17 Ekim 2011 Pazartesi

Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası


Hüseyin Yayman
SETA Yayınları / Şubat 2011
Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfı uzun bir çalışma sonunda Kürt sorunu konusunda bir başucu kitabı hazırladı. Dünden bugüne Kürt sorunu hakkında kaleme alınmış tüm belge ve raporların bir araya getirildiği kitap, hem analitik, hem de ansiklopedik bir kaynak niteliğinde. Çalışma, 23 Nisan 1920 TBMM’nin açılışı ile başlayıp, Demokratik Açılım süreciyle son bulan 90 yıllık bir öyküyü belgeler üzerinden ele alıyor.
Gazi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı uzmanı Hüseyin Yayman tarafından uzun bir çalışmanın sonucunda hazırlanan Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası isimli kitap, bu konuda yazılmış gizli-açık tüm belgeleri bir araya getiriyor. Çalışma, devletin belgelerinden partilerin çalışmalarına değin tüm literatürü tek tek irdeleyerek bir hafıza tazelemesi yapıyor.
‘Güvenlikçi Yaklaşım’ – ‘Demokratik Yaklaşım’ Mücadelesi
Son dönemde birçok nitelikli çalışmaya imza atan ve Türkiye’nin en önemli düşünce kuruluşlarından biri olan SETA Vakfı tarafından yayımlanan kitap, geçmişi masaya yatırarak yapılması gerekenlere ışık tutuyor. Çalışma, Kürt sorunu hakkında iki temel yaklaşımın olduğunu dile getirirken bunlardan birincisini güvenlikçi yaklaşım, diğerini ise demokratik yaklaşım olarak tanımlıyor. Kitap, 1990’lı yılların Kürt sorununda milat olduğunu ve sorunun hızla toplumsallaşmaya evrildiğini ortaya koyuyor.
Çalışmada devlet adına hareket eden görevlilerin ‘devleti tarih ve toplum önünde ayıplı hale getirdikleri’ belgelerle ortaya konulurken bu yaklaşımın sorunun çözümünü zorlaştırdığı dile getiriliyor. Özellikle tek parti dönemindeki Fevzi Çakmak, İbrahim Tali Öngören, İsmet İnönü ve Şükrü Kaya raporları bu dönem çalışmalarının ana karakteristiğini oluşturuyor. Yayman, Kürt sorununun zaman içinde geçirdiği metaformofozu belgeler üzerinden ortaya koyarken güvenlikçi yaklaşımı sert biçimde eleştiriyor.
1925’ten 2010’a Kadar 70 Kürt Raporu
Kürt sorununu öğrencilik yıllarından itibaren yakından takip eden Hüseyin Yayman kitabında, sorunla ilgili kapsamlı bir bilânço çıkararak hadisenin boyutlarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yayman’a göre PKK ile mücadeleye harcanan parayla 120 (yüz yirmi) adet Boğaz Köprüsü yapılabilirdi. Kitapta, 1925’ten 2010 yılına kadar Kürt sorunu hakkında kaleme alınan 70 rapor tarihsel arka planı, aktörleri ve metin analizleriyle irdelenirken, konuyla ilgili ilk defa böylesine toplu ve analitik bir eser kaleme alınmış oluyor. Kitabın önemli tezlerinden birine göre, Türkiye bu konuda çokça konuşuyor, ancak kararlılık gösterip sorunu çözecek ortak iradeyi sergileyemiyor.
Açılıma Kadar Türkiye’nin bir Kürt Siyaseti Yoktu
Kitapta dile getirilen önemli temel tespitlerden bir diğeri de, Türkiye’nin bir Kürt siyasetinin olmadığı tezi. Yayman, konuyu tek parti döneminden başlayıp AK Parti iktidarı dönemine kadar mercek altın alırken Türkiye’nin bugünden yarına değişmeyen bir stratejisinin olmadığını ileri sürüyor. Türkiye’nin kişilere bağlı bir bölge siyasetinin olduğu vurgulanırken, kişilerin değişmesiyle stratejinin de değiştiği belirtiliyor. Bu noktada AK Parti’nin demokratik açılım süreciyle başlattığı sürecin Kürt siyasetinde önemli bir paradigma değişikliği getirdiğine vurgu yapan Yayman, Türkiye’nin artık sorunu değil, çözümü konuşması gerektiğinin altını çiziyor.
İlk Açılım Demirel ve İnönü’den…
Kürt Sorunu’nun isimlendirmesinin zamanın ruhuna uygun bir yönelim gösterdiğini belirten Yayman, ilk dönemlerde Şark sorunu, Doğu sorunu denirken, 1990’lardan itibaren bugünkü Kürt sorunu tamlamasının kullanıldığını dile getiriyor. Araştırmada devletin resmi Kürt siyasetinin tayin edildiği belgenin Şark Islahat Planı olduğuna dikkat çekilerek, daha sonra yazılan tüm eserlerin Şark Islahat Planı’nın türevi ve tekrarı olduğu ifade ediliyor.
Devletin resmi Kürt siyasetinin 1991 DYP-SHP koalisyonuyla değiştiği belirtilirken, bu dönemde verilen vaatlerin düşük yoğunluklu şiddete yenildiğinin altı çiziliyor. DYP-SHP koalisyonunun sözde birçok vaatte bulunmasına rağmen bunları hayata geçiremediği söylenirken, ilk açılımı Süleyman Demirel ve Erdal İnönü’nün başlattığı hatırlatılıyor.
İnkâr ve Asimilasyondan Tanıma ve Demokratikleşmeye…
Kürt sorunuyla ilgili 70 kadar raporun ele alındığı kitapta, raporların içeriği ve üslubunun, Türkiye siyasal tarihine paralel bir değişim gösterdiğine dikkat çekiliyor. Tek parti döneminde sorun, ağırlıklı olarak asayiş kaygısı ekseninde homojen bir ulus inşa etmenin önündeki engellerin kaldırılması olarak okunurken, çok partili döneme geçişle beraber, sorun ağırlıklı olarak yönetimde yaşanan aksaklıkların giderilmesi olarak kodlandı. 1990 sonrasında, gerek iç siyasette gerekse dünya siyasetinde vurgusu giderek artan sivilleşme ve sorunların siyasi çözümü eğilimine paralel bir biçimde, Kürt meselesi de bu bağlamda değerlendirilmeye başlandı.
Tek parti döneminde hazırlanan çalışmalarda sorun “iskân, asimilasyon ve inkâr” yaklaşımıyla değerlendirilirken, 1990’larda inkâr siyasetinin yerini “tanıma” ve “demokratik standartların yükseltilmesi” aldı.
Kürt Sorununda Toplumsallaşma Tehlikesi
Kitapta öne çıkan temel tezlerden bir diğerinde, Kürt sorununda 1990’lı yıllarda dile getirilen önerilerin %90’nın karşılanmasına rağmen, bu düzenlemelerin zamanında yapılmadığı için beklenen faydayı sağlamadığı belirtiliyor.
Yayman, devletin Kürt sorunu hakkında ne yapacağına karar verememesinin bir başka sorun oluşturduğunu ifade ederken, bölgede oluşturulan basınçla devletin bir karar anına zorlandığını belirtiyor. Kürt sorununun hızla bir Türk sorununa dönüşmesinin çözümü zorlaştırdığını belirten Yayman, sürecin yanlış yönetilmesi sonucunda devletin yarattığı bir sorun olmaktan çıkarak toplumsallaştığı tehlikesine dikkat çekiyor.
Çalışma Türkiye’nin sorun karşısında nerede hata yaptığının ve bundan sonra neler yapması gerektiğinin belgesi niteliğinde. Kitabın sonunda yer alan “Çözümün Neresindeyiz?” tablosu ve Raporlar Çizelgesi Türkiye’nin Kürt sorunu hafızasını fazla söze gerek bırakmadan ortaya koyuyor.
SAYILARLA KÜRT SORUNU HAFIZASI
Kitapta 1920–2010 yılları arasını irdeleyen Yayman, toplam 70 raporu, sorunu tarifi, çözüm önerileri ve aktörleri bağlamında ele alıyor. Raporların iki ana dönemde yoğunlaştığı görülüyor. Birincisi tek parti döneminde, ikincisi ise 90’lı yıllarda yapılan çalışmalardır.
· Rapor yazma geleneğiyle sorunun şiddeti arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Sorun yoğun biçimde gündeme geldiği dönemlerde daha çok rapor yazma ihtiyacı duyulmuş normal zamanlarda sorun yok sayılmıştır.
· Konuyla ilgili, devlet, siyasal partiler, sivil toplum örgütleri tarafından değişik zamanlarda yapılmış çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Bir anlamda bu konuda söylenmemiş bir söz, yazılmamış bir cümle kalmamıştır.
51 Yıllık Olağanüstü Hal!
· Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan 5 Genel Müfettişliğin 3’ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindedir. Bölgedeki olağanüstü uygulamalar bununla da sınırlı kalmamış 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulmuştur.
· Bölgede 1925 Şeyh Sait İsyanından sonra ilan edilen sıkıyönetim fiilen 1950’de kaldırılmıştır. Bölge 25 yıl boyunca örfi idare(sıkıyönetim) koşullarında tutulmuştur.
· Bunun yanında 1978’den 2002 yılına kadar bölge sıkıyönetim ve OHAL uygulamalarıyla yönetilmiştir. Başka bir ifadeyle bölge 51 yıldır olağan olmayan yönetim usulleriyle yönetilmiştir.
· 51 yıl Olağan üstü usullerle yönetilen bir bölgede sorun çıkmaması ilginç olacaktır.
Terörün Maliyeti: 120 Atatürk Barajı, 150 Boğaz Köprüsü…
· 1984 yılından bu yana terörle mücadeleye ayrılan kaynağın 300 milyar dolar olduğu öne sürülmektedir. Terörle mücadeleye ayrılan 300 milyar dolarla, 15 bin adet 24 derslikli okul, 900 adet 400 yataklı tam teşekküllü eğitim ve araştırma hastanesi, 150 adet boğaz köprüsü, 120 adet Atatürk barajı yapılabilirdi.
· Türkiye 120 adet Atatürk Barajını bölgeye yapmış olsaydı bugün zaten böyle bir sorunu olmayacaktı. Türkiye sorunla gerçek anlamda yüzleşmediği için geçici ve günübirlik tedbirlerle problemi çözmeye çalışmaktadır.
· Osmanlı’dan günümüze toplam 29 Kürt isyanı çıkmıştır. İsyanların en yoğun olduğu dönem 1925–1937 arasıdır. En uzun isyan 33 yıldır devam eden 29. isyandır.
· TBMM Göç Komisyon’un raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde güvenlik nedeniyle boşaltılan yerleşim birimi sayısı 3 bin 428’dir. Bu yerlerde yaşayan 2 milyona yakın yurttaşımız zorunlu göçe maruz kalmışlardır.
· Türkiye terörle mücadele amacıyla sınır ötesine bugüne kadar irili ufaklı toplam 25 sınır ötesi operasyon yapmıştır.
50 Bin Can Kaybı!
· Türkiye Cumhuriyeti Devleti PKK ile mücadelede Kurtuluş Savaşından daha büyük kayıplar verilmiştir. Genel Kurmay Başkanlığının verilerine göre Türkiye Kurtuluş Savaşında 10 bin 885 şehit verilirken PKK ile mücadelede 11 bin 735 şehit verilmiştir. Benzer bir durum Mete Tunçay’ın ifadesiyle Şeyh Sait isyanı için de geçerlidir.
· PKK ile mücadelede verilen kayıplar konusunda farklı istatistikler bulunmakla birlikte bütün bu rakamlar alt alta toplandığında Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan 50 bin insan hayatını kaybetmiştir.
· 1984 yılından bu yana 5 Cumhurbaşkanı, 8 Başbakan, 8 Genelkurmay Başkanı, 22 İç İşleri Bakanı görev yapmış, 15 hükümet değişmiş, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulup kapatılmış ancak sorun hep yerinde kalmıştır.
· Kürt sorunu hakkında en çok rapor hazırlayan partiler sosyal demokratlar olmuştur. Sosyal demokratların hazırladığı 11 raporda çok sayıda öneri yer alırken bu önerilerin çok az bir kısmı sosyal demokrat partiler tarafından hayata geçirilmiştir.
· Kürt sorunu hakkında ilk kapsamlı çalışmayı yapan parti kamuoyunda bilinenin aksine DSP’dir. DSP’nin Güneydoğu Raporu sorun hakkında yapılmış ilk çalışma özelliği taşımaktadır.
İlk Açılım DYP-SHP Hükümeti’nden…
· Kürt sorununda ilk ‘Açılım’ 1991 DYP-SHP koalisyonuyla olmuştur. Koalisyon protokolünde sorunun çözümüne dair çok sayıda öneri yer almasına rağmen süreç doğru yönetilemediği için ‘düşük yoğunluklu savaş’ konseptiyle son bulmuş ve ağır bedeller ödenmiştir.
· AK Parti, Demokratik Açılım süreciyle DYP-SHP Hükümetinden sonra II. Açılım sürecini başlatmıştır.
· 1990’larda dile getirilen önerilerden sadece anadilde eğitim ve af konusu çözülmemiştir. Son on yılda ve özellikle AK Parti iktidarı döneminde yapılan iyileştirmelerle Kürt sorunuyla ilgili taleplerin önemli bir kısmı karşılanmış ve Kürt sorunu, Kürtçe sorununa dönüşmüştür.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk’in Şiirlerindeki İstanbul


Mehmet NARLI
Balıkesir Üniversitesi
BAU-SBED, Aralik 2008
Divan, Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet şairleri ve şiirleri gibi Cumhuriyet
dönemi şairleri ve şiiri de, şehirlidir. Özellikle şiir ve İstanbul bağlamında söz
konusu edilen Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk, İstanbul’u, yapısal ve
kültürel değişime uğratan, modern yaşama biçimlerine göre yeniden
biçimlendirmeye çalışan “yenileşmenin” çocuklarıdırlar. Yahya Kemal’den İlhan
Berk’e kadar geçen sürede, şiirlerinde şehir mekânı olarak Anadolu’yu ve Anadolu
şehirlerini öne çıkaran şairler varsa da, bu yerler, şairleri etkileyen, biçimlendiren
yerler olarak görünmekten çok, milli ideolojinin duyarlık alanları olarak yansırlar.
Çalışma, konusu gereği, şehir olarak sadece, şairlerin düşüncelerini, davranışlarını,
karakterlerini ve bunlara bağlı olarak şiirsel muhayyilelerini etkileyen İstanbul’la
sınırlı kalacaktır.
1920’den 1950’lere kadar yazılan siirlerde, stanbul’a duyulan sevgi ve
baglılık; sehir yoluyla ulasılan düsünce, duyarlık ve inanç; sehrin farklı
mekânlarının gönderdigi tarihsel ve kültürel hafıza; günlük yasamalar içinde sehrin
mekânlarına yüklenen anlam ve islevler birbirinden oldukça farklıdır. Otuz yıllık
kısa bir zaman dilimi göz önüne alınırsa, poetik, tematik ve ideolojik açılardan
Türk siirinin en çesitli dönemi Cumhuriyet dönemidir. Dogal olarak bu çesitlilik,
mekân algısında sözü edilen faklılıkları beslemistir. Örnegin, kimi sairler,
stanbul’u, medeniyetin esyaya sinmis hali olarak görürken; kimi sairler, aynı sehri,
dogal ve sıradan yasamakların mekânı olarak görürler. Sehri, insanda güzellik ve
uyum düsüncesi uyandıran manzaralar olarak gösteren sairler oldugu gibi;
yoksulların ve varlıklıların uyumsuzluk içinde yasadıkları bir çatısma alanı olarak
gören sairler de vardır. Bazı siirlerde, sehir, insanı bireylestiren ve özgürlestiren yer
olarak görünürken; bazı siirlerde, insanî degerleri yiyip bitiren yok edici bir mekân
olarak görünür. Hatta kültürel arka planı aynı olan sairler bile, stanbul’u farklı
algılayıp anlamlandırabilmektedirler. Bu farklılıkları etkileyen baska bir öge de,
sairin modernizm karsısında aldıgı veya mecbur kaldıgı tutumdur. Bazı sairlere
göre, yeni olan her sey, hafızaya ve ruha yapılan bir saldırıdır. Bazılarına göre ise
her seyi, hiç durmadan yıkıp yeniden yapan modernizm, insan dogasının geregidir.
Kuskusuz bütün bu farklılıklar içinde, söz konusu edilen sairlerin siirlerinde ortak
mekânsal anlatımlar, simgeler ve imgeler tespit edilebilir ki çözümlemenin
ilerleyen kısımlarında bunlar görünebilecektir. Örnegin her üç sairde de stanbul,
yasama, düs görme, kaçma, katlanma, korkma, sıgınma, âsık olma, ayrılma,
hatırlama ve tasarlama gibi insanın her türlü halini ve hayalini içinde tutan bir
mekândır. Bu mekân, bazen Baudelaire’in Paris’i, Joyce’un Dublin’i, Kavafis’in
skenderiyesi gibi, geçmisi simdide yasatan, simdiyi düssel bir alana aktaran kutsal
bir enerjiye dönüsebilir; bazen de Ülgener’in dedigi gibi, bütün manevi degerleri
kütle ahlakı derekesine indiren (Ülgener 1981: 106) modern yıgısmalar olarak
görünebilir. Ama her halükarda, bir yazarın dedigi gibi, “kentin insan ruhundaki
izleri sanat eserlerinde gizlidir. Bir müzik parçasının ugultulu bölümlerinde, bir
romanın fligramlı sayfalarında gizlidir. Gerçekten o sayfaların arkasına yazarın
kent ısıgını tuttugumuzda; kentin, insan kılıgına bürünmüs fligramı da görünmüs
olur. nsanın ve yazarın içsel haritasının çizilisinde, üstünde yasadıgı cografyanın
sehrin payı çok büyüktür (Agaoglu 1997: 75). Berman’a göre, Baudelaire, sehrin
modernlesmesinin, hemsehrilerinin ruhlarının modernlesmesini nasıl esinledigini
ve zorladıgını göstermistir (Berman 2005: 202). Yahya Kemal’e göre Türk topragı
ve sehri, eski edebiyatta yoktur; yeni edebiyatta ise çok soluk bir durumdadır.
Hiçbir Türk sairi mesela stanbul’un Eyub’ünü Henri de Regnier’nin sonelerindeki
gibi teganni (Beyatlı 1988: 146) etmemistir.
Üç sairin siirleri üzerinden “siir- stanbul” çözümlemesine genel bir
etkilesime daha atıf yapmakta yarar var: Modern Batı sairleri ile sehirleri arasında
görülen mahkûmluk, isyan ve yalnızlık durumları, sehirli Cumhuriyet sairlerinin
siir-sehir iliskilerinde de görülür. “Mahkûmluk durumu”, ruh ve beden, kus ve
kafes alegorilerindekine benzer bir biçimde gösterir kendini. Sair, bütün
içtenligiyle, özgürlügüyle, duyarlıgıyla, kaba, yapay ve sınırlayıcı bir mekânda
yasamak zorundadır. Sehirden çıkmasına imkân yoktur; daha da önemlisi, onun
varlıgı, sehirle mümkündür. Onun düs kurmasını saglayan da ona kâbus gördüren
de sehirdir. Mahkûm oldugunu bildigi için, baska beldeler hayali kurar; hayal
kurdukça mahkûmiyetini duyar. Bir bakıma sair, bu karsıtlıkların enerjisine de
mahkûmdur. “ syan durumu”, mahkûmluk duygusundan dogar. Mekânın kendi
içine dogru kapandıgını, insanların, oradan oraya durmaksızın sürüklendigini,
sürekli gelisme ve ilerleme tutkusunun, din, toplum, birey ya da bütünüyle insanlık
degerlerini zayıflattıgını gören sair, gerçekçi ya da izlenimci bir tutumla, dogal ya
da hayalî olan “yitik cennet”ini aramaya baslar. Bu yitik cennet, modern öncesi
mekânlarda olabilecegi gibi, düslerde de olabilir. Fakat ilginç ve trajik olan,
mahkûm olan sair gibi isyan eden sairin de, sehrin ortasında kalmasıdır. Bütün
modern sairlerde oldugu gibi, Cumhuriyet dönemi sairleri de kendilerini sehirlerde
“yalnız” hissederler. Modern sehir kuskusuz “birey”i olusturmus; birey ise görece
bir özgürlükle, herkesin arasında ve her mekânın içinde olabilme hakkını
kazanmıstır. Modern sehir, yalıtılmıs bireylerin toplamıdır bir bakıma. Bu yüzden
birey, dısarıya açılan mekânlar yerine, kendisini çevreleyen mekânlara sıgınır. ç
mekânlar, hiçbir zaman, birey kadar, insanın sıgınagı olmamıstır. Valery, “Büyük
kent merkezlerinin sakini, yeniden vahsilik, baska deyisle tek basınalık konumuna
düser” (Benjamin 2002: 223) derken bunu vurgulamıstır.
1. YAHYA KEMAL’ N STANBUL’U
Kuskusuz yeni Türk siirinde stanbul’u, bütün bir medeniyetin esyaya sinmis
hali olarak gören; bu yüzden onun her yapısını, her semtini, her manzarasını seven
en önemli sair Yahya Kemal Beyatlı’dır. Hem deneme ve hatıralarının hem de
siirlerinin en genis, en canlı damarı, stanbul’un aktıgı damardır. Adile Ayda
Yahya Kemal’in stanbul’a kalbiyle âsık olmadan önce, beyniyle âsık oldugunu
söyler. Ona göre sair, Paris’ten ikinci dönüsünden sonra köksüzlük ve öksüzlük
duygusundan kurtulur ve Bizans’ı stanbul yapan tarihî mucizeyi severek anlamaya
çalısır. Ögrencileriyle yaptıgı bütün stanbul gezilerinde, bütün semtlere sinen bu
mucizeyi arar (Ayda 1988: 48). Buldugu ilk sey, Michelet’in “Fransa’nın topragı,
on asırda Fransız milletini yarattı” seklindeki sözünün anlamıdır. Bizans’ı Türk
stanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif
ruhun eseridir. stanbul’un her tasına, her eserine, her kösesine ve her semtine
sinmis bu ruh ve irade, kesfedilmeyi beklemektedir.
2. ORHAN VELİ’NİN İSTANBUL’U 
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet merkezinde toplanan yeni şiirin
“garip şairleri” için İstanbul, en genel anlamıyla “küçük adam”ın yaşadığı yerdir.
Ahmet Oktay, 1940’ların küçük adamının, küçük üreticiler, marjinaller arasında bir
şair-avare olarak dolaştığını; 1950’lerin küçük adamının ise büyük şehirde,
metropolün cangılında, insanlıktan umudunu kesme noktasına gelen bir melankolik
gibi göründüğünü; yalnız, küskün ve umarsız olarak dolaştığını söyler (Oktay
1993: 124). Sait Faik’ten yapılacak bir alıntı, günlük ilişkiler içinde mutluluğu ve
hazzı bulmaya çalışan “şair-avare”yi ve umarsız kişiyi gösterecektir. Şöyle der Sait
Faik: “Dostlarımı, sevdiklerimi çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Her
umumi, herkese açık yol, ahçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. Köylülerle beraber
demir parmaklıklarına asılıp belediye gazinosunda saz dinledim. Açık yerlerde
oynanan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik. Mahalle
kahvesinde yirmi lira maaşlı müvezziler, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun
kahvecilerle altı kol iskanbil oynadım” (Abasıyanık 1950: 43). Orhan Veli’nin
şiirleri, hem mekânsal hem de tematik bağlamda Sait Faik’in öykülerinin
simetrisidirler. İstanbul’u kutsallığından ve romantik düşselliğinden uzaklaştırıp,
yaşanılan günlük hayatın mekânı haline getiren, özellikle öyküde Sait Faik, şiirde
Orhan Veli’dir.
3. ILHAN BERK’ N STANBUL’U
lhan Berk, özellikle 1947’de yayımladıgı stanbul adlı kitabıyla, modern
sehrin insanî ve kültürel topografyasını göstermeye yönelir. Kaplan’a göre Berk’in
stanbul’u bir kâbusu andırır. Her seyin karmakarısık oldugu, birbirine girdigi
stanbul’un bıraktıgı intiba, bastanbasa bir abeslikten ibarettir. Berk, stanbul’un
geçmisini ve bugününü kötü ve çirkin olarak göstermistir (Kaplan 1973: 176).
Ahmet Oktay da, stanbul kitabı için, “kentin dogal ve insansal cografyasını
betimleyebildigi söylenebilir” dedikten sonra; Berk’in, stanbul’un geçmisini
‘talan’ olarak; bugününü ise “dev ayaklı çamur olan sermaye”nin baskısı altında
katılasan, pislesen bir sehir olarak gördügünü söyler (Oktay 2002: 195). Hem
kötümser ruh haliyle hem de geçmise bakıs açısıyla Tevfik Fikret’in Sis siirini
hatırlatan stanbul siirinde, eski stanbul, talandır; çünkü kralların, padisahların,
despot iktidarların mülküdür. Bugünün stanbul’u pistir, vahsidir; çünkü insanı
yozlastıran kapitalizmin sehridir. Sermaye denilen dev ayaklı çamur, stanbul’u
bastanbasa kirletmis, yozlastırmıs; sehri, düs kıran bir mekâna dönüstürmüstür. Bu
algının, sehri, sınıfsal çatısmanın ve proleterlesme sürecinin modern mekânı olarak
Nazım Hikmet’in sosyalist bakıs açısıyla ilgisi açıktır. Berk, sehirlerin yapısını,
insanların iliskilerini tarihsel materyalist açıdan, sınıfsal bilinç açısından görmeyi,
stanbul ve Zonguldak’tan ögrendigini söyleyerek (Berk 1992: 77), bilinçlenme
sürecini kendi deneyimlerine baglamak istese de, asıl kaynak Nazım’dır. Siirindeki
biçimsel özellikler bakımından, sosyalist gerçekçi siirden ayrılan lhan Berk
“Nazım’ın siiriyle bir akrabalıgım olduysa, dünya görüsü akrabalıgıdır bu. Yeni siir
kavramını Witman’la Apollinaire’e borçluyum” (Berk 1992a) derken bu gerçegi
vurgular.
Yahya Kemal’e göre Bizans’ı Türk Istanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan
Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattıgı kolektif ruhun eseridir. Bu yüzden stanbul,
Müslüman Türk medeniyetinin bütün asabiyetini, idrakini, sanatını ve zevkini
hafızasında saklayan bir sehirdir. Orhan Veli’nin stanbul’u, içindeki her türlü
çatısmaya ragmen büyük bir ritme ve enerjiye sahip olan bir yasama merkezidir.
lhan Berk’in stanbul’u ise, çok kültürlü, çok inançlı tarihsel bir süreçten geçerek
modernlesmeye ugrayan vazgeçilmez bir kaostur.
Calismanin tamami icin tiklayiniz.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı