






Kaynak: flickr.com
.
DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal) / E-Posta: dusuncekahvesi@gmail.com
Roman boyunca Mevlana'nın söylediği, "Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." sözü üzerinde düşünen ve okuru da düşünmeye yönelten Şafak hem romanını, hem de aşkın kendisini nasıl dönüştürdüğünü anlattı.
İnternette herkes Aşk romanınızın çıktığını birbirine haber veriyor. Beklenen şarkı gibi, beklenen bir roman mıydı?
İlla bir aşk romanı değil ama muhakkak bir roman beklentileri vardı. Çok e-mail alıyordum. Yolda görünce çevirip soruyorlardı. Çünkü Siyah Süt, tam bir roman değildi. Otobiyografik eserdi. Bence Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Bunların büyük bir bölümü de kadın. Aralarında aşk üzerine yazmamı isteyenler oluyordu. Ama aşkı sadece kadın-erkek ilişkisi olarak düşünmeyin. İlahi aşkın da içinde olduğu bir roman beklentisi vardı.
Genelde ülkemizde roman okurunun olmadığından şikayet edilir, siz tam tersini söylüyorsunuz?
Çünkü kişisel tecrübem o yönde değil. Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Öyle bir okur ki, onları aldatamazsınız, kandıramazsınız. Romanı çok seviyor, sahipleniyor, kendi hayatının içine çekiyor. İmza günlerinde hep dikkatimi çeken bir şeyle karşılaşıyorum. Bir romanı tek kişi okumuyor. Aile boyu roman zinciri kuruluyor. Kitabı okuyan annesine, kız kardeşine, yengesine veriyor. Bunlar istatistiklerin dikkate almadığı ayrıntılar.
'Aile boyu kitap okuma' durumu bize özgü bir şey mi?
Evet bu Türkiye'ye özgü bir şey. Batı'da bu kadar yok. Ülkemizde yazar olmanın zorlukları var ama her şeye rağmen romanın bizde daha çok itibar gördüğünü düşünüyorum. Amerika'da o kadar çeşit kitap çıkıyor ki, o çeşitlilik içinde bir eser çok çabuk buharlaşıyor. Kayboluyor. Türkiye'de yazı buharlaşmıyor. Bu ülkede edebiyatı besleyen çok önemli bir havza var. Bu çok güzel, fakat burada da romana aşırı anlamlar yüklüyor, bunun bir kurgu ve hayal ürünü olduğunu unutuyoruz galiba.
'Aşk'ı yazmak nasıl bir duyguydu?
Bu benim dokuzuncu romanım. Her biri özeldi ama bu romanımın yeri ayrı galiba. Yazarken o sürece kapılıp gidiyorum. Hesap yapmıyorum. 'Şimdi bu roman nereye gidecek. Okurlar ne düşünecek, eleştirmenler ne diyecek?' Bu tür kaygıların hepsini bir çekmeceye koyup kapatıyorum. Sadece hikayenin içine giriyorum. Yazdığım karakterlerle; Ella, Aziz, Şems ve Mevlana'yla yaşadım. Gönülden sevdiğim karakterleri anlattım.
Bu kitap aşkla yazıldı. İnşallah bu duygu okura da geçer. Çünkü aşkla okunması gereken bir roman.
Kitapta 'aşk'tan çok 'aşk şeriatı' üzerine yazdıklarınız etkileyici. "Kimsenin aşkın inceliklerine vakit bulamadığı bir dünyada aşk şeriatı daha büyük önem kazanmakta" diyorsunuz. Aşk şeriatı nedir?
Aşk şeriatı bana ait bir kavram değil. Mevlana'nın kullandığı bir kavram. Mesnevi'de Musa ile çobanın hikayesinden sonra diyor ki: 'Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." Bu ifade benim kafamı kurcaladı. Çünkü biz içinde yaşadığımız toplumda özellikle Türkiye'de aşkı cinsellikle, kuralsızlıkla, daha dünyevi algılıyoruz. Şeriatı ise hep kurallarla, yasaklarla, parmak kesmeyle, korkuyla anıyoruz. Bu iki kavram nasıl yan yana gelmiş? 800 sene önce bir alim böyle bir laf ediyor. Halbuki biz bugün insanları etiketliyor, öteliyor, Ötekileştiriyoruz. Bunu kimi zaman din adına, kimi zaman ideoloji adına yapıyoruz. Özü unutuyoruz. Biçime takılıyoruz. Bunları düşünmek benim için bir düşünce egzersiziydi.
Bu egzersiz sizi nasıl bir sonuca ulaştırdı?
Mevlana'nın anladığı anlamda "Aşk şeriatı"nda birlik var. Ayrımcılık yok. Ama birliğin olması için de insanın 'benlik zannı'nı aşabilmesi lazım. Kendini ayrı bir 'ben' zannetmeyi aşmak şart. Bu bir sanatçı için zor bir sınav. Biz sanatta egolar inşa ederiz. Tasavvufta da o egoları silmeyi öğreniyoruz. Dolayısıyla iki ayrı ses var. Benim içimde de iki ayrı ses var. Bunları düşünmeyi, okura da düşündürtmeyi seviyorum.
Romanda Şems'in 40 kuralı var. Hepsi birer ders gibi. Bu kurallar nasıl oluştu?
Bunlar tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani Şems'in kendi yazdığı kurallar değil. Sonuçta bu bir kurgu. Tabi ki ben tasavvuf okumalarımdan çok beslendim. Sadece Anadolu Sufizmini değil, Pakistan, Hindistan, Amerika ve Avrupa'da yaşayan Sufizmi de ilgiyle takip ediyorum. William Chittick'in Şems'in biyografisini de dikkatle okudum. Tabi ki tasavvufun bir manifestosu yok. Ama evrensel, ortak bir özü var.
40. kuralda; "Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur..." diyorsunuz. Romanda Ella ile Aziz'in aşkı ile Mevlana ve Şems'in birlikteliği aslında iki aşk arasındaki ayrıma işaret etmiyor mu?
Aynı şeyler değiller ama birbirlerinden kopuk da değiller. Ella gibi nice kadın var. Çocuklarını büyütmüş, yirmi senelik bir evlilikten sonra mutsuz, ruhen kendini sıkışmış hissediyor, arayış içinde. Amerika'da Mevlana'yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! Bunların sayıları giderek artıyor. Bütün dünyada ne kadar büyük bir Mevlana ilgisi olduğunun farkında değiliz bence. Mevlana geceleri düzenliyorlar. Şiir dinletisi programları yapılıyor. Mesnevi'den pasajlar okuyup tartışıyorlar. Dünyanın her yerinden insanı kendine çeken manyetik ve mistik bir çağrısı var Mevlana'nın.
Geç de olsa bu ilginin farkında vardık aslında. Semayı izlemeye gelenlerin çoğunun yabancılar olduğunu görüyoruz.
Tabi doğru. Sırf rüyasında Mevlana'yı görüp Konya'ya gelen insanlar var. Sihir gibi. Amerika'da en çok okunan şair Rumi. İslam dünyasının Shakespeare'i diye biliniyor. Romanda bunlara bakmak istedim. Boston'da yaşayan Yahudi Amerikalı bir ev kadını olan Ella için Mevlana ne ifade ediyor? Bir yandan da şu var: Ella hem dünyevi hem ruhani bir aşk yaşamak istiyor. Çünkü Aziz'i tanımadan seviyor, onun bedenine değil kelimelerine aşık oluyor. Bu benim için önemli bir bilmeceydi. Bir insanı tanımadan, kelimelerine aşık olup sevebilir misiniz? Özünü görebilir misiniz? Şems'in de Mevlana'ya ilk söylediği şeydir: 'Gör beni.' Kitap boyunca dünyevi aşkla ilahi aşk arasında geçişler var. Ayrımcılık yok. Çünkü aşk bu hayatın motoru. Var olma sebebimiz. Arayışımızın nedeni...
Aşk sizce bu dünyaya ait bir duygu mudur?
Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur. Sizi alıp sınırlarınızın ötesine geçirir. Kendinizi aşmaya yöneltir. Bence aşkın özünde dönüşüm vardır. 'Ben aşık oldum ama hâlâ aynı insanım' diyorsak, orada bir sorun var demektir. Aşk tam da benliği eritmektir. 'Ben' olmaktan çıkmaktır. Materyalist dünyanın çok ötesine geçiren bir gücü var aşkın.
Sizi nasıl dönüştürdü?
Beni bambaşka bir insan yaptı. Romanda diyorum ki her insan tamamlanmamış bir sanat eseridir. Beşeriyet denilen eser kusursuzluğu hedefler. İşte bu yolda bizi pişirecek olan şey aşktır bence. Beni de aldı, silkeledi, yeniden yoğurdu. Eskisine göre çok daha uyumlu, daha huzurlu bir insan yaptı.
Sabah ezanını aşka benzettiğiniz bir tanım var: 'Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı. Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi.' diyorsunuz. Seher vakti size ne hissettiriyor?
Sabah ezanının çok özel olduğunu düşünüyorum. Size de olmaz mı, duyduğunuz an içinize bir ürperti gelir. Ruhani bir şey... Bütün ezanlarda var diyeceksiniz belki ama sabah vaktinin ayrı bir tılsımı var... İnsanı tatlı uykusundan uyandıran bir güç var orada. Bir de açıkçası biz sabah ezanını layıkıyla duymuyoruz. Kulağımızla işitiyoruz ama yüreğinden duymak başka bir şey.
Dinlemek için gittiğiniz özel bir mekan var mı?
Bu öyle bir şey ki sizi her an yakalayabilir. Evinizde derin uykunuzdan uyandırabilir. Bir şehirde otelde kalıyorsunuzdur. Camı açarsınız, birdenbire o ses içeri dolar. Bunun özel bir mekanı yok.
Romanı okurken, 'İlahi aşk yaşamak isteyen ama nazlanan bir kadın'la karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz. Siz ne dersiniz?
Böyle düşünmemiştim ama düşüneceğim söylediğinizi. Bir yanda tabi ki O'ndan vazgeçemiyorsunuz, bir yanıyla bazen O'na nazlanıyoruz galiba. Hepimizin gelgitleri var. İnsan böyle bir mahluk zaten. Ama roman bittikten sonra yazara değil okura aittir.
Allah'a nasıl bir yakınlık duyuyorsunuz?
Türkiye'de inancı konuşmak kolay değil. Çünkü önyargılı bir toplumuz. Çok bağnaz olabiliyoruz. Bağnazlığı dar bakış açısı olarak kullanıyorum. Bağnazlık belli bir kesime has bir şey değil.
Solcusu da, sağcısı da, feministi de bağnaz olabiliyor. Bağnazlık kendi bakış açını, tek doğru bakış açısı zannetmek. Bu kadar önyargının ve yaftalamanın olduğu yerde samimiyetle inancı konuşmak kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim. Benim için O'nunla ilişki kurmak önemli bir mesele. Bunun bir arayış olduğunu düşünüyorum. Kimse 'ben inanıyorum' deyip son noktayı koyamaz. Hayat sürekli bir imtihanlar silsilesi. Kendimizi bazen çok şey biliyor zannediyoruz, sonra bir düşüyoruz hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz.
Hiç kimse için imanın ispatı yok.
Evet o ispatlanabilecek ya da 'buldum' deyip sırtını yaslayabileceğin bir şey değil. Benim için uzun bir yolculuk olduğunu söyleyebilirim. Bu yolculuğun inişleri, çıkışları var. Ama arayışın güzel olduğunu düşünüyorum. Benim için kıymetli bir mesele.
Romanda da çobanın Yaratanı'yla kurduğu ama Musa'nın anlayamadığı hatta çobanı yargıladığı bir iletişim biçimine rastlıyoruz. Siz nasıl bir dil geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz?
Aslında herkes kendi meşrebince konuşur. Güzel olan da bu gibi geliyor bana. Romandaki Musa ile çobanın hikayesi benim için önemliydi. Çoban Hak'la kendi bildiği dilden dua ediyor. Öyle şeyler söylüyor ki, "Allahım ben senin ayaklarını yıkarım, koyunlarımı senin için keserim. Pilavına katıp yersin." diyor. Musa bunları duyduğu zaman çok hiddetleniyor. Duasını bölüyor. 'Sen nasıl böyle konuşursun' diye kızıyor. Ama aynı gece Hak onu rüyasında ikaz ediyor. "Sen buluşturmaya mı, ayırmaya mı geldin. Bırak, nasıl içinden geliyorsa öyle dua etsin.
Biz dile değil, kelimelere değil, gönle bakarız." diyor. İnsanları yargılamadan, yaftalamadan, kendi durduğumuz yeri büyük zannetmeden, inancın özüne bakmak gerek. Bunu yapabilirsek daha evrensel, kucaklayıcı ve barışçıl bir yerde durabiliriz. Romanda Şems ne diyor? "İnancın büyük olsun, ama inancınla büyüklük taslama!"
Mevlana'nın eşi Kerra'nın bir iç konuşması var: "Müslümanlığa geçerken benim esas zorlandığım husus Meryem'i terk etmek oldu. Bunu kimseye söylemedim. Mevlana'ya bile. Ama Meryem'in o müşfik, kahverengi gözlerini özlüyorum..." diyor. İlerleyen sayfalarda Şems, Kerra'nın bu endişesine cevap veriyor: 'Meryem Ana'yı özlemene gerek yok. Çünkü onu terk etmene gerek yok. Eğer bir kadın Peygamber gelseydi, o hiç şüphesiz Meryem olurdu... Müslüman bir kadın da Meryem Ana'yı hayırla, duayla zikredebilir." Sadece Hıristiyanlar değil, bizler de Hz. Meryem'in İslam'daki önemini kavrayamıyoruz... Bu diyaloğu yazarken neler düşündünüz?
Romandaki Kerra sonradan İslamiyeti seçen bir kadın. Onun psikolojisine eğilmek istedim. Müslüman olan bazı Hıristiyan kadınlar böyle bir tereddüt yaşayabiliyor, bunu gözlemledim: "Meryem'i terk etmem gerekiyor mu, onu geride bırakmalı mıyım, eski önemini yitirecek mi?' Hz. Meryem, Hıristiyanlıkta dinin şefkate açılan en önemli kapısıdır. Tanrı'ya dua etmek isteyen Meryem'le kurar iletişimini. Bu endişeleri taşıyan kadınlar için tasavvufun Meryem'e pozitif bakışı kucaklayıcı ve evrensel bir cevap olabilir.
Ella gibi kadınlar çok fazla Avrupa'da ve Amerika'da değil mi?
Evet, Ella gibi kadınlar çok fazla. Türkiye'de de çok fazla. Isparta'da ya da Rize'de yaşayan bir ev kadınına Ella gibi karakter ne ifade ediyor? Ella ilk bakışta Amerika'da Boston'da yaşayan Yahudi bir kadın. Zengin bir hayatı var. Ama bir sıkışmışlık, eksiklik hissi içinde. Bu hissi belki Burdur'daki, İstanbul'daki, İzmir'deki kadın da biliyor. Zahirideki ayrımları kaldırdığınızda altta kalan hikayeler benzer ve evrensel. Birbirimizle bu noktalarda empati kurabiliriz. Mutsuz bir evliliğin içine hapsolmuş ama oradan çıkmak için veya kendini dönüştürmek için çaba göstermeyen, hayatı akışına bırakan çok insan var.
Cesaretleri yok belki de, Ella cesaretli bir kadın.
Evet cesaretli bir kadın ama savaşçı bir kadın değil. Hatta bütün hayatı boyunca mütevazı ve munis bir yaşam sürmüş, sessiz biri. Öyle bir kadının dönüşümü beni çok heyecanlandırıyor. Bir de bütün hayatını planlar, programlar yaparak geçiren bir kadın. Böyle birçok insan tanıdım. Çantalarına ajandalar, özel notlar koyan, üç ay sonrasını inceden inceye planlamış. Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümüydü benim için. Çünkü Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Aslında kimse kimseye yarını vaad edemez bu dünyada. Ama öyle zannediyoruz ve öyle yaşıyoruz.
Mevlana'nın kitaplara konu olması, organizasyonlarda ilgi görmesi, bir yandan kıyasıya eleştiriliyor. Bir yandan da çok değerli çabalar olarak görülüyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz.
Tüm dünyada Mevlana'ya ilgide muazzam bir artış var. Bu çok güzel bir şey. Bu dönemde yapılan kalıcı eserler kalır, geçici hevesler uçar. Oysa kimileri eleştiriyor, "bu bir modadır" deniyor. Öyle olsa bile, ki bence değil. Çünkü moda için kimse Amerika'dan kalkıp yolara düşüp Konya'ya gelmez. Muhakkak ki bir ruhani çağrı var ve o insanlar bu çağrıyı duyuyor. Bizim de bunu küçümsemeye hakkımız yok. Hele niyetten şüphe etmeye hiç hakkımız yok. 11 Eylül sonrasında çok ciddi bir İslam fobisi oluştu Batı'da ve bu fobinin aşılabilmesi için gene İslam dünyasının içinden çıkacak değerlerin görülmesine ihtiyaç var.
Nurten GÖKALP
İsmail YAKITMevlâna"nın Aşk felsefesinin bir diğer boyutu aşk estetiğidir. Bu çalışmamızda bu konuya ağırlık vereceğiz. Gerçi daha önce “Mevlâna"da estetik” üzerine bir bildirimiz olmuştu. (Bkz. 9. Milli Mevlâna Kongresi, 15-16 Aralık 1997) O çalışmada konu daha ziyade estetik tavırlar açısından ele alınmıştı Şimdi ise konumuz itibariyle burada, aşk odaklı bir estetik anlayışının hâkim olduğu Mevlâna"da, mutlak ve izafî güzellik anlayışından vuslata gidiş konusunu derinleştirmek istiyoruz. Bunun için o çalışmamızdaki fikirleri burada özetlememiz ve Mevlâna"dan önceki estetik anlayışları tekrar ele almamız gerekecektir. Ancak bu şekilde Mevlâna"yı düşünce tarihinde lâyık olduğu yere oturtabiliriz.
I-Estetik Üzerine
Estetik kelimesi, Grekçe “aisthetikos(=aisthanestai)” dan latince"ye “aestetica” şeklinde oradan da Avrupa dillerine: “esthétique(Fr.), aesthetics(İng.), aesthetik(Alm)” şeklinde geçmiştir. Duymak, duyumlamak, duyumla algılamak anlamındadır. Literatürde ilk defa Alman düşünürü Baumgarten tarafından kullanılmıştır(Nouveau Dictionnaire Etimologique, s. 272).
Vaktiyle Türkçe"mizde “ilm-i bedâyi, ilm-i hiss ve ilm-i hüsn” gibi terkiplerle ifâde edilen estetik, konu itibariyle felsefede köklü bir geçmişe sahiptir. Gerek tabiatta ve gerekse sanat eserlerinde, güzel hangi şartlara ve kriterlere sahiptir, herkes için geçerli objektif bir güzellik kavramının mevcudiyeti söz konusu mudur? Yahut güzellik sübjektif midir? gibi soruların araştırılmasından ibaret olan estetik değer kavramı, şimdiye kadar cevapsız kalan şu soruyu hep sora gelmiştir: Bir şey güzel olduğu için mi biz ona güzel deriz, yoksa biz güzel dediğimiz için mi o şey güzeldir?(Krş. İ. Fennî, Lüğ. Fels., 243; Keklik, Fels. İlk., s.268).
Ahlak disiplininde “iyi”, mantıkta “doğru” kavramı ne ise, estetikte de“güzel” kavramı odur. Kelime itibariyle “duyumlama” demek olan bu kavram, duyularımıza hoş gelen nesneler için kullanılmıştır. Nitekim Türkçe"mizde bize hoş gelen nesnelere güzel deriz. Güzel kelimesi Divan-ı Lüğati"t-Türk"e göre “kork=körk” şeklinde telaffuz edilen “körklü” kelimesiyle karşılanmıştır. Bu da göz anlamına gelen “köz” den gelip, oradan da güzel olmuştur. (Div. Lüğ. Türk., Iv, 363). Türkçe"mizde güzel kelimesinin kökeninin göz kelimesi olmasının sebebi, her ne kadar işitme ve tatma duyularına hitabedenler varsa da estetik keyfiyetlerin daha ziyâde görme duyusu olan göze hitap ediyor olmasındandır. Nitekim Kutadgubilig"de :
“Aklın güzelliği dil, dilin güzelliği sözdür
İnsanın güzelliği yüz, yüzün güzelliği gözdür”
(Kutadg.., s. 42, byt. 274)
Ancak bu maddi nesneler içindir. Manevi güzellik söz konusu olduğunda da “kalp gözü” devreye girer. Ayrıca Türkçe"mizde güzel anlamına gelen “körk”ten “körkem=görkem” kelimesi de türetilmiştir. Bu da yüce olan demektir. Şu halde güzel ile yüce arasında bir anlam bağı vardır: Güzel olan yücedir veya yüce olan güzeldir. Yücenin bir estetik değer olduğunu Batı dünyası ancak İ. Kant"ı bekleyerek öğrenebilmiştir. (Hacıeminoğlu, Türk Dil Fiil.,s. 31; Aykut, Türk-İsl. Est.,s.,66 vd., Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.109)
II-Mevlâna Öncesi Estetik –Sevgi İlişkisi
Bilindiği üzere düşünce tarihinde “güzel nedir” sorusunu ilk defa felsefî anlamda ortaya koyan, pek çok filozof tarafından “estetiğin babası” lâkabı verilen filozof, Platon(=Eflatun)"dur. Ona göre, güzel olan nesneler güzelliklerini ortak bir kaynaktan, yani “güzellik idea” sından alırlar. Bu güzellik mutlak olup, bütün güzel şeylerin üstündedir. Ona ulaşmak için dünyevî güzelliklerin üstüne çıkmak gerekir. İnsan, ister kendisi, isterse bir rehber eşliğinde, dünyevî güzellikten hareketle basamak basamak yükselerek yüce güzelliğe ulaşır. Yüce güzellik mutlak ve salt güzelliktir. Oraya ulaşan insan, hayatı yaşamaya değer bulur. Eflatun"a göre “Mutlak” ve “izafî” olmak üzere iki güzellik telakkisi bulunmaktadır. Onun mutlak güzellik anlayışı, kendisinden sonra özellikle İslâm dünyasında “ilahî güzellik” şeklinde yorumlanmıştır. Böylece Eflatun, idealist-metafizik bir estetik anlayışının temellerini atmıştır.
Mevlâna öncesi temel estetik anlayışlarının bir diğer temsilcisi “Ennead”ların sahibi, Plotinus"tur. O, Kitabının I. Bölümünde “Güzel Üzerine” adlı kısımda, özü itibariyle güzel olanla, başkası sayesinde güzel olanı ele alarak söze başlar. Ona göre kendiliğinden güzel olan ruhtur ve ondan pay alarak güzel olan da bedendir. Zira beden, ancak ruhun aksettirdiği ölçüde güzel sayılabilir. Plotinus"a göre âlemdeki güzellik, “Nous” adını verdiği Mutlak"ın görünüşünden ibarettir. Yani onun dışa yansımasıdır. Güzeli temâşaya dalan insan, “idea”nın duyumlanır âlemdeki aksini bulur. Böylece insan maddeyi aşarak, duyumlanır güzellikten manevî güzelliğe ulaşır. Plotinus"a göre ruhun yakınlık duyduğu şey güzel, yakınlık duymadığı şey de çirkindir. Yine ona göre ilahî olanın güzelliği ile ondan pay alanın güzelliği şeklinde iki farklı güzellik söz konusudur. Birinden diğerine “arınma” sayesinde ulaşılabilir. Böylece Plotinus, idealist-mistik bir estetik teorisiyle düşünce tarihindeki yerini alır.
Mevlâna öncesi estetik anlayışının temeli Türk-İslâm estetiğinin ana kaynağı olan Kur"an"dır. Çünkü Kur"an, kainatın estetik bir düzen içinde yaratıldığını, insan fıtratında estetik sevgi ve yargının yer aldığını açıkca belirtir.
“Muhakkak Biz, sizi en güzel şekilde yarattık” (Tin, 95/4)
“Yeri ve gökleri yerli yerince yarattı. Sizi en güzel şekilde şekillendirdi. Dönüşünüz O"nadır” (Teğâbun, 64/3)
Bu ayetlerde, insanoğlunun fıtratında var olan estetik duyarlılık, evvela kendi yaratılışındaki güzelliği çevrilmek isteniyor. Yani insanın kendi varlığındaki estetik zevk ve değere dikkat çekiliyor.
“Yaratanların en güzeli Allah ne kadar yücedir”(Mu"minun, 23/14)
Ayetiyle de gerek insan ve gerekse evrenin estetik bir değerle ele alınmasını gerektiği belirtiliyor. Nitekim bir hadis"te Hz. Peygamber: “Allah güzeldir, güzelliği sever” demektedir. Şu halde Kur"an ve Hadisler, estetiğin kaynağını Allah"a dayandırmaktadır. Buradan hareketle İslâm dininin, estetik zevk ve değerlere çok önem verdiğini söyleyebiliriz. Nitekim Hz. Peygamber de hayatı boyunca bütün insanların ibadetlerinde, yeme içmelerinde, giyim kuşamlarında, konuşma ve davranışlarında ve birbirleriyle olan münasebetlerine varıncaya kadar her şeyde hep güzel ve güzel olanı tavsiye etmiştir.(Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.111).
İslâm düşüncesinde güzellik “hüsn” veya “cemâl”, çirkinlik de “kubuh” kelimeleriyle ifâde edilmiştir. Eş"ari kelam ekolü bunların, Allah"ın bildirmesiyle, Maturidi ekolü de aklın bildirmesiyle bilinebileceğini savunmuşlardır.(İzmirli, Yeni İlmi Kelam, s. 72)
Ana hatlarıyla baktığımızda, Türk-İslâm filozoflarına göre; varlığı kendi zatından olanın güzelliği ile varlığı kendi zatından olmayanın güzelliği olmak üzere iki türlü güzellik anlayışı olduğunu görürüz. Farabî"ye göre en üstün varlık, varlığı kendi zatında olanın varlığıdır. Öyleyse O"nun güzelliği bütün güzelliklerden üstündür. Diğerlerinin güzelliği ise, en üstün olan varlığa derece ve yetkinlik açısından yaklaşabildiği ölçüdedir. İbn Sina"ya göre güzellik, onun psikolojik anlayışına bağlıdır. Güzellik, kemâldedir. O, duyumlanır nesnelerin kemâlini de onların tenasüp ve ölçülerinde aramıştır. Ona göre “kemâl” Mutlak"a=Ma"şuk"a=İlk Varlık"a yaklaşmakla elde edilir. Gazzali"ye göre bir varlık, kendisinde bulunması mümkün olan bütün kemâlatı kendisinde topladığı vakit, güzelliğin zirvesine ulaşmış demektir. Şayet bir kısmı bulunsa, bulunduğu nispette güzelidir.(İhya, IV, 542)
Ünlü işrak filozofu Sühreverdi"ye göre, bütün manevî ve cismanî varlıklar kemâlâtı arar, hepsinin de güzelliğe temâyülleri vardır kanaatindedir. Sühreverdi, aşk ve güzelliği ontolojik bir zemine yerleştirirken, estetik anlayışını bu temel üzerine oturtur. O"na göre Tanrı"dan ilk sudûr eden akıldır, ondan da güzellik, aşk ve hüzn sudur etmiş ve bu üç kavram varlığın temelini ve kaynağını oluşturmuştur. Bu kavramlar birbirinden ayrılmaz. Hatta bu özelliği tarihe mal olmuş büyük aşklarda bile görebiliriz. Mesela güzellik Hz. Yusuf"ta, Aşk Züleyha"da, hüzn ise Hz. Yakup"ta tecelli etmiştir. Nitekim Sühreverdî"nin etkilerini gördüğümüz Doğu Edebiyatı ve Divan Edebiyatına hem güzellik, hem aşk hem de hüzn edebiyatı denebilir(Yakıt, Türk-İsl.Düş.., s.113)
Güzellik konusunda sufî ekol, daha mücmel bir anlayış sergiler. Onlara göre Tanrı, Mutlak güzeldir. Bütün varlıklar güzelliklerini O"dan alırlar. Şu halde varlıkların güzelliği, ilahî güzelliğin bir yansıması ve bir tecellisidir. Güzellik dereceleri, ilahi güzellikten aldıkları pay kadardır. İşte bu sebepledir ki, evrende Tanrı"nın güzelliği temâşa edilir. Sevgi de bu güzellik neticesi ortaya çıkar. Dolayısıyla varlıklara sevgi ile bakmak esastır. İşte bu ekolün bütün görüşlerini Mevlâna Celâleddin Rumî"de görmekteyiz
III-Mevlâna"nın Güzellik Anlayışı ve Aşk
Mevlâna"nın aşk estetiğini bütün yönleriyle ortaya koyabilmek için onun bu konudaki görüşlerini alt başlıklar halinde ele almamız gerekmektedir.
1)İnsanda Güzellik Duygusu Fıtrîdir:
Mevlâna, Kur"an ve hadislerin ışığında ve kendisinden önceki düşünürlerin paralelinde kalarak güzellik duygusunun insanda fıtrî olduğu ve fıtraten insanoğlunun hep güzeli aradığı ve ona meyyal olduğu görüşündedir. Güzellik gibi onun zıttı olan çirkinlik de fıtrî bir duygudur ve insan çirkin olandan hep kaçmak ister. Mesnevî"den:
“Sana rüyada kötü şeyler gösterdi. Onlardan ürktün, halbuki o kötü şeyler, senin suretinde.
Hani aynaya bakınca yüzünü çirkin görüp aynayı pisleyen Zenci gibi!
Tükürmüş de, sen çirkinsin, lâyığın ancak bu demiş. Ayna da çirkinliğin, senin çirkinliğin a kör ve aşağılık adam!” (Mesnevî, IV, 2489-2491 İzb. Terc.)
Mevlâna gerek insanın içinde bulunan güzellik duygusunun ve gerekse dış âlemde var olan güzelliğin hep Hakk"ın güzelliğinden kaynaklandığını söyler ve bunun da “Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisiyle irtibatlandırır.
“Dedim ki: eğer güzelsem bu güzelliği O"nun lütfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten çirkinler bile bana güler!
Çaresi şu: Kendime bakayım, kendime çeki düzen vereyim. Bakalım, ona lâyık mıyım, değil miyim?
O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı, kart bir ihtiyarı nasıl seçer?” (Mesnevî, II, 77-79, İzb. Terc.)
2)Mutlak Güzelliğin Tecellisi:
Mevlâna güzelliğin “Mutlak” ve “izafî” olarak iki şekilde ele alınabileceğini düşünür. Ona göre gerçek güzellik, Mutlak güzelliktir ve Tanrı"nın güzelliğidir. Çünkü Tanrı, güzelliği kendinden olan Varlık"tır. Diğer bütün güzellikler izafîdir ve Tanrı"dan derecelerine göre, pay aldıkları nispette güzeldirler. Çünkü güzellikleri kendi varlıklarından değildir. Mevlâna"nın bu düşüncelerini aynı zamanda ontolojik bir temele oturtmak da mümkündür. Kozmik varoluş, ilahî aşktan zuhur etmiştir. Mutlak güzellik her bir varlıkta tecelli ederek kendini göstermektedir. İslâm düşüncesinde bu keyfiyet farklı yorumlarla zenginlik kazanmıştır. Özellikle Mevlâna"nın da temsil ettiği sufî ekole göre insan, âleme baktığında bu güzelliği her varlıkta seyr ü temâşa edecektir ve her şeyde bir güzellik bulacaktır. Dolayısıyla insan olsun, hayvan olsun, bitki olsun görünen ve görünmeyen her şeyi sevecektir. Çirkin addedilenler bile sîrette yani özde güzeldirler. İnsan öze yönelerek ilahî güzelliği ve aşkı kendinde tecelli ettirecektir. Mevlâna"yı dinliyoruz:
“Tanrı da gözü aydınlar için altı tarafı da delillerine mahzar etti.
Her hayvan, her bitki, nereye baksa; nereye varsa tanrı güzelliği görsün; ondan gıdalansın dedi.
Onun için O oraya "Nereye dönerseniz Tanrı yüzü var" buyurdu.
Susar da bir bardaktan su bile içerseniz suyun içinde Tanrı"ya bakmaktasınız.
Fakat âşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er!
Ama âşığın sureti, Tanrı"da fâni olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür?
Güneşte Tanrı güzelliğini görür âşıklar. Gayret sahibi Tanrı"nın sanatıyla nasıl ay, suya varır da suda görünürse güneşte de hak görünür.
Fakat Tanrı"nın bu gayreti, âşık ve sâdık kişileredir. Şeytanla hayvana tecelli etmez o” (Mesnevî, VI, 3640-3647, İzb. Terc.)
Eşyadaki güzelliğin farklı derecelerde olması yukarıda beyan edildiği gibi, Mevlâna onların Hakk"tan yani Mutlak güzellikten aldıkları tecelli nispetinde olduğunu yeri geldikçe vurgular. Mevlâna diyor ki:
“Güzellerin bazıları, nasıl bazılarından üstün, bir kısmı da öbürlerinden aşağıysa insanların akılları da fazla, yahut eksiktir,
Ahmed, erlerin gazelliği dillerinin altında gizlidir meâlinde bir söz söyledi” (Mesnevî, III, 1538-1539, İzb. Terc.)
3)Hayranlıktan Aşka
Tanrı"nın evrendeki tecellisini sey ü temâşa eden insanlar, Hakk"ın bütün varlıklara yayılmış olan hikmetini, sanatını, ilmini ve tüm güzelliğini görür ve derler ki:
“Cihan bizim gerçek sevgilimizin güzelliğinin aynasıdır. Onlara gönül vermek, onları sevmek, hakk"ı istemenin, Hakk"ı aramanın yankısıdır. Hakk"ın düşünülmesidir(Ş. Can Terc. S. 181, Mesnevî, VI, 3181)
Tanrı"nın âlemdeki tecellisinin büyüsüne kapılan insanoğlu kendini tarifi muhal bir hayranlık yumağı içinde bulur. İlahi güzelliğin âleme yansımasından kendi içinde, yine güzellik gibi fıtrî olan sevgi ateşi uyanır ve gittikçe şiddetlenir ve sonunda aşka dönüşür. İşte bu aşk, onu maşukuna götürecektir.
4)Estetik Haz ve Aşktan Vuslata
Türk-İslâm Düşüncesinde insanın mikro kozmik bir varlık olarak telakki edilmesi, Mevlâna"nın da benimsediği bir düşünce şeklidir. Bu, insanın kainatın bir parçası olmaktan ziyade, doğrudan doğruya kainatmış gibi ele alınmasına yol açmıştır. Bu husus aynı zamanda Tanrı, kainat ve insan anlayışına açıklık getirmek için de kullanılmıştır. Bir diğer ifâdeyle , kainata bak insanı anla, insana bak kâinatı anla; her ikisine bak Tanrı"yı anla şeklinde formüle edilmiştir. Kemâle ererek vahdet bilincine ulaşmış insan, Tanrı"nın hem kainatta , hem de kendisindeki tecellisinden, O"nun aşkı ve Cemâlinden nasibini alarak derin bir estetik hazza erişecektir. İnsan, bu haz içinde ilahi sevgi yolunda kademe kademe ilerleyecektir. Her türlü dünyevî ve beşerî kaygıyı geride bırakıp O"na ulaşacaktır. İnsan-ı kâmil olacaktır. Böylece insan-ı kâmil Tanrı"ya, Tanrı da insan-ı kâmile âşık olacaktır. Bu estetik hazzın verdiği metafizik anlayışa göre Tanrı, hem Aşk, hem Âşık hem de Ma"şuk"tur.
Aşkla Maşuk kavramları, Mevlâna"nın eserlerinde sık sık geçen kavramlardır. Aşk konusu her nerede ele alınırsa karşımıza bu kavramlar çıkar. Konuya bir başka açıdan bakacak olursak şunları görürüz: Tanrı"yı suje olarak ele aldığımızda O, hem seven hem de sevilen olur. Nitekim olayı bu şekilde değerlendiren bir çok sufî de: “Tanrı insanda kendi kendini sever” demişlerdir. Mevlâna da, insan Allah"a âşık olduğu gibi Allah"ın da insana âşık olduğunu, aynı zamanda Allah"ın insanı severken kendisini de sevdiğini söyler. Bir diğer ifadeyle Mutlak Varlık olan Tanrı, yaratıkları üzerinde sıfatlarıyla tecellisinin aksini görür ve bir kere daha âşık olur. İnsan-ı kamil de Birliğe olan Vuslat"ında kendi nefsinin gerçeğini de görür. Bu konuda Mesnevî"de şunları okuyoruz:
“Sen mademki hayret âleminde "lillah" sırrına mahzar oldun, ben de senin olurum. Çünkü "kim Tanrı"nın olursa, Tanrı onun olur” (Mesnevî, I, 1939, İzb. Terc.)
Mevlâna, aynı zamanda Mutlak"ın tecellisi gereği nesnelerin güzelliğinden duyulan hazla Tanrı"ya ulaşmayı hedefleyen kişiye, estetik tavrın karşılıksız bir sevgiye dayandırılmasını öğütler. Zira Hakk"a âşık olup, O"na duyduğu hayranlığın denizinde yüzen kişi, O"ndan bir karşılık beklememelidir.
IV-Sonuç:
Görüldüğü gibi Mevlâna, diğer bütün konularda olduğu gibi, bütün bedii zevkleri, sanatı , estetiği , psikolojiyi vs yi aşkta temerküz ettirmektedir. Onun estetik anlayışı, bir aşk estetiğidir. Mutlak güzelliğin tecellisinden hareketle yine Mutlak olana yani ilahî ve ebedî olana yükselmek gerektiği fikri onda esastır. Bu görüşüyle sufî ekolle, bedii zevkle kemâlatı elde etmede meşşai ekolle, varlığın ontolojik temeline aşk ve güzelliği yerleştirmekle işrakî ekolle hem fikirdir. Kısaca Mevlâna"nın aşk estetiği, Türk-İslâm estetiğinin önemli bir köşe taşı olduğu kadar, aynı zamanda çağdaş estetikçilere de örnek olacak niteliktedir.
.
Resim: flickr.com