
DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
30 Aralık 2009 Çarşamba
Yürüyelim Seninle İstanbul'da

Kırmızıyı sevdiğini bilseydim
hayallerim kıpkırmızı olurdu
İstanbul hala güneşin ardında
ufuklarında birkaç kara leke
birkaç kan pıhtısı dudaklarında
İstanbul hala sevimli mi sevimli
ve hala bir tomurcuk tadında
yürüyelim seninle İstanbul'da
korkusuz bir rüyadır
bekler bizi Beykoz'da, Üsküdar'da
birkaç kuğu, birkaç mahzun kuştüyü
yenilgisiz bir muamma gibidir
arar bulusmayan ellerimizi
deli rüzgar yine sarhoş, hovarda
tam orada, Çamlıca yokuşunda
birkaç bulut çekelim gökyüzünden
damarlarımızdan geçirelim ve birden
bırakalım suların üzerine
sen bir defa konuş, sen bir defa gül
kumlu ebrular yapalım seninle
serpmeli ebrular, bülbülyuvası
hercaimenekşe, gonca ve sümbül
yüzün bir ay gibi parlarken gecenin ortasında
yürüyelim seninle İstanbul'da
boğaziçi magrur türkülerini
gözlerine baka baka söyleyin
martılar üşüyünce
denizin sıcağında bulsunlar kalbimizi
anlayabilir misin
neden çıban gibi büyür bağrımda
büyürde kelebek olur bu sızı
kırmızıyı sevdiğini söyledin
bu yüzden mi günlerdir
İstanbul'da gül kokusu yayılan
tepeler kırmızı, sular kırmızı
İstanbul bilmeli ki, sahillerine
mehtabı taşıyan senin bakışlarındır
İstanbul bilmeliki, limanlardan gemiler
önce senin yüreğine açılır
uzaklarda bir yerde
toprağı öpmek için eğilen bahçıvanın
parmaklarında hüzün
sana doğru akan nehrin
ağlayan suretidir
bir elimizde umut
bir elimizde sevda
yürüyelim seninle İstanbul'da
musiki kesilsin, tükensin yazı
çaresiz kalınca mızrap ve şiir
ozan bir kenara bıraksın sazı
ressam fırçasına neden mi kızgın
tuvalde çizgiler, renkler kırmızı
kırmızıyı sevdiğini bilince
çekilir mi artık güllerin nazı
Anadolukavağı'nda her akşam
burcu burcu bir rüyadır hayalin
karanlık, hüznünü düşürür dağa
kuşlar kanat çırpar, yıldızlar ağlar
endamın her sabah iner toprağa
hasret, yanlızlığı çoğaltan deniz
ayrılık acıyla süzülür kandan
nefesin fermandır Topkapı Sarayı'nda
dönüşünü bekliyor rıhtımda şehzadeler
öylesine yorgun, mahzun ve candan
İstanbul bir yanımda, sen bir yanımda
uykusundan uyanınca fırtına
dalgalar türkümüze aşina olur
yüzümüze bakınca deniz fenerleri
sahibini arayan gemilerin
çığlığıyla vurulur
tarih heyelandır hainlerin ardında
İstanbul tarihin soylu anası
biz bu yürüyüşü çiğdemlerden almışız
sevdayı kız kulesi'nden
yalıların burukluğu altında
geçiyoruz sokaklardan delice
anlayabilir misin
beyoğlu'nda gezinen
hayal kırıklığının benden türediğini
anlayabilir misin
kırmızı neden böyle
doldurur aynalara inleyen yüreğimi
sana giden yolların kavşağında
bir adam direniyor izini bulmak için
siliyor tanyerine akan alın terini
ufkunda sapsarı umudun rengi
mavi yitik, beyaz kızgın ve siyah
arıyor sessizce kaybolan günlerini
Gülhane'de simit satan çocuklar
nasıl anlasınlar ellerimizin
neden böyle çekingen olduğunu
Ayasofya önünde tramvay bekleyenler
gökyüzüne dokunurken bu acı
kimdir diye sorsunlar içlerinden
birlikte yürüyen iki yabancı
biz gitsek de, İstanbul'da yine de
yıllar yılı gezinmeli bu sızı
benden bir yaralı şiir kalmalı
senden bir tebessüm, bir de kırmızı
Resim: flickr.com
25 Aralık 2009 Cuma
Türkiye'deki Üniversitelerin Sorunları
İbrahim Ortaş, Çukurova Üniversitesi
Hacettepe Üniversitesi’nde “Nasıl Bir Üniversite” konulu bir panel düzenlendi. Panele katılan konuşmacılar üniversite yöneticilerinden öğrenci temsilcisine kadar herkes üniversitelerin sorunlarını kendi penceresinde işlediler.
Hacettepe üniversitesi yöneticileri, öğrenci kontenjanlarının artırılması ve uzman yetiştirmede yaşadıkları sorunları işlediler. Özellikle TUS'ta başarılı olan uzman adaylarının üniversite yerine Araştırma hastanelerini tercih etmeleri geleceğe yönelik kaliteli eğitim ve bilim insanı bulma konusunda kaygıları olduğu görülüyor. Panele dinleyici olarak katılan değişik üniversitelerden öğretim üyeleri ve öğrenciler ile üniversitelerin sorunlarını dinleme ve tartışma fırsatı duyduk.
Üniversitelilerin artan düzeyde idari ve maili özerklik konusunun önemi konuşuldu. Üniversitelerin iradelerine saygı duyulması, yeni bir yüksek öğretim yasasının artık zorunlu olduğu ifade ediliyor.
İlgi duyanlar için toplantı sırasında tutuğum notlar ve önemli gördüğüm görüşleri aşağıdadır.
***
Nasıl Bir Üniversite?
12 Kasım 2009 tarihinde Hacettepe Üniversitesi’nde "Nasıl Bir Üniversite" başlığı ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Doçent temsilciği öncülüğünde Dekanlık ve Rektörlüğün desteklediği bir panel düzenlendi. Panele ben de konuşmacı olarak davetliydim.
Hacettepe Üniversitesi Kongre merkezi toplantı salonunda sabah ve öğleden sonra yapılan toplantıya katılan Ankara'daki değişik üniversitelere mensup öğretim üyelerinin katılımı ile gerçekleşti. Toplantı nedeniyle çok sayıda hoca ve öğrenci ile tanışma ve aralarda kısa süreli de olsa konuşma ve tartışma imkânı buldum. Toplantının organize edilmesi, katılımcılar ve katkılar yönünden yaralı ve önemli bir toplantıydı. Dileğim bütün üniversitelerin aralıklarla bu tür panelleri yaparak kendi sorunlarını ve üniversite paydaşlarının taleplerini dinlemeleri yaralı olacaktır. Özelliklede üniversitelerin içeriden gelen talep ve şikâyetleri dinlemesi üniversitenin sağlıklı bilim ve eğitim yapması bakımından önemlidir.
Üniversitelerin Özerklik Talepleri Giderek Artıyor
Genel eleştirilerin giderek derinleştiği ve üniversitelilik bilincinden uzaklaştığı konusunda sık sık serzenişleri duydum. Üniversite yönetimlerinin şekillenmesi, öğretim üyelerinin oy kullanarak seçtikleri yöneticilerinin atanmamasının iradelerinin hiçe sayıldığını belirtiyorlar. İktidar-üniversite ilişkisinin üniversitelik bilincine ve üniversite özerkliğine zarar verdiği belirtiliyor. Akademisyenlerin öz güvenlerin sağlanması konuları sıkça konuşuldu. Üniversitelerin evrenselleşmek yerine giderek yerleştiği vurgusu en çok dinlenen konuların başında gelmektedir.
Özellikle öğretim üyesi profilinin giderek yerelleştiği belirtiliyor. Üniversitelerde hak edilmemiş unvan ve görevler oluşmuş durumdadır. Üniversite gibi bilimsellik gerektiren iş ortamlarında tarafgirlik ön plana çıkmaktadır. Üniversite saygınlığı her aşamada en üst düzeyde sağlanmalı ki toplumun üniversiteye olan güveni sarsılmasın.
YÖK'ün ders içeriklerine kadar karışıyor olma vurgusu yanında içerikten yoksun bir eğitim anlayışının yerleştiği el Özerklik taleplerinin giderek daha yüksek düzeyde dile getirildiği vurgulanmıştır. Üniversite kişiliğinin korunması için mutlaka üniversitenin idari ve mali özerkliğinin sağlanması, hastanesi olan üniversitelerde çok daha yüksek ses ile dile getirilmektedir. Ayrıca deniliyor ki Maliye Bakanlığı üniversitelerde Araştırma Fonlarında yapılan kesinti % 5 iken Araştırma hastanelerinde % 1 düzeyinde olduğu belirtiliyor. Bu durum Üniversite hastaneleri ile Araştırma hastaneleri arasında haksız bir rekabet yaratmakla kalmamakta, üniversitelerin nitelikli bilim insanı yetiştirme sistemine zarar verdiği vurgusu sıkça yapıldı.
Tıp'ta uzmanlık konusunda öğrencilerin üniversite hastaneleri yerine Devlet hastanelerini tercih ettiklerini çünkü orada daha çok döner sermaye katkısı aldıklarını belirtiyorlar. Bu durum geleceğin Tıp Fakülteleri akademik kadrolarının oluşması açısından kaygı verici bulunuyor. Doğaldır ki gençler bir an önce işe atılmak, para kazanmak ve geleceklerini kurmak istiyorlar. Bu durum öğretim üyelerinin maaşları iyi akademisyen sorunu sık sık gündeme getiriyor. Doğal olarak üniversitelerin diğer birimleri de benzer sorunlar yaşamaktadırlar.
Tıp Fakülteleri Başarılı Asistanları Bünyesine Alamamaktadır Hacettepe Üniversitesi yöneticileri Doçent Temsilcisi, Doç. Dr Ali Düzova, Dekan Prof. Dr. Serhat ÜNAL, Rektör yardımcısı Prof.Dr. Sevil GÜRGAN panelin açılış konuşmalarında son yılarda üniversite olarak yaşadıkları kaynak bulma ve kaynak kullanımı, akademik kadro sağlama, kapasitenin üzerinde Tıp Fakültelerine YÖK tarafından öğrenci kontenjanı gönderilmesinin yaşadıkları kaliteli eğitim vermemenin verdiği kaygıyı işlediler.
Tıp Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Serhat ÜNAL iki konuda fakültenin kalite kaygısı yaşadıklarını belirttiler. Birincisi Tıp Fakültesinin kapasitesinin üzerinde kontenjan ile öğrenci YÖK tarafından üniversiteye yerleştirmektedir. Her öğrenciye uygun laboratuar, mikroskop ve uygulama alanı sağlayamadıkları için üzüldüklerini belirttiler.
İkinci konu üniversitede başarılı öğrencilerin uzmanlık için tercih edilmeme durumunun yaratacağı nitelikli bilim insanı yetiştirme sorunu. Bilindiği gibi Tıp fakültelerinde doktora çalışmalarının karşılığı uzmanlık çalışması gösterilmektedir. Uzmanlık sınavı Sağlık bakanlığı tarafından TUS adlı başarılı bir sınav ile adaylar belirlenmektedir. Bakanlık üniversitelerden başka Araştırma hastanelerinde de uzamalık eğitimi vermektedir. Araştırma hastanelerinde uzmanlık yapan uzman adaylarının üniversitelerde uzmanlık yapan eşdeğerlerinden iki üç katı kadar daha fazla döner sermaye katkısı alması nedeniyle çok başarılı öğrenciler üniversite yerine araştırama hastanelerini tercih etmesi nedeniyle ileride olası bilim insanı olabilecek başarılı kişilerden üniversiteden uzak olmasının kaygısını yaşadıklarını belirtiyorlar. Bu durum özellikle kaliteli eğitim ve öğretim üyesinin üniversiteye kazandırılması açısından önemlidir.
Hacettepe Türkiye'nin Dışarıdaki Bilinen Yüzlerinden Biridir Şimdilik ülkemizin dünyadaki önemli bir iki üniversitesinden olan Hacettepe Üniversitesinin kalitesinin düşürülmemesi, niteliğini koruması ve dünyaya açılan bu pencerelerin korunarak daha da nitelikli hale gelmesi önemlidir. Başından beri ülkemizin birkaç alanda başarılı bir iki üniversitesinin dünya sıralamasına yerleştirmesi gerektiğini savunuyor bu konuda potansiyel üniversitelerin daha özerk ve daha çok destek ile ilerlemesini savunuyorum.
Üniversiteler Kendilerini İzlememektedirler
Toplantının bir diğer konuşmacısı ise Prof. Dr. Taner Timur'du. Prof. Timur Siyasal Bilgiler Fakültesinin eski hocalarından ve Üniversite tarihi üzerine esaslı çalışmaları olan değerli bir bilim insanı. Yıllarca Ülkemizi Fransa'da UNESCO'da temsil etmiştir. Taner hoca dünyadaki üniversite hareketlerinin çıkış noktasını ve günümüzdeki üniversite anlayışı ile analiz ederek genel bir değerlendirme yaptılar. Bir değişimin yaşandığını ancak bu değişimin ne yönde ilerlediğinin iyi bilinmesi gerektiğini belirttiler. Değişim diyalektik bir yaklaşım ancak daha kötü yönde değişim de istenen bir değişim değildir elbette.
Prof. Timur, yıllardır kendi çabası ile yaptığı araştırmalarda üniversitelilerin kendilerini incelemediğinin altını çizerek "üniversite kendisini biliyor sanıyor" ancak bilmediğini belirttiler. Üniversitelerin kendi sosyal yapılarının ve bunun toplum için ne anlama geldiğini araştıramadığını veya bunun gereğini yapmadığını belirttiler.
Üniversite Anlayışı Almanya'da Gelişti
Klasik üniversite anlayışında üniversitelerin kilisenin bir parçası olarak kurulduğunu ancak Modern üniversite anlayışının Kant ile Almanya'da başladığını belirttiler.
Üniversite anlayışının ilk defa gerçek anlamda 19 yüzyılda Almanya'da ortaya çıktığı görülmektedir. O dönemde bir çok alanda geride olan Almanya ilerlemenin yolunu üniversitede görür ve üniversitenin gelişmesine yönelir. Kant "insanlar düşüncenin özgür olmasını, dogmalardan uzak bir eğitim almanın önemini ve ihtiyacını ortaya koyar. Ancak bu kavram o dönemde Kilise ve İlahiyatçılar tarafından ret edilir. Kant felsefenin bağımsız olarak tartışılabilmesi için üniversitenin devletten ve kilisenden ayrı kendi muhtariyetini korumasını savunmuştur. Kant'ın bu anlayışı Humbolt tarafından Üniversite temel işlevine şöyle yansıtılır, -akılcılık yani özerk olmalı, iktidar ilişkisinden uzak durmalı -Araştırma yapmalı, temel bilimlere önem vermeli -Bilimsel yayınları ile topluma ulaşmalıdır, şeklinde ifade edilmişlerdir.
Üniversiteyi anlamak için üniversitenin en az 3 kategoride ele alınması gerekir. Kavramsal olarak üniversite, kurumsal olarak üniversite ve sosyal olarak üniversite şeklinde ifade edilebilir. Üniversite kavramında özerklik en önemli kısmını oluşturuyor.
Özgür bilim ve eğitim, öğretim anlayışı olmadan üniversite kavramından veya kurumsal olarak yerleşik üniversite anlayışından bahsetmenin mümkün olmamaktadır. Üniversitelerin özerklik konusundaki tehditleri bilerek bu alandaki olası tehlikelere karşı mücadele edilmesi gerekiyor.
Üniversite Özerkliği Halen Tehdit Altındadır
Üniversite Özerkliği Halen Tehdit Altındadır. Ancak günümüzde post modern anlayışla üniversiteler sürekli tehdit altında olduğunu belirttiler. Özellikle Amerikan üniversite modelinde üniversitelerin okullaştırıldığı ve tehdit edildiği belirtildi.
Üniversite öğretim üyeleri, öğrenciler ve çalışanları ile bir bütünlük oluşturmaktadırlar.
Sürekli tehdit altında devletin ve otoritenin kuşatması altında sürekli mücadele eden bir üniversitenin asli görevlerini yapamayacağını belirttiler.
Tarihsel olarak bilime tehdidin devletten geldiğini belirterek, Üniversitenin, Sermayeden, Sosyal ahlaktan, Kendisinden ve Dış tehditlerden gelen bir yapı ile karşı karşıya bulunduğunu belirttiler.
Vakıf ve özel üniversitelerin ortaya çıkması ile özerklik kavramının tüm üniversiteler için devlet destekli olmasının daha demokratik olduğunu ve en azında herkese eşit eğitim hakkının tanınması gerekeceğini belirtiler.
Devlet organının tek başına bir özerklik temsili olduğunu belirttiler. Ancak özerklik, kime karşı özerklik sorusunu gündeme getirmiştir.
Devlete, hâkim sınıflara veya her kimden tehdit gelirse ona karşı özerkliğin savunulması gerekir. Ancak özerkliğin somut olarak anlaşılmaya ihtiyacı olduğu belirtildi. Özerklik kavramının ne için ve kime karşı düşünüldüğünün de ayrıca ele alınması gerektiği belirtildi.
Genelde özerklik mücadelesinin devlete karşı yapıldığını, ancak bazı durumlarda devletten önce sermayeye karşı özerkliğin verildiği belirtildi.
Üniversiteler feodal bir yapı olarak doğdular. Bilim üretimi aracı oldular ve şimdi de işletme gibi görülerek işletme anlayışı içinde kamu ve sermeyenin tehdidi altında bulunuyor.
Üniversite özerkliğinin, üniversitenin bağımsız bilgi üretmesi için yurttaş olarak birer vatansever olarak ve bilinçli olarak özerkliğin savunulması ile üniversitenin üniversite olacağı vurgusu yapıldı.
Türkiye'de üniversite geleneğinin Medrese geleneği ile geldiğini ifade ettiler. Bir çok külliye üniversite gibi işlev görmüş. Medreselerin Darülfünun'lara dönüştürülme sürecinde özellikle II. Mahmut dönemine de medreselerin dışında mühendishane, harbiye, tıbbiye gibi yüksekokullar kurulmuştur. Osmanlı medreselerinde tefsircilik çok ileri düzeyde gelişmişti.
1846 yılında batılı anlamda üniversitenin kurulduğunu, ancak halen istenilen düzeyde özerk konuma gelinemediği vurgulandı. Bugün halen gerçek anlamda bir üniversite değil yüksek okul niteliğinde diploma veren okullar istendiğini belirttiler.
ÖSS sınavı Adil ve Demokratik olarak öğrenci yerleştirmelidir
Bilkent Üniversitesi öğretim Üyesi Prof. Dr. Haldun Özaktaş, Üniversite giriş sınavı üzerinden üniversite özerkliğini tartıştı. Sınavın adil, demokratik ve verimli olup olmadığını sorguladı. Sınava giren öğrencilerin, üniversiteyi okuyan örencilerin birer kupon ile desteklenmesi gerektiğini belirttiler. Daha önce de sık duyduğumuz gibi devletin bir şekilde özel vakıf üniversitelerinde okuyan öğrenciye burs niteliğinde destek çıksın, yani öğrenciyi borçlandırsın, bu şekilde kontenjanların dolabileceği anlamına gelen ifadeler kulandılar. Bu konu tartışma konusu oldu. Benim de halen bu ülkenin gençliği bu ülkenin geleceği anlamına geleceği için parasız eğitimin milli bir politika olacağını benimsediğimi belirtim.
Sayın Prof. Dr. Özaktaş bazı ülkelerde olduğu gibi ders verenin de sınavı yapanın da ayrılması gerektiğini belirttiler. Ayrıca akademik unvanlar yerine öğretim üyesi sıfatının kullanılmasının yeterli olduğunu belirttiler. Kamu üniversitelerinin geleceği, politika yapıcıların sorumluluğu ve Bologna sürecinin önemini işlediler.
YÖK eski YÖK
Hacettepe Üniversitesinin bir önceki Rektörü eski YÖK üyesi Prof. Dr. Tunçalp Özgen öğleden sonraki oturumun konuşmacısıydı. Prof. Dr. Özgen hoca başarılı bir bilim insanı ve yönetici olarak uzun zamandır izlediğim saygın bir şahsiyet. Prof. Dr. Özgen hoca genel olarak Türk Yüksek Öğretiminin sorunlarını kendi rektörlük ve YÖK üyeliği dönemindeki deneyimleri ile akılcı bir biçimde konuyu anlaşılır olarak açıkladılar.
Üniversite, bilim yapan kurumlar olarak tanımladıktan sonra eğitim kalitesinin önemini vurguladılar. Üniversitede kimin öğrenim görmesi gerektiği, kimin ders verebileceği neyin öğretilmesi gerektiği ve nasıl öğretilmesi gerektiğinin kuramsal ve kamusal özerkliğin sağlanması ile başarılabileceğini belirttiler. Özerklik kavramının kolay kolay üniversitelere verilmediğini belirttiler.
Türkiye'de önemli bir genç nüfusun var olduğunu çoğunluğunun üretimden yoksun olduğunu belirttiler. Dershanelere önemli derecede kaynak aktarıldığını bugünkü rakamlar ile 8 Milyar dolar gibi bir paranın söz konusu olduğunu vurguladılar. Türkiye'nin gelişmiş işgücüne olan ihtiyacın Ab ülkelerinden daha fazla olduğunu Türkiye için %45, AB ülkeleri için %30 olduğunu belirttiler. YÖK'ün eski YÖK olduğunu temelde pek bir şeyin değişmediğini ancak kişilerin değiştiği anlamına gelen ifade kulandılar.
Üniversitelerin En Ciddi Sorunu Örgütleme Sorunu Hacettepe Üniversitesi Öğretim üyeleri Dernek Başkanı Prof. Dr. Perihan Çağlar öğretim üyelerinin sorunları, üniversitenin yerleşke bazında sorunlarını işlediler. Özellikle üniversitelerdeki, örgütlenme yetersizliğini vurguladılar. Prof. Dr. Çağlar, "Hacettepe'de idari görevlere belirli kişilerin değil potansiyel yöneticilerin ortaya çıkması için dönüşümlü olarak iş yapacak kişilerin göreve getirilmesi gerekir" dediler. Son yıllarda üniversite yöneticilerine yönetilen eleştirilerin odağında liyakate uymayan atamalar konusudur. Potansiyel yöneticilik yapabilecek kişilerin belirlenmesi için belirli kişiler değil de herkese fırsat verilerek içlerinden iyilerin doğal yollarla ayıklanması bir öneri olabilir.
Kanımca da üniversitelerin en ciddi sorunu örgütlenme ve kendi sorunlarına ortak akılda çözüm üretmesi sorunudur. Toplumun genelini üniversitelerden beklediği, model olmaları yönündedir.
Lisans Üstü Eğitim Kalitesi Bütün Üniversitelerde Tartısma Konusu
Araştırma Görevlisi Temsilcisi, üniversiteler temel bilim politikasından yoksun ve eksik yapılan yüksek lisans ve doktora eğitiminde yaşanan sorunları işlediler. Çoğu doktora tezlerinin hipotezinin olmadığı belirtildi. Ben de bu öneriye katılıyorum. Ülkemizde yaşanan ciddi bir bilim politikası eksikliğinin ve yöntem eksiliğinden kaynaklanıyor. Ayrıca ucuz ve niteliği düşük yayınların yapıldığını belirttiler. Kaliteli eğitim, danışman hocaların bilimsel yeterliliği konusu işlendi.
Öğrenci temsilcisi İlker Pazarcıbaşı öğrenci sorunlarını ve ülkemizin değerlerine sahip çıkılması gerektiğini belirttiler.
Büyük Üniversitenin Niteliği Kendi Yöneticisini Seçebilmesinden Belli Oluyor
Öğleden sonar ki oturum başkanı Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener'di.
Rektör gelişmeleri soğukkanlılıkla izleyerek gerekli notları aldılar. Hiçbir tartışmaya girmeden yapılan konuşmaları özetlediler. Salondaki öğrencilerin sert eleştirilerini sonuna kadar dinlediler ve bir iki zorunlu açıklama dışında hiçbir açıklama yapmadılar. Rektör genel üniversite içi trafik sorununa üniversite içindeki bir komite tarafından organize edildiğini belirttiler. Asistan eğimine önem verildiğini belirttiler. Öğrencilerin gerçekleştirdiği eylemlerin şiddette yol açmadıkça, eğitim ve öğretim engellenmediği sürece öğrencilerin kendilerini gerçekleştirilmesine saygı duyduklarını belirtiler.
Bir anda büyük üniversitenin önemi daha iyi anlaşıyor kanısına vardım. Daha önce değişik üniversitelerde gördüğüm en küçük bir eleştiriye sert tepki gösteren başkansının söz almasına bile tahammülü olmayan rektörleri hatırlayınca çok daha mutlu oldum.
Üniversitelerin Sorun Temelde Bilim Politikasının Olamaması ve Özerkliktir.
Ben de toplantıda "Üniversitelerimizin temel sorunları ve çözüm önerileri" konulu bir sunuda bulundum. Üniversitemizin genel sorunları ile ülkemizin sorunlarının bir birine bağlı olduğunu ve ülkemizin aydınlık geleceğinin bilim ve teknolojiye verilecek öneme bağlı olarak gelişeceğini işledim. Sorunun temelinde YÖK yasası ile başlayan özerkliğin rafa kaldırılmış olması ve buna bağlı olarak üniversite geleneklerinin erozyona uğraması olduğunu örnekler ile işledim. Ayrıca ülkemiz üniversitelerinin topluma örnek olacak nitelikte bilim adamı seçimi, üst yönetim seçimi konusunda ilke ve model geliştirmediğini yaşanan olaylarla anlatım. Temelde Ülkenin benimsenmiş bir bilim politikası olmadığı gibi üniversitelerin de kendi politikası yok.
Tema, hedef, amaç ve vizyon yok
Vizyon ve misyona uygun strateji yok
Araştırma politikası yok
Hedef belirleme ve izlemede kısır ve yetersiz Eğitim sistemi öğrencilere bütünsel baka bilme becerisi kazandıramadığı, bunun sonucu olarak eğitilmiş insanı ülkemizin sorunlarını analiz etmekten yetersiz kalmaktadırlar.
Üniversitelerimizin dünyadaki sıralaması ülkemizin ağırlığı ile ters orantılı olarak geliştiği Bilim profilimiz düşük. Araştırma kadroları yetersiz, araştırma kapasitesi sınırlı ve Türkiye'nin büyüklüğü ile ters orantılı Laboratuarlar yetersiz ve teknolojiyi takip etmekten uzak, kullanılan teknoloji genelde yurtdışından sağlanmaktadır Üniversiteler derin araştırma yapacak mükemmeliyet merkezleri geliştiremedi Üniversite çalışanları ve bilim adamları bilim ortamına uygun yaşam ve maaş koşullarından uzak yaşamaktadırlar Öneri olarak yeni bir Yükseköğretim Yasasının zorunlu olduğu, özerkliğin tam olarak sağlanmasının gerekçelerini işledim. Üniversitelerin nitelikli öğrenci ve bilim insanı seçimi için yeni düzenlemeye gereksinim olduğunu işledim Ancak hepsinden önemlisi zihinsel bir dönüşüm ve değişim için bilim ve üniversitenin en üst düzeyde desteklenmesi gerektiğini işledim.
Türkiye'nin temel sorunlarının aralıklar ile üniversiteler tarafından değişik boyutlarda tartışılması ve nasıl bir yapılanma istediğimizi belirtmemiz birçok yönden topluma güven verecektir. Çok tartışılan Yükseköğretimin sorunları konusunda üniversitelerin kendi içinde ne düşündüklerini, topluma örnek olabilecek işlevselliği olan modeller üretip üretmediklerinin bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda başarılı geçen panelin diğer üniversitelerde de yapılması her yönü ile yaralı olacaktır.
18 Aralık 2009 Cuma
Mevlâna’nın Kişisel Değişim ve Gelişime Dair Düşünceleri
Emine YENİTERZİ, Selçuk Üniversitesi
Özet
Mevlâna, Mesnevî’de; akıl ve nefisten mürekkep insanın, “insân-ı kâmil” olma yolundaki mücadelesine yer verir. Bu mücadele insanı olgunlaştıran, olumsuz özelliklerinden arındıran, ruhen yücelterek Allah’a yaklaştıran türdendir. Ancak Mevlâna’nın engin hayat tecrübesinin ışığında verdiği bilgiler, geleneksel dinî ve tasavvufî görüş yanında; günümüzdeki insanın mutlu, huzurlu, güçlü ve başarılı olmasına yardımcı olan kişisel gelişim konusundaki tavsiyelerle de uyumludur. Makalemizde Mevlâna’nın yaklaşık sekiz yüzyıl önce insanın mükemmelliğe ulaşma yolundaki daimî gelişim ve değişimine ilişkin öğütleri ile bu gelişimin temel unsurlarına bakış açısının, çağımızın modern görüşleri ile paralelliği ele alınmaktadır.
Mevlâna Celâleddîn-i Rumî’nin günümüzde evrensel bir ilgi odağı olmasının en önemli sebeplerinin başında, insana verdiği değer ile sevgi ve hoşgörü anlayışı gelir. Onun merkeze Allah’ı alarak kâinatı kuşatan sevgi anlayışı, farklılıkları değil, benzerlikleri ön plana çıkaran birleştirici görüş açısı üzerinde en çok durulan konulardır. Eserleri, geleneksel anlayışın dar kalıpları dışına çıkılarak değerlendirilip, sözleri de günümüz terminolojisi ile bağdaştırıldığı zaman onun insana bakış açısının yalnızca dinî, tasavvufî ve ahlakî yönlerle sınırlı olmadığı görülür. Mevlâna aynı zamanda kişisel gelişim, girişimcilik, değişim ve zaman yönetimi gibi günümüzde önem kazanmış olan konulara dair asırlar öncesinden bugüne uyarlanabilecek tavsiyeler de vermiştir. Sözü edilen konularda şaşırtıcı bir derinlik, zenginlik ve öngörüye sahiptir.
Makalemizde, Mevlâna’nın yaklaşık sekiz yüzyıl önce insanın mükemmelliğe ulaşma yolundaki daimî gelişim ve değişimine ilişkin öğütleri ile bu gelişimin temel unsurlarına bakış açısının çağımızın modern görüşleri ile paralelliği ele alınmaktadır. Sözü edilen konuları aşağıdaki başlıklarla özetlemek mümkündür.
Yenilikçi Olmak
Ne güzel şeydir, her gün bir yerde konaklamak,
Akarsu, donma korkusundan, elbette uzak!
Dün geçti, dünün sözü de dünle geçip gitti,
Bugün, yepyeni bir söz söylemeli muhakkak! (Sırların Dili, 419)1
Bu meşhur rubai, Mevlâna’nın yenilikçi görüşü hakkında yeterli fikir vermektedir. Mevlâna, gelişimin değişimle birlikte olduğuna; hep aynı kalmanın değil, ilerlemenin ve yenilenmenin gereğine işaret eder. Bu yüzden yeniliklere açık olmak, özgürce düşünmek, yeni düşünceler üretmek ve hayal kurmak2 onun tavsiyelerinde önemli bir yere sahiptir. Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun! (Mesnevî, II/1270) öğüdünü veren Mevlâna’nın bağlı olduğu dinî ve ahlakî değerler, insanın gelişmesi konusunda kısıtlayıcı değil, tam aksine gelişmeyi; iyiye, güzele, doğruya ulaşmayı teşvik eden yeterli esnekliğe sahiptir. Mevlâna da bu değerleri yeniden ele alarak çağdaş olmayı öğütler. Çünkü hayatın sırrı, her an yenilenmektir.3
Değişim
Allah, her an yenileyen, değiştiren faal bir yaratıcıdır.4 Bu yüzden gelişmek isteyen insan da yeniliklere açık olmalı, değişmeyi istemelidir. İnsan, beden elbisesiyle dünyaya gelene kadar zaten birçok değişime uğramıştır.
Dünya yolculuğunda da, yaratılışını bakırdan altına çevirme sorumluluğunu taşır.5 Bu değişimde değersizden değerliye gidiş söz konusudur.6 Ayrıca bu değişim kökten olmalıdır: Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski yapıyı yıkmazlar mı? (Mesnevî, IV/2350) Çünkü böyle kökten değişimle; hayvanî sıfatlar giderilir, insanî, hatta ilâhî sıfatlar kazanılır.7 Gelişime giden bu değişim başlayınca, zincirleme olarak devam eder; her değişim bir başka değişime sebep olur.8
Eğitim
Mevlâna’ya göre eğitim, insanı olgunluğa taşıyan bir süreçtir. Ona göre iyi insan olmanın yolu, nefsi; akıl, ilim ve gönül rehberliğinde ahlakî ve manevî değerlerle arındırmaktan geçer. İnsan; terbiyeye, eğitime kabiliyetlidir. Öyle olmasaydı Allah insanlara peygamberler göndermezdi. Bu yüzden Mevlâna; Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır? (Mesnevî, II/2629) diyerek insanın aslî özelliklerinin aynı kalacağını belirtir; ama sonradan edinilen huyların eğitimle değiştirilebileceğine inanır.9 İnsan eğitime ve bu eğitimi verecek olan öğretmene muhtaçtır. Zira sanat bilgisi ve usta olmadan insan hiçbir sanatı elde edemez.10 Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, insanın bu eğitimi kabul etmesi ve istemesi; öğretmenin de öğrenciye bu eğitimi kabiliyet, beceri ve kapasitesini dikkate alarak seviyesine göre vermesidir.11 Mevlâna’nın bir eğitimci olarak, insan ruhu üzerinde çok etkili bir sanat dalı olan şiiri bir eğitim aracı olarak seçmesi, vermek istediği mesajları hikâyeler yoluyla iletmesi bu amaca hizmet eder.
Diğer yandan eğitimi veren insanın, eğitimin özünden nasip almış, liyakat sahibi olması; eğitimin temel amacının da sevgi ve gerçeği gören bilgi/doğru bakışı kazandırması gerekmektedir.12 Eğitimle elde edilen bilgi ve beceri sahibine üstünlük verir, gelişmesini sağlar. Öyle ki köpek bile eğitim alınca değişir; eğitimli köpek yaban eşeği avlarken, eğitimsiz olanı körlerin peşinden koşar (Mesnevî, II/2360–2364).
Akıl
Mevlâna, eserlerinde akıl ve aşk karşılaştırmasına yer verir, aşkın üstünlüğünü bu yolla vurgular. Bunun dışında aklı hem övdüğü, hem de yerdiği görülür. Yerdiği akıl, İlâhî sırları idrak etme iddiasında olan ve metafizik âlem hakkında görüşler sunan teorik akıldır. Değer verdiği akıl ise, dünya ile ilgili olan tecrübî (pratik) akıldır. Böyle akıl, insan için bir üstünlük vesilesi, bir meziyet, değişim ve gelişim için temel gerektir. İnsanî akıl, küllî akıldan bir parça olan cüzî akıldır ve küllî aklın parçası olduğu için değerlidir. Aklın en önemli özelliği işin sonunu düşünmektir; nefis ise akıbetten habersizdir (Mesnevî, II/1548). İnsanın değişim ve gelişim yolunda vizyon sahibi olması akıl yoluyla sağlanır. Bu yüzden Mevlâna; girişimci olmayı, gelişime açık olmayı, ileriyi görmek ve sonucu iyi kestirmek özelliklerini akıl yoluyla edindiğimize işaret eder.13 Ancak insana mahsus cüzî aklın derecesi herkeste değişiktir.14 Dolayısıyla birçok akıl birleştiği zaman, tek akıldan daha üstün olur.15 Bu yüzden Mevlâna insanın değişim ve gelişim serüveninde bir rehber edinmesini, yalnızca kendi aklına güvenmemesini tavsiye eder.16
Bilgi/Bilim
Kendisi de büyük bir din bilgini olan Mevlâna; Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye (Mesnevî, II/39) sözleriyle cehaletin zararına, bilgininse değerine işaret eder. İnsanlık bilimle değer kazanmış, yücelmiştir.17 Bu yüzden Mevlâna bilgiyi, gücün sembolü olan Hz. Süleyman’ın mührüne benzetir. Bilgiye sahip olan, dünyaya sahip olur; dünya bir bedene benzetilse, bilgi onun canı olur (Mesnevî, I/1030). Bu benzetme ile bilgili insan güçlü insandır düşüncesini veren Mevlâna’nın sekiz yüz yıl öncesinden dile getirdiği mesaj çok önemlidir. Günümüz bilgi çağıdır. Bilgiyi elinde bulunduranlar güce sahip olmaktadır. Özellikle bilgisayar, internet, genetik, iletişim ve nükleer alanlarında teknolojiye sahip olanlar dünyanın hâkimi olmaktadır. İnsan da, bilginin rehberliğinde sürdürdüğü gelişimle diğer varlıklardan üstün olur. Ancak bu üstünlüğü veren bilgi insanın yaratılış sırrını idrak etmesini sağlayan, sevgiyle yoğrulan, yalnızca akılda değil, gönülde de yer edinen ve hayata uygulanan türdendir. Bu yüzden Mevlâna’ya göre ilim insan için bir amaç değil, insanı yaratıcısına yakınlaştıran bir araçtır. Yoksa insana yaratılış gayesini öğretmeyen, insanı geliştirip olgunlaştırmayan ilim, sahibi için yalnızca zahmet ve yorgunluktur. İlmi eğer bedenine kullanırsan yılan olur, gönlüne kullanırsan sana yâr olur sözleriyle bilginin kalp ateşinde pişirilmesini, aşktan nasibini alarak insanın yolunu aydınlatması gerektiğini bildiren Mevlâna, şeytan için; Onun da bilgisi vardı ama din aşkı yoktu. Bu yüzden Âdem’in yalnız topraktan yaratılan suretini gördü (Mesnevî, VI/260) ifadesiyle ilmin ancak sevgiyle birlikte olduğu zaman insana ve insanlığa fayda getireceğini belirtir.
Diğer yandan Mevlâna bilginin teoride kalmaması, hayata uygulanmasından yanadır. Bilgi ve düşünce pratik hayatta yerini bulduğu zaman, insana madden ve manen faydalı olur (Mesnevî, III/3038). Ayrıca bilgi, tam olunca işe yarar. Eksik bilgi, doğruyla yanlışı birbirinden ayırma gücüne sahip değildir, şimşeğin ışığını güneş sanır (Mesnevî, II/1535). Sevgiden nasip alan, uygulamaya konulan tam bilgi, insana kendi mahiyetini öğretir, olgunlaştırır, yüceltir ve Allah’a yaklaştırır (Mesnevî, III/2648–2654).
Sevgi
Mevlâna akıl ve bilgi sahibi olmaya önem verir. Ancak insanı olgunlaştıran, ondaki her kötülüğü gideren ve insanı yücelten asıl değer sevgidir.18 Bu yüzden Mevlâna’nın bütün eserleri özde aşkı anlatır. Zira aşk hayatın aslı, kâinatın yaratılış sebebidir. İnsanın yaratılmasındaki yegâne amaç da Allah’ı tanımak ve sevmektir.
Mademki kâinatın yaratılışı da, devamı da sevginin ürünüdür, o hâlde her insan bu sonsuz sevgiden nasip almalıdır. Ancak bu sevgi azalmayan, tükenmeyen, hiçbir şekilde zedelenmeyen hakikî sevgi olmalıdır. İşte böyle bir sevgiye sahip olabilmek için bütün mutasavvıflar gibi, Mevlâna da bize, öncelikle iyilik, güzellik ve mükemmelliğin en üst derecesinin yalnızca kendisine has olduğu Allah’ı sevmeyi, daha sonra da bu sağlıklı ve gerçek sevgiyi Allah’ın yarattığı her varlığa yöneltmeyi tavsiye eder. Böyle bir sevgi anlayışında insan, âdeta merkezî bir enerji santraline bağlanır gibi, tükenmeyen bir sevgi kaynağına ulaşır, o kaynaktan aldığı ve dağıtmakla bitmeyen türden bu sevgiyi kâinata yayar, bütün insanlarla paylaşır. Bu da belirtildiği gibi, önce Allah’ı sevmekle gerçekleşir.
Mevlâna sevgiyi, gelişmenin ön şartı, her insanın yaşaması gerekli bir hâl olarak görür. Böyle bir sevgi, “kimyâ” gibidir, insandaki bütün olumsuzlukları giderir.19 Sevginin insanı tasfiye eden; açgözlülük, kıskançlık, kin ve benzeri kötü huylarını ıslah eden gücüne çarpıcı bir örnek verir: Şeytan âşık olsa, şüphesiz şeytanlığı gider, Cebrail olurdu (Mesnevî, VI/3648).
Bu yüzden Mevlâna’nın sevgi konusunda vermek istediği en önemli mesaj, sevginin yaratılışın özü olduğu gibi, dinin ve kişisel gelişimin de temeli olduğudur. İnsanları dünyevî ve uhrevî mutluluğa ulaştıracak olan şifa, sevgide mevcuttur. Her türlü kötülükten arınmış temiz gönüller sevginin eseridir. Toplumdaki huzurun ve barışın kaynağı da sevgidir. Sevgi, yalnızca sufîlerin yaşaması gereken bir hâl değil, her insanın nasiplenmesi gereken hayatî bir ihtiyaçtır. Nefretin kol gezdiği yaşlı dünyamızda sevgisizlik insanı ve tabiatı yok eden bir canavar hâline gelmiştir. Öyle ki, günümüzde insanlığın en büyük problemi sevgi erozyonudur demek mümkündür. Mevlâna’ya göre çözüm, sevgidedir.
...
Calismanin Tamami Icin
.
15 Aralık 2009 Salı
Karşılaştırmalı Perspektiften Türk 'Apertura Democratica'sı
Kıvanç Ulusoy
İstanbul Üniversitesi
İspanya örneği terör baskısı altında demokratikleşmenin mümkün olabileceğini bize gösterdi. Demokratikleşme süreçleri sabote edilmeye müsait kırılgan süreçlerdir. Sabotajlar rejimin içinden gelebileceği gibi muhalefetten veya terör örgütlerinden gelebilir. İspanya, demokrasiye geçiş sürecini adeta baltalayan ETA'ya karşı mücadelesini süreci kararlı bir siyasal yaklaşımla sonlandırarak aştı.
Türkiye’de ‘Demokratik Açılım’ kısa zamanda ciddi bir krize girmiş görünüyor. Bunda iktidar partisinin Mecliste’ki çoğunluğuna rağmen süreci tek başına yürütecek güçte olmamasına ek olarak büyük ölçüde hem Meclis içindeki hem de Meclis dışındaki muhalefetin sürecin ağırlığını iktidarla birlikte yüklenmekteki isteksizliği etkili oldu. Artan terör baskısı ise açılımı durdurdu. Bu yazıda, siyaset bilimi literatüründe temelde Güney Avrupa ve Latin Amerika’da diktatörlükten demokrasiye geçiş süreçleri için kullanılan şekliyle, ‘Apertura Democratica’ olarak tanımlan ‘Demokratik Açılım’ sürecinin karşılaştırmalı perspektiften kısa bir değerlendirmesini yapacağım.
Türkiye’de demokratikleşmeye ilişkin çalışmalar büyük ölçüde iki temel yanlış teşhis üzerinde yükselir. Bunlardan ilki darbelerden sonra gerçekleşen büyük ölçüde sivilleşme veya çok partili hayata geçiş süreçleri olarak değerlendirilebilecek süreçlerle gerçek bir demokratikleşme arasındaki kavramsal ve analitik farkın görülememiş olmasıdır. İkinci önemli zaafiyet ise demokrasiye ilişki yüzeysel yaklaşımdır. Gerçek bir demokratikleşme sürecinin vazgeçilmez parçaları olarak görülebilecek bir dizi unsur-etnik/dini kimlikler, iktisadi çıkarlar, sivil toplum, uluslararası konjonktürden kaynaklanan baskılar ve demokratik rejimin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde devletin yeniden yapılanması-tamamen analiz çerçevesinin dışında bırakılmıştır. Türkiye’de demokrasiye geçiş süreçlerinin karşılaştırmalı bir perspektiften değerlendirilmemesinin de bu durumda önemli etkisi vardır.
Üç kritik faktör
Güney Avrupa, Latin Amerika ve Doğu Avrupa’de gerçekleşen siyasal değişim süreçleri incelendiğinde etkileşim içerisinde üç temel faktörün kritik önemde olduğu görülür. Bunlar siyasi aktörlerin değişen stratejileri, demokratikleşmenin zaman kısıtı ve uluslararası bağlamdır. Demokrasiye geçiş süreçlerinde ‘içderden mi dışardan mı’ sorusu sürecin meşruiyeti açısından oldukça kritik, kimi zaman aciliyetle cevaplanması gereken bir sorudur. Bu aslında büyük ölçüde demokratikleşmeye ilişkin ilk önemli adımların kim tarafından atıldığı ve bununla bağlantılı olarak eski rejimini meşruiyetini ne ölçüde kaybettiğiyle alakalı bir konudur.
Örneğin Yunanistan’da Albaylar juntası 1974’de Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinin yarattığı bir iç şok dalgasıyla devrilmiş, Karamanlis tarafından kurulan yeni demokratik rejimde askeri güçler ağırlıklarını büyük ölçüde kaybetmişti. Benzer bir şekilde Portekiz’deki demokratikleşme sürecini de tetikleyen, otoriter rejimin dış siyasette yaşadığı Afrika’daki kolonilerinden kaynaklanan- krizin bir iç siyasi kriz haline dönüşmesiydi. Diğer bir Güney Avrupa ülkesi, İspanya ise demokartikleşme açısından paradigmatik bir öneme sahiptir. 1975’te General Franco’nun ölümüyle demokrasiye geçiş sürecinin rejimin kendi inisiyatifle başladığı İspanya’da, demokratikleşme büyük ölçüde içeriden bir siyasal mühendislikle, iktidardaki ve muhalefetteki siyasi aktörler arasında geniş tabanlı bir mutabakatın sağlanmasıyla mümkün oldu. Üstelik demokratikleşme ETA’nın uyguladığı şiddet ve terör baskısı altında gerçekleşmişti.
Avrupa Topluluğu ise Güney Avrupa’da 1970’lerin ilk yarısında başlayan ve 1980’lerin ortasında bu ülkelerin Topluluğa üyeliğiyle sonuçlanan dönüşüm süreçlerinde yapıcı ve destekleyici tavrıyla büyük ölçüde olumlu bir uluslararası ortamın oluşmasını sağladı. Topluluğa üyelik Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da kurulan yeni rejimleri demokratikleşme yolunda geriye kayışlara karşı bir güvence altına almaktaydı. 1990’larda Doğu Avrupa’da ciddi bir meşruiyet krizi ile yıkılan komünist rejimler bu bölgede kaçınılmaz olarak radikal bir siyasi ve iktisadi yeniden yapılanmayı mecbur kıldı. Bu iç dönüşüm süreci büyük ölçüde üyelik süreci ile de paralel götürülerek AB tarafından yönetilmişti. AB’nin rolü Doğu Avrupa ülkelerinin iç siyasi, iktisadi ve idari yeniden yapılanmasında Güney Avrupa’da olduğundan çok daha aktif ve belirleyiciydi. Bir başka deyişle çöken komünist rejimlerin geride bıraktığı güç boşluğu, AB’nin yönlendirici rolüyle doldu. Güney ve Doğu Avrupa örneklerinden tamamen farklı olarak, Güney Amerika’da ise 1970’lerin Soğuk Savaş ortamı ve ABD’nin bu ortamda her ne pahasına olursa olsun savaşı kazanma isteği bu bölgede demokratik yollarla iktidara gelen rejimlerin dahi askeri darbelerle yıkılmasına sebep oldu. 1973 yılında Şili’de Allende iktidarının ABD’nin desteklediği General Pinochet’nin darbesiyle devrilmesi ve daha birçok örnek Latin Amerika’daki demokratikleşmenin olumsuz uluslararası konjonktürden ne kadar menfi bir şekilde etkilendiğini ortaya koymaktadır. Latin Amerika’da demokrasiye geri dönüş, Soğuk Savaş’ın belirli ölçüde yumuşama gösterdiği 1980’lerin ortasına ve Berlin duvarının yıkılmasıyla 1990’lara kadar gecikti.
Zaman şartı
Güney Avrupa, Latin Amerika ve Doğu Avrupa örnekleri bize demokratikleşmenin bir zaman kısıtı olduğunu ve büyük ölçüde uluslararası konjonktürle tanımlanan bu kısıtlı zamanı siyasi aktörlerin iyi değerlendirmeleriyle mümkün olacağını gösteriyor. Demokrasiye geçiş açısından siyasi aktörler arasında geniş tabanlı bir mutabakat sağlanması ne denli önemliyse, zamanın iyi değerlendirilmesi de o denli önemlidir. Mutabakata ulaşmak için siyasi güçlerin elinde fazla zaman yoktur ve zamanın kötü kullanılmasıyla fırsatlar kaçar. Yukarıda belirttiğim ‘içeriden mi dışarıdan mı’ tartışması ise demokratikleşmenin bir mutabakat söylemiyle şekillenen iç dinamikler arası dengenin ne kadar dış bağlamla etkileşim içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır. Demokratikleşme taraftarı güçler açılım sürecinin başarıya ulaşabilmesi için bir yandan şiddet ve terör gibi sebeplerle kolayca bozulabilecek oldukça kırılgan iç dengenin korunmasını sağlamak diğer yandan uluslararası bağlamın hızlı değişimini kollamak durumundadırlar.
Türkiye’de AKP hükümeti tarafından başlatılan demokratik açılıma yönelik en sert eleştiriler sürecin dinamiklerinin dışardan tetiklendiği üzerinde odaklanıyor. 1960-80 arası dönemde Türkiye tecrübesi sadece içerideki dinamiklerle başarılmaya çalışılan demokratikleşme süreçlerinin Soğuk Savaş’la şekillenen olumsuz uluslararası ortam yüzünden nasıl çöküntüye uğradığını bizlere gösterdi. 1980 sonrasında yakalanan çeşitli fırsatlar da temelde bu yüzden kaybedildi veya içerde radikal bir demokratikleşme için mutabakat zemini oluşturulamadı. Meclis’teki muhalefet partilerinin ABD’nin Irak’tan çekilmesinin gerektirdiği aciliyetin Türkiye’de iktidarı demokratik açılım sürecini başlatmaya ittiği yöndeki teşhisi doğrudur. Fakat, bu durum Türkiye’de uzun süredir aciliyet teşkil eden demokrasi sorununun çözülmesi için olumlu bir uluslararası ortam olarak da değerlendirilebilir. İktidarın ABD’nin sıkışmışlığından, AB’nin süreci bütünüyle destekler konumda olmasından yararlanarak, ve doğal olarak içeride sağladığı kısmi mutabakata-asker ve bürokrasinin bir kısmının da sürece olumlu bakması- güvenerek böyle bir siyasi manevraya girişmiş olduğu görülebiliyor.
İspanya örneği terör baskısı altında demokratikleşmenin mümkün olabileceğini bize gösterdi. Demokratikleşme süreçleri sabote edilmeye müsait kırılgan süreçlerdir. Sabotajlar rejimin içinden gelebileceği gibi muhalefetten veya terör örgütlerinden gelebilir. Son PKK saldırıları Türkiye’de demokratik açılımı ciddi bir krize sürüklüyor. İspanya, demokrasiye geçiş sürecini adeta baltalayan ETA’ya karşı mücadelesini süreci kararlı bir siyasal yaklaşımla sonlandırarak aştı. İspanya dahil çeşitli ülkelerdeki demokratikleşme örnekleri ve Türkiye’nin kendi tecrübesi demokratikleşmenin üzerindeki terör baskısını aşmak için tek yolun samimi ve kararlı bir siyasi liderlikle sürecin devam ettirilmesi olduğunu gösteriyor. Önemli olan iç ve dış siyasi konjonktürün açtığı fırsat penceresini değerlendirmektir. Demokrasinin bir zaman kısıtı vardır ve ne içerideki mutabakat ne de uygun uluslararası ortam kalıcıdır.
ilgili konular
siyaset,
uluslararası ilişkiler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)