29 Aralık 2010 Çarşamba

19.Yüzyıl Osmanlısında Felsefi Tercüme Faaliyetleri

Dr. Mustafa ÜLGER


Özet: 19. yüzyılda Osmanlı devlet adamlarının Batı’nın ilim ve fennini memlekette yayma çabası bir kısım aydınların Batı’nın fikrî eserlerine de ilgi duymasına yol açmıştır. Bu aydınlar, 19. yüzyılın ikinci yarısının hemen başından itibaren Batılı filozofların eserlerini Türkçe’ye tercüme etmeye başlamışlardır. Bu dönemde tercüme edilen eserlerin büyük kısmı Aydınlanma Devri filozoflarına ait eserlerden oluşurken, tercümelerin tamamına yakını Fransızca’dan yapılmıştır. Batı’dan felsefî tercümelerin başladığı dönemde Doğu’dan tercümelerde de önemli bir artış meydana gelmiştir. İbn Sina ve Gazali başta olmak üzere İslam filozoflarının eserleri Arapça’dan Türkçe’ye tercüme edilmiştir. 19. yüzyılda gerek Batı’dan, gerekse Doğu’dan yapılan tercümeler bir sistem dahilinde yapılmamış, her mütercim ilgi duyduğu eseri tercüme etmeye çalışmıştır.

Giriş

Millet ve medeniyetler, çeşitli vasıtalarla birbirlerinin ilmî ve fikrî birikimlerinden istifade etmişlerdir. Bu vasıtaların en önemlilerinden biri tercüme olmuştur . Müslümanlar, daha Hz. Ömer devrinde Farsça’dan Arapça’ya eserler tercüme etmeye başlamışlardır. Bu tercüme faaliyeti, 8. yüzyılın başlarından itibaren özellikle Süryanice, Grekçe ve Hindçe’den tercümeleri de içine almış ve gelişerek devam etmiştir. Arapça’ya yapılan tercümelerin Müslümanların ilmî ve fikrî sahada kaydettikleri gelişmelerde önemli katkısı olmuştur.

Müslümanların tercümelerden de istifade ile meydana getirdikleri ilim ve düşünce eserlerini Avrupalılar, 11. yüzyılda Latince başta olmak üzere Batı dillerine tercüme etmeye başlamışlardır. Batılıların bu tercüme faaliyeti, 13. yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir. Batı dünyası, tercüme sebebiyle hem İslam düşüncesini, hem de Antik düşünce mirasını tanıma imkanını elde etmiştir. Bunun neticesinde Batı, tarihinin dönüm noktalarından biri olan Rönesans’ı gerçekleştirmiştir.

Türkler, gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı devrinde, medrese eğitim dili Arapça olduğu için, İslam dünyasından fazla tercümeye ihtiyaç duymamışlardır. Bununla birlikte, özellikle Osmanlı’nın ilk dönemlerinde itibaren Farsça ve Arapça’dan çeşitli sahalarda eserler tercüme edilmekten de geri durulmamıştır.

Osmanlılar, devlet olarak tarih sahnesine çıktıkları ilk yüz yılda Batı ilmi henüz oluşum aşamasında olduğu için, daha çok İslam dünyasının ilmî ve fikrî birikiminden istifade etmişlerdir. 15. yüzyıldan itibaren ise Batı’da meydana gelen ilmî ve teknik gelişmeleri, ihtiyaç ölçüsünde ve seçici bir tavırla takip etmeye çalışmışlardır.

Osmanlılar, Batı’nın ilim ve tekniğini takip işini, tacirler, seyyahlar, İslamiyet’i kabul eden Avrupalılar, esirler, denizciler, diplomatlar ve mülteciler gibi çeşitli vasıtaların yanında tercüme yoluyla yapmışlardır.

Tanzimat’tan sonra Batı’da gelişen ilim ve fenni Osmanlı vatandaşları arasında yayma çabası, devlet adamlarının temel hedeflerinden biri olmuştur. Bu hedef doğrultusunda, ileride açılması düşünülen Dâr’ül-Fünûn’a telif ve tercüme yoluyla ders kitabı hazırlamak gayesiyle 1851’de Encümen-i Daniş kurulmuştur. Encümen-i Daniş’in kapanmasından sonra 1865’de Tercüme Cemiyeti, 1879’da Telif ve Tercüme Dairesi ve 1881’de Encümen-i Teftiş ve Muayene Heyeti kurulmuştur . Ancak, çeşitli sebeplerle birinin kapanmasının ardından diğeri kurulan bu cemiyetlerden fazla bir verim alınamamıştır.

Bu dönemde tercümenin asıl tesiri, şahısların yaptıkları tercümeler vasıtasıyla olmuştur. Çünkü devletin Batı’nın ilim ve fenninden istifade çabası, çok geçmeden bir kısım şahısların Batı’nın edebî ve felsefî eserlerine de ilgi duymasına yol açmıştır. Bu şahısların Batılı yazarların eserlerini Türkçe’ye tercüme etmeleri, Batı düşüncesinin Osmanlı vatandaşları arasında yayılmasında önemli vasıtalardan biri olmuştur. Batı’dan tercümelerin arttığı dönemde Doğu’dan tercümelerde de bir artış meydana gelmiştir. 19. yüzyıla kadar İslam dünyasından pek fazla felsefî eser tercüme edilmemişken, bu dönemde Farsça ve özellikle de Arapça’dan yapılan felsefî tercümelerde önemli bir artış olmuştur.

1. Batı Dünyasından Tercümeler

Mevcut bilgilere göre, Batı’dan Türkçe’ye ilk felsefî eser tercüme eden şahıs, Cricor Chumarian adlı bir Ermeni’dir. Chumarian, Grek felsefetarihine dair bir eseri Fransızca’dan tercüme ederek Frasızca metniyle beraber Evvel Zamanda Âzamü’ş-Şân olan Filozofların İmar Etmiş Oldukları Ömürlerinin İcmâldir adıyla 1854 yılında İzmir’de bastırmıştır.

Batılı filozoflardan tercüme yaptığı bilinen ilk Türk ise Münif Paşa’dır. Paşa, Voltaire, Fenelon ve Fontenelle’den tercüme ettiği diyalogları, Muhâverât-ı Hikemiyye adı altında toplayarak 1859’da yayınlamıştır. Yine Voltaire, Boussuet, Gretry’den yaptığı çevirileri Ruzname-i Ceride-i Havadis ve Mecmua-i Fünun’da neşretmiştir.

Bunlardan başka, İlm-i Belâgat adlı telif eserinde Sokrates, Aristoteles, Ciçero, Voltaire, Fenelon, Montesquieu, Rousseau, Racine, Volney, Buffon, Fontenelle, Boussuet gibi Grek ve Batılı filozof ve edebiyatçılardan çok miktarda iktibaslar yaptığı gibi, Rousseau’nun "Julie ou la Nouvelle Heloise" adlı eserinden birinci mektubu tercüme etmiştir. Bu tercüme, Mustafa Reşit tarafından 1886’da Müntehabat-ı Cedide adıyla yayınlanan antolojide yer almıştır.

Münif Paşa, Rousseaeu’nun Emile adlı eserini de tercüme etmeye başlamış, ancak tamamlayamamıştır. Çamiç Ohannes Efendi, İtalyan Pasquele Gallupi’nin Mantık’a dair eserini Fransızca’dan tercüme ederek Miftahü’l-Fünûn adı ile 1860’da bastırmıştır. Yusuf Kamil Paşa, Fenelon’un Telemaque adlı eserini 1859’da tercüme etmiş, yazma nüshası birkaç yıl elden ele dolaşarak okunduktan sonra 1862’de Terceme-i Telemak adı ile yayınlamıştır. Zamanın münevverlerince çok tutulan eserin, altı ay sonra ikinci, 1881’de de üçüncü baskısı yapılmıştır.

Ahmet Vefik Paşa, Voltaire’in Micromegas adlı eserini Hikâye-i Hikemiyye-i Mikromega adı ile tercüme ederek önce Diyojen’de tefrika halinde, sonra da kitap olarak 1871’de yayınlamıştır Aynı eseri bir yıl sonra Direktör Ali Bey, Güllü Agop Tiyatrosu için piyes halinde tercüme etmiştir.

Mikromega, 1869’da da Ermeni harfleri ile Türkçe olarak Hikâye-i Filozofiyye adı ile yayınlanmışsa da müterciminin kim olduğu bilinmemektedir. Ahmet Vefik Paşa, daha önce Yusuf Kamil Paşa’nın tercüme ettiği Fenelon’un Telemaque adlı eserini 1880’de sade bir dille tercüme ederek, önce Hüdavendigâr gazetesinde tefrika şeklinde, sonra da aynı yıl kitap halinde yayınlamıştır.

Ethem Pertev Paşa, 1865 ve 1866’da kaleme alarak aynı yıl içinde Mecmua-i Fünûn’da yayınladığı, Bakâ-yi Şahsî ve Nev’îye Hizmet Azâm-ı Vazâif-i İnsaniyet Olduğuna Dâir Makale adlı makalesinin içine Rousseau ve Lord Edvard’ın intihar hakkındaki iki uzun mektubunu tercüme ederek koymuştur.

Paşa’nın yine Rousseau’dan nazım olarak çevirdiği Bekâ-yı Hayat adlı tercümesi 1872’de Cüzdan Mecmuası’nda yayınlanmıştır. Ayrıca Voltaire’in de bir münacaatını tercüme etmiştir.

Namık Kemal, Montesquieu’nun Dissertation sur la des Romains adlı eserini Roma’nın Esbab-ı İkbal ve Zevali adı ile tercüme ederek, bir kısmını Mirat Mecmuası’nda yayınlamış, ancak tamamını bastıramamıştır. Yine Montesquieu’nun De I’Esprit des Lois adlı eserini Ruh’üş-Şerâyî adı ile tercüme etmiş, fakat bunu da bastıramamıştır.

Rousseau’nun Fransız İhtilali’ne çok büyük tesir yapmış olan "Le Contrat Social" adlı eserini Şerâit-i İctimâiye, Condorcet’nin Progres des L’esprit Humain’ini Tarih-i Terakkiyât-ı Efkâr-ı Beşer adı ile tercüme etmiştir. Ayrıca tercümeleri arasında Volney’in Les Ruines(Harabeler)adlı eserinin de bulunduğu zikredilmektedir. Ancak bu tercümeler, çok az kısmı hariç mevcut değildir. Ebuzziya Tevfik, Namık Kemal’in birçok tercümesinin bulunduğunu ancak bunların büyük bir kısmının kaybolduğunu kaydetmektedir.

Ziya Paşa, Rousseau’nun Emile ve Confessions (İtiraflar) adlı eserlerini tercüme etmişse de bunları yayınlayamamış, Emile’e yazdığı girişi, daha sonra Ebuzziya Tevfik Numune-i Edebiyat-ı Osmaniye’de neşretmiştir.

İlk Çağ filozoflarına da ilgi duyduğu anlaşılan Ziya Paşa, Plutarkhos’un hayvan eti yemenin aleyhindeki yazısını Fransızca’dan tercüme ederek bir reddiye ile beraber yayınlamıştır. Ayrıca Ziya Paşa’nın tercümeleri arasında Fenelon’un Telemaque adlı eserinin de bulunduğu zikredilmektedir.

Yanyalı K. Şükrü, Fenelon’dan tercüme ettiği eseri, Meşâhir-i Kudemâ-yı Felâsifenin Mücmelen Terceme-i Halleri adı ile 1876’da neşretmiştir.

Kemal Paşazade Sait Bey, Rousseau’nun Dijon Akademisi’nin yaptığı ankette birinciliği alan, ilim ve fen gelişmesinin ahlakın tasfiyesine hizmet edip etmediğine dair mülakatını tercüme ederek, 1883’de Fezâil-i Ahlâkiye ve Kemâlât-ı İlmiyye adı ile yayınlamıştır.

İbrahim Ethem b. Mesud, Descartes’in Discours de la Methode adlı eserini, Hüsn-i İdâre-i Akıl ve Ulûmda Taharrî-i Hakîkate Dâir Usûl Hakkında Nutuk adı ile tercüme ederek 1895 yılında bastırmıştır.

2. Doğu Dünyasından Tercümeler

Osmanlı devri Türk düşüncesi üzerinde en büyük tesiri yapan İslam mütefekkirlerinden birinin Gazalî olduğu muhakkaktır. Tanzimat sonrası, İslam dünyasından tercümelerin artmasıyla da en çok eseri tercüme edilen İslam âlimi Gazalî olmuştur. Gazalî’nin İhyâu Ulûmi’d-Din, Kimya-yı Saâdet, el-Munkız mine’d-Dalâl, Nasîhat’ül-Mülûk ve Eyyühe’l-Veled adlı eserleri birçok defa tercüme edilerek basılmıştır. Ayrıca Gelenbevîzade Ahmet Tevfik Efendi’nin tercümeye başladığı Tehâfütü’l-Felâsife adlı eserini, Hasbi Süleyman Efendi Terceme-i Tehafütü’l-Felâsife adı ile tamamlamış, ancak tercüme yazma olarak kalmıştır.

Akkirmanî Muhammed b. Mustafa el-Kefevî, Ebherî’nin Hidayetü’l-Hikme adlı eserine Kadımîr Hüseyin el-Meybûdî’nin Şerhu’l-Hidâyeti’l- Esiriyye adı ile yaptığı şerhi İklîlü’t-Terâcim adı ile Türkçe’ye tercüme etmiştir. Bu tercüme 1850’de Şerhu Hidâyeti’l-Hikme li Esîrüddîn el-Ebherî Tercümesi İklîlü’t-Terâcim adı ile basılmıştır.

...
Calismanin devami

24 Aralık 2010 Cuma

Üsküdar'da Akşam Oluyor

Merdivenli bir sokak’tan iniyorum
gözlerinin gizlendiği sahile.
Bu yaka’dan karşıya bakınca
bin yıllık aşkların güneşi ay’ın ellerinden tutuyor.
Bir yanım da Usta Sinan,
diğer yanımda güzellik kraliçesi mihr-ü mah duruyor.
Telaşlı insan kalabalığına
kesif balık kokuları çarpıyor.
Ölümü dirimden ayıramayan bir kızıllıkla
Üsküdar da akşam oluyor.
Sahile ulaşamadan daha
yolumu sokak çocukları kesiyor.
Senin payına bir mendil alıyorum,
onu da bir başkasına veriyorum.
Ağır bir Cuma’dan kalma,
Sözünü muhatap kıldığın kulaklarımı
her sese kapatıyorum.
Gözlerimden mor halkalı bir yorgunluk akıyor,
Çünkü
gittiğim her yere seni de götürüyorum.
Bir kaldırımdan diğer kaldırıma nefes darlığı ile geziniyo­rum.
Kirpiğimin ucundan şiirce bakışlar taşırıyor,
Hak etmediğim kutlu bir mesaja sinemi açıyorum.
Kişi sevdiği ile beraber olacaktır demiyor,
“Kişi sevdiği ile beraberdir” diyor.
Varsın mesafeler uzadıkça uzasın
Varsın iki yakası bir araya gelmesin İstanbul’un
Hatta zaman katili ilan edilsin aşkların
Nasıl olsa başkaca her söze sağır kulaklarım.
Az ötede bakışlarına çarpıyor,
Selamını vapurları kovalayan martılardan alıyorum.
Kays’a o eğik başlı selamı vereli beri ben böyleyim
Hiçbir kelimeye güvenim yok sana söylemeye
Korkuyor musun diyeceksin?
Güzelliğini benzetmeye yetmez kaygısıdır içimi saran
Dedim ya ben böyleyim,
suskunluktur yakışan
Hem ben ki;
İki nefes arası kendi nöbetinde bir adam
Kalıcı değilim bilirsin,
biraz da acelem var
Yetişmeliyim Eminönü vapuru şuradan kalkıyor
Bir yanımdan Usta Sinan,
diğer yanımdan Mihr-ü Mah bakıyor,
Bu sahiller baştan ayağa
Suretin gibi sen kokuyor
Sana benzeyip kutlu bir mesajla yola koyuluyorum
Ve bir bir renkler de soluyor
Ölümü dirimden ayıramayan bir kızıllıkla
Üsküdar da akşam oluyor.


Kitap Hakkinda Tanitim Yazisi:

Radyo 7’nin beğeni ile takip edilen şiir üsluplu programcısı Barış Cem KAYA, “En Güzel’e ithafen bir suskunluk dene(n)mesi” diye tanımladığı şiir – deneme kitabını Akis Yayınlarından çıkardı.

Program ve gösterilerinde “an’ın içinde kendinize zaman ayırın” sloganı ile toplumsal birlikteliğin kaliteli bireysel bilinçle oluşacağına dikkat çeken programcı, güzel bir toplumun güzelleşmesinin ancak “En Güzel” ile olmakla mümkün olacağına inanıyor. Cümle güzelliklerin güzelliklerini en güzel’den ödünç aldığı bir yaşam serüveninde gözüne takılan güzelleri şiirce yaklaşımı ile kaleme alan Barış Cem KAYA bu güzelliğin ürününe “Üsküdar’da Akşam Oluyor” adını verdi.

Akis yayınlarından çıkan kitap aynı zamanda inetraktif platformda da www.uskudardaaksam.com adresi ile okurları ile buluşuyor. 136 sayfadan oluşan kitabında 33 başlık altında şiir - deneme bulunuyor. Üsküdar’da Akşam Oluyor, Kirpiğin Kaşına Değdiği Zaman, Aşk Suscağım 1-2-3-4-5, Öyle(ise) Git dikkat çeken birkaç şiiri.

Kitap 12 Aralık’tan itibaren www.kitaplife.com , www.uskudardaaksam.com ve kitapçılarda satışa sunuldu.


13 Aralık 2010 Pazartesi

Batı'nın Mevlana Görüşü

Prof. Dr. ANNEMARİE SCHİMMEL
Konya, 1954


Bu yazı 14.XI. 1954'de Fakültemizin Mevlana gününde, 16 ve 17.XII. 1954'de de Konya'da yapılan Mevlana ihtifalinde verilmiş olan konferansın metnidir.


İnsanın hayatında unutulmaz, bütün hayatıni değiştiren anlar vardir. O anlarda, insan, uluhiyetin yakınlığını duyar, semavi bir vecd içinde titriyerek garkolur. Böyle bir anı ben, Almanya'da çok genç bir talebe iken profesörümün ağzından ilk defa Mesnevi"nin ilk satırlarını dinlediğim zaman yaşamıştım. Bu andan itibaren, çoktan takdir ettiğim Mevlana'nın eserinden hiç ayrılmadım; harbin en feci yangın ve ateş fırtı nalarında şiirleri bana ilahi aşkın alevlerinden bahsettiler; harpten sonra çektiğimiz tahammülfersa ızdıraplarda yine Mevlana'nın sözleri, insanın yalnız ızdırap vasıtasiyle olgunlaşacağını, -cevherin yalnız elim bir traştan sonra parlıyacağını öğrettiler; saadet saatlarında, bütün tabiatın, aşk rüzgarının estiği zaman kozmik bir ahenkte ezeli ve ebedi ilahi varlık çevrinde dönerek sema'da bulunduğunu anlatan şiirin beyitleri zevkle okudum.

Ve gittiğim her yerde Mevlana'yı seven, ona hayran olan insanlara raslamak bana nasip oldu. Çünkü büyük mistik şair, garbi Avrupa'da 150 seneden beri tanınmakta idi. Hafızı Şirazı ve Ömer Hayyam kadar geniş bir şöhret kazanmamakla beraber ona karşı gösterilen saygı ve sevgi daha derindir. Hafızı Şirazi, Avrupa'da bilhassa Goethe'nin West-Östlicher Divan adlı, Hafızın ruhuna ithaf edilen büyük lirik eseri sayesinde yakın şarkın en meşhur şairi sayılmaktadır. Mevlana'ya gelince, Goethe'nin onu çok az tanıyıp zaten her nevi mistikliğe büyük bir alaka göstermediği için zikri geçen eserde yalnız birkaç satırla- -bizce pek anlayışlı bir şekilde değil- zikredilmiştir. Bununla beraber, Mevlana'yı kendi piri seçen büyük Pakistanlı şair Muhammed İkbal, Peyam-imaşrık adlı eserinde Goethe ile Mevlana arasındaki semavi konuşmada ikisinin en derin fikirlerinin aynı: yani sonsuz, hayat veren aşk olduğunu gayet şairane bir şekilde belirtmiştir. 


Hafızın, Sadi'nin şiirlerinden bir kaç parça XVII. ve XVIII. asırda Avrupa'ya gelmişti; Mevlana'nın şiiri ise, 1818 senesinde çıkan Geschichte der schönen Redekünste Persiens, meşhur tarihçi Hammer'in, farsça edebiyatına dair kıymetli malfımatla dolu eserinde ilk defa büyük miktarda tercüme edilmiştir. Hammer'in doğru ama pek tatsız tercümelerinden aslın güzelliğini bulmak hemen imkansız görünmektedir- mamafih, Goethe'nin aynı Hammer'in Hafız'dan yaptığı ahenksiz tercümelerinden İranli şairin dehasını anladığı gibi, genç bir Alman müsteşriki, Friedrich Rückert,- birdenbire bütün bu kaba kisvelerin altında Mevlana'nın ışığını görmüştür. O, 1822 senesinde küçük bir kitap halinde Mevlana Celalettin mahlaslı 60 kadar şiir yaymıştırki, farsça aslından değil, Hammer'in tercümesinden ilham almışlardır. Celalettin, gazellerini Şemsi Tebrizi'ye ithaf ettiği gibi Rückert, bu şiirlerini "şarkta doğan mistik güneş Mevlana'ya" fakirane bir armağan olarak takdim etmiştir. O, şarklı şairin garplı bir aynası olduğu için, tipik şarklı şiir şeklini de aksettirmiştir:

Alman edebiyatında ilk defa olarak bu Mevlana şiirlerinde gazel şeklini kullanmıştır. Genç müsteşrik şair bazan Mevlana'nın yalnız bir beytini alıp ona binaen uzun bir şiir yazmış ise de, bu taze şiirlerinde bile Rumi'nin kokusunu muhafaza etmeğe muvaffak olmuştur. Farsça bilmiyen bir Avrupalı Mevlana hakkında doğru bir fikir edinmek isterse, bu, ve yalnız bu tercümelerin bitmez güzelliğini görsün. Başka lirik eserlerine de arasıra Mevlana'nın muhtelif şiirlerinden parçaları koyan Rückert, Meylana gazellerinin sonunda ilahi aşka teveccüh edip ona soruyor: "Bana senden gelen bir yıldız gibi yeryüzünde peyda olan, nerededir? Bütün milletlerin bütün evliyalarından takdis ettiğim Mevlana Celalettin, nerededir?"

Rückert'in bu tercümesinden bu asrın ilk senelerinde bir ingilizce şairane tercümesi yapılmıştır. Halbuki o zamana kadar Mevlana 'ya ait birkaç kitap garpta çıkmıştı: Rückert'in ilk tecrübesinden ı 6 sene sonra (ı 838) Avusturyalı şarkiyatçı Rosenzweig-Schwannau tekrar Divan-i Kebir'den müntehab gazelleri neşretmiştir ki onlar -aslından almancaya çevrilmesine rağmen- Rückert'in eserinden daha fazla XIX. asrın edebi zevkine bağlı kalıp bize bugün biraz eskimiş gibi görünmektedir. Hemen aynı zamanda Almanya'da Mesnevi'nin ı ve 2. cildi G. Rosen tarafından şiir şeklinde iyice dilimize çevrilmiştir. Bütün Mesnevi'nin bir kısaltma tercümesi 20 sene sonra iyi de bir tefsir ile İngiltere'de Whinfield tarafından yayılmıştır. Bu muhtelif tercümelere dayanarak geçen asrın sonunda şam'a bir Dünya Edebiyatı Tarihini yazan bir alman bilgini, "Dünya, Mevlana kadar sevimli, daha fazla sevilesi bir mistiği görmemiştir" diye yazmıştır.

...

Tam Metin

1 Aralık 2010 Çarşamba

Bir Fransızın Gözüyle İstanbul ve Osmanlı İnsanı


http://www.topkapipalace.org
Kaynak: Osmanli Arastirmalari Sitesi


İstanbul şehri ve Osmanlı insanı hakkında şimdiye kadar çok şey söylendi ve çok şey yazıldı. Çünkü bu şehir Ortaçağda insanların yaşadığı en büyük ve en gösterişli yer olması yanında dünyanın yönetildiği bir merkez olma özelliğini de taşıyordu. Yığın yığın insan bu cazibe merkezine geliyor, çevreyi ve burada yaşıyanları gözlemliyordu.


Şehri süsleyen, hepsi birer sanat şaheseri yapılarla etrafa huzur ve sükun dağıtan insanlar tarihcilerin seyahat notlarına konu oluyordu. Objektif bir uslupla kaleme alınmış bu seyahatnamelerden yola çıkarak, asılsız iddialarla karalanan bir tarihin aslında ne kadar berrak olduğunu görmek hiç de zor değil. Osmanlı insanı ve İstanbulu sadece gözlemlerinden yola çıkarak objektif bir şekilde kaleme alan seyyahlardan biri de Fransız Edebiyatının en ünlü yazarlarından olan Gerard de Nervaldır.


19.yy da yaşamış olan bu edebiyatcı şiir, roman, piyes vb. dallarda verdiği ürünlerle 135 yıldır okunagelmektedir. Ama onu en popüler yapan şey gezi notlarıdır. Döneminin otoriteleri tarafından "Deha ve delilik sınırı üzerinde yaşayan sanatkar" olarak nitelendirilen yazar, kendi zamanında en çok seyahat eden kişiler arasında yeralmıştır. Hayran kaldığı şark topraklarındaki gözlemlerini detaylı bir şekilde kaleme alan yazar, Istanbul'a da birçok kez gelmiştir. Bu gezilerinde kaleme aldığı notlarıyla 19.yy İstanbul hayatı ve Osmanlı insanı hakkında bize güvenilir bilgiler sunmaktadır.

Osmanlı ülkesine ayak basan yazarı ilk şaşırtan konu, çok uluslu bir yapıya sahip olan bu devletin içinde barınan; farklı kültüre, millete ve dine sahip insanların kardeşce yaşamalarıdır. Bu duygularını da şu şekilde ifade etmiştir;

-
"İstanbul tuhaf bir şehir. Dört millet bir arada yaşıyor ve birbirlerinden nefret etmiyorlar. Türkler, Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar aynı topraklarda yaşayan insanlar olarak birbirlerine gösterdikleri tahammül ve müsamahayı bizde çeşitli vilayet veya partilere mensup insanlar arasında göremeyiz."

Yazılarında zaman zaman Avrupa ve Osmanlıyı kıyaslamayı da ihmal etmeyen yazar, devletin diğer milletlere gösterdiği derin goşgörüyü de sık sık vurgulamıştır. İşte İstanbul kahvehanelerinden bir manzara

-
"Galata sur kapısını geçtikten sonra bizimkilere benzer kahvehanelerle karşılaşıyoruz. Masaları Ermeni ve Rum gazeteleriyle dolu. İstanbul'da bu dillerde beş altı tane gazete çıkıyor. Mora dan gelen yunan gazeteleri de ayrı."

İstanbul'u dikkatli gözlemleyen hemen her kişiyi şaşırtan bazı detaylar vardır. İşte bu şaşırtıcı detaylardan biri olan Osmanlı mezarları ve mezartaşlarını bakalım yazarımız nasıl anlatıyor.

-
"Boğazda son derece güzel ve serin bir yerdeyiz. Buranın bir mezarlık olduğunu söylememe gerek yok sanırım. İstanbulun bütün güzel yerleri, gezilecek ve zevk alınacak sahaları mezarlıklardır. Bakıyorsunuz yüksek ağaçların arasında, şuradan buradan güneş ışınlarının sızıp renklendirdiği, sıra sıra beyaz hayaletler var. Bunlar bir insan yüksekliğinde, mermerden yapılmış mezartaşlarıdır. Başları sarıklı, üzerleri yazılı mezar taşlarıdır. Sarığın biçimi, ölünün hayattayken işgal ettiği mevkii , sosyal seviyesini veya mezarın eskiliğini belli ediyor. Bunların bazıları son modaya uygun. Bazı mezartaşlarının başları koparılmış. Bu koparılmış olanların çoğu yeniçeri mezarlarına ait. (2.Mahmud Döneminde hal edilmeleri üzerine) Kadınların mezarlarında da sütun taşlar var. Fakat bunlarda baş yerinde gül veya demet şeklinde bir süs bulunuyor. Kabartma veya oyma şeklinde çiçeklerle süslenmişler."

Osmanlı ülkesine gelen her gayrimüslimin görmeyi arzuladığı en önemli kişi hiç şüphesiz Osmanlı Padişahıdır. Bu emellerine ulaşmak için kimi zaman Cuma selamlıklarına, kimi zaman da At Meydanındaki etkinliklere katılırlar. Yazarımız da bir Cuma selamlığı öncesi tüm dikkatini toplayarak padişahı gözlemliyor. Şüphesiz zengin bir şatafat içinde bekliyor Osmanlı Padişahını; ama görülen o ki hiçte kafasında canlandırdığı gibi biriyle karşılaşmıyor.

-
"Limana doğru inerken mütevazi bir fayton içinde sultanın geçişini gördüm. İki tekerlekli arabaya iki at koşulmuştu. Sultanın üzerinde yakasına kadar düğmeli sade bir redingot vardı. Türkler Tanzimattan buyana redingot gimeye başlamışlardı. Sultanın kıyafetini öbürlerinden ayıran tek özellik, fesinin üzerindeki pırlantalı imparatorluk nişanıyıdı."

Bu merasim sonrası Pera ya (Beyoğlu) ilerleyen padişah ve maiyeti bir tekkeyi ziyaret ederler. Tekke çıkışında meydana gelen olay yazarımızı fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü Osmanlı yönetiminden bu dereceye varan bir din hoşgörüsü beklememektedir.

-
"Sultan Pera caddesine gelmişti. Burada bulunan bir tekkeye girdi. Meşhur mürted Kont Bonnevalin mezarı da buradadır.

(Humbaracı Ahmet Paşa) Biz tekkenin kapısında beklerken başlarında Rum rahiplerin bulunduğu bir cenaze alayı göründü. Alay şehrin dışına doğru ilerliyordu.. Padişahın muhafızları rahiplere yol değiştirmelerini, padişahın çıkmak üzere olduğunu ve bir cenaze ile karşılaşmasının hoş bir şey olmayacağını söylediler. Bir tereddüd anı oldu. Niyahet bizans- vari giyimi le başrahip muhafızların reisine hitap etti. Onunla konuştuktan sonra yollarına devam ettiler. Eğer o anda sultan dışarıya çıksaydı, cenaze alayı değil sultan bekleyecekti. İstanbul da bütün dinlere karşı büyük müsamaha vardır ve bu olayı buna misal olarak kaydediyorum."

Yazarımızı şaşırtan diğer bir konu ise kendi tabiriyle, "Avrupalı yazarların hayallerinde abarttıkca abarttıkları", padişahın evlilik yaşamı ve harem meselesidir. İstanbul da yakın çevresinin anlattıkları ve bizzat kendi gözlemledikleri ile meselenin hiçte duyduğu gibi olmadığını gören yazar bu meseleyi de şu şekilde kaleme almıştır.

-
"Sultan bütün imparatorluk içinde kanuni yoldan evlenme hakkından mahrum olan tek insandır. Çünkü bazı ailelerle bu şekilde bir bağ kurmasının bu ailelere büyük nüfuz kazandıracağından korkuyor, bunu istemiyorlar. Bir yabancı kadınla da evlenemiyorlar. Geçindirme imkanı olmak şartıyle her müslüman erkeği dört kadınla evlenme hakkına sahip olabildiği halde, padişah bu haklardan mahrumdur. Kadın sultanlar vardır ama bunlara meşru karısı denemez. Çünkü bunlar aslında birer esirdirler. İmparatorluk içindeki bütün Türk, Ermeni, Rum, Musevi ve Katolik kadınlar hür oldukları için hareme alınmazlar. Hareme alınan insanlar, İslam olmayan ve imparatorlukla resmi ilişkisi bulunmayan ülkelerden toplanırlar.

- Arkadaşım bana sarayda bulunan kadınların sayısını da söyledi. Bu sayı Avrupada zannedildiğinden çok farklı. Sultanın hareminde sadece otuz üç kadın var. Bunların da sadece 3 tanesi gözdesidir. Diğer kadınlar birer odalıktır, yani oda hizmetçisidir. Avrupalılar odalık sözünü yanlış anlıyorlar."

Herşeyin maddiyat olduğunu sanan ve herşeyde kendi menfaatlerini ön plana çıkaran bir anlayışın aksine, yardımlaşma ve kardeşliği topluma benimsetmiş bir toplulukla karşılaşmak Avrupa insanını herzaman heyecanlandırmıştır. Hele hele bu yardım etme ahlakının insanları aşıp hayvanları bile kapsaması, onların hemen hiç görmedikleri birşeydir. Böyle birkaç tabloyla karşılaştıktan sonra bakalım yazarımız neler hissetmiş.

-
"Geniş bir sahayı kaplayan Topcu Kışlasının etrafını alan bu korudan çıkınca kendimiBüyükdere yolunda buldum. Yemyeşil bir çayır kışlanın önüne kadar uzanıyor. Burada bir sahneye şahit oldum ki daha evvel gördüklermden pek ayrı bir şey değil. Çayırda birkaç yüz köpek birarada sabırsızca bekleşiyordu. Az sonra askerlerin koca kazanlar taşıdığını gördüm. Kazanı bir sırığa geçirmişler, sırığı omuzlarına almışlardı. Köpekler bunu görünce sevinç çığlığı atar gibi havlamaya başladılar. Kazanlar yere konur konmaz bulundukları yerden ileriye doğru fırladılar. Askerler ellerindeki sırıklarla onları gruplara ayırmaya çalışıyorlardı. Orada bulunan bir italyan bana "Köpekler için özel olarak yemek pişiriliyor, bu hayvanlar hiç te talihsiz değil." dedi. İstanbul da hayvanları koruma derneklerinin yanı sıra, cami ve çeşme yakınlarında sırf hayvanların faydalanması için havuzlar yapılmış.

- Bir kahvehaneye geliyoruz. Dondurma, limonata, moka herşey Fransız usulüde, tam Avrupai bir yer. Mahalli olan tek şey, insandan hiç kaçmayan üç dört leyleğin masaların aralarında dolaşıp durmalarıdır. Masanıza oturup kahvenizi söyler söylemez bu leylekler yanınıza sokulur ve birer soru işareti gibi orada dikilirler. Uzun boyunlarını ve gagalarını masanızın üzerine rahatça uzatarak şekerinizi alabilirler ama buna cesaret edemiyor ve sizin vermenizi bekliyorlar. Ve masa masa dolaşıp şeker ve bisküvi topluyorlar."

- "Tekke avlusuna girince birsürü köpek gördük. Hizmet işleriyle uğraşanlar bunlara yiyecek dağıtıyorlardı. Köpeklerin beslenebilmesi için eskiden beri bol miktarda bağış yapıyorlardı. Akasya ve çınar ağaçları ile gölgeli duvarları tahtadan yapılmış boyalı kuşluklarla doluydu. Kuşlar gelip yuva yapsın diye konulmuştu bu kafesler. Ve kuşlar bu yarıhazır yuvaları benimsiyor, sahipleniyor, hiç korkmadan , aç kalmak endişesi duymadan yaşayıp gidiyorlar."

Osmanlı insanının ruh haletini ve sanat anlayışını yansıtan son derece estetik cumbalı evler ve bunların süslü ayrıntıları her göreni cezbederken, son dönemlerde ortaya çıkan Avrupai özenti ve taklitcilik anlayışı ile bu kültürün terkedilmesi de başta batılılar olmak üzere birçok kişinin tepkisini çekmiştir.Yazarımızın da dikkatini çeken bu konu onun kaleminden şöyle anlatılmaktadır.

-
"Tanzimat Osmanlıya fes giydirmiş, onu yakasına kadar düğmeli bir regingot içine hapsetmişti. Evlerin süsünü de kaldırmıştı. Artık petek gibi işlenmiş tavanlar veya stalaktitler, oymalar, sedir ağacından işlemeli sandıklar yapılmıyordu. Bunların yerini dümdüz boyalı, silme kornişli duvarlar alıyordu. Oyma panolar içinde birkaç alelade resim, birkaç saksı, hepsi bukadar."


Uzun yıllar birçok topluluğu barış ve hoşgörü içinde yöneten bu devleti, yıpratma adına ortaya atılan iftiralardan biri de Osmanlı Devletinin sanata ve sanat eserlerine olan bakış açısıydı. Osmanlı Devletinin sanata hiçte olumlu bakmadığı ve sanat eserlerini de hoş görmediği şeklinde yanlış düşüncelerle başkente giden yabancılar, büyük meydanlarda tüm ihtişamıyla duran anıtları ve elinde kamışıyla değişik sanat dallarına imza atan sanatcıları görünce tüm duyduklarının yanlış olduğunu anlamakta gecikmediler. Onları en çok şaşırtan bir diğer konu da bu insanların önceki devletlere ve kültürlere ait eserleri koruma hassasiyetleriydi. İşte bir bayram sabahında At meydanında yazarın düşündükleri:

-
"Bayram sabahı güneş doğarken gemilerden ve bütün hisarlardan atılan toplar şehri inletti. Bin minareden yükselen ezan sesleri her tarafta yankılandı. Bu sefer merasim yeri At Meydanı idi. Burası Bizans İmparatorunun hatıraları ile meşhurdur ve meydanda onlardan kalan abideler vardır. Mısırdan getirilen taşın beyaz mermerden kaidesi heykel kabartmalarla doludur. O heykellerin orada durmaları, Türklerin, biz Avrupalıların zannettiği gibi heykel düşmanı olmadıklarını ispat ediyor."

Yabancıların yanlış bildiği bir başka konu da müslümanların dini inanışlarıdır. Kulaktan duyma karalamalarla, müslümanlar ve onların yaşantılarını çok yanlış bilen bu kişiler gibi yazarımızda karşılaştığı manzaralar karşısında ister istemez kendi toplumuyla Osmanlı tebasını kıyaslamak zorunda kalmış ve karşı karşıya kaldığı bu gerçeği itiraf etmekten çekinmemiştir.

-
"Müslümanları çapkınlıkla ve bazı adetlerini saçmalıkla suçlamak ve tarif etmek, bence hatadır. İnançları ve adetleri bizimkinden o kadar farklı ki hüküm verirken bu farkı gözetemiyoruz, nispeten daha bozuk ahlakımızla onlar hakkında hüküm veremeyiz. Bir müslümanla eşi arasındaki münasebeti, hatta namusluluğu hesaba katsaydık, bizim 18. yy yazarlarımızın yarattığı sefahat uydurmalarına inanmaz, doğruyu anlamış olurduk."

Osmanlı Devleti içinde farklı dinlere mensup insanlar birarada yaşamaktadır. Böyle bir manzara dünyanın başka hiç bir ülkesinde mevcut değildir. Ama yazar öyle bir manzarayla karşılaşmıştır ki bukadarının da olabileceğini kesinlikle düşünmemiştir. Pera da oturan yazar o bayram sabahında caddeye adım atar atmaz bakın neler görmüştür.

-
"Pera da oturan Avrupalıların çoğu bu bayram kalabalığına katıldı. Çünkü bayram günleri, diğer dinlerden olanlar da Müslümanların merasimlerine iştirak ederler, onlarda bayram yaparlar. İslami merasime kalben katılmayanlar için bile bu bir bayramdı."

Herkesin aklında yardımlaşmanın bir sınırı vardır. Fakat hemen her manzarası insanı şaşırtan bu tuhaf ülkede yardımlaşmanın boyutları da elbette akılları zorlayacak boyutlardadır. O bayram günü, bayram namazı sonrası, At Meydanında meydana gelecek olaylar merasimi izleyen yabancıların neredeyse küçük dillerini yutmalarına sebep olacaktır. Yazarımızdan dinleyelim.

-
"Kurban kesiminden sonra herkes yiyecek ve içeceklere yöneldi. Çörekler, şekerli kaymaklar, kızartmalar ve halkın en çok sevdiği kebaplar pek boldu. Bunlar halka ücretsiz dağıtılıyordu ve bunların parasını zengin kişiler ödüyorlardı. Ayrıca herkes istediği eve girer, sofraya oturur ikram görürdü. Fakir zengin bütün müslümanlar evlerine gelen insanların dini, ırkı ve sosyal durumları ne olursa olsun kendi varlık durumlarına göre ziyafet verirler, memnun etmeye çalışırlar."

Osmanlı Ülkesine gelerek burada yaşayan insanları ve onların davranışlarını gözlemleyen ve gördükleri karşısında hayran kalan her kişinin, böyle bir ahlaki yapının oluşmasına sebep olan dini yapıdan etkilenmemeleri mümkün değildir. İslam Dinini tüm saflığı ve temizliği ile yaşayan dervişler de yazarın dikkatinden kaçmamıştır. Şimdi seyahatnamenin bu konudaki yaklaşımına bakalım.

-
"İstanbul da dervişlerin ibadetleri ve ibadet şekli bana çok tesir etti. Onlar için Allah kelamı her dilde geçerlidir. Bu dervişler hiç kimseyi ney sesiyle kendileri gibi dönmeye mecbur etmiyorlar. Fakat bu usül onlar için Allaha şükretmenin, Onun büyüklüğünü ifade etmenin en ince ve en yüce şeklidir."

Görüldüğü üzere Fransız Edebiyatının güçlü kalemlerinden Gerard de Nerval, hiçbir etkide kalmadan, sadece kendi gözlemlerinden yola çıkarak bu seyahatnameyi en gerçekci şekilde kaleme almıştır.

- Devrinin otoriteleri tarafından " Bir yol açıcı, temiz, akıcı usluba bir örnek ve hayal gücünde gizli gerçekleri sezip görmekte eşsiz bir yazardır." Şeklinde tanımlanan gezgincimizin ilginç seyahat notları umarız ki kendi geçmişini bilmeyen ve acımasızca eleştirmekten de kaçınmayan bir kısım insanlarımıza ufuk olur ve onları geçmişlerini daha detaylı incelemeye sevkeder. Sözlerimizi yine yazarımızın bu eserini noktaladığı cümlelerle bitiriyoruz.

-
"Ben İstanbul'u tarif işine girişmiyorum. İstanbul un sarayları camileri hamamları kıyıları çok yazıldı. Çok anlatıldı. Ben sadece cadde ve meydanlarda gördüğüm şeyler hakkında bir fikir vermek istedim. Şu şehir eskiden beri Avrupa ile Asyayı birleştiren tılsımlı ve adeta kutsal bir mühürdür."


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...