28 Mart 2009 Cumartesi

"Aşk, bu dünyayı aşan bir duygudur."

.
SEVİNÇ ÖZARSLAN / ELİF ŞAFAK
.

Roman boyunca Mevlana'nın söylediği, "Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." sözü üzerinde düşünen ve okuru da düşünmeye yönelten Şafak hem romanını, hem de aşkın kendisini nasıl dönüştürdüğünü anlattı.

İnternette herkes Aşk romanınızın çıktığını birbirine haber veriyor. Beklenen şarkı gibi, beklenen bir roman mıydı?

İlla bir aşk romanı değil ama muhakkak bir roman beklentileri vardı. Çok e-mail alıyordum. Yolda görünce çevirip soruyorlardı. Çünkü Siyah Süt, tam bir roman değildi. Otobiyografik eserdi. Bence Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Bunların büyük bir bölümü de kadın. Aralarında aşk üzerine yazmamı isteyenler oluyordu. Ama aşkı sadece kadın-erkek ilişkisi olarak düşünmeyin. İlahi aşkın da içinde olduğu bir roman beklentisi vardı.

Genelde ülkemizde roman okurunun olmadığından şikayet edilir, siz tam tersini söylüyorsunuz?

Çünkü kişisel tecrübem o yönde değil. Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Öyle bir okur ki, onları aldatamazsınız, kandıramazsınız. Romanı çok seviyor, sahipleniyor, kendi hayatının içine çekiyor. İmza günlerinde hep dikkatimi çeken bir şeyle karşılaşıyorum. Bir romanı tek kişi okumuyor. Aile boyu roman zinciri kuruluyor. Kitabı okuyan annesine, kız kardeşine, yengesine veriyor. Bunlar istatistiklerin dikkate almadığı ayrıntılar.

'Aile boyu kitap okuma' durumu bize özgü bir şey mi?

Evet bu Türkiye'ye özgü bir şey. Batı'da bu kadar yok. Ülkemizde yazar olmanın zorlukları var ama her şeye rağmen romanın bizde daha çok itibar gördüğünü düşünüyorum. Amerika'da o kadar çeşit kitap çıkıyor ki, o çeşitlilik içinde bir eser çok çabuk buharlaşıyor. Kayboluyor. Türkiye'de yazı buharlaşmıyor. Bu ülkede edebiyatı besleyen çok önemli bir havza var. Bu çok güzel, fakat burada da romana aşırı anlamlar yüklüyor, bunun bir kurgu ve hayal ürünü olduğunu unutuyoruz galiba.

'Aşk'ı yazmak nasıl bir duyguydu?

Bu benim dokuzuncu romanım. Her biri özeldi ama bu romanımın yeri ayrı galiba. Yazarken o sürece kapılıp gidiyorum. Hesap yapmıyorum. 'Şimdi bu roman nereye gidecek. Okurlar ne düşünecek, eleştirmenler ne diyecek?' Bu tür kaygıların hepsini bir çekmeceye koyup kapatıyorum. Sadece hikayenin içine giriyorum. Yazdığım karakterlerle; Ella, Aziz, Şems ve Mevlana'yla yaşadım. Gönülden sevdiğim karakterleri anlattım.

Bu kitap aşkla yazıldı. İnşallah bu duygu okura da geçer. Çünkü aşkla okunması gereken bir roman.

Kitapta 'aşk'tan çok 'aşk şeriatı' üzerine yazdıklarınız etkileyici. "Kimsenin aşkın inceliklerine vakit bulamadığı bir dünyada aşk şeriatı daha büyük önem kazanmakta" diyorsunuz. Aşk şeriatı nedir?

Aşk şeriatı bana ait bir kavram değil. Mevlana'nın kullandığı bir kavram. Mesnevi'de Musa ile çobanın hikayesinden sonra diyor ki: 'Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." Bu ifade benim kafamı kurcaladı. Çünkü biz içinde yaşadığımız toplumda özellikle Türkiye'de aşkı cinsellikle, kuralsızlıkla, daha dünyevi algılıyoruz. Şeriatı ise hep kurallarla, yasaklarla, parmak kesmeyle, korkuyla anıyoruz. Bu iki kavram nasıl yan yana gelmiş? 800 sene önce bir alim böyle bir laf ediyor. Halbuki biz bugün insanları etiketliyor, öteliyor, Ötekileştiriyoruz. Bunu kimi zaman din adına, kimi zaman ideoloji adına yapıyoruz. Özü unutuyoruz. Biçime takılıyoruz. Bunları düşünmek benim için bir düşünce egzersiziydi.

Bu egzersiz sizi nasıl bir sonuca ulaştırdı?

Mevlana'nın anladığı anlamda "Aşk şeriatı"nda birlik var. Ayrımcılık yok. Ama birliğin olması için de insanın 'benlik zannı'nı aşabilmesi lazım. Kendini ayrı bir 'ben' zannetmeyi aşmak şart. Bu bir sanatçı için zor bir sınav. Biz sanatta egolar inşa ederiz. Tasavvufta da o egoları silmeyi öğreniyoruz. Dolayısıyla iki ayrı ses var. Benim içimde de iki ayrı ses var. Bunları düşünmeyi, okura da düşündürtmeyi seviyorum.

Romanda Şems'in 40 kuralı var. Hepsi birer ders gibi. Bu kurallar nasıl oluştu?

Bunlar tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani Şems'in kendi yazdığı kurallar değil. Sonuçta bu bir kurgu. Tabi ki ben tasavvuf okumalarımdan çok beslendim. Sadece Anadolu Sufizmini değil, Pakistan, Hindistan, Amerika ve Avrupa'da yaşayan Sufizmi de ilgiyle takip ediyorum. William Chittick'in Şems'in biyografisini de dikkatle okudum. Tabi ki tasavvufun bir manifestosu yok. Ama evrensel, ortak bir özü var.

40. kuralda; "Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur..." diyorsunuz. Romanda Ella ile Aziz'in aşkı ile Mevlana ve Şems'in birlikteliği aslında iki aşk arasındaki ayrıma işaret etmiyor mu?

Aynı şeyler değiller ama birbirlerinden kopuk da değiller. Ella gibi nice kadın var. Çocuklarını büyütmüş, yirmi senelik bir evlilikten sonra mutsuz, ruhen kendini sıkışmış hissediyor, arayış içinde. Amerika'da Mevlana'yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! Bunların sayıları giderek artıyor. Bütün dünyada ne kadar büyük bir Mevlana ilgisi olduğunun farkında değiliz bence. Mevlana geceleri düzenliyorlar. Şiir dinletisi programları yapılıyor. Mesnevi'den pasajlar okuyup tartışıyorlar. Dünyanın her yerinden insanı kendine çeken manyetik ve mistik bir çağrısı var Mevlana'nın.

Geç de olsa bu ilginin farkında vardık aslında. Semayı izlemeye gelenlerin çoğunun yabancılar olduğunu görüyoruz.

Tabi doğru. Sırf rüyasında Mevlana'yı görüp Konya'ya gelen insanlar var. Sihir gibi. Amerika'da en çok okunan şair Rumi. İslam dünyasının Shakespeare'i diye biliniyor. Romanda bunlara bakmak istedim. Boston'da yaşayan Yahudi Amerikalı bir ev kadını olan Ella için Mevlana ne ifade ediyor? Bir yandan da şu var: Ella hem dünyevi hem ruhani bir aşk yaşamak istiyor. Çünkü Aziz'i tanımadan seviyor, onun bedenine değil kelimelerine aşık oluyor. Bu benim için önemli bir bilmeceydi. Bir insanı tanımadan, kelimelerine aşık olup sevebilir misiniz? Özünü görebilir misiniz? Şems'in de Mevlana'ya ilk söylediği şeydir: 'Gör beni.' Kitap boyunca dünyevi aşkla ilahi aşk arasında geçişler var. Ayrımcılık yok. Çünkü aşk bu hayatın motoru. Var olma sebebimiz. Arayışımızın nedeni...

Aşk sizce bu dünyaya ait bir duygu mudur?

Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur. Sizi alıp sınırlarınızın ötesine geçirir. Kendinizi aşmaya yöneltir. Bence aşkın özünde dönüşüm vardır. 'Ben aşık oldum ama hâlâ aynı insanım' diyorsak, orada bir sorun var demektir. Aşk tam da benliği eritmektir. 'Ben' olmaktan çıkmaktır. Materyalist dünyanın çok ötesine geçiren bir gücü var aşkın.

Sizi nasıl dönüştürdü?

Beni bambaşka bir insan yaptı. Romanda diyorum ki her insan tamamlanmamış bir sanat eseridir. Beşeriyet denilen eser kusursuzluğu hedefler. İşte bu yolda bizi pişirecek olan şey aşktır bence. Beni de aldı, silkeledi, yeniden yoğurdu. Eskisine göre çok daha uyumlu, daha huzurlu bir insan yaptı.

Sabah ezanını aşka benzettiğiniz bir tanım var: 'Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı. Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi.' diyorsunuz. Seher vakti size ne hissettiriyor?

Sabah ezanının çok özel olduğunu düşünüyorum. Size de olmaz mı, duyduğunuz an içinize bir ürperti gelir. Ruhani bir şey... Bütün ezanlarda var diyeceksiniz belki ama sabah vaktinin ayrı bir tılsımı var... İnsanı tatlı uykusundan uyandıran bir güç var orada. Bir de açıkçası biz sabah ezanını layıkıyla duymuyoruz. Kulağımızla işitiyoruz ama yüreğinden duymak başka bir şey.

Dinlemek için gittiğiniz özel bir mekan var mı?

Bu öyle bir şey ki sizi her an yakalayabilir. Evinizde derin uykunuzdan uyandırabilir. Bir şehirde otelde kalıyorsunuzdur. Camı açarsınız, birdenbire o ses içeri dolar. Bunun özel bir mekanı yok.

Romanı okurken, 'İlahi aşk yaşamak isteyen ama nazlanan bir kadın'la karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz. Siz ne dersiniz?

Böyle düşünmemiştim ama düşüneceğim söylediğinizi. Bir yanda tabi ki O'ndan vazgeçemiyorsunuz, bir yanıyla bazen O'na nazlanıyoruz galiba. Hepimizin gelgitleri var. İnsan böyle bir mahluk zaten. Ama roman bittikten sonra yazara değil okura aittir.

Allah'a nasıl bir yakınlık duyuyorsunuz?

Türkiye'de inancı konuşmak kolay değil. Çünkü önyargılı bir toplumuz. Çok bağnaz olabiliyoruz. Bağnazlığı dar bakış açısı olarak kullanıyorum. Bağnazlık belli bir kesime has bir şey değil.

Solcusu da, sağcısı da, feministi de bağnaz olabiliyor. Bağnazlık kendi bakış açını, tek doğru bakış açısı zannetmek. Bu kadar önyargının ve yaftalamanın olduğu yerde samimiyetle inancı konuşmak kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim. Benim için O'nunla ilişki kurmak önemli bir mesele. Bunun bir arayış olduğunu düşünüyorum. Kimse 'ben inanıyorum' deyip son noktayı koyamaz. Hayat sürekli bir imtihanlar silsilesi. Kendimizi bazen çok şey biliyor zannediyoruz, sonra bir düşüyoruz hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz.

Hiç kimse için imanın ispatı yok.

Evet o ispatlanabilecek ya da 'buldum' deyip sırtını yaslayabileceğin bir şey değil. Benim için uzun bir yolculuk olduğunu söyleyebilirim. Bu yolculuğun inişleri, çıkışları var. Ama arayışın güzel olduğunu düşünüyorum. Benim için kıymetli bir mesele.

Romanda da çobanın Yaratanı'yla kurduğu ama Musa'nın anlayamadığı hatta çobanı yargıladığı bir iletişim biçimine rastlıyoruz. Siz nasıl bir dil geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz?

Aslında herkes kendi meşrebince konuşur. Güzel olan da bu gibi geliyor bana. Romandaki Musa ile çobanın hikayesi benim için önemliydi. Çoban Hak'la kendi bildiği dilden dua ediyor. Öyle şeyler söylüyor ki, "Allahım ben senin ayaklarını yıkarım, koyunlarımı senin için keserim. Pilavına katıp yersin." diyor. Musa bunları duyduğu zaman çok hiddetleniyor. Duasını bölüyor. 'Sen nasıl böyle konuşursun' diye kızıyor. Ama aynı gece Hak onu rüyasında ikaz ediyor. "Sen buluşturmaya mı, ayırmaya mı geldin. Bırak, nasıl içinden geliyorsa öyle dua etsin.

Biz dile değil, kelimelere değil, gönle bakarız." diyor. İnsanları yargılamadan, yaftalamadan, kendi durduğumuz yeri büyük zannetmeden, inancın özüne bakmak gerek. Bunu yapabilirsek daha evrensel, kucaklayıcı ve barışçıl bir yerde durabiliriz. Romanda Şems ne diyor? "İnancın büyük olsun, ama inancınla büyüklük taslama!"

Mevlana'nın eşi Kerra'nın bir iç konuşması var: "Müslümanlığa geçerken benim esas zorlandığım husus Meryem'i terk etmek oldu. Bunu kimseye söylemedim. Mevlana'ya bile. Ama Meryem'in o müşfik, kahverengi gözlerini özlüyorum..." diyor. İlerleyen sayfalarda Şems, Kerra'nın bu endişesine cevap veriyor: 'Meryem Ana'yı özlemene gerek yok. Çünkü onu terk etmene gerek yok. Eğer bir kadın Peygamber gelseydi, o hiç şüphesiz Meryem olurdu... Müslüman bir kadın da Meryem Ana'yı hayırla, duayla zikredebilir." Sadece Hıristiyanlar değil, bizler de Hz. Meryem'in İslam'daki önemini kavrayamıyoruz... Bu diyaloğu yazarken neler düşündünüz?

Romandaki Kerra sonradan İslamiyeti seçen bir kadın. Onun psikolojisine eğilmek istedim. Müslüman olan bazı Hıristiyan kadınlar böyle bir tereddüt yaşayabiliyor, bunu gözlemledim: "Meryem'i terk etmem gerekiyor mu, onu geride bırakmalı mıyım, eski önemini yitirecek mi?' Hz. Meryem, Hıristiyanlıkta dinin şefkate açılan en önemli kapısıdır. Tanrı'ya dua etmek isteyen Meryem'le kurar iletişimini. Bu endişeleri taşıyan kadınlar için tasavvufun Meryem'e pozitif bakışı kucaklayıcı ve evrensel bir cevap olabilir.

Ella gibi kadınlar çok fazla Avrupa'da ve Amerika'da değil mi?

Evet, Ella gibi kadınlar çok fazla. Türkiye'de de çok fazla. Isparta'da ya da Rize'de yaşayan bir ev kadınına Ella gibi karakter ne ifade ediyor? Ella ilk bakışta Amerika'da Boston'da yaşayan Yahudi bir kadın. Zengin bir hayatı var. Ama bir sıkışmışlık, eksiklik hissi içinde. Bu hissi belki Burdur'daki, İstanbul'daki, İzmir'deki kadın da biliyor. Zahirideki ayrımları kaldırdığınızda altta kalan hikayeler benzer ve evrensel. Birbirimizle bu noktalarda empati kurabiliriz. Mutsuz bir evliliğin içine hapsolmuş ama oradan çıkmak için veya kendini dönüştürmek için çaba göstermeyen, hayatı akışına bırakan çok insan var.

Cesaretleri yok belki de, Ella cesaretli bir kadın.

Evet cesaretli bir kadın ama savaşçı bir kadın değil. Hatta bütün hayatı boyunca mütevazı ve munis bir yaşam sürmüş, sessiz biri. Öyle bir kadının dönüşümü beni çok heyecanlandırıyor. Bir de bütün hayatını planlar, programlar yaparak geçiren bir kadın. Böyle birçok insan tanıdım. Çantalarına ajandalar, özel notlar koyan, üç ay sonrasını inceden inceye planlamış. Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümüydü benim için. Çünkü Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Aslında kimse kimseye yarını vaad edemez bu dünyada. Ama öyle zannediyoruz ve öyle yaşıyoruz.

Mevlana'nın kitaplara konu olması, organizasyonlarda ilgi görmesi, bir yandan kıyasıya eleştiriliyor. Bir yandan da çok değerli çabalar olarak görülüyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Tüm dünyada Mevlana'ya ilgide muazzam bir artış var. Bu çok güzel bir şey. Bu dönemde yapılan kalıcı eserler kalır, geçici hevesler uçar. Oysa kimileri eleştiriyor, "bu bir modadır" deniyor. Öyle olsa bile, ki bence değil. Çünkü moda için kimse Amerika'dan kalkıp yolara düşüp Konya'ya gelmez. Muhakkak ki bir ruhani çağrı var ve o insanlar bu çağrıyı duyuyor. Bizim de bunu küçümsemeye hakkımız yok. Hele niyetten şüphe etmeye hiç hakkımız yok. 11 Eylül sonrasında çok ciddi bir İslam fobisi oluştu Batı'da ve bu fobinin aşılabilmesi için gene İslam dünyasının içinden çıkacak değerlerin görülmesine ihtiyaç var.


EFNAN ATMACA / ELİF ŞAFAK

Aşk’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde...” Elif Şafak’ın yeni romanı Aşk bu cümlelerle başlıyor. Ve aslında bu kısa giriş tüm romanın özeti gibi dikiliveriyor karşınıza son noktaya geldiğinizde. Kitap, kitap içinde kitap, aşk içinde aşk olarak ilerliyor. İlk önce Bostonlu bir kadınla tanışıyoruz Şafak’ın satırlarında. Hayatını bir hayale, genel geçer kurallarla mutluluğun insanın karşısına çıkacağına olan inanca kurban etmiş bir kadın Ella. Hani “Her şeyim var ama neden mutsuzum?” diyenlerden, çok tanıdık olanlardan. Sonra bir tesadüfle hayatı değişiyor Bostonlu bir kadının. Tasavvufla tanışmış Avrupalı bir Sufinin satırlarıyla yenidünyadan çıkıp eski dünyanın dehlizlerine dalıyor. Aşk’ın kahramanı Aziz isimli bir sufinin yazdığı ‘Aşk Şeriatı’ adlı kitabı okumaya başlıyor.

Kitabın içindeki kitap, okuru 21. yüzyıldan alıp 13. yüzyıl Konya’sına götürüyor ve işte orada da Şems ile Mevlânâ var. Şems ile Mevlânâ’nın ilahi aşkını, inancını hem onların hem de o dönem Konya’da yaşayan dilencisinden fahişesine, Mevlânâ’yı seveninden düşmanına kadar pek çok yan kahramanın dilinden okuyoruz. Kitapta o gün yaşananları bugüne taşıyıp aşkı, her yönüyle aşkı anlatıyor. Varoluşun özünü aşk olarak yorumluyor. Ve arayışımızın özünün aşk olduğunu söylüyor. Bu arayışta da okura tasavvufla yol gösteriyor Şafak. Kitap bu anlatımla oldukça şiirsel ve bir o kadar mistik ama atlamamak gereken bir yönü de yok değil. Şafak son romanlarında olduğu gibi bu romanın satır arası politik. İnancın, dindarlığın, dinin tartışıldığı ve kutuplaşmanın bu kadar keskinleştiği bugünün Türkiye’sine göndermeler yer alıyor Aşk’ta. Ve belki de kutuplaşmaların çözüm yolları sunuluyor. Ve çözüm Şafak’a göre yine aşk.

Öncelikle konu olarak neden Şems ile Mevlânâ’nın aşkını seçtiğinizi merak ediyorum. Sizi bu konuyu yazmaya iten ‘ilham’ neydi?
Aslında benim çıkış noktam aşktı, Mevlânâ değil. Yani oturup Mevlânâ üzerine bir kitap yazayım diye başlamadım bu romana. Ben ilahi ve dünyevi boyutlarıyla aşkı anlatan bir roman yazmak istedim. Aşkın dünü ve bugünü üzerine... Benim gözümde bu roman aşk ve yolculuklar üzerine kurulu. O zaman baktım ki kitabın yolu Şems’ten geçiyor.

Baba ve Piç ile Siyah Süt’te tasavvuftan biraz uzaklaşmıştınız. Bu konuyu yeniden eğilme sebebiniz neydi?
Tasavvuf benim hemen her romanımda bir alt metin olarak vardı aslında. Diyebilirim ki son on dört-on beş senedir bu böyle. Kimi zaman daha belirgin, kimi zaman daha örtük bir biçimde hep benimle gelen bir gölge gibiydi. Bu kez bütün perdeleri kaldırdım. Okurlarımla som ve saf bir sohbet halinde yazdım.

Pinhan ilk romanınız tasavvufun en hissedildiği kitaptı. Bu kitap da öyle. Çember tamamlandı diyebilir miyiz?
Pinhan özel bir romandı. Hâlâ da öyle görüyorum onu. Pinhan her okura hitap etmez, onun okurları daha başkadır. Tüm kitaplarım içinde Pinhan’ın yeri ayrıdır. Ama Aşk başka türlü bir kitap. Çünkü ben başka bir insanım artık. Değiştim, değişiyorum. Bakıyorum da her romanım bir öncekinden farklı. Kendimi tekrar etmiyorum. Hayat sürekli bir yolculuk hali. Ve yazdığım her kitap o yolculukta bir durak.

Aşk’ta Mevlânâ ile Şems’i anlatırken sırf onların dilinden değil. Onları tanıyanların gözünden de yaşananları okurla paylaşıyorsunuz. Yan kahramanlar bize hem o dönemi hem de o insanların farklı yüzlerini anlatmak için mi var?
Benim çok sevdiğim bir yazı tekniği bu. Çok karakterli, çok sesli romanlar kurmayı seviyorum. Hakikat denilen şeye farklı öznelerin gözünden bakmak istiyorum. Bir dönemi anlamak için ona farklı kişilerin gözünden bakabilmek lazım. Okuru da benimle beraber bu yolculuğa yapmaya davet ediyorum. Mesela 13. yüzyıl Konya’sında bir fahişe nasıl yaşardı? Ya da cüzamlı bir dilenci ne yapardı? Sadece egemen kesim değil, dışlananlar açısından nasıl bir yapıydı? Acaba o zamanlar herkes Mevlânâ’yı sever miydi? Onu sevmeyenler varsa ki vardı- sebepleri neydi? Bütün bu çarpışan seslerle anlatıyorum romanı. Orkestra şefi ise okurun kendisi! Okur yönetiyor tüm sesleri. Okur karar veriyor o seslerden nasıl bir müzik çıkacağına.

Yan kahramanlar toplumun her kesiminden ve onlara kucak açan Mevlânâ ile Şems var kitapta. Bu sınıfsal ayrımlara tepki mi?
Şems deli güzel bir adam. Muazzam bir karizması var. Ve çok dürüst. Dobra dobra. Yüreği engin bir derya. Herkese açık. Şems gelene kadar Mevlânâ daha korunaklı yaşamış. Toplumun alt kesimleriyle bir teması yok ki. Şems gelip açıyor o kabuğu. Ve Şems’in baktığı yerden bakınca insanlar eşittir, birdir.

Şems olmasa Mevlânâ, Mevlânâ olmasa Şems olmayacaktı belki bireyselliğin pompalandığı, birey olmanın sürekli öneminden bahsedilen bir çağda bir bütün olmak için bir aşka ihtiyaç olduğunu söylüyorsunuz. Bu günümüz öğretisine tezat değil mi?
İnsan kendisini ancak kendine benzemeyen birinin aynasında tam olarak görebilir. Eğer etrafımızdaki herkes, tüm arkadaşlarımız, dostlarımız, akrabalarımız hep bizim gibi düşünen insanlardan oluşuyorsa, bir adada, bir gettoda yaşıyoruz demektir. Hep kendi sesimizin yankısını duyarak yaşıyoruz. Halbuki Şems geliyor ama ne geliş! Mevlânâ’nın hayatını altüst ediyor. Duymadığı şeyler söylüyor. Alıştığı hayatı bozuyor. Ama Mevlânâ da o kadar güzel bir insan ki, bu kadar ünlü ve muktedir olmasına rağmen kibir yapmıyor.
Müthiş bir tevazu ve gönül açıklığı var onda. Kaçımız yapabiliriz bunu?

‘Aşk’ın bir başka boyutu da Ella’nın yaşadıkları. Kitaptaki gidiş gelişler yani dün ile bugün arasında kurulan köprüler ve ‘aşk’ın her zaman ilk planda olması günümüzdeki kavgalara, çatışmalara bir çözüm önerisi olarak da değerlendirilebilir mi?
Aşk, bir çözüm ama sahici bir çözüm olabilmesi için değişmeyi göze almamız lâzım. Bencilliği ve benlik zannını aşmak durumundayız. Yani “Ben hiç değişmeyeyim, yerimde durayım, aşk ayağıma kadar gelsin” diye bir şey yok. Sen gideceksin aşkın ayağına. Sen değiştireceksin kendini. Egonu, yani nefsini eriteceksin bu uğurda. Ancak o zaman çözüm olabilir aşk. Yoksa sadece göstermelik olur.

Bir anlamda bugün insanoğlu aşkı mı unuttu? Ve biz yeniden aşkı keşfettiğimizde yüreğimizdeki insan da uyanacak mı?
Bizler aşkı unuttuk belki ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Aslında hiç vazgeçmedik aşktan. Hep arayış halindeyiz. En bezgin ve bedbin olanımız bile arıyor aslında. Aşkı keşfetmekle bitmiyor ki iş, esas ondan sonra başlıyor emek. Aşk için emek sarf etmek gerek.

Son on yılda dünya tasavvufla çok ilgileniyor. Siz bu ilgiyi nasıl karşılıyorsunuz. Size göre bunun sebebi nedir? Ve oryantalizme kaçmadan gerçek anlamıyla bu felsefeyi benimseyebiliyorlar mı? Bir söyleşide “Tasavvuf bir derya, kimisi kıyısından geçer, kimi ayaklarını suya sokar sadece. Kimi denizin içinde görünür ama bakarsınız üstü başı kupkuru. Kimisi de dalar dibe, yol yordam bilmeden, ne kayığı var ne pusulası, boğula boğula arayış halinde. Kimin ne kadar derin olduğu, bu işe ne kadar emek harcadığı, samimiyetinin derecesi yazdıklarının kalitesinden anlaşılır. Okur ayırt eder” demiştiniz. Okur artık ayırt edebiliyor mu?
Evet, okur anlar, hisseder, ayırt eder. İyi edebiyat okuru bir kitabın sadece kurgusuna ya da diline değil, özüne bakar. Özünü samimi buluyorsa benimser, kucaklar. O anlamda okur ile kitap arasında bir sırdaşlık kurulur. Son yıllarda tasavvufa ilginin artmasından şikâyet edenler var. Bu bir moda oldu diye eleştiriyorlar. Velev ki oldu, koskoca tasavvuf günün modasından zarar görecek bir şey mi? Hayır. Tasavvufa bir şey olmaz ki! Ama o moda sayesinde belki beş, belki beş bin insanda samimi bir merak uyanıyorsa, varsın moda olsun. Onda da bir hayır vardır.

Bir söyleşimizde “Tasavvuf ile tanışmam, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmak gibi oldu. Kendi başımaydım, kimse aracı olmadı. Ne aileye ne bir şeyhe, hocaya ihtiyacımız yok yollar arasında yollar bulabilmek için. İnsanın en büyük hocası kitaplar. Okumak, daha çok okumak. Her kitap bir sonraki kitaba açılan kapı” demiştiniz. Bugün kendinizi o yolun neresinde hissediyorsunuz?
Bugün galiba bir sonraki aşamadayım. Yani kitaplardan sonraki aşama. On dört seneden sonra bunu söyleyebiliyorum. Bir yerden sonra akıl yetmiyor. Akıl yola devam edemiyor. İşte orada ‘inanç’ kavramı devreye giriyor. Ama Türkiye’de bunları konuşmak zor.

Neden zor?
Çünkü çok çabuk birbirimizi yargılıyor, yaftalıyoruz; önyargılarla dolu bir toplumuz. Bağnazlık sadece sağcılara ya da ‘İslami’ diye adlandırılan kesime özgü değil. Solcuların da bağnazı oluyor. Hatta feministlerin bile! Bağnazlık dar bir bakış açısı içinde herkesten ve her şeyden şüphe ederek yaşamak demek. Bağnazlıklarımız yüzünden şu inanç meselesini şöyle bir rahat rahat konuşamıyoruz.

Kitapta benim dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri de inançlı olmak ve dindar olmak ayrımı. Günümüz Türkiye’sine baktığınızda da pek çok ayrılık bu ayırımdan çıkıyor: Dini kurallara ya da aşka göre yaşamak. Konulan kurallar da insanları dinden soğutuyor. Laik ya da dinci gibi ayrımlar doğuyor. Bu engeller nasıl aşılabilir?
Bu aslında bütün dünyada konuşulan bir ayrım. Bu hafta Hollanda’da uluslararası bir konferansa katıldım. Şimdiye kadar hep görsel sanatlar, sanat akımları gibi konular konuşan insanlar bu sene neyi tartıştılar biliyor musunuz? Laiklik-dindarlık-maneviyat ne demek, bu kavramlar nasıl ilişkilendirilebilir sorusunu! Hollanda’da entelektüel insanlar yoğun bir şekilde bunlara kafa yoruyor artık. Keza Amerika’da, İngiltere’de, İspanya’da! Bütün dünyada artan bir maneviyat arayışı var. İnanç ve maneviyat arayışı illa da dindar olmak demek değil ki! Sufi öze bakar. Öz her yerde aynıdır. Sufi dışlamaz, dışlayamaz. Kapsayıcı, kucaklayıcıdır. O herkesi bir görür. Şimdi böyle bir evrensel anlayışa ben nasıl bağnazlık derim?

Türkiye’de insanların kimlik arayışından değil kimlik sabitlemesinden mustarip. Bu sabitlenmenin anahtarı tasavvufta bulunabilir mi?Türkiye’de insanlar sadece kimlik sabitlemesinden değil, bir de habire ötekinden şüphe duymaktan mustarip. Herkes istiyor ki bir şeyler değişsin ama kendi değişmesin! Halbuki tasavvuf ne diyor, değişime kendinden başlamak zorundasın. Bırak başkalarını yargılamayı! Dedikodu yapma başkaları hakkında. Sen kendi içine bak. Kendi kalbini temiz tut. Kendini değiştir. Sen değişirsen, dünya değişir.

Kitapta Şems en önemli figürlerden. Her yüzyılda bir Şems gelir ve ışık saçar önemli olan o güneşe yönelebilmektir diyorsunuz. Günümüzde de Şemsler var mı?
Bence var. Benim için kitaptaki Aziz tiplemesi, Şems’in bugünkü haline bir örnek. Her yüzyılda Şemsler geliyor, gidiyor.

Kitapta her bölüm aynı harfle başlıyor. Nedir bunun gizemi?
O tasavvuftan alınan bir ayrıntı. Aynı zamanda bir edebi oyun. Aziz’in yazdığı romanda her bölüm ‘B’ ile başlıyor. B harfinin tasavvufta özel bir yeri var. Sırların toplandığı harf. Tek bir harfte bütün bir kitap toplanıyor. Bundan ötesi okura kalmış...
6 Mart 2009, Radikal
.

DK Genel Secim Anketi Sonucu (9-27 Mart 2009)

.
Anket Sorusu:

Yarın genel seçimler olsa oyunuzu kime verirsiniz?

Toplam Oy: 771

AKP - AK Parti
306 (39.6%)

ANAP
3 (0.3%)

CHP
195 (25.2%)

Demokrat Parti
7 (0.9%)

DSP
11 (1.4%)

DTP
35 (4.5%)

MHP
111 (14.3%)

Saadet Partisi
30 (3.8%)

Hiçbiri
73 (9.4%)



22 Temmuz 2007 secimleri oncesi DK'da yapilan anket sonucunda AKP-AK Parti 36.6, CHP 23.6, MHP 15.2 oy almisti.

http://www.pollemik.com/turuncu/k_sonuc.asp?no=7162473384861




Değerli insan ve siyaset adamı Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatı dolayısıyla ailesi ve sevenlerine başsağlığı diliyor, rahmetle anıyoruz.

Düşünce Kahvesi

.

18 Mart 2009 Çarşamba

DESCARTES VE SPİNOZA DÜŞÜNCESİNDE GERÇEK İYİ KAVRAMI

Nurten GÖKALP

İlkçağdan özellikle de Platon’dan beri sürdürülmekte olan gerçek iyinin araştırılması çabası 17. yüzyılda, Descartes’le başlayan gelenekte de önemlidir ve hakikatin anlaşılması ile yakından ilgilidir.

Kartezyen filozoflar arasındaki bu ortak belirleyici, aralarındaki farklılıklara rağmen temeldir. Buradaki amacımız gerçek iyi ile hakikatin araştırılması arasındaki ilişkiyi Descartes ve Spinoza düşüncesini temele alarak ortaya koyabilmektir.

Descartes

Descartes’e göre ahlâkın en son gayesi, hedefi üstün iyidir: “…sadece iyiliğin bilgisinden başka hiçbir şeyden gelmeyecek derecede katkısız ve eksiksiz olan faziletlerin hepsi aynı mahiyettedir ve onları yalnız bilgelik adı altında toplayabiliriz.”

Bu üstün iyiyi veren bilgelikle, kişinin bilgisi ile bilgeliğinin meyvesi olan ve onu üstün iyi ile ilişkilendirecek olan ahlâkı birbirini tamamlamaktadır.

Descartes düşüncesinde aklını gücü yettiği kadar iyi kullanan, bütün işlerinde en iyi olduğuna hükmettiği şeyi yapabilmek için sağlam ve sabit bir iradeye sahip olan kimse gerçekten bilgedir ve bundan dolayı doğru, cesur ve ölçülü olduğu oranda diğer bütün faziletlere de sahiptir.

Bilgili olmak ve bilgisini uygulamak yeteneği olarak belirlenebilecek bilgelik için ne gereklidir?

Descartes bu sorunun cevabını Prensese Elizabeth’e yazdığı mektupta şöyle vermektedir: “…bahsettiğimiz bu bilgelik için iki şey lazımdır; birincisi anlayış (müdrike) iyi olan her şeyi bilmelidir; ikincisi, irade de daima anlayışı takibe hazır olmalıdır; bunlardan yalnız irade bütün insanlarda eşit olarak mevcuttur, hâlbuki bazılarının anlayışı diğerlerinin ki kadar iyi değildir.”

Anlayış ve irade olarak belirlenen bilgelik incelendiğinde, onun yalnızca işlerde ölçülülük değil, hayatı devam ettirmede ve sağlığı korumada insanın bilebileceği bütün şeylerin tam bilgisine sahip olma anlaşılmaktadır. Böyle bir bilgi de ilk nedenlerden çıkarılmış bilgi yani felsefenin bilgisidir. Descartes için bilgelik araştırması felsefe yapma, felsefe yapma ise yetkin bilginin oluşturulması yani ilk neden ve ilkelerin araştırılması ile işe başlanmasıdır.

Descartes bu ilkelerde de iki şartın olması gerektiğini ifade eder. Birincisi, bu ilkelerin açık ve apaçık olmasıdır ki, insan aklı onları dikkatle tetkik ettiğinde onların doğruluklarından şüphe etmemesi; ikincisi, başka şeylerin bilgisinin bu ilkelere bağlı olmasıdır.

İnsan zihninin bilebileceği şeyleri içine alan böyle bir felsefe etkinliği, onu başkalarının ardından gözü kapalı gitmesini engelleyecek, ahlâkını düzenleme ve hayatını yönetme imkanı verecektir. İnsanın temel düşüncesi ruhun gerçek gıdası olan bilgeliği aramak ve böyle büyük bir iyiliği istemektir. “Bu, bir üstün iyi, hakikatin ilk nedenlerle bilinmesinden, yani felsefenin incelediği bilgelikten başka bir şey değildir.”

Yaşadığı dönemde ulaşılan dört bilgelik derecesinden bahseden Descartes,bilgeliğin ilk derecesinde, düşünmeksizin elde edilebilecek derecede kendiliğinden açık kavramları; ikinci derecesinde duyuların tecrübesinin bildirdiği bütün şeyleri; üçüncüsünde, başka insanlarla iletişimin öğrettiği şeyleri; dördüncüsünde, iyi bilgi vermeye yetenekli kişilerin yazdığı kitapları okumayı saymaktadır. O zamana kadar elde edilen bütün bilgeliğin de ancak dört yolla olabildiğini ifade etmektedir.

Ancak asıl olan bu dört dereceden ölçüsüz biçimde üstün olan beşinci dereceyi çıkarmaktır ki bu da bütün şeylerin ilk sebeplerini kendilerinden çıkarabileceğimiz, ilk nedenleri ve gerçek ilkeleri aramaktır. İşte gerçek anlamda filozoflar bu bunun için çalışanlardır.

İnsan hayatının üstün iyisini teşkil eden bu en yüksek bilgelik basamağına iletebilecek gerçek ilkelerin kendi ileri sürdüğü ilkeler olduğunu kanıtlamak isteyen Descartes, bunlardan ikisini şöyle belirlemektedir: birincisi bu ilkelerin pek açık olduğu,ikincisi ise bu ilkelerden diğer bütün şeylerin çıkarılabileceğidir.

Bu ilkelerin pek açık olduğunu onları bulmak için kullandığı yöntem ile gösterebileceğini ifade eden Descartes’e göre, bu öylesine şüphe götürmez bir hakikattir ki, incelendiğinde reddedilmesine imkan yoktur ve insan aklının bilebileceği şeylerin en açık ve apaçığıdır. Yani insanın her şeyden şüphe edebilmesine rağmen yalnızca düşünen kendinden şüphe edemeyeceği gerçeğidir. Bu düşüncenin varlığı ilk ilkedir; bundan pek açık bir şekilde çıkarılabilecek olan da dünyada varolan bütün şeylerin yaratanı bir Tanrı vardır ve bütün hakikatlerin kaynağıdır. O düşüncemizi öyle bir tabiatta yaratmıştır ki, zihnin pek açık bir şekilde kavranan şeyler üzerindeki hükümlerde hiçbir zaman aldanmasına imkan yoktur. Bu ilkeler metafizik ilkelerdir ve bunlardan cisimli ya da fizik ilkeler çıkarılır. Fizik ilkeler, çeşitli şekilleri olan, çeşitli tarzda hareket eden, uzunluluk, enlilik ve derinlikçe uzamlı bulunan cisimler vardır.

Descartes’e göre ilkeler arasına konan bütün hakikatler her zaman herkes tarafında bilinmesine rağmen, bunları felsefenin ilkeleri olarak düşünen yani bunlardan dünyada bulunan bütün şeylerin bilgisini çıkarabilecek hakikatler olarak kabul eden kimse olmamıştır. Mevcut bilimler de bunları vermekten çok uzaktır. Çünkü onlar da ilkelerini felsefeden aldıkları için sağlam olmayan bir temel oluşturmuşlardır. Ahlâktan bahsedenler ise erdemleri yükseklere çıkarıyor, dünyadaki bütün şeylerin üzerindegösteriyor ama onları yeterince öğretmiyorlar.

O halde bu ilkeleri elde etmeye, doğru düşünmeye, yani iyi hüküm vermeye ve en yüksek ilim elde etmeye çalışmak lazımdır. Zira bunu elde etmeye gücü yetmeyecek hiçbir zihin yoktur. Bu türlü ilkeleri ve ondan çıkarılacak şeyleri anlayacak kadar akıl herkeste vardır. Sadece zihni olgunlaştırmak, bunun için de bu üstünlükleri elde edebilecek şeyleri tatbik etmek, aklı kullanmak gerekir. Peki, nasıl gerçekleşebilir?

Descartes’e göre akıl veya sağduyu insanı hayvanlardan ayıran tek şey olmasına ve herkeste bulunmasına karşın çeşitli sebeplerle bunu herkesin kolaylıkla gerçekleştirmesi de beklenemez. Çünkü peşin hükümlerin ötesinde insanların bilimleri inceleme ve öğrenmeyi ihmal etmeleri ya da fazla ateşli olanların da acele edip açık olmayan ilkeleri kabul ederek şüpheli, belirsiz sonuçlara sürüklenmeleri gibi nedenler, insanın bu ilkelere dolayısıyla hakikate ve üstün iyiye ulaşmasını engellemektedir.

O aklını kullanma ve ilimlerde hakikati aramak için yapılması gerekenleri Metot Üzerine Konuşma adlı eserinde ele alır. Ancak bu yöntemi uygulamadan önce kişi kendi hayatını düzenleyen bir ahlâk edinmelidir. Bu, bütün bilimlerin (tıp ve teknik) tam bilgisini gerektiren ve bilgeliğin son basamağı olan en yüksek ve en tam ahlâka (üstün iyiye) ulaşıncaya kadar geçerli olan geçici bir ahlâktır.

Bu geçici ahlâkın ilkeleri nelerdir?

“Birincisi Tanrı’nın çocukluğumdan beri içinde yetişmeme lütuf ve inayet buyurduğu dine sağlamca bağlı kalarak, memleketimin kanun ve adetlerine itaat etmek, en ölçülü ve aşırılıktan en uzak kanaatlere göre idare etmekti.”

İkincisi işlerinde mümkün olduğu işlerinde karalı ve sebatkâr olmak ve en şüpheli durumlarda bile bir kez karar verdikten sonra onları ısrarla uygulamaktır.

Üçüncüsü talihten ziyade kişinin kendisini yenmesi, dünyanın düzeninden çok kendi arzularını değiştirmeye çalışması, düşüncelerin dışında hiçbir şeyi doğrudan etkileme şansı olmadığından kendi dışımızdaki şeyler hakkında elimizden geleni yaptıktan sonrasının imkansız olduğuna inanmaktır.

“En son olarak da insanların bu dünyada yaptıkları işler içerisinden en iyisini seçebilmek için bir gözden geçirmek ve tüm hayatımı, aklımı işletmekte ve kabul ettiğim metodu güderek gücümün yettiği kadar hakikatin bilgisinde ilerlemekte kullanmaya devam etmekten daha iyi bir şey yapamayacağıma inandım.”

Descartes’in belirlediği geçici ahlâk, insanın ulaşmayı hedeflediği üstün iyiyi elde edinceye kadar zihninin işleyişini biçimlendirme ve bu esnada hayatını düzenleme imkanı sağlayarak amacı daha kolay gerçekleştirmek için düşünülmüştür. Yani buradaki ahlâk üstün iyiyi vermek değil, üstün iyiye ulaşmada gerekli uyumu sağlamaktır. Çünkü üstün iyi saadet ile ilişkilidir ve geçici ahlâk, saadeti sağlayamaz. Descartes Prenses Elzabeth’e yazdığı, 4 Ağustos 1645 tarihli mektupta bahtiyarlık ile saadeti ayırarak bu konuya şöyle işaret etmektedir:

“…hepsi mesut yaşamak istiyor, fakat saadeti vücuda getireni bilmiyor diyor, hâlbuki mesut yaşamanın ne olduğunu bilmeye ihtiyaç vardır. Bahtla saadet arasında bir fark bulunmasaydı, ben buna Fransızca olarak bahtlı (heureusement) yaşamak derdim: baht ancak bizden dışarıda bulunan şeylere bağlıdır, kendi emeği ile edinemedikleri bir nimete kavuşan kimselere bilgeden çok bahtiyar denmesi de bundandır. Hâlbuki saadet (béatitude) tam bir ruh memnunluğu ile iç hoşnutluğundan ibarettir, bu ise talihin lütfuna en fazla mahzar olanlar da bulunmaz da, talihten yardım göremeyen bilgelerde bolca bulunur.”

Görüldüğü gibi geçici ahlâk bahtiyarlık ile ilişkilidir ve kişinin dışındaki şeylere bağlıdır. Buna karşılık asıl ahlâk kişinin zihnini biçimlendirmesi ve hayatını ona bağlı olarak düzenlemesi imkanı veren üstün iyi ve onun ahlâkî sonucu olan saadetle ilişkilidir.

İlkelerin elde edilmesi tasarısını insanlara tam bir felsefe sistemi vermek için yegane yol olarak gören ve gelecek nesillere yapılabilecek önemli bir hizmet olarak değerlendiren Descartes bunun gelecekteki sonuçları hakkında da şu tespitleri yapar:

“İlkelerimden elde edilebilecek meyvelerin birincisi, şimdiye kadar bilinmeyen hakikatleri onlarda bulma memnunluğudur…İkincisi bu ilkeleri tetkik ettikçe karşılaştığımız bütün şeyler hakkında yavaş yavaş daha iyi hüküm vermeye ve böylece daha bilge olmaya alışmaktır… Üçüncüsü bu ilkelerde bulunan hakikatler pek açık ve kesin olduğundan, her türlü tartışma sebeplerini ortadan kaldıracak ruhları tatlılığa ve anlaşmaya hazırlayacakladır..Bu ilkelerin son ve temelli meyvesi ise azar azar bilinenlerden bilinmeyenlere geçmek suretiyle zamanla bütün felsefenin tam bir bilgisini elde etmek ve bilgeliğin en üst basamağına çıkmaktır.”

Descartes için bu ilkeleri elde etmenin ne kadar önemli ve bu ilkelerle hakikatin araştırılmaya devam edilmesi sonucunda elde edilen bilgelik ile kazanılacak hayat olgunluğu ve saadetin önerilen tek yol olduğu yukarıdaki ifadelerde oldukça açık bir şekilde ortaya koyulmaktadır.

Bu ilkelerin araştırılması nasıl yapılmaktadır?

İlkelerin birinci bölümünde düşüncelerin konusunu teşkil eden şey yani insan bilgisinin ilkeleri araştırılmaktadır. Yani insan bilgisinin açık ve kendinden apaçık başlangıç noktalarını tespit etmek için bir kez her şeyden gücü yettiğince şüphe etmek yoluyla şüphe edilmeyecek kadar kendiliğinden apaçık bir noktayı bulmak. Şüphe ettiğimizden şüphe edemeyeceğimiz ve şüphe ederken varolmadığımızı düşünemeyeceğimize göre Düşünüyorum öyleyse varım neticesi araştırmalarımızın sonucunda ulaştığımız felsefenin ilk ilkesidir. Bundan sonra kendiliğinden açık bir şekilde bilinen ve eldeki kesin bilgi de beden ile zihnin ayrılığı ve Tanrı’nın varlığıdır.

Descartes daha sonraki aşamada maddî şeylerin, dolayısıyla dünyanın ilkelerini tespit ederek bilginin bütünlüğü çerçevesinde ilerlemeye çalışmakta, hakikatin araştırılmasındaki ilerleyiş metafizikten fiziğe doğru devam etmektedir.

Tüm maddi şeylerin kendilerinden oluştukları üç unsur belirleyen Descartes, bunların ilkini çok hızlı hareket eden ‘ve şiddetli bir şekilde harekete geçirilmiş olmaları neticesinde, diğer cisimlerle karşılaştıklarında belirsiz küçüklükte parçacıklara çok küçük parçacıklar, ikincisini biraz daha büyük olmalarına rağmen yine de küçük ve algılanamaz olan küresel parçacıklar ki bu unsur gökleri oluşturur; üçüncüsünü de dünyanın ve diğer gezegenlerin tertip edildiği madde olarak adlandırır. Doğadaki ilkeler ise madde ve hareket olarak belirlenir.

İlerleyişin üçüncü aşamasında insan araştırması yer alacaktır. Bilginin bütünlüğü çerçevesinde bu aşamada tüm bilgiler insanın zihinsel ve ahlâkî boyutunda birleştirecektir. Önce teorik bakımdan şeylerin apaçık bilgisine sahip, sonra da onları kullanan insan. Ancak Descartes’ın bu planlamasını tamamlayamadığı bilinmektedir. Bundan dolayı da onun insan ile ilgili değerlendirmelerini ağırlıklı olarak duygu değerlendirilmelerinin yapıldığı Ruhun İhtirasları adlı eseri ile Ahlak Üzerine Mektuplar adlı eserine dayandıracağız..

Descartes’e göre insan nedir?

Bu sorunun cevabını şu ana kadar yürüttüğümüz araştırmadan elde ettiklerimize bağlı olarak şekillendirirsek insanla ilgili ilk ilkenin zihni ile diğerinin de maddi boyutu yani bedeni ile ilgili olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu iki boyut Descartes felsefesinin temel kavramlarından olan töz kavramı ile bağlantılandırılarak anlamlandırılır. Ruh ve beden iki ayrı tözdür ve bilginin ilerleyişine bağlı olarak varlıkları hakkında herhangi bir şüphe yoktur. Onların birbirinden ayırt edilmesine vesile olan öznitelikleri vardır.

Çünkü yokluğun ne bir özniteliği ne de niteliği olabilir. Mademki öznitelikleri bilinmelerine vesile olmaktadır, bundan tözün varolduğu sonucunu çıkarmak lazımdır. O halde ruh ve beden birer cevher olarak varolmak zorundadır. “Her cevherin temelli bir sıfatı vardır, ruhun ki düşünce, cisminki uzamdır.” diyen Descartes, her tözde onun özünü ve tabiatını teşkil eden bir öznitelik olduğunu ve bütün diğer niteliklerin ona bağlı olduğunu anlatmaktadır. Cisimli töz yani bedenin özünü uzunluk, enlilik ve derinlik yani uzam / yer kaplama teşkil ederken, düşünce, düşünen tözün yani ruhun özünü teşkil etmektedir. Ruh ve bedenin iki ayrı töz olarak görülmesi ve tözleri belirleyen özniteliklerin yalnızca o töze ait olup diğer tözün o özniteliğe sahip olamaması şu problemi de ortaya çıkarmaktadır: Ruh, düşünen bir tözdür dolayısıyla maddesizdir. Beden ise maddedir. Bu iki töz nasıl olup da insanda bir araya gelmektedir ve nasıl olup da sadece düşünce olan ruh bedeni harekete geçirmektedir?

Bu problem Descartes felsefesinin temel problemi olup insanı iki ayrı ve birbiri ile uyuşmaz unsura ayırıp ve bir bütün olarak anlaşılmasını engellediği iddiası ile eleştirilmektedir. Ancak o, Prenses Elizabeth’e yazdığı bir mektupta öncelikli niyetinin ruh ve beden ayrılığını ispat etmek daha sonra ise ruh ve beden birleşmesinin nasıl kavranabileceğini, ruhun bedeni nasıl hareket ettirebileceğini açıklayacağını ifade etmektedir. Nitekim Ruhun İhtiraslarının 2. maddesinde de ruhun ihtiraslarını tanımak için onun fonksiyonlarını bedenin fonksiyonlarından ayırmak gerektiğini söyler. Çünkü yalnızca ruha ya da yalnızca bedene atfedebileceğimiz deneyimlerimiz de vardır. “ Böylece zeka irade ve bütün bilmek ve istemek tarzları düşünen cevhere, nicelik yani uzunluk, enlilik, derinlikçe uzam, şekil, hareket ve bu türlü diğer özellikler cisme aittir”

Öte yandan ne sadece ruha ne de sadece bedene yüklenebilecek, ruh ile bedenin sıkı birlikteliğine atfedilmesi gereken şeyler de vardır: Örneğin yemek, içmek ve benzeri arzular, hiddet, neşe, aşk heyecanları gibi sadece düşünceden gelmeyen ihtiraslar ile acı, gıdıklanma, ışık, renk, ses, koku, tat, ısı ve sertlik duyumları gibi sadece bedenden gelmeyen ihtiraslar gibi.

Descartes, ruh ile bedenin birlikteliğini ikisinin bütünleşmesi olarak değil de iki ayrı şeyin bir arada çalışması ve birbirini etkilemesi olarak anlar. Yalnızca uzam /yer kaplama olarak varolan beden ile yalnızca düşünce olarak varolan ruhun birleşmesine, ruhun bedeni hareket ettirmesi ve bedenin de duygular veya ihtiraslar oluşturmak suretiyle ruha etki etmesi anlamı yüklenir. Bu çerçevede de ihtiraslarla ilgili detaylı bir araştırma yapılır. Çünkü ihtiraslar ruh ile beden arasındaki sıkı birleşmenin karışık ve karanlık kıldığı idrakler olarak görülürler.

O, ihtirasları “ruhun, ruha atfedilen ve hayvan ruhlarının bir hareketi ile, meydana gelen, beslenen ve takviye edilen idrakleri veya duyguları veyahut da heyecanları” olarak tanımlamaktadır. Ona göre, ruh ihtiraslarını, ruh ile bedenin birleşmesinde bağlantıyı sağlayan bir merkez olarak kabul edilen epifiz bezi vasıtasıyla elde eder. Descartes, manevî olan ruha, maddî bir merkez belirlerken ruhu da adeta maddeleştiriyor. “Ruhun başlıca merkezinin dimağın ortasında bulunan küçük bezde bulunduğunu, oradan da ruhlar, sinirler ve hatta ruhların izlemelerine katılarak, onları atardamarlar yolu ile bütün uzuvlara taşıyabilen kan aracılığı ile vücudun bütün geri kalan bölümlerine yayıldığını kabul edelim.” Şu sözü yukarıdaki ifadesiyle çelişki teşkil ediyor: “Bütün ihtiraslar hayvan ruhlarının hareketi ile meydana gelir”

İhtiraslar, Descartes düşüncesinde, ruh ile beden arasındaki tözsel birleşmedeki katkısının yanı sıra ruhun beden üzerindeki iktidarı açısından da önemlidir. Çünkü düşünen cevherin iki farklı yönü olan anlayış ve iradenin ihtiraslarla yakından ilişkisi vardır.

1 - 2 - 3


Kaynak: Filozoflar ve Düşündüren Sözleri
.

5 Mart 2009 Perşembe

MEVLÂNA"DA AŞK ESTETİĞİ

.
İsmail YAKIT
SDÜ. İlahiyat Fakültesi - Isparta
Mevlana Araştırmaları Dergisi, Mayıs 2007
Semazen.Net

.

Mevlâna"nın Aşk felsefesinin bir diğer boyutu aşk estetiğidir. Bu çalışmamızda bu konuya ağırlık vereceğiz. Gerçi daha önce “Mevlâna"da estetik” üzerine bir bildirimiz olmuştu. (Bkz. 9. Milli Mevlâna Kongresi, 15-16 Aralık 1997) O çalışmada konu daha ziyade estetik tavırlar açısından ele alınmıştı Şimdi ise konumuz itibariyle burada, aşk odaklı bir estetik anlayışının hâkim olduğu Mevlâna"da, mutlak ve izafî güzellik anlayışından vuslata gidiş konusunu derinleştirmek istiyoruz. Bunun için o çalışmamızdaki fikirleri burada özetlememiz ve Mevlâna"dan önceki estetik anlayışları tekrar ele almamız gerekecektir. Ancak bu şekilde Mevlâna"yı düşünce tarihinde lâyık olduğu yere oturtabiliriz.


I-Estetik Üzerine

Estetik kelimesi, Grekçe “aisthetikos(=aisthanestai)” dan latince"ye “aestetica” şeklinde oradan da Avrupa dillerine: “esthétique(Fr.), aesthetics(İng.), aesthetik(Alm) şeklinde geçmiştir. Duymak, duyumlamak, duyumla algılamak anlamındadır. Literatürde ilk defa Alman düşünürü Baumgarten tarafından kullanılmıştır(Nouveau Dictionnaire Etimologique, s. 272).

Vaktiyle Türkçe"mizde “ilm-i bedâyi, ilm-i hiss ve ilm-i hüsn” gibi terkiplerle ifâde edilen estetik, konu itibariyle felsefede köklü bir geçmişe sahiptir. Gerek tabiatta ve gerekse sanat eserlerinde, güzel hangi şartlara ve kriterlere sahiptir, herkes için geçerli objektif bir güzellik kavramının mevcudiyeti söz konusu mudur? Yahut güzellik sübjektif midir? gibi soruların araştırılmasından ibaret olan estetik değer kavramı, şimdiye kadar cevapsız kalan şu soruyu hep sora gelmiştir: Bir şey güzel olduğu için mi biz ona güzel deriz, yoksa biz güzel dediğimiz için mi o şey güzeldir?(Krş. İ. Fennî, Lüğ. Fels., 243; Keklik, Fels. İlk., s.268).

Ahlak disiplininde “iyi”, mantıkta “doğru” kavramı ne ise, estetikte de“güzel” kavramı odur. Kelime itibariyle “duyumlama” demek olan bu kavram, duyularımıza hoş gelen nesneler için kullanılmıştır. Nitekim Türkçe"mizde bize hoş gelen nesnelere güzel deriz. Güzel kelimesi Divan-ı Lüğati"t-Türk"e göre “kork=körk” şeklinde telaffuz edilen “körklü” kelimesiyle karşılanmıştır. Bu da göz anlamına gelen “köz” den gelip, oradan da güzel olmuştur. (Div. Lüğ. Türk., Iv, 363). Türkçe"mizde güzel kelimesinin kökeninin göz kelimesi olmasının sebebi, her ne kadar işitme ve tatma duyularına hitabedenler varsa da estetik keyfiyetlerin daha ziyâde görme duyusu olan göze hitap ediyor olmasındandır. Nitekim Kutadgubilig"de :

“Aklın güzelliği dil, dilin güzelliği sözdür

İnsanın güzelliği yüz, yüzün güzelliği gözdür”

(Kutadg.., s. 42, byt. 274)

Ancak bu maddi nesneler içindir. Manevi güzellik söz konusu olduğunda da “kalp gözü” devreye girer. Ayrıca Türkçe"mizde güzel anlamına gelen “körk”ten “körkem=görkem” kelimesi de türetilmiştir. Bu da yüce olan demektir. Şu halde güzel ile yüce arasında bir anlam bağı vardır: Güzel olan yücedir veya yüce olan güzeldir. Yücenin bir estetik değer olduğunu Batı dünyası ancak İ. Kant"ı bekleyerek öğrenebilmiştir. (Hacıeminoğlu, Türk Dil Fiil.,s. 31; Aykut, Türk-İsl. Est.,s.,66 vd., Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.109)


II-Mevlâna Öncesi Estetik –Sevgi İlişkisi

Bilindiği üzere düşünce tarihinde “güzel nedir” sorusunu ilk defa felsefî anlamda ortaya koyan, pek çok filozof tarafından “estetiğin babası” lâkabı verilen filozof, Platon(=Eflatun)"dur. Ona göre, güzel olan nesneler güzelliklerini ortak bir kaynaktan, yani “güzellik idea” sından alırlar. Bu güzellik mutlak olup, bütün güzel şeylerin üstündedir. Ona ulaşmak için dünyevî güzelliklerin üstüne çıkmak gerekir. İnsan, ister kendisi, isterse bir rehber eşliğinde, dünyevî güzellikten hareketle basamak basamak yükselerek yüce güzelliğe ulaşır. Yüce güzellik mutlak ve salt güzelliktir. Oraya ulaşan insan, hayatı yaşamaya değer bulur. Eflatun"a göre “Mutlak” ve “izafî” olmak üzere iki güzellik telakkisi bulunmaktadır. Onun mutlak güzellik anlayışı, kendisinden sonra özellikle İslâm dünyasında “ilahî güzellik” şeklinde yorumlanmıştır. Böylece Eflatun, idealist-metafizik bir estetik anlayışının temellerini atmıştır.

Mevlâna öncesi temel estetik anlayışlarının bir diğer temsilcisi “Ennead”ların sahibi, Plotinus"tur. O, Kitabının I. Bölümünde “Güzel Üzerine” adlı kısımda, özü itibariyle güzel olanla, başkası sayesinde güzel olanı ele alarak söze başlar. Ona göre kendiliğinden güzel olan ruhtur ve ondan pay alarak güzel olan da bedendir. Zira beden, ancak ruhun aksettirdiği ölçüde güzel sayılabilir. Plotinus"a göre âlemdeki güzellik, “Nous” adını verdiği Mutlak"ın görünüşünden ibarettir. Yani onun dışa yansımasıdır. Güzeli temâşaya dalan insan, “idea”nın duyumlanır âlemdeki aksini bulur. Böylece insan maddeyi aşarak, duyumlanır güzellikten manevî güzelliğe ulaşır. Plotinus"a göre ruhun yakınlık duyduğu şey güzel, yakınlık duymadığı şey de çirkindir. Yine ona göre ilahî olanın güzelliği ile ondan pay alanın güzelliği şeklinde iki farklı güzellik söz konusudur. Birinden diğerine “arınma” sayesinde ulaşılabilir. Böylece Plotinus, idealist-mistik bir estetik teorisiyle düşünce tarihindeki yerini alır.

Mevlâna öncesi estetik anlayışının temeli Türk-İslâm estetiğinin ana kaynağı olan Kur"an"dır. Çünkü Kur"an, kainatın estetik bir düzen içinde yaratıldığını, insan fıtratında estetik sevgi ve yargının yer aldığını açıkca belirtir.

Muhakkak Biz, sizi en güzel şekilde yarattık” (Tin, 95/4)

Yeri ve gökleri yerli yerince yarattı. Sizi en güzel şekilde şekillendirdi. Dönüşünüz O"nadır” (Teğâbun, 64/3)

Bu ayetlerde, insanoğlunun fıtratında var olan estetik duyarlılık, evvela kendi yaratılışındaki güzelliği çevrilmek isteniyor. Yani insanın kendi varlığındaki estetik zevk ve değere dikkat çekiliyor.

Yaratanların en güzeli Allah ne kadar yücedir”(Mu"minun, 23/14)

Ayetiyle de gerek insan ve gerekse evrenin estetik bir değerle ele alınmasını gerektiği belirtiliyor. Nitekim bir hadis"te Hz. Peygamber: “Allah güzeldir, güzelliği sever” demektedir. Şu halde Kur"an ve Hadisler, estetiğin kaynağını Allah"a dayandırmaktadır. Buradan hareketle İslâm dininin, estetik zevk ve değerlere çok önem verdiğini söyleyebiliriz. Nitekim Hz. Peygamber de hayatı boyunca bütün insanların ibadetlerinde, yeme içmelerinde, giyim kuşamlarında, konuşma ve davranışlarında ve birbirleriyle olan münasebetlerine varıncaya kadar her şeyde hep güzel ve güzel olanı tavsiye etmiştir.(Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.111).

İslâm düşüncesinde güzellik “hüsn” veya “cemâl”, çirkinlik de “kubuh” kelimeleriyle ifâde edilmiştir. Eş"ari kelam ekolü bunların, Allah"ın bildirmesiyle, Maturidi ekolü de aklın bildirmesiyle bilinebileceğini savunmuşlardır.(İzmirli, Yeni İlmi Kelam, s. 72)

Ana hatlarıyla baktığımızda, Türk-İslâm filozoflarına göre; varlığı kendi zatından olanın güzelliği ile varlığı kendi zatından olmayanın güzelliği olmak üzere iki türlü güzellik anlayışı olduğunu görürüz. Farabî"ye göre en üstün varlık, varlığı kendi zatında olanın varlığıdır. Öyleyse O"nun güzelliği bütün güzelliklerden üstündür. Diğerlerinin güzelliği ise, en üstün olan varlığa derece ve yetkinlik açısından yaklaşabildiği ölçüdedir. İbn Sina"ya göre güzellik, onun psikolojik anlayışına bağlıdır. Güzellik, kemâldedir. O, duyumlanır nesnelerin kemâlini de onların tenasüp ve ölçülerinde aramıştır. Ona göre “kemâl” Mutlak"a=Ma"şuk"a=İlk Varlık"a yaklaşmakla elde edilir. Gazzali"ye göre bir varlık, kendisinde bulunması mümkün olan bütün kemâlatı kendisinde topladığı vakit, güzelliğin zirvesine ulaşmış demektir. Şayet bir kısmı bulunsa, bulunduğu nispette güzelidir.(İhya, IV, 542)

Ünlü işrak filozofu Sühreverdi"ye göre, bütün manevî ve cismanî varlıklar kemâlâtı arar, hepsinin de güzelliğe temâyülleri vardır kanaatindedir. Sühreverdi, aşk ve güzelliği ontolojik bir zemine yerleştirirken, estetik anlayışını bu temel üzerine oturtur. O"na göre Tanrı"dan ilk sudûr eden akıldır, ondan da güzellik, aşk ve hüzn sudur etmiş ve bu üç kavram varlığın temelini ve kaynağını oluşturmuştur. Bu kavramlar birbirinden ayrılmaz. Hatta bu özelliği tarihe mal olmuş büyük aşklarda bile görebiliriz. Mesela güzellik Hz. Yusuf"ta, Aşk Züleyha"da, hüzn ise Hz. Yakup"ta tecelli etmiştir. Nitekim Sühreverdî"nin etkilerini gördüğümüz Doğu Edebiyatı ve Divan Edebiyatına hem güzellik, hem aşk hem de hüzn edebiyatı denebilir(Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.113)

Güzellik konusunda sufî ekol, daha mücmel bir anlayış sergiler. Onlara göre Tanrı, Mutlak güzeldir. Bütün varlıklar güzelliklerini O"dan alırlar. Şu halde varlıkların güzelliği, ilahî güzelliğin bir yansıması ve bir tecellisidir. Güzellik dereceleri, ilahi güzellikten aldıkları pay kadardır. İşte bu sebepledir ki, evrende Tanrı"nın güzelliği temâşa edilir. Sevgi de bu güzellik neticesi ortaya çıkar. Dolayısıyla varlıklara sevgi ile bakmak esastır. İşte bu ekolün bütün görüşlerini Mevlâna Celâleddin Rumî"de görmekteyiz

III-Mevlâna"nın Güzellik Anlayışı ve Aşk

Mevlâna"nın aşk estetiğini bütün yönleriyle ortaya koyabilmek için onun bu konudaki görüşlerini alt başlıklar halinde ele almamız gerekmektedir.

1)İnsanda Güzellik Duygusu Fıtrîdir:

Mevlâna, Kur"an ve hadislerin ışığında ve kendisinden önceki düşünürlerin paralelinde kalarak güzellik duygusunun insanda fıtrî olduğu ve fıtraten insanoğlunun hep güzeli aradığı ve ona meyyal olduğu görüşündedir. Güzellik gibi onun zıttı olan çirkinlik de fıtrî bir duygudur ve insan çirkin olandan hep kaçmak ister. Mesnevî"den:

Sana rüyada kötü şeyler gösterdi. Onlardan ürktün, halbuki o kötü şeyler, senin suretinde.

Hani aynaya bakınca yüzünü çirkin görüp aynayı pisleyen Zenci gibi!

Tükürmüş de, sen çirkinsin, lâyığın ancak bu demiş. Ayna da çirkinliğin, senin çirkinliğin a kör ve aşağılık adam!” (Mesnevî, IV, 2489-2491 İzb. Terc.)

Mevlâna gerek insanın içinde bulunan güzellik duygusunun ve gerekse dış âlemde var olan güzelliğin hep Hakk"ın güzelliğinden kaynaklandığını söyler ve bunun da “Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisiyle irtibatlandırır.

Dedim ki: eğer güzelsem bu güzelliği O"nun lütfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten çirkinler bile bana güler!

Çaresi şu: Kendime bakayım, kendime çeki düzen vereyim. Bakalım, ona lâyık mıyım, değil miyim?

O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı, kart bir ihtiyarı nasıl seçer?” (Mesnevî, II, 77-79, İzb. Terc.)

2)Mutlak Güzelliğin Tecellisi:

Mevlâna güzelliğin “Mutlak” ve “izafî” olarak iki şekilde ele alınabileceğini düşünür. Ona göre gerçek güzellik, Mutlak güzelliktir ve Tanrı"nın güzelliğidir. Çünkü Tanrı, güzelliği kendinden olan Varlık"tır. Diğer bütün güzellikler izafîdir ve Tanrı"dan derecelerine göre, pay aldıkları nispette güzeldirler. Çünkü güzellikleri kendi varlıklarından değildir. Mevlâna"nın bu düşüncelerini aynı zamanda ontolojik bir temele oturtmak da mümkündür. Kozmik varoluş, ilahî aşktan zuhur etmiştir. Mutlak güzellik her bir varlıkta tecelli ederek kendini göstermektedir. İslâm düşüncesinde bu keyfiyet farklı yorumlarla zenginlik kazanmıştır. Özellikle Mevlâna"nın da temsil ettiği sufî ekole göre insan, âleme baktığında bu güzelliği her varlıkta seyr ü temâşa edecektir ve her şeyde bir güzellik bulacaktır. Dolayısıyla insan olsun, hayvan olsun, bitki olsun görünen ve görünmeyen her şeyi sevecektir. Çirkin addedilenler bile sîrette yani özde güzeldirler. İnsan öze yönelerek ilahî güzelliği ve aşkı kendinde tecelli ettirecektir. Mevlâna"yı dinliyoruz:

Tanrı da gözü aydınlar için altı tarafı da delillerine mahzar etti.

Her hayvan, her bitki, nereye baksa; nereye varsa tanrı güzelliği görsün; ondan gıdalansın dedi.

Onun için O oraya "Nereye dönerseniz Tanrı yüzü var" buyurdu.

Susar da bir bardaktan su bile içerseniz suyun içinde Tanrı"ya bakmaktasınız.

Fakat âşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er!

Ama âşığın sureti, Tanrı"da fâni olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür?

Güneşte Tanrı güzelliğini görür âşıklar. Gayret sahibi Tanrı"nın sanatıyla nasıl ay, suya varır da suda görünürse güneşte de hak görünür.

Fakat Tanrı"nın bu gayreti, âşık ve sâdık kişileredir. Şeytanla hayvana tecelli etmez o” (Mesnevî, VI, 3640-3647, İzb. Terc.)

Eşyadaki güzelliğin farklı derecelerde olması yukarıda beyan edildiği gibi, Mevlâna onların Hakk"tan yani Mutlak güzellikten aldıkları tecelli nispetinde olduğunu yeri geldikçe vurgular. Mevlâna diyor ki:

Güzellerin bazıları, nasıl bazılarından üstün, bir kısmı da öbürlerinden aşağıysa insanların akılları da fazla, yahut eksiktir,

Ahmed, erlerin gazelliği dillerinin altında gizlidir meâlinde bir söz söyledi” (Mesnevî, III, 1538-1539, İzb. Terc.)

3)Hayranlıktan Aşka

Tanrı"nın evrendeki tecellisini sey ü temâşa eden insanlar, Hakk"ın bütün varlıklara yayılmış olan hikmetini, sanatını, ilmini ve tüm güzelliğini görür ve derler ki:

Cihan bizim gerçek sevgilimizin güzelliğinin aynasıdır. Onlara gönül vermek, onları sevmek, hakk"ı istemenin, Hakk"ı aramanın yankısıdır. Hakk"ın düşünülmesidir(Ş. Can Terc. S. 181, Mesnevî, VI, 3181)

Tanrı"nın âlemdeki tecellisinin büyüsüne kapılan insanoğlu kendini tarifi muhal bir hayranlık yumağı içinde bulur. İlahi güzelliğin âleme yansımasından kendi içinde, yine güzellik gibi fıtrî olan sevgi ateşi uyanır ve gittikçe şiddetlenir ve sonunda aşka dönüşür. İşte bu aşk, onu maşukuna götürecektir.

4)Estetik Haz ve Aşktan Vuslata

Türk-İslâm Düşüncesinde insanın mikro kozmik bir varlık olarak telakki edilmesi, Mevlâna"nın da benimsediği bir düşünce şeklidir. Bu, insanın kainatın bir parçası olmaktan ziyade, doğrudan doğruya kainatmış gibi ele alınmasına yol açmıştır. Bu husus aynı zamanda Tanrı, kainat ve insan anlayışına açıklık getirmek için de kullanılmıştır. Bir diğer ifâdeyle , kainata bak insanı anla, insana bak kâinatı anla; her ikisine bak Tanrı"yı anla şeklinde formüle edilmiştir. Kemâle ererek vahdet bilincine ulaşmış insan, Tanrı"nın hem kainatta , hem de kendisindeki tecellisinden, O"nun aşkı ve Cemâlinden nasibini alarak derin bir estetik hazza erişecektir. İnsan, bu haz içinde ilahi sevgi yolunda kademe kademe ilerleyecektir. Her türlü dünyevî ve beşerî kaygıyı geride bırakıp O"na ulaşacaktır. İnsan-ı kâmil olacaktır. Böylece insan-ı kâmil Tanrı"ya, Tanrı da insan-ı kâmile âşık olacaktır. Bu estetik hazzın verdiği metafizik anlayışa göre Tanrı, hem Aşk, hem Âşık hem de Ma"şuk"tur.

Aşkla Maşuk kavramları, Mevlâna"nın eserlerinde sık sık geçen kavramlardır. Aşk konusu her nerede ele alınırsa karşımıza bu kavramlar çıkar. Konuya bir başka açıdan bakacak olursak şunları görürüz: Tanrı"yı suje olarak ele aldığımızda O, hem seven hem de sevilen olur. Nitekim olayı bu şekilde değerlendiren bir çok sufî de: “Tanrı insanda kendi kendini sever” demişlerdir. Mevlâna da, insan Allah"a âşık olduğu gibi Allah"ın da insana âşık olduğunu, aynı zamanda Allah"ın insanı severken kendisini de sevdiğini söyler. Bir diğer ifadeyle Mutlak Varlık olan Tanrı, yaratıkları üzerinde sıfatlarıyla tecellisinin aksini görür ve bir kere daha âşık olur. İnsan-ı kamil de Birliğe olan Vuslat"ında kendi nefsinin gerçeğini de görür. Bu konuda Mesnevî"de şunları okuyoruz:

Sen mademki hayret âleminde "lillah" sırrına mahzar oldun, ben de senin olurum. Çünkü "kim Tanrı"nın olursa, Tanrı onun olur” (Mesnevî, I, 1939, İzb. Terc.)

Mevlâna, aynı zamanda Mutlak"ın tecellisi gereği nesnelerin güzelliğinden duyulan hazla Tanrı"ya ulaşmayı hedefleyen kişiye, estetik tavrın karşılıksız bir sevgiye dayandırılmasını öğütler. Zira Hakk"a âşık olup, O"na duyduğu hayranlığın denizinde yüzen kişi, O"ndan bir karşılık beklememelidir.


IV-Sonuç:

Görüldüğü gibi Mevlâna, diğer bütün konularda olduğu gibi, bütün bedii zevkleri, sanatı , estetiği , psikolojiyi vs yi aşkta temerküz ettirmektedir. Onun estetik anlayışı, bir aşk estetiğidir. Mutlak güzelliğin tecellisinden hareketle yine Mutlak olana yani ilahî ve ebedî olana yükselmek gerektiği fikri onda esastır. Bu görüşüyle sufî ekolle, bedii zevkle kemâlatı elde etmede meşşai ekolle, varlığın ontolojik temeline aşk ve güzelliği yerleştirmekle işrakî ekolle hem fikirdir. Kısaca Mevlâna"nın aşk estetiği, Türk-İslâm estetiğinin önemli bir köşe taşı olduğu kadar, aynı zamanda çağdaş estetikçilere de örnek olacak niteliktedir.

.

Resim: flickr.com


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı