30 Mayıs 2009 Cumartesi

Yeryüzünün Renkleri (XVII)

.










Kaynak: flickr.com
.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Mevlana Rumi'den (VII)

.
İnsanlarda gördüğün birçok zulümler, senin huyundur. Sen, kendi huyunu onlarda görüyorsun. Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiştir.

Akıl ve zekada kemale ermekle insan Hakk’a varamaz. Allah’ın fazlı, keremi ancak kırık kalpleri, yıkık gönülleri arar.

Baharların tesiriyle hiç taş yeşerir mi? Sen de toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin. Yıllardır gönüller inciten, kalpler kıran taş oldun. Denemek için bir zaman da toprak ol!

Gönül gözü açık olanlar, hangi hayvana, hangi bitkiye bakarlarsa baksınlar, Allah’ın sanatının, güzelliğinin bahçelerinden manevi gıdalar alırlar. Bundan dolayıdır ki Hak aşıklarına, “Nereye dönersiniz dönün, orada Allah’ın yüzü, Allah’ın güzelliği vardır” buyuruldu...Hak aşıkları da güzellerin yüzlerinde Hakk’ın güzelliğini görürler.

Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ecel vaktine kadar iyi tohumlar ekmek gerek.

Kendini, kendi vasıflarından (kötü huylarından, nefsani isteklerinden) kurtar, temizle ki; saf, temiz gerçek varlığını, lekesiz zatını, ilahi özünü göresin.

Sevgi ve acıma hissi, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasfıdır. Kadın, sadece sevgili değildir, Hakk’ın nurudur.

İnsan ikinci defa doğunca (yani ana rahminden doğduğu gibi, kendi bedeni rahminden de doğup nefsani arzulardan kurtulunca), illet ve sebepleri ayağının altına alır.

Hz. Adem’in işlediği kusur, karın ve cima yüzünden oldu. Fakat İblis’in suçu, ululuktan ve mevkii yüzündendi.

Şu ahir zamanda can kuşları (insanlar, Halk) bir an için olsun birbirinden emin değildir. Halk nefsani gıdalar yüzünden birbirine düşmüşlerdir.

Allah güzeldir, güzelliği sever.

Güzel ve iyi suret/sekil, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akçe bile etmez! Çirkin ve hakir sureti olan huyu güzel olursa, ona kurban ol!

Bu dünyada gördüğün bütün bu güzellikler, hoşluklar, ulu bir deryadan sızıp gelmektedir. Sen cüz’ü bırak da külle doğru yüzü cevir!

Güzeller, Allah’ın güzelliğinin aynasıdır. Onlara gönül vermek, Hakk’ı istemenin, Hakk’ı aramanın yankısıdır.

İnsanın gözü neyi görürse, değeri o kadardır.

Sende, senden başka bir “sen” gizlidir. Ne olduğunu anlayan, gerçek varlığı görebilen kişiye kul, kurban olayım ben.


KAYNAK: Konularına Göre Derlenmiş; MEVLANA’DAN DÜŞÜNDÜREN SÖZLERİ, Yayına Hazırlayan: Şaban Karaköse, Yakamoz Yayınları, İstanbul 2007 (kapak)
.
.
.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Finlandiya Dış Politika Enstitüsü'nün Türkiye Analizi

.
EurActiv.com
20.5.2009


Finlandiya Dış Politika Enstitüsü'nün Türkiye analizinde, "Bugünün Türkiyesi dünyanın 17'nci büyük ekonomisi, G20 üyesi ve BM Güvenlik Konseyi üyesi. Özetle bugünün Türkiyesi, stratejik bağımsızlıkta tüm Cumhuriyet geçmişinin en yüksek noktasına ulaştı. Kendine daha fazla güveniyor ve daha iddialı" tespiti yapıldı. Analizde, Batı'nın, sağlanan dönüşümle ortaya çıkan bu yeni Türkiye'ye "alışmakta zorlanacağı" ifade edildi.

Finlandiya Dış Politika Enstitüsü, sadece Batı eksenli dış politikadan vazgeçen Türkiye'nin, stratejik bağımsızlıkta tüm Cumhuriyet döneminin zirvesine ulaştığını bildirdi. Avrupa Birliği ve Finlandiya dış politikasıyla ilgili düşünce üreten enstitünün "Yeni Stratejik Kimlik Arayışı: Türkiye Bağımsız Bölgesel Güç Olarak mı Ortaya Çıkıyor?" başlıklı raporunda, "dinamik ve iddialı uluslararası aktör" olma hedefine yönelen Türkiye'nin son yıllarda heyecan uyandıran diplomatik faaliyetleriyle Ankara'nın ortaklarında ve komşularında "biraz kafa karışıklığı" yarattığı belirtildi.

Türk dış politikasındaki hızlı değişimin bazı uzmanlarca "Türkiye Batı'ya sırtını dönüyor" şeklinde değerlendirilirken, diğer bir kesimin "Türkiye çok dengeli ve güdümsüz dış politika izliyor" görüşünü paylaştığının anlatıldığı raporda, "Türkiye'de toplum ve siyasetteki derin dönüşümün" Ankara'nın kimliğini ve uluslararası vizyonunu değiştirdiği dile getirildi.

Finlandiya Dış Politika Enstitüsü analistleri Hanna Ojanen ve Igor Torbakov tarafından kaleme alınan raporda şu görülere yer verildi:


Türkiye dünyanın her yerinde krizlere el atıyor

"Türkiye, fikir mücadelesini teşvik etmeye mahkum bir ülke olarak sahneye çıkıyor. Ankara'nın son dış politika hareketliliği bu kapsamda. Türk liderleri epeydir yorulmadan Cezayir'den Suudi Arabistan'a ve Rusya'dan Azerbaycan'a dünyanın her yerinde krizlere el atıyorlar. Gittikleri her yerde yeni diplomatik inisiyatifler geliştirme eğilimini yansıtıyorlar, arabuluculuk öneriyorlar, bölgesel güvenlik yapılarını tasarlayıp ilerletiyorlar ve aynı derecede önemli olan ticari bağları güçlendirmeye çalışıyorlar."

Türkiye'nin son dönemdeki tüm bu diplomatik faaliyetlerinin Avrasya ve Orta Doğu kuşağına oturmasının "Ankara'nın geleneksel Batılı müttefikleri Avrupa Birliği, ABD ve NATO'nun" gözünden kaçmadığının ve "ihtiyatlı teşvikle ciddi endişe arasında" karışık hisler uyandırdığının aktarıldığı raporda, "Türkiye'deki yön değişiminin ardından ortaya çıkan kendine güven ve iddianın Batı'nın stratejik amaçlarıyla ne ölçüde örtüşeceğinin ve Ankara'nın Batı'nın "sorunlu" kabul ettiği ülkelerle iyi komşuluk ilişkilerini ne kadar bağımsız işleyeceğinin" Batılı uzmanlarca cevabı aranan en önemli 2 soru olduğu kaydedildi.


Türkiye kendine daha fazla güven duymaya başladı

"Türkiye'nin stratejik yönelimindeki değişimin sadece AK Parti elitlerinin dini bağları, arzuları ve güç tutkularıyla yönlendirildiğine inanmak, kesinlikle olayı çok büyük ölçüde hafife almak olacaktır" denilen raporda, Türkiye'deki dönüşümü sürükleyen tarihi dinamikler "Anadolu'daki görülmeye değer ekonomik kalkınma, ekonomik dinamizme ve kültürel muhafazakarlığa sahip iddialı taşralı sosyal aktörlerin ortaya çıkışıyla artan yeni toplum önderleri ve seçimle gelen yetkililerin ve hükümetin rolünün artması" şeklinde sıralandı.

Bu gelişmelerin toplumunun ulusal kimlik bilincinde, Türkiye'nin Müslüman komşularıyla benzeşme ve özdeşleşme sonucunu doğuran dini hassasiyetlerin güçlenmesi gibi önemli değişikliklere yol açtığı belirtilen raporda, "Türkler'in artık ülkelerini sadece Avrupa prizmasından algılamaya daha az istekli oldukları ve mevcut jeopolitik konumlarında (kendilerine) daha fazla güven duymaya başladıkları" tespiti yapıldı.


Türkiye'nin Batı ile ilişkileri zayıflarken, Ortadoğu ile ilişkisi güçleniyor

Finlandiya parlamentosunca kurulan dış politika enstitüsünün Türkiye analizinde, "Bunlara ilaveten Türkler artık Cumhuriyet öncesi tarihlerini, özellikle de Osmanlı imparatorluk geçmişlerini daha coşkulu kucaklıyorlar. Tüm bu değişimlerin Türkler'in modern dünyaya bakışlarını ve ülkelerinin buradaki yerini algılayışlarını şekillendirmemesi düşünülemez. Türkiye'nin yeni vizyonunun kilit unsurları, Ankara'nın uluslararası stratejisinde bir taraftan ABD'yle ilişkiler, AB'ye üyelik ve NATO üyeliği dahil Batı boyutunu zayıflatırken, diğer yandan Türkiye'nin Orta Doğulu komşularıyla ve Orta Asya cumhuriyetleriyle bölgesel hattın göreceli olarak güçlendiriyor" denildi.

Türkiye'nin stratejik bağımsızlığını güçlendirme çabalarının kavramsal çerçevesinin, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik" kitabında çizildiği anlatılan raporda, "Davutoğlu'nun stratejik derinliği, Türk dış politikasının sadece Batı yerine farklı alternatif eksenler üzerine inşa edilmesi altın fırsatını sunuyor. Son yıllarda Türkiye'nin aktif dış politikasının temeli bu kavrama (stratejik derinlik) dayanıyor" görüşlerine yer verildi.


Ortadoğu Türk malları için değerli bir pazar

Raporda, Türk dış politikasındaki değişimi basite indirgeyerek "Orta Doğululaşma" teziyle açıklamanın "safça bir yaklaşım" olduğu dile getirilerek "Ankara kaygan stratejik çevresini istikrara kavuşturmak ve her an yangın yerine dönmeye müsait bölgesindeki olumsuz gelişmelerin iç istikrarını olumsuz etkilemesini engellemek istiyor. Pragmatik olan AK Parti liderleri bölgesel istikrarı, ekonomik ve siyasi açıdan kazan-kazan yaklaşımıyla görüyor. Ankara için istikrarlı bir Orta Doğu, güvenli jeopolitik çevre ve Avrupa'dan talebin gerilediği küresel kriz döneminde Türk malları için değerli bir pazar anlamına geliyor" denildi.


Yeni Ankara'yı anlamak için, Kafkaslar'daki girişimlere bakmak gerek

Raporda, yeni Ankara'yı anlamak için Kafkaslar'daki diplomatik girişimlerinin de çok yakından izlenmesi gereğine değinilerek Karadeniz ve Hazar Denizi arasındaki dağlık bölgenin, bölgesel aktör Türkiye açısından "son derece büyük jeopolitik önem taşıdığı" vurgulandı.

"Türkiye'yi Orta Asya'daki enerji zengini ve Türk kökenli uluslara bağlayan stratejik bir koridor olan Kafkasya'da" Ermenistan, Azerbaycan ve Türkiye arasındaki sorunları çözmek için "büyük pazarlığı" başlatan Ankara'nın, bunu başarması halinde, "bölgenin jeopolitik ve jeoekonomik dengelerini bütünüyle değiştireceği ve belirgin şekilde stratejik olarak kazançlı çıkacağı" kaydedildi.
.

7 Mayıs 2009 Perşembe

OSMANLIDAN CUMHURİYETE TARİH ANLAYIŞINA TESİR EDEN FAKTÖRLER

.
Kemal KOÇAK
Kastamonu Üniversitesi

Tarih anlayışı, (tarihi anlama / anlatma biçimi veya anlama gücü ) konusunda benimsenen düşünceler ve inançlar incelenirken, geçmişin tanımlanmasında belirleyici rol oynayan siyasî kültürün göstergesi siyasî iktidarın niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Islâhat, inkılâp, ihtilâl, devrim gibi kavramlarla ifade edilen büyük değişme ve gelişmeler, o ülkede yaşayan bir topluma yeni bir kimlik kazandırır. Böylece, o toplumu tanımlamanın ve tanımın unsurları da değişir. Tarih de değişme ve gelişmelere paralel olarak tamamen veya kısmen değişikliğe uğrar. Tarih anlayışında yeni akımların meydana gelmesi, büyük ölçüde / genellikle siyasî düşünce akımlarına paralel bir gelişme sonucudur. Osmanlı tarih yazıcılığının 15’inci yüzyılın sonunda yükselme göstermesi “büyük bir imparatorluk kurma sonucu“ ile bağlantılı görülmektedir (1).
.
19’uncu yüzyıl Fransız tarih yazıcılığının ana özelliği Fransız İhtilâli’nin yoğun etkisi altında şekillenmesidir. Fransa’da tarih yazımına ilham teşkil eden siyasî düşünce akımları içinde en etkili olanı milliyetçiliktir.19’uncu yüzyılın başlarından itibaren Herder, Ranke, Michelet, Treitschke ve Croce gibi ünlü tarihçiler, Avrupa ülkelerini ve devletlerini bir çözümleme birimi olarak ele alıp çalışmaya başladılar. Böylece, tarih yazıcılığının tarihi de “historiografi “ adıaltında gelişerek bir disiplin niteliği kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nde çağdaş tarih yazıcılığı, 19’uncu yüzyılın sonlarında milliyetçi uyanışlara paralel biçimde gelişmiştir. Millet-devlet aşamasına geçilmesi ile tarih yazıcılığının yeniden başlamasının eş zamanlı olduğu söylenebilir.
.
İlk çağlardan bugüne kadar tarih yazıcılığında, “ zaman “, “ süreklilik “ ve “sabitlik“ kavramları belirleyici olmuştur. Avrupa ve Osmanlı tarih anlayışlarında, hangi özelliklerin bu kavramlar çerçevesinde benzer/ortak veya farklı olduğunu ortayakoymak gereklidir. Resmî tarih kitaplarına, farklılık ve devamlılıklar yansıtılmıştır. Bu yaklaşımda, Osmanlı tarih anlayışı ile Avrupa’ dan uyarlanan bazı akımlar uzlaştırılmaya çalışılmıştır.
.
Türk tarih anlayışını özellikle Fransız ve Alman tarihçiliğinde görülen romantik, idealist, pozitivist ve tarihî akımlar etkilemiştir. Alman ve Fransız tarihçiliğinin etkisi “kendi kaderini tayin hakkı “na dayanan “ezilen kültür “anlayışı ile “hâkimiyet milletindir“ anlayışının birleştiği noktada anlamını bulmuştur. Çünkü Osmanlı Devleti’nde, devlet yönetimi ile kapitülasyonlar vasıtasıyla Avrupa’nın sömürüsü birlikte yürüyordu. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nin tarihe bakışında, İslâm’ dan kaynaklanan düşünce veinançlar ile Avrupa’ da dağılan imparatorluklarda milliyetçiliği yorumlayan akımlar daetkili olmuştur.
.
Milliyetçilikten önceki dönemde Osmanlı tarihi konu bakımından siyasî, yöntem bakımından tasvirci bir özellik göstermekteydi. Tarihin diğer disiplinlerle bir ilişkisi yoktu. Tarih, askerî ve diplomatik alanlardaki ihtiyaçları karşılamak için gerekli görülmekteydi.
.
Osmanlı tarih yazıcılığında, Avrupa medeniyetinin Osmanlı yöneticilerini etkilemeye başladığı 18’inci yüzyıla kadar İslâmî tarih anlayışı etkilidir. Tarih, olaylar hakkındaki bilginin (haber) hikâyesi, aktarılması ve yansımasıdır. Kısacası, tarih,anlatmaya veya aktarmaya değer olayların hikâyesi olarak anlaşılmıştır.
.
Türk tarih anlayışında, Avrupa tarihçilik akımlarının yanı sıra aynı derecede Osmanlı tarih yazıcılığının meydana getirdiği “ gelenek “, uslûp / tarz ve zihniyet yönünden etkili olmuştur. Bu sebeple Osmanlı tarihçiliğindeki süreklilikleri ve değişiklikleri kısaca gözden geçirmek Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinin anlaşılmasında yararlı olacaktır.
.
Osmanlı tarih yazıcılığında 19’uncu yüzyıla kadar devlet tarihi geleneği hâkim olmuştur. Bu anlayışta, başta padişah, vezirler ve ulema olmak üzere Osmanlı devlet yöneticileri, tarihi yapan ve yazan kişiler olarak Osmanlı Devleti’nin tarih varlığı ile devlet ve iktidar anlayışı, sarayda resmî bir konumu olan Osmanlı tarihçisinin veya vakanüvisinin dünya görüşünün temelini teşkil etmekteydi. Osmanlı tarihçileri, içinde yaşadıkları hükümdarlığın olaylarını yazmakla görevli idiler. Bu yüzden Osmanlı tarihçileri yalnızca 14’üncü yüzyılın hemen öncesini konu olarak alıyorlardı. Böylece, Türklerin Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna fazla bir katkıları olmadığı görüntüsü veriliyordu. Bununla birlikte, “Osmanlı tarihçilerinin eski Türklerin askerî ve siyasî tarihlerine verdikleri önem, Türklerin uygarlığına verdikleri önemden çok daha fazla idi“(2). Bunun sebebi, Devletin siyasî kimliğinin Osmanlı askerî ve siyasî seçkinleri ve onların zaferlerine bağlı olmasıydı. Osmanlı olmak, dar anlamda hanedanın bir üyesi olmak; geniş anlamda Osmanlı Devleti’ne hizmet veren yönetici sınıfın bir üyesi olmak demekti. Buna göre Osmanlı tarihçiliğinin çeşitli safhaları ile Osmanlı tarihinin gelişimi arasındaki ilişkinin derecesi, siyasî iktidar ile devlet tarihçiliği arasındaki ilişki ile doğru orantılıdır denilebilir.
.
14-16’ncı yüzyıllarda Osmanlı tarih yazıcılığı, genelde yöneticilerin hayatlarının ve başarılarının, özellikle askerî ve siyasî başarılarının birer tasvirinden ibaretti (3). Tarih yazıcılığına hâkim akım, Osmanlı Devleti ve başarıları etrafında dönmekte, padişahın yetkisinden sorgu sual etmemektedir. Tarihçinin zaman ve mekan anlayışı, Devleti başka ortamlardan veya çeşitli zaman dilimlerinden karşılaştırma yaparak gözlemlerde bulunabilecek derecede / biçimde geniş değildi. Kısacası kendi zamanı ve mekanıyla sınırlıydı. “Akan zamandaki değişim, akan zamanın getirdiği biçimlenme ve atmosfer değişikliği tarih yazıcının tahayyülü dışındadır ”(4).
.
İslâmî tarih kavramı, aynı zamanda günler anlamına gelmektedir. Avrupa’da tarih felsefî bir muhtevaya (içerik) sahip olmasına karşılık, İslâmî tarihin felsefî bir muhtevaya sahip olduğu söylenemez. Avrupa tarih yazıcılığı “takdiri ilahi“ nin tarih üzerindeki etkisinden kurtulduktan sonra, İslâm tarihi kavramı ile Avrupa tarih kavramı arasındaki farklılıklar daha da artmıştır. Gelişme ve yenileşme kavramlarıyla ifadeedilen “değişim“ fikri Batı tarihlerinde önem kazandıktan sonra, bu fikir sebep - sonuç ilişkisinin esası olarak görülmüştür. İslâm felsefesinde sebep-sonuç ilişkisi“ Allah’ın hükmüne bağlıdır ve Allah sadece insan iradesini yaratmakla kalmamış onunla uyum içinde olmayı da başarmıştır “(5).
.
14-18’inci yüzyıl dönemi Osmanlı tarih yazıcılığı, “edebî eserler “ vererek kendini göstermiştir (5). Tarz zenginliği ve birkaç dilin birden kullanılması tarih yazıcılığına önemli bir incelmişlik (zerafet) özelliği kazandırıyordu...
.
....
Makalenin tamamı için tıklayınız.
.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Üniversiteler ve Kurumsal Özerklik Üzerine Bazı Düşünceler

.
Üstün Ergüder
Sabancı Üniversitesi

Radikal 4 Mayıs 2009

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı geçtiğimiz hafta içinde Işık, Okan ve Sabancı üniversitelerine yazdığı bir yazı ile bu üniversitelerde bölüm yerine fakülteye öğrenci alımına ilişkin uygulamanın durdurulmasını istedi. Diğer bir deyişle bu yazı söz konusu üniversitelerimizde yenilikçi bir uygulamaya son veriyor ve her üniversitede olduğu gibi bölümlerin akademik programlarına öğrenci alınmasını zorunlu kılıyordu.

Kanımca bu gelişme son derece düşündürücü. Rektör seçimi veya ataması gibi YÖK ile siyasi hayatımızın kesiştiği bir yerde olan bir gelişme olmadığı için basının ve kamuoyunun dikkatini çekmesi oldukça güç YÖK’ün bu tassarufu. Ancak, üniversitelerin kurumsal özerkliği açısından son derece önemli ve olumsuz bir gelişme. İzah etmeye çalışayım.

Örgüt modelleri
Tesadüf bu ya. Tam YÖK yazısının üniversitelere tebliğ edildiği günlerde New York Times gazetesinde Mark C. Taylor imzalı ve ‘Alışageldiğimiz Üniversitenin Sonu’ başlıklı bir makale 26 Nisan günü yayımlandı. Columbia Üniversitesi’nde İlahiyat Bölümü Başkanı olan Taylor Amerikan üniversitelerinin müfredat ve akademik örgüt modellerinin değişen toplumun ve üniversitelerin ihtiyaçlarına artık cevap vermediğini ileri sürüyor.

Taylor şöyle diyor:
1. Üniversitelerin müfredatları ve programları akademik bölümler bazında hazırlanmamalı ve disiplinlerin kendilerini kompartımanlara kapamaları önlenmeli. Eğitim, öğretim ve araştırma akademik disiplin ve kültürel sınırları aşmalı. Örneğin benzer sorunlar üzerinde uğraşan siyaset bilimci, tarihçi, sosyolog, psikolog, iktisatçı, edebiyatçı, antropolog, sanatçı, ilahiyatçı uğraştıkları sorunları incelerken birbirleriyle konuşabilmeli, birbirlerini duyabilmeli, elde ettikleri sonuçları karşılaştırabilmeli.

2. Akademik bölümler, kürsüler ve üniteler kapatılmalı ve sorunlara odaklanmış programlar yaratılmalı. Bu programlar her yedi yıl değerlendirilmeli ve geçerliliğini yitirmiş olanlar kapatılmalı. Taylor bu bağlamda ilginç bir örnek veriyor: Su. Önümüzdeki yıllarda ‘su’ arzının dünyanın çok önemli bir sorunu ve bu konunun teknolojik, ekonomik, tıbbi, ekonomik, siyasi, sosyolojik, uluslararası ilişkiler ve hukuk boyutları var. Sorun ancak disiplinlerarası bir yaklaşımla incelenebilir.

3. Kurumlar arası işbirliği artmalı çünkü bir kurum kendi başına bu karmaşık ortamda her şeyi yapamaz. Ortak programlar geliştirilmeli, işbirliği ağları kurulmalı her kurum güçlü yanları ile bu işbirliği ağlarına katılmalı. Modern teknoloji bu tür işbirliklerine imkân veriyor.


1982’den önce
Yukarıda özetlediğim konular aslında bizim yükseköğretim sistemimiz için pek yeni ve bilinmeyen konular değil. 1982’de 2547 sayılı YÖK Yasası yürürlüğe girmeden evvel Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler fakültelere alınırdı. Fakültelerin öğretim programları ve müfredatları ilk iki yılda olabildiğince ortaktı ve öğrenciler ilk iki yıl sonunda hangi programa gideceklerine karar verirlerdi. Hatta üniversite düzeyinde de ilk iki yılda ortak derslerin fazla olması nedeniyle öğrencilerin bir fakültedeki programdan başka bir fakültedeki programa yatay geçiş yapmaları olağandı. Bu esneklik öğrencilerin çok hoşuna giderdi. Üniversiteye Mühendislik Fakültesi’nde başlayıp da İşletme, İktisat veya Siyaset Bilimi’nden mezun olan ve bu durumdan memnun olan pek çok Boğaziçi mezunu mevcuttur. 1982’de yürürlüğe giren YÖK yasası bu esnekliğe son verdi. Bütün üniversitelerde aynı tip akademik örgütlenme ve birbirine benzer akademik programların ortaya çıkmasına neden oldu. Ders programları ayrıntılı olarak üniversitelere empoze edildi.

1999’da eğitim-öğretime başlayan Sabancı Üniversitesi uluslararası katılımla yürütülen arama konferansları sonucunda öncü bir deneye imza attı: Bölümsüz fakülteler, fakültelerin altında disiplinlerarası yaklaşımı vurgulayan programlar, ilk iki yıl bütün üniversite öğrencilerinin girdiği ortak ve disiplinlerarası dersler, esnek program ve fakülteler arası yatay geçiş imkânları. Sabancı modelinin yukarıda özetlediğim Boğaziçi deneyiminden farkı uzun bir vizyon üretme çabasından sonra ve disiplinlerarası çalışmaları ve programları Taylor’un öne sürdüğü savları daha o zaman dikkate alarak 1996-98 yıllarında geliştirilmiş olmasıydı. Boğaziçi Üniversitesi ise Robert Kolej’den önemli bir liberal arts yaklaşımını devralmış ve bunu esnek bir akademik yapı içinde 2547 sayılı yasa uygulanmaya (1982) başlanana kadar devam ettirmişti. Geleneksel disipline dayalı akademik yapılar Boğaziçi Üniversitesi’nde, bir bölüm dışında, geçerliydi. Bu tek bölüm ise o zamanın İdari Bilimler Fakültesinde siyaset bilimi, sosyoloji, ve psikoloji disiplinlerini bünyesinde barındıran Sosyal Bilimler Bölümü idi.

O günlerde bu bölüm Prof. Şerif Mardin’in liderliğinde Türk sosyal bilimlerine yeni bir nefes getirmeyi başarmıştı.


Bir tartışma
Sabancı Üniversitesi’nin programlarının ve akademik yapısının Üniversiteler Arası Kurul’da (ÜAK) tartışıldığı toplantı ve süreçlere bir an için geri gidelim. O günlerde Boğaziçi Üniversitesi Rektörü olarak bu kurul üyesiydim ve bu kurulun Sosyal Bilimler Eğitim Komisyonu başkanı olarak Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi programları hakkında rapor hazırlamak görevi bana verilmişti. 1998 yılının sonunda gerek rapor hazırlanırken gerekse raporun ÜAK’a sunulduğu toplantılardaki tartışmaları hatırlıyorum. Üniversitenin geliştirdiği yeni modelin pek desteklendiği söylenemez. Aleyhte görüşler genellikle neden bu üniversitenin diğerlerine benzemeye çalışmadığı etrafında odaklanıyordu. Diğer bir sav programların yarattığı ‘belirsizlik’ nedeni ile öğrencilerin bu üniversiteyi tercih etmeyeceği idi. Bu kadar yıl sonra üniversitenin performansı incelendiğinde öğrencilerin tercihi konusunda üniversitenin hiçbir sorunu olmadığı görülür.

Sabancı Üniversitesi’nin disiplinler arası yaklaşımı teşvik eden bölümsüz akademik tasarımı, bölümler yerine fakültelere öğrenci alınmasına dayanan yapılanması ilgili ÜAK toplantısında tartışmalar sonucu kabul edildi. Bu yeni tasarımın kabulünde ise o zamanki YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün verdiği desteğin rolü çok büyüktü. Sistemin bugüne kadar ulusal ve uluslararası performansı da ÜAK’nın 1998 yılı sonunda aldığı bu kararın ne kadar yerinde olduğunun önemli bir kanıtıdır. Okan ve Işık üniversitelerinin bölüm yerine fakülteye öğrenci alınmasına ilişkin kararları Sabancı örneğinin üniversitelerimiz tarafından dikkatle takip edildiğinin önemli bir göstergesidir. Okan Üniversitesi’ndeki akademik yapı hakkında bir fikrim yok ama Işık Üniversitesi’nin getirdiği bölüm yerine fakülteye öğrenci almayı öngören düzen daha çok Boğaziçi Üniversitesi’nin YÖK öncesi modelini andırıyor.

OECD analizi
OECD, 2003 yılında yayımladığı Education Policy Analysis (Eğitim Politikaları Analizi) başlıklı raporda 13 OECD ülkesinin üniversitelerinin ne kadar özerk olduğunu 8 yönetsel özerklik ölçütüne göre inceliyor. Türkiye üniversite özerkliği konusunda bu 13 ülke arasında sondan ikinci. Bu sekiz ölçütten önemli bir tanesi ise “akademik yapı, program ve ders içeriklerini belirleme özerkliği.” OECD raporuna göre Türk üniversiteleri bu konuda kısmi özerkliğe sahip. Sanırım YÖK’ün yukarıda zikredilen üç üniversiteye yazdığı bu yazıdan sonra Türk üniversitelerinin akademik yapı ve ders program ve içerik belirleme konusundaki özerkliği de artık kısmi olmaktan çıkar ve koca bir yok olur. OECD’nin diğer bir özerklik ölçütüne, “akademik personeli işe alma ve işten çıkarma yetkisi”ne göre de geçtiğimiz iki yıl içinde çıkartılan yönetmeliklerle geri adımlar atılmıştı. Kurumsal, yani üniversite özerkliği, konusunda OECD ülkeleri arasında son sıraya düşmüşsek buna hiç şaşırmam.

Üniversitenin kurumsal özerkliğine darbe vuran bu gelişmeler kanımca son derece önemli. Çağımız teknoloji, bilim, innovation ve yaratıcılık çağı. Ülkelerin bu konularda ne kadar önde olacağı yükseköğrenim sisteminde rekabetin, kurumlar arası farklılığın ve çeşitliliğin var olup olmadığı ile yakından ilişkili. Sistemin yaratıcı deneyleri, tasarımları kısıtlamak yerine teşvik etmesi gerekir diye düşünüyorum. YÖK gibi bir ulusal kuruluşun sistemi tek elden ve tek modele dayanarak yönetmek yerine çeşitliliği, farklılığı koordine eden bir kuruluş olmasında günümüzde sayısız fayda var. Ancak, bu konuda bütün eleştiri oklarını YÖK’e yöneltmek doğru olmaz. YÖK’ün tasarımının merkeziyetçi bir piramidi öngördüğü doğrudur.

Ancak, bu yaklaşımı destekleyen bir kültürümüzün de olduğu kesin. Farklılığı, çeşitliliği sevmiyor, yoldan çıkanı ‘hizaya sokmayı’ pek seviyoruz.

Üstün Ergüder: Prof. Dr., 1992-2000 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Rektörü ve halen Sabancı Üniversitesi’nin desteklediği İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü.
.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...