23 Ocak 2008 Çarşamba

“Liberal Sol” Üzerine...

Mehmet M. Hekimoğlu
Muğla Üniversitesi / Radikal 2

Türkiye'deki cari siyasi yaşama, 2002 seçimlerinden bu yana egemen olan iki büyük sivil politik aktörün varlığından söz edilebilir: CHP'de cisimleşen ulusalcı, izolasyonist ve devletçi bir siyasi sol ile AKP'nin temsil ettiği ve yer yer pre-modern karakteriyle temayüz eden, liberal parfümlü muhafazakâr bir sağ. Bu iki alternatif dışında, bütün evrensel değer ve ilkeleriyle liberal sol çizgide siyaset yapacak ciddi bir seçenek, henüz Türk siyaset ufkunda gözükmüyor. Oysa Türk siyasetini üçüncü dünyacı sol ile demokratlığı kendinden menkul, alaturka bir muhafazakârlık sarmalından kurtaracak olan, liberal demokrat bir sol partinin siyaset sahnesinde yerini almasıdır. Çünkü böyle bir partinin taşıyıcısı olduğu ideolojinin, kimliksel savaş ve çatışmalara karşı panzehir olarak çağımızın kabul edilebilir en önemli fikri paradigması olduğu aşikârdır. Ulusal kimlikler ve milli seferberlikleri, demokratik akla önceleyen yaklaşımlar üzerinden giderek artan oranda kabul gören ulusalcı bakış açısının insanlığı yeni bir kitlesel faciaya götürmesinin engellenmesi ancak liberal bir sol açılımla mümkün olabilir. Bunun için de sivil toplum örgütlerinin gelişimine uygun zeminler yaratılarak, devlet karşısında sivil alanının genişletilmesinin demokrasi açısından gerekliliğine dikkat çekilmesi ve devlet ile dini otoritenin bireyleri sınırlandırmasının sakıncalarının ortaya konulması gerekiyor.

Kavram kargaşası
Liberalizmle ilgili açıklamalara geçmeden önce belirtmek gerekir ki, siyaset ve ondan mülhem kavramların gündelik, konjonktürel anlamlarıyla sınırlandırılması gayretkeşliği, onları temel felsefi tözlerinden soyutladığı ölçüde kendi fikirlerimiz yararına yapılan ciddi bir manipülasyon eylemidir. Liberalizm, bireycilik, demokrasi, din, küreselleşme ve ulus-devlet kavramlarına ilişkin yapılan Türkiye'deki tartışmalarda da genellikle durum pek farklı olmuyor ve içeriği izaha muhtaç bu kelimelere kategorik manada yapılan bir takım genellemelerin formülasyonu için müracaat ediliyor. Kanımca liberalizm konusundaki kavram karmaşası da bu bağlamda bir yeniden değerlendirmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Genel bir çerçeve çizmek açısından modern zamanlar dünyasında sosyalizm ve muhafazakârlık karşısında liberalizmin ayırt edici zihni pozisyonunun temelinde, sivil ve siyasi özgürlüklerin azami seviyede genişletilerek, devletin bireysel özgürlük sahasına kural olarak müdahale etmemesini öngören, aydınlanmacı ve eşitlikçi bir ideolojik anlayış yatar. Robert Nozick gibi liberteryenler de dahil olmak üzere anarşizmden farklı olarak devlete değil, ideolojik anlamda devletçiliğe karşı olan liberalizmde kişilere, ne devlet ve toplum adına, ne de diğer bireyler tarafından bir takım genel geçer doğruların dayatılması kabul edilebilir, ki bu, çok boyutlu beşeri yaşamı kuşatma iddiasındaki kül bir kurucu aklın apriori olarak imkansızlanması ve reddi anlamına gelir. Liberal teoride özgürlükler hakları kullanma konusunda geniş yetkiler yanında sorumluluklar da getirir; zira etik açıdan ancak özgür olan bireyler, serbest iradelerinden sadır olan eylemleri dolayısıyla sorumluluğa sevk edilebilirler. O halde liberalizmin münhasıran, topluma karşı hiçbir kolektif bilinç ve sorumluluk taşımayan atomik bireylerin mutlak anlamda özgür olduğu "bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler"ci vahşi kapitalist bir teorik yaklaşımı içerdiği iddiası bilimsel gerçeklerden uzak, ideolojik bir karşı önermedir. 80'li yıllarda Türkiye'nin, 90'larda ise eski Doğu Bloku devletlerinin bizzat yaşayarak tecrübe ettikleri üzere, asgari sosyoekonomik gelişme düzeyi bakımından yeterli bir standarda ulaşamamış ülkelerin, hiçbir ön altyapı hazırlığına girişmeden, devletçi merkezi ekonomiden piyasa ekonomisinin doğal şartlarına ani geçişte bulunması, ortaya, hukuki ve etik açıdan kuralsızkanunsuz vahşi kapitalist bir pratiğin çıkmasına neden oldu ki, esas problemi liberalizmde değil, burada aramak gerekir. Güçlü bir merkezi devlet geleneğine sahip olan Türkiye'deki cari siyasal sistemin genel anlamıyla liberal bir orijine sahip olmadığı bilinmekle beraber, bu durum son tahlilde, ülkenin sosyoekonomik olarak reel modernleşme süreçlerini yaşamaya geç başlamış olmasından kaynaklanıyor. Bu geç kalışın sonucu, devletin uhdesi ve tekelinde bulunan iktidar ve otoriteyle doğrudan bir mücadele içerisine girebilecek olgunlukta, bağımsız bir burjuvazinin ortaya çıkmamasıdır ki, devlet merkezli olmayan sivil bir özgürlükçü alanla, birey eksenli hak anlayışının bir türlü teşekkül etmemesinin temelinde de bu durum yatar. Resmi paradigmanın, vatandaşın özel alanına, düşüncesine, ifade hürriyetiyle bireysel tercihlerine pervasızca müdahalede bulunan, demokratlığı ve liberalliği kendinden menkul, cumhuriyetçi bir otoriter devlet anlayışını kolayca benimseyip sürdürebilmesi, işte bu sosyolojik arka plan nedeniyledir. Eğer liberal bir sol siyasal parti, hazırlayacağı program ve sürdüreceği uygulamayla göreceli geri kalmışlık sorunumuzu, gelenekle modernite, laikle İslam, kenarla merkez arasındaki tali çatışma alanlarından kurtarıp da, özel olanı kamusal karşısında hem ekonomik hem de politik ve içtimai olarak egemen hale getirmek üzerine kurulu, asli bir hürleştirme harekatı üzerine yerleştirirse, ülkemize özgü tarihsel ve toplumsal sosyolojinin yarattığı otoriter sınırlamaların prangasını ilk defa kırma fırsatını bulabilir. Türkiye hâlâ böyle bir dönüşümü gerçekleştirecek siyaseti ve onu her şart ve kayıt altında sahiplenecek sol partiyi arıyor.

Sol Liberalizme Bakmalı Mı?

Radikal İki'de yayımlanan "Liberal sol ve Türkiye" başlıklı yazıma eleştirel bir değerlendirmeyle cevap veren M. Kemal Coşkun, piyasa ekonomisiyle barışık bir solun mevcut olamayacağını iddia ediyor ve liberal sol tezleri demokrasi, sivil toplum ve kültürel/kimliksel sorunların ötesine geçemedikleri savıyla yetersiz bulduğunu belirtiyor. Bu yazımda, bahsi geçen iki iddiayı da cevaplamak istiyorum. Öncelikle Coşkun, yazısının bütününden anlaşıldığı kadarıyla kendisinin de benimsediği Marksist solu, bütün sol siyasi yelpazeyle eşitleme gibi, indirgemecilikle malul bir mantıksal ve metodolojik hata içerisine düşüyor ve özcü bir yaklaşımla, kendi sol anlayışından başka bir (liberal) solun, sol olamayacağını ileri sürüyor. Oysa ifade etmek gerekiyor ki din, ideoloji, laiklik, sosyalizm, muhafazakârlık ve liberalizm gibi büyük önermelerin bilgisine doğuştan sahip olamayacağımıza göre, bunları eğitim, aile, çevre gibi değişken dinamiklerin şekillendirdiği bir zihniyet üzerinden temellük ederiz ve sol içindeki farklılıkların üzerini örten bu tür (kategorik) bir sol anlayış, pek de demokrat sayılamayacak, otoriter bir ideolojik zihniyeti ima ediyor.

Ayrıca öznel olarak pek hoşumuza gitmese de, bütün dünyada nesnel olarak sol komünizmden sosyalizme, jakobenizmden anarşizme, liberal soldan yeşillere kadar uzanan oldukça geniş bir siyasi yelpazeye karşılık gelir ve sosyal liberalizm bu yelpazenin önemli bir bileşenidir. Tarihsel süreç içinde Fransız Devrimi'nden sonra Versailles Sarayı'nın "Küçük Hazlar Salonu"nda toplanan Ulusal Meclis'in (Etats Generaux) sağına, mevcut düzendeki aristokratik ayrıcalıkların devamını destekleyen soylu ve papazlar gibi konservatif güçler, soluna ise bütün yurttaşların hukuksal açıdan eşitliğini savunan halk temsilcileri oturmuşlardır, ki o günden bu yana sol ve sağ ayrımına dayalı siyasi yelpazenin terminolojik şekillenmesi, bu ölçüt ışığında tecelli etmiş bulunuyor. Yani simgesel olarak geniş halk kesimleri lehine ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi katılım olanaklarının genişletilmesine dair pozitif muhalif tutumun sol, tersinin ise sağ olduğu kabul edilir. Günümüz sanayi ötesi toplumlarında liberal sol girişim özgürlüğü, serbest piyasa ekonomisi ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti kabul etmek suretiyle hâkim sistemin fırsat eşitliği, çevre, sosyal adalet ve güvenlik temelinde yeniden regüle edilmesi ve yönlendirilmesi olanağını elde ediyor, ki ancak böyle bir solun sistem dönüştürücü işlevinden söz edilebilir. Dolayısıyla piyasa ekonomisine, bireysel özgürlüklere, üretkenliğe, çoğulcu demokrasiye, verimliliğe ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete hâlâ kategorik olarak karşı çıkan, değişen üretim ve sınıf ilişkilerine dair dünya gerçeklerinden kopuk, arkaik ve anakronik bir sol anlayışın, hakim paradigma içerisinde etkili bir aktör olarak yer alıp kapitalist sistemi geniş halk yığınları lehine düzene sokma-değiştirme iddiasından da söz edilemez. Bunu ancak, hegemonik küresel sistemin tam da çeperinde yer alan, liberal bir sol anlayış başarabilir, ki dünyanın ve Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu sol bundan başkası değildir.

Çok kültürlü ve kimlikli
Böyle bir solun Batı'da mevcut bulunmayan, demokratikleşme, sivil toplumun güçlendirilmesi, insan hakları, kadın hakları, azınlık hakları, kültürel haklar ve kimlik sorunları konularında da duyarlı olmasından daha doğal bir şey olamaz. Bu durum örtülü olarak toplumda mevcut bulunan dilsel, dinsel, cinsel, etnik ve ırksal kültürel kimliklerin ayrımcı muameleye maruz bırakılmamaları yanında, tanınmalarını da içeriyor. Türkiye özelinde liberal sol, örneğin kültürel kimliklerin tanınması, anayasal vatandaşlık temelinde bir millet anlayışının kayıtsız ve şartsız kabulünü gereksinmesinin dışında Kürtler, Aleviler ve gayrimüslim azınlıkların sosyal bütünleşmelerine destek olunmasını da savunmak durumunda. Türkiye'nin, kültürel haklar temelinde sosyolojik olarak farklı kimliksel özelliklere sahip gruplara dahil bireylerin en geniş manasıyla kendilerini ifade edebilmelerinin yolunu açması, ancak özgürlükçü sol bir açılımla mümkün olabilir. Zaten önemli olan dinsel, mezhepsel, dilsel, ırksal ya da etnik özelliklerine bakılmaksızın bütün yurttaşların eşit değerde ve eşit saygıya layık oldukları hususunu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kamusal politikalarının temeli yapan plüralist bir (liberal) demokratik sistem anlayışının benimsenmesidir ki bu durum, sınıf yerine anayasal yurttaşlık üzerinden yeni bir sol muhalefet yaklaşımının esas alınmasını gereksiniyor. Çünkü henüz uluslaşma sürecini tamamlamamış Türk toplumunun alt kimlikler ekseninde çatışmaya sürüklenmesinin önlenmesi, çok kültürlü ve kimlikli ama ortak bir anayasal vatandaşlık temelinde temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasından geçiyor. Kişi hak ve özgürlükleriyle siyasi haklardan oluşan klasik hakların, kimlik özelliklerine bakılmaksızın bütün yurttaşlar açısından anayasal güvence altına alındığı liberal sol bir ideolojik açılımla dilsel, dinsel veya etnik kimlik farklılıklardan kaynaklanan kronik sorunların çoğulcu ve katılımcı bir demokratik ortamda, diyalog yoluyla ve barışçıl şekilde çözüme kavuşturulması da mümkün olabilecektir.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7833
.

0 yorum:

Kitap Özetleri

Kültür-Sanat Haberleri

İlber Ortaylı ile Tarihe Yolculuk

Loading...

Fotoğraf

Fotoğraf
dpchallenge.com

EurActiv AB-Türkiye Haberleri

H-Net Academic Announcements

The Reflection Cafe

Google Groups Düşünce Kahvesi Google Grubu
Email:
Arşiv Taraması at groups-beta.google.com