pranga, inciten kaba yünden giysi ve deri kamçının kıskacına al ki, sahibi acıyarak şöyle desin: “Ey kulum, bu bedenden ne istiyorsun?” Şöyle cevap ver: “Sen’i istiyorum.” O zaman sana, “Bırak bu çaresizi” diyecek.” Ben seninim. Bir gün acıların dinecek, acıdan tatlıdan uzaklaşacaksın, seni boğan her şeyden kurtulacaksın.” diyen bir sesle irkiliyor, korkuyla uyanıyor kameraman. Düşündükçe gözlerindeki perdeleri fark ediyor. Tekrar uykuya dalıyor ve şeyh beliriyor önünde: “Bir gün önce zuhur edip geleceğini bana söylemişti.” diyor ve gözden yitiyor. Bu sefer Harakani Hazretleri beliriyor; “ Korkma” diyor, “Sen garipsin, gurbetin ne olduğunu bilirsin. Bedeni dünyada olan kimseye garip denmez. Aksine kalbi teninde, sırrı gönlünde garip olana denir… Bunun belirtisini merak ediyorsan “Gönlünde dünya sevgisi taşımamaktır.” Bu ilginç rüyalarla bezenen gecede “Yardım et” diyor roman kahramanı, “Bana yol göster, ben hiçbir şeyi anlamıyorum. İşittikçe kulaklarım kapanıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok. Kendimi aldattığımı hissediyorum, biran olsun durup bakmıyorum, içine kaydığım boşluk büyüyor, içimdeki ıssızlık, boşluğu yutacak kadar büyüyor, bana himmet et.”

Yolun başı gönülden istemek olunca ve onu aşkla talep edince, iç yolculuğu daha da derinleşiyor kahramanın. Tabi zor bir yolculuk bu, kendinden sıyrılmalı insan önce, talep ettiklerinden. Ama kolay değil, aşkın dağladığı bir yüreğin küllerinden yeniden doğması. Hele de romanın kahramanı kadar severken, özlerken, ayrılmışken.

Aşk tek kişiliktir ya, aşık da bir başına acılarla; yazar nasıl da güzel anlatmış bunu satırlarında:

“Senin tutsağınım biliyorsun. Seni düşünmeyince içim kalmıyor. İçsiz, kabuk gibi bir şey oluyorum. Seni unutunca olmuyor, hatırlayınca kalmıyor. Alnımdan bir dağ fırlıyor, bir asfalt yarılıyor, kemiklerim eriyor, seni senden alamadım. Bana demiştin, boş duran nefis insanı helak eder, ne ilmim, ne hırkam ne kürek ve bileğim var. Bu ilmin dışı var, dışın dışı var. Bir de içi var. Dışı ve dışının dışı senin benim sözlerimizdir. İçi, yiğitlerin kelimeleridir. İçin içi ise, O’nunla ilgili sırlardır. Benim için oraya yol yok biliyorum.”

Bu satırları okurken yine şair (Yavuz Bülent Bakiler) yükseltiyor sesini içimden:

“ Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin

Eksilmeyen çilemsin

Orada ufuk çizgim, burada yanım yöremsin

Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin

Çâresizim… Çâremsin...

Şaşırdım kaldım işte bilmem ki neyimsin...”

“Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir, demiştin hatırlıyor musun? Yaşamım kapıyı dışarı itmekle geçmiş. Bir an için durup kapının açılma yönünü düşünmemişim. Bunu boşandığımız gün, duruşma çıkışı, bir veda selamı vermeden koridorda gözden kayboluşunu izlediğimde fark etmiştim. Şiddetli geçimsizlik… Ne yargıç inanıyor buna; ne sen anlıyorsun ne ben. Aklımızın tıkandığı bir yerdeydik… İkimizden daha güzel bir cehennem mi var demiştin. Oysa cennetim olman için istemiştim seni. Yoldaşın olmak için.” diye konuşuyor kahraman içinin derin sularında gezinip anılara daldıkça. Hep acı, hep hüzün, hep aşk çıkıyor kalbinin kıvrımlarında dolaştıkça. Ludwig Wittgenstein’ in o sözü yerini buluyor burada: “Yüreğimin büklümleri hep birbirine yapışmaya çalışır, ben de yüreğimi açmak için büklümleri hep yeniden çekip kopartmak zorunda kalırım.”

Kitapta ilerledikçe birçok farklı boyut ve hikaye de önümüzü kesmekte.

Mesela büyük bilgin İbn-i Sina’nın Harakani’nin feyzinden istifade için bilgeye gelişini de anlatır yazar iç içe geçmiş öykülerde.

“Bu yolun yolcularının çabası kırk yıldır derler. Dilin düzelmesi için on yıl, çile çekmek gerekir. İkinci on yılda ancak el düzelir. Üçüncü on yılda göz, son on yılda kalp temizlenir. Kim kırk yıl böyle yol alır ve davasına sadık kalırsa onun dilinden, içinde benliğin olmadığı bir sesin çıkması umulabilir” öğretisiyle yola çıkan İbn-i Sina, Ebu’l Hasan’ın yaşadığı köye varıp onu sorunca “Boşuna yorulmuşsun” derler, geri dön, o sır sahibi olduğunu söyler ama işinin temeli yoktur.” diye ilave ederler. Ama bilgin vazgeçmez ve dergaha gider, kapıyı çalar, açılan kanadın gerisinden bir kadın, ne yapacaksınız o miskini, burada değil, ormana odun getirmeğe gitti der. “ Sır sahibi olduğunu iddia eden bir delidir, size bir yararı olmaz deyince, İbn-i Sina kadına kim olduğunu sorar ve eşi olduğunu öğrenince şaşırarak ormana doğru yol alır. Az ileride odun yüklenmiş üç aslanla bilgenin geldiğini gören bilgin, yaklaşınca; “ Şeyhim bu ne hal?” diye sorar. Bunun üzerine ”Biz evdeki kurdun, yükünü çekmedikçe, aslanlar da bizim yükümüzü çekmez.” der Ebu’l Hasan Harakani Hazretleri. Gördükleri karşısında çok etkilenen bilgin, yedi gün dergahta kalır ve şehrine geri döndüğünde başka bir bilgin olan arkadaşına, bizim aklımızla bildiğimiz her şeyi o kalbiyle görebiliyor, der.

Cam bir imgedir, kırılıp giden, kaybolan ama yaralayan dünyanın metaılarına işaret eder.

Elmas ise en değerli mücevheri, kaybolmayacak değerleri, dünyayı kalben terk eden kişinin kalbinin alacağı hali anlatır bize. Bir de elmasın oluşumu için geçen süreyi, zorlu aşamaları hatırlatır bu imge.

Dünyanın geçip giden, yaralayan aşklarından, ötelerde kanatlandıracak sevdalara geçişin zorluğunu, Leyla’dan Mevla’ya geçme faslını ve bu noktaya önce kalben talep edilerek liyakate binaen gelineceğini anlatır yazar bu romanda.

Aşk tek kişilik bir yolculuksa eğer, yeryüzünde kaldığımız sürece cam parçalarını elmasa tercih ettikçe acı vermeye devam edeceği belli.

Ve eğer, elmas olma kabiliyetinde yaratılmış kalbi sükuna erdirecek tek aşk O ise, ortak etmemeli aşka ötekini, berikini.

Tek kişilik yaşayıp aşkı, helezonik merdivenin önünde bir başına beklemeli.

Yüreğini kavrayacak “O” aşkın, aşığı bir gün en yukarı almasını dilemeli.

Ötekinin acıtıcı aşkı yerine kalbe inşirah verecek esintiler talep edilmeli.

Belki sadakate binaen açılır bir gün kapılar, ümidi kesmemeli.

“Yeryüzünde yolculuk edenin ayağı; gökte yolculuk yapanın ise kalbi su toplar” diyor Harakani Hazretleri, bilmeli.

Cam parçalarının elmasa tercih edilmediği bir hayat dilenmeli. Cam ve Elmas’ın ışığında yazarın açtığı kapıdan bilgelerin gizemli dünyasına girilmeli.




12 Temmuz 2010 Pazartesi

AKB - Istanbul 2010: Kentsel Projeler


Tüm Kentsel Projeler




Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü ile yürütülen projeler
Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü ile yürütülen projeler
İstanbul 2010 AKB Ajansı ve Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü ortak çalışmaları ile
Beyoğlu Arap Cami, Kılıç Ali Paşa Cami ve Haseki Külliyesi gibi önemli anıt eserlerin
restorasyon çalışmalarına başlanmıştır.



İmkan Mekan İstanbul atölyeleri
Proje, sivil insiyatif ile kamusal mekânın dönüştürülmesini tetiklemesi, çok ortaklı yapısı, kentli katılımını öngörmesi, somut ürünlere dönüşebilir bir mekanizma olması sebebiyle 2010 programının harekete geçirici projeleri arasında bulunuyor.





Vortvots Vorodman Kilisesi’nin Kültür Merkezi’ne DönüşümüVortvots Vorodman Kilisesi’nin Kültür Merkezi’ne Dönüşümü
Önemli ve değerli bir tarihi yapının konser-sergi-konferans mekânı olarak İstanbul’a kazandırılması.





İstanbul 2010 Çarşamba Buluşmaları
İstanbul 2010 AKB Ajansı’nın, kültür-sanat ve kentsel uygulamalar alanlarında uzman isimleri konuşmacı olarak ağırladığı ve İstanbulluların katılımına açık olarak gerçekleştirdiği geleneksel Çarşamba Buluşmaları devam ediyor.





Otağ-ı Hümayun Binası restorasyonuOtağ-ı Hümayun Binası restorasyonu
Restorasyon uygulamalarından sonra İstanbul şehrinin mimari ögeleriyle birlikte üniversite gençliğinin kültür-sanat etkinliklerinden faydalanabileceği bir buluşma noktası yaratılması amaçlanmaktadır.





Ayasofya Müzesi Projelendirme İşleri
Ayasofya I. Mahmud Kütüphanesi ve I. Mahmud Şadırvanı'nın özgün halinin belgelenmesi ve restorasyon projelerinin hazırlanması için çalışmalar başlatıldı.





Kentsel Projeler’in Uygulama ve Projelendirme İşleri
Kentsel Projeler’in Uygulama ve Projelendirme İşleri
Kentsel Projeler kapsamında İstanbul’da gerçekleştirilen uygulama ve projelendirme işlerini harita üzerinde görmek için
tıklayınız.





Kadıköy Meydan düzenlemesi
Boğaz'ın Marmara Denizi’ne açıldığı ve İstanbul'un en önemli odak noktalarından biri olan Kadıköy Meydanı’nda yapılacak çalışma ile birçok sorunun çözülmesi amaçlanmaktadır.






Şehzade İmareti Restorasyonu

Şehzade İmareti'nde restoranın, öğrencilere hizmet verecek yemekhanenin, kitap satış ünitelerinin, Türk mutfağı eğitimi verecek mutfağın bir arada harmanlandığı bir uygulama planlanıyor.





Yapısal Çevrenin Yeniden Canlandırılması
IAPS-CSBE(Culture and Space in Built Environment) Çalışma Ağı 1997 yılında başlattığı ve dört yıl arayla düzenlediği uluslararası “Kültür ve Mekan Sempozyum Dizisi”nin dördüncüsünü IAPS-HOUSING-‘Konut’ çalışma ağı ile birlikte 12- 16 Ekim 2009 tarihleri arasında İstanbul’da gercekleştirecektir.






Design TalksDesign Talks
Uluslararası tasarım dünyasındaki yenilik ve trendlerin İstanbul’a sunulmasını ve İstanbul’a tasarım trendlerine yön veren bir merkez kimliği kazandırılmasını amaçlayan bu proje çerçevesinde dünyanın en önemli tasarımcıları ve trend uzmanları, deneyimlerini ve uzmanlıklarını paylaşacaklar.





Kariye Müzesi projelendirme işi
Kariye Manastırı’nın; aslına en uygun biçimde restorasyonunun yapılıp uzun süre
yaşatılması amaçlanmaktadır.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...