3 Eylül 2008 Çarşamba

Ölmeden Önce Ölmek / Mesnevi-i Şerif’te Ölüm

Nurefşan Kapal
Yağmur Dergisi, Sayı 40
Tem-Ağu-Eyl 2008


“Ey ölümden korkup kaçan can, aklını başına al, bu korku kendindendir senin. Korktuğun kendi çirkin yüzündür, ölümün yüzü değil; canın bir ağaca benzer, ölümse yaprağıdır o ağacın.”

Kuşatıcı bir nazarla baktığımızda Mevlâna’nın eserlerinin bütününde özellikle de Mesnevî’de ölümü ‘iradi ölüm’ ve ‘tabii ölüm’ şeklinde ikiye ayırdığını görürüz. Bu ayrımın ikinci kısmını oluşturan ‘tabii’ yani ‘biyolojik’ ölüm, sathî bir bakışla bize cesedin dağılıp mahvolması gibi gözükse de, esasen yok oluş değildir. Çünkü insan sadece maddi birtakım varlıkların terkibiyle meydana getirilmiş bir canlı değildir. Aynı zamanda her insanın kendine mahsus bir de ruhu vardır. Bu yönüyle insan çift yönlü bir varlıktır. Dolayısıyla ölüm bütün bu varlıkların aslına dönebilmesi için bir başlangıçtır. Öyleyse ölüm yok oluş ve ayrılık değil, bilakis vücudun her bir parçası için aslına kavuşma manası taşır. Mevlâna söz konusu ‘aslına dönüş’ hadisesini, “Biz Allah’a aidiz ve yine O’na dönenleriz.” ayetine dayandırarak şu şekilde ifade eder: “Bu dünyada duruşum benim için bir ayrılık olmasaydı, ‘Biz gene dönüp ona varanlardanız.’ denmezdi. Dönüp gelen, tekrar o şehre varana derler; zamanın ayrılışından kurtulup birliğe ulaşana derler.”

Mesnevî’de ele alınan ikinci çeşit ölüm ise iradi ölümdür. Bu manada ölüm, İslâm tasavvufunun odak noktalarından birini teşkil eden “Ölmeden evvel ölünüz.” prensibine dayanmaktadır. Mesnevî’de bu konu hakkında şöyle denmektedir: “Riyazetle bedenin ölmesi diriliktir, şu bedene zahmet vermek canı ölümsüzlüğe ulaştırmaktır. Ne mutlu o kişiye ki ölümden önce öldü; yani bu bağın, bu üzümün aslından bir koku aldı.” Yine divanında Mevlânâ, aynı konuyla ilgili şunları ifade eder: “Ölünüz, ölünüz ki ölümsüz bir can kazanasınız. Bu topraktan kesilip ten bağlarından kurtulun ki eliniz semalara ulaşsın.”

Bütün bu beyitlerde Mevlâna’nın anlatmak istediği husus, her birerimizin nefes alıp veren, yaşayan diriler olduğumuz halde asıl diriliğin farklı bir şey olduğu temasıdır. Ona göre yemeden, içmeden, bedenî arzu ve isteklerden ibaret yaşayan bir insan aslında insanî bir hayat yaşamamaktadır. Marifet bütün bu arzularla çevrili olan insanın, henüz hayattayken bütün bu isteklere yüz çevirebilmesidir. Çünkü esasen bütün bu arzu ve istekler, insanın başına sıkıntı olacak potansiyeli de beraberinde taşımaktadırlar. Oysaki ölmüş bir kimse için bunların hiçbirisi tehlike arz etmemektedir. O halde insan iradi ve mecazi bir ölümle ölmelidir ki, sıkıntılarından kurtulabilsin.

Mesnevi’nin başka bir yerinden aldığımız şu ifadeler yukarıdaki izahata ışık tutar mahiyettedir: “Süt emen çocuk sütü nasıl isterse, sen de ölümü öyle istersin; seni tutsak eden bir hastalık, bir dert yüzünden değil. Ölümü ararsın, istersin ama ağrıdan, sızıdan, hastalıktan bunalıp istemezsin; evin yıkık bucağında bir define görürsün de o yüzden istersin.” Bu beyitlerden de anlaşılacağı üzere Mevlâna’daki ölüm arzusu ideal bir iştiyak halidir. Bu hususu güçlendirmek için bebeğin süte, hazineyi görenin zenginliğe iştiyak duyması benzetmelerini örnek olarak verilmiştir ki her iki benzetmede de bu anlam katmanı vardır.

“Ey ölümden korkup kaçan can, aklını başına al, bu korku kendindendir senin. Korktuğun kendi çirkin yüzündür, ölümün yüzü değil. Canın bir ağaca benzer, ölümse yaprağıdır o ağacın. İyi olsun, kötü olsun, ne bitmişse senden bitmiştir. Hoş olsun olmasın, gönle gelen şey, senden gelmiştir.”

Yukarıda verilen cümlelerde de Mevlâna ölüm korkusunu açıklarken, ölümü bir aynaya benzetir. İyi insanlar için ölüm güzel, kötüler için de çirkindir. Dolayısıyla insanı korkutan husus ölüm değil, aynada gördükleri kendi çirkinlikleri ve kendi hatalarıdır. Bu yüzden ölüm gerçeğini kavrayarak, dünyaya gönül bağlamamak, kaçınılmaz sonu, güzel ve hayırlı işlerle örgülenmiş bir ömür haline getirmek, ebedi hayat için hazırlık yapmak, dostun huzuruna eli boş çıkmamak gerekir.

“Can çekişip duruyorsun, ölmeden önce sana kurtuluş yok, o halde öl de kurtul. Nasıl ki yüz basamaklı merdivenden iki ayak eksik olsa dama çıkamazsın. Yüz arşınlık ipte de biraz eksiklik bulunsa kuyudan su çekemezsin. Gemi kaldırma gücünü aşan o son yük de yüklenmeden batmaz. Ölmediğin için can çekişmen uzadı. Ey Taraz mumu, sabah olunca öl. Ama seni mezara sokan ölümle değil, nura ulaştıran, kemale erdiren bir ölümle öl. Toprak altın kesilince nasıl topraklığından eser kalmazsa, böyle bir ölümle ölenin gamı da neşe ve ferahlığa döner.”

Burada da yine daha önceki meseleleri destekleyen farklı bir bakış açısı görmekteyiz. Buraya göre can çekişme, ölüm anında yaşanan bir hadise değildir. Çünkü insanın hayatı uzun bir can çekişmeden ibarettir. Dolayısıyla Mevlâna’ya göre ölüm, birdenbire gerçekleşen bir hadise değil, uzun zamana yayılan bir süreçtir. Biz farkında olsak da olmasak da bu süreç dünyaya geldiğimiz anda başlamıştır. İnsanoğlunun kendi hayatından kâinata kadar her şeyde böyle bir çözülüş söz konusudur. Hal böyle olunca da aslında her bir varlık her an ölümle yüz yüzedir. Peki o halde insan bu dünyaya veda ederken ölen nedir? Bu sorunun cevabını en veciz ifadelerle Yunus’ta buluruz: “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.” Yunus’un düsturuna göre ölen ten ise, gerçekte ölüm yoktur. İşte bu noktada “O halde neden bedenin ölmesi gerekiyor?” sorusu devreye giriyor. Herkesin aklına gelmesi muhtemel bu ve benzeri sorular da cevabını yine Mevlana’da bulmaktadır:

“Bir bahçe sahibi, toprağı dikime hazırlıyordu. Onu gören biri uzaktan seslendi:
— Niçin yeri kazıp harap ediyorsun? Beriki de dedi ki:
— A ahmak, hiç kazılmadan burası gül bahçesi olur mu?”
Yeri kazıp harap etmenin sebebini sormak ne kadar garipse, yukarıdaki soru da hakikatte o denli abestir. Çünkü nasıl ki terzi kumaşı kesmeden elbise dikemez, buğday öğütülmeden un elde edilemezse beden elbisesi de kesilip parçalanmadan güzel bir netice elde edilemez. Dolayısıyla aslında bütün bu aşamalar daha güzel bir netice içindir. Kesilip biçilen aslında sadece bir bedendir lakin o beden karşılığında verilecek olan sonsuz bir ömürdür.

Mevlânâ, yazımızın başından beri kendisinden yaptığımız alıntılarla izah etmeye çalıştığımız meseleleri bizzat hayatına tatbik etmiş bir şahsiyettir. Hal böyle olunca da sıradan insanlar için her şeyden ayrılık olan ölüm, Mevlana’da “şeb-i arûs” yani Sevgili ile buluşma ânı olmaktadır: “Öldüğüm gün, tabutum götürülürken bende bu dünya derdi var sanma. Benim için ağlama! Yazık, vah vah deme! Şeytanın tuzağına düşersen o zaman eyvah demenin sırasıdır. Cenazemi gömdüğün zaman, firak, ayrılık deme! Benim buluşmam, kavuşmam, işte o zamandır. Beni toprağa verdikleri zaman elveda elveda demeye kalkışma, mezar cennet topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, Güneş’le Ay’a guruptan hiç zarar gelir mi? Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? İnsan tohumu bitmeyecek diye şüpheleniyor musun? Toprağa konulduğunu sanıyorsun değil mi? Ayağımın altında bu yedi kat gök vardır.”

Sonuç olarak görülmektedir ki, Mevlânâ, ruhun bir gurbet olan bu aleme gelerek bedende hapsedildiğini, üstelik geldiği yerin hasretiyle yanıp tutuştuğunu, bedenin ruhunun bir bineği olduğunu ve bu binekten ancak ölümle kurtulacağını kabul eder. Bütün bu telakkileri Mevlânâ, Kurân ve hadislere dayanarak ispat eder. Ayrıca ölümün korkulacak bir şey olmadığını, hatta işin esasını bilenler için arzu edilen bir hadise olduğunu söyleyerek ölüm karşısındaki tavrını ortaya koyar. Bu husus Mevlâna’ya düşünce tarihi içinde gördüğümüz diğer tavırlar arasında müstesna bir yer kazandırır. Kısaca Mevlâna’ya göre ölüm, ayrılık halinden kavuşma haline geçiş ve ölümsüzlüğe erişmekten ibarettir.

(Resim: flickr.com)

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page

 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı