29 Mart 2010 Pazartesi

Alevi Opening and the Democratization Initiative in Turkey


Talha KÖSE, İstanbul Şehir Univ & George Mason Univ.
SETA Policy Report, No. 3, March 2010



The “Alevi Issue” is one of the most complicated and, at the same time, largely misunderstood problems in Turkey. Conflicts, resentments, grievances, and perpetual fears about Alevis that have existed for centuries have been publicly voiced through different mechanisms; yet, the message had never been understood thoroughly by the interlocutors of the Alevis. The discussions on the issue in various social and political contexts have often revolved around a rather limited list of Alevi identity-based claims.



The JDP government has undertaken a series of steps to understand and respond to Alevi identity-based claims. Popularly known as the “Alevi opening” (Alevi açılımı), the initiative is a turning point in terms of the Turkish governments’ approach to problems of Alevi citizens in Turkey. The Alevi Opening is the first systematic effort to address Alevis’ identity-based contentions. This step is also part of the broader policy of “Democratic Opening,” which addresses the burning problems of various ethnic and religious groups (Kurds, Alevis, religious minorities, and the Romani people) in Turkey. The objective of “Democratic Opening” is to reconcile the Turkish state and the marginalized segments of Turkish society.


This brief provides an analytic background for understanding the governing JDP’s “Alevi opening” initiative, which was launched in the summer of 2007. The issues mentioned in the list of Alevi identity-based claims, obstacles to the fulfillment of these issues, and the methods and the processes of the ongoing Alevi Opening are elaborated. This analysis argues that only a holistic intervention can bring about a sustainable reconciliation process between the Alevis and the Turkish state establishment as well as between the Alevi and Sunni citizens. In order to provide a holistic analysis, political, legal, psychological, cultural dynamics of the Alevi issue are emphasized here. Intervention insights and policy recommendations are formulated, consistent with the analytic perspective.


Talha Köse Ph.D. is faculty member of İstanbul Şehir University and currently a research fellow at the Ali Vural Ak Center for Global Islamic Studies at George Mason University. Dr. Köse completed his doctoral studies at the Institute for Conflict Analysis and Resolution (ICAR)-George Mason University. Köse’s doctoral research focuses on the transformation of Alevi identity within the post-1980 milieu of Turkey and is titled “Re-Negotiating Alevi Identity: Values, Emotions and the Contending Visions on Future.” Ethnic-sectarian and identity based conflicts, approaches to inter-cultural reconciliation, Alevi issues in Turkey, Kurdish issues, and Iran nuclear negotiations are some of the research interests of Dr Köse.


10 Mart 2010 Çarşamba

Türkiye'nin Akademik Yayın Durumu

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi

20 Şubat 2010 tarihinde ULAKBİM de yapılan toplantıda Türkiye'nin Bilimsel Yayın politikası konusu bir günlük bir çalıştay ile masaya yatırıldı. Çalıştaya ULAKBİM bünyesindeki dört veritabanı grubunun üyeleri katıldılar. Yaşam Bilimleri Veritabanı gurubu üyesi olarak ben de toplantıya katıldım. TÜBİTAK başkanının danışmanı sıfatı ile Prof. Dr. İsmail Hakkı Demirel Türkiye'nin bilim politikası var mı? başlıklı sunusu ile Dünyada son yıllarda hangi bilimsel alanlarda daha çok bilimsel araştırma ve yayın yapıldığını karşılaştırmalı olarak sundular. Türkiye'nin dünyadaki yerini de ortaya koydular. Çizilen Türkiye resmi toplantıdaki akademisyenlerin kafasında bıraktığı sonuç, dünyada yıllık makale üretme potansiyeli yönünden 19 sıradaki ülkemizin ürettiği makalelerin değer görmesi bakımında dünyada aynı ağırlıkta olmadığı görülüyor. Nüfus büyüklüğü üzerinden bin kişi başına bilim insanı, bilimsel araştırma kapasitesi, yapılan yayınların atıf alması yönünden pek de istenilen düzeyde olmadığımız görülüyor.

Toplantıda Doç. Dr. Tulga Ulus Türkiye'de üretilen bilimsel bilginin ekonomiye ve endüstriye dönmediğini belirterek Türkiye'nin bilim politikalarının belirlenmesi ve bunun içselleştirilmesi gerektiğini belirttiler. Dr. Elif Gürses ULAKBİM'in 2010 yılı hedeflerini anlattılar toplantıda Türkiye kaynaklı dergilerin indekse geçmesi konusunu gündeme getirdiler.

Türkiye Bilimsel Yayın Göstergeleri Dünyanın Göstergelerine Göre Ne Durumdadır?
TÜBİTAK ULAKBİM yönetimi tarafından son yıllarda 1981-2007 arasında Türkiye adresli olarak üretilmiş bilimsel yayınların sayısı ve etki değerini "Türkiye Bilimsel Yayın Göstergeleri (II)" adlı kitapta toplamış bulunuyor. Kitap

Kitap bir bütün olarak Türkiye dışındaki 44 ülke, AB-27 ve OECD ülkelerinin bilimsel yayın sayısı ve etki değerleri karşılaştırmalı olarak yapılmıştır. Türkiye adına üretilen yayınlar, 8 ana konu ve kategori kapsamında yer alan 250 alt bilimsel disiplin düzeyinde incelenmiştir.

Mevcut hali ile yıllık yayın sayısı sıralamasında Türkiye 2007 yılında 19. ve 2008 yılında ise 18. Sırada yer almaktadır. Ancak 1981-2007 yılları ararsıda üretilen makale, derleme ve not türündeki yayın sayıları yönünden 45 ülke arasında kümilülâtif alarak 26. sırada bulunuyor.

Her bir bilim alanı ayrı ayrı olarak 44 ülke ile karşılaştırmıştır. Yetkililer tabloları nasıl okuyorlar bilmiyorum ancak sayısal rakamlar ülkemizin bilimsel olarak ürettiği yayınların pek de başka bilim insanları tarafından kullanılmadığı görülmektedir. Türkiye adresli makalelerin etki değeri birçok ülkeden çok çok geride bulunmaktadır. Hatta toplam üretilen makale sayısı yönünden bizden çok geride olan ülkelerden de çok gerideyiz. Türkiye adresli olarak üretilen makalelerin aldığı atıf sayısı ve etki değerleri yönünden ise bilim dalları yönünden çok daha gerilerde olduğu görülüyor. Türkiye'de üretilen yayınların çoğunluğu tıp ve pediatri alandın da olmasına rağmen etki değeri yönünden en geride olduğumuz görülüyor.

Kitapta Türkiye adresli üretilen bilimsel yayınların etki değeri düzeyi ise Dünya, OECD ülkeleri ve AB-27 ülkeleri ortalama değerlerinin yaklaşık üçte biri kadardır. 1981-2007 döneminde ülkemizde üretilen yayınalar, hem AB-27' nin ve hem de ABD' nin % 1,8' i kadar olduğu görülüyor.

Türkiye'nin Dünya Çapında Öncü Olduğu Bilim Dalları Var mı?
Prof. Dr. İsmail Demirel söz konusu kitaptaki verilere dayanarak ülkemizin bilimsel olarak dünyadaki yerini sunmuştur. Sayın Demirel'in sununda 2000-2007 yıllarında dünyada 8 bilimsel alanda en çok çalışılan ve bilimsel makalelerin yıllar itibarı ile karşılaştırmalı olarak işlenmiştir.

Çoğunlukla malzeme, biyokimya, Elektrik ve elektronik, bilgisayar bilimleri, moleküler biyoloji, fizik, kimya, nöroloji, cerrahi bilimler ve matematik en çok çalışılan konular olarak öne çıkmaktadır. ABD bu 8 alanda temel kabul edilerek diğer ülkelerin bu eksendeki etkinlikleri değerlendirilmiştir. Karşılaştırmaya Avrupa birliği, Japonya, Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya karşılaştırmaya alınmıştır. Türkiye de karşılaştırmaya alınmış. Durum doğal olarak vahim. Türkiye'de öne çıkan alanlar ise çoğunlukla cerrahi bilimler, çocuk hastalıkları, kimya mühendisliği, veterinerlik ve ezacılık alanında en çok yayınların yapıldığı görülmektedir. 2007 yılında dünyada tıp, matematik, kimya, malzeme bilimi, biyokimya, çevre konuları öne çıkarken, Türkiye'de en çok yayın yine tıp, kimya, nöroloji, gıda, kalp damar cerrahisi, veterinerlik alanında daha fazla yayın yapılmaktadır. Ancak yayınların etki değerinin yayınların sayısı ile ters orantılı olduğu görülmektedir.

Sosyal Bilimler Yönünden de Dünya Sıralamasına Göre Geride
Sosyal bilimlerde de Türkiye'nin karnesi ne yazık ki çok da istenilen düzeyde değildir.

Dünyada sosyo-ekonomik durma bağlı olarak 5 fen bilimleri alanında yapılan yayın'a karşılık bir sosyal bilimler yayını yapılmaktadır. Avrupa'da bu oran 7:1 oranındayken Türkiye'de bu oran 27:1 düzeyindedir.

Toplantıda haklı olarak bazı konular tartışma yarattı. Örneğin Tıp bilimleri konusunda çok fazla yayın yapılmasına karşın etki değeri konusunda çok geride olmamızın neden sorgulanmadığı. Türkiye olarak bunca yayının ülke ekonomisine ne kazandırdığı sorusudur. Batıda yapılan yayınların teknolojiye dönüşmesi kadar, ilgili ülkelerin ürettiği teknolojinin satılması ile ülkelerin ekonomilerine katkı sağlandığı, ancak ülkemiz düşük kaliteli yayın yapmaktadır sorusu soruldu.

Üniversitelerin Bilimsel Kaliteye Önem Vermesi Gerekiyor
Tıp veri tabanından Prof. Dr. Tayfun Özbey sorunun üniversitelerden kaynaklandığını belirterek. Üniversitelerin akademik aşama politikasının birçok yönden niteliği düşük yayınların yapılmasına neden olmakta olduğunu belirttiler. Sayın Özbey kalitesi düşük yayınların ve araştırmaların en önemli nedenin de üniversitelerde temel bilim politikalarının ve felsefelerinin olmamasına bağlı olduğunu belirttiler. Ayrıca bu durumun bir etik sorunu da olduğunu söylediler. Özbey'in önerisi gerçekten çok önemli. Öneri olarak YÖK ve üniversitelerin akademik aşama ve yükseltmelerde niteliği düşük yayın anlayışından vaz geçmesi ve kalite unsuruna yer vermesi gündeme geldi. Yaşam Bilimleri Veri Tabanında Prof. Dr. Hakan Yardımcı son yıllarda Ankara Üniversitesi senatosunun akademik yükseltmelerde ULAKBİM veri tabanında taranan dergilerde yer alan makaleleri belirli bir puan verilmesi önerisini benimsediğini söyledi. Bu girişimin akademik yayıncılığın kalitesinin artması için bir umut olarak görülmektedir. Umudumuz diğer üniv

Üniversitelerin Araştırma Stratejileri İle Bilimsel Makale Kalitesi Yükselebilir
Bilimin günümüzde araştırma temelinde pahalıya yapılması, bunun sonucunda düşük kaliteli yayınların çıkması doğal olarak artık sorgulanmayı gerektirmektedir.

Her üniversitenin veya araştırma kuruluşun da araştırma ne için yapılıyor?

Makale ne için yapılıyor? Üretilen makaleler Ülkemizin Hangi ihtiyacına cevap vermektedir?

Üniversitelerin belirli bir hedefi ve stratejisi var mı? Üniversitenin temel felsefesi var mı?

Üniversite yöneticilerinin bilimsel kapasitesi ve etkinliği nedir?
Bilim insanlarının belirlenmiş hedeflere yönlendirilmesi, belirli bir ruh ve amacın kazandırılması sağlanmış mıdır?
Sık sık benim de sorduğum bir soru toplantıda gündeme geldi, şöyle ki, yapılan yayınların çoğunluğu akademik aşama için yapılıyor. O zaman da yapılan yayınlar ülkemizin hangi temel sorusuna cevap vermek için yapılmaktadır? Bilimsel yayıncılık stratejimiz var mı? Ülkemizin bilimsel bir hedefi ve stratejisi var mı? Soruları üniversitelerin araştırma potansiyeli ve bilimsel yayın kalitesi açısından hayatı önem taşımaktadır.

Bilimsel Veriler Karar Vericiler İçin Önemli Bilgi İçermektedir
Her bilim disiplininin dünyadaki ağırlığı ve etki değerlerini görmek için hazırlanan kitap ülkemiz bilim politikansa yön veren Hükümet, YÖK, TÜBİTAK, TÜBA, Üniversiteler için önemli bir çalışma. Yöneticilerin yanında her bilim disiplinin bağlı olduğu bölüm, anabilim dalları ve bunların dernek ve vakıfları içinde kendi bilim alanlarındaki resmi görmesi bakımından önemli bir şanstır. Kendi bilim dalımla ilgili olarak durumumuzun beklenenin gerisinde olacağını beklemiyordum. Umarım üniversiteler bu verileri kullanarak yayına dayalı akademik aşama ve yükseltme yerine bilimsel niteliğe dayalı bir politikaya geçerler.

Sonuç olarak ülkemiz bilimsel makale sayıları yönünden son yıllarda önemli bir gelişme gösterdi. Ancak makalelerin atıf alması ve etki değeri yönünden dünya ortalamasının çok gerisinde yer almaktayız. Bugüne kadar niteliği düşük üretilen makalelerin bilimsel gelişmeye ve ülke ekonomisine katkıda bulunmadığı daha çok akademik aşamaya ve yükseltmeye yönelik olduğu sıkça işlendi. Ülkemizin artık belirli bir doygunluk düzeyine gelmiş olan bilimsel makale üretme potansiyelinin artık nitelikli bilimsel araştırma ve yayınlara geçmesi gerekir. Bu bağlamda ULAKBİM Türkiye'nin genel potansiyelini ve dünyadaki yerini gösteren resmini açık olarak gösterdi. Bundan sonra karar vericilerin adım atması gerekiyor. Yeniden aynı soru: Türkiye'nin Bilim politikası var mı? Bu sorunun cevabını sanırım çoğumuz biliyoruz

8 Mart 2010 Pazartesi

Demokrasinin Ergenlik Dönemi

Selçuk Tepeli
1 Mart 2010

Çünkü, ah ne de büyük siyasi zorluklar içinde, paşa gözaltılarından parti kapatma işaretlerine kadar her an yeni bir şok gelişmenin yaşandığı, krizler içinde biçare kıvranan, uçurumun eşiğindeki bir ülkedir burası, diye inim inim inleyip kendinize acımanın bir faydası yok. İtalyan La Stampa'dan The Economist'e yabancı basında geçen hafta çıkan Türkiye'de darbe ihtimaline dair (kimisi şaşkınca) yorumların sorumlusu da, bu kronik kendine acıma hali aslında. Hep özel şartlarından bahsederek Türkiye'nin olağanüstü şeylerin sıklıkla yaşandığı bir tür siyasi Jurassic Park olduğuna dünyayı kim ikna etti? Herhalde kendimiz. Üstelik; daha ziyade Avrupa Birliği ile sözde kendi ayrıcalıklarımızı kabul ettirmek için pazarlık ederken oldu bu: Yetkililer tam demokratik kriterlerin bize bol geleceğini kafalara kazıdı durdu. (22. sayfada Akın Özçer'in yazısına bir göz atıverin.) "Türkiye'de ordu ne önemli bilemezsiniz," diye anlattı durdu önemli başkentlerdeki Türk basın mensupları. Besbelli Türk basınının dışarıdaki temsilcileriyle yabancı basının Türkiye temsilcilerinin artık bir tür meslek içi eğitimden geçmesi gerekiyor. Bazen insan haklarını kıra döke ve birbirimize bağıra çağıra bile olsa sorunlarının üstesinden rutin demokratik siyaset yollarıyla gelebilecek müstakbel bir ülkeyi tanıtmak, ona şans vermek için.

Ama bu konuda ülkede heyecan verici, kendinden emin kalabalıkların oluşturduğu bir fikir birliği de görünmüyor. Bunu yeşertebilecek gelişmeler de var. Yaklaşık 30 yıldır başa bela olan PKK ortadan kalkmaya yüz tuttu. Amerika'da, Avrupa'da (en son İtalya'da) terör örgütünün yandaşlarına ve militanlarına operasyonlar sıklaşıyor. Türkiye, kadim rakibi Yunanistan batarken ekonomisiyle böbürleniyor. Komşularıyla sınır sorunlarını çözüp ticaretini arttıran Türkiye'de; tam demokrasinin önündeki en büyük engellerden askeri vesayet meselesinde de zor bir viraj, yüksek rütbeli askerlere rüküş gözaltı görüntüleri arasında dönülmüş gibi görünüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan "ileri demokrasinin ayak seslerinden" söz ediyor. Ama bir sorun var. Pek çok insan bu tarihi gelişmeleri avuçları patlarcasına alkışlar gibi görünmüyor. Epey kararsız, tedirgin, her sabah sanki aynı gergin güne uyanır gibi hisseden insan var. Bunu, ayaküstü sohbetlerde, köşe yazılarında, televizyon programlarında ya da farklı kamuoyu araştırmalarında görmek mümkün. Hem ne olup bittiğini anlamaya hem de bu kararsız ortamın nedenlerini anlamaya ihtiyacınız olmalı? O halde lafı uzatmaya lüzum yok. Türkiye, galiba demokrasisinin ergenlik dönemini yaşıyor: Hayatın gerçekleriyle karşılaşma zamanı. Tercihlerimiz (daha ziyade hükümetinkiler) güzel ya da berbat bir gelecek hazırlayabilir. O nedenle, siyasetin, ordunun, yargının, cemaatlerin, tarikatların, herkesin önünde aslında tek seçenek bulunuyor.

Oysa geçen hafta Başbakan köşe yazarlarını işverenlerine şikâyet ederken bunun farkındaymış gibi görünmüyordu; çünkü "ileri demokrasinin ayak sesleri"nden söz ederken, bu seslerin çok uzaktan geliyor olabileceğini de aynı cümleler içinde söylemişti. Hiçbir ileri demokraside böyle bir şey olmaz çünkü. Bu tuhaf çelişkisi, hükümeti genelde destekleyen bazı gazetecilerin bile tepkisini çekti. Milliyet gazetesinden Hasan Cemal 27 Şubat'ta "Hop Dedik Sayın Başbakan" diye yazdı. Madem Başbakan'ın deyimiyle "hayırlı günlere vesile" şeyler yaşıyoruz, bunun tadını ülkeye adaletle paylaştırmada en büyük görev gazeteciye, askere, aydına değil yine hükümete düşüyor. Ama hükümet üyelerinin bu tür yaklaşımlarını anlamak giderek daha da zorlaşıyor.

Aslında bu yolda iktidar partisinin işi o kadar da zor sayılmaz. AK Parti kurmayları lüzumsuz polemiklerde buyurgan ifadeler sarf edeceğine, "Invictus" adlı filmi izleseler bile işlerine yarayacak birkaç ipucu bulmaları mümkün. Amerikalı ünlü aktör Morgan Freeman'a Oscar kazandırması kuvvetle muhtemel Invictus (Yenilmez), Nelson Mandela'nın Güney Afrika'da yaptıklarından (yani gerçek bir hikâyeden) hareketle yazılmış John Carlin'in "İnsan Faktörü: Nelson Mandela Ve Dünyayı Değiştiren Oyun" adlı romanından sinemaya uyarlandı. Kitapta, Güney Afrika'da beyazların hüküm sürdüğü apartheid döneminin ardından muazzam bir insan hakları mücadelesinin sonucunda başkan olan ilk siyah Nelson Mandela'nın, ülkesinin etnik ve ekonomik olarak bölünmüş insanlarını birleştirmesi, siyahların intikam duygularını zapt etmesi, beyazların bu yepyeni durumdan kaynaklanan tedirginliğini ortadan kaldırması anlatılıyor. Beyazlardan oluşan bir rugby (Amerikan futbolunun daha delikanlıca ve kasksız oynanan türü) takımının 1995'te Rugby Dünya Kupası finallerindeki mücadelesini Mandela fırsat biliyor ve ülkesini birleştirecek bir motivasyon kaynağı yaratıyor. Freeman, iki hafta önce Newsweek'teki röportajında "Mandela filmi seyretmiş midir" sorusuna "Evet seyretti" diye yanıt veriyordu. "Birlikte Johannesburg'da Nelson Mandela Vakfı'nda seyrettik. Ben perdede göründüğümde 'Bu arkadaşı tanıyorum' dedi, 'belki bu yaşlı adamı başkaları da hatırlar.' Onunla takılmak gerçekten havalıydı." Oysa Habertürk gazetesinin dış haberler müdürü Soli Özel Türkiye'de "her adımında insanların bölünmesine neden olan bir ortam oluştuğuna" dikkat çekiyor.

Herkes değişimden övgüyle bahseder ama sıra kendisine geldiğinde değişmek, oturduğun yerden seyretmekten çok daha zor ve sancılı olur. Dünya basını geçen hafta lütfedip onayladığına göre artık rahatça söyleyebiliriz; Türkiye tarihin akışını etkileyecek bir değişim içinde. Bana hep 'devlet adamı gibi gazeteci' izlenimi veren Mehmet Barlas 25 Şubat günü Sabah gazetesindeki köşesinde "Bugün artık Cumhuriyet'in 'kuruluş dönemi' geride bırakılmak durumunda" diye yazdı. 1940'lardan beri seçilmişlere muhalefet eden, rejimi ve ülkenin ana çizgisini belirleyen askeri, bürokratik devlet geleneğinin temsilcileri de artık seçimleri beklemekten başka çare olmadığını düşünüyor besbelli ki paşalar sıra sıra ifadeye gidiyor. Ayrıca adının açıklanmasını istemeyen bir AK Parti yetkilisi de "bize artık ordu direnç göstermiyor, yargı gösteriyor. Çünkü esas statükocular yargıdakiler" diyordu bir sohbet sırasında, geçenlerde. Artık Avrupa'da bile eşi olmayan, askeri vesayetten kurtulan ülkeler arasında bile nadir büyüklükte bir "üst düzey askerlere yargılama" süreci yaşanıyor. Ergenekon soruşturmasının başlamasından beri her rütbeden 150'ye yakın muvazzaf ve emekli asker, hakim karşısına çıktı. Önemli bir kısmı halen tutuklu. Öyle ki, AB "Yargı süreci adil ve örnek alınacak titizlikte olmalı" diye açıklama yaptı. Yine 25 Şubat'ta Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök de, bir başka devlet adamı gibi gazeteci olarak "Türkiye normalleşiyor. Anormallikleri göre göre normalleşecek. Şimdi sabır zamanı. Kimse sandık dışında hiçbir şeyden medet ummayacak" diye yazdığına göre, sandık sadece sandık değil, yeni tarihi hesaplaşma yeri demektir. Bu kadarına bile demokrasi diyenler var. Ama 26 Şubat'ta Zaman gazetesindeki yazısında Prof. İhsan Dağı çıtayı daha yükseğe koyuyordu; teoride: "Artık demokrasi ile vesayet rejimi arasında 'ara' bir yer yok" diyordu, sorgudaki silah arkadaşları için üzülen komutanlara da çatarak. "İtham edildikleri suçların gerçek olma ihtimali üzmez mi komutanları? Asker karar vermek zorunda. Ya darbe yaparlar ya da tam demokrasiye razı olurlar." Örnek bir entelektüel tartışma. Bu kararı orduya bırakması fuzuli derecede ince bir davranış doğrusu. Zaten 1960'tan 1990'ların sonuna (28 Şubat 1997'de hükümet deviren askeri baskıyı da dahil edince) kadar süren darbeler döneminde başbakanını bile asmış Türkiye'de, generallerin ifade vermesine neden olan iddialar karşısında kim kefil olabilir ki? "Genelkurmay Başkanı Başbakan'ın muhatabı da değil ki bir zirvede buluşsunlar" diyen Dağı bu noktada da teoride haklı.

Ama pratikte durum bu kadar net değil. Bu sert atışmalar arasında hâlâ ikilem içinde olan insanlar var. Estima araştırma şirketinin Şubat başında yaptığı bir ankette, insanlara "darbe tartışmaları kime yarıyor" diye soruldu. En kalabalık yanıt yüzde 28,7 ile "hiç kimseye yaramıyor oldu. (Ardından yüzde 21.9 ile "hükümete" yanıtı geliyor. Üçüncü sırada yüzde 20.5 ile "yabancı ülkelere" diyenler var.) Hatta bu tür kararsızların bazısı AK Parti'den. Muharrem Sarıkaya geçen hafta Habertürk gazetesindeki köşesinde bir milletvekilinden hareketle AK Parti Meclis kulisinde hakim olan söylemi şöyle tarif ediyordu: "Sabah evden çıkarken eşim 'Koskoca kuvvet, ordu komutanlığı yapmış adamlara bu eziyet reva mı, niye böyle yapıyorsunuz' diye çıkıştı. 'Biz yapmadık, yargının işine nasıl karışırız' karşılığını verince de 'İktidar siz değil misiniz; siz yapıyorsunuz' diye çıkışmasını sürdürdü. Ben eşime anlatamıyorum. Bu algı bizim için kötü..." İlginç. Ama neden?

Sadece nüfusun önemli bölümünü karşı karşıya getirmekle kalmayan, teker teker pek çok kişinin beynini de adeta ikiye ayıran hislerin nedeni, hükümetin yapmaya çalıştığı şey ile bunu nasıl yaptığı arasındaki fark olabilir mi? Nasıl yaptığın ne yaptığın kadar önemlidir. Hedef, ileri demokrasi bile olsa. Çünkü, AB'nin de dediği gibi bu örnek bir süreç ve ergen demokrasinin istikbalindeki demokratik terbiyenin standardını belirleyecek.

...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı