25 Şubat 2009 Çarşamba

Turgut Cansever'i Rahmetle Anıyoruz...

.
Mehmet Nuri Yardım
Sanatalemi.Net
22.2.2009

Mimar Turgut Cansever vefat etti. 2008 yılının sonunda Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür Sanat Ödülü’ne lâyık görülmüştü. Bir yazımda Alaaddin Yavaşça ile Turgut Cansever’e verilen bu ödülün çok isabetli olduğunu belirtmiştim. Değerli sanatkârımıza bu ödül verilirken bir çok kişi adını yeni duydu. Hatta edebiyat ve sanatla uğraşan bazı kişilerin “Cumhurbaşkanı niçin bu şaire ödül verdi?” gibi garip bir soru sorduklarına şahit olmuştum. Onlar bu sanatçımızı ‘İkinci Yeni’ mensuplarından Edip Cansever ile karıştırmışlardı.

Turgut Cansever şöhretin peşinden koşan değil, sanatın ardından giden bir yolcuydu. Bundan dolayı çok fazla popüler bir isim olarak tanınmamıştı. Ama sanat, özellikle mimarî meraklıları adını saygı ve sevgiyle anarlardı. Milletinin değerlerine saygılı ama ‘hikmet’i nerede bulursa alıp gelen ve insanının hizmetine sunan bir gönül adamıydı. Günlerdir masamda İstanbul’u Anlamak isimli eseri duruyor. İz Yayıncılık’ın Bütün Eserleri dizisinin üçüncü kitabı. Kitabı okudum da, bazı notlar da aldım. Ama bir türlü fırsat bulup da Hoca hakkında yazı yazamadım. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ödül verdiği diğer iki isim, yani Yaşar Kemal edebiyat dünyasında, Alaaddin Yavaşça ise musiki camiasında hatta toplumda genel olarak tanınan şöhretli isimlerdi. Ama Turgut Cansever’i sınırlı sayıda kişi tanıyor, üstün hizmetlerini biliyordu. Ben de bunu hissettiğim için dünya çapında ünlü ama ne yazık ki ülkemizde az tanınan bu değerli sanatkârımız için bir yazı yazmak istedim. Hoca hayattayken bu mümkün olmadı, ama vefatından sonra herhalde bu yazıyı yazmak vacip oldu.

Turgut Cansever’in önce biyografisine bakmamız lâzım. Turgut Cansever 1921’de Antalya’da doğdu. 1946’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. 1949’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nde doktorasını tamamladı. 1950-51’de DGSA’da öğretim üyeliği yaptı. 1957’de İstanbul Belediyesi’nin planlama çalışmalarını yürüttü. 1960’ta doçent oldu. Aynı yıl ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde iki yarıyıl diploma projesi yöneticisi olarak görev yaptı. 1959 ve 1960’ta kuruluşunda bulunduğu Marmara Bölgesi Planlama Teşkilatı Başkanlığı’nı, 1961’de İstanbul Belediyesi Planlama Müdürlüğü’nü yürüttü. 1974’te İmar ve İskân Bakanlığı’nda danışmanlık, 1974-75’te İstanbul Metropol Planlama Dairesi’nde başkanlık yaptı. 1974-77 yılları arasında Avrupa Konseyi Türk Delegasyonu Üyeliği’nde bulundu. 1975-80 arasında İstanbul Belediyesi’nde, 1980’de Ankara Belediyesi’nde metropol planlama, yeni yerleşmeler, kent merkezleri ve koruma problemleri gibi konularda danışmanlık görevleri üstlendi. 1980’de Edirne Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi (bugünkü Trakya Üniversitesi) Mimarlık Bölümü’nde bir yarıyıl diploma projesi yönetti. 1983’te Mekke Üniversitesi’nde eğitim programını hazırlayan kurumun danışmanı olarak çalıştı, aynı yıl Ağa Han Mimarlık Ödülü için jüri üyesi seçildi. Çeşitli alanlardaki tasarım ve uygulamalarında modern mimarlığın meselelerine tarihî, çevre ve kültür değerlerine ağırlık vererek yaklaştı. Ankara’daki Türk Tarih Kurumu Binası, Bodrum’daki Ertegün Evi (1980) ve Demir Turizm Kompleksi (1992) ile üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne lâyık görülmesinin yanı sıra, çeşitli millî ve milletlerarası yarışmalarda dereceler aldı. Bir ara Mustafa Ruhi Şirin’le görüşmüştüm. Kurucusu olduğu Çocuk Vakfı binasının Osmanbey semtindeki Kiraz Sokak’taki binasının projesini Turgut Cansever yapmıştı.

Cansever’in yayımlanmış kitapları arasında Şehir ve Mimari, Ev ve Şehir, Kubbeyi Yere Koymamak, Şehir ve Mimari Üzerine Düşünceler, İslâm’da Şehir ve mimarî, ve İstanbul’u Anlamak bulunuyor. 2008 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında mimari dalında büyük ödüle, 2007 yılında TBMM Üstün Hizmet Ödülü’ne ve 2005’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nce mimarlık dalında Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görülen Cansever, 1999 Marmara depreminin ardından “İstanbul Deprem Çalışma Grubu”nu oluşturmuş ve “Depreme Karşı Yeni Şehir Üretimi Projesi”ni hayata geçirmişti. Cansever, Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü de 3 defa almıştı. Bir mimar hakkında arşiv değerinde belgelere dayanılarak hazırlanan ilk sergi olan “Turgut Cansever: Mimar ve Düşünce Adamı” başlıklı sergi, 2007 yılında İstanbul’da açılmıştı.

İstanbul’u Anlamak kitabının arka kapağında şu satırları okuyoruz:

“Kendine özgü bir düşünme sistematiğini yine kendine özgü bir sesle dile getiren Turgut Cansever, Tanzimat’la başlayan geleneğe rijit düşmanlık ile buna tepki olarak gelişen sözde muhafazakâr tavrın evliliği sonucunda verimsizleşen, kısırlaşan bir ortamda kargaşadan, gündelik hesaplardan uzakta kendi fikir ve sanat kozasını ören bilge bir mimardır. Kendisi duymak isteyenlerin bile zor fark edeceği seyreklikteki yazı ve konuşmalarıyla düşüncelerini kamuoyuna duyurmayı yıllardır büyük bir görev bilmişti. Onun İstanbul üzerine ortaya koyduğu metinler, bu görev bilincinin en parıltılı tecellilerinden birisidir.” (İstanbul’u Anlamak, Turgut Cansever, İz Yayıncılık, İstanbul 1998)

Turgut Cansever, mimarîye bir bakış getirebilen, yerli ve millî bir mimarînin nasıl olabileceğini anlatan, bunu düşünen ve yazan bir ‘bilge mimar’dır. Onun meşhur “manifestosu”nda sanata bakışını yakalıyoruz:

“Sanat eseri, varlık kâinat tasavvurunun yapılana yansımasıdır. Eserini ortaya koyarken aldığı her karar, sanatkârın varlık ve varlığın güçleri hakkındaki tasavvuruna göre şekillenir. Bu özellikleri ile sanat, din ve ahlâk alanında yer alır.

Biçim ve varlık tasavvurunun bütünlüğünün bilinci ile oluşan sorumluluk, tutarlılık duygusu ‘Beşer’i, ‘İnsan’a dönüştüren adımdır. Bu bakımdan mimarinin oluşturulması sırasında varlık sorunlarının hepsinin bütünlüğü ile göz önünde tutulması gerekir... Bu bütünlük, varlığın güçlerinin ve yasalarının toplamından başka bir şeydir. Hepsinden daha büyük ve yücedir. Var olan her şeyin var olmaya devam etmesini sağlayan da ‘O’dur.

En yüce varlığın, en büyük kudretin himayesine mahzar olmak İslâmî yaşama düzeninin ve kültürünün temel niteliklerini belirlemiştir. İnsan bu tavrını bilgi edinerek ve bilinçlenerek ortaya koyar ve çevresini bu tavrına göre düzenler. Bu düzenleme yeteneği ve sorumluluğu ile de yaratılmışların en yücesidir!” (Turgut Cansever, “Düşünceler” Mimar-Çağdaş Mimarlık Dergisi, Sayı 11, Turgut Cansever Özel Sayısı, Ankara 1983, s.5)

Turgut Cansever mimaride Sinan gibi bir dehayı yetiştirmiş bir milletin evladı olarak belli bir sanat anlayışına sahiptir. Bu sanat görüşü, dünya telakkisi ile de imtizaç etmiştir. Yani Cansever’in sanat anlayışını dünya görüşünden ayırmak mümkün değildir. O mimariyi bir medeniyetin ürünü olarak görür ve bu şekilde değerlendirir. Meselâ “Sonsuzluğa Çakılı Bir Yıldız Boğaziçi” başlıklı makalesinde dünyanın incisi Boğaziçi’ne bakarken onun tarih ile ilgili bağlantısını unutmaz:

“Boğaziçi, gerçekten Osmanlı kültürünün bütün geçmişbağlarıyla irtibatını ortaya koyar. Boğaziçi, bütün bu kültürel kontekst içerisinde Osmanlılar’ın dünyaya hediye ettikleri bir kültür hazinesidir.

Osmanlı evinde neredeyse suya elinizi uzatmak ve değmek mümkündür. Su üzerinde hayat çok önemlidir Boğaziçi’nde. Venedik’te gondollarda şarkı söylenir. Ama Hisar’ın anlattığı gibi bir koyda çalınan müziği dinleyenler onu bırakıp başka bir koydaki müziği dinlemeğe gitme imkânına Venedik’te sahip değillerdir. Çünkü kanallar yollar gibidir. Halbuki Boğaz, büyük bir sofa ve körfezler de onun odaları addedilmiş, böylece bu zengin yaşantı ortaya çıkmıştır. Boğaziçi’nin her semti bir yıldız gibidir.” (İstanbul’u Anlamak, s. 27)

Turgut Cansever mimarimizin temel hususiyetlerini anlatırken çağdaş mimari ile millî mimari arasında nasıl bir sentez yapılabileceğinin ipuçlarını da veriyor. Şehir mimarisi üzerinde kafa yoran Cansever, geçmişte yıkıma uğrayan camilerden söz eder ve bu ihmale, kasta, hatta ihanete dikkat çeker. Meselâ “İstanbul’un Geleceği” makalesine İstanbul’un muhtelif semtlerindeki mabetlerin durumu hakkında şöyle diyor:

“Bugün Fatih, Şehzade, Süleymaniye, Beyazıt, Sultanahmet gibi şehrin en büyük camilerinin çevresindeki iskân alanları seviyesiz çirkin yapılar ile işgal edildiği için bu eserler nerede ise cemaatsiz kalmışlardır. Bu oluşum bir zamanlar Dersaadet (Saadet Şehri) olan tarihî yarımadanın her gün 700-800 000 kişi tarafından çiğnenen bir yer haline geldiğini göstermektedir. Korunmak istenen bu tarihî yörenin her gün yüzbinlerce kişi tarafından çiğnenmesine son verilmesi, bu topraklardaki on asırlık kültürümüze en ufak bir saygımız var ise, toplumumuzun aslî ve âcil bir görevi olmalıdır.

Tarihî yarımadaya her gün çalışmak veya alışveriş yapmak için gelen yüzbinlerce kişiye yarımada dışında alışveriş merkezleri ve çalışma alanları vücuda getirilmeli, yarımadanın çiğnenmesine sebep olan şartlar ortadan kaldırılmalıdır.” (İstanbul’u Anlamak, s. 113)

Turgut Cansever sadece yapılar için proje çizen, mimarînin ruhunu iyi bilen bir sanatkâr değil aynı zamanda sanatı, duygu ve düşünce plânında yazan bir yazardır aynı zamanda. Şehir mimarisine ayrı bir önem veren Cansever, bu konuda yetkin makaleler de kaleme alır. İstanbul’un Boğaziçi, Fatih, Beyazıt gibi semtleri üzerinde durur.

Turgut Cansever İstanbul sevdalısıdır. Bu kutlu şehrin eski mimarisine da hayrandır. Dolayısıyla bu dokunun korunması gerektiği düşüncesindedir. Cansever’e göre mimariye günümüzde kısır bakışın temelinde çok başka faktörler rol oynamıştır. Kültür ve medeniyet tarihimizdeki yoksulluğun mimarimizi de etkilediği kanaatini okuyucularıyla paylaşır. İşte “İstanbul’un Geleceği Nasıl Olmalıdır?” başlıklı makalesinde bir bakıma Türk mimarisindeki yükseliş ve alçalış sebepleri üzerinde şu öz bilgileri veriyor. Mimari sanatındaki temel sıkıntıları ve çözüm yollarını da bu fikirler çok açık bir şekilde göstermektedir. İşte Turgut Cansever’e göre “niyet ve kararlılık”:

“Son bir asırdır Türk toplumunda etkili olan kısa görüşlülüğün, umursamazlığın, değerbilmezliğin, bilinçsizliğin ve duyarsızlığın yaptığı tahribat gözlerimizin önündedir. Bu insanlık dışı tavrın doğurduğu alışkanlık ve temayüller, maymunca taklitçiliklerin yarattığı felaketli durumdan hiç ders almadan güçlenerek devam etmektedir.

Dolayısı ile İstanbul’un geleceğini kurtarmak için en büyük engeli insanların ve toplumun bakış açılarının teşkil ettiği hatırlanmalı ve bu durumun dehşet verici sonuçlarından korkulmalıdır.

İyi bir gelecek, İstanbul’un 150 yıl evveline kadar olduğu gibi yeniden bir kültür ortamı, bir cennet olması, gelecek nesillerin insanca yaşama ve gelişmelerinin çerçevelerini teşkil etmesi için şehir gelişmesini yönlendiren olumsuz insani, kültürel etkenlerden ve konuları tarihî temel üzerinde bir geleceğe karşı sorumluluk ile ve bütünlük içinde ele almak hususundaki yeteneksizlikten, fetişist tutkulardan başka bir engel yoktur.

İstanbul’un kendi mevcut kullanılmayan, değerlendirilmeyen imkânları insanın seziş, disiplin ve geliştirici iradesi ile yönlendirildiği takdirde İstanbul’un meselelerini çözmeye yetecek niteliktedir. İstanbullunun yapma ve gelişme gücünün önündeki engellerin kandırılması ve çabaların ortak uzun vadeli amaçlara yönlendirilmesi gereklidir. Şüphesiz İstanbul’un meseleleri çok büyük ve çok karmaşıktır.Ve şüphesiz ki ileride bugün göremediğimiz pek çok yeni sorun ve engel ile karşılaşılacaktır. Ancak her şart altında, çözüm için de sayısız imkân vardır.

Çözüme bizi ulaştıran yolun ilk adımı bu yolu aşmak için NİYET etmiş olmak ve bunun KARARını vermektir. İyi bir gelecek ancak iyi şeyler yapılarak vücuda getirilebilir. Bu bakımdan mimarlık camiasının da İstanbul’un sağlıklı gelişmesini ve seviyeli mimarisini vücuda getirecek esasları ve meslek şuurunu hızla, en kısa zamanda geliştirmesi gereklidir.” (İstanbul’u Anlamak, s. 244-245)

Turgut Cansever Cumhuriyet devrinin iyi bir mimarı. Ama o kadar da değil, mimarimiz üzerine kafa yormuş bir mütefekkir, bir bilge sanatkârdır. Onu diğer mimarlardan farklı kılan, üstün yapan özellikle kendi kökleriyle bağ kurması, gelenekten beslenip geleceğe uzanma arzusudur. Öyleyse günümüzün genç mimarlarının önünde iyi bir örnek vardır: Turgut Cansever. Onlara düşen bu sıra dışı sanatkârı, bu erdemleriyle ve sanatıyla temayüz eden sanatkârı tanımak, anlamak, kavramak ve yolundan gitmektir. Başarıya giden yol biraz da muvaffak olmuş sanatkârların izini sürmekten geçmiyor mu?

Aziz sanatkârımızı, değerli mimarımızı rahmet ve saygıyla anıyoruz. Kabir nur, mekânı cennet olsun.
.

23 Şubat 2009 Pazartesi

El Pais: "Türkiye'nin NATO üyeliği ordu reformu açısından yaramadı"

.
EurActiv.com
19.2.2009

.

İspanya’nın en büyük gazetesi El Pais tarafından yayınlanan bir makalede İspanya’nın aksine Türkiye'de NATO üyeliğinin, orduda reform için katalizör olmadığı savunulurken “Askeri alanda reform yokluğu, Türkiye’nin AB’ye girişi açısından ciddi bir engel. Türkiye’nin NATO üyeliği, ordunun siyaset dışında tutulması açısından yaramadı” görüşüne yer verildi.


İspanya’nın en büyük düşünce kuruluşu Elcano Enstitüsü için çalışmalar yapan, The Times ve Financial Times eski muhabiri, yazar William Chislett imzasını taşıyan “Türkiye için İspanya dersleri” başlıklı makalede İspanya’nın NATO’ya katılmasının ülkede orduya ilişkin reformların katalizörü olduğu belirtilerek, “NATO üyesi olmak, Türk askerlerinin siyaseti yön vermelerini engellemedi” görüşü dile getirildi.


İki ülke arasında var olan benzerlikler üzerinde durulduğu makalede, “Türkiye İspanya’nın tecrübesinden ne gibi dersler çıkartabilir?” sorusuna yanıt arandı. Makalenin ilk bölümünde Türkiye ile İspanya arasında tarihi, siyasi ve ekonomik benzerlikler üzerinde durulduktan sonra iki ülke arasında önemli bir farkı ise, dinin oluşturduğu kaydedildi. Buna karşın, esas meselenin, dinin bir ülkenin kültürü üzerindeki etkisinin olduğu savunulan makalede “Türkiye, katı laik bir ülkedir” savına yer verildi.


-“TÜRKİYE’DE BİRLİK EKSİKLİĞİ CİDDİ SORUN”-

Avrupa Komisyonu’nun son ilerleme raporuna gönderme yapılarak müzakere sürecinin başlamasından bu yana Türkiye’de reform yolunda pek mesafe alınmadığı öne sürüldüğü makalede Türkiye’nin İspanya’nın tecrübesinden çıkartabilecek üç önemli ders olduğu belirtildi.

Bu çerçevede partiler arasındaki birlik, ordudaki reform ve anayasa konuları üzerinde durulduğu makalede, Türkiye’de AB’ye desteğin azaldığı ve muhalefetin AB’ye pek hevesli olmadığı öne sürüldü. Makalede “İspanya’da siyasi birlik, AB’ye katılma sürecine destek oluştururken Türkiye’de birlik eksikliği ciddi bir sorun yaratıyor” yorumu yapıldı. Makalede şöyle devam edildi:

“Askeri alanda reform yokluğu, AB’ye giriş açısından ciddi bir engel. Türkiye’nin NATO üyeliği, ordunun siyaset dışında tutulması açısından yaramadı. Ülkede 1960’tan beri üç darbe oldu. Ayrıca 1997 yılında doğrudan bir eylemi içermediği için “post modern” denilen, son olarak da 2007 yılında ordunun sitesinde yayınlanan, hükümete yönelik uyarıdan oluştuğu için ‘e-darbe’ olarak adlandırılan müdahaleler oldu. İspanya’da ise, NATO’ya katılım, askeri reformlar için bir katalizör oldu.”


-“GENEL DEMOKRATİKLEŞMEDE İLERLEME OLMADAN ORDU DEMOKRATİKLEŞTİRİLEMEZ”-

İspanya’nın eski sosyalist Savunma Bakanı Narcis Serra’nın, “Genel demokratikleşme sürecinde ilerleme olmadan orduları demokratikleştirilemez” değerlendirmesine dikkat çekildiği makalede ordular üzerindeki kontrolün, serbest seçimlerin varlığının ötesinde, daha zengin bir kurumlaşmanın gerektirdiğinin altı çizildi.


El Pais’te yayınlanan makalede Türkiye’deki reform lokomotifinin, MGK’da gibi bazı değişikliklere yol açan Türkiye’nin AB sürecinin olduğuna vurgulanırken “Ordu meselesi çok karmaşık ve hassas, ve bu alanda laiklik, Türkiye’nin çok sayıda sınırını savunma gereği ve PKK terörizminin yeniden artması gibi diğer kilit faktörler de araya giriyor” değerlendirmesi yapıldı.


Türkiye’de askeri yönetim sırasında benimsenen 1982 anayasasının yerini alacak yeni bir anayasanın henüz hazırlanmadığına işaret edildiği makalede, mevcut anayasanın, devlete çok, vatandaşa ise az hak tanıdığı görüşü savunuldu. İspanyol siyasetçilerinin ise, ülkenin anayasanın, Türkiye gibi birkaç değişikliğin yerine, tamamen gözden geçirilmesi gereğini kavradıkları kaydedildi.(Anka)
.
.

20 Şubat 2009 Cuma

Gazanfer Özcan'ı Rahmetle Anıyoruz...

.
(13 Aralık 2008)
.
Usta oyuncu Gazanfer Özcan'a Türkiye Sinema ve Audiovisüel Kültür Vakfı'nın danışmanlığında hazırlanan Bonus 7. Uluslararası Komedi Filmleri Festivali kapsamında onur ödülü verildi. Sinemayla yakınlığının olmadığını belirten usta komedyen ödüle şaşırdığını söylüyor. Ödüllerin sanatçıyı onore etmek için güzel bir vesile olduğunu ifade eden Özcan, "Ödül vermek için sanatçıların yaşlanmalarını bekliyorlarsa bu büyük bir yanlış!" diyor. "Gülse'nin hayranıyım" diyen Özcan, Beyaz Melek filminde Niko karakteri için teklif aldığını; fakat Mahsun Kırmızıgül'e güvenmediği için kısa bir rolü kabul ettiğini söylüyor. Sahnelerdeki 60. yılını kutlayan Gazanfer Özcan ile sinema ve tiyatro eksenli bir sohbet gerçekleştirdik.


Mimikleriniz dikkat çekiyor. Komedi oyunculuğunda sizin için baskın unsur nedir?

Ben bilerek ya da altını çizerek mimik yapmıyorum. Becerebildiğim kadar doğal olmaya çalışıyorum. Gerektiği yerde, doğal mimik yapılması gerekiyor.


Avrupa Yakası için "Gazanfer Özcan'ın o koltukta oturması bile yetiyor" diyorlar.

Eksik olmasınlar, iltifat ediyorlar. Zaten sadece oturuyorum! Yormuyorlar beni.


Hâlâ tiyatroya devam ediyorsunuz. Bunun zorlukları ve sizin için vazgeçilmez olmasının sebebi nedir?

Tiyatro benim için artık bir yaşam biçimi. Bu sene 60. yılımızı kutlayacağız. 60 yıldır benim hayatımın tümü diyebilirim, bir parçası değil. Vazgeçemeyeceğim bir sanat, bir aşk! Tedavisi mümkün olmayan bir virüs bu...


60. yıl için kutlama yapacak mısınız?

Hayır; çünkü 25. ve 50. yılda yaptık. Bu sene de yaparsak milletin gırtlağına gelir artık.

Hiç elinizi eteğinizi tiyatrodan çekmeyi düşünmediniz mi?


Düşünmedim, düşünmüyorum da. 'O vakit' gelince bulunduğum yerde olur inşallah.

Tiyatrocular genelde televizyonu tiyatro kadar kıymetli bulmuyorlar. Avrupa Yakası'nda oynamanızda ne etkili oldu?


Gülse Hanım'ın tarzını çok beğendim. Yazdığı senaryolar bana hoş geldi. Bir de tabii davranış meselesi. Üstün bir ilgi, üstün bir sevgi, saygı görüyorum. O yüzden benim için orası çok makbul tabii. Tiyatro kadar seviyorum yani.

Tiyatroların kalkınabilmesi için devletin yardımından bahsediyorlar. Devlet nasıl bir yardımda bulunmalı tiyatrolara?


Devlet, yetişebildiğince yardım yapıyor. Ama bu yeterli mi, değil mi? Bu, ayrı bir tartışma konusu. Daha geniş imkânlar sağlanırsa çok daha iyi şeyler yapılır kanaatindeyim.

Nedir bu imkânlar?


Tamamen parasal. Çünkü tiyatronun giderleri o kadar fazla ki bu, yalnız seyirciyi doldurmakla karşılanacak gibi değil. Devlet, reklam masraflarımızı karşılıyor, ki o da büyük bir fayda. Dekorumuzu, kostümümüzü karşılıyor.

Tiyatronun masrafları nelerdir peki?


En basitinden söyleyeyim: Buradaki telefon ve elektrik masrafı bir ikametgâhın 10 misli, 20 mislidir. Personel, sanatçı, teknik elemanlar; bunların vergileri, stopajları, sosyal sigorta masrafları, kirası bunlar üst üste geldiği zaman büyük meblağ.


Devlet, bu masrafların karşılanabilmesi için ekstra bir şey üretemez mi?

Devletin en büyük faydası -ki çok zor bir şey- sanatçılara kendilerini gösterebilecek alan bulabilmesi için bol bol tiyatro yaptırması olur. O zaman iş biraz daha kolaylaşır.


Komedi Filmleri Festivali'nden onur ödülü aldınız. Komedi filmlerinin Türk seyircisi gözündeki yeri sizce ne? Çünkü en filmsiz dönemlerde bile komedi filmleri hep seyirciyle buluştu.

Benim bu soruya geniş kapsamlı cevap vermem mümkün değil. Çünkü herkes bilir, sinemayla yakınlığım çok olmamıştır, birbirimizi sevmedik. Böyle bir onur ödülüne layık görüldüğüme de çok şaşırdım. Eksik olmasınlar, ödülün kötüsü olmaz. Hep ihtiyaç duyduğumuz şey. Ödüller insana güç verir, hız verir, yaşam zevkini artırır. Çeşitli sorunların mevcut olduğu bir ortamda herkes eğlenmek için sıkıntılarını giderecek çareler araştırıyor, bu meyanda komedilere olan bir düşkünlük söz konusu.


Son zamanlarda sinema ya da tiyatroya emek veren 'yılların sanatçıları'na ödül verme yarışı var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanatçıyı onore etme açısından çok güzel bir şey. Bir de, sanatçının 'ben çaptan düştüm hali'nden sıyrılması için bir vesile. Ödül vermek için sanatçıların yaşlanmalarını bekliyorlarsa bu, büyük bir yanlış!


Siyasi ve bel altı esprileri ucuz güldürü olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

İlle politik espri, ille belden aşağı espri yapılarak komiklik olmaz. Bugüne kadar öyle bir şeye tenezzül etmedim bile. Yapanları kınamıyorum, onların becerisi öyle. Her yiğidin farklı bir yoğurt yiyişi vardır; ama benim kitabımda böyle bir şey yok.


60 yıllık sahne hayatınızda oyunculara karşı nasıl bir tutum sergilediniz?

Ben, benim işimi yapan 7'sinden 70'ine kadar kim varsa hepsine yaptığı işten dolayı büyük saygı duyan bir insanım. Herkes benim için bir numaradır. Herkesin görevi ayrıdır. Ben geniş bir sofrada tuzluk da olabilirim, sürahi de... Bunu kabullendikten sonra zaten sorun çıkmaz. Bir de en önemlisi, meslektaşlarıma kıskançlık duygusu hiç duymadım. Hatta geçmişte kendi kendime: 'Yüce Allah'ım, eğer ben kıskançlığa kapılırsam aklımı al!' demişimdir!


Avrupa Yakası'ndaki oyuncu değişimleri sizi nasıl etkiliyor?

Hiç etkilenmedim. Her gelen benim için makbuldür. Herkese becerebildiğim kadar yardımcı olmaya çalışırım. Hiçbir şey olmasa da fikren yardımcı olmaya çalışırım. Yakınlık gösteririm. Çünkü onlardan aynı şeyi görüyorum, aksini yapmam mümkün değil. Bu tiyatroda da böyledir. Bir de, sette olsun, tiyatroda olsun her insanın mutlaka bir alternatifi vardır. Ben gidersem şurası şöyle olur diye bir zihniyeti katiyen kabul etmiyorum. 20 kişilik ekipten 5 kişi gitse, kalan 15 kişi gene götürür oyunu.


Şu an Dilber Hala ile olan sahneleriniz çok beğeniliyor.

Bu senaristin kendi fikri, yeni bir karakter doğurdu. Çok da isabetli oldu. Dilber Hala hakikaten kendinden bahsettirecek kadar başarılı. Senarist ne yazar bilmiyoruz!


Peki siz ne olmasını istersiniz?

Valla hiç düşünmedim. Onca şeyi yazabilecek kadar bilgim olsa, oturur ben kendim yazarım. O ayrı bir yetenek. Allah Gülse'nin sağlığına nokta kadar zarar vermesin. Çok üstün vasıflı bir isim, ben hayranıyım.


Sizi sinemada Beyaz Melek'te gördük.

Sadece bir gün gittim. Aslında Mahsuncuğumun teklifi başka bir roldü. Orada benim için Niko'yu düşünmüş. Fakat zamanım yoktu.


Yoksa sinemaya olan soğukluğunuzdan mı kabul etmediniz?

Diyarbakır seyahati filan vardı. Benim sağlığıma zararlıydı. Doktorlar, sıcakta çalışamaz, demişlerdi. İyi bir bahane oldu o. Bir de Mahsun'u yakından tanımıyordum. Bir türkücü neticede, hani nereden heveslendi de yönetmenlik yapıyor gibi bir istifham vardı kafamda. Ama yanılmışım, çok memnun oldum yanıldığıma da. Çok başarılı bir iş çıkardı.Justify Full


Serkan Kara
Zaman CumaErtesi

.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Max Weber'in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” Eseri Üzerine...

.
Gamze Aslan
Süleyman Demirel Üniversitesi
E-Akademi Dergisi 2007

.
İktisadi düşünce, sosyoloji ve din sosyolojisi alanındaki çalışmalarıyla tanınan ünlü Alman düşünür ve sosyolog Max Weber, orjinali Almanca “Die Protestanische Ehtik und der Geist des Kapitalizmus” olan “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı çalışmasını 1904–1905 yıllarında yazmış, eser ilk kez 1905 yılında Archiv für Sozialwissenchaft und Sozialpolitik dergisinin XX. ve XXI. ciltlerinde iki bölüm olarak yayınlanmıştır. Eserde, kapitalist ruhun gelişiminde dinin etkisinin olup olmadığı ya da ne dereceye kadar etkili olduğu ve kapitalist kültürün hangi yanının buna dayandırılabileceği araştırılmaktadır. Yazarın temel tezi, Protestan Ahlak anlayışının kapitalizmin gelişmesini sağlayan ruh olduğudur. Bu anlamda, kapitalizmi değil, kapitalizmi oluşturan ruhu yani “kapitalist ruh”u incelemiştir. Diğer yandan da, kapitalizmin yalnızca Batı Avrupa’da ve orada yer alan inanç ve değerler sisteminin etkisiyle ortaya çıkmış olduğunu ifade etmektedir.

Eser, “Weber’in 1920 Baskısına Notu” ile başlamaktadır. Burada Weber, Felix Rachfol, Werner Sombart ve Lujo Brentano tarafından esere yöneltilen eleştirilerden bahsetmiş ve bu eleştirilere cevap vermiştir. Eserin Önsöz’ünde ise Weber, Avrupa merkezli dünya görüşü ile Avrupa medeniyetinin eşsizliğini vurgulamış ve onun sahip olduğu özelliklerin başka hiçbir medeniyette bulunmadığını savunmuştur. Eser’in I. Bölümü’nde “SORUN” başlığı ile Mezhepler ve Toplumsal Tabakalaşma, Kapitalist Ruh ve Luther’in Meslek Kavramı incelenmiştir. Weber, bu bölümde öncelikle mezhep farklılıkları ile kapitalist ruh arasındaki ilişkileri incelemiş, daha sonra da Protestanlar ile Katoliklerin yaşam anlayışlarını karşılaştırmıştır. II. Bölüm’de ise “Asketik Protestanlığın Meslek Ahlakı” başlığı ile Dünyevi Asketizmin Dini Temelleri ile Asketizm ve Kapitalist Ruh arasındaki ilişki incelenmiştir. Weber bu eseri ile insanın tabiatında bulunan kazanma güdüsü ile ticari ilişkilerin, Protestan ahlakı ile kapitalist ruh arasındaki dinsel, kültürel ve ticari ilişkilerin tüm yönlerini gözler önüne sermiştir.

Weber elde etme güdüsünün, kazanç tutkusunun ve kuru kar hissinin hiçbir şekilde kapitalizmle aynı şey olmadığını savunmaktadır. Weber’in kapitalizmden kastı, modern endüstriyel kapitalizmdir. Ona göre, tarihsel süreçte çeşitli toplumlar kapitalist nitelikteki ekonomik etkinlikler içinde bulunmuşlardır. Kar ve kazanç tutkusu ise her çağda ve her toplumda varolmuştur. Ancak, kapitalizmin ayırt edici özelliği, fetihle, spekülasyonla ve macerayla gerçekleştirilen kar tutkusunun, kazanma hırsının yani kendi deyimiyle akıldışı bu güdülerin dizginlenmesidir. Kapitalizmi ortaya çıkaran, ne spekülatörler ne de para babalarıdır; onu ortaya çıkaran, ölçüp biçen, disiplinli ve sözüne güvenilir, kendini tamamen işine adamış insanlardır. Kapitalist ekonomi, mübadele imkânlarının kullanılmasından kazanç bekleme ve barışçıl (biçimsel) kazanç fırsatları üzerine kurulu bir eylemdir. Kapitalizm, Batı’da ortaya çıktığı şekliyle, biçimsel özgür emeğin akılcı bürokratik işletme olarak örgütlenmesidir. Sürekli ve akılcı bir kapitalist işletme, hep yenilenen kazancın ve verimliliğin peşindedir. Bu anlamda kapitalizm; kar isteği, akılcı disiplin ve üretimin örgütlenmesinden doğan işletmelerin varlığıyla tanımlanabilir. Kapitalizm, bürokratik örgütlenen işletmelerde işverenler tarafından rasyonel bir şekilde yönetilen ücretli emeğe dayanmaktadır ve işverenler bu emeği kullanarak kar yapmanın ve sermaye biriktirmenin peşindedirler. En fazla kar elde etme isteği, sadece olabildiği ölçüde kar elde etmek değil, aynı zamanda sınırsız birikim yapma isteğidir.

Kapitalizmin tamamlayıcı ve zorunlu olmak üzere iki şartı vardır. Tamamlayıcı şart, kapitalizmin maddi yönünü meydana getirir. Bunlar; burjuva sınıfının varlığı, kentleşme, endüstriyel teknolojik gelişme ve rasyonel hukuktur. Zorunlu şartı ise, dünyaya dönük asketizm (kapitalist ruh) tur.

Weber’e göre, reformdan sonra ekonomik bakımdan gelişmiş Batılı ülkelerin hepsi Protestandır. Kapitalizmin başlangıcı Katolik ülkelerde (İspanya, Portekiz) ortaya çıkmasına rağmen, endüstriyel kapitalizm (Hollanda, İngiltere, Almanya ve püriten ahlaka mensup Amerika) Protestan ülkelerde gelişmiştir.

Protestanlığın dört farklı yorumu vardır: Kalvenizm, Pietizm, Metodizm ve Baptist Hareket
Weber’in Protestan ahlak anlayışı, temelde Kalvenist yoruma, onun ilahi takdir öğretisine ve dünyevi asketizme dayanır. Kalvenistler, kendilerine özgü kaderci anlayıştan dolayı diğer Protestan kollardan ayrılırlar. Kapitalizmin en fazla gelişmiş olduğu kültür düzeyi yüksek ülkelerde geçerli inanç Kalvenizmdir. Kalvenizmin temel ilkesi, ilahi takdir öğretisidir. 1647 Westminster Büyük Bildirisi’ne göre bu öğretinin temel kabulleri şunlardır:

- Tanrı evreni kendi şanından yarattı.
- Tanrı ulaşılamaz.
- İnsanın cennete mi yoksa cehenneme mi gideceği önceden bellidir.
- Tanrı ulaşılamaz olduğu için, insan bu dünyada iken cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğini bilemez.
- İnsan bu dünyada çalışıp Tanrı’nın şanına hizmet etmek zorundadır.
- Dünyevi her türlü zevk, eğlence günah ve yasaktır.

Bu inançta kişi eğer seçilmişse yani cennete gideceklerdense, bir işaretle Tanrı’nın bu durumu kendisine göstereceğine inanır. Mesela, özel bir yeteneğe sahip olmak gibi. Kişi eğer birtakım niteliklere sahip değilse, kurtuluşa ermek yani seçilmişlerden olmak için başka bir işaret olan zenginliğe yönelir. Kalvenistler, kaderci anlayışa karşı çıkmaz, tam aksine kadercidirler. Burada, kişinin temel problemi önceden belli olan bu bilginin bu dünyada bilinip bilinemeyeceğidir. İnsanların, Katolik yorumda olduğu gibi aç ve fakir olarak hayatlarını sürdürmelerine gerek yoktur; eğer, çalışıp kazanırlarsa bu seçilmiş olduklarını gösterir ve onlar zenginleşerek ibadetlerini yerine getirmiş olurlar.

Luther, Ortaçağın teolojik yorumuna bağlıdır. Onun öğretisinde dini yaşam, duygu kültürüne dayalıdır ve meslek kavramına herhangi bir dinsel anlam atfedilmemiştir. Ona göre, parayı faize vermek ve bireylerin servet peşinde koşmaları doğru değildir. Mesleğin yerine getirilmesi ahlaki anlamda en yüksek eylem ve en üstün ibadet şeklidir. Keşişçe bir yaşam biçimi bencilliğin ve dünya ödevlerinden kendisini sıyıran bir sevgisizliğin ürünüdür. Meslek uğraşısı, komşu sevgisinin bir dışavurumudur. Teklerin çalışmaları, bir anlamda “öteki” için çalışmaktır. Her koşul altında dünyevi ödevlerin yerine getirilmesi Tanrı’yı memnun eder ve Tanrı’nın isteği de zaten budur. Bu sebeple de, gönüllü ve özgür seçimle onaylanmış her meslek Tanrı katında aynı öneme sahiptir.

Kalvenizm de ise yalın duygu ve ruh hali aldatıcı bulunur ve meslek kavramının içerisinde dinsel bir tasarım mevcuttur. Kurtuluşa ermek için Hristiyanın yaşamında etkin olması ve Tanrı’nın şanını arttırıcı işler yapması gerekir. Kişi, her zaman seçilmiş ya da atılmış olma seçeneğini göz önünde bulundurarak düzenli bir şekilde özdenetim yapmalıdır. Kalvenistin tek amacı, toplumsal etkinliği ve Tanrı’nın şanını arttırmaktır. Bu husus, meslek uğraşısını da kapsar. Komşu sevgisi, sadece Tanrı’nın şanına hizmet etmek için ortaya atılmıştır; yoksa yaratılanlara hizmet etmek için değil. Seçilmişler, Tanrı’nın kiliseleridir ve öyle de kalacaklardır. Kişi, Kalvenist yaşamda kaçınılmaz olan ve hiçbir şekilde yumuşamayan kaderinin bağlı olduğu gerilimi, atılmışlardan olma korkusunu yenmek ve kendine güvenini kazanabilmek için yoğun meslek uğraşısına yönlendirilmiştir. Ancak bu şekilde dini şüphelerden uzaklaşılmakta ve seçilmişlik durumu güvenceye alınmaktadır.

Yaratılan sınırlı aklı ile yaratıcının sınırsız aklını kavrayamaz ve aralarında her türlü iletilişimde yasaklanmıştır. Bu sebeple, sihir ve büyüye karşı çıkılmıştır. Eski Yahudilikle başlayan, kurtuluşa ulaştıracak bütün sihirli araç ve batıl inançları günah sayarak reddetme anlayışı ve dünyanın büyüden kurtarılma süreci Protestanlıkta neticelendirilmiştir. Kilise ve ayinle kurtuluşa ulaşma düşüncesi, Katoliklikle arasındaki keskin farklardan birisidir. Katoliklikte kilisenin ayin kutsallığı, kişi için kendi yetersizliğini dengeleme aracı olarak verilmiştir ve rahip elinde seçilmişliğin aracı olan kişidir. İnsan tövbe ve pişmanlıkla ona döner ve af diler. Ancak, Kalvenizmde ise baştan belli değişmez bir kader vardır.

Kalvenizmin Tanrısı inananlarından iyi işler değil, iş kutsallığına ulaşmış sistem ister. Bu sistem sayesinde ise insanın ahlaki eylemi düzensizlikten kurtarılacak ve yaşamı değişmez metoda bağlanacaktır.

Asketizm, Ortaçağdaki Katolik yorumunun aksine, aydınlık bir yaşam sürebilmek, uyanık, bilinçli olmak amacı taşır. Tanrı’nın şanına hizmet etmek ancak çalışmayla mümkündür. Zamanı boşa harcamak en ağır günahtır. Boş konuşma, lüks ve fazla uyku ahlaki açıdan kesinlikle kabul edilemez. İşe karşı isteksizlik, kutsanmışlık durumunun eksikliğinin işaretidir. Luther’de meslek uğraşısı, insanının kendini geliştireceği ve boyun eğilecek bir kaderdir. Kalvenizmde ise, bir buyruktur. Asketizmin tek düşmanı, varlıktan doğal zevk alınmasıdır. Dünyevi asketik Protestanlık, mülk sahibi olmanın verdiği doğal zevklere karşı çıkmış, tüketimi özellikle de lüks tüketimi sınırlandırmıştır. Bununla birlikte mal kazancını geleneksel /Katolik ahlakın yasaklarından kurtarmış ve bunu Tanrı’nın isteği olarak görmüştür. Bedensel zevk ve dünyevi mallara bağlılığa karşı, akılcı ve yararlı kazanç savunulmuştur. Kazanılmış olanın tüketilerek kullanılmasına engel konulmuş, sermayenin üretken kullanımı sağlanmıştır. Daha çok üretim, kazanç, sermaye birikim ve yenilenen yatırım döngüsü desteklenmiş, tüketim yasaklanmıştır. Ahlaki olarak itiraz edilecek şey; mülkiyetin sağladığı rahatlık, zenginliğin sağladığı tembellik ve hepsinden önemlisi “kutsal” yaşamı elde etme çabasından ayrılmaktır. Kapitalizm, Kalvenizm ortaya çıkana kadar gelenekçi ve işgücünün örgütlenmesinde akılcı olmayan bir tutum içerisindedir. Protestan ahlaktaki akılcı, düzenli ve sürekli çalışma ve biriktirme kapitalizmin gelişmesini sağlamıştır. Bu anlamda Kalvenizm, daha çok kazanç için özel ekonomik çabanın serbest bırakılmasını savunmuştur.

ABD’nin iktisadi gelişmesinde püriten ahlak etkili olmuştur. Özellikle orta sınıfın örgütlediği cemaatler sayesinde püriten ahlak yayılmıştır. Püriten ahlak, bireyciliğin ortaya çıkışında da önemli role sahiptir. Bu ahlaki anlayışta insanlar arası ilişkilere, arkadaşlıklara güvenilmez, sadece Tanrı’ya güvenilir. Püriten, yalnızca kendi ruh hali ve kendi kurtuluşu ile ilgilenir; zira, en yakınındakiler lanetlenmiş olabilir. Fakir olmayı istemek, hasta olmayı istemekle aynı şeydir, iş kutsallığı açısından kınanır; çünkü, kişi bu durumda Tanrı’nın şanına zarar vermiş olur. Feodal senyörlerin tembelliği, sonradan görme insanların çalımları nefretle karşılanır. Bununla birlikte, kendini yetiştirmiş burjuva ahlaki onayı alır.

Katolik mezhep inananlarına “öte dünyalılığı” bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmeyi öğretmiştir. Katolikler, daha az kazanma güdüsü ile donatılmışlardır. Faiz yasaktır, fakirlere yardım etme ve fakirlik yüceltilmiştir. Bu durum ise kapitalizmi engellemiştir. Tam da burada Protestanlık devreye girerek kapitalizmi geliştirmiştir.

Weber, Marks’ın tarihsel materyalizm anlayışını reddeder. O, ekonomik davranışı dinsel davranış ve tutumlarla açıklamaktadır. Bu anlamda da üstyapı (din) çerçevesinde altyapıyı (ekonomi) analiz etmiştir. Statü kavramını sınıf kavramının yanına eklemiştir. Marks’ın üretim araçlarının mülkiyetine dayalı sınıf kavramına, mezhepsel ve doğuştan gelen birtakım ayrıcalıkları da eklemiştir.

Kapitalist yaşamda insan işi için vardır. İdeal işveren tipi, gösterişten, lüksten, gücünün verdiği zevkten kaçınır ve toplumda fark edilmek istemez. Weber’e göre servet, akıldışı bir “mesleğini yerine getirmiş olma“ duygusu dışında hiçbir şey kazandırmaz. Para, borç verme, kredi sağlama kapitalist sistemde özendirilir. Sistem zamanla bir demir kafese döner. Dünya giderek bu ekonomik sistemin demir kafesi içerisinde çalışmak zorunda kalır.

Kapitalizmin etkileri, dini duygular aşıldıktan sonra ortaya çıkmıştır. Kurtuluşa erme çabası, dini köklerin zamanla yok olmasıyla yerini dünyevi yararcılığa bırakmıştır. Dinle dopdolu dönemin, yararcı takipçisine bıraktığı miras her şeyden önce riyakârca bir para kazanma bilincidir.”Tanrı zorlukla yapılanı sever!” düşüncesinin bütün izleri silinerek, yerine özel bir burjuva meslek ahlakı doğmuştur. Burada Weber, düşüncelerini ispatlamak açısından Protestanlığın pragmatik düşünürü olarak kabul ettiği Benjamin Franklin’in görüşlerine yer vermiştir: “Unutma ki vakit nakittir… Kredi, paradır… Paranın doğurgan özelliği vardır… İyi bir ödeyici, herkesin cüzdanının efendisidir.”

Bir burjuva iş adamı, biçimsel doğruların sınırları içinde kalabildiği, ahlaki eylemi lekesiz olduğu ve servetini kullanış biçimi kabul edilebilir olduğu sürece, Tanrı tarafından kutsandığı düşüncesi ile kazanç çıkarlarının peşinden koşabilir ve böyle yapmak zorunda olduğunu düşünebilir. Dini asketizmin gücü bir de bunun üstüne, emrine ölçülü, bilinçli, olağanüstü çalışkan ve işe Tanrı tarafından istenen yaşam amacı olarak bakan işçiler vermiştir. Ayrıca, dünya nimetlerinin eşit olmayan dağılımının Tanrı’nın bir takdiri olduğu ve Tanrı’nın bu yolla insanları bilinmeyen hedeflere doğru götürdüğü yolunda rahatlatıcı güven de vardır. Calvin, “Halk, yani işçi ve zanaatkâr kitlesi, fakir kaldıkları sürece Tanrı’ya bağlı kalırlar.”, demiştir. Hollandalılar ise bunu laikleştirerek, “İnsanlar, zorunlu oldukları zaman çalışırlar.”, demektedir. Kapitalizmin önde gelen düşüncelerinden birinin bu şekilde ifade edilmesi, sonraları düşük ücret üretimi kuramlarını doğurmuştur.

Weber’e göre başlangıçta Protestan ahlak ekonomik gelişmeyi belirlerken, geliştikten sonra kapitalizm Protestanlığa yön vermiştir. Ona göre, dinin belirleyen konumdan, belirlenen konuma düşmesi oldukça dramatiktir. En nihayetinde Weber, yeni kapitalist düzenle, birer hiç olan ruh yoksunu uzmanlık insanlarının ve yürek yoksunu zevk insanlarının, daha önce hiç ulaşamadıkları bir insanlık düzeyine ulaştıklarını ifade eder.

.
Kapak: Wikipedia
.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Osmanlı Devleti'nde Eğitim Hizmetlerinin Finansmanı

Tahsin ÖZCAN / TDV-ISAM
Osmanlı Araştırmaları Vakfı

Modern devlet maliyesinin üstesinden gelmekte zorlandığı konuların başında eğitim hizmetlerinin finansmanı meselesi gelmektedir. Temel eğitimden yüksek dereceli okullara kadar her seviyede eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi için gerekli finansmanın sağlanması devlet bütçelerine büyük bir yük oluşturmaktadır.1 Bu nedenle, ek vergi ve fonların ihdası ya da eğitim hizmetlerini fiyatlandırmak suretiyle maliyetinin en azından bir kısmının bu hizmetten istifade edenler tarafından karşılanması gibi yollara başvurulmaktadır.

Bu tebliğde de, ana hatlarıyla Osmanlı Devleti'nin modernleşme-batılılaşma öncesi klasik döneminde eğitim hizmetlerinin finansmanı meselesinin hallinde nasıl bir yöntem izlendiği sorusunun cevabı aranacaktır .

Klasik dönem Osmanlı eğitim sisteminde mesleki ve teknik eğitimin usta-çırak ilişkisi şeklinde lonca teşkilatı çerçevesinde, asken eğitimin ise ocak geleneği ve tımar sistemi içerisinde gerçekleştirildiği söylenebilir. Sarayın bir alt birimi mahiyetinde olan ve üst düzey yönetici kadroların yetiştirildiği Enderun Mektebi'ni 2 de istisna ettiğimiz takdirde kurumsallaşmış olarak tanımlanabilecek eğitim faaliyetinin mektep ve medrese eğitimi olduğu görülecektir. Ayrıca birer yaygın eğitim merkezi olarak tanımlayabileceğimiz mescid, cami, tekke gibi müesseseler de bu tebliğin kapsamı dışında tutulacaktır. Dolayısıyla bu tebliğde mektep ve medreseler eliyle yürütülen eğitim faaliyetlerinin finansmanı meselesi incelenecektir.

Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde eğitim ve sağlık hizmetleri ile din ve kültürel faaliyetlerin finansmanı için bütçeden doğrudan bir kaynak ayrılmadığı görülmektedir. Bu durumda, devlet bütçesinden herhangi bir kaynak ayrılmadığı halde zikredilen hizmetlerin finansmanının nasıl sağlandığı sorusu gündeme gelmektedir. Osmanlı cemiyetinde bu gibi hizmetlerin finansmanının, günümüzde üçüncü sektör olarak adlandırılan, daha çok bağımsız İktisadi birimler şeklinde teşkilatlanmış olan vakıflar aracılığıyla gerçekleştirildiği görülmektedir .3

Yapılan araştırmalar , vakıf gelirlerinin Osmanlı mali sistemi içindeki oranının 16. yüzyılın başlarında yaklaşık %12'lik bir paya sahip olduğunu göstermektedir.4 Bu oranın 17. yüzyılın başlarında %20'lere kadar yükseldiği kaydedilmektedir.5 Dolayısıyla vakıfların kar imkanı bulunmayan ya da kar marjının düşük olması nedeniyle iktisadi açıdan yatırımın cazip olmadığı eğitim. sağlık, kültürel ve dini faaliyetlerin finansmanında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Özellikle büyük vakıflar bünyesinde bu faaliyetlerin tamamına veya önemli bir kısmına imkan sağlayan müesseselerin bulunduğu ve bütün faaliyetlerin ortak bir şekilde yürütüldüğü görülmektedir. Bu tebliğde, vakıf müessesesi ve diğer faaliyet ve hizmetlerinden sarf-ı nazarla sadece eğitim faaliyetlerine yönelik finansman desteği açısından incelenecektir. Ancak, bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için vakıf sisteminin İşleyişini kısaca özetlemek faydalı olacaktır.

I. Vakıf Sisteminin Mali Kaynakları:

Çeşitli hizmetlerin yürütülmesinde finansman desteğİ sağlayan vakıfların kuruluş aşamasında iki ana kaynaktan beslendikleri görülmektedir. Bunlardan birincisi devlet kaynaklarından yapılan tahsislerdir ki bu şekilde kurulan vakıflar daha çok başta padişahlar ve Osmanlı hanedanı mensupları olmak üzere devlet adamları tarafından kurulanlardır. İrsadi vakıf ya da tahsisat vakıfları olarak adlandırılan bu nevi vakıfların temel özellikleri devletin birtakım mali imkanlarının kurulan vakfa aktarılması ve elde edilen gelirlerin vakfın vakfiyede belirtilen faaliyetlerinin finansmanında kullanılmasıdır. Bu yolla vakıf kurma faaliyetinin devlet adamları arasında bir gelenek halinde devam ettirildiği ve özellikle şehirlerin ihtiyaç duyduğu dini, ilmi, sıhhi ve kültürel hizmetler için altyapı sağlanmasında önemli rol oynayan külliyelerin vakıf şeklinde oluşturulduğu görülmektedir .

Vakıf sisteminin İkinci kaynağını Osmanlı hanedanı ve devlet ricali dışında kalan ahalinin ''sadaka-i cariye'' anlayışıyla kurdukları vakıflar oluşturmaktadır. Bu nevi vakıflar hacim itibariyle daha mütevazı olmakla beraber sayılarının binlerle ifade edildiği 6 dikkate alındığında toplam olarak önemli bir hacme ulaştığı görülecektir .Bu iki kaynaktan devamlı olarak beslenen ve asırlar boyunca kümülatif olarak büyüyen vakıf sistemi belirtilen hizmetler için önemli bir finansman kaynağı oluşturmuştur.

Bir vakfın kuruluşunda takip edilen yol ana hatlarıyla şöyledir. Vakıf kurucusu (vakıf) finansmanını sağladığı herhangi bir hizmet birimini ( cami, mektep, medrese, İmaret vb .) inşa ettirir .Daha sonra bu müessesenin cari giderlerini asgari düzeyde karşılayacak miktarda gelir temin edecek kaynaklar tahsis eder. Bu kaynaklar genellikle arazi, ya da ev, dükkan, Çarşı, imalathane, han, hamam gibi gayri menkullerden veya nakit paradan oluşmaktadır. Sözkonusu vakfın idaresi için bir idareci (mütevelli) tayin edilir ve vakfın nizamnamesi (vakfiye) düzenlenir. Vakfiyede vakfın kuruluş amacı, mal varlığı, gelirlerinin miktarı, kimler tarafından nasıl idare edileceği, istihdam edilecek personelin sayısı, vakıfları ve ücretleri, diğer işletme masrafları gibi konular ayrıntılı bir şekilde kaydedilir .Vakfiyenin tescili ile birlikte hükmi şahsiyet haline gelen vakıf, idari ve iktisadi açıdan bağımsız bir kurum olarak kuruluş amacına uygun bir şekilde faaliyetlerini sürdürür .7

Vakfiyede belirtilen şartlara ve mer'i hukuki normlara uygun bir şekilde idare edildiği sürece normal şartlar altında vakfın idare ve işleyişine dışarıdan müdahale edilmesi sözkonusu değildir. Sadece kadıların ya da vakfiyede belirtilmiş olan görevlilerin vakıf üzerinde nezaret yetkisi vardır ki, bu da vakfın kuruluş amacına uygun olarak işletilmesini temine ve kaynaklarının istismar edilmeden yerinde kullanılmasını sağlamaya yönelik bir yetkidir. Bu şekilde idari açıdan bağımsız bir yapıya sahip olan vakıflar vakfiyelerinde belirlenmiş olan kuruluş amaçlarına göre kendi bünyelerindeki eğitim, sağlık, kültür ve din faaliyetlerinin icrasına altyapı oluşturan hizmet birimlerinin ihtiyaç duyacağı her türlü finansman ihtiyacının karşılanmasında hemen hemen yegane müracaat merciidir.

Ana hatlarıyla vakıf kurumunun işleyişini özetledikten sonra tebliğimizin konusu olan eğitim kurumlarının yani mektep ve medreselerin kuruluşundan itibaren nasıl finanse edildiği konusunu izleyebiliriz. Ancak, özellikle büyük vakıflarda eğitim müesseseleri ile ilgili kayıtların ilgili vakfın bünyesinde yer alan diğer hizmet birimlerine ait kayıtlarla birlikte tutulduğu dikkate alındığında bunları tamamen birbirinden ayırmak mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla öncelikli hedef eğitim müesseselerinin finansmanı konusunu işlemek olmakla birlikte kaynakların durumuna bağlı olarak zaman zaman bunun dışına da çıkarılacaktır. Konu, kuruluş giderleri ve işletme giderleri başlıkları altında ele alınacaktır.

II. Kuruluş Giderleri:

Kuruluş giderleri arsa temini, binaların inşası ve tefrişi ile ilgili yapılan harcamalardan oluşmaktadır. Bu gibi harcamalar doğrudan vakfın kurucusu tarafından karşılanmaktadır. Ömer Lütfi Barkan'ın Süleymaniye Külliyesi'nin inşaatına ait muhasebe kayıtlarına dayanarak verdiği bilgilere göre, inşaat masraf1arının büyük bölümü padişahın hususi hazinesinden çıkarılan para ile ödenmiştir.8 Bu durum vakfiyelerde ''etyab-ı eksabından, ''ahlas-ı emvalinden'' gibi tabirlerle ya da ''bina ettiği'', ''inşa ettiği'', ''bünyad eylediği'' gibi ifadelerle belirtilmektedir .

Vakıf kurucularının öncelikli olarak vakfın yapacağı faaliyetler için ihtiyaç duyulacak binaların inşasını gerçekleştirdiklerini söyleyebiliriz. Bu açıdan genellikle camii, imaret ve sair birimleri ihtiva eden külliyelerin bir parçası olarak, bazen de müstakil olarak düşünülen eğitim kurumları, yani mektep ve medreseler, temin edilen arsalar üzerinde,9 bina ve müştemilatının inşaatı tamamlanarak kurulan vakfın mütevellisine teslim edilmektedir. Medrese binaları daha çok talebelerin barınma ihtiyaçlarına göre düzenlenmekte, cami ya da mescitler de dershane olarak kullanılmaktadır .Bu açıdan cami ve mescitlerin de eğitim kurumlarının bir parçası olarak kabul edilmesi gerekir .Medreselerin bünyesinde veya cami içlerinde vakfın kurucusu tarafından ya da sonradan yapılan bağışlarla oluşturulan ve ihtiyaç duyulacak eserlerin yer aldığı kütüphaneler de bulunmaktadır. Sonraları bu kütüphanelerin ilgi ve ihtiyaca bağlı olarak müstakil binalara kavuştukları görülmektedir. 10

Zikredilen bütün bu tesislerin kuruluş masraflarının öncelikli olarak vakfın kurucusu tarafından karşılandığını söyleyebiliriz. Ancak, vakfın kurucusunun servetinin ya da ömrünün yeterli olmaması veya başka sebeplerden dolayı gerekli olan mali imkanların sağlanamaması durumunda ortaya çıkan açığın, genellikle vakıfın da yakını olan başka şahıslar tarafından karşılandığı görülmektedir. Bir örnek olarak, Üsküdar'da bir cami ile birlikte kervansaray, mektep ve imaret yaptırmış olan Kanuni'nin zevcelerinden Gülfem Hatun'un sağlığında tamamlayamadığı vakıflarını daha sonra bizzat Kanuni'nin ikmal ettirdiği kaydedilmektedir .11

III. İşletme Giderleri:

Binaları ve müştemilatının inşaatı tamamlanan eğitim kurumlarının kuruluş amaçlarına yönelik olarak yapacakları faaliyetler birtakım harcamaları gerektirmektedir ki bunlar işletme giderleri olarak mütalaa edilebilir. Bu başlık altında öğretim elemanları ile istihdam edilen diğer personelin ücretleri yanında öğrencilerin iaşe ve ibate ihtiyaçlarına yönelik harcamalar , binaların tamir ve bakım masrafları ile yapılan faaliyetin mahiyet ve hacmine göre ortaya çıkan diğer giderler sayılabilir.

İlgili müesseselerin faaliyetlerine bağlı olarak yapılan her türlü harcama vakfın kurucusunun önceden belirlediği ve vakfiyede ayrıntılı bir şekilde kaydedilen prensipler çerçevesinde gerçekleştirilir .Bütün bu giderler vakıf tarafından vakfedilmiş olan gelir kaynaklarından elde edilen gelirler vasıtasıyla karşılanır. Burada şu hususu da belirtmekte fayda vardır. Vakıf tarafından vakfın kullanımına tahsis edilmiş olan gelirler genellikle vakfın ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Hatta çoğu vakfın, giderlerini karşıladıktan sonra da ortaya çıkabilecek olağanüstü durumlar veya başlangıçta hesaba katılmayan ilave harcamalar için bir ihtiyat fonu oluşturacak düzeyde gelir fazlası vardır ki buna zevaid denilmektedir. Şimdi, işletme giderlerini ana başlıklar halinde inceleyelim:

A. Personel giderleri ve ücret politikası:

Vakıfların başta vakfın yöneticisi konumunda olan mütevelli olmak üzere büyüklüğüne ve faaliyet alanlarına bağlı olarak sayıları değişen idari personel ve hizmetliyi istihdam ettiği bilinmektedir. Fatih, Süleymaniye gibi büyük vakıflarda istihdam edilen personel sayısı oldukça yüksek rakamlara ulaşmaktadır. Süleymaniye vakfiyesinde kaydedilen görevlilerin sayısı 759'dur. 12

Medreselerde istihdam edilen personelin başında müderris, muallim, muid ve halife gibi isimlerle anılan öğretim kadrosu gelmektedir .Müderrislerin ücretleri diğer personel ücretleri ile mukayese edildiğinde oldukça yüksektir. Osmanlı medreselerinin kendi arasında bir derecelendirmeye tabi tutulduğu ve bir müderrisin ücretinin bulunduğu medreseye göre belirlenmiş günlük bir miktarının olduğu görülmektedir .

Medreseyi bitirdikten sonra müderrisliğe başlayan bir kişi, alt düzeydeki medreselerden itibaren terakki edecek sırasıyla yirmili, otuzlu, kırklı, ellili, altmışlı ve altmış üstü medreselerde ders verirdi.13 Derecenin yükselmesi aynı zamanda ücretin de artması demektir. Dolayısıyla, gelinen her merhalede günlük ücretin de arttığı görülmektedir. Bu durum, müderris ücretlerinin piyasa şartlarından bağımsız olarak birikime ve tecrübeye endeksli olduğunu, kaliteye göre artan bir ücret sisteminin benimsendiğini göstermektedir. Konuyla ilgili bir örnekte, Vakf-ı Süleyman Ağa b. Abdülmuin'in şart-ı Vakıf kısmında ''muallim hüsn-i ta'lim, hıfzetmeye kadir olursa ciheti yevmi beş akçe ola ve illa yevmi üç' akçe ola ve halife dahi hüsn-i hat yazmağa kadir olursa vazifesi üç akçe ve illa yevmi iki akçe ola'' denilmektedir.14 Süleymaniye vakfiyesinde müderrislerin günlük ücretleri, medreselerde görevli olanlar için 60 akçe, darü'l-hadis'de görevli müderris ve muhaddisler için 50 akçe, tıp medresesinde görevli müderrisler için 20 akçe olarak tesbit edilmiş, mektepte görevli muallimin ücreti ise 8 akçe olarak belirlenmiştir.15

Müderrisler dışında kalan muid ve halifeler ise yardımcı öğretim kadrosu olarak vazife yapan kişilerdir .Asistan olarak düşünebileceğimiz muid ve halifelerin ücretleri müderrislere oranla oldukça mütevazı düzeyde olmakla birlikte piyasa şartlarında makul denilebilecek düzeylerdedir. Süleymaniye Medreseleri'nde görevli muidlerin her biri için günlük 5 akçe, mektepte görevli halife için ise 3 akçe ücret tayin edildiği görülmektedir. 16

Bunların yanında kütüphanesi bulunan medreselerde ihtiyaca göre kütüphaneci (hafız-ı kütüb) bulunabildiği gibi, katib, bevvab (kapıcı), hadim (hizmetli), ferraş (temizlikçi), kennas-ı hela (tuvalet temizlikçisi), siraci (kandilci), noktacı (devamı kontrol eden görevli) gibi görevliler de bulunmaktadır. Bunların ücretleri de yine yapacakları işin durumuna ve vakfın mali imkanlarına bağlı olarak değişiklik arz etmekle birlikte piyasa şartlarına uygun seviyededir. Süleymaniye vakfiyesinde medreselerde görevli bevvab, ferraş, kennas-ı hela, siraci gibi görevliler için 2'şer akçe, noktacı için 3 akçe gibi ücretler tayin edilmiştir.17

Müderris ve diğer görevlilerin vasıfları ve yapacakları işlerin yanında kendilerine verilecek olan ücretler de vakfın kuruluşu esnasında vakfiyede belirtilmekte ve belirlenen miktarlara titizlikle uyulduğu görülmektedir. Konuyla ilgili bir örnekte, Mahmud Paşa Medresesi'ne, müderrisin ücreti vakfiyede 50 akçe olarak belirlendiği halde, 952/1545-1546 yılında vakıfın şartına aykırı olarak Rumeli Kazaskeri çivizade tarafından 40 akçe ücretle tayin edilen Hasan Bey'in ücreti, yapılan teftiş sonucunda konunun padişaha arz edilmesi üzerine yine 50 akçeye çıkarılmıştır.18

Eğitim kadrosunun gelirlerinin ücretleriyle sınırlı olmadığı ve ilave birtakım gelirlere de sahip oldukları söylenebilir. Özellikle vakıflarda yaygın olarak görülen günlük, haftalık gibi periyotlarla ve belli bir ücret karşılığı vakfın kurucusunun ruhu için Kur' an-ı Kerim'den bir cüz veya belli surelerin okutulması gibi hususlar bu açıdan bakıldığında ek bir gelir teminine yönelik düzenlemeler olarak düşünülebilir. Ahmed Ağa b. Mahmud tarafından H. 955/M 1548'de Bindirekli kasabasında kurulan muallimhanenin muallimi için günlük 3 akçe, halifesi için 1 akçe ücret tayin edilmiş, ayrıca her ikisine de günde birer cüz okumak şartıyla birer akçe ek gelir temin edilmiştir .Aynı vakıfın Gökoba'da kurduğu muallimhanenin muallimi için 10 akçe, halifesi için 1 akçe günlük ücret tayin ettiği, ilave olarak ta yine her ikisine günde birer cüz okumaları karşılığında birer akçe ücret tayin edildiği görülmektedir. 19

Kendilerine verilen ücretin yanında, Vakıfların kendi personeli için sağladığı meşruta binalarında medrese görevlilerinin de ücretsiz olarak ikamet edebildikleri görülmektedir, Dolayısıyla barınma ihtiyaçlarının da vakıflar eliyle karşılandığını söyleyebiliriz. Ayrıca, görevli personele ve medrese öğrencilerine vakfın imaretinden verilen yemekler de ücretsizdir .

Sosyal güvenlik açısından bakıldığında, mektep ve medreselerin öğretim kadroları yine vakıflar eliyle yürütülen ve toplumun bütün kesimlerine yönelik ücretsiz hizmet veren sağlık tesislerinden istifade imkanına sahiptirler. Vazifenin ihmal ya da suistimal edilmesi azil nedenidir.20 Ancak, sağlık problemleri gibi meşru mazeretleri nedeniyle bir müddet vazifesini ifa edemeyenlerin geçen süre için tahakkuk eden ücretlerinin ödendiği görülmektedir. H.972/M.1564 tarihli bir hükümde Edirne'de bulunan Sultan Bayezid Evkafı mütevellisine hitaben, tedavi için bir müddet İstanbul'da kaldıktan sonra Edirne'ye dönen müderris Abdüllatif'in danişmendlerinin müterakim vazifelerinin (birikmiş olan ücretlerinin) ödenmesi istenmektedir. 21 Ayrıca vakıfların zevaidinden kendilerine tekaüd akçesi (emeklilik maaşı)'da ödenmektedir, 20 Cemaziyelevvel 964/21 Mart 1557 tarihli bir buyrulduda Bursa'da Kadri Çelebi Medresesi'nden mazul Mevlana Abdullah Çelebi'ye Emir Efendi Evkafı zevaidinden tekaüd akçesi tahsisi istenmektedir.22 Bunun yanında ilimle meşgul olan kişilere vakıfların zevaidinden maaş bağlandığı da görülmektedir. 5 Rabiulevvel 963/18 Ocak 1556 tarihli bir buyrulduda Kudüs'te Mescid-i Aksa harem-i şerifinde ilimle meşgul olan Şeyh Mehmed b. Davud'a evkaf zevayidinden beş para tahsisi istenmektedir.23

Müderrislerin bir yerde görev süresini tamamladıktan sonra yeni bir yere tayinine kadar geçen mülazemet süresi içinde gelirleri azalmakla birlikte gerek vakıflardan gerekse kendilerine tahsis edilen arpalıklarından elde ettikleri gelirlerle geçimlerini sağladıkları görülmektedir. Aktif görev yapmadıkları bu süreyi daha çok İstanbul'da geçirerek kendilerini geliştirme imkanı bulurlardı,24 Müderrislerin arpalıklarının yanında zaman zaman tayin edildikleri geçici görevlerden elde ettikleri ek gelirleri de bulunmaktadır .

Bu kısımda zikredilmesi gereken bir husus da ilmiye sınıfına tanınan vergi muafiyetidir. Bu durum ilmiye sınıfı açısından önemli bir mali teşvik oluşturmaktadır .

B. Öğrenciler İçin Yapılan Harcamalar:

Osmanlı eğitim sisteminde öğrencilere yönelik her tür hizmetin ücretsiz olduğunu söyleyebiliriz. Eğitim öğretimin yanında öğrencilerin iaşe ve ibate ihtiyaçları da parasız olarak karşılanırdı. Öğrenciler medrese hücrelerinde ücretsiz olarak barındırıldıkları gibi yemek ihtiyaçlarını da aynı vakfın bünyesindeki veya civardaki bir başka vakfa bağlı olan imaretten temin ederlerdi. İmaretin sağladığı hizmetten öğrencilerin yanında diğer personelin istifade imkanı da mevcuttur .

Eğitimin ve sağlanan hizmetlerin tamamının parasız olmasının yanında, özellikle yüksek dereceli medreselerde talebe-i uluma günlük ihtiyaçları için belli bir ücretin tayin edildiği görülmektedir. Bu uygulamanın hangi seviyeden itibaren başladığı konusunda kesin bir şey söyleyebilecek durumda değiliz.

Mahalle mekteplerinde böyle bir uygulama olduğuna dair herhangi bir örneğe rastlanmamıştır .Ancak, yüksek dereceli medreseler ile darülkurra, darülhadis, darü't-tıp gibi ihtisas medreselerinde talebelerin günlük belirli bir ücrete sahip oldukları görülmektedir. Bu gibi müesseselerin vakfiyelerinde talebelerin de diğer personelle birlikte zikredildikleri ve alacakları ücretlerin kaydedildiği görülmektedir. Süleymaniye medreselerindeki talebelerin her biri için günlük 2 akçe ücret tayin edilmiştir.25 Buna ilaveten talebelerin cüz kıraati ya da kitap istinsahı gibi faaliyetlerden de ek gelir temin ettikleri anlaşılmaktadır.

C. Binaların Bakım ve Tamir Masrafları:

Eğitim hizmetlerinde kullanılan mektep, medrese ve meşruta binaları gibi binaların her türlü bakım ve tamir masrafının yine ilgili vakıf tarafından karşılandığını söyleyebiliriz. Büyük vakıflarda bu iş için vazifelendirilen temizlikçilerin yanında benna (inşaat ustası, kalfa), meremmetçi (tamirci), kurşuncu, su yolcu gibi şahıslar da bulunabilmektedir.26

Vakfın kuruluşu esnasında bu nevi ihtiyaçlar için gerekli tahsisat yapıldığı gibi, vakfın gelir fazlası olan zevayidin de yine büyük çaplı tamirler için bir ihtiyat akçesi olarak düşünüldüğü görülmektedir. Herhangi bir şekilde vakıf binalarda vakfın faaliyetlerini aksatacak derecede bir hasar meydana gelirse vakfın kaynakları öncelikli olarak bunun giderilmesi yönünde kullanılmakta, özellikle vakfın zevayidinden yapılan ödemeler,vakıf normal işleyişine ulaşıncaya kadar askıya alınmaktadır. Ayrıca vakıf binaların tamirinde her türlü teberrudan da istifade edilmektedir .Bunun yanında, ihtiyaç halinde diğer vakıfların zevayidine de müracaat edilebilmektedir.

Vakfın malı durumunun bozulması ve binalarının tamiri imkansız derecede harap olması durumunda, şayet ihtiyaç varsa, vakfın yeniden işler hale getirilebilmesi için yeni bir hayır sahibinin devreye girebildiği görülmektedir Bu şekilde vakıf binalar yeniden inşa edilmekte ve vakfa, işleyişini normal olarak sürdürebilmesine yetecek derecede ilave gelir kaynakları temin edilmektedir Bazı durumlarda ise ilave yapmak yerine yeni bir vakıf teşekkül ettirilmesi yoluna gidildiği de görülebilmektedir .

Zikredilen harcamalar dışında, vakıf amacına yönelik olarak yapılan faaliyetlerin gerektirdiği her türlü masraf yine vakfiyede belirlenen esaslar çerçevesinde vakfın kaynaklarından karşılanırdı. Bunlar içinde aydınlatma giderleri, çeşitli merasimlerin icrası için gerekli harcamalar vb. sayılabilir Bu gibi faaliyetlerden vakfiyede öngörülmeyenler için ilave vakıfların da oluşturulduğu görülebilmektedir .

Sonuç:

Görüldüğü gibi, eğitim hizmetlerinin vakıf sistemiyle finansmanı metodu, eğitim faaliyetlerini devlete yük olmaktan kurtardığı gibi, siyası olaylardan ve iktisadı krizlerden doğrudan etkilenmesini önlemekte; uzun vadeli krizlerin etkisini de en aza indirmektedir. Ancak sisteminin her zaman istikrarlı olarak işlediği de söylenemez. Paranın rayicindeki değişmelerin hızlanmasının vakıfların mali durumlarını olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdır. Vakfiyelerde belirtilen miktarların sabit olması nedeniyle uzun vadede vakfın gelirleri ile personel ücretlerinde reel olarak gerileme olması kaçınılmazdır. Ancak, zaman içerisinde bu nevi kayıpları telafi edici mekanizmalar da icad edilmiştir.

Özellikle vakıf idaresinde merkezileşme eğilimiyle birlikte ve artan suistimaller nedeniyle vakıfların önemli ölçüde zarar gördüğü ve eğitim müesseselerinin de bu gelişmelerden etkilendiği görülmektedir.27 Ancak, yine de vakıf sisteminin ve vakıflar eliyle finanse edilen eğitim kurumlarının modern eğitim kurumlarının oluşturulduğu dönemde de önemini kaybetmediği, hatta yeni kurulan eğitim kurumlarının da vakıf destekli olarak teşekkül ettirildiği söylenebilir.28

Günümüzde de, gerek ülkemizde, gerekse batı ülkelerinde, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nde üniversiteler içinde vakıf destekli olarak faaliyet gösterenlerin sayısı azımsanmayacak derecededir, Bu durum, eğitim hizmetlerinin vakıflar yoluyla finanse edilmesinin sadece tarihi bir hadise olarak değil, günümüzde de uygulanabilir bir model olarak ele alınmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Osmanlı tecrübesi yeteri derecede tahlil edildiğinde, bu konuda sayısız örnek ve alternatif modeller sağlayacak zenginliktedir.

1-Türkiye'de 1975-1995 yıllarını kapsayan dönemde eğitimin bütçe içindeki payı %11.7 ile 19.7 arasında değişmektedir Bu oran ABD'de 1983'de %18.1, Fransa'da aynı yıl %18.5, Yugoslavya'da 1980'de %32.5: SSCB'de 1984'de %10.2; İran'da 1980'de %19.5; İspanya'da 1985'de %141.; Filipinler'de 1986'da %20.1; Yemen'de 1980'de %16.9; Tayland'da 1983'de %21.1 ve Ekvator'da 1989'da %33.3 olarak gerçekleşmiştir bkz. Ekrem Pakdemirli, Ekonomimizin Sayısal Görünümü 1923'ten Günümüze, 2 baskı, İstanbul 1995

2- bkz. Mehmet İpşirli, ''Enderun'' maddesi, DİA, XI, s 185-187.

3-Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi. II. baskı. İstanbul 1994. s 183

4- Tabakoğlu, a.g.e, S. 203 1527-1528 yılı bütçesi rakamlarına göre belirlenen bu oran sadece bazı emlak ve toprak gelirlerinin oranıdır. Bunun dışında kalan bina para vakıfları ve diğer vakıflardan elde edilen gelirler bu hesaba dahil değildir. Dolayısıyla vakıf gelirlerinin oranı belirtilenden daha fazladır.

5- Tabakoğlu, age, s 203.

6- Barkan'ın İstanbul sur içine ait tahrir defterlerinden hareketle verdiği rakamlara göre, H.927 yılında faal durumda 1163 vakıf mevcuttur. 927-953 yılları arasında kurulan vakıfların sayısı ise 1268'dir. 953 yılında faal durumda olan vakıfların sayısı 1594'tür. Yine 953-986 arasında kurulan vakıf sayısı 1193 olarak gerçekleşmiş ve 986 yılında faal durumda olan vakıfların sayısı 2773'e ulaşmıştır. 986-1005 yıllarında kurulan vakıf sayısı da 407'dir. bkz. Ömer Lütfi Barkan, Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli, İstanbul1970, s VIII, Cedvel No. 1.

7- Vakfın kuruluşu ve vakfiyenin muhtevası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), İstanbul 1994, ss. 359-368. Vakıf hukuku ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmed Akgündüz, islam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi. Ankara, 1988.

8- Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Camii ve İnşaatı (1550-1557), Ankara 1972, I, 15. Barkanın değerlendirmesine esas aldığı muhasebe icmaline göre 26.251.939 akçe tutan masrafın 25.802.000 akçesi doğrudan doğruya padişahın hususi hazinesinden çıkarılan para ile ödenmiştir.

9- Kanuni'nin zevcesi Gülfem Hatun'un Üsküdar'da bina etmek istediği mektep, karbansaray ve tabhane için satın aldığı emlakla ilgili kayıtlar için bkz. İMŞSA, Üsküdar Mahkemesi, Sicil No 11, v. 38bl5, 39a/1

10- Vakıf kütüphaneler için bkz. İsmail E. Erünsal, Türk Kütüphaneler Tarihi II Kuruluştan Tanzimata Kadar Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri, Ankara, 1988.

11- bkz. Tahsin Özcan, Kanuni Dönemi (M. 1520-1566/H. 926-974) Üsküdar Para Vakıfları, basılmamış doktora tezi, MUSBE, İstanbul 1997, s. 232-233; İbrahim Hakkı Konyalı, Üsküdar Tarihi I, İstanbul1976, s. 154

12- bkz. Süleymaniye Vakfiyesi, Neşreden: Kemal Edip Kürkçüoğlu, Ankara, 1962, s. 8-11. Bu rakama 38 medrese talebesi de dahildir Ancak, vakfiyede hafız-ı kütübün ihtiyaç duyulduğunda tayin edileceği, yine meremmetçi, kurşuncu, su yolcu gibi görevlilerin de ihtiyaç halinde çalıştırılacağı kaydedilmektedir. Dolayısıyla doğrudan istihdam edilen kişi sayısının verilen rakamların da üzerinde olduğu anlaşılmaktadır.

13- Ayrıntılı bilgi için bkz. Cahid Baltacı, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s 56 v.d.

14- bkz. Barkan-Ayverdi, a.g.e., s. 437.

15- bkz. Süleymaniye Vakfiyesi, s. 8-10.

16- bkz. a.y.

17- bkz. a.y.

18- Baltacı, a.g.e, s 289-290.

19- bkz. Özcan, a.g.e., ç. 139-142.

20- Bu nedenle yapılan azil örnekleri için bkz, Baltacı, a.g.e., s 62, 10 nolu dipnot

21- bkz. BOA, Mühimme Defteri, No. 6, s. 527. 1147 nolu hüküm,

22- BOA, Mühimme Defterleri, No: 2, s 230, 2052 nolu hüküm 2053 ve 2054 nolu hükümlerde de aynı şahsın oğluna ve kardeşlerine de akçe tahsis edilmesi istenmektedir.

23- bkz. BOA, Mühimme Defterleri, No: 2, ,5. 4, 39 nolu hüküm.

24- Mülazemet sistemi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet İpşirli, ''Klasik Dönem Osmanlı Devleti Teşkilatı''. (ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1994 içinde, ss. 139-­279) ,5, 257-259.

25- Süleymaniye Vakfiyesi. S. 8-10.

26- Fatih'in vakfiyesinde binaların tamir ve bakımı için on adet benna tayin edildiği görülmektedir bkz. Fatih

Mehmed II Vakfiyeleri, Neş. Kemal Edip Kürkçüoğlu, İstanbul 1938, S. 263.

27- Örnek bir değerlendirme için bkz. Mustafa Nuri Paşa, Netayicü'l-vukuat Kurumları ve örgütleriyle Osmanlı Tarihi III-IV, Sadeleştiren Neşet Çağatay, Ankara, 1980, s 286-287.

28- Darüşşafaka Lisesi, Pertevniyal Lisesi gibi günümüzde de varlıklarını sürdüren eğitim kurumlarının finansmanı için zengin vakıfların oluşturulduğu görülmektedir bkz. Nazif Öztürk, ''XIX. Asır Osmanlı Yönetiminde Yaşanan Batılılaşma Hareketlerinin Vakıfların Üzerindeki Etkileri'', İslami Araştırmalar Dergisi, cilt 8, sayı: 1, (Kış 1995), ss. 13-33.
.

7 Şubat 2009 Cumartesi

Yeryüzünün Renkleri (XV)








Kaynak: flickr.com
.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...