IDRIS BOSTAN - ILBER ORTAYLI
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
22 Kasım 2009 Pazar
21 Kasım 2009 Cumartesi
"Demokratik Açılım" Anket Sonucu
Anketin Duzenlenis Tarihi
13-20 Kasim 2009
Kullanilan Oy 86
Evet 42 / % 48
Hayir 44 / % 51
Anketimize onceki anketlere gore katilimin dusuk olmasi; evet ve hayir seceneklerinin yaninda, kararsizlarin da onemli oranda oldugu seklinde yorumlanabilir.
Saygilarimizla
DK.
13-20 Kasim 2009
Kullanilan Oy 86
Evet 42 / % 48
Hayir 44 / % 51
Anketimize onceki anketlere gore katilimin dusuk olmasi; evet ve hayir seceneklerinin yaninda, kararsizlarin da onemli oranda oldugu seklinde yorumlanabilir.
Saygilarimizla
DK.
16 Kasım 2009 Pazartesi
Bektâşî ve Alevî Kültürünün Yazılı Kaynağı Olarak Fütüvvetnameler
Mehmet Saffet Sarıkaya
SDÜ İlahiyat Fak., Isparta
Fütüvvet teşkilâtının bir yansıması olarak literatürümüze giren Fütüvvetnameler, Ahiliğin adâb, töre ve erkânını didaktik bir metotla açıklayan, teşkilât mensuplarının el kitapları olarak XIII-XVI. yüzyıl Anadolu'sunun dinî ve kültürel tarihi için önemli bilgiler ihtiva eden birincil kaynaklardandır.
Ahilik, kurumsal ilişkilerle birlikte inanç motifleri, merasim erkân ve adabı açısından daha sonra Alevîliği teşkil edecek zümreleri kesin olarak etkilemiş, onlara prototip olmuştur. Ahilikle Bektaşiliğin pirlerinden itibaren ilişki içinde olmaları ve Ahi teşkilatının XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren münhasıran meslek loncalarına dönüşmesi, fütüvvet geleneğinde bulunan bazı unsurların benzer kültür çevreleri tarafından devam ettirilmesine yol açmıştır. Burada en fazla etkilenenler Bektâşî çevreleri ve Alevî ocakları olmuştur. Bu devamlılığın yazılı göstergesi ise, büyük çoğunluğu kütüphanelerimizde yazmalar halinde bulunan Fütüvvetnamelerdir.
Bu bağlamda bildiride Fütüvvetnamelerin tarihi ve kültürel değeri, içerikleri ve Bektaşi Alevî kültüründeki yeri bazı yazma ve basılı Fütüvvetname nüshaları dikkate alınarak incelenecektir.
Fütüvvetname adından da anlaşılacağı gibi fütüvvete dair hususların ele alınıp açıklandığı klasik tasavvufî risalelerdir. Fütüvvet II / VIII yy'da tasavvufa benzer bir anlam kümesine sahip olarak kullanılmaktaydı.[1] Zamanla sufî, fetaya göre daha kapsamlı bir kullanıma sahip olmuş, fütüvvet tasavvuf içinde bir makam olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.[2] Fütüvvet sahibi gençler bir araya gelerek Arablar arasında fityan, ayyar, şuttar, Farisiler arasında civanmerd Türkler arasında ise ahi gruplarını oluşturmuşlardır. Halife en-Nasır li-dinillah Bağdad fityanını kontrol edebilmek için onlara katılmış, lider seviyesine yükselerek onları düzenli gruplara dönüştürmüş, kural ve erkânı belirlemiş, hilafet makamını kullanarak diğer ülkelerdeki benzeri örgütlenmeleri kendisine bağlamıştır. Bu bağlamda fütüvvet, Türkiye'de Ahi Evren önderliğinde Ahilikle bütünleşmiştir.
Ahi kelimesi her ne kadar İbn Batûta tarafından Arapça "ahî / kardeşim" kelimesiyle özdeşleştirilerek, kurumun sosyal yapılanmasındaki dayanışmacı yapıyla uyumlu bir şekilde "kardeşlik" anlamıyla karşılanmışsa da kelimenin Divân-ı Lügat-i Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerdeki kullanımı onu doğrudan Türk bir menşe'e götürmektedir. Anadolu'da XIII. yüzyılın ilk yıllarına ait Ahi unvanlı mezar taşlarına rastlanması[3] bu tezi güçlendirmektedir. Türkçede "Cömert", "eli açık" gibi anlamalara gelen akı kelimesi Anadolu coğrafyasında ses kaymasıyla ahiye dönüşmüştür. Dolayısıyla göçebe kültürde önemli bir olgu olan cömertlik kavramı etrafında Türkler tarafından bir değer yumağının oluşturulmasından, belki de düzensiz bir yapılanmanın varlığından söz etmek mümkündür. Ahi Evren ise bu yapılanmayı yerleşik düzenin ana unsurunu teşkil eden esnaf ağırlıklı düzenli bir teşkilata dönüştürerek haklı olarak teşkilatın kurucusu unvanını almıştır.
XIII. yüzyıl Türkiye'sinde halkın büyük çoğunluğunu kucaklayan Ahilik, kendisinden sonra oluşumunu tamamlayan Bektâşîlik ve Alevîlikle aynı kültür çevresine mensuptur. Bu itibarla Ahilik, kurumsal ilişkiler yanında inanç motifleri ve merasim erkân ve adabı açısından da daha sonra Alevîliği teşkil edecek zümreleri kesin olarak etkilemiş, onlara prototip olmuştur. Diğer yandan Ahiliğin kendisine özgü yapısı müntesiplerine farklı tarikatlarda mürit olma imkânı vermiştir. Bu durum, fütüvvet geleneğinin tasavvufla ilişkisiyle de örtüşerek çeşitli tarikat çevrelerinin kendilerine özgü Fütüvvetnameler kaleme almalarına yol açmıştır.
Konuyu Bektaşilik bağlamında değerlendirirsek, Ahi Evren ve Hacı Bektaş Veli'nin şahsında başlayan ilişki kurumsal olarak da devam etmiştir. XVI. yüz yıla kadar yazılan bazı hacimli önemli Fütüvvetnameler, içerikleri bakımından çeşitli inanç motifleri, merasim adap ve erkânı vb. unsurlarla bu devamlılığı açıkça göstermektedir. Öte yandan münhasıran Bektaşiler tarafından kaleme alınan Fütüvvetnameler de dikkat çekicidir. Bu eserler, Köprülü'nün ifadesiyle, dinî-ahlakî motiflere sahip içerikleriyle yazıldıkları dönemin ve coğrafyanın dinî tarihine ışık tutan ilk el kaynaklar[4] olma özelliğini korumaktadırlar. Günümüzde ise Alevilikle ilgili kimlik tanımlamalarında, "keşifçi" tanımların içeriğini doldurulması bağlamında önemleri bir kat daha artmıştır. Bunların farklı Alevi çevrelerde yer alması ve XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar tarihlenmesi, fütüvvet geleneğinin Alevi zümreler arasında ne kadar güçlü ve devamlı olduğunu göstermektedir. Bildiride konumuz açısından önemli bazı Fütüvvetnameler tanıtılıp, Bektaşilikle ilgili inanç motiflerine işaret edilecektir.
Kızıl Deli Sultan Ocağı bağlılarından Bektaş Bey adlı biz zatın özel bir Kütüphanesinde yer alan yer alan Fütüvvetname nüshası da konumuz açısından ilginç görünmektedir.[14] Baş tarafı eksik eseri ilginç kılan şey, fütüvvetin tanımıyla ilgili kısımda Şeyh Safî'nin fütüvvet tanımını vermesidir. Bu bağlamda eserin Safevî uzantılı Kızıbaşlarla ilgili olması muhtemeldir. Her sayfasında 25 satırın yer aldığı 176 varaklık bir mecmua niteliğindeki eserin son sayfa derkenarında 29 Rebiulevvel 1087 / 11 Haziran 1676 tarihi istinsah tarihini göstermektedir. Fütüvvetnamenin bitiminde Ramazan 1086 / 1675, 57a'da ‘Işkname'den önce Şevval 1086 / 1675-76 tarihi kaydedilmiştir. Müstensih Fütüvvetname'nin sonunda adını Abbas Yazıcı olarak vermektedir. Digital ortamda fersude görünümde olan mecmuanın 177-186 arasında 1289 / 1872 tarihli matbu Mersiyye'nin yer alması eserin son dönemde ciltlendiğini göstermektedir. Mecmua Fütüvvetname ile başlar (2a-11b), Şeyh Safi Menakıbı ile devam eder( 11b-45b, 100a-115b'de tekrar Şeyh Safi Menakıbı verilir). 45b-46b'de Evsaf-ı Hacı Bektaş Veli 46a-57a'da Tacname, 57a-100a'da Abdulmecid b. Feriştah'ın ‘Işkname'si, 11b-118a'da Nasihatname-i Hatayi, 118a-133a'da Meşayihname-i Hatayi, 133a-145b'de Delil-i budala (Defter-i aşık), 145b-165'de Menakıb-ı Fazlullah, 165a-176a'da Kitab-ı tarikatname-i Ca'fer Sadık yer almaktadır. Eserde Hurufi metinlerinin de yer alması, bu kültürün Kızılbaşları arasındaki yerini göstermesi bakımından önemlidir.
Eserde yer alan Fütüvvetname'de büyük ölçüde Burgazi'den alınmış gibi görünüyor. Metin fütüvvetin tarifiyle başlıyor. Fütüvvet ağacının tavsifi, ilmin faydası, ahlakın önemi, pir ve şeyhin gerekliliği ve şeyh-talib ilişkisi, Musa Hızır kıssası, şeyhin özellikleri, Yiğit-Ahi Şeyhin tarifi, şeriat ve tarikatın gerekliliği, namazın önemi, ahinin kıyafetleri, dervişlik ve sufiliğin açıklanması, yiğit-ahi-şeyhin musahiplerinin yoldaşlarının açıklanması, dervişlik ve sofilik nedir, hakikatin açıklanması, fütüvvet ehlinin ahlakı ve fütüvvete alınmayanlar konuları fasıllar halinde anlatıyor.
Bildiri hazırlıklarını yaparken dikkatimiz çeken bir Fütvüvetname nüshası da doğrudan Bektaşilik erkânıyla alakalıdır.[15] Fütüvvetname-i Bektaşiyye (1b) başlığı taşıyan eser Razavî'nin eserine benzer bir mukaddime ile başlar. Müellifin adının Muhammed b. Seyyid Alaaddin el-Hüseyin Hoyî adıyla verilmesi, aynı kişiden bahsedilmesi kaydıyla Razavî'nin memleketinin Hoy olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Eserin 15a-b'sinde bir ikrar töreninin açıklamasına girişmeden önce Hünkar Hacı Bektaş Veli, vekilleri İbrahim Enveri Baba Efendi (rahmetullahi aleyh), Hz. Muhammed, Hz. Ali, İmam Cafer-i Sadık anılmaktadır. Bunu takiben müellif 16-a'da adını Muhammed Seyfüddin b. Zülfikar Derviş Ali diye vermektedir. 27-a'da eserin yazılış tarihi açıkça 21 Cemaziyelevvel 1269 (2 Mart 1853) olarak verilmektedir. İbrahim Enveri Baba'nın kimliği şimdilik meçhul olmakla birlikte eğer bir istinsah hatası ise 1267 / 1851'de vefat eden Edhem Baba olabilir mi? Diye düşünülebilir. İ. Özmen, Derviş Ali'nin Orta Anadolu'dan olduğunu ve Feyzullah Baba'ya mensup olduğunu ifade etmektedir.[16] Eserin yazılış tarihinin verilmesi her halükarda işimizi kolaylaştırmakta, müellifin üslubundan Babagân kolundan, tarikat-ı nazeninden olduğu anlaşılmaktadır. Üstelik Necip Asım, Bektaşi İlmihali diye adlandırıp neşrettiği eserde aynı müellifin farklı bir eserini veya bu eserin farklı bir kopyasını dikkate alarak neşretmiştir. Necip Asım'ın neşrettiği eserdeki İkrar meydanı bizim incelediğimiz nüsha ile hemen tamamen örtüşmektedir.
...
Sonuç
Gerek XVI. yüzyıldan önce yazılan bazı hacimli Fütüvvetnameleri gerekse Bektaşi çevrelerinde yazılan çeşitli Fütüvvetnameleri değerlendirdiğimizde, aynı kültür kökenine ve çevresine sahip Ahilik, Bektaşilik ve Alevîliğin bu birlikteliklerinin din anlayışları ve dinî hayatlarında devam ettiği açıkça görülmektedir. Kurumsal bakımından daha önce olan fütüvvet-ahi teşkilatının sadece adâp ve erkân bakımından değil, çeşitli gelenek ve inanç motifleri bakımından da Bektaşî ve Alevî kültürünü etkilediği anlaşılmaktadır. Ahi şedd (bel bağlama) törenleri kısmen değişime uğrayarak Bektaşî ve Alevî zümreleri tarafından benimsenmekle kalmamış, şedd ile ilgili geleneksel temellendirmelerde büyük ölçüde bu zümreler tarafından kabul edile gelmiş, silsileler bu gelenekle birlikte yâd edilmiş, törenleri süsleyen tercüman ve gülbanklar aynı şekilde terennüm edilmiştir.
Fütüvvetnameler XIII. yüz yıldan itibaren Türkiye'deki halk dindarlığıyla ilgili değişim ve gelişmeleri, özellikle XV. yüz yılın ikinci yarısından itibaren etkisi beliren Safevî Şîîliğinin izlerini takip etme imkânı da sunmaktadır. Aynı zamanda içerikleri bakımından teşkilatla ilgili gelişmelerin ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla ilgili dönemler için Türkiye'nin sosyal ve dinî tarihi açısından ilk el kaynaklar olarak kendilerinden yararlanılmayı ve haklarında araştırma yapılmayı beklemektedirler.
Kaynak: Kanal Kultur
.
SDÜ İlahiyat Fak., Isparta
Fütüvvet teşkilâtının bir yansıması olarak literatürümüze giren Fütüvvetnameler, Ahiliğin adâb, töre ve erkânını didaktik bir metotla açıklayan, teşkilât mensuplarının el kitapları olarak XIII-XVI. yüzyıl Anadolu'sunun dinî ve kültürel tarihi için önemli bilgiler ihtiva eden birincil kaynaklardandır.
Ahilik, kurumsal ilişkilerle birlikte inanç motifleri, merasim erkân ve adabı açısından daha sonra Alevîliği teşkil edecek zümreleri kesin olarak etkilemiş, onlara prototip olmuştur. Ahilikle Bektaşiliğin pirlerinden itibaren ilişki içinde olmaları ve Ahi teşkilatının XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren münhasıran meslek loncalarına dönüşmesi, fütüvvet geleneğinde bulunan bazı unsurların benzer kültür çevreleri tarafından devam ettirilmesine yol açmıştır. Burada en fazla etkilenenler Bektâşî çevreleri ve Alevî ocakları olmuştur. Bu devamlılığın yazılı göstergesi ise, büyük çoğunluğu kütüphanelerimizde yazmalar halinde bulunan Fütüvvetnamelerdir.
Bu bağlamda bildiride Fütüvvetnamelerin tarihi ve kültürel değeri, içerikleri ve Bektaşi Alevî kültüründeki yeri bazı yazma ve basılı Fütüvvetname nüshaları dikkate alınarak incelenecektir.
Fütüvvetname adından da anlaşılacağı gibi fütüvvete dair hususların ele alınıp açıklandığı klasik tasavvufî risalelerdir. Fütüvvet II / VIII yy'da tasavvufa benzer bir anlam kümesine sahip olarak kullanılmaktaydı.[1] Zamanla sufî, fetaya göre daha kapsamlı bir kullanıma sahip olmuş, fütüvvet tasavvuf içinde bir makam olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.[2] Fütüvvet sahibi gençler bir araya gelerek Arablar arasında fityan, ayyar, şuttar, Farisiler arasında civanmerd Türkler arasında ise ahi gruplarını oluşturmuşlardır. Halife en-Nasır li-dinillah Bağdad fityanını kontrol edebilmek için onlara katılmış, lider seviyesine yükselerek onları düzenli gruplara dönüştürmüş, kural ve erkânı belirlemiş, hilafet makamını kullanarak diğer ülkelerdeki benzeri örgütlenmeleri kendisine bağlamıştır. Bu bağlamda fütüvvet, Türkiye'de Ahi Evren önderliğinde Ahilikle bütünleşmiştir.
Ahi kelimesi her ne kadar İbn Batûta tarafından Arapça "ahî / kardeşim" kelimesiyle özdeşleştirilerek, kurumun sosyal yapılanmasındaki dayanışmacı yapıyla uyumlu bir şekilde "kardeşlik" anlamıyla karşılanmışsa da kelimenin Divân-ı Lügat-i Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerdeki kullanımı onu doğrudan Türk bir menşe'e götürmektedir. Anadolu'da XIII. yüzyılın ilk yıllarına ait Ahi unvanlı mezar taşlarına rastlanması[3] bu tezi güçlendirmektedir. Türkçede "Cömert", "eli açık" gibi anlamalara gelen akı kelimesi Anadolu coğrafyasında ses kaymasıyla ahiye dönüşmüştür. Dolayısıyla göçebe kültürde önemli bir olgu olan cömertlik kavramı etrafında Türkler tarafından bir değer yumağının oluşturulmasından, belki de düzensiz bir yapılanmanın varlığından söz etmek mümkündür. Ahi Evren ise bu yapılanmayı yerleşik düzenin ana unsurunu teşkil eden esnaf ağırlıklı düzenli bir teşkilata dönüştürerek haklı olarak teşkilatın kurucusu unvanını almıştır.
XIII. yüzyıl Türkiye'sinde halkın büyük çoğunluğunu kucaklayan Ahilik, kendisinden sonra oluşumunu tamamlayan Bektâşîlik ve Alevîlikle aynı kültür çevresine mensuptur. Bu itibarla Ahilik, kurumsal ilişkiler yanında inanç motifleri ve merasim erkân ve adabı açısından da daha sonra Alevîliği teşkil edecek zümreleri kesin olarak etkilemiş, onlara prototip olmuştur. Diğer yandan Ahiliğin kendisine özgü yapısı müntesiplerine farklı tarikatlarda mürit olma imkânı vermiştir. Bu durum, fütüvvet geleneğinin tasavvufla ilişkisiyle de örtüşerek çeşitli tarikat çevrelerinin kendilerine özgü Fütüvvetnameler kaleme almalarına yol açmıştır.
Konuyu Bektaşilik bağlamında değerlendirirsek, Ahi Evren ve Hacı Bektaş Veli'nin şahsında başlayan ilişki kurumsal olarak da devam etmiştir. XVI. yüz yıla kadar yazılan bazı hacimli önemli Fütüvvetnameler, içerikleri bakımından çeşitli inanç motifleri, merasim adap ve erkânı vb. unsurlarla bu devamlılığı açıkça göstermektedir. Öte yandan münhasıran Bektaşiler tarafından kaleme alınan Fütüvvetnameler de dikkat çekicidir. Bu eserler, Köprülü'nün ifadesiyle, dinî-ahlakî motiflere sahip içerikleriyle yazıldıkları dönemin ve coğrafyanın dinî tarihine ışık tutan ilk el kaynaklar[4] olma özelliğini korumaktadırlar. Günümüzde ise Alevilikle ilgili kimlik tanımlamalarında, "keşifçi" tanımların içeriğini doldurulması bağlamında önemleri bir kat daha artmıştır. Bunların farklı Alevi çevrelerde yer alması ve XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar tarihlenmesi, fütüvvet geleneğinin Alevi zümreler arasında ne kadar güçlü ve devamlı olduğunu göstermektedir. Bildiride konumuz açısından önemli bazı Fütüvvetnameler tanıtılıp, Bektaşilikle ilgili inanç motiflerine işaret edilecektir.
Kızıl Deli Sultan Ocağı bağlılarından Bektaş Bey adlı biz zatın özel bir Kütüphanesinde yer alan yer alan Fütüvvetname nüshası da konumuz açısından ilginç görünmektedir.[14] Baş tarafı eksik eseri ilginç kılan şey, fütüvvetin tanımıyla ilgili kısımda Şeyh Safî'nin fütüvvet tanımını vermesidir. Bu bağlamda eserin Safevî uzantılı Kızıbaşlarla ilgili olması muhtemeldir. Her sayfasında 25 satırın yer aldığı 176 varaklık bir mecmua niteliğindeki eserin son sayfa derkenarında 29 Rebiulevvel 1087 / 11 Haziran 1676 tarihi istinsah tarihini göstermektedir. Fütüvvetnamenin bitiminde Ramazan 1086 / 1675, 57a'da ‘Işkname'den önce Şevval 1086 / 1675-76 tarihi kaydedilmiştir. Müstensih Fütüvvetname'nin sonunda adını Abbas Yazıcı olarak vermektedir. Digital ortamda fersude görünümde olan mecmuanın 177-186 arasında 1289 / 1872 tarihli matbu Mersiyye'nin yer alması eserin son dönemde ciltlendiğini göstermektedir. Mecmua Fütüvvetname ile başlar (2a-11b), Şeyh Safi Menakıbı ile devam eder( 11b-45b, 100a-115b'de tekrar Şeyh Safi Menakıbı verilir). 45b-46b'de Evsaf-ı Hacı Bektaş Veli 46a-57a'da Tacname, 57a-100a'da Abdulmecid b. Feriştah'ın ‘Işkname'si, 11b-118a'da Nasihatname-i Hatayi, 118a-133a'da Meşayihname-i Hatayi, 133a-145b'de Delil-i budala (Defter-i aşık), 145b-165'de Menakıb-ı Fazlullah, 165a-176a'da Kitab-ı tarikatname-i Ca'fer Sadık yer almaktadır. Eserde Hurufi metinlerinin de yer alması, bu kültürün Kızılbaşları arasındaki yerini göstermesi bakımından önemlidir.
Eserde yer alan Fütüvvetname'de büyük ölçüde Burgazi'den alınmış gibi görünüyor. Metin fütüvvetin tarifiyle başlıyor. Fütüvvet ağacının tavsifi, ilmin faydası, ahlakın önemi, pir ve şeyhin gerekliliği ve şeyh-talib ilişkisi, Musa Hızır kıssası, şeyhin özellikleri, Yiğit-Ahi Şeyhin tarifi, şeriat ve tarikatın gerekliliği, namazın önemi, ahinin kıyafetleri, dervişlik ve sufiliğin açıklanması, yiğit-ahi-şeyhin musahiplerinin yoldaşlarının açıklanması, dervişlik ve sofilik nedir, hakikatin açıklanması, fütüvvet ehlinin ahlakı ve fütüvvete alınmayanlar konuları fasıllar halinde anlatıyor.
Bildiri hazırlıklarını yaparken dikkatimiz çeken bir Fütvüvetname nüshası da doğrudan Bektaşilik erkânıyla alakalıdır.[15] Fütüvvetname-i Bektaşiyye (1b) başlığı taşıyan eser Razavî'nin eserine benzer bir mukaddime ile başlar. Müellifin adının Muhammed b. Seyyid Alaaddin el-Hüseyin Hoyî adıyla verilmesi, aynı kişiden bahsedilmesi kaydıyla Razavî'nin memleketinin Hoy olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Eserin 15a-b'sinde bir ikrar töreninin açıklamasına girişmeden önce Hünkar Hacı Bektaş Veli, vekilleri İbrahim Enveri Baba Efendi (rahmetullahi aleyh), Hz. Muhammed, Hz. Ali, İmam Cafer-i Sadık anılmaktadır. Bunu takiben müellif 16-a'da adını Muhammed Seyfüddin b. Zülfikar Derviş Ali diye vermektedir. 27-a'da eserin yazılış tarihi açıkça 21 Cemaziyelevvel 1269 (2 Mart 1853) olarak verilmektedir. İbrahim Enveri Baba'nın kimliği şimdilik meçhul olmakla birlikte eğer bir istinsah hatası ise 1267 / 1851'de vefat eden Edhem Baba olabilir mi? Diye düşünülebilir. İ. Özmen, Derviş Ali'nin Orta Anadolu'dan olduğunu ve Feyzullah Baba'ya mensup olduğunu ifade etmektedir.[16] Eserin yazılış tarihinin verilmesi her halükarda işimizi kolaylaştırmakta, müellifin üslubundan Babagân kolundan, tarikat-ı nazeninden olduğu anlaşılmaktadır. Üstelik Necip Asım, Bektaşi İlmihali diye adlandırıp neşrettiği eserde aynı müellifin farklı bir eserini veya bu eserin farklı bir kopyasını dikkate alarak neşretmiştir. Necip Asım'ın neşrettiği eserdeki İkrar meydanı bizim incelediğimiz nüsha ile hemen tamamen örtüşmektedir.
...
Sonuç
Gerek XVI. yüzyıldan önce yazılan bazı hacimli Fütüvvetnameleri gerekse Bektaşi çevrelerinde yazılan çeşitli Fütüvvetnameleri değerlendirdiğimizde, aynı kültür kökenine ve çevresine sahip Ahilik, Bektaşilik ve Alevîliğin bu birlikteliklerinin din anlayışları ve dinî hayatlarında devam ettiği açıkça görülmektedir. Kurumsal bakımından daha önce olan fütüvvet-ahi teşkilatının sadece adâp ve erkân bakımından değil, çeşitli gelenek ve inanç motifleri bakımından da Bektaşî ve Alevî kültürünü etkilediği anlaşılmaktadır. Ahi şedd (bel bağlama) törenleri kısmen değişime uğrayarak Bektaşî ve Alevî zümreleri tarafından benimsenmekle kalmamış, şedd ile ilgili geleneksel temellendirmelerde büyük ölçüde bu zümreler tarafından kabul edile gelmiş, silsileler bu gelenekle birlikte yâd edilmiş, törenleri süsleyen tercüman ve gülbanklar aynı şekilde terennüm edilmiştir.
Fütüvvetnameler XIII. yüz yıldan itibaren Türkiye'deki halk dindarlığıyla ilgili değişim ve gelişmeleri, özellikle XV. yüz yılın ikinci yarısından itibaren etkisi beliren Safevî Şîîliğinin izlerini takip etme imkânı da sunmaktadır. Aynı zamanda içerikleri bakımından teşkilatla ilgili gelişmelerin ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla ilgili dönemler için Türkiye'nin sosyal ve dinî tarihi açısından ilk el kaynaklar olarak kendilerinden yararlanılmayı ve haklarında araştırma yapılmayı beklemektedirler.
Kaynak: Kanal Kultur
11 Kasım 2009 Çarşamba
Zenginlik Üzerine...
Francis BACON
Zenginliğe, erdemin yükü adından daha uygununu bulamıyorum. Latince "impedimenta" (köstek) sözcüğü daha da uygun düşüyor, çünkü bir ordu için ağırlıklar neyse erdem için de zenginlik odur. Ne atılabilir ne geride bırakılabilir, yürüyüşlerde de ayakbağı olur; evet, ağırlıklara bakarken savaşı bile yitirdiği olur bir ordunun. Büyük bir zenginliğin gerçekte dörtbir yana dağıtılmadıkça hiçbir yararı yoktur, var demek kuruntudur ancak.
Onun için Süleyman: "Malın çoğaldığı yerde yiyiciler de çoğalır, mal sahibine de o yiyicileri kendi gözleriyle görmekten başka ne düşer?"1 der. Büyük bir zenginliğin hiç kimse tadını çıkaramaz, çok çok benim diye güvenir, başkalarına azar azar dağıtır, bağışta bulunur, gösterisiyle ün kazanır, ama kendisi için elle tutulur hiçbir yarar sağlayamaz. Görmüyor musunuz, büyük bir zenginliğin gene de işe yarar bir şey olduğunu göstermek için, küçücük taş parçalarıyla az bulunur nesnelere ne şişirme fiyatlar konuyor? Ama paranın insanı tehlikelerden, sıkıntılardan kurtardığını ileri sürecekler olur belki. Süleyman'ın dediği gibi: "Zengin adamın düşünde, zenginlik bir kaledir."2 Ama bu sözün pek yerinde olarak belirttiği üzre, düşte böyledir bu, gerçekte değil, çünkü zenginliğin batırdığı kimselerin sayısı kurtardıklarından kesinlikle daha çoktur.
Kurum satmaktan başka işe yaramayacak bir zenginlik ardından koşma, hakkınla kazan, ölçüyle harca, kıvançla dağıt, gönül rahatlığıyla da vazgeç. Ama, herkesten apayrı, keşişçe bir davranışla da zenginliği horgörmeye kalkma. Cicero'nun Rabirius Postumus için söylediği gibi yap: "in studio rei amplifîcandae apparebet, non avaritiae praedam, sed instrumentum bonitati quaeri."3 Süleyman'ın sözüne de kulak ver, çabucak zengin oluvermekten koru kendini: "Qui festiant ad divitas non erit insons."4
Ozanların anlattığına göre, Plutos (zenginlik demektir), Jüpiter çağırdığı zaman ağır aksak, Pluto5 çağırdığı zaman ise tez ayaklarla koşa koşa gidermiş. Bunun anlamı, doğru yoldan sapmadan alınteriyle kazanılan zenginlik ağır ağır oluşur, ama ölenlerden kalan (miras, vasiyet ya da benzeri yollardan) zenginliğe, ise, birden konuverir insan. Bunu, olduğu gibi, şeytanın kendisi olarak görülen Pluto'ya da uydurabiliriz, çünkü şeytan eliyle, yalan dolan, zorbalık, haksızlık gibi yollardan edinilen zenginlik de çok çabuk oluşur.
Zengin olmanın yolu pek çoktur, ama bunların çoğu kötü yollardır. En iyilerinden biri tutumluluktur, ama insanı yardımdan, paylaşmaktan alıkoyduğu için bu da bütünüyle temiz bir yol sayılmaz. Toprağı işlemek zengin olmanın en doğal yoludur, çünkü en büyük anamızdır toprak, ama bu yoldan zenginlik çok ağır ilerler. Bununla birlikte, varlıklı kimseler çifti çubuğu horgörmez, toprağa eğilirse zenginlikleri alabildiğine artar, İngiltere'de bir soylu kişi tanıdığım vardı, zamanının en büyük gelirli adamıydı, büyük otlakları, koyun sürüleri vardı; büyük bir kereste tüccarı, kömür tüccarı, tahıl tüccarı, kurşun demir tüccarı olduğu gibi birçok başka alanda da büyük işler görürdü. Yeryüzü onun gözünde sonsuz bir kazanç deniziydi.
Zenginliğin azını büyük bir emekle, çoğunu ise pek az emekle elde ettiğini söyleyen kişi, doğru söylemiş. Bir kimsenin varlığı, piyasada en kazançlı anları kollayabileceği, kimsenin göze alamayacağı büyüklükte işleri üstlenebileceği, daha genç adamların girdikleri işlere ortak olabileceği dereceye erişti mi, ister istemez daha da artar. Yaygın sanatlarla uğraşlarda kazançlar dürüst yoldandır, başlıca iki şeye dayanır: bıkmadan usanmadan çaba göstermek; temiz iş gören güvenilir bir kimse olarak ün kazanmak. Ancak, bir başkasının dar gününü kollayarak, araya birtakım uşaklar ile aracılar koyarak, daha yüksek bir para ödeyecek alıcıları yalan dolanla uzaklaştırarak, buna benzer bir sürü düzene, dalavereye başvurarak görülen işlerin kazancı biraz kuşku uyandırır. Bir malı tutmak için değil de yeniden satmak için yapılan alışverişlerde, iki kişi birden, hem alıcı hem de satıcı yanar.
Ortaklık, ortaklar güvenilir kimseler arasından iyi seçilmişse, büyük bir kazanç sağlar. Tefecilik, en kötü olmakla birlikte, en sağlam kazanç yoludur, çünkü bu yolla insan ekmeğini "in sudore vultus alien"6 başkasının alınteriyle kazanır, hem de pazar günleri bile çalışarak. Ama güvenilir olmakla birlikte gene de sakıncalı yönleri vardır, çünkü noterlerle simsarlar çoğunlukla kendi çıkarları için, ne idüğü belirsiz, güvenilmez adamlara bile ödünç para verilmesini sağlarlar. Yeni bir işe ilk girmek, ilk işletme hakkını almak talihi de, işe görülmedik büyük kazançlar sağlar; Kanarya Adaları'nda şekeri ilk çıkaran adamın durumundaki gibi. Bu bakımdan, mantığı, yargıgücü, buluşgücü yerinde olan bir kimse, hele zaman da elverişliyse, çok büyük başarılar gösterebilir. Hep kesin kazançlı işlere dayanmak isteyen kimsenin zengin olduğu pek seyrektir; varını yoğunu ortaya koyarak serüvenlere atılan kimse de çoğunlukla batar, yoksullaşır; dolayısıyla, serüvenli kazançların yanısıra kesin kazançlarla da zararları karşılamak yerinde olur. Elden çıkarmak üzere mal toplamak tekelciliği, yığınakçılığı, kısıtlanmamışsa en iyi zenginleşme yollarından biridir; özellikle nelerin fiyatının yüksek olacağını önceden görüp, ona göre mal yığan kimseler için.
Devlet görevinde erişilecek zenginlik kişiye en iyi kalkınma yolu olsa bile, dalkavukluk, boyun eğme gibi aşağılık davranışlara başvurularak elde edildiği için, en kötü kazançlardan biri sayılmalıdır. Vasiyetlerle sorumlu yöneticilikler ardında koşmaya gelince, Tacitus'un Seneca için söylediği gibi, "testamenta et orbos tamquam indagine capi,"7 böylesi daha da kötüdür, çünkü bunda insan kendinden çok daha aşağı kimselere boyun eğmek zorunda kalır. Zenginliği horgörenlere çok inanma; çünkü erişmekten umut kestikleri için horgörürler, ama bir de erişirlerse zenginlerin en kötüsü olurlar.
Paracanlı olma, zenginliğin kanatları vardır, kimileyin kendiliğinden uçar gider, kimileyin de daha çok getirmesi için salınıvermesi gerekir, insanlar varlarını yoklarını, ya akrabalarına ya da topluma bırakırlar, bu iki durumda da en hayırlısı orta büyüklükte bir mal bırakmaktır. Tek bir kişiye bırakılan mülk, bu işi hem yaşı hem başıyla bir üstünlük göstermiyorsa, çevredeki bütün yırtıcı kuşların üşüşeceği bir yem gibidir. Göz kamaştırıcı bağışlarla armağanlar, tuzsuz kurban etlerini ya da yalnız dışı badanalı, içi ise çürüyüp çökmek üzere olan mezarları andırır. Bu yüzden, bağışlarının çok sayıda olmasına değil, ölçülü olmasına özen göster; yapacağın iyilikleri ölümüne dek erteleme, çünkü iyi düşünülürse, böyle davranmak kendi malına değil başkasının malına eliaçık davranmaktır.
Notlar
1- Kutsal Kitap, Vaiz, V, 10.
2- Süleymanın Meselleri, X, 15; XVIII, 11.
3- "Malını artırmak için gösterdiği çabaların, açgözlü bir davranıştan değil, iyi işlerde kullanmak isteğinden doğduğu besbelliydi." Cicero, Pro Rabirio, 3.
4- "Zenginliğe koşarak giden suçsuz kalmaz." Kutsal Kitap, Süleymanın Meselleri, XXVIII, 20.
5- Pluto'nun burada vurgulanmak istenen özellikleri, yeraltı dünyasının kralı, ölen insanların da ruhlarının sahibi oluşudur.
6- "Başkalarının alınteriyle." Bacon, Kutsal Kitap 'taki "Toprağa dönünceye kadar kendi alınterinle ekmek yiyeceksin," sözüne bir gönderme yapıyor burda. Bkz. Tekvin, III, 19.
7- "Vasiyetleri, öksüzleri bir ağla yakalardı sanki." Tacitus, Annales, XIII, 42.
Kaynak: Filozoflar ve Düşündüren Sözleri
.
Zenginliğe, erdemin yükü adından daha uygununu bulamıyorum. Latince "impedimenta" (köstek) sözcüğü daha da uygun düşüyor, çünkü bir ordu için ağırlıklar neyse erdem için de zenginlik odur. Ne atılabilir ne geride bırakılabilir, yürüyüşlerde de ayakbağı olur; evet, ağırlıklara bakarken savaşı bile yitirdiği olur bir ordunun. Büyük bir zenginliğin gerçekte dörtbir yana dağıtılmadıkça hiçbir yararı yoktur, var demek kuruntudur ancak.
Onun için Süleyman: "Malın çoğaldığı yerde yiyiciler de çoğalır, mal sahibine de o yiyicileri kendi gözleriyle görmekten başka ne düşer?"1 der. Büyük bir zenginliğin hiç kimse tadını çıkaramaz, çok çok benim diye güvenir, başkalarına azar azar dağıtır, bağışta bulunur, gösterisiyle ün kazanır, ama kendisi için elle tutulur hiçbir yarar sağlayamaz. Görmüyor musunuz, büyük bir zenginliğin gene de işe yarar bir şey olduğunu göstermek için, küçücük taş parçalarıyla az bulunur nesnelere ne şişirme fiyatlar konuyor? Ama paranın insanı tehlikelerden, sıkıntılardan kurtardığını ileri sürecekler olur belki. Süleyman'ın dediği gibi: "Zengin adamın düşünde, zenginlik bir kaledir."2 Ama bu sözün pek yerinde olarak belirttiği üzre, düşte böyledir bu, gerçekte değil, çünkü zenginliğin batırdığı kimselerin sayısı kurtardıklarından kesinlikle daha çoktur.
Kurum satmaktan başka işe yaramayacak bir zenginlik ardından koşma, hakkınla kazan, ölçüyle harca, kıvançla dağıt, gönül rahatlığıyla da vazgeç. Ama, herkesten apayrı, keşişçe bir davranışla da zenginliği horgörmeye kalkma. Cicero'nun Rabirius Postumus için söylediği gibi yap: "in studio rei amplifîcandae apparebet, non avaritiae praedam, sed instrumentum bonitati quaeri."3 Süleyman'ın sözüne de kulak ver, çabucak zengin oluvermekten koru kendini: "Qui festiant ad divitas non erit insons."4
Ozanların anlattığına göre, Plutos (zenginlik demektir), Jüpiter çağırdığı zaman ağır aksak, Pluto5 çağırdığı zaman ise tez ayaklarla koşa koşa gidermiş. Bunun anlamı, doğru yoldan sapmadan alınteriyle kazanılan zenginlik ağır ağır oluşur, ama ölenlerden kalan (miras, vasiyet ya da benzeri yollardan) zenginliğe, ise, birden konuverir insan. Bunu, olduğu gibi, şeytanın kendisi olarak görülen Pluto'ya da uydurabiliriz, çünkü şeytan eliyle, yalan dolan, zorbalık, haksızlık gibi yollardan edinilen zenginlik de çok çabuk oluşur.
Zengin olmanın yolu pek çoktur, ama bunların çoğu kötü yollardır. En iyilerinden biri tutumluluktur, ama insanı yardımdan, paylaşmaktan alıkoyduğu için bu da bütünüyle temiz bir yol sayılmaz. Toprağı işlemek zengin olmanın en doğal yoludur, çünkü en büyük anamızdır toprak, ama bu yoldan zenginlik çok ağır ilerler. Bununla birlikte, varlıklı kimseler çifti çubuğu horgörmez, toprağa eğilirse zenginlikleri alabildiğine artar, İngiltere'de bir soylu kişi tanıdığım vardı, zamanının en büyük gelirli adamıydı, büyük otlakları, koyun sürüleri vardı; büyük bir kereste tüccarı, kömür tüccarı, tahıl tüccarı, kurşun demir tüccarı olduğu gibi birçok başka alanda da büyük işler görürdü. Yeryüzü onun gözünde sonsuz bir kazanç deniziydi.
Zenginliğin azını büyük bir emekle, çoğunu ise pek az emekle elde ettiğini söyleyen kişi, doğru söylemiş. Bir kimsenin varlığı, piyasada en kazançlı anları kollayabileceği, kimsenin göze alamayacağı büyüklükte işleri üstlenebileceği, daha genç adamların girdikleri işlere ortak olabileceği dereceye erişti mi, ister istemez daha da artar. Yaygın sanatlarla uğraşlarda kazançlar dürüst yoldandır, başlıca iki şeye dayanır: bıkmadan usanmadan çaba göstermek; temiz iş gören güvenilir bir kimse olarak ün kazanmak. Ancak, bir başkasının dar gününü kollayarak, araya birtakım uşaklar ile aracılar koyarak, daha yüksek bir para ödeyecek alıcıları yalan dolanla uzaklaştırarak, buna benzer bir sürü düzene, dalavereye başvurarak görülen işlerin kazancı biraz kuşku uyandırır. Bir malı tutmak için değil de yeniden satmak için yapılan alışverişlerde, iki kişi birden, hem alıcı hem de satıcı yanar.
Ortaklık, ortaklar güvenilir kimseler arasından iyi seçilmişse, büyük bir kazanç sağlar. Tefecilik, en kötü olmakla birlikte, en sağlam kazanç yoludur, çünkü bu yolla insan ekmeğini "in sudore vultus alien"6 başkasının alınteriyle kazanır, hem de pazar günleri bile çalışarak. Ama güvenilir olmakla birlikte gene de sakıncalı yönleri vardır, çünkü noterlerle simsarlar çoğunlukla kendi çıkarları için, ne idüğü belirsiz, güvenilmez adamlara bile ödünç para verilmesini sağlarlar. Yeni bir işe ilk girmek, ilk işletme hakkını almak talihi de, işe görülmedik büyük kazançlar sağlar; Kanarya Adaları'nda şekeri ilk çıkaran adamın durumundaki gibi. Bu bakımdan, mantığı, yargıgücü, buluşgücü yerinde olan bir kimse, hele zaman da elverişliyse, çok büyük başarılar gösterebilir. Hep kesin kazançlı işlere dayanmak isteyen kimsenin zengin olduğu pek seyrektir; varını yoğunu ortaya koyarak serüvenlere atılan kimse de çoğunlukla batar, yoksullaşır; dolayısıyla, serüvenli kazançların yanısıra kesin kazançlarla da zararları karşılamak yerinde olur. Elden çıkarmak üzere mal toplamak tekelciliği, yığınakçılığı, kısıtlanmamışsa en iyi zenginleşme yollarından biridir; özellikle nelerin fiyatının yüksek olacağını önceden görüp, ona göre mal yığan kimseler için.
Devlet görevinde erişilecek zenginlik kişiye en iyi kalkınma yolu olsa bile, dalkavukluk, boyun eğme gibi aşağılık davranışlara başvurularak elde edildiği için, en kötü kazançlardan biri sayılmalıdır. Vasiyetlerle sorumlu yöneticilikler ardında koşmaya gelince, Tacitus'un Seneca için söylediği gibi, "testamenta et orbos tamquam indagine capi,"7 böylesi daha da kötüdür, çünkü bunda insan kendinden çok daha aşağı kimselere boyun eğmek zorunda kalır. Zenginliği horgörenlere çok inanma; çünkü erişmekten umut kestikleri için horgörürler, ama bir de erişirlerse zenginlerin en kötüsü olurlar.
Paracanlı olma, zenginliğin kanatları vardır, kimileyin kendiliğinden uçar gider, kimileyin de daha çok getirmesi için salınıvermesi gerekir, insanlar varlarını yoklarını, ya akrabalarına ya da topluma bırakırlar, bu iki durumda da en hayırlısı orta büyüklükte bir mal bırakmaktır. Tek bir kişiye bırakılan mülk, bu işi hem yaşı hem başıyla bir üstünlük göstermiyorsa, çevredeki bütün yırtıcı kuşların üşüşeceği bir yem gibidir. Göz kamaştırıcı bağışlarla armağanlar, tuzsuz kurban etlerini ya da yalnız dışı badanalı, içi ise çürüyüp çökmek üzere olan mezarları andırır. Bu yüzden, bağışlarının çok sayıda olmasına değil, ölçülü olmasına özen göster; yapacağın iyilikleri ölümüne dek erteleme, çünkü iyi düşünülürse, böyle davranmak kendi malına değil başkasının malına eliaçık davranmaktır.
Notlar
1- Kutsal Kitap, Vaiz, V, 10.
2- Süleymanın Meselleri, X, 15; XVIII, 11.
3- "Malını artırmak için gösterdiği çabaların, açgözlü bir davranıştan değil, iyi işlerde kullanmak isteğinden doğduğu besbelliydi." Cicero, Pro Rabirio, 3.
4- "Zenginliğe koşarak giden suçsuz kalmaz." Kutsal Kitap, Süleymanın Meselleri, XXVIII, 20.
5- Pluto'nun burada vurgulanmak istenen özellikleri, yeraltı dünyasının kralı, ölen insanların da ruhlarının sahibi oluşudur.
6- "Başkalarının alınteriyle." Bacon, Kutsal Kitap 'taki "Toprağa dönünceye kadar kendi alınterinle ekmek yiyeceksin," sözüne bir gönderme yapıyor burda. Bkz. Tekvin, III, 19.
7- "Vasiyetleri, öksüzleri bir ağla yakalardı sanki." Tacitus, Annales, XIII, 42.
Kaynak: Filozoflar ve Düşündüren Sözleri
.
3 Kasım 2009 Salı
"Cumhuriyet’i biz kurduk biz yönetiriz; Siyasetçiler ikinci sınıf vatandaştır"
NEŞE DÜZEL - FAİK TARIMCIOĞLU
Ergenekon soruşturması başladığında, emekli olan generallerin kuvvet komutanıyken nasıl dört tane birden darbe planladıklarını ve toplum olarak ne tür kanlı tuzakları atlatmış olduğumuzu ürpererek öğrenmiştik. Şimdi ise toplum olarak kanımız dondu. Meğer ordudaki cunta planları bitmemiş. Darbe ortamının olgunlaşması için bugün de hâlâ hazırlıklar yapılıyormuş. Bu vahim olay, Genelkurmay Karargâhı’nda bir albay tarafından yeni bir darbe planının hazırlandığının ortaya çıkmasıyla anlaşıldı. Bu planın hazırlanmasını kim emretti? Kimler hazırladı? Böyle bir planın hedefi neydi ya da kimdi? Bu planın ne kadarı uygulandı? Bu psikolojik harekâtta medya ve yargının rolü ne oldu? Bütün bu soruları Türkiye’nin yakın geçmişini hem askerî savcı olarak hem de siyasetçi olarak sadece yakından değil bizzat içinden takip etmiş biri olan ve Türkiye’deki sistemi çok iyi bilen, 12 Eylül döneminde sıkıyönetim savcılığı yapan Faik Tarımcıoğlu’na sorduk. Bir dönem ANAP milletvekilliği yapan ve Özal’ın yakınında bulunan eski askerî hâkim ve askerî savcı Faik Tarımcıoğlu çok ilginç analizler yaptı ve çok çarpıcı iddialarda bulundu.
NEŞE DÜZEL: Genelkurmay Karargâhı’nda bir darbe planı hazırlandığı ortaya çıktı. Planı bir albayın hazırladığı anlaşıldı. Bir ihbar mektubu ise emri bir orgeneralin verdiğini ileri sürdü. Sizce bu planın hazırlanmasını kim emretti?
FAİK TARIMCIOĞLU: Böyle bir planın hazırlanmasını ancak Genelkurmay İkinci Başkanı emredebilir. Çünkü bir karargâh planının hazırlanması emrini ancak karargâh komutanı verebilir. Karargâh komutanı da Genelkurmay İkinci Başkanı’dır. Ayrıca bu planı Genelkurmay’da tek başına bir albay hazırlayamaz.
Bu tür bir eylem planını kaç kişi hazırlar?
Muhtevasına bakarak söylüyorum... Bu eylem planı bir kâğıt parçası olamaz. Bunun gibi planlar 30-40-hatta 50 kişilik bir ekip tarafından hazırlanır. Bunun için çeşitli birimler görevlendirilir. Önce planın taslağı hazırlanıp, Daire Başkanı’na sunulur, ki o Daire Başkanı, genellikle Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı’dır.
Rütbesi nedir daire başkanının?
Korgeneraldir. Sonra bu taslak Genelkurmay İkinci Başkanı’na verilir. O da sonra Genelkurmay Başkanı’na sunar.
Böyle bir planın hedefi neydi ya da kimdi?
Bu plan, 22 Temmuz seçimlerine bir tepkidir. Çünkü o seçim yenilgisinde büyük bir travma yaşadılar ve bu harekât planını hazırladılar. Hedef, hükümeti devirmek ve cumhurbaşkanlığı kalesini geri almaktır. Bir diğer hedef de hükümete destek veren Gülen Cemaati’ni ezmektir. Planda yer alan Alevilere yönelik eylemler de, toplumda huzursuzluk yaratmak içindir.
Niye özellikle Aleviler seçiliyor?
Çünkü toplumda huzursuzluk yaratmak için ya Türk-Kürt savaşı çıkartacaksın, ya da Alevi-Sünni kavgası yaratacaksın. Bunun başka bir yolu yoktur. Aslında 27 Mayıs da, 12 Eylül de hep toplum mühendisliğini içeren bu tür eylem planlarıyla yapıldı. 12 Eylül öyle müthiş bir harekât planıydı ki, bir düdükle bir saat içinde bütün Türkiye’ye en ücra karakollara kadar hâkim olundu.
Peki, şimdiki eylem planı uygulandı mı? Yoksa kâğıt üzerinde mi kaldı?
Muhtevasına dikkatle baktığımız zaman bir sürü uygulanmış şeyler var bu planda. Bu bir psikolojik harekât olduğu için önce gazetelerin manşetlerine bakmak lazım. Psikolojik harekâtın izlerini ve planın uygulanıp uygulanmadığını gazetelerin manşetlerinde, televizyon haberlerinde mutlaka görürsünüz. Televizyonlarda konuşmalar olur, birileri çıkıp avaz avaz bağırır.
Genelkurmay’ın psikolojik harekâtı medyayla bu kadar iç içe midir?
Evet, maalesef öyledir. Üstelik bu ilişki, bir bayrak yarışı gibi devam eder. Komuta kademesinin değişmesi pek bir şey değiştirmez. Hükümeti devirme planları yapılmaya devam eder ve bu planlar uygulanmak için müsait bir ortam beklerler. 22 Temmuz seçimlerine dönersem...
22 Temmuz seçimlerinde askerin yaşadığı asıl büyük travma nedir sizce?
Askerin yaşadığı asıl büyük travma, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasıdır. Zira cumhurbaşkanlığı bu ülkede bir rejim sorunudur. Cumhurbaşkanı mutlaka asker kökenli olmalıdır. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığından önce de inanılmaz hadiseler yaşandı. Ama Özal Çankaya yollarına dizilen taşları cesaretle ve dirayetle temizledi. Bunda benim de ciddi katkılarım oldu. Taşların temizlenmesiyle Özal cumhurbaşkanı oldu ve işte orada film koptu.
Çankaya’nın taşları dedikleriniz neler ya da kimler?
Mesela Anayasa Mahkemesi... Özal cumhurbaşkanı olmasın diye türban kanununu mahalli seçimlerin önüne alarak haksız yere iptal etti. Hadi öyle karar verdi diyelim. Bir de gerekçeyi yazmadan kararı açıklayıp Özal’ı kontrpiyede bıraktı. Beyazıt camiinde cuma olayları tertiplenmeye başladı. Rahmetli Özal’la aramızda bu konuda çok enteresan bir konuşma geçti. “Postallarına baktınız mı” dedim.
Camilerde cuma olaylarına katılanların mı?
Evet... Olaylara katılanların çember sakalları vardı. “Ya Allah Bismillah, Allahü Ekber” diye bağırıyorlardı ama postalları vardı.
Ajan provokatörlerdi, öyle mi?
Evet. Benzer olaylar 12 Eylül’de de yapılmıştı. Konya’da İstiklal Marşı çalarken yere oturanlar da postallılardı. O zaman Hürriyet’in manşeti, “İstiklal Marşı’na saygısızlık” idi. 12 Eylül’ü meşrulaştırmak için bir provokasyondu bu. Özal’ın cumhurbaşkanlığı öncesinde, Anayasa Mahkemesi’nin türban kararıyla senkronize bir biçimde o günlerde Yargıtay da “tapu tahsis belgesi geçersizdir” diye senkronize bir karar verdi. Büyük basında bu haberi, “Özal yalan söyledi” diye manşetten verdiler. Özal cumhurbaşkanı olmadan son altı ayda yaşananlar bunlar... Bir diğer senkronize adım da Danıştay’dan geldi.
Yargı bütün bu kararları alırken kiminle senkronize hareket ediyor?
Genelkurmay’la... Özal Çankaya’ya çıkmasın diye her türlü itibarsızlaştırma operasyonu yapıldı. Yargının verdiği bütün kararlar siyasiydi... Danıştay, Özal’ın çok önem verdiği ikinci değişim programıyla ilgili Bakanlar Kurulu kararnamesini haksız yere iptal etti. Hemen ardından bu kez Yüksek Seçim Kurulu, hiç üstüne vazife değilken, kimse ona bir şey sormamışken...
O ne yaptı?
ANAP’ın eli güçsüz olsun diye, gene senkronize bir hareketle, “seçime katılmamanın bir müeyyidesi yok” diye bir karar verdi. Daha önce seçime katılmamanın para cezası vardı. Bu, ANAP büyük şehirlerde oy kaybetsin diye yapıldı. Bütün bunlar, ANAP oy kaybederse ANAP’ın genel başkanı Özal cumhurbaşkanı olamaz diye gerçekleştirildi. Türkiye’de bu tür planlar zaten hep hazırlandı ve hayata geçirildi.
Türkiye gene bir cumhurbaşkanlığı seçim sürecine giriyor. 2011’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerine neredeyse bir yıl kaldı. Siz, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hep çok gerginlik yarattığını söylüyorsunuz. Ortaya çıkarılan darbe planı, Erdoğan’ın muhtemel cumhurbaşkanlığını engellemeyi hedeflemiş olabilir mi?
Elbette. Hiç şüpheniz olmasın. 1993 senesi tarihe en büyük kara leke olarak geçti. Darbe ortamını hazırlamak için pek çok suikast yaşandı. Uğur Mumcu 1993 başında öldürüldü. Birkaç gün sonra Özal şaibeli bir şekilde öldü. Arkasından Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis suikasta uğradı. Hemen ardından 33 er Bingöl’de öldürüldü. Sivas’ta 37 kişi yakıldı. Üç gün sonra Başbağlar’da 33 kişi katledildi. Bu 33 rakamı, Mustafa Muğlalı olayına bir referanstır ve kasten seçilmiştir. Sonra JİTEM’in karanlık yüzü Cem Ersever öldürüldü.
Bütün bu cinayetler niye işlendi?
Bütün bunlar darbeye ortam hazırlamak ve darbenin meşruiyetini sağlamak için yapıldı. Çatışmalar sürdü, Kürt sorunun demokratik ve siyasi yoldan çözülmesi engellendi. Ama Özal ölüp de Demirel Cumhurbaşkanı olunca işler normalleşti. Özal dönemi bitti ve bir süre darbeye gerek kalmadı. Çünkü Demirel’le 12 Eylül’ün darbe düzeni devam ettirildi. 28 Şubat ise bir nokta operasyondu.
Anlamadım...
O nokta operasyonun hedefi Erbakan’ın şahsıydı. Erbakan’ı siyasetten silme operasyonuydu bu. Tasfiyeyi Tel Aviv politikası da istiyordu. Bu işe görevlendirilen dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’di. Onu döneminde İsrail’le çok özel askerî anlaşmalar yapıldı. Aslında Erbakan’ın tasfiye edenler...
Onlara ne oldu?
İktidara Erdoğan’ın ve Gül’ün gelmesiyle birlikte öyle bir duvara tosladılar ki... Bunun öfkesiyle “Sarıkız, Eldiven, Yakamoz, Ayışığı” darbe planlarını yaptılar ve başaramadılar. Ve sonunda bugünlere gelindi. Sıra, bu yeni eylem planına geldi. Çünkü 28 Şubat’tan sonra “Erbakan’ı hallettik. Şimdi önümüze kim çıkabilir? İstanbul’un ağzı laf yapan belediye başkanı çıkabilir, onun için bir kumpas yapalım” dediler. Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, adlî müşavir olan tümgenerale talimat verdi. O da Atatürkçülük ticareti yapan bir Yargıtay başsavcısına söyledi. O, Diyarbakır DGM başsavcısına “devlet böyle istiyor” diye telefon etti. Böylece Siirt konuşmasında okuduğu şiir bölücülük olarak takdim edilerek Erdoğan hapse atıldı. Ben o sırada Ankara’daydım.
Artık askerî savcı değildiniz. ANAP’tan milletvekili değildiniz. Ne yapıyordunuz?
Bizim Vakıf 2000 diye bir stratejik araştırmalar vakfımız vardı. Konferanslar düzenliyoruz, kim başbakan olacak diye araştırmalar yapıyoruz. Tuttuğum nabızlardan Erdoğan’ın bir güç olduğunu gördüm. Diyarbakır DGM’den mahkûmiyet kararını istettim. Arkadaşlarım gönderdi. Rezalet... Hukuk düzenini alt üst eden bir karar. Hiç üstüme vazife değilken kalkıp Yargıtay’a gittim. Bu konuyu Yargıtay’da en üst düzeyde bir görevliyle konuştum.
Ne konuştunuz?
Sonradan politikaya atılan bu görevliye, “Bu karar haksız ve hukuksuz. Bu kararla mahkûm ederseniz, bu adam başbakan olur” dedim. Açtı Anayasa’yı , “76’ncı maddeye bak, nasıl aday olacakmış” dedi. “Hukukta memnu hakların iadesi diye temel bir kavram var. O zaman geldiğinde ne yapacaksınız” dedim. Yetkili bana aynen şunu söyledi. “Beş yıl sonra kim öle, kim kala” dedi. Erdoğan’ın başbakan olması onları çok öfkelendirdi.
İhbar mektubunu yazan subay, Genelkurmay Başkanı’nın bu plandan haberdar olduğunu söyledi. Sizce Org. Başbuğ bu plandan haberdar mıydı? Ya da şöyle sorayım Genelkurmay Başkanı’ndan habersiz böyle bir plan hazırlanabilir mi?
Hazırlanabilir ama genelkurmay başkanının böyle bir plandan haberinin olmaması mümkün değildir. Planın emrini vermemiş olabilir ama sonunda mutlaka bilgisi olur. Çünkü plan hazırlandıktan sonra ona arz edilir. Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde 367 tartışmalarının yapıldığı sırada yaptığı bir konuşma çok sonra internet sitelerine düştü. Bu ses kaydında Karadayı “aksi olursa, Genelkurmay gereğini yapar” diyordu. Bu ne demektir?
Ne demektir?
Bu, “darbe planları yapılıyor” demektir. Zaten o dönemdeki 27 Nisan Muhtırası da Ankara’da bir büroda hazırlandı.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt o muhtırayı ben yazdım diye açıklamadı mı?
Evet, ama muhtıranın bir bölümünü o yazdı. Önce Ankara’da bir büroda 14 nisan-27 nisan tarihleri arasında bir muhtıra taslağı hazırlandı. Bu taslak, Genelkurmay Başkanı’na verildi. 14 nisan’da Büyükanıt, cumhurbaşkanıyla ilgili “sözde değil özde laik” lafları etti, ondan sonra muhtıra taslağı hazırlandı. Bu taslağa Büyükanıt bazı montajlar yaptı.
Muhtıranın diğer kısmını kim yazdı?
Ekibin içinde İsmail Hakkı Karadayı Paşa ve Aytaç Yalman var. Hatta onlardan daha rütbeli birisi de var.
Cumhurbaşkanı demektir bu... Demirel mi var?
Evet. 367, Abdullah Gül cumhurbaşkanı olmasın diye tezgâhlanmıştı. Anayasa Mahkemesi baskı altına alınmıştı. 367 kararı çıkacak ve hükümet eli mahkûm anayasa değişikliği için referanduma gidecekti. O anayasa değişikliğinde, daha evvel cumhurbaşkanlığı yapmış biri tekrar aday olabilecekti. Hedef, Demirel’in cumhurbaşkanı olmasıydı. Bir de o günlerde askerî kesimde peş peşe intihar olayları basına yansı. Bu suiistimal olayları dosya halinde Başbakanlığa intikal etmek üzereydi. Gündemin bu nedenle de değişmesi gerekiyordu.
Çok emin konuşuyorsunuz. Neye dayanarak bu kadar emin konuşuyorsunuz?
27 nisan günü saat öğlen bir buçuk, televizyon seyrediyorum. Mehmet Ağar 367 oylaması için Meclis’e girip girmemeyi basına açıklayacaktı. O sırada ciddi bir işadamı telefon etti. “Aman Faik Abi, Mehmet Ağar’a müdahale et” dedi. DYP Genel Merkezi’ni aradım. Başkan Yardımcısı Saffet Arıkan Bedük’le konuştum. Kendisi sınıf arkadaşımdır. “Duyum aldım. Meclis’e girmeyecekmişsiniz. Bu, DYP’nin intiharıdır” dedim. Bedük, “aynı fikirdeyim, laf anlatamadım” dedi. “Ağar’ı Özel Kalemi’nden ara, onunla bir de sen konuş” dedi.
Ağar’la konuştunuz mu?
Aradım, özel kalemi Abdullah’la konuşmamız yarıda kaldı. Çünkü o sırada Ağar, basına Meclis’e girmeme kararını açıkladı. Meclis’e o gün DYP ve ANAP girmedi. ANAP’tan Başkan Yardımcısı Mehmet Keçeciler’le de konuştum. “ANAP buharlaşır” dedim. Bana, “mani olamadım” dedi.
Çok ciddi iddialarda bulunuyorsunuz. Bunların belgesi var mı?
Bunun belgesi olmaz. Muhtıranın dışarıda hazırlandığı bilgisi benim şahsi araştırmam ve duyumumdur. Ama zaten sonraki bazı gelişmeler bu bilgiyi teyit etti. Ankara Kuleli Sokak’taki hepinizin bildiği çok meşhur bir ofis adlî gelişmeler dolayısıyla alelacele kapatıldı.
Muhtıranın taslağını hazırlamak için orada mı toplanılmıştı?
Evet...
NEŞE DÜZEL: Bugün ordu içinde bir cunta olduğu iddia edildiğine ve bazı isimler söylendiğine göre ordu ne yapacak şimdi?
FAİK TARIMCIOĞLU: Ordunun içinde her zaman cuntalar vardır. Üstelik bu cunta yapılanmaları bir bayrak yarışıdır. Ordu, bu cunta alışkanlığından bir türlü kurtulamadı. Cunta faaliyetleri bir tek Hilmi Özkök Paşa’yla durağanlaştı, o kadar. Genelkurmay Başkanlığı döneminde Özkök, Kuvvet Komutanlarından Aytaç Yalman’ı, Şener Eruygur’u tasfiye etti. Ama cuntacılığı tasfiye öyle üç beş yılda olacak bir hadise değildir. Nitekim, yeni ortaya çıkan eylem planı da bir cunta faaliyetidir. Bu da bir darbe teşebbüs planıdır.
Peki, ordu ne yapacak şimdi?
Çok vahim olaylar söz konusu. Ordu kesinlikle bu dejenerasyonu, rejenere etmek zorunda. Yani bu çürümeden, bünyesini temizleyerek kurtulmak zorunda.
Temizlik dediğiniz tasfiye. Orduda bir tasfiye olur mu?
Başarılı veya başarısız olmuş her darbe teşebbüsünde mutlaka bir tasfiye olmuştur, bunda da olacaktır. Eğer olmazsa bu dejenerasyon, bu çürüme bütün bünyeyi sarar. Bir silahlı gücün çürümesi büyük bir tehlikedir.
Genelkurmay Başkanlığı Başbakan’a bağlı. Bu temizliği Başbakan Erdoğan yapmak zorunda. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ görevden alınabilir mi?
Hükümetin o noktaya kadar gideceğini sanmıyorum. Başbuğ bu eylem planından haberdardır ama bu planın ‘cebine esrar koy, evine silah yerleştir’ gibi ayrıntılarını bilmeyebilir.
Ama Başbuğ bu planın bir darbe teşebbüsü olduğunu biliyordur, öyle mi?
Elbette.
Eğer cunta üyesi olduğu söylenen generaller açığa alınırsa ordunun tepkisi ne olur?
Ordunun kurumsal bir tepki göstereceğini sanmıyorum. Çünkü ordu kendi genel piramidini, terfi, tayin sistematiğini bozmayan bir tasfiyeye fazla tepki göstermez. Bu geniş bir tasfiye olmayacak. Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı’nda dokuz ayı kaldı. Tasfiyeyi Başbuğ yapacak.
Cunta üyesi olduğu söylenen generaller yargılanır mı?
Türkiye’deki genel yargılama biçimini, hukuk düzeyini ve yargıya musallat olmuş hastalıkları gözönüne alırsanız, böyle toptan bir yargılama yapılmaz.
Kimler yargılanır sizce?
Çok bulaşmış olanlar hariç, diğerleri yargılanmaksızın tasfiye edilirler. Planın hazırlanması için emri veren, planı paraf eden askerler de yargılanmazlar, onlar da sadece tasfiye edilirler. Düşünün... Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, Ayışığı adlarıyla dört ihtilal teşebbüsünü fiilen tasarlayan, sokak hareketlerini organize edenler bile nasıl yargılanıyorlar... Ya GATA’da ya da evlerinde dışarıdan yargılanıyorlar. Bizdeki Ergenekon süreci İtalya’daki gibi hızlı gitmiyor, yavaş yavaş gidiyor.
Orduyla yargının nasıl bir ilişkisi var?
Ordunun sürekli Atatürkçülüğü ve cumhuriyeti ön planda tutmasından, yargının etkilenmemesi mümkün değil. “Biz de cumhuriyeti koruyoruz, bizim de adımız cumhuriyet başsavcılığı” diyerek yargı da devleti koruyan bir politika edindi. Yargıya musallat olan hastalıkların nedeni budur. Yani yargı da kendini ordunun yerine koydu, kendini ‘koruma, kollama’ göreviyle vazifelendirdi. Türkiye’yi, yüksek bürokrasiyle yüksek yargı yönetir.
Yüksek bürokrasi kim?
Yüksek bürokrasi, ordudur. Yüksek yargı da Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’dir. Hükümetler yüzde 47 veya yüzde 55 oy alsalar da siyaset pastasının ancak çok basit bir dilimini yönetirler.
Türkiye, Ergenekon sürecini yaşıyor. Hâlâ bu durum değişmedi mi?
Elbette çok şey değişti. Bir dönemin sonuna geliyoruz. Bir muhasebenin son sayfalarındayız. Türkiye’nin demokrasisi ve medenileşmesi açısından çok hayırlı ama... Bunlar hâlâ yargılanamazlar. Çünkü 1982 Anayasası hâlâ tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Anayasa sistemi bunların yargılanmalarına izin vermez ve vermiyor. Çünkü bu, 1982 Anayasası’dır. 1982 Anayasası da, askerî vesayet sisteminden başka bir şey değildir. Ordu bu harekât planıyla ilgili bir tasfiyeye gider ama büyük çapta bir yargılama olmaz, generaller yargılanmaz.
Eğer böyle bir plan ortaya çıktıktan sonra kimse açığa alınmazsa ya da kimse yargılanmazsa bunun sonucu ne olur?
Büyük bir tepkiye yol açar ve gelecek seçimde AKP yüzde 50’lerin üstüne çıkar. Ve yüzde 55 oyla seçilmiş bir iktidar bu ülkeye siyasi istikrar değil, büyük bir siyasi istikrarsızlık getirir. Toplum daha kolay kışkırtılabilir. Çünkü bazı kesimler kendilerini köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi hissederler. Bu köşeye sıkışmışlık da, ülkede provokasyona çok elverişli bir ortam yaratır.
Bu darbe planının ortaya çıkması, ordunun durumunu nasıl etkiler peki?
“Yeter artık, bu ne? 50 senedir darbe darbe” diyenlerin oranı toplumda giderek artar. Orduyu siyasetin içinde istemeyenler, Türkiye’de artık çoğunluğu oluşturur.
Bu darbe planının yakalanmasından sonra ne tür değişimler yaşayacağız?
Demokratik düzlüğe doğru gidiyoruz. Yüksek bürokrasi artık bütün devlet kademelerine hâkim olamadığı hissediyor. 22 Temmuz seçimlerinden sonra bir korgeneralin, hazırladığı raporda bu konuda tesbitler vardı. Korgeneral, “Artık devlete hâkim olamıyoruz. Kendimize müttefik bulamıyoruz” diye feryat ediyordu. Türkiye’de bir dönemin sonuna gelindiği anlaşılıyor ama dirençler de sürüyor.
Kimler direniyor?
Mesela bugün sistemin en önemli direnç noktalarından biri YARSAV’dır. Bu, özellikle kurulmuş bir yapıdır. YARSAV, yüksek yargı mensuplarının psikolojik ve ideolojik olarak bir dayanışmasıdır. İşte bu dayanışma, yargı kararlarına yansıyor. Ama bu tür yansımaların sonuna da artık geliniyor.
Ordu siyasetin içinde kalabilir mi?
Ordu, siyasetin içinde kalamaz. Siyasetin dışına çıktığında da, işte o zaman gerçek Atatürkçülük gerçekleşir. Bu ülkede Atatürkçülük hiç yaşanmadı. Atatürkçülük hep bir slogan ve bir maske olarak kullanıldı. İttihatçılık sürdü. Ordumuz kendini çok Atatürkçü olarak tanımlar ama bütün ihtilalleri de Atatürk maskesiyle yapar. Ergenekon bu İttihatçı virüsün devamıdır...
Sizce bu cunta planını kim ortaya çıkardı?
Amerika bu plandan haberdardır. Bunun istihbaratını hükümete veya MİT’e Amerika vermiş olabilir. Çünkü Irak’ta ve Afganistan’da çırpınan Amerika’ya bugün istikrarlı bir Türkiye lazım. Düşünün, bu ortaya çıkan eylem planı gerçekleşmiş olsaydı, Türkiye’de istikrar diye bir şey kalmayacaktı. Amerika, Türkiye’de darbe istemez. Hele hele böylesini hiç istemez.
Niye böylesini istemez?
Çünkü bunların içinde İran, Rusya, Almanya ittifakı gibi farklı şeyler terennüm edenler vardır. Geçmişte ise Türkiye’deki darbeler Amerika’nın işine yarıyordu. Mesela Yunanistan’ın NATO’ya geri dönme meselesi vardı. Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne evet demeyi Ecevit de, Demirel de reddetti. Çünkü böyle bir şeyi sivil bir iktidar yapamazdı. Amerika, ‘halka hesap vermeyecek generaller gelsin, Yunanistan NATO’ya dönsün’ diye düşündü ve 12 Eylül darbesine yeşil ışık yakıldı. Ama devlet artık bu tür darbecilerden arınmaya çalışıyor. Bu çaba Hilmi Özkök’le başladı. Dört büyük darbe teşebbüsü önlendi.
Ergenekon yapılanması tümüyle tasfiye olur mu?
Yüzde yüz tasfiye olmaz. Ana yapısına ulaşılmaz. Çünkü Türkiye’nin yargı sistemi henüz bağırsakları temizleyecek güçte değil. Yargı, yüksek bürokrasinin yani ordunun paralelinde, emrinde ve tesirindedir. Bunlar tasfiye olmuş gibi bir süre sütreye yatarlar. Sonra “Cumhuriyet tehlikede” diye tekrar ortaya çıkarlar. İttihatçıların en silahşorlarından biri olan Resneli Niyazi olmak isterler. Harbiye’ye giren her teğmen kendini Resneli Niyazi zanneder. Atatürk zanneder. Türkiye’de cuntacılık bitmez. Ama şu var. Devletin bir bölümü de bundan kurtulmaya çalışıyor. Ordunun tamamı cunta fikriyatıyla hareket etmez.
Siz Başbakan Erdoğan’ın çetelerin hedefinde olduğunu söylemiştiniz. Hâlâ aynı şekilde mi düşünüyorsunuz?
Evet. Çeteler derken darbecileri, cuntayı kastediyorum. Bu darbe planının hedefi Başbakan’dır.
Turgut Özal suikasta uğradığında siz onun yakınıydınız. Suikast araştırıldığında bir basın patronunun ismine ulaşıldığını söylediniz. O basın patronunun suikasta karıştığı belgelendi mi yoksa bu bir tahmin miydi?
Belgelenmedi fakat bütün işaretler, izler oraya doğru gitti. Çünkü işin finansmanı İsviçre’de hazırlanmıştı. Ben suikast yapıldığında kongre salonundaydım. Her şeyi gördüm. Özal suikast akşamı beni çağırdı. Başparmağı sarılı, kırmızı bir koltukta oturuyordu. Parmağını bir silah gibi bana doğrultup, “Faik beni kim vurdu” dedi.
Ne cevap verdiniz?
Özal’ın vurulması hadisesi çok nettir, bu bir resmî organizasyondur. Ona, “Siz Türkiye’yi komünist bir rejimden liberal bir rejime geçirdiniz. Siz döviz, altın, sigara, içki kaçakçılarının tekerine çomak soktunuz” dedim. Bu sistem, varlığını yüksek bürokrasiyle işbirliği yaparak sürdürüyordu. Sistemin en büyük ayaklarından biri de basındı.
O patron sonra ne oldu?
Bırakıp kaçtı. Hürriyet Gazetesi el değiştirdi. Özal bu işi daha fazla irdelemenin toplumda kargaşaya yol açacağını düşündü. Ayrıca kendisi o sırada cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Olayın arkasındaki isimler aşağı yukarı belli olmuştu, açıklasaydı gene suikast teşebbüsleri olurdu.
Özal’ın ulaştığı isimler kimdi?
Özal açıklamadı, benim de açıklamam doğru olmaz. Ama bunun cevabı, “Ergenekon nedir” sorusuna verilen cevaplardadır belki. Şöyle düşünün... Eğer Özal genelkurmay başkanı olacak olan bir kadroyu değiştirmeseydi, kimler genelkurmay başkanı olacak idiyse, onları gözönüne alarak irtibatı sağlayabilirsiniz. Özal bir sürü kişinin önünü tıkadı. Önü tıkananlar bu hadiseyi organize ettiler.
O suikastın arkasında kimlerin olduğunu devlet içinde kimler biliyor?
Şu anda MİT’in bilmesi lazım bunu. Ama MİT bunu açıklamaz. Özal kasetleri defalarca izledi. Kongre salonunda uzun boylu, bej elbiseli pos bıyıklı zayıf kikirik birisinin makineli tüfeği saklayarak kaçtığını gözümle gördüm ben. “Kaçıyor” diye bağırdım. O şahsı Özal da gördü. Resmî bir görevliydi bu. O şahsın görevi Özal’ı vuran Kartal Demirağ’ı öldürmekti. Böylece Özal’a suikastı bir cinayetle kapatmaktı. Ama başaramadılar.
O suikast da bugün Ergenekon denilen yapıya benzer bir yapı tarafından mı gerçekleştirilmişti?
Evet, aynen öyle. Uğur Mumcu, Gün Sazak ve Turgut Özal’ı aynı örgüt öldürdü.
Özal’ın ölümünü şüpheli buluyor musunuz peki?
Benim de endişelerim var... Semra Hanım Özal’ın saçından bir tutam örnek kesmiş. O saç, Amerika’ya gönderildi. Özal’ın zehirlenip zehirlenmediğini anlamak için. Amerika’dan rapor geldi. Zehir bulunduğu ortaya çıktı. Sonra bir hırsızlık olayıyla o rapor çalındı. Ayrıca Özal’dan kan alınmıştı. O tüp de kırıldı. O tüp sonradan kırıldı. Birileri gitti kırdı. Çünkü kanda da, saçta çıkan zehir çıkacaktı. Saç ve kan olayları üst üste geldi.
Özal’ın zehirlendiği bilgisini neye dayandırıyorsunuz?
O dönemde Semra Hanım ve oğlu Ahmet Özal televizyonda, söz konusu raporun, Turgut Bey’in zehirlendiğini söylediğini teyit etmişlerdi. Sonra adlî bir kriminal olay oldu. Daha doğrusu basına olay öyle yansıdı. Çok ‘profesyonel’ bir hırsızlık olayıyla, Semra Hanım’ın evinden sadece bir kaset ve bu rapor çalındı. Başka hiçbir maddi kayıp olmadı.
Çalınan kasette ne vardı?
Bilmiyorum. Belki bir konuşma, belki bir görüntü vardı. Özal’ın ölümü böyle kapatıldı. Bir olayın kapatılmasının bin bir türlü yolu vardır zaten. Olayı sulandırırsınız, dikkati başka bir şeye çekersiniz falan...
Cunta faaliyetlerine dönersek... Bu son ortaya çıkan eylem planından sonra ne tür gelişmeler bekliyorsunuz?
Eğer ‘açılım politikaları’ sabote edilmezse, ordu ve yargı kendi bünyesini temizlerse Türkiye kazanır. Yalnız çok dikkatli olmalıyız. Bir sürü sabotaj gündemdedir. Kürt sorununun, Kıbrıs ve Ermeni meselelerinin çözülmesi, Suriye’yle sınırın kaldırılması, AB’ye üyelik süreci derken, Türkiye fırlamaya hazır bir ülke haline geliyor. Bu yüzden bu hamleler dış istihbarat servislerinin de sabotajlarıyla geriletilecektir. Şu anda İsrail Türkiye’nin açılım politikasına şiddetle karşı çıkıyor. Çünkü İsrail, Türkiye hep düşmanlarla boğuşsun, hep laik-anti laik gerginlik yaşasın, Türkiye AB üyesi olmasın istiyor.
Siz ordu-yargı-siyaset üçgeninde yıllarınızı geçirdiniz. Ordu artık siyasete müdahale etmesinin halk tarafından tepkiyle karşılandığını fark etmiyor mu?
Şimdi fark ediyor. Artık herkes şunu tekrarlamalı. “Bu ülkede bütün kötülüklerin anası 27 Mayıs darbesi” demeli. 27 Mayıs’ta ordu ilk darbesini yaptı ve bu bugüne dek devam etti. 27 Mayıs’ta yedi bin subay bir gecede emekli edildi. Bunların parasını Amerika ödedi.
Niye Amerika ödedi?
27 Mayıs cuntası başarılı olsun diye yapıldı bu. Ondan sonra orduda cunta faaliyetleri büyük bir hızla ve şehvetle devam etti. 27 Mayıs’ta 38 subay bütün TSK’nın sesiymiş gibi davrandılar. Onlara bunu basın sağladı. Tabii CHP’nin de büyük günahı var. Millete öyle yutturdular ki... Ordu millet el ele sloganını getirdiler. Aslında bu, CHP, ordu el ele demekti. Bu, CHP artı ordu, eşittir iktidar formülüydü.
Ordu neden hâlâ siyasetten çıkmak istemiyor?
Ordudaki bütün zihniyet, ‘Cumhuriyet’i biz kurduk biz yönetiriz’ zihniyetidir. 86 yıllık hadisedir bu. Bu zihniyete göre, siyasetçiler ikinci sınıf vatandaştır. Sivil siyaset başı bozuktur, ülkeye hâkim olamaz. İnanılması imkânsız bir şey ama, şu telkinde bulunur. Rütbeler aşağıya doğru iner... Mareşal, general, albay yüzbaşı, binbaşı, teğmen, başçavuş , onbaşı, er... Ve, sonra sivil başbakan gelir.
Ergenekon soruşturması başladığında, emekli olan generallerin kuvvet komutanıyken nasıl dört tane birden darbe planladıklarını ve toplum olarak ne tür kanlı tuzakları atlatmış olduğumuzu ürpererek öğrenmiştik. Şimdi ise toplum olarak kanımız dondu. Meğer ordudaki cunta planları bitmemiş. Darbe ortamının olgunlaşması için bugün de hâlâ hazırlıklar yapılıyormuş. Bu vahim olay, Genelkurmay Karargâhı’nda bir albay tarafından yeni bir darbe planının hazırlandığının ortaya çıkmasıyla anlaşıldı. Bu planın hazırlanmasını kim emretti? Kimler hazırladı? Böyle bir planın hedefi neydi ya da kimdi? Bu planın ne kadarı uygulandı? Bu psikolojik harekâtta medya ve yargının rolü ne oldu? Bütün bu soruları Türkiye’nin yakın geçmişini hem askerî savcı olarak hem de siyasetçi olarak sadece yakından değil bizzat içinden takip etmiş biri olan ve Türkiye’deki sistemi çok iyi bilen, 12 Eylül döneminde sıkıyönetim savcılığı yapan Faik Tarımcıoğlu’na sorduk. Bir dönem ANAP milletvekilliği yapan ve Özal’ın yakınında bulunan eski askerî hâkim ve askerî savcı Faik Tarımcıoğlu çok ilginç analizler yaptı ve çok çarpıcı iddialarda bulundu.
NEŞE DÜZEL: Genelkurmay Karargâhı’nda bir darbe planı hazırlandığı ortaya çıktı. Planı bir albayın hazırladığı anlaşıldı. Bir ihbar mektubu ise emri bir orgeneralin verdiğini ileri sürdü. Sizce bu planın hazırlanmasını kim emretti?
FAİK TARIMCIOĞLU: Böyle bir planın hazırlanmasını ancak Genelkurmay İkinci Başkanı emredebilir. Çünkü bir karargâh planının hazırlanması emrini ancak karargâh komutanı verebilir. Karargâh komutanı da Genelkurmay İkinci Başkanı’dır. Ayrıca bu planı Genelkurmay’da tek başına bir albay hazırlayamaz.
Bu tür bir eylem planını kaç kişi hazırlar?
Muhtevasına bakarak söylüyorum... Bu eylem planı bir kâğıt parçası olamaz. Bunun gibi planlar 30-40-hatta 50 kişilik bir ekip tarafından hazırlanır. Bunun için çeşitli birimler görevlendirilir. Önce planın taslağı hazırlanıp, Daire Başkanı’na sunulur, ki o Daire Başkanı, genellikle Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı’dır.
Rütbesi nedir daire başkanının?
Korgeneraldir. Sonra bu taslak Genelkurmay İkinci Başkanı’na verilir. O da sonra Genelkurmay Başkanı’na sunar.
Böyle bir planın hedefi neydi ya da kimdi?
Bu plan, 22 Temmuz seçimlerine bir tepkidir. Çünkü o seçim yenilgisinde büyük bir travma yaşadılar ve bu harekât planını hazırladılar. Hedef, hükümeti devirmek ve cumhurbaşkanlığı kalesini geri almaktır. Bir diğer hedef de hükümete destek veren Gülen Cemaati’ni ezmektir. Planda yer alan Alevilere yönelik eylemler de, toplumda huzursuzluk yaratmak içindir.
Niye özellikle Aleviler seçiliyor?
Çünkü toplumda huzursuzluk yaratmak için ya Türk-Kürt savaşı çıkartacaksın, ya da Alevi-Sünni kavgası yaratacaksın. Bunun başka bir yolu yoktur. Aslında 27 Mayıs da, 12 Eylül de hep toplum mühendisliğini içeren bu tür eylem planlarıyla yapıldı. 12 Eylül öyle müthiş bir harekât planıydı ki, bir düdükle bir saat içinde bütün Türkiye’ye en ücra karakollara kadar hâkim olundu.
Peki, şimdiki eylem planı uygulandı mı? Yoksa kâğıt üzerinde mi kaldı?
Muhtevasına dikkatle baktığımız zaman bir sürü uygulanmış şeyler var bu planda. Bu bir psikolojik harekât olduğu için önce gazetelerin manşetlerine bakmak lazım. Psikolojik harekâtın izlerini ve planın uygulanıp uygulanmadığını gazetelerin manşetlerinde, televizyon haberlerinde mutlaka görürsünüz. Televizyonlarda konuşmalar olur, birileri çıkıp avaz avaz bağırır.
Genelkurmay’ın psikolojik harekâtı medyayla bu kadar iç içe midir?
Evet, maalesef öyledir. Üstelik bu ilişki, bir bayrak yarışı gibi devam eder. Komuta kademesinin değişmesi pek bir şey değiştirmez. Hükümeti devirme planları yapılmaya devam eder ve bu planlar uygulanmak için müsait bir ortam beklerler. 22 Temmuz seçimlerine dönersem...
22 Temmuz seçimlerinde askerin yaşadığı asıl büyük travma nedir sizce?
Askerin yaşadığı asıl büyük travma, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasıdır. Zira cumhurbaşkanlığı bu ülkede bir rejim sorunudur. Cumhurbaşkanı mutlaka asker kökenli olmalıdır. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığından önce de inanılmaz hadiseler yaşandı. Ama Özal Çankaya yollarına dizilen taşları cesaretle ve dirayetle temizledi. Bunda benim de ciddi katkılarım oldu. Taşların temizlenmesiyle Özal cumhurbaşkanı oldu ve işte orada film koptu.
Çankaya’nın taşları dedikleriniz neler ya da kimler?
Mesela Anayasa Mahkemesi... Özal cumhurbaşkanı olmasın diye türban kanununu mahalli seçimlerin önüne alarak haksız yere iptal etti. Hadi öyle karar verdi diyelim. Bir de gerekçeyi yazmadan kararı açıklayıp Özal’ı kontrpiyede bıraktı. Beyazıt camiinde cuma olayları tertiplenmeye başladı. Rahmetli Özal’la aramızda bu konuda çok enteresan bir konuşma geçti. “Postallarına baktınız mı” dedim.
Camilerde cuma olaylarına katılanların mı?
Evet... Olaylara katılanların çember sakalları vardı. “Ya Allah Bismillah, Allahü Ekber” diye bağırıyorlardı ama postalları vardı.
Ajan provokatörlerdi, öyle mi?
Evet. Benzer olaylar 12 Eylül’de de yapılmıştı. Konya’da İstiklal Marşı çalarken yere oturanlar da postallılardı. O zaman Hürriyet’in manşeti, “İstiklal Marşı’na saygısızlık” idi. 12 Eylül’ü meşrulaştırmak için bir provokasyondu bu. Özal’ın cumhurbaşkanlığı öncesinde, Anayasa Mahkemesi’nin türban kararıyla senkronize bir biçimde o günlerde Yargıtay da “tapu tahsis belgesi geçersizdir” diye senkronize bir karar verdi. Büyük basında bu haberi, “Özal yalan söyledi” diye manşetten verdiler. Özal cumhurbaşkanı olmadan son altı ayda yaşananlar bunlar... Bir diğer senkronize adım da Danıştay’dan geldi.
Yargı bütün bu kararları alırken kiminle senkronize hareket ediyor?
Genelkurmay’la... Özal Çankaya’ya çıkmasın diye her türlü itibarsızlaştırma operasyonu yapıldı. Yargının verdiği bütün kararlar siyasiydi... Danıştay, Özal’ın çok önem verdiği ikinci değişim programıyla ilgili Bakanlar Kurulu kararnamesini haksız yere iptal etti. Hemen ardından bu kez Yüksek Seçim Kurulu, hiç üstüne vazife değilken, kimse ona bir şey sormamışken...
O ne yaptı?
ANAP’ın eli güçsüz olsun diye, gene senkronize bir hareketle, “seçime katılmamanın bir müeyyidesi yok” diye bir karar verdi. Daha önce seçime katılmamanın para cezası vardı. Bu, ANAP büyük şehirlerde oy kaybetsin diye yapıldı. Bütün bunlar, ANAP oy kaybederse ANAP’ın genel başkanı Özal cumhurbaşkanı olamaz diye gerçekleştirildi. Türkiye’de bu tür planlar zaten hep hazırlandı ve hayata geçirildi.
Türkiye gene bir cumhurbaşkanlığı seçim sürecine giriyor. 2011’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerine neredeyse bir yıl kaldı. Siz, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hep çok gerginlik yarattığını söylüyorsunuz. Ortaya çıkarılan darbe planı, Erdoğan’ın muhtemel cumhurbaşkanlığını engellemeyi hedeflemiş olabilir mi?
Elbette. Hiç şüpheniz olmasın. 1993 senesi tarihe en büyük kara leke olarak geçti. Darbe ortamını hazırlamak için pek çok suikast yaşandı. Uğur Mumcu 1993 başında öldürüldü. Birkaç gün sonra Özal şaibeli bir şekilde öldü. Arkasından Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis suikasta uğradı. Hemen ardından 33 er Bingöl’de öldürüldü. Sivas’ta 37 kişi yakıldı. Üç gün sonra Başbağlar’da 33 kişi katledildi. Bu 33 rakamı, Mustafa Muğlalı olayına bir referanstır ve kasten seçilmiştir. Sonra JİTEM’in karanlık yüzü Cem Ersever öldürüldü.
Bütün bu cinayetler niye işlendi?
Bütün bunlar darbeye ortam hazırlamak ve darbenin meşruiyetini sağlamak için yapıldı. Çatışmalar sürdü, Kürt sorunun demokratik ve siyasi yoldan çözülmesi engellendi. Ama Özal ölüp de Demirel Cumhurbaşkanı olunca işler normalleşti. Özal dönemi bitti ve bir süre darbeye gerek kalmadı. Çünkü Demirel’le 12 Eylül’ün darbe düzeni devam ettirildi. 28 Şubat ise bir nokta operasyondu.
Anlamadım...
O nokta operasyonun hedefi Erbakan’ın şahsıydı. Erbakan’ı siyasetten silme operasyonuydu bu. Tasfiyeyi Tel Aviv politikası da istiyordu. Bu işe görevlendirilen dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’di. Onu döneminde İsrail’le çok özel askerî anlaşmalar yapıldı. Aslında Erbakan’ın tasfiye edenler...
Onlara ne oldu?
İktidara Erdoğan’ın ve Gül’ün gelmesiyle birlikte öyle bir duvara tosladılar ki... Bunun öfkesiyle “Sarıkız, Eldiven, Yakamoz, Ayışığı” darbe planlarını yaptılar ve başaramadılar. Ve sonunda bugünlere gelindi. Sıra, bu yeni eylem planına geldi. Çünkü 28 Şubat’tan sonra “Erbakan’ı hallettik. Şimdi önümüze kim çıkabilir? İstanbul’un ağzı laf yapan belediye başkanı çıkabilir, onun için bir kumpas yapalım” dediler. Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, adlî müşavir olan tümgenerale talimat verdi. O da Atatürkçülük ticareti yapan bir Yargıtay başsavcısına söyledi. O, Diyarbakır DGM başsavcısına “devlet böyle istiyor” diye telefon etti. Böylece Siirt konuşmasında okuduğu şiir bölücülük olarak takdim edilerek Erdoğan hapse atıldı. Ben o sırada Ankara’daydım.
Artık askerî savcı değildiniz. ANAP’tan milletvekili değildiniz. Ne yapıyordunuz?
Bizim Vakıf 2000 diye bir stratejik araştırmalar vakfımız vardı. Konferanslar düzenliyoruz, kim başbakan olacak diye araştırmalar yapıyoruz. Tuttuğum nabızlardan Erdoğan’ın bir güç olduğunu gördüm. Diyarbakır DGM’den mahkûmiyet kararını istettim. Arkadaşlarım gönderdi. Rezalet... Hukuk düzenini alt üst eden bir karar. Hiç üstüme vazife değilken kalkıp Yargıtay’a gittim. Bu konuyu Yargıtay’da en üst düzeyde bir görevliyle konuştum.
Ne konuştunuz?
Sonradan politikaya atılan bu görevliye, “Bu karar haksız ve hukuksuz. Bu kararla mahkûm ederseniz, bu adam başbakan olur” dedim. Açtı Anayasa’yı , “76’ncı maddeye bak, nasıl aday olacakmış” dedi. “Hukukta memnu hakların iadesi diye temel bir kavram var. O zaman geldiğinde ne yapacaksınız” dedim. Yetkili bana aynen şunu söyledi. “Beş yıl sonra kim öle, kim kala” dedi. Erdoğan’ın başbakan olması onları çok öfkelendirdi.
İhbar mektubunu yazan subay, Genelkurmay Başkanı’nın bu plandan haberdar olduğunu söyledi. Sizce Org. Başbuğ bu plandan haberdar mıydı? Ya da şöyle sorayım Genelkurmay Başkanı’ndan habersiz böyle bir plan hazırlanabilir mi?
Hazırlanabilir ama genelkurmay başkanının böyle bir plandan haberinin olmaması mümkün değildir. Planın emrini vermemiş olabilir ama sonunda mutlaka bilgisi olur. Çünkü plan hazırlandıktan sonra ona arz edilir. Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde 367 tartışmalarının yapıldığı sırada yaptığı bir konuşma çok sonra internet sitelerine düştü. Bu ses kaydında Karadayı “aksi olursa, Genelkurmay gereğini yapar” diyordu. Bu ne demektir?
Ne demektir?
Bu, “darbe planları yapılıyor” demektir. Zaten o dönemdeki 27 Nisan Muhtırası da Ankara’da bir büroda hazırlandı.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt o muhtırayı ben yazdım diye açıklamadı mı?
Evet, ama muhtıranın bir bölümünü o yazdı. Önce Ankara’da bir büroda 14 nisan-27 nisan tarihleri arasında bir muhtıra taslağı hazırlandı. Bu taslak, Genelkurmay Başkanı’na verildi. 14 nisan’da Büyükanıt, cumhurbaşkanıyla ilgili “sözde değil özde laik” lafları etti, ondan sonra muhtıra taslağı hazırlandı. Bu taslağa Büyükanıt bazı montajlar yaptı.
Muhtıranın diğer kısmını kim yazdı?
Ekibin içinde İsmail Hakkı Karadayı Paşa ve Aytaç Yalman var. Hatta onlardan daha rütbeli birisi de var.
Cumhurbaşkanı demektir bu... Demirel mi var?
Evet. 367, Abdullah Gül cumhurbaşkanı olmasın diye tezgâhlanmıştı. Anayasa Mahkemesi baskı altına alınmıştı. 367 kararı çıkacak ve hükümet eli mahkûm anayasa değişikliği için referanduma gidecekti. O anayasa değişikliğinde, daha evvel cumhurbaşkanlığı yapmış biri tekrar aday olabilecekti. Hedef, Demirel’in cumhurbaşkanı olmasıydı. Bir de o günlerde askerî kesimde peş peşe intihar olayları basına yansı. Bu suiistimal olayları dosya halinde Başbakanlığa intikal etmek üzereydi. Gündemin bu nedenle de değişmesi gerekiyordu.
Çok emin konuşuyorsunuz. Neye dayanarak bu kadar emin konuşuyorsunuz?
27 nisan günü saat öğlen bir buçuk, televizyon seyrediyorum. Mehmet Ağar 367 oylaması için Meclis’e girip girmemeyi basına açıklayacaktı. O sırada ciddi bir işadamı telefon etti. “Aman Faik Abi, Mehmet Ağar’a müdahale et” dedi. DYP Genel Merkezi’ni aradım. Başkan Yardımcısı Saffet Arıkan Bedük’le konuştum. Kendisi sınıf arkadaşımdır. “Duyum aldım. Meclis’e girmeyecekmişsiniz. Bu, DYP’nin intiharıdır” dedim. Bedük, “aynı fikirdeyim, laf anlatamadım” dedi. “Ağar’ı Özel Kalemi’nden ara, onunla bir de sen konuş” dedi.
Ağar’la konuştunuz mu?
Aradım, özel kalemi Abdullah’la konuşmamız yarıda kaldı. Çünkü o sırada Ağar, basına Meclis’e girmeme kararını açıkladı. Meclis’e o gün DYP ve ANAP girmedi. ANAP’tan Başkan Yardımcısı Mehmet Keçeciler’le de konuştum. “ANAP buharlaşır” dedim. Bana, “mani olamadım” dedi.
Çok ciddi iddialarda bulunuyorsunuz. Bunların belgesi var mı?
Bunun belgesi olmaz. Muhtıranın dışarıda hazırlandığı bilgisi benim şahsi araştırmam ve duyumumdur. Ama zaten sonraki bazı gelişmeler bu bilgiyi teyit etti. Ankara Kuleli Sokak’taki hepinizin bildiği çok meşhur bir ofis adlî gelişmeler dolayısıyla alelacele kapatıldı.
Muhtıranın taslağını hazırlamak için orada mı toplanılmıştı?
Evet...
NEŞE DÜZEL: Bugün ordu içinde bir cunta olduğu iddia edildiğine ve bazı isimler söylendiğine göre ordu ne yapacak şimdi?
FAİK TARIMCIOĞLU: Ordunun içinde her zaman cuntalar vardır. Üstelik bu cunta yapılanmaları bir bayrak yarışıdır. Ordu, bu cunta alışkanlığından bir türlü kurtulamadı. Cunta faaliyetleri bir tek Hilmi Özkök Paşa’yla durağanlaştı, o kadar. Genelkurmay Başkanlığı döneminde Özkök, Kuvvet Komutanlarından Aytaç Yalman’ı, Şener Eruygur’u tasfiye etti. Ama cuntacılığı tasfiye öyle üç beş yılda olacak bir hadise değildir. Nitekim, yeni ortaya çıkan eylem planı da bir cunta faaliyetidir. Bu da bir darbe teşebbüs planıdır.
Peki, ordu ne yapacak şimdi?
Çok vahim olaylar söz konusu. Ordu kesinlikle bu dejenerasyonu, rejenere etmek zorunda. Yani bu çürümeden, bünyesini temizleyerek kurtulmak zorunda.
Temizlik dediğiniz tasfiye. Orduda bir tasfiye olur mu?
Başarılı veya başarısız olmuş her darbe teşebbüsünde mutlaka bir tasfiye olmuştur, bunda da olacaktır. Eğer olmazsa bu dejenerasyon, bu çürüme bütün bünyeyi sarar. Bir silahlı gücün çürümesi büyük bir tehlikedir.
Genelkurmay Başkanlığı Başbakan’a bağlı. Bu temizliği Başbakan Erdoğan yapmak zorunda. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ görevden alınabilir mi?
Hükümetin o noktaya kadar gideceğini sanmıyorum. Başbuğ bu eylem planından haberdardır ama bu planın ‘cebine esrar koy, evine silah yerleştir’ gibi ayrıntılarını bilmeyebilir.
Ama Başbuğ bu planın bir darbe teşebbüsü olduğunu biliyordur, öyle mi?
Elbette.
Eğer cunta üyesi olduğu söylenen generaller açığa alınırsa ordunun tepkisi ne olur?
Ordunun kurumsal bir tepki göstereceğini sanmıyorum. Çünkü ordu kendi genel piramidini, terfi, tayin sistematiğini bozmayan bir tasfiyeye fazla tepki göstermez. Bu geniş bir tasfiye olmayacak. Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı’nda dokuz ayı kaldı. Tasfiyeyi Başbuğ yapacak.
Cunta üyesi olduğu söylenen generaller yargılanır mı?
Türkiye’deki genel yargılama biçimini, hukuk düzeyini ve yargıya musallat olmuş hastalıkları gözönüne alırsanız, böyle toptan bir yargılama yapılmaz.
Kimler yargılanır sizce?
Çok bulaşmış olanlar hariç, diğerleri yargılanmaksızın tasfiye edilirler. Planın hazırlanması için emri veren, planı paraf eden askerler de yargılanmazlar, onlar da sadece tasfiye edilirler. Düşünün... Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, Ayışığı adlarıyla dört ihtilal teşebbüsünü fiilen tasarlayan, sokak hareketlerini organize edenler bile nasıl yargılanıyorlar... Ya GATA’da ya da evlerinde dışarıdan yargılanıyorlar. Bizdeki Ergenekon süreci İtalya’daki gibi hızlı gitmiyor, yavaş yavaş gidiyor.
Orduyla yargının nasıl bir ilişkisi var?
Ordunun sürekli Atatürkçülüğü ve cumhuriyeti ön planda tutmasından, yargının etkilenmemesi mümkün değil. “Biz de cumhuriyeti koruyoruz, bizim de adımız cumhuriyet başsavcılığı” diyerek yargı da devleti koruyan bir politika edindi. Yargıya musallat olan hastalıkların nedeni budur. Yani yargı da kendini ordunun yerine koydu, kendini ‘koruma, kollama’ göreviyle vazifelendirdi. Türkiye’yi, yüksek bürokrasiyle yüksek yargı yönetir.
Yüksek bürokrasi kim?
Yüksek bürokrasi, ordudur. Yüksek yargı da Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’dir. Hükümetler yüzde 47 veya yüzde 55 oy alsalar da siyaset pastasının ancak çok basit bir dilimini yönetirler.
Türkiye, Ergenekon sürecini yaşıyor. Hâlâ bu durum değişmedi mi?
Elbette çok şey değişti. Bir dönemin sonuna geliyoruz. Bir muhasebenin son sayfalarındayız. Türkiye’nin demokrasisi ve medenileşmesi açısından çok hayırlı ama... Bunlar hâlâ yargılanamazlar. Çünkü 1982 Anayasası hâlâ tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Anayasa sistemi bunların yargılanmalarına izin vermez ve vermiyor. Çünkü bu, 1982 Anayasası’dır. 1982 Anayasası da, askerî vesayet sisteminden başka bir şey değildir. Ordu bu harekât planıyla ilgili bir tasfiyeye gider ama büyük çapta bir yargılama olmaz, generaller yargılanmaz.
Eğer böyle bir plan ortaya çıktıktan sonra kimse açığa alınmazsa ya da kimse yargılanmazsa bunun sonucu ne olur?
Büyük bir tepkiye yol açar ve gelecek seçimde AKP yüzde 50’lerin üstüne çıkar. Ve yüzde 55 oyla seçilmiş bir iktidar bu ülkeye siyasi istikrar değil, büyük bir siyasi istikrarsızlık getirir. Toplum daha kolay kışkırtılabilir. Çünkü bazı kesimler kendilerini köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi hissederler. Bu köşeye sıkışmışlık da, ülkede provokasyona çok elverişli bir ortam yaratır.
Bu darbe planının ortaya çıkması, ordunun durumunu nasıl etkiler peki?
“Yeter artık, bu ne? 50 senedir darbe darbe” diyenlerin oranı toplumda giderek artar. Orduyu siyasetin içinde istemeyenler, Türkiye’de artık çoğunluğu oluşturur.
Bu darbe planının yakalanmasından sonra ne tür değişimler yaşayacağız?
Demokratik düzlüğe doğru gidiyoruz. Yüksek bürokrasi artık bütün devlet kademelerine hâkim olamadığı hissediyor. 22 Temmuz seçimlerinden sonra bir korgeneralin, hazırladığı raporda bu konuda tesbitler vardı. Korgeneral, “Artık devlete hâkim olamıyoruz. Kendimize müttefik bulamıyoruz” diye feryat ediyordu. Türkiye’de bir dönemin sonuna gelindiği anlaşılıyor ama dirençler de sürüyor.
Kimler direniyor?
Mesela bugün sistemin en önemli direnç noktalarından biri YARSAV’dır. Bu, özellikle kurulmuş bir yapıdır. YARSAV, yüksek yargı mensuplarının psikolojik ve ideolojik olarak bir dayanışmasıdır. İşte bu dayanışma, yargı kararlarına yansıyor. Ama bu tür yansımaların sonuna da artık geliniyor.
Ordu siyasetin içinde kalabilir mi?
Ordu, siyasetin içinde kalamaz. Siyasetin dışına çıktığında da, işte o zaman gerçek Atatürkçülük gerçekleşir. Bu ülkede Atatürkçülük hiç yaşanmadı. Atatürkçülük hep bir slogan ve bir maske olarak kullanıldı. İttihatçılık sürdü. Ordumuz kendini çok Atatürkçü olarak tanımlar ama bütün ihtilalleri de Atatürk maskesiyle yapar. Ergenekon bu İttihatçı virüsün devamıdır...
Sizce bu cunta planını kim ortaya çıkardı?
Amerika bu plandan haberdardır. Bunun istihbaratını hükümete veya MİT’e Amerika vermiş olabilir. Çünkü Irak’ta ve Afganistan’da çırpınan Amerika’ya bugün istikrarlı bir Türkiye lazım. Düşünün, bu ortaya çıkan eylem planı gerçekleşmiş olsaydı, Türkiye’de istikrar diye bir şey kalmayacaktı. Amerika, Türkiye’de darbe istemez. Hele hele böylesini hiç istemez.
Niye böylesini istemez?
Çünkü bunların içinde İran, Rusya, Almanya ittifakı gibi farklı şeyler terennüm edenler vardır. Geçmişte ise Türkiye’deki darbeler Amerika’nın işine yarıyordu. Mesela Yunanistan’ın NATO’ya geri dönme meselesi vardı. Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne evet demeyi Ecevit de, Demirel de reddetti. Çünkü böyle bir şeyi sivil bir iktidar yapamazdı. Amerika, ‘halka hesap vermeyecek generaller gelsin, Yunanistan NATO’ya dönsün’ diye düşündü ve 12 Eylül darbesine yeşil ışık yakıldı. Ama devlet artık bu tür darbecilerden arınmaya çalışıyor. Bu çaba Hilmi Özkök’le başladı. Dört büyük darbe teşebbüsü önlendi.
Ergenekon yapılanması tümüyle tasfiye olur mu?
Yüzde yüz tasfiye olmaz. Ana yapısına ulaşılmaz. Çünkü Türkiye’nin yargı sistemi henüz bağırsakları temizleyecek güçte değil. Yargı, yüksek bürokrasinin yani ordunun paralelinde, emrinde ve tesirindedir. Bunlar tasfiye olmuş gibi bir süre sütreye yatarlar. Sonra “Cumhuriyet tehlikede” diye tekrar ortaya çıkarlar. İttihatçıların en silahşorlarından biri olan Resneli Niyazi olmak isterler. Harbiye’ye giren her teğmen kendini Resneli Niyazi zanneder. Atatürk zanneder. Türkiye’de cuntacılık bitmez. Ama şu var. Devletin bir bölümü de bundan kurtulmaya çalışıyor. Ordunun tamamı cunta fikriyatıyla hareket etmez.
Siz Başbakan Erdoğan’ın çetelerin hedefinde olduğunu söylemiştiniz. Hâlâ aynı şekilde mi düşünüyorsunuz?
Evet. Çeteler derken darbecileri, cuntayı kastediyorum. Bu darbe planının hedefi Başbakan’dır.
Turgut Özal suikasta uğradığında siz onun yakınıydınız. Suikast araştırıldığında bir basın patronunun ismine ulaşıldığını söylediniz. O basın patronunun suikasta karıştığı belgelendi mi yoksa bu bir tahmin miydi?
Belgelenmedi fakat bütün işaretler, izler oraya doğru gitti. Çünkü işin finansmanı İsviçre’de hazırlanmıştı. Ben suikast yapıldığında kongre salonundaydım. Her şeyi gördüm. Özal suikast akşamı beni çağırdı. Başparmağı sarılı, kırmızı bir koltukta oturuyordu. Parmağını bir silah gibi bana doğrultup, “Faik beni kim vurdu” dedi.
Ne cevap verdiniz?
Özal’ın vurulması hadisesi çok nettir, bu bir resmî organizasyondur. Ona, “Siz Türkiye’yi komünist bir rejimden liberal bir rejime geçirdiniz. Siz döviz, altın, sigara, içki kaçakçılarının tekerine çomak soktunuz” dedim. Bu sistem, varlığını yüksek bürokrasiyle işbirliği yaparak sürdürüyordu. Sistemin en büyük ayaklarından biri de basındı.
O patron sonra ne oldu?
Bırakıp kaçtı. Hürriyet Gazetesi el değiştirdi. Özal bu işi daha fazla irdelemenin toplumda kargaşaya yol açacağını düşündü. Ayrıca kendisi o sırada cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Olayın arkasındaki isimler aşağı yukarı belli olmuştu, açıklasaydı gene suikast teşebbüsleri olurdu.
Özal’ın ulaştığı isimler kimdi?
Özal açıklamadı, benim de açıklamam doğru olmaz. Ama bunun cevabı, “Ergenekon nedir” sorusuna verilen cevaplardadır belki. Şöyle düşünün... Eğer Özal genelkurmay başkanı olacak olan bir kadroyu değiştirmeseydi, kimler genelkurmay başkanı olacak idiyse, onları gözönüne alarak irtibatı sağlayabilirsiniz. Özal bir sürü kişinin önünü tıkadı. Önü tıkananlar bu hadiseyi organize ettiler.
O suikastın arkasında kimlerin olduğunu devlet içinde kimler biliyor?
Şu anda MİT’in bilmesi lazım bunu. Ama MİT bunu açıklamaz. Özal kasetleri defalarca izledi. Kongre salonunda uzun boylu, bej elbiseli pos bıyıklı zayıf kikirik birisinin makineli tüfeği saklayarak kaçtığını gözümle gördüm ben. “Kaçıyor” diye bağırdım. O şahsı Özal da gördü. Resmî bir görevliydi bu. O şahsın görevi Özal’ı vuran Kartal Demirağ’ı öldürmekti. Böylece Özal’a suikastı bir cinayetle kapatmaktı. Ama başaramadılar.
O suikast da bugün Ergenekon denilen yapıya benzer bir yapı tarafından mı gerçekleştirilmişti?
Evet, aynen öyle. Uğur Mumcu, Gün Sazak ve Turgut Özal’ı aynı örgüt öldürdü.
Özal’ın ölümünü şüpheli buluyor musunuz peki?
Benim de endişelerim var... Semra Hanım Özal’ın saçından bir tutam örnek kesmiş. O saç, Amerika’ya gönderildi. Özal’ın zehirlenip zehirlenmediğini anlamak için. Amerika’dan rapor geldi. Zehir bulunduğu ortaya çıktı. Sonra bir hırsızlık olayıyla o rapor çalındı. Ayrıca Özal’dan kan alınmıştı. O tüp de kırıldı. O tüp sonradan kırıldı. Birileri gitti kırdı. Çünkü kanda da, saçta çıkan zehir çıkacaktı. Saç ve kan olayları üst üste geldi.
Özal’ın zehirlendiği bilgisini neye dayandırıyorsunuz?
O dönemde Semra Hanım ve oğlu Ahmet Özal televizyonda, söz konusu raporun, Turgut Bey’in zehirlendiğini söylediğini teyit etmişlerdi. Sonra adlî bir kriminal olay oldu. Daha doğrusu basına olay öyle yansıdı. Çok ‘profesyonel’ bir hırsızlık olayıyla, Semra Hanım’ın evinden sadece bir kaset ve bu rapor çalındı. Başka hiçbir maddi kayıp olmadı.
Çalınan kasette ne vardı?
Bilmiyorum. Belki bir konuşma, belki bir görüntü vardı. Özal’ın ölümü böyle kapatıldı. Bir olayın kapatılmasının bin bir türlü yolu vardır zaten. Olayı sulandırırsınız, dikkati başka bir şeye çekersiniz falan...
Cunta faaliyetlerine dönersek... Bu son ortaya çıkan eylem planından sonra ne tür gelişmeler bekliyorsunuz?
Eğer ‘açılım politikaları’ sabote edilmezse, ordu ve yargı kendi bünyesini temizlerse Türkiye kazanır. Yalnız çok dikkatli olmalıyız. Bir sürü sabotaj gündemdedir. Kürt sorununun, Kıbrıs ve Ermeni meselelerinin çözülmesi, Suriye’yle sınırın kaldırılması, AB’ye üyelik süreci derken, Türkiye fırlamaya hazır bir ülke haline geliyor. Bu yüzden bu hamleler dış istihbarat servislerinin de sabotajlarıyla geriletilecektir. Şu anda İsrail Türkiye’nin açılım politikasına şiddetle karşı çıkıyor. Çünkü İsrail, Türkiye hep düşmanlarla boğuşsun, hep laik-anti laik gerginlik yaşasın, Türkiye AB üyesi olmasın istiyor.
Siz ordu-yargı-siyaset üçgeninde yıllarınızı geçirdiniz. Ordu artık siyasete müdahale etmesinin halk tarafından tepkiyle karşılandığını fark etmiyor mu?
Şimdi fark ediyor. Artık herkes şunu tekrarlamalı. “Bu ülkede bütün kötülüklerin anası 27 Mayıs darbesi” demeli. 27 Mayıs’ta ordu ilk darbesini yaptı ve bu bugüne dek devam etti. 27 Mayıs’ta yedi bin subay bir gecede emekli edildi. Bunların parasını Amerika ödedi.
Niye Amerika ödedi?
27 Mayıs cuntası başarılı olsun diye yapıldı bu. Ondan sonra orduda cunta faaliyetleri büyük bir hızla ve şehvetle devam etti. 27 Mayıs’ta 38 subay bütün TSK’nın sesiymiş gibi davrandılar. Onlara bunu basın sağladı. Tabii CHP’nin de büyük günahı var. Millete öyle yutturdular ki... Ordu millet el ele sloganını getirdiler. Aslında bu, CHP, ordu el ele demekti. Bu, CHP artı ordu, eşittir iktidar formülüydü.
Ordu neden hâlâ siyasetten çıkmak istemiyor?
Ordudaki bütün zihniyet, ‘Cumhuriyet’i biz kurduk biz yönetiriz’ zihniyetidir. 86 yıllık hadisedir bu. Bu zihniyete göre, siyasetçiler ikinci sınıf vatandaştır. Sivil siyaset başı bozuktur, ülkeye hâkim olamaz. İnanılması imkânsız bir şey ama, şu telkinde bulunur. Rütbeler aşağıya doğru iner... Mareşal, general, albay yüzbaşı, binbaşı, teğmen, başçavuş , onbaşı, er... Ve, sonra sivil başbakan gelir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
The Reflection Cafe
Anket Sonuçlari
- Seçim Anketi (25 Haziran- 5 Temmuz 2010)
- "Demokratik Açılım" Anketi (13/11/09-20/11/09)
- Seçim Anketi (9/3/09-27/3/09)
- AKP/AK Parti Kapatma Davası (17/3/08-24/3/08)
- Seçim Anketi (11/7/07-21/7/07)
- Kimlik Anketi (12/4/07-28/5/07)
- Büyük Erdemler Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Düşünce Kahvesi Anketi (20/3/07-11/4/07)
- Cumhurbaşkanlığı Anketi (2/3/07-5/4/07)
- Siyasi Yelpaze Anketi (20/11/06-2/3/07)